







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
ADİYAT SÛRESİ’NE GİRİŞ
Âdiyât sûresi Mekke’de inmiştir. İniş sırasına göre 14. sûredir. Âdiyât sûresinin doğru anlaşılabilmesi için öncelikle sûreyi meydana getiren cümlelerin yapıları ve anlamları arasındaki uyum dikkate alınmalıdır. Sûrenin ilk sekiz âyeti bir kasem cümlesi oluşturmuştur. 1–5. âyetler bu cümlenin kasem [yemin] bölümünü, 6–8. âyetler ise kasemin cevap bölümünü teşkil etmektedir. 9–11. âyetlerde ise uyarılar yer almaktadır.
Bu yapı dikkate alınarak okunduğunda sûrenin mesajı daha iyi anlaşılır:
Gözü dönmüş inançsız çıkarcıların haram-helal demeden, hesaba çekileceklerini düşünmeden nasıl mal edindikleri anlatılır. Ayrıca bu inançsızların Rabblerine karşı nankör oldukları vurgulanarak yaptıklarının Allah tarafından mahşer gününde yüzlerine vurulacağı ve cezalandırılacakları bildirilir.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1–5-Soluk soluğa koşanlara, sonra ateş saçanlara, sonra sabahtan baskın yapanlara, derken orada tozu dumana katanlara, sonra bir topluluğun orta yerine/ en hayırlı yerlerine kadar dalanlara kasem olsun ki…
6- Kesinlikle insan Rabbine karşı çok nankördür.
7- Ve kendisi de buna kesinlikle tanıktır.
8- Muhakkak o, hayır sevgisinden dolayı (kendi çıkarı için) çok katıdır.
9–11-Hâlâ o [insan] , kabirlerde olanların dışa atıldığı [ölülerin diriltildiği] , göğüslerde olanların derlenip toparlandığı zaman, hiç şüphesiz o gün, Rabblerinin onlara gerçekten haber verici olduğunu bilmez mi?
1–5. Âyetler: Soluk soluğa koşanlara, sonra, ateş saçanlara, sonra, sabahtan baskın yapanlara, derken orada tozu dumana katanlara, sonra, bir topluluğun orta yerine/ en hayırlı yerlerine kadar dalanlara…
Klâsik meal ve tefsirlerde âyetlere parantez içinde ilâveler yapılmış ve sûre giriş bölümünde açıklanan uyum gözetilmeden, daha çok İbn-i Abbas’tan yapılan nakiller dikkate alınarak yorumlanmıştır.
Bu yorumlara şu örnekler verilebilir: “ Soluk soluğa koşanlar” âyeti ile develerin koşmalarının kastedildiğini söyleyenler olduğu gibi, bu koşanların Allah yolunda baskın yapanların atları olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bazıları da İslâm’ın ilk savaşı olan Bedir savaşında Müslümanların sadece iki atının olduğu yolundaki rivâyete dayanarak bu âyette atların kastedilmiş olamayacağını; “soluk soluğa koşanların, hacc günlerinde Arafat’tan Müzdelife’ye, oradan da Mina’ya koşan hacılar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Keza, “tozu dumana katanlar” deyimini hacc veya savaş esnasında binek hayvanlarının ayak bastığı yerden çıkan toz ve duman olarak anlayanlar olduğu gibi, Allah yolunda savaşanların yaptıkları baskınlar sırasında tozu dumana katarak inkârcıların aralarına dalmaları şeklinde anlayanlar da olmuştur.
Nakillere dayanan bu yorumlarda hemen göze çarpan bazı bilgi yanlışlıkları ve mantıksızlıklar vardır. Meselâ bu sûrenin indiği dönemde hacc vazifesi henüz emredilmemişti, ortada ne Arafat vakfesi, ne Müzdelife, ne de Mina vardı. Medine dönemine ait bu hükümlerin ilgili âyetlere açıklama olarak getirilmesi tarihsel olarak yanlıştır. “ضبح - dabh” sözcüğü sadece ve sadece “koşan atın çıkardığı nefes sesi” demek iken, “والعادياتضبحا - ve’l-âdiyâti “dabhan” ifadesinden “deve”nin anlaşılması da çok belirgin bir dil bilgisi yanlışıdır. Bu yanlışların yanı sıra فالمورياتقدحا - fe’l-mûriyâti kadhan [kıvılcım saçan]” ifadesi “nalların taşlara çarpması sonucu oluşan kıvılcım” anlamına gelirken, koşanların “deve”ler olduğunun söylenmesi de “nal” ile “deve”yi yan yana getiren bir mantıksızlık örneğidir.
Bize göre, sûreyi tahlile başlamadan önce şu tespitlerin yapılmasında yarar vardır:
İlk olarak, 1. âyette geçen “ضبح - dabh” sözcüğü, koşanların kesinlikle “at” olduğunu göstermektedir. 2 ilâ 5. âyetlerde anlatılanlar da 1. âyette soluk soluğa koştukları ifade edilen atların sebebiyet verdiği sonuçlardır. Nitekim 2 ilâ 5. âyetlerde “ف - fe” bağlacı kullanılmıştır ki, bu bağlaç hem cümlenin devam ettiğini, hem de ifadeler arasında sebep-sonuç [nedensellik] ilişkisi olduğunu gösterir.
İkinci olarak, kasem cümlesinin cevap bölümünü oluşturan 6 ilâ 8. âyetler ile kasem bölümünü oluşturan 1 ilâ 5. âyetler arasında anlam bakımından herhangi bir çelişkinin olmaması gerekir. Cümlenin cevap bölümü olan 6 ilâ 8. âyetlerde “Kesinlikle insan Rabbine karşı çok nankördür” denildiğine göre, 1 ilâ 5. âyetlerde sözü edilen “koşan atlar”ın “Allah yolundaki savaşlarda koşan atlar” olması mümkün değildir. Çünkü bu takdirde, 1 ilâ 5. âyetlerde Allah yolundaki savaşlarda koşan atlara ve bu savaşlarda ortaya çıkan görüntülere dikkat çekildikten sonra, 6 ilâ 8. âyetlerde insanın nankörlüğü dile getirilmiş olmakta, bu da cümlenin yemin bölümü ile cevap bölümü arasında bir anlam uyuşmazlığı, bir mantıksızlık ortaya çıkarmaktadır. Bu durum aynen “senin dindarlığına, dürüstlüğüne, çalışkanlığına bakılırsa sen çok kötü bir insansın” ifadesindeki mantıksızlığa benzemektedir. Oysa doğru mantık, bu cümlenin sonunun “sen iyi bir insansın” şeklinde olmasını gerektirir. Sûreye dönecek olursak, 6 ilâ 8. âyetlerde nankörlük vurgulandığına göre, 1 ilâ 5. âyetler kötü insanların davranışlarını anlatıyor olmalıdır. Başka bir ifade ile; cümlenin cevap bölümünde Rablerine karşı nankör oldukları açıklanan insanların nankörlüklerinin kanıtı, cümlenin kasem bölümünde gösterilmekte ve kanıt olarak bu insanların menfaat hırsıyla, gözleri dönmüşçesine yaptıkları talan, kapkaç, vurgun, soygun gibi kötü davranışları sıralanmaktadır.
Bu tespitlerin ışığı altında 1 ilâ 5. âyetlerde bize göre; çıkar sağlamak, vurgun vurmak, talan etmek, kapkaç yapmak, çapulculuk yapmak için gözü dönmüş insanların, henüz günün başlangıcında, iyi koşan ve nal vuruşlarıyla kıvılcım çıkartan atlarla baskınlar yapmaları ve baskın yaptıkları topluluğun ortasına/ en hayırlı, en değerli yerlerine tozu dumana katarak dalmaları anlatılmaktadır. İman etmemiş insanların genel karakteri olan bu davranışlar, her zaman ve zeminde aynı özellikleri gösterir. Bu davranışlar eski çağlarda âyette canlandırıldığı şekilde, atlarla ve küçük topluluklara yönelik olmuştur. Günümüzde ise ateş ve ölüm saçan jetlerle, füzelerle, tanklarla, uçak gemileriyle olmakta ve bir ülkenin işgal ve talan edilmesi, bir milletin çeşitli kargaşalar [toz-duman] içine itilmesi biçiminde tezahür etmektedir.
Kasem olsun ki…
İşte, insanlar tarafından oluşturulan bu görüntülere 1 ilâ 5. âyetlerde dikkat çekilmekte ve bu gerçekler kasem cümlesinin cevap bölümünde söylenenlere kanıt gösterilmektedir: “İnsanların ortaya koyduğu bu görüntüler kanıttır ki …”
6–8. Âyetler: Kesinlikle insan Rabbine karşı çok nankördür. Ve gerçekten, kendisi de buna şahittir. Muhakkak o, hayır sevgisinden dolayı çok katıdır.
Sûredeki genel ifade akışı insan karakterini anlatmaya yönelik olup bu âyetlerde de yine insanoğlunun genel karakteri gözler önüne serilmektedir. İnsanın genel karakter tanımına Fecr sûresinin 15–20. âyetlerinde de yer verilmiş ve şunlar söylenmişti:
İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman imtihan edip de kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: “Rabbim beni üstün kıldı” der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa:”Rabbim beni aşağıladı” der. Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına! Fecr; 15–20.
Âdiyât sûresi bu ifadeleri hem pekiştirmiş, hem fütursuzca biriktirilen ve fütursuzca yenilen malların hangi yollardan elde edildiğini açıklamış, hem de bu yollarda sergilenen gözü dönmüş insan davranışlarını insanın nankörlüğünün kanıtı olarak ilân etmiştir.
Sözlük anlamı, “haktan ve hayırdan men etmek, başkalarını uzaklaştırmak” olan “كنود - künûd” sözcüğü ile aynı kökten türemiş olan ve Türkçeye “nankör” olarak çevirdiğimiz “كنود - kenûd” sözcüğü, kısaca “üzerinde bulunduğu şeyi engelleyen” demektir. Bu sözcük “cimri, başkalarıyla paylaşmayan, tek başına yiyen, başına gelen sıkıntıları durmadan sayıp döken, Rabbine saygısızlık eden ve Rabbinin verdiği nimetleri ve rahatlığı unutan” kimseler için kullanılır. Aynı sözcükle yapılan “ارض كنود - arz-ı kenûd” şeklindeki tamlama da “üstünde hiçbir şey bitmeyen toprak” anlamına gelir. Ancak sözcüğün 6. âyetteki kullanımı, yukarıdaki anlamlara ilâveten, 9 ilâ 11. âyetlerden anladığımıza göre, gerçeklerin üzerini örtmek anlamına gelen “küfür” boyutunu da içermektedir. Çünkü 7. âyette nankörlük kanıtı olan davranışlarının bilincinde olduğu bildirilen insanın, 11. âyette söylendiği gibi, kendisinin de farkında olduğu bu gerçekleri Allah’tan gizleyebileceğini düşünerek bilmezden gelmesi, tam bir “küfür” örneğidir.
9–11. Âyetler: Hâlâ o [insan] , kabirlerde olanların dışa atıldığı, göğüslerde olanların derlenip devşirildiği zaman, hiç şüphesiz o gün, Rablerinin, onlara, gerçekten haberdar olduğunu bilmez mi? Bu âyetlerde, Allah’a dönüş ve mahşerde hesap verme konusuna dönülmüş ve insanlara hatırlatmada bulunulmuştur.
Bu âyetler örnek alınarak insanların tuğyandan, haksız yolla mal kazanmaktan ve bu malı kazanırken başkalarını sömürmekten uzak kalmalarını sağlamak için her insana bir Yaratan’ı ve Rabbi olduğu ve mutlaka O’na dönüp hesap vereceği öğretilmelidir. İnsanlığı hüsrandan [kayıptan-zarardan] kurtaracak yegâne yol ve uyarı budur.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ