HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
ABESE SÛRESİ’NE GİRİŞ
Abese sûresi Mekke’de 24. sırada inmiştir. Bu sûre, Kur’ân âyetlerinin peygamberimizin kendi ürünü olmadığının kanıtı olarak özel bir örnek teşkil etmektedir.
Ancak 20. yüzyılda ve gelişmiş aletler yardımıyla anlaşılabilmiş biyolojik gerçeklerden bahsederek bir mucizenin sergilendiği sûrede, sosyal devrim sayılacak ilkeler konulmuş ve insanlığa yapılan uyarılara devam edilmiştir.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Tefsir kaynaklarında yer alan meşhur rivâyete göre; peygamberimiz Kureyş’in ileri gelenlerinden Utbe b. Rebiâ, Ebû Cehil, Übn Hişâm ve Abbas b. Abdülmuttalib ile konuşurken daha önce Müslüman olan İbn Ümmü Mektum yanlarına gelmiş ve peygamberimize bir soru yöneltmiştir. Peygamberimiz o sırada Müslüman olmalarını çok istediği kimselerle konuşmakta olduğu için İbn Ümmü Mektum’un sorusuyla ilgilenememiştir. Sorusuna cevap almak isteyen İbn Ümmü Mektum’un ısrarlı talebi üzerine peygamberimiz yüzünü asmış ve arkasını dönerek diğerleriyle olan konuşmasına devam etmiştir. Rivâyete göre sûre, peygamberimizin bu davranışı üzerine inmiştir.
Şii kaynaklar, “hulûk-u azim [büyük bir ahlâk]” sahibi olan peygamberimizin böyle düşük bir hareket yapmayacağı gerekçesi ile İbn Ümmü Mektum’a surat asan ve arkasını dönen şahsın aslında Osman b. Afvan olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak âyetlerin devamında Allah’ın peygamberimizi muhatap alması, burada nazik bir üslûpla kınanan şahsın peygamberimiz olduğunu göstermektedir.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1- Yüzünü ekşitti ve sırt çevirdi;
2- kendisine, o kör geldi diye.
3- Ne bilirsin, belki o da arınıp temizlenecek,
4- belki öğütlenir ve de öğüt kendisine yararlı olur.
5- O, kendini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince,
6- sen ona yöneliveriyorsun
7- onun arınmamasından sana bir sorumluluk olmadığı halde!
8- Amma! Koşarak sana gelen var ya;
9- haşyet duyarak,
10- sense ondan zevklenerek eğlenip oyalanıyorsun.
11- Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, bir düşündürücüdür.
12- Dileyen onu düşünüp öğüt alır;
13- değerli sayfalar içindedir,
14- yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş,
15- sefirlerin ellerinde;
16- saygın, güvenilir.
17- - Mahvoldu o insan - Ne tuhafça kâfir oldu o!
18- Hangi şeyden yarattı onu?
19- Bir spermden. Yarattı onu, ölçülendirip-biçimlendirdi.
20- Sonra, “yol”u ona kolaylaştırdı,
21- sonra öldürdü onu, kabre koydurdu.
22- Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu.
23- Hayır… Hayır… O, O’nun kendisine emrettiğini şimdiye kadar hiç yerine getirmedi.
24- Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine!
25- Biz suyu döktükçe döktük.
26- Sonra toprağı yardıkça yardık.
27- Böylece, yeryüzünde daneler/hububat bitirdik.
28- Ve üzümler, yoncalar
29- ve zeytinler, hurmalar
30- ve gür çimenli, sık ağaçlı bahçeler
31- ve meyve, otlak,
32- size ve hayvanlarınıza geçimlik olarak.
33- Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman;
34- bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden,
35- annesinden, babasından,
36- eşinden, oğullarından.
37- O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır.
38- Yüzler vardır o gün, pırıl pırıl.
39- Gülen, müjdeleyen.
40- Ve yüzler vardır o gün, üzerlerinde toz-toprak.
41- Tozu-toprağı da bir is bürümüştür.
42- İşte bunlar, evet bunlardır küfre sapanlar, kötülüğe batanlar.
1,2. Âyetler: Kendisine, o kör geldi diye yüzünü ekşitti ve sırt çevirdi.
Dikkat edilirse, belirtilen davranışlarda bulunanın kim olduğu bu âyetlerde henüz belli değildir. Konuya sanki başka birinin kusurlarının peygamberimize anlatılmasıyla başlanmıştır. Ama ilerideki âyetlerde hitap peygamberimize dönmüştür. Bu üslûp, peygamberimizin belirtilen davranışları nedeniyle yadırgandığının nazik bir şekilde ifadesidir. Bir bakıma Rabbimiz bu âyetlerde peygamberimizi insanlara isim vermeden şikâyet etmiştir.
3–10. Âyetler: Ne bilirsin, belki o da arınıp temizlenecek yahut öğüt dinleyecek ve de öğüt kendisine yararlı olacak. O, kendisini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince, onun arınmamasından sana bir sorumluluk olmadığı hâlde sen ona yöneliveriyorsun. Amma! Koşarak, haşyet duyarak sana gelen var ya, sense ondan zevklenerek eğlenip oyalanıyorsun.
9. âyette geçen “خشية - haşyet” sözcüğü “bilgi ve idrak neticesinde oluşan saygı ve hayranlığın doğurduğu hasret kalma, uzak düşme korkusu” demektir. [Bu konuda daha fazla bilgi için A’lâ sûresinin tahlilinde verilen açıklamalara bakılabilir.]
Bu âyetlerden, söz konusu kör adamın [İbn Ümmü Mektum’un] “haşyet” denen bu bilince ermiş biri olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân bunu tescil etmiştir.
10. âyette geçen “telehha” sözcüğünün aslı “tetelehha”dır. Sözcüğün kök anlamında “zevklenerek eğlenip oyalanma” anlamı vardır. Bu anlam peygamberimizin ciddi bir kınamaya muhatap olduğunu ima etmektedir. Ne var ki, gerek sûrenin ilk âyetindeki “yüz ekşitmek” ve “sırt çevirmek” gibi davranışları ve gerekse bu davranışlar nedeniyle azarlanıp kınanmayı peygamberimize uygun görmeyenler, âyetin orijinal anlamını bozarak “telehha” sözcüğünü “sen onu bırakıp oyalanıyorsun” şeklinde çevirmektedirler.
11–16. Âyetler: Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, saygın, güvenilir sefirlerin ellerinde, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş değerli sayfalar içinde bir düşündürücüdür; dileyen onu düşünüp öğüt alır.
Vahiy akışı takip edildiğinde, Necm sûresinin sonunda bir parantez açıldığı ve Abese sûresinin 1–10. âyetlerinin yeni bir necm olarak araya girdiği görülmektedir. Öyle ki, Necm sûresinin son âyetinin kaldığı yerden Abese sûresinin 11–16. âyetleri ile devam edilmektedir. Çünkü Abese sûresinin 11. âyetindeki “انّها - innehâ” zamiri, Necm sûresinin 59. âyetindeki “هذا الحديث - hâze’l-hadîs” ifadesine racidir. Necm Sûresinin 59. âyetinde “Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz?” diye sorularak Mekkelilerin Kur’ân’dan duydukları hayret ve şaşkınlığın yersizliği belirtilmişti.
İki sûre arasındaki ilintiyi göstermesi bakımından “انّها - innehâ” zamirinin gördüğü bu işlev gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca zamirler ve mercileri arasındaki erillik ve dişilik [tezkir ve te’nis] uyumuyla ilgili olarak Leyl sûresi içerisinde açıklanan “Kur’ân ve Dilbilgisi” başlıklı yazı tekrar okunmalıdır. 11. âyette dişil zamirle atıf yapılan “هذاالحديث - hâze’l-hadîs” şeklindeki eril ifade, dişil bir kalıpla yer aldığı Müddessir sûresinin 54. âyetindeki “انّه تذكرة - innehü tezkiretün [o bir düşündürücüdür]” cümlesinde ise eril bir zamirle ifade edilmiştir.
Açıklamaya çalıştığımız bu duruma göre; Necm sûresinin 56–62. âyetleri ile bu âyetlerin devamı niteliğindeki Abese sûresinin 11–16. âyetlerinden oluşan pasajın takdiri aşağıdaki gibi olmaktadır:
İşte bu ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
Yaklaşacak olan yaklaştı.
Onu Allah’ın astlarından kaldıracak yok.
Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz?
Ve gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz.
Ve siz, ahmaksınız!
Haydin Allah için secde edin ve kulluk edin!
Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, saygın, güvenilir sefirlerin
ellerinde, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş değerli sayfalar içinde bir
Düşündürücüdür; dileyen onu düşünüp öğüt alır.
“سفرة - seferah” sözcüğü, “سافر - sâfir” sözcüğünün çoğuludur. Bu sözcüğün kökü olan “سفر - s-f-r” fiili, farklı okunuşlarıyla “yazmak, keşfetmek, açıklama yapmak, yola çıkmak, süpürmek, elçi yollamak gibi değişik manalara gelebilir. Sefir[elçi], iki ülke arasındaki sorunları süpüren kişi demektir.
Konu akışına göre buradaki anlamı “yazıcılar” demektir. Nitekim Cuma sûresinin 5. âyetinde “اسفار - esfar” sözcüğü “kitaplar” anlamında kullanılmıştır. Bu âyetteki “seferah[yazıcılar]” ile kastedilen de Kur’ân’ı yazan ilk vahiy kâtipleridir.
Henüz kâğıdın olmadığı o dönemde peygamberimiz kendisine inen âyetleri, okuma yazması olan sahabeye, bez parçaları, enli kürek kemikleri, deve kaburga kemikleri, hurma dalları, ince beyaz taşlar ve hayvan derisi gibi malzemelerin üzerine yazdırmış ve vahyi yazan bu kâtiplerin sayısı ilerleyen yıllarda 40′a kadar ulaşmıştır. Mekke’de ilk vahiy kâtipliğini Abdullah b. Sa’d b. Ebî Sarh, Medine’de ise Ubey b. Ka’b yapmıştır. Ondan sonra bu görev Zeyd b. Sâbit’e verilmiş ve onun tarafından devam ettirilmiştir.
Peygamberimizin vahiy kâtipliğini yapan diğer kişiler şunlardır: Ebû Bekir, Ömer b. el-Hattab, Ali b. Ebî Tâlib, Osman b. Affan, Amr b. el-Âs, Muaviye, Şûrâhbil b. Hasene, Muğire b. Şu’be, Muaz b. Cebel, Hanzele b. er-Rebi’, Cehm b. es-Salt, Huseyn en-Nemerî, Zubeyr b. el-Avvâm, Amir b. Fuheyre, Ebân b. Said, Abdulah b. Erkâm, Said b. Kays, Abdullah b. Zeyd, Halid b. Velid, Alâ b. el-Hadremî, Abdullah b. Revâha, Huzeyfe b. el-Yemân, Muhammed b. el-Mesmele vs. [İbn Hacer el-Askalanî, Fethu’l-Barî bi Şerhi Sahihi’i-Buharî,Bulak 1300, IX,18; Ahmed b. Ebi Ya kub, Tarihu Ya’kûbî, Necef, 1385, II, 64].
Âyette “tertemiz temizlenmiş” olarak çevirdiğimiz “صحفمطهّرة - suhufun mutahheratün” tamlaması fiziksel temizlik anlamında olmayıp “batıldan temizlenmiş” anlamındadır. Aynı ifadeyi Beyyine sûresinin 2. âyetinde de göreceğiz.
“بررة - berara” sözcüğü ise “برّ - berr” sözcüğünün çoğuludur. Vahiy kâtiplerinin nitelenmesinde kullanılmış olan bu sözcüğün dinimizdeki yeri nedeniyle biraz daha detaylı incelenmesinde yarar vardır:
BİRR: “Takva” sözcüğünün anlamdaşı durumunda olan “برّ - birr” sözcüğü, “her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik” demektir. Sözcük, bu geniş anlam alanıyla her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır.
“Birr”,Kur’ân’da şöyle tanımlanmıştır:
Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz “birr” değildir. Ama “birr”, Allah’a, ahir [son] güne, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanmak; sahip olduklarından akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolcuya, dilenenlere ve boyundurukları çözmeye [hürriyeti olmayanların hürriyetlerine kavuşmaları için] , Allah sevgisi için vermek, namazı kılmak, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte içtenlikli olanlar bunlardır. İşte bunlar takvalıların ta kendisidir. Bakara; 177.
Sana hilallerden [yeni aylardan] soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hacc için, zaman ölçmeye yarar.” Evlerinize arka taraflarından girmeniz “birr” değildir. Ama “birr”, takvalı davranmaktır. Öyleyse, evlerinize kapılarınızdan girin. Ve Allah’a takvalı davranın. Belki başarıya erenlerden [kurtulanlardan] olursunuz! Bakara; 189.
Sevdiğiniz şeylerden bağışlamadıkça asla “birr”e eremezsiniz. Siz her neyi bağışlarsanız, evet, Allah onu bilir. Âl-i Imran; 92.
Siz insanlara “birr”i buyuracaksınız da kendinizi unutacak mısınız? Oysaki Kitap’ı okuyorsunuz. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Bakara; 44.
Birr” sözcüğü hadis ve fıkıh kitaplarında da çok kullanılmıştır. Ana-babaya bol bol iyilikte bulunma konusu, “بر الوالدين - birru’l-valideyn” özel başlığı altında bu sözcükle işlenmiştir.
“Birr” sözcüğünün aslı “berr” sözcüğüdür. Lügat anlamı “kara parçası, kıt’a” demek olan “berr” sözcüğü, “deniz” anlamına gelen “bahr” sözcüğünün karşıt anlamlısıdır. Bu iki kavram bir arada “فى البر و البحر - fi’l-berri ve’l-bahri[karada ve denizde]” şeklinde bir deyim olarak da kullanılır ve “her yerde” anlamında “yaygınlık” ifade eder.
“البرّ - el-berr” sıfatı hem Allah için hem de itaatkâr kullar için kullanılır. Allah için kullanıldığında anlamı “Kullarına karşı şefkati, ihsanı geniş ve yaygın olan” demektir. Allah, “el-berr”dir. O, kullarına merhametli olduğu için onlar hakkında kolaylık diler, zorluk dilemez. Onların günahlarına [şâyet affetmezse] misliyle karşılık verir ama iyiliklerine ve hayırlı amellerine kat kat karşılık verir:
Daha önce, evet, O’na yalvarıyorduk; gerçekten el-Berr [iyilik yapan], acıyan yalnız O’dur. Tûr; 28.
“البرّ - el berr” sıfatı kullar için kullanıldığında ise; “itaati yaygın, çok itaatkâr, sadık [sözünde duran]” anlamına gelir. Sözcük bu anlamıyla Kur’ân’da Îsâ ve Yahyâ peygamberler için kullanılmıştır:
“Ey Yahyâ! Kitap’ı kuvvetle al!” O henüz sabi [çocuk] iken ona bilgelik, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik. Ve o çok takva sahibiydi. Ve anne-babasına [berran] çok iyi davranandı; asla, boyun eğmez bir zorba değildi. Ve doğduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün ona selâm olsun! Meryem; 12–15.
Ve beni, [berran bi validetî] anneme iyi davranan bir kimse kıldı. Beni bir eşkıya [zorba] , bir mutsuz yapmadı. Meryem; 32.
Aynı kökten türemiş olan “teberru” sözcüğü, fiil olarak “iyi olmak, iyilik yapmak” anlamına gelir. Türkçede de herhangi bir sosyal yardım amacıyla yapılan yardımlar ve iyilikler “ teberru” sözcüğüyle ifade edilir.
“Birr” sözcüğü isim olarak kullanıldığı gibi, ism-i fail olarak da kullanılır ve bu takdirde “çok çok iyilik yapan” anlamına gelir. Meselâ müminler çok çok iyilik yaparak “birr”in bizzat kendisi hâline gelirler. Kur’ân böyle kimseleri “berr” sözcüğünün çoğulu olan “ebrar” sözcüğü ile tanımlamış ve bu sözcüğü “müttekîn [iyiler, Allah’a saygılı insanlar]” anlamında kullanarak “müttekin”e sunulan nimetlerin “ebrar”a da sunulacağını bildirmiştir:
Ama Rabblerinden sakınanlara gelince, onlar için, Allah katından bir konak olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler [bahçeler] vardır. Ve Allah katındaki, ebrar için daha iyidir. Âl-i Imran; 198.
Ebrar [iyiler, yardımseverler] , elbette Mutluluk Cenneti’nde olacaklar. İnfitar; 13.
Hayır… Hayır… Ebrar’ın [iyilerin, yardımseverlerin] kitabı [yazgısı] kesinlikle ılliyyinde [yüksekte, cennette] ’dir. Kim bildirdi sana, ılliyyinin ne olduğunu? O, rakamlanmış [yazılmış] bir kitaptır [yazgıdır] ! Yaklaştırılmışlar, ona tanıklık ederler. Evet, ebrar [iyiler, yardımseverler] , elbette, nimetler [mutluluk] içindedirler, tahtlar üzerinde, seyrederler. Yüzlerinde mutluluğun aydınlığını tanırsın. Mühürlü, saf bir içkiden içirilirler, Mührü misktir; yarışanlar, ancak bunda yarışa girmeliler! Ve onun karışımı Tesnim’dendir; yakınlaştırılmışların içeceği bir kaynak [pınar] . Mutaffifin; 18- 28.
Şüphesiz, ebrar [iyiler, yardımseverler] , kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için, yiyeceği yoksula, öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları, içerler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korudu; onlara aydınlık ve sevinç rastlattı, sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verdi; orada tahtlara kurulmuş olarak kalırlar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmezler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkar ve onların [bahçedeki meyvelerin] koparılması da son derece kolaylaştırılmıştır. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılır, kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve onlar, orada karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar; orada, Selsebil denilen bir pınardan… Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rabbleri, onlara tertemiz bir içecek içirecek. İşte bu, sizin ödülünüz çabanızın karşılığıdır. Ve çalışmalarınız şükre lâyıktır. İnsan; 5–22.
Sosyal hayatın kurulması ve sağlıklı işlemesi açısından çok önemli olan ve âdeta insanlar arasındaki kaynaşmanın harcı olan “birr”, takva sahibi müminlerin olmazsa olmaz bir özelliğidir. Bu özelliğe bizzat “takva” denmese de, “takvalı olma hâli” denebilir. Zaten Rabbimiz de bize bu özelliğe sahip kişiler ile yani “ebrar [iyiler, yardımseverler]” ile beraber ölmeyi istememizi tavsiye etmektedir:
“Rabbimiz! Evet, ‘Rabbinize inanın!’ diye imana çağıran bir sesleniciyi duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi sil ve canımızı ebrar [iyiler, yardımseverler] ile birlikte al.” Âl-i Imran; 193.
“Ebrar”ın kimler olduğunu anlatan bu âyetlerden sonra, Abese sûresinin 13–16. âyetlerinden de anlaşılmaktadır ki, inen âyetler değerli, saygın, ebrar yazıcılar tarafından yazılmaktadır. Âyetlerde verilen bu bilgi, Ömer’in kız kardeşinin ve eniştesinin yazılı Kur’ân sayfaları okudukları, bu sayfaları Ömer’den korkarak sakladıkları, Ömer’in sayfaları ortaya çıkartıp yeniden okuttuğu ve sonra da Müslüman olduğu yolundaki tarihî bilgiyi doğrulamaktadır. Demek oluyor ki, peygamberimiz Alak sûresindeki “Alleme bi’l-qalem[kalemle öğreten]” âyetinin mesajını almış ve ilk andan itibaren âyetleri yazmış veya yazdırmıştır. Ancak o günlerde Araplarda henüz kâğıt olmaması sebebiyle bu yazıların deri, papirüs, tahta parçası, kemik ve kil tabletler üstüne yazıldığı unutulmamalıdır.
Kısaca bu âyetler, hem Alak sûresinde “Alleme bi’l-qalem[kalemle öğreten]” âyeti ile verilen mesajı pekiştirmekte, hem de Kur’ân âyetlerinin hangi özellikteki yazıcılar tarafından yazılması gerektiğini ima etmektedir.
Sûrenin buraya kadar olan âyetlerinde üç temel ilke üzerinde durulmaktadır:
Birinci ilke; “fikir, vicdan ve inanç özgürlüğü” ilkesidir. Daha önce Müddessir sûresinin 36, 37, 54 ve 55. âyetlerinde, A’lâ sûresinin 9–11. âyetlerinde, Tekvîr sûresinin 27,28. âyetlerinde, ayrıca Kâfirûn sûresinin tümünde , dileyenin inanacağı [arınacağı], dileyenin de inanmayacağı [arınmayacağı] belirtilmişti. Abese sûresinde bu ilke tekrar teyit edilmiş, peygamberlerin ve Hakk davetçilerinin kişilerin arınmasından sorumlu olmadıkları bir kez daha vurgulanmıştır. Böylece inanıp inanmamayla, arınıp arınmamayla ilgili sorumluluğun ilâhî mesajı muhataplarına ulaştırmakla yükümlü peygamberlerde ve Hakk davetçilerinde değil, bizzat tebliğe muhatap olanlarda olduğu; yani “fikir, vicdan ve inanç özgürlüğü”, ilk vahiyden itibaren Kur’ân’da en çok tekrarlanan ilkelerden biri hâline gelmiştir.
İkinci ilke; İslâm’da saygınlığın, üstünlüğün yegâne ölçüsünün “takva” olduğu ilkesidir.
Peygamberimiz, yukarıda belirtilen birinci ilkeye rağmen insanların hidâyeti için çok gayret eden, onların akıbetleri için çok endişelenen bir yapıya sahipti:
Hiç kuşkusuz, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara sevecen ve merhametli bir elçi gelmiştir. Tövbe; 128.
Sen şiddetle arzu etsen de, insanların çoğu iman edecek değildir. Yusuf; 103.
Bu söze [Kur’ân’a] inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden dolayı, üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin! Kehf; 6.
İnanmıyorlar diye, neredeyse üzüntüden kendini harap edeceksin! Şuara; 3.
Öyleyse, onlara üzülerek kendini yıpratma. Fatır; 8.
Herkesin bir an evvel Müslüman olması için âdeta yanıp tutuşan peygamberimiz, yaptığı çağrıya önce yakın akrabalarının, hemşerilerinin ve özellikle de kentin ileri gelenlerinin icabet etmesini istiyordu. Çünkü Mekke dışındaki insanlar, peygamberimizin yakın çevresinden Müslüman olmayanları bahane ederek onun davetini reddediyorlardı. Oysa yakın çevresi Müslüman olursa ufuk açılacak, İslâm Mekke dışında da yayılma imkânı bulacaktı.
Peygamberimiz bu düşünceler içinde Mekke ileri gelenlerine çağrıda bulunurken, Allah’tan uzak kalma korkusuyla koşarak yanına gelen ve Allah’ın öğrettiklerinden öğrenmek isteyen kör ve fakir adama ilgi göstermemiş, ona arkasını dönerek müşrikleri yola getirme çabasına devam etmiştir. Çünkü o zaten Müslüman’dı ve peygamberimize göre müşrikleri Müslüman yapmak daha önemliydi.
Peygamberimizin bu mantığı, dünyevî ilişkilerdeki değer ölçüleri itibariyle bugün de geçerli, kabul görmüş ve uygulanan bir mantıktır. Toplumsal itibar bakımından bugün de zengin fakirden, patron işçiden, müdür memurdan, vali çöpçüden daha önde gelmektedir. Dolayısıyla zaten Müslüman olan bir kimseye vakit ayırmaktansa, sosyal itibarı daha yüksek olan bir kimseyi İslâm’a kazandırmak için çalışmak, yani menfaatin büyüğünü tercih etmek, taşınan sorumluluk gereği sanki daha isabetliymiş gibi görünmektedir. Ama işin gerçeğinin peygamberimizin düşündüğü gibi olmadığı, bu olayın akabinde nazik bir üslûpla da olsa Allah’ın azar ve kınamasına muhatap olmasından anlaşılmaktadır.
Çünkü kullarına eşit mesafede olan, dolayısıyla nazarında kör-topal ile sağlamın, fakir ile zenginin, köle ile efendinin bu özellikleri sebebiyle bir farkı olmayan Rabbimiz için tek üstünlük ölçüsü “takva”dır:
Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sizi uluslara ve kabilelere [oymaklara] ayırdık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. Gerçekten Allah bilendir, haberdardır. Hucurat; 13.
Şu halde, Allah’ın kullandığı ölçünün insanlar tarafından da kullanılması ve ilahi değerlerin içselleştirilmesi sürecinde bireylerin sosyal statülerine herhangi bir ayrıcalık tanınmaması gerekmektedir. Bu ise tam anlamıyla bir sosyal devrimdir. İnsanlığa peygamberimizin bir davranış örneği üzerinden öğretilen bu sosyal devrim, sonuçları itibariyle insanların toplum nezdindeki itibar ve statüleriyle değil, salt Allah’ın kulu olmaları nedeniyle değer verilmeye layık oldukları bilincini hedef almaktadır. Bu bilinç, Yüce Allah’ın önem verdiği en üstün insanlık değerinin daima “takva” olduğunu hatırlatacak, bu sûretle de makam, mevki, zenginlik ve benzeri sosyal itibar kaynaklarının insanlar arası ilişkilerde belirleyici kriterler olarak rol oynamamasını sağlayacaktır.
Devrim niteliğinde olan bu ilke önce peygamberimizin hayatında uygulamaya geçirilmiş, böylece toplumda bir örnek oluşturularak aynı ilkenin toplum tarafından da benimsenmesi amaçlanmıştır.
Daha sonraki yıllarda da aynı yöntem tekrarlanmış, getirilen yeni ilkeler ilk önce peygamberimizin hayatında uygulamaya konmuştur. Örnek olarak, peygamberimizin azat edilmiş bir köle olan Zeyd’i evlât edinmesi, sonra onu halasının kızı Zeynep ile evlendirmesi, daha sonra ise evlâtlığı olan Zeyd’in boşadığı Zeynep ile kendisinin nikâhlanması gibi olaylar, o günün toplum yaşamında birer “ilk” olmuş ve örnek teşkil ederek topluma yansımıştır (Ahzâb sûresi).
Üçüncü ilke; Kur’ân’ın peygamberin hevasından olmadığı ilkesidir. Bu sûreden evvelki Necm sûresinin ilk âyetlerinde, o güne kadar inmiş olan Kur’ân âyetleri anlamında “necm” kanıt gösterilerek peygamberin tutkuları, çıkarları ve kuruntuları gereği [hevasından] konuşmadığı, okuduklarının kendisine vahyedilmiş bilgiler olduğu açıklanmıştı. Abese sûresi bu ilkeye getirilmiş yeni bir kanıt mahiyetindedir. Şüphesiz bu sûrenin âyetleri de lâfzî yapısı itibariyle diğer âyetler gibi hiçbir insanın yazamayacağı, derleyemeyeceği eşsiz bir sanat gösterisi olup Kur’ân’ın peygamberimizin ürünü olmadığının kanıtıdır. Ancak Abese sûresi, yukarıda belirttiğimiz gibi “yeni” bir kanıttır. Ancak; yeni bir kanıt teşkil etme özelliği, lâfzî mükemmelliğinin yanında, anlam olarak da peygamberi rencide eden bir azar içermesinde gizlidir. Çünkü kim olursa olsun, hiçbir insan yalnızca birkaç kişinin bildiği bir hata ve kusurunu herkese duyurup ilân etmek istemez. Ama duyurup ilan ettiği bu sözler kendisine ait değil de vahyediliyorsa, işte o zaman, aleyhine de olsa kendisine vahyedilen bu sözleri kıyâmete kadar herkesçe bilinecek şekilde tebliğ etmesi zorunlu hâle gelir. Bu nedenle Abese sûresi, Kur’ân’ın peygamberimizin hevasının ürünü olmayıp vahiy olduğuna dair yeni ve fevkalâde bir kanıt oluşturmaktadır.
Yukarıdaki görüşün aksine, Kur’ân’ın hâlâ peygamberimizin hevasının ürünü olduğunu iddia edenlere ise Rabbimiz Kur’ân’da şu cevabı vermiştir:
Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah, kâfirler topluluğuna doğru yolu göstermez. Maide; 67.
Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda, bize ulaşmayı ummayanlar şöyle dediler: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir.” De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkuya düşerim.” De ki : “Allah dileseydi, onu size okumazdım, onu size bildirmezdi de. Ondan önce içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Yunus; 15,16.
Az kalsın seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi. İşte o takdirde seni yoldaş [izdaş] edinirlerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, ant olsun onlara birazcık meylediverecektin. İşte o zaman sana hayatın da ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın. İsra; 73–75.
Eğer bazı sözleri bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, ant olsun ondan sağ elini koparırdık. Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik. Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız. Hakka; 44–47.
17. Âyet: -Mahvoldu o insan- Ne tuhafça kâfir oldu o!
Yani; “Tuhaf bir şey! O insan afak ve enfüste [dış dünyada ve kendi yapısında] bunca apaçık kanıt varken, buna rağmen kâfirlik ediyor!”
Âyette, Allah’ın verdiği aklı ve fikri iyi kullanmaması, gönderdiği peygambere kulak vermemesi ve indirdiği kitaptan öğüt almaması yüzünden kâfir bir insanın kendini nasıl da mahvettiği beyan edilmiş, insanın bu kadar inkârcı oluşunun anlamsızlığı taaccüp [hayret] fiili kullanılarak vurgulanmıştır.
Âyette geçen “el-insan” sözcüğünün başındaki “ال - el” takısı “ahd” içindir. Bu takı, “insan” sözcüğü ile bütün kâfir insanların değil, Ebû Leheb gibi adı sanı belli bir kâfirin kastedildiğini göstermektedir. Kastedilen bu şahıs, kâfir kalacağı Rabbimiz tarafından bilinen ve peygamberimize de bildirilen birisidir. Uyarmanın yarar sağlamayacağı bu tür insanların var olduğu, “Şu kâfirleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmayacaklar” anlamındaki Bakara sûresinin 6. âyetinden de anlaşılmaktadır.
Âyette bahsedilen kâfirliğin küçük nimetlerin kâfirliği olan “nankörlük” anlamında ele alınması yanlış olur. Âyetin sonrasında da görüleceği gibi, burada kastedilen kâfirlik, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmamak, kendinde ve çevresinde kanıt olan onca mucizeye itibar etmemek, onları hiçe saymak gibi bilinçli davranışlarla yapılan kâfirliktir.
18–20. Âyetler: Hangi şeyden yarattı onu? Bir spermden. Yarattı onu, ölçülendirip biçimlendirdi. Sonra, yolu ona kolaylaştırdı.
19. âyette geçen ve “ölçülendirip biçimlendirdi” olarak çevirdiğimiz “قدّره - kadderahu” kelimesi, Arapça’da “قدر - kadera” fiil kökünden gelmektedir. Bu fiil sözlükte “ayarlamak, ölçüp biçmek, plânlamak, programlamak, geleceğini görmek” anlamlarına gelmektedir.
20. âyetteki “yolu ona kolaylaştırdı” ifadesi ile şu iki şeyin kastedilmiş olması mümkündür:
Birincisi, doğum sürecinde bebeğin ana rahminden dışarı çıkışının kolaylaştırılmasının kastedilmiş olması ihtimalidir. Pek tabiîdir ki, bu, tıp biliminin 20. yüzyılda ulaştığı bilgilere göre oluşturulmuş, daha önceden oluşturulması mümkün olmayan bir görüştür. Doğum sürecinde bir kolaylaştırma olduğu, Ana Britannica ansiklopedisinin şu satırlarından kolayca anlaşılmaktadır:
“… Doğum eylemi üç evrede gerçekleşir. İlk evrede dölyatağının [rahîm] boynu genişleyerek bebeğin geçebileceği kadar açılır. …İlk evrenin başlangıcında dölyatağı kasılmaya başlar. … Torba biçiminde kassı bir organ olan dölyatağının duvarlarındaki kasların düzenli olarak kasılması, dölyatağının iç boşluğunu daraltır ve gebelik süresince dölütü barındıran içi sıvıyla dolu amniyon kesesine basınç yaparak onu dölyatağı boynuna doğru iter. Bu evrenin bitiminde amniyon kesesi basıncın etkisiyle yırtılır, içindeki sıvı boşalır [su gelmesi] ve ikinci evre başlar. …” [Cilt: 10 s: 267]
Doğum sürecinde annenin vücudu her zamankinden farklı, istemsiz hareketlerle, gerek doğrudan gerekse dolaylı olarak doğumu kolaylaştırmaktadır. Meselâ kasılmalar, hem dölyatağı boynunun genişlemesinde hem de bebeğin dölyatağı boynuna doğru itilmesinde doğrudan rol oynamaktadır. Diğer taraftan amniyon kesesinin yırtılmasını sağlamak sûretiyle doğum esnasında bebeğin geçiş yollarının kayganlaşmasında ve sterilize edilmesinde ise dolaylı olarak rol oynamaktadır.
Bütün bu kolaylaştırmaların altında, kadın vücudunu sadece anne olma aşamasındayken bu hareketlere programlamış olan programcının eseri olduğu gerçeği yatmaktadır. Kolaylaştırıcının ta kendisi olan Rabbimiz, kolaylaştırmaya yönelik her şeyi ilk yaratılışta plânlamış, programlamış ve uygulamaya koymuştur.
İnsanlığın yukarıdaki bilgilere henüz sahip olmadığı bir dönemde vahiy yoluyla bildirilen ve yazıya geçirilen bu âyet, bu bilgilere yeni ulaşan insanlık için Kur’ân’ın bir mucizesinin daha açığa çıkmış olması demektir.
İkinci ihtimal ise insana hayat yolunun kolaylaştırıldığının kastedilmiş olabileceğidir. Bunun anlamı, doğru ile yanlışı ayırabilmesi ve çevresindeki nimetlerden yararlanabilmesi için insana gerekli donanımın verilmiş olmasıdır. Bu donanım insanın akıl ve irade gibi zihinsel fonksiyonları ile beş duyu organını kapsadığı gibi, uyarıcı peygamberleri ve onlar vasıtasıyla gönderilen kitapları da kapsamaktadır. Gerçekten de bu donanım insanın hayatını kolaylaştırmakta, doğru yolu bulmasını sağlamaktadır.
21–23. Âyetler: Sonra öldürdü onu, kabre koydurdu. Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu. Hayır… Hayır… O, O’nun kendisine emrettiğini şimdiye kadar hiç yerine getirmedi.
Bu âyetlerde kâfirlerin yaşamları boyunca Allah’ı tanımadıkları, O’nun emirlerini yerine getirmedikleri dile getirilmektedir.
23. âyetteki “kellâ” sözcüğü kâfirlerin bu davranışlarından hiçbir zaman vazgeçmediklerini vurgulamaktadır. Hayatlarında bir kez bile Allah’ı tanımaya yönelik bir yaklaşım göstermemeleri, bu hâllerinin bilinçli bir küfürden kaynaklandığını göstermektedir.
24. Âyet: Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine!
18 – 22. âyetlerde Rabbimiz insana onun kendi yaratılışındaki âyetlerini/işaretlerini göstermişti. Bu âyetler kişinin bedeninde ve iç dünyasında yaratılan ve insanı Allah’ı tanımaya sevk eden iz ve işaretlerdir. 24–32. âyetlerde ise Yüce Allah’ın varlığına kanıt oluşturan afaktaki [dış âlemdeki] iz ve işaretler gözler önüne serilmektedir.
25–26. Âyetler: Biz suyu döktükçe döktük. Sonra toprağı yardıkça yardık.
Gerçekten de yağmur:
27–32. Âyetler: Böylece, size ve hayvanlarınıza geçimlik olarak yeryüzünde daneler/hububat ve üzümler, yoncalar ve zeytinler, hurmalar ve gür çimenli, sık ağaçlı bahçeler ve meyve, otlak bitirdik.
Âyetlerde dış dünyadan ve insanın bizzat kendisinden örnekler verilmesi, Allah’ın varlığına, birliğine ve kıyâmete kadir olduğuna birer delil teşkil eden bu gibi nimetleri ihsan etmesine rağmen insanın hâlâ yaratıcısına karşı büyüklenmeye devam etmesinin acayipliğini gözler önüne serme amacına yöneliktir.
33–37. Âyetler: Sonra, kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından kaçtığı gün o kulakları patlatan korkunç ses gelince onlardan her birinin kendine yeter bir işi olur.
Bu âyet grubunda, genellikle mal ve evlatlarına güvenerek küfrü tercih eden kâfirler, mal mülk ve yakın çevrenin yarar sağlamadığı, kimsenin kimseye yakınlık duymadığı, kendi dertlerine düşmeleri nedeniyle insanların birbirinden kaçtığı bir günün geleceği bildirilerek uyarılmaktadır.
O gün insanların telaş ve panik içinde birbirinden kaçmalarının sebebi şu gerekçelere dayandırılabilir:
38–41. Âyetler: O gün gülen, müjde saçan pırıl pırıl yüzler vardır. O gün, üzerlerinde toz-toprak, is bürümüş yüzler de vardır.
O gün telaş ve panik içinde kaçışan mutsuzlar olacağı gibi, yüzlerinden mutluluk akan bahtiyar insanlar da olacaktır. Yukarıdaki âyetler, bu insanların mutlu veya mutsuz olduklarının yüzlerinden anlaşılacağını haber vermektedir.
Bu tablo Kur’ân’da başka âyetlerde de yinelenmiştir:
O gün kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, kâfirliğinizden dolayı tadın cezayı!” Ve yüzleri ağaranlar ise, Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada temelli kalacaklardır. Âl-i İmran; 106,107.
O gün kimi yüzler parlayacak, Rablerine bakacaklardır. Ve o gün kimi yüzler de asıktır, bel kemiklerinin kırılacağını düşünürler. Kıyâmet; 22–25.
42. Âyet: İşte bunlar, evet bunlar küfre sapanlar, kötülüğe batanlardır.
Sûrenin bu son âyeti, önceki iki âyette belirtilmiş olan “üzerleri toz-toprak, yüzlerini is bürümüş” kimselerin kâfirler ve facirler olacağını bildirmektedir.
“Küfür” ve “kâfir” sözcüklerinin ne anlama geldiği Kâfirûn sûresinin tahlilinde açıklanmıştı. Ancak kısa da olsa hatırlatmakta yarar görüyoruz:
“Küfür” sözcüğünün esas anlamı “örtmek” demektir. Bu anlamdan hareketle, erişilen nimetleri yok sayarak teşekkür etmemeye küfür [nankörlük] denmektedir.
“Kâfir” sözcüğü, “nimetlere nankörlük eden, onlara uzak kalan, onlardan kaçınan, onların üzerini örten” anlamında, “kefera” fiilinin ism-i faili olarak kullanılır.
“Küfür” sözcüğünün terim anlamı ise “Allah’ın varlığını, birliğini, elçileri vasıtası ile gönderdiklerini inkâr etmek” demektir. Bu duruma kısaca imansızlık da denilebilir.
“Kâfir”, imanı olmayan kimseye verilen isimdir.
FÜCÛR: “فجور - fücûr” sözcüğü sözlükte “yarmak, bir şeyi genişçe yarıp açmak” olarak tarif edilmiştir. Kur’ân, bu eylemin olumlusu için “فجر - fecr”, olumsuzu için “فجور - fücûr” sözcüklerini kullanmıştır.
“Fecr” sözcüğü Kur’ân’da “olumlu anlamda yarılıp açılmak, fışkırmak, yeri açıp kaynak fışkırtmak” manalarında kullanılmıştır:
Yeryüzünden kaynaklar [فجّرنا - feccernâ] fışkırttık; sonunda su [sular], daha önce belirlenen bir buyruk üzere birleşti. Kamer; 12.
Her iki bahçe de, hiçbir şeyi eksik bırakmaksızın, ürünlerini veriyorlardı. Aralarından bir de ırmak [فجّرنا -feccernâ] yarmıştık [akıtmıştık] . Kehf; 33.
Bundan sonra, yürekleriniz katılaşarak taş gibi, hatta daha da katı kesildi. Çünkü öyle taşlar vardır ki, içinden nehirler [“يتفجّر - yetefeccerü] fışkırır. Öylesi de vardır ki, çatlar, sonra ondan su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah’ın haşyetinden yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil/habersiz değildir. Bakara; 74.
Olumsuz anlamdaki “yarmak, yırtmak” anlamını ise “fücûr” sözcüğü karşılamaktadır. Kur’ân’ın olumsuz anlamda kullandığı “fücûr” sözcüğü, gerek dil bilimciler ve gerekse din bilginleri tarafından “Şakku setri’d-diyanet [diyanet örtüsünün yırtılması, çatlaması]” olarak ifade edilmiştir. Bu şekilde din-iman örtüsünü yırtıp atanlara “facir” denir. Bu sözcüğün çoğulu da “فجّار - füccar” veya “فجرة - fecere” şeklinde ifade edilir:
Ama insan, önünde [yaşadığı sürece] kötülük yapmak [ليفجر - liyefcüre] ister de, “Diriliş Günü ne zamanmış?” diye sorar. Kıyâmet; 5, 6.
Sen onları bırakırsan, kuşkusuz onlar, kullarını saptıracaklar; yalnızca [فاجراَ - fâciren] ahlâksız ve çok inkârcıdan başkasını doğurmu-yacaklar. Nuh; 27.
İmanın dışa yansıması nasıl ki “takva” ya da “amel-i sâlih” ise, küfrün dışa yansıması da “fücûr”dur. Yani fücûr işlemek, gerçek imana sahip olmayanların bir karakteridir. Çünkü Allah inancı, insanın haram-helal, hayır-şer, cennet-cehennem gibi kategorilerin bilincinde olmasını sağlar. Dolayısıyla bu bilinç insanın fücûr işlemesine engel olur. Zaman zaman hataya düşen insan için daima “tövbe etme” imkânı vardır. Ancak insan aynı hatayı tekrarlamamak şartı ile Allah’ın affediciliğine sığınmalıdır. Tövbeden sonra sözünde durmamak, yalan söylemek tam anlamıyla fücûr işlemektir.
Sınırları dinle belirlenmiş davranışlara karşı çıkmak, din adına kural tanımamak, dinle getirilen kısıtlamaları kabul etmemek, dolayısıyla her türlü irili ufaklı günahı işlemek facirlerin en belirgin özelliklerindendir. Bu insanlar dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerine inanmadıklarından ya da Allah’a döneceklerini düşünmediklerinden, her türlü fücûru işlemekten çekinmezler.
Kur’ân, fücûru işleyenlerin kâfir ve cehennemlik olduklarını bildirmiştir:
Füccâr [inançsızlar] ise kesinlikle Cahîm’de [Cehennem’de] olacaklar. İnfitar; 14.
Hayır… Hayır… Füccâr’ın [inançsızların] kitabı [yazgısı] siccindedir [Zindan Cehennemi’ndedir] . —Ve kim söyleyecek sana, siccinin [Zindan’ın] ne olduğunu?- O, rakamlanmış [yazılmış] bir kitaptır [yazgıdır] ! Vay haline, o gün, yalanlayanların ki onlar, karşılık Günü’nü yalanlayanlardır. Gerçekten de, onu sınırları aşan günahkârdan başkası yalanlamaz. Muttaffifin; 7–12.
Yoksa inanan ve iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutarız? Ya da takvalıları, yoldan çıkanlar [füccar] gibi mi tutarız? Sad; 28.
Dikkat edilirse, bu âyetlerde tüm insanlar, “müminler” ve “kâfirler” olmak üzere iki gruba ayrılmış olarak ele alınmıştır. Müminlerin grubu “ebrâr”, kâfirlerin grubu da “füccâr” olarak isimlendirilmiştir. Kur’ân, “ebrâr” ile “füccâr” sözcüklerini birbirinin tam zıddı olarak kullanmaktadır. Bu da şu demektir:
İslâm dışı yaşayan, Allah’a teslim olmayan, din-iman tanımaz kimseler olan fücûr ehli, takva karşıtı olan davranışları sonucunda, kendilerini oradan hiç kimsenin kurtaramayacağı cehenneme girecek, kesinlikle müminler [müttekîler] ile bir tutulmayacak, onlarla aynı kefeye konulmayacaktır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ








