







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
A'LA SÛRESİ’NE GİRİŞ
Sebbih sûresi de denilen A’lâ sûresi, iniş sırasına göre sekizinci, Mushaf tertibine göre 87. sıradadır. Mekke’de inmiştir.
Bir önceki sûre olan Tekvîr sûresinde;
1.Peygamberimizi engellemek isteyen Ebû leheb ve yandaşlarının bu girişimlerini etkisiz kılmak için kıyâmet ve mahşer sahneleriyle uyarılar yapıldığı,
2.Peygamberimizin Allah katında çok itibarlı olduğu, (Tekvîr 19-21 e bkz.)
3.Doğruya gitmek isteyenler için bir yol gösterici ve öğüt olan Kur’ân’ın Muhammed (as)’in kendi sözü olmayıp “elçi” sıfatıyla söylediği sözlerden oluştuğu ve dolayısıyla üzerinde tartışılmaması gerektiği öğrenilmişti.
Rabbimizin sıfatlarından birkaç tanesinin ön plâna çıkarıldığı A’lâ sûresinde ise peygamberimizin eğitimine devam edilmekte, bunun yanı sıra insanlara uyarılar yapılıp öğütler verilmektedir.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA
1- Rabbinin Yüce adını tesbîh et;
2- ki O, yarattı ve sonra düzene koydu,
3- ve O, takdir etti ve hidâyet etti,
4- ve O, otlağı çıkardı,
5- sonra da onu kapkara bir sel atığı haline getirdi.
6- Bundan böyle seni okutacağız [sende bilgi birikimi sağlayıp onu başkalarına tebliğ ettireceğiz] ve unutmayacaksın/terk etmeyeceksin.
7- Ancak Allah dilerse başka. Kuşkusuz ki O, açığı da bilir, gizliyi de.
8- Ve sana “En Kolay Olan”ı [seni en çok mutlu edecek olan şeyleri] kolaylaştıracağız.
9- Bundan dolayı hemen öğüt ver, eğer öğüt fayda veriyorsa/verecekse,
10- saygısı olan öğüt alacaktır.
11- En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır.
12- O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır.
13- Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır.
14- Doğrusu kendini kurtarmıştır: Arınan kimse,
15- Rabbinin adını anıp sosyal destek sağlayan kimse.
16- Fakat siz şu basit hayatı tercih ediyorsunuz.
17- Oysa âhiret daha hayırlı (önemli) ve devamlı kalıcıdır.
18- Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardı;
19- İbrahîm ve Mûsâ’nın sahifelerinde.
1–5. Âyetler: Yaratan, düzene koyan, takdir edip hidâyet eden, otlağı çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel köpüğü haline getiren Rabbinin yüce adını tesbîh et.
Bu âyetlerde, Rabbimizin bazı sıfatları ile birlikte O’nun yüce adının tesbîh edilmesini bildiren bir emir vardır: “ Rabbinin Yüce adını tesbîh et!”
Âyetin asıl mesajının odaklandığı “tesbîh” sözcüğü ile ilgili açıklamalara girmeden önce bir hususa değinmekte yarar vardır. Bu husus, âyette geçen “Yüce” sıfatının Rabbe mi, yoksa Rabbin adına mı yöneltildiğidir. Cümle yapısı olarak bu sıfatın Rabbe ait olduğunu söylemek yanlış değildir. Bu takdirde âyetin “Yüce Rabbinin adını tesbîh et” şeklinde çevrilmesi gerekir. Ancak aşağıda daha ayrıntılı olarak açıklanacağı gibi, Rabbimizi bir takım yanlış ve çirkin yakıştırmalardan arındırmak ve O’nu yüceltmek, Rabbimizin sıfat ve isimlerini arındırmak ve yüceltmek yolu ile yapıldığından, biz de tercihimizi “Yüce” sıfatının Rabbimizin adlarına yönelik olduğu yolunda kullandık.
“تسبيح - tesbîh” kelimesinin sözlükte “hava veya suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” anlamına gelen “سبح - sebh” kökünden türemiş bir kelime olduğu, Kur’ân’daki anlamının da Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah’ı yüceltmek, O’nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek olduğu Kalem sûresinin 29. âyetinin tahlilinde belirtilmişti. “تسبيح - tesbîh”, en özlü ifadeyle, yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak demektir. Bu nedenle; “Tesbîh”in Ebû Hüreyre’den gelen ve namazlardan sonra otuz üç kere “Sübhanellah” demeyi öneren rivâyet de dahil, otuz üçlük veya doksan dokuzluk imameli tespihlerle Allah’ın adının tekrarlanmasıyla herhangi bir alâkası yoktur. Daha ayrıntılı bilgi Kaf sûresinin tahlilinde verilecektir.
İSMİN TESBÎHİ: Bir ismi tesbîh” etmek [noksanlıklardan uzak tutup yüceltmek] demek, aslında o ismin sahibini “tesbîh” etmek demektir. Çünkü bir ismin sahibinin yüceliği ve kutsallığı, o ismin yüceliği ve arınmışlığı ile ifade edilir. Bir kısım âlimler “İsim ile sahibi aynıdır” demişlerse de, ismin arındırılmasındaki maksadın o ismin sözlük anlamlarının değil, o sıfat ve isimlerin sahibinin arındırılmasına yönelik olduğu hepsi tarafından kabul edilmiştir. Dolayısıyla ismin tesbîh edilmesinden maksat, kendisine yakışmayan isim ve sıfatların Rabbimizden uzak tutulması ve adına sürülmüş karaların temizlenmesidir.
Kur’ân’ın indiği dönemde Araplar arasında:
Gibi yanlış ve saçma inanışlar yaygındı. Bu nedenle; “ismin tesbîhi” emri ile yapılması gereken, bu tarz inançları yansıtan isim ve sıfatların Rabbimizin isim ve sıfatları arasından derhal çıkartılıp atılmasıdır.
“Rabbimizin isminin tesbîh edilmesi” bağlamında, üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus da hile, tuzak, intikam gibi konularda Rabbimiz için kullanılan isim ve sıfatların eksiklik lekesinden uzak tutulması gereğidir.
Mesela: Kur’ân’daki bazı âyetlerde Allah’ın tuzak kurduğuna dair ifadeler yer almaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu âyetler örnek gösterilerek Allah’a “hile ve tuzak kuran” sıfatını yakıştırmak doğru değildir. Çünkü Ra’d sûresinin 13. âyetinde de açıklandığı gibi, bu ifadeler sadece ve sadece Allah’ın “tuzak kuranların hilelerini başlarına geçirmede çok güçlü” olduğu anlamına gelmektedir. Dolayısıyla âyetlerdeki Allah’ın gücünü vurgulamaya yönelik maksadın göz ardı edilerek Kur’ân’ın her tarafında kınanmış olan hile ve tuzak kurma gibi fiil ve sıfatların Allah’a yakıştırılması yanlıştır.
Verilebilecek bir diğer örnek de “intikam” sözcüğünden türetilmiş isim ve sıfatların Allah’a yakıştırılmasıdır. “İntikam” da “sabır” ve “zulm” gibi dilimize yanlış anlamda geçmiş bir sözcüktür. Allâme İbni Menzur, “Lisanü’l-Arab ” adlı eserinde “intikam” sözcüğünün manasını açıklarken şu ifadeleri kullanmıştır:
“ Suçluyu cezalandırmak sûretiyle beraberliği sağlamak, altta kalmamak, Allah için kullanıldığında ise dilediğini suçuna denk bir ceza ile cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlamak.”
Görüldüğü gibi, sözcüğün dilimizde “kin duyarak öç alma” anlamında kullanılan “intikam” ile bir anlam benzerliği yoktur.
İlk dönem Kur’ân bilimcilerinden olan Zemahşeri, ismin tesbîhini şöyle açıklar:
“Yüce Allah’ın ismini tesbîh etmek demek, Allah hakkında doğru olmayan sıfatları O’na yakıştırmak ve Allah’ı bir şeye benzetmek gibi, onun isimlerini inkâr etmeye götüren manalardan onu uzak tutmak, o ismi hafife almak ve saygı dışında bir maksatla anmaktan sakınmaktır.”
ki O, yarattı
O, her şeyin yaratıcısıdır. Allah, her şeyden önce, yaratma fiili ve yaratıcı olma sıfatıyla bilinir. Kuşku yok ki, yaratan [Hâlık], yaratılan mahlûktan yüksek ve üstündür. Allah, yaratılanlarda bulunan imkân [olurluk-olmazlık], sonradan olma ve bir illete ihtiyaç duyma gibi noksan sıfatlardan uzaktır. Dolayısıyla yaratıcı ile yaratılmış olanın isim ve sıfatları karıştırılmamalı, yaratıcının ismi her şeyden üstün tutulmalıdır. Böylelikle ismi tesbîh edilerek Yüce Allah her türlü eksiklikten uzak tutulmalıdır.
ve sonra düzene koydu,
Evet, Yüce Yaratıcı yarattı ve yarattıklarını çeşitli şekiller içinde fiziksel ve zihinsel donanımlarla düzene koydu. Sadece basit bir yaratma ile bırakmadı, birçok yaratışlar yaptı.
ve O, takdir etti ve hidâyet etti,
İnsanoğlunun anlayabildiği ya da henüz kavrayamadığı, bilmediği tüm sistemler, atomdan gezegenlere kadar tüm evrenin düzeni, Rabb’in sonsuz irâdesinin tecellisidir O, yarattığı her şeye sonsuz ilim ve irâdesi ile bir قدر - kader [ölçü] tayin etmektedir. Yaratılmış olan tüm canlılar, kendilerini kuşatan fiziksel, kimyasal ve biyolojik yasalarla iç içe bulunmakta, cinsleri, türleri, özellikleri, yapabildikleri ve yapamadıkları işler, yaşam şartları ve yaşam süreleri bakımından değişik sınırlara ve ölçülere tabi bulunmaktadır. Aynı evrensel yasalar cansız varlıkları da ihata etmekte, mahiyet ve biçim itibariyle birbirlerinden farklı özellikler gösteren tüm yaratılmış cansız varlıklar da işlevlerini Yaratıcı’nın evrene koyduğu ölçüye göre sürdürmektedir.
Yaratılanların hepsi de, gerek kendilerine verilmiş olan doğal özellikleriyle, gerekse dışarıdan gelen etkilerle ortaya çıkan özellikleriyle, Yaratıcı tarafından kendilerine belirlenen işlev ve amaçlara yönlendirilmişlerdir.
ve O, otlağı çıkardı,
Naziat sûresinin 31–33. âyetlerinde “Ondan [yerden]yerin suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları oturttu. Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için…” buyrulmuştur. Yüce Allah, ilâhî kudreti ile insanların ve hayvanların faydalanıp yararlanması için meraları, yaylaları, ağaçları, ormanları, meyveleri taptaze yetiştirip çıkarmıştır. Otlak, o çağlarda geçimlerini genellikle hayvancılıkla sağlayan Araplar açısından hayatî öneme sahip bir kavramdır. İnsanların geçimlerini sağlayan hayvanların varlığı ancak otlak ile mümkündür. Dolayısıyla bu âyet, varlıklarını otlaklar sayesinde sürdüren Araplara, o otlakları da çıkaranın Allah olduğunu bildirmektedir.
sonra da onu kapkara bir sel atığı haline getirdi.
Âyette geçen “غثاء - ğusâ” kelimesi “kusma” anlamına geldiği gibi, lügat ve tefsirlere göre “sel suyunun otlaklardan sürüklediği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpükten oluşan karışım” anlamına da gelmektedir. Âyette Allah’ın otlakları, ağaçları, ormanları kurutacağı, önce hayat verdiği gibi sonra da öldüreceği anlatılmaktadır.
Âyeti otların-bitkilerin yeraltında başkalaşarak kömür ve petrol gibi fosil yakıtlara dönüştüğü şeklinde yorumlayan müfessirler de vardır.
Kur’ân Araştırmaları Grubu tarafından kaleme alınmış olan “Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize ” adlı kitapta (İstanbul Yayınevi, 2003, s: 151–152) bu âyetlerle ilgili şu yorum yer almaktadır:
“Petrol, daha çok eğrelti ve algler gibi yeşilliklerin [otlağın] kaya tabakaları arasında çeşitli bakteri işlemleri görmesiyle ve uzun bir zaman sürecinin geçmesiyle oluşmuştur. Günümüzde petrolün temel kaynağının organik maddeler olduğu kabul edilmektedir. İnsan yaratılmadan önce yaratılan otlaklar, Dünya’nın ekolojik dengesindeki işlevlerinin yanı sıra, ileride petrole dönüşmek üzere de görevlendirilmiştir. Organik kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürümüş ve geriye yalnızca yağlı maddeler kalmıştır. Yağlı maddeler çamur altında kalmış ve zamanla çamur sıkışıp kayaç katmanlarına, alttaki yağlı maddeler de petrole dönüşmüştür. Petrol aynen âyette geçtiği gibi ’sel suyu’ özelliğini göstermektedir. Çoğunlukla petrol, oluştuğu yerden başka yerlere göç etmiştir. Yani petrol oluştuğu yerin dibine direkt çöken bir yapıda değildir. Petrol, bir sel suyu gibi hareket eden, göç eden, gözeneksiz sert kayaçlarla karşılaşınca da oralarda toplanan bir yapıya sahiptir. Kısacası petrol, âyetlerde geçtiği gibi; 1- Bitki gibi organik madde kökenlidir. 2- Siyahımsı bir renktedir. 3- Sel suyu gibi hareket eder. … Petrol çağının başlaması ile petrolün kullanıldığı alanlar sürekli artmıştır. Allah bu maddenin içine öyle kimyasal özellikler koymuştur ki, bu madde işlenerek yeni yapılarda, yeni kılıklarda hayatımızın farklı yönlerinde bize hizmet eder. … Bir otun çürümesiyle başlayan hikâye, yerin altında sel gibi akan petrol yataklarıyla, ya da bir deterjanla, bir tişörtle, bir tırnak cilâsıyla devam etmektedir. Kur’ân’ın A’lâ sûresinin 4. ve 5. âyetlerinde petrole işaret edilmektedir. Bunlardan önceki üç âyette ise, Allah’ın her şeyi bir ölçüye bağladığı, her şeye bir düzen koyduğu vurgulanır.”
6,7. Âyetler: Bundan böyle seni okutacağız [sende bilgi birikimi sağlayıp onu başkalarına tebliğ ettireceğiz] ve unutmayacaksın/terk etmeyeceksin. Ancak Allah dilerse başka… Kuşkusuz ki O, açığı da bilir, gizliyi de.
Klâsik müfessirlere göre bu sözler özel olarak peygamberimize yöneliktir ve Allah’ın diledikleri hariç ondan hiçbir şeyin unutturulmayacağını bildirmektedir. Muhammed Esed’in de belirttiği gibi, “Allah’ın dilediği” şeklindeki istisna müfessirleri sıkıntıya sokmuştur. Çünkü peygamberimize Kur’ân’ı vahyeden Allah’ın ona Kur’ân’ın herhangi bir kısmını unutturmak/ terk ettirmek isteyeceğini düşünmek pek makul değildir. Bu nedenle ilk dönemlerden günümüze kadar bu konuya tatminkâr olmayan birçok açıklama getirilmiştir.
Ancak yukarıdaki pasajın görünüşte peygamberimize hitap etmesine rağmen, genel olarak “insan”a yönelik olduğu ve Alak sûresinin ilk beş âyetini içeren ilk vahiydeki “Allah’ın insana bilmediğini öğrettiği” ifadesiyle bağlantılı olduğu kabul edilirse, söz konusu yorum zorluğu ortadan kalkar.
Burada, insanı yaratış amacına uygun olarak şekillendiren ve ona doğru yolu göstereceğini vaat eden Allah’ın, ona [insana] insanlığın biriktireceği, kaydedeceği ve ortaklaşa hatırlayacağı bilgi unsurlarını elde etme yeteneği vereceği, dolayısıyla öğreteceği bildirilmektedir. Ancak; insana öğretme gücü olan Allah’ın, öğrettiklerini unutturabilme gücünün de olduğu şüphesizdir. Meselâ Allah, insanlık için gereksiz veya yararsız hâle gelmiş bilgileri unutturabilir ya da terk ettirebilir.
8. Âyet: Ve sana en kolay olanı kolaylaştıracağız
Âyetteki “اليسرى - el-yüsra/en kolay olan şey” ile ilgili “hayırdır, mutluluktur, rahat yaşamdır” diye farklı yorumlar yapılmıştır. Ancak “el-yüsra” sözcüğünün yapısal anlamı dikkate alındığında bu yorumlar yetersiz kalmaktadır. Sözcüğün tam anlamı “Her şeyden daha kolay olan” demektir. Bu anlam, kendisinden daha kolay hiçbir şeyin olamayacağı zirve bir kolaylığı ifade eder. Böyle bir kolaylık ancak cennet yaşamı olabilir. Buna göre âyetin manası “Biz ona cennet için her kolaylığı sağlayacağız” demektir.
9. Âyet: O nedenle hemen öğüt ver/hatırlat, eğer öğüt fayda veriyorsa/verecekse,
Yani, “oku, unutma da hatırlat, Kur’ân’ın içerdiği hükümleri ve bilgileri insanlara ulaştırıp öğreterek vaaz ve nasihat et, düşündür ki, herkes için olmasa bile muhakkak faydası olur.”
Tefsircilerin hemen hepsi, buradaki şart cümlesinin herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı görüşündedir. Yani yapılacak hatırlatma, verilecek öğüt sadece bunlardan fayda göreceklere değil, peygamberimizin aslî görevi gereği istisnasız herkese yönelik olacaktır. Ya da herkesin bu öğüt ve hatırlatmadan yararlanması zorunlu olmayıp Allah’ın insana bahşettiği özgür iradenin bir sonucu olarak sadece isteyenin yararlanabilmesi söz konusudur. Bu durum ise peygamberimizin görevini bir dereceye kadar hafifletmektedir. Nitekim Yunus sûresinin 99. âyetindeki“ Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi inanırdı. Öyleyse sen mi halkı inanmaları için zorlayacaksın?” ifadesi ile belirtildiği gibi, peygamberimizin görevi insanları ikna etmek değil, sadece tebliğ etmektir.
Diğer taraftan, bu şart cümlesiyle açık ve düzgün bir öğüdün mutlaka faydalı olacağı vurgulanmaktadır. Öğüde muhatap olanların bundan faydalanmak isteyip istememeleri ayrı bir konudur. Âyet, “öğüt ver, çünkü öğüdün bir faydası olduğu muhakkaktır” şeklinde bir öngörüyü belirtmektedir. Öğüt vermekle ilgili çok çarpıcı bir örnek ileride, Abese sûresinde görülecektir.
10. Âyet: saygısı olan kimse hatırlayacak/öğüt alacaktır.
HAŞYET : “خشية - haşyet” sözcüğünün Türkçeye “basit korku” anlamındaki “خوف - havf” sözcüğüyle eşanlamlı olarak çevrilmesi yanlıştır. Haşyet , bilgi ve idrakin bir sonucu olarak ortaya çıkan hayranlık ve saygının doğurduğu bir “hasret kalma, uzak düşme” korkusudur. Bu yönüyle kesinlikle basit korkuya benzemez. Nitekim Ra’d sûresinin 21. âyetinde her iki sözcük de farklı anlamlarda kullanılmıştır:
Onlar, Allah’ın birleştirilmesini buyurduğunu birleştirirler, Rablerine haşyet ederler ve hesabın kötülüğünden korkarlar. Ra’d; 21.
Âyetteki “يخشون ربهم - yahşevne” ibaresi “haşyet”i [hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkmayı], “ويخافون - yehâfûne” ibaresi ise bilinen sade ve basit anlamlı korkuyu ifade etmektedir.
“Havf” denen basit korku duygusu bir yaradılış özelliği olarak herkeste var olmasına karşılık, içerdiği saygı ve hayranlık duyguları ancak çaba gösterilerek elde edilebilen “haşyet” duygusu herkeste olmaz. Basit korkuya [havf’a] kapılan kişi, korktuğundan uzak durmaya çalışır. Meselâ: Ateşten korkan ateşin yanına yaklaşmaz, hastalıktan korkan hasta olmamak için gerekli tedbirleri alır, cehennemden korkan isyan etmez, düşmanından ya da vahşî hayvandan korkan onlarla karşılaşmamaya, onlara yaklaşmamaya gayret eder. Ama haşyet sahibi öyle değildir. O, haşyet duyduğuyla hep yakın olmayı arzular. Ondan uzak kalmaktan korkar. Ona derin bir sevgi, saygı ve hayranlık duyar. Onun darılmaması, gücenmemesi için gayret eder. Daima kendisini ona sevdirmeye, beğendirmeye çalışır.
Haşyet, havf gibi yaradılıştan gelen bir duygu değildir. Haşyet duygusu sonradan oluşur. Bilgi ve idrake dayanır, bilgi ve idrak ile doğru orantılıdır.
İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler haşyet ederler [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkarlar] . Evet, Allah güçlüdür, bağışlayıcıdır. Fâtır; 28:
Âyette “Kasr” sanatı yapılmıştır. Ancak bilgi sahiplerinin Allah’a karşı haşyet duygusuna sahip oldukları ifade edilerek onların bilgileri sayesinde Allah’ı bilgisizlerden daha iyi tanıyıp idrak edecekleri, O’nun gücü karşısında sonsuz bir hayranlık ve saygı duyacakları anlatılmak istenmiştir. Gerçekten de, atomun içini gören bir fizik bilgini, maddenin yapısındaki akıl almaz incelikleri bilen bir kimyacı, hücrelerin yapısını iyi bilen bir biyolog, tüm evreni incelemeye çalışırken sonsuz ahenkleri keşfeden bir astronomi veya astrofizik uzmanı ile sıradan bir kimsenin Allah’ı idraki ve Allah’a karşı duyduğu saygı ve hayranlık aynı değildir.
Allah’ın sonsuz gücünü ve programını [Rabb olma özelliğini] gören ve bilen bilginler, hissettikleri saygı ve hayranlıktan dolayı O’na uzak kalmaktan da, saygısızlık etmekten de korkarlar.
Allah’a saygı ve hayranlıkta peygamberler ve melekler ön plândadırlar. Zira onların Allah’ı tanıma ve idrakleri, başkalarının tanımasından daha ileri düzeydedir.
Onlar [peygamberler] , Allah’ın mesajlarını bildiriyorlardı ve O’na haşyet duyuyorlardı [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkuyorlardı]. Allah’tan başka kimseye haşyet duymuyorlardı [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkmuyorlardı] . Hesap görücü olarak da Allah yeter. Ahzab; 39
Kesinlikle onlar [melekler] Rabb’lerinin haşyetinden [Rabb’lerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan] tir tir titrerler.” Müminun; 57:
O, onların [meleklerin] önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O’nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat [dünyada yardım ve aracılık] edemezler. Bununla birlikte onlar O’nun haşyetinden [O’na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı ondan uzaklaşma korkusundan] tir tir titrerler.” Enbiya; 28
İşte, İslâm’daki Allah korkusu bu haşyet duygusudur, sıradan bir korku değildir. Sûrenin 10. âyetinde öğüt alacakları belirtilenler de bu özelliğe sahip olanlardır. Bu özellikteki kimseler, İbrahîm sûresinin 52. âyetinde de “ulü’l-elbab [akıl ve vicdanı temiz olanlar]” olarak nitelenmişlerdir.
Haşyet konusu ile ilgili olarak şu âyetlere bakılabilir: Ya Sin 11, Naziat 45, Ta Ha 3, 44, Enbiya 49, Fatır 18, Kaf 33, Maide 44, 52, Tövbe 18, Nur 52, Beyyine 8, Zümer 23, Ahzab 37, Bakara 74 ve Haşr 21.
11–13. Âyetler: En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır.
Bu âyetlerde hem cehennemin sürekliliği, hem de azaba karşı herhangi bir bağışıklılığın olmayacağı vurgulanmaktadır.
Kimlerin cehenneme gireceği, cehennemin sürekliliği ya da geçiciliği gibi konular ilerideki sûrelerde detaylı olarak gelecektir.
14. Âyet: Doğrusu kendini kurtarmıştır: Arınan kimse, Kendini fenalıklardan kurtarıp tezkiye edenler kesinlikle mutluluğa ereceklerdir.
“تزكية - tezkiye”, “زكى - zekâ” fiilinden gelir. “زكى - zekâ”, sözlükte temizlik, paklık, artıp büyümek, feyiz ve bereket anlamlarına gelir.
“Tezkiye”, temizlemek, geliştirmek, feyizlendirmek, büyütmek ve temize çıkarmak demektir.
Bir Kur’ân kavramı olarak “tezkiye”, nefsini temizlemek, onu şirk, günah, nifak [ikiyüzlülük], rics [pislik], cehalet, kötü duygular ve benzeri şeylerden temizlemek, ona itaati ve takvayı [sakınmayı] öğretmek demektir.
“Tezkiye” Allah’ın bir emri ve bir ibâdet eylemidir. Bu anlamda “tezkiye”, takvaya ulaşmak için çaba harcamak, insanı Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden kaçmaya çalışmak, nefsi fücûr [iman ve din örtüsünü yırtıp atmak] sayılan şeylerden alıkoymaya gayret göstermektir. “Zekât” sözcüğü de bu kökten gelmektedir.
15. Âyet: Rabbinin adını anıp sosyal destek sağlayan…
Âyetin orijinalinde geçen “صلّى - sallâ” sözcüğü ile ilgili kısa bir açıklama Alak sûresinde verilmişti. Detayı ise Kevser sûresinde verilecektir.
16. Âyet: Fakat siz şu basit hayatı tercih ediyorsunuz.
Yani, “Fakat siz ey gafil insanlar, temizlenmeye çalışarak kurtuluşa erecek yerde, öyle yapmıyorsunuz da o kurtuluşa her şeyi tercih ederek basit hayatı, dünya hayatını istiyorsunuz. Onun süsünü, yemesini-içmesini, kadınlarını, lezzetlerini öne alıyor, bunlara öncelik tanıyor, bunlarla meşgul olmaktan ve o yolda mal harcayıp tüketmekten hoşlanıyorsunuz da âhirette esenlik ve mutluluğu hazırlayacak temiz ve güzel amelleri arkaya atıyorsunuz.”
Kur’ân’da birçok yerde geçen “el-hayâtü’d-dünya” tamlaması, meal ve tefsirlerin çoğunda Türkçeye “dünya hayatı” olarak çevrilmiştir. Yapılan bu çeviri “insanların yeryüzünde yaşadıkları hayat” olarak anlaşıldığı ve bu nedenle de yanlış anlamaya yol açtığı için hatalı bir çeviridir. Buradaki “dünya” sözcüğü, üzerinde yaşadığımız gezegen olan Dünya değil, Arapçada “en aşağı, en adî, en basit” anlamlarına gelen bir sıfattır. Dolayısıyla bu tamlama da bir isim tamlaması değil, bir sıfat tamlamasıdır. Bu noktalar gözetilerek doğru çevrildiğinde, “el-hayâtü’d-dünya” ifadesinden, ne kadar ihtişamlı olursa olsun, yeryüzündeki hayatın en aşağı, en adî, en basit olduğunun vurgulandığı anlaşılacaktır.
17. Âyet: Oysa âhiret daha hayırlı [önemli] ve devamlı kalıcıdır.
İnsan psikolojisi, para, mal, mevki, şöhret gibi ancak ölüme kadar elde kalabilen kazanımlar konusunda oldukça tatminsizdir. Hele bu insan âhirete inanmıyor da hayatını sadece bu dünyadaki varlığından ibaret sanıyorsa, hissettiği tatminsizlik de yerini daha derin bir huzursuzluğa bırakacaktır. Çünkü giderek ölüme yaklaşma duygusu ona daha fazla tatminsizlik getirecek, önceden belirlenen hedefler gerçekleştikçe yeni ve daha yüksek beklentilere kapılacaktır. Elindekileri muhafaza etmek için hep kötümser senaryolar üretecek ve ona göre önlemler almaya çalışacak, elde edilemeyen beklentiler ise giderek ıstıraplı birer hayal kırıklığına dönüşecektir.
Oysa âhirete inancı olan insan, gerçek başarının Teğabün sûresinin 16. âyetinde bildirildiği gibi, nefsin bencillik ve cimriliğinden korunmak olduğunu bilir ve para, mal, mevki, şöhret gibi geçici başarıların bile yok edemeyeceği tatminsizlik hastalığına yakalanmaz. Dolayısıyla tatminsizliğin insanı adım adım sürüklediği huzursuzluk çukuruna da düşmez. Hatta bu dünyada sıkıntı ve üzüntü çekse bile ümitsizliğe düşmez, kötümserliğin bataklığına saplanarak psikolojisini bozmaz. Çünkü böyle bir insanın temel amacı dünyada bırakıp gideceği geçici tatmin vasıtaları sağlamak değil, Allah’ın rızasına ulaşarak “sürekli kalıcı” olan kazanımlar elde etmektir.
18. Âyet: kuşkusuz bu, ilk sahifelerde vardı;
Âhiretin dünyadan daha hayırlı ve devamlı olduğu, daha önceki peygamberlere verilmiş olan sahife ve kitaplarda da vaat edilmiştir.
19. Âyet: İbrâhîm ve Mûsâ’nın sahifelerinde.
Yukarıda belirtilen vaat, özellikle de İbrâhîm (as) ve Mûsâ (as)’ya indirilen vahiylerde de yapılmıştı. Bu iki peygamber ve sahifeleri sadece geçmiş vahiylerin birer örneği olarak verilmiş ve böylece insanoğlunun dinî tecrübesinin devamlılığı ve bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen temel hakikatlerin aynı oluşu gerçeği bir kez daha vurgulanmıştır. Tekil hali “sahife” olan ve lâfzen “ [bir kitabın] yaprakları”nı veya “kağıt tomarları”nı gösteren “صحف - suhuf” sözcüğü, en geniş anlamıyla kitaptaki her bir “necm”in [vahy parçasının] yazılı olduğu nesneyi belirtmektedir.
İleride görüleceği gibi, Necm sûresinin 36-54 . âyetlerinde, İbrâhîm ve Mûsâ’nın sahifelerinde bulunanlardan somut örnekler verilmiştir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ