







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
ARAF SÛRESİ’NE GİRİŞ
MEKKÎ, 206 ÂYET
Adını 46. ve 48. ayetlerde geçen “ الاعراف A’râf” sözcüğünden alan sûre, Mekke’de inen sûrelerin en uzunudur. İçerdiği konular itibariyle sûrenin Mekke döneminin sonlarına doğru indiği anlaşılmaktadır. Ancak bir defada mı, yoksa parçalar hâlinde mi indiği ile ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir tespit yapılamamıştır. Kesin olmasa da, tamamı dikkate alındığında, sûrenin değişik zamanlarda necm necm [parça parça] indiğini söylemek mümkündür. Nitekim içerik ve üslûp olarak surenin 163. ve 170. ayetleri Medine dönemi ayetlerine benzemektedir. Söz konusu ayetler hakkında klâsik kaynaklarda da bu doğrultuda açıklamalar mevcuttur.
İçerdiği konulardan dolayı “Mikat Sûresi”, “Misak Sûresi”, “Elif Lam Mim Sad Sûresi” gibi isimler de verilmiş olan sure, bundan evvelki Mekkî sûreler gibi, Kur’an ile başlayıp yine Kur’an ile bitmektedir. Sûrede iman esasları, tevhit ve ahiret inancı üzerinde durularak müşriklerin yanlış inançları, vahye karşı takındıkları inatçı ve yalanlayıcı tavırları eleştirilmekte, konuya örnek olarak da Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb ve Musa peygamberler ile toplumlarının ibret alınacak olaylarından bahsedilmektedir.
Ayrıca ilk yaratılışa ve sonraki gelişime değinilen surede insanın iç ve dış yapısı ile fonksiyonlarına dikkat çekilmekte ve insanın içindeki eğilimlerini iyiye gidişte kullanması için yollar öğretilmektedir. Aklını kullanmayanların düşebileceği durumlar ile ilgili örnekler verilerek insanlığın bu yolla da uyarıldığı sûrede, ilk defa Sad sûresi’nde değinilmiş olan “Beşer-İblis” ilişkisine biraz daha ayrıntı eklenmiş ve “beşer” sözcüğü yerine “Âdem” ismi kullanılmıştır.
Sahabenin kendi anlayışı doğrultusunda Mushaf’ta En’âm ile Enfal sûreleri arasında 7. sûre olarak tertip ettiği A’râf sûresi, bize göre, içeriğindeki esaslar itibariyle Sad sûresi’nin devamı niteliğindedir.
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA
MEAL:
1. Elif, lam, mim, sad.
2. (O,) kendisiyle uyarman ve inananlara öğüt/hatırlatma için sana indirilen/içine işletilen Kitaptır. Onun için, ondan, göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın.
3. Rabbinizden size indirilene uyun ve O’nun astlarından, velîlere [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlara] uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz /hatırlıyorsunuz!
4. Ve Biz nice kentleri helâk ettik. Hışmımız onlar gece uyurlarken yahut kaylûle yaparlarken [gündüz dinlenirlerken] onlara gelivermişti.
5. Hışmımız onlara geldiğinde de, “Biz gerçekten zalimlermişiz!” demelerinden başka yalvarışları olmamıştı.
6. And olsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, and olsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz.
7. Ve and olsun, onlara, bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz gaipler [uzakta olanlar] değildik.
8. Ve tartı, o gün hakktır. Kimin terazileri/tartıları ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır.
9. Ve kimin terazileri/tartıları hafif kalırsa, işte onlar âyetlerimize karşı zâlimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir.
10. Ve hiç kuşkusuz Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler kıldık [sağladık] ; ne kadar da az şükrediyorsunuz!
11. Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde ettiler; o secde edenlerden olmadı.
12. (Allah,) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu/seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de,) “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın” dedi.
13. (Allah,) “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın” dedi.
14. (İblis,) “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.
15. (Allah,) “Sen süre verilmişlerdensin” dedi.
16–17. (İblis,) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi.
18. (Allah,) “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, and olsun ki, sizin hepinizden cehennemi dolduracağım” dedi.
19. Ve (Allah), “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yeyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz” (dedi).
20. Derken o [İblis] , onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” dedi.
21. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/kanıtlar ileri sürdü.
22. Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı tadınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb’leri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?”
23. (Onlar/her ikisi,) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler.
24. (Allah,) “Birbirinize düşman olarak alçalın, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır” dedi.
25. (Allah,) “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacak-sınız” dedi.
26. Ey Âdemoğulları! Size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve takvâ elbisesi; o, daha hayırlıdır. İşte bu, düşünüp öğüt alırlar diye Allah’ın âyetlerindendir.
27. Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytânları, inanmayanlara velîler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] yaptık.
28. Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
29. De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her mescidde yüzünüzü O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”
30. Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hakk oldu; onlar, şeytânları, Allah’ın astlarından yakınlar edindiler ve kendilerinin de kesin-likle doğru yolda olduklarını sanıyorlar.
31–32. Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz.
33. De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, hakksız yere başkaldırmayı, hakklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.”
34. Ve her ümmet [toplum] için bir ecel [süre] vardır. Onun için ecelleri geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.
35. Ey Âdemoğulları! Size, aranızdan, âyetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim takvâlı davranır ve iyileştirirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.
36. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, işte onlar ateşin ashâbıdır [yâranıdır] . Onlar orada sürekli kalacaklardır.
37. Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir; sonunda elçilerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince, “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar, “Onlar [yakardıklarımız] bizden sapıp ayrıldılar” derler ve inkârcı olduklarına, bizzat kendileri tanıklık ederler.
38. (Allah onlara,) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der] . Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder] . Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler] . (Allah,) “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der] .
39. Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler] .
40. Şu, âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.
41. Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.
42–43. İman edenler ve sâlihâtı işleyenler –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde gıll’den [kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan] ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. (Ve onlar,) “Bize bunun için kılavuzluk eden Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz.”
44–45. Ve cennet ashâbı ateş ashâbına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslendiler. Onlar, “Evet” dediler. Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın lânetinin, Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri-büğrüsünü isteyen ve âhireti inkâr eden zalimlerin üstüne olacağını duyurdu.
46. Aralarında da bir perde vardır. Ve a‘râf üzerindeki kimseler, onların hepsini simalarından [alâmetlerinden] tanırlar. Ve bunlar [a‘râf üzerinde bulunan kimseler] , cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: “Selâm olsun size!”
47. Gözleri ateş ashâbına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu hainlerle birlikte bulundurma” derler.
48–49. A‘râf ashâbı alâmetlerinden tanıdıkları kimselere seslenip, “Toplulu-ğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah’ın, rahmetine – (ki bu rahmet,) “Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de! (vaadidir)– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?” derler.
50–51. Ve ateşin ashâbı, cennetin ashâbına, “Biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize aktarın” diye seslendiler. Onlar da, “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti hayata aldanan inkârcılara ikisini de gerçekten yasaklamıştır!” dediler. –Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bu gün onları umursamayacağız [cezalandıracağız] .
52. Hiç kuşkusuz onlara, inananlar için, bir kılavuz ve rahmet olarak, tam bir bilgiyle detaylandırdığımız bir Kitap getirmiştik.
53. Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurduk-ları şeyler de onlardan ayrılmıştır.”
54. Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir!
55. Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Kesinlikle O, haddi aşanları sevmez.
56. Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, muhsinlere [iyileştirenlere-güzelleştirenlere] çok yakındır.
57. Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar [yayıcılar] olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız.
58. Ve güzel beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, şükreden bir toplum için âyetleri böyle türlü türlü, tekrar tekrar açıklarız.
59. And olsun ki Biz, Nûh’u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, aleyhinize olan üstünüze gelecek büyük bir günün [din gününün] azabından korkuyorum” dedi.
60. Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
61–63. (Nûh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvâya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?”
64. Bunun üzerine o’nu yalanladılar, Biz de o’nu ve o’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler.
65. (And olsun ki) Âd’a da kardeşleri Hûd’u (elçi gönderdik). O, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?” dedi.
66. Kavminden, ileri gelen kâfir kimseler, “Biz seni sefâhet [akıl hafifliği; cahillik] içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz” dediler.
67–69. (Hûd da,) “Ey kavmim! Bende sefâhet [akıl hafifliği; cahillik] yok, velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderilerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden bir adam üzerine Rabbinizden, size bir zikir [öğüt/kitap] gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra, halîfeler yaptı ve yaratılışta boy-pos itibariyle sizi arttırdı. Kurtulmanız için Allah’ın nimetlerini hatırlayın” dedi.
70. (Onlar da) dediler ki: “Demek sen Allah’a; tek olarak [başkasını karıştırmadan] kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!”
71. (Hûd) dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Hakklarında Allah’ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”
72. Bunun üzerine o’nu ve o’nunla beraber olan kimseleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olan kimselerin kökünü kestik.
73. (And olsun ki) Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i (elçi olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil [kanıt] geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, sizin için bir âyettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir.”
74. “Ve düşünün ki Âd’dan sonra sizi halîfeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarını evler halinde yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.”
75. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Sâlih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” (Onlar da,) “Kesinlikle biz o’nunla gönderilene inananlarız [inanıyoruz] !” dediler.
76. O büyüklük taslayan kimseler, “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle inkâr edenleriz [ediyoruz] !” dediler.
77. Hemencecik de o dişi deveyi inciklerinden kesip öldürdüler ve büyüklenerek Rabb’lerinin buyruğundan dışarı çıktılar ve “Ey Sâlih! Eğer gerçekten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini getir bize!” dediler.
78. Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.
79. (Sâlih de) o zaman onlara sırt çevirdi ve “Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi.
80–81. (And olsun) Lût’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, kadınların astından, erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz.”
82. Ve kavminin cevabı yalnızca, “Onları kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!” demek oldu.
83. Bunun üzerine Biz de o’nu ve ailesini kurtardık, yalnız karısını kurtarmadık; o, geride kalanlardan idi.
84. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu!
85–87. (And olsun ki) Medyen’e de kardeşleri Şu‘ayb’ı (elçi gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
88–89. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” (Şu‘ayb da) dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hariç ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–
90. Ve o’nun kavminden, kâfir olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şu‘ayb’a uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz.”
91–92. Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış/zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular.
93. Bunun üzerine (Şu‘ayb) onlara sırt çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, hâl böyleyken kâfir bir kavme/topluma nasıl tasalanayım [üzüleyim] ?”
94–95. Biz hangi kente bir nebi [peygamber] gönderdiysek, onun ehlini [halkını] mutlaka yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; nihayet çoğaldılar ve “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik.
96. Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takvâ sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik.
97–99. Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti oynarlarken [anlamsız işlerle uğraşırlarken] onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın mekrinden [ince plânından] güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez.
100. Ve önceki ehlinden [sahiplerinden] sonra yeryüzüne vâris olanlara kılavuz olmadı mı [açıkça belli olmadı mı] : “Eğer Biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerinin üzerine damga vururuz/mühürleriz de onlar işitmezler.
101–102. İşte o kentler ki, sana onların önemli haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz. And olsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller ile gelmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları şeylere iman etmemiş idiler. İşte o kâfirlerin kalplerinin üzerine Allah böyle damga basar/mühürler. Onların çoğunda, ahd [sözde durma] bulmadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu fâsık [yoldan çıkmış] kimseler bulduk.
103. Sonra onların [o elçilerin/o toplumların] arkasından Mûsâ’yı âyetlerimizle [mucizelerimizle] Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de onlar, o âyetlere [mucizelere] zalimlik ettiler. Hele bir bak, o bozguncuların akıbetleri nasıl oldu!
104–105. Ve Mûsâ, “Ey Firavun! Ben kesinlikle âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah hakkında hakktan başkasını söylememek bana bir yükümlülüktür. Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Bu nedenle İsrâîl oğulları’nı gönder benimle” dedi.
106. (Firavun,) “Eğer bir âyet [mucize] ile geldiysen, getir [ortaya koy] hemen onu, tabii eğer doğrulardan isen” dedi.
107–108. Bunun üzerine (Mûsâ) asasını yere bıraktı, o da birdenbire apaçık bir ejderha kesiliverdi. Elini de sıyırdı [koynundan çıkardı] ; birdenbire eli, bakanlar için bembeyaz idi.
109–112. Firavun’un kavminden ileri gelenler, “Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” dediler. (Firavun,) “O hâlde siz ne emredersiniz?” dedi. (Onlar da,) “Onu ve kardeşini alıkoy [beklet] , şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili sihirbazları sana getirsinler” dediler.
113–114. Ve o sihirbazlar Firavun’a geldiler: “Eğer galip gelen biz olursak, gerçekten, bizim için büyük bir ücret [ödül] olacak/olacak mı?” dediler. (Firavun,) “Evet” dedi, “siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da.”
115. (Sihirbazlar Mûsâ’ya,) “Ey Mûsâ! Sen mi atacaksın yoksa atanlar biz mi olalım?” dediler.
116. (Mûsâ,) “Siz atın” dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir sihir getirdiler [gösterdiler] .
117. Biz de Mûsâ’ya, “Sen de asanı bırakıver” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor.
118. Böylece hakk yerini buldu ve onların [Firavun ve ileri gelenlerin] bütün yaptıkları bâtıl oldu [boşa gitti] .
119. (Firavun ve ileri gelenler) artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüşler olarak geri döndüler.
120–122. Sihirbazlar ise secde edenler olarak [teslim olmuşlar olarak] bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine; Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine iman ettik” dediler.
123–126. Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden önce o’na iman mı ettiniz? Şüphesiz bu halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi mutlaka asacağım.” Onlar (sihirbazlar) da dediler ki: “Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz. Senin bizden intikam alman [cezalandırman] da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.” –“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır dök [yağdır] ve canımızı Müslümanlar olarak al!”–
127. Firavun kavminden ileri gelenler de, “Seni ve senin ilâhlarını/seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Mûsâ’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” dediler. (Firavun da) dedi ki: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde kahredicileriz [ezici bir güce sahibiz] .”
128. Mûsâ, kavmine dedi ki: “Allah’ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Âkıbet [mutlu son] de muttakîler içindir.”
129. (Kavmi de) dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da.” (Mûsâ) dedi ki: “Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edecek ve sizi yeryüzünde halîfe kılacaktır [onların yerine koyacaktır] . Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.”
130. Ve and olsun ki, Biz, Firavun sülâlesini, düşünüp öğüt alsınlar diye senelerle kuraklıklarla/senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık.
131. Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, “İşte bu bize aittir” dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Mûsâ ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Fakat onların çoğu bilmezler.
132. Ve onlar [Firavun’un kavmi] , “Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne mucize getirsen de, biz sana inananlar değiliz” dediler.
133. Biz de ayrı ayrı ayrılmış (belirli aralıklarla) âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular kavmi oldular.
134. Ve ne zaman ki, bu azap üzerlerine çöktü, dediler ki: “Ey Mûsâ! Sana olan ahdi nedeniyle bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve kesinlikle İsrâîloğulları’nı seninle birlikte göndereceğiz.”
135. Ne zaman ki, ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhal sözlerinden cayıveriyorlar.
136. Biz de, şüphesiz âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil olmaları [onları umursamamaları] nedeniyle onları cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları denizde boğduk.
137. O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, batılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîl-oğulları’na olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu [yerine geldi] . Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınaî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik.
138–139. Ve İsrâîloğulları’nı denizden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı kıl [belirle] !” (Mûsâ da onlara) dedi ki: “Siz gerçekten câhillik eden bir kavimsiniz. Onların [şu gördüklerinizin] içinde bulundukları şey [din] , yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da bâtıldır.”
140. (Mûsâ) dedi ki: O sizi âlemlere fazlalıklı kılmışken, ben size Allah’tan başka ilâh mı arayayım!”
141. Hani bir zaman Biz, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı öldüren, kızlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinin elinden de sizi kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından büyük imtihan vardır.
142. Ve Mûsâ ile otuz geceye sözleştik ve süreyi bir on gece ile tamamladık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit tam kırk geceye tamamlandı. Ve Mûsâ, kardeşi Hârûn’a, “Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma!” dedi.
143. Ne zaman ki, Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi o’na konuştu. (Mûsâ,) “Ey Rabbim! Göster bana Kendini de bakayım Sana!” dedi. (Rabbi o’na) dedi ki: “Beni sen asla göremezsin, velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, sana döndüm [tövbe ettim] ve ben inananların ilkiyim” dedi.
144. (Allah) dedi ki: “Ey Mûsâ! Mesajlarımla ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçtim. Şimdi sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!”
145. Ve Biz o’nun için o levhalarda her şeyden, bir nasihat ve her şey için bir detay yazdık. “Haydi, bunları kuvvetle al, kavmine de en güzel şekilde almalarını emret. Yakında size o fâsıkların yurdunu göstereceğim.”
146. Yeryüzünde, bütün âyetleri görseler de onlara iman etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu yol edinen şu haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizden uzak tutacağım.” –Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil oluşlarındandır [umursamayışlarındandır] .–
147. Âyetlerimizi ve âhiretteki karşılaşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar kendi yaptıklarından başka bir şey ile mi cezalandırılırlar?
148. Mûsâ’nın kavmi, ondan [Mûsâ’dan] sonra kendilerinin kadınlarının süs takılarından bir buzağı; böğürtüsü [çekici, aldatıcı sesi] olan bir ceset edinmişlerdi. Onun kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi? Onu edindiler ve zalimlerden oldular.
149. Ne zaman ki, ellerinin içine düşürüldü [gözlerinin önüne geldi] ve sapıtmış olduklarını gördüler, “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, muhakkak biz büyük zarara uğrayanlardan olacağız” dediler.
150. Ve Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde, “Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız mı?” dedi. Ve levhaları bıraktı ve kardeşi Hârûn’u kendine çekerek başından tuttu. (Hârûn:) “Ey anamın oğlu! İnan ki, bu kavim beni güçsüz düşürdü, az daha beni öldüreceklerdi. Onun için bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Ve beni bu zalimler kavmi ile bir tutma” dedi.
151. (Mûsâ) dedi ki: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al. Ve Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
152. Şüphesiz o buzağı edinenlere Rabb’lerinden bir gazap, dünya hayatında bir zillet erişecektir. İşte Biz, uydurmacıları böyle cezalandırırız da.
153. O kötülükleri işleyip de sonra arkasından tövbe edenler [dönenler] ve iman edenler için de hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir.
154. Öfkesi Mûsâ’yı rahat bırakınca da levhaları aldı. Onlardaki yazıda da, ancak Rabb’lerinden korkan kimseler için bir kılavuzluk ve rahmet vardı.
155–156. Ve Mûsâ, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, işte o zaman (Mûsâ,) “Rabbim!” dedi, “Dileseydin bunları da, beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi bizi, içimizdeki o aklı ermezlerin yaptıkları yüzünden helâk mi edeceksin? O Senin fitnenden başka bir şey değildir. Sen bu fitne ile dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğine de kılavuzluk edersin. Sen bizim velîmizsin [yardımcımız, kılavuzluk edenimizsin] . Artık bizi bağışla, merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de âhirette. Biz gerçekten de Sana döndük.” (Allah) buyurdu ki: “Benim azabım var; onu dilediğime isabet ettiririm, rahmetim de var; o ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da özellikle takvâlılara, zekâtını verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.”
157. Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi’ye uyarlar. O hâlde, o’na iman eden, o’na kuvvetle saygı gösteren, o’na yardımcı olan ve o’nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
158. De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah’ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi’ne iman edin ve o’na uyun.”
159. Mûsâ’nın kavminden de hakkı gösteren ve hakk ile adaleti uygulayan bir ümmet [liderleri olan bir topluluk] vardır.
160. Ve Biz onları on iki torun ümmete [liderleri olan oymak topluluğa] ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Mûsâ’ya, “Asan ile taşa vur” diye vahyettik. Hemen o taştan on iki pınar kaynayıp akıverdi. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi. Ve bulutu da üzerlerine gölge yaptık. Onlara kudret helvası ve bal/bıldırcın indirdik; size rızk olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz! Onlar Bize zulüm yapmadılar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
161. Ve bir zaman onlara, “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve “Hitta” [günahlarımızı bağışla] ! deyin ve secde ederek [teslim olmuş olarak] kapıdan girin. Biz suçlarınızı bağışlayacağız, iyilere arttıracağız” denilmişti.
162. Sonra onların içinden bir kısım zâlimler, sözü, kendilerine söylenenden başka söze değiştirdiler. Biz de zâlimlik ettiklerinden dolayı üzerlerine gökten bir ceza gönderiverdik.
163. Ve onlara, o deniz kıyısındaki kentten de sor. O sırada onlar sebtte haddi aşıyorlardı. Sebtlerinin gününde hûtları [balıkları/bunalımları] akın akın geliyorlardı, sebt yapmadıkları gün gelmiyorlardı. İşte fâsıklık etmeleri nedeniyle Biz onları böyle belâlandırıyoruz.
164. Ve hani onların içlerinden bir ümmet, “Allah’ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla azap edeceği bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?” dediği vakit, (o uyarıda bulunanlar da) dediler ki: “Rabbinize karşı mazeret olsun, bunlar da takvâ sahibi olsunlar diye” dediler.
165–166. Ne zaman ki onlar kendisiyle hatırlatma yapılan şeyleri umursamadılar, Biz o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zâlimleri de fâsıklık etmelerinden dolayı şiddetli/fakir düşüren bir azapla yakaladık. Ne zaman ki onlar kendisiyle yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendiler, Biz de onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.
167. Ve o vakit Rabbin (onlara), kıyâmet gününe kadar üzerlerine, mutlaka kendilerini en kötü azaba uğratacak kimseler göndereceğini ilân etti. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabucak verendir. Ve muhakkak ki O, Gafûr ve Rahîm’dir.
168. Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık [imtihan ettik] .
169. Derken onlardan sonra bir nesil gelip onların yerlerine geçti. Kitap’a mirasçı oldular. (Onlar) bu dünyanın değersiz kazanımlarını alırlar, “Bize ileride mağfiret olunur” diyorlardı. Kendilerine ona benzer değersiz bir meta gelirse, onu da alıyorlardı. –Allah’a karşı hakktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Hâlbuki onda olanı ders etmişlerdi [okuyup öğrenmişlerdi] . Âhiret yurdu takvâ sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?–
170. Ve Kitap’a sımsıkı sarılanlara ve namazı ikâme edenlere/sosyal desteği sürdürenlere gelince, Biz o düzeltenlerin [iyileştirenlerin] ödülünü zayi etmeyiz.
171. Hani bir zamanlar Biz o dağı gölgelik [şemsiye] gibi onların tepesine çekmiştik de onun üzerlerine düşeceğine inanmışlardı. –“Takvâ sahibi olmanız için size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın!”–
172–173. Hâlbuki senin Rabbin, kıyâmet günü, "Biz bunlardan gafildik" demeyesiniz yahut "Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz/kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?" demeyesiniz diye Âdemoğullarının sulbünden onların soylarını alır ve onları kendi nefislerine tanık eder; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Derler ki: "Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz."
174. Ve işte Biz, düşünsünler diye âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.
175. Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz sonra da onlardan sıyrılıp çıkan, derken şeytânın peşine taktığı, böylece de azgınlardan oluveren o kişinin ciddî haberini onlara oku [anlat] .
176. Ve eğer Biz dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. O nedenle sen tefekkür etsinler [iyice düşünsünler] diye bu kıssayı iyice anlat.
177. Âyetlerimizi yalanlayıp, sırf kendilerine zulmeden o kavmin durumu ne kötüdür!
178. Allah kime yol gösterirse, işte o doğru yolu bulandır. Kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.
179. Ve and olsun ki, cinnden ve insten [tanıdığınız-tanımadığınız] birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerin [duyarsızların] ta kendileridir.
180. Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.
181. Yine Bizim yarattıklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.
182. Ve âyetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece [yavaş yavaş] helâke yaklaştıracağız.
183. Ben onlara mühlet de veririm. Muhakkak ki Benim plânım pek çetindir.
184. Ve onlar arkadaşlarında hiç bir deliliğin/cinlenmişliğin bulunmadığını düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
185. Ve onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?
186. Allah kimi saptırırsa, artık ona yol gösterecek bir kimse de yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir hâlde bırakır.
187. Sana, Saat’ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
188. De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye mâlik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavme müjdeleyenim.”
189. O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı o zaman onlar [o ikisi] Rabb’lerine dua ettiler: “Eğer bize sâlih (bir çocuk) verirsen, and olsun ki (kesinlikle) şükredenlerden olacağız.”
190. Ne zaman ki onlara [o ikisine] sâlih (bir çocuk) verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir.
191. Hiçbir şey yaratmayan ve kendileri yaratılmış olan şeyleri mi eş koşuyorlar?
192. Hâlbuki bunlar, onlar [tapınanlar] için yardıma güç yetiremezler. Kendi nefislerine de yardım edemezler.
193. Eğer siz onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar. Onları çağırsanız da çağırmayıp susmuş olsanız da size karşı birdir [hiç fark etmez] .
194. Allah’ın astlarından yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer doğru iseniz haydi onları çağırın da size karşılık versinler.
195. Onların kendileriyle yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun ve bana mühlet vermeyin.”
196. “Şüphesiz ki benim velîm, o kitabı indiren Allah’tır. Ve O, sâlihlere [düzgün kimselere] velî olur.”
197. “Sizin O’nun astlarından yakardığınız kimseler ise, size yardıma güç yetiremezler, kendi nefislerine de yardım edemezler.”
198. Siz onları doğru yola çağırsanız da duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar görmezler.
199. Sen afvı/malın fazlasını al, ‘urf [örf, Kur’ân âyetleri öbeği] ile emret ve câhillerden de yüz çevir.
200. Eğer sana şeytândan bir vesvese gelirse de hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir.
201–202. Kendi kardeşleri onları sapıklığa sürüklediği ve bırakmadığı hâlde şüphesiz şu takvâ sahipleri, kendilerine şeytândan bir taif [vesvese, karanlık kuruntu, sırnaşma] iliştiği zaman, hatırlarlar/düşünürler. Sonra bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir!
203. Onlara bir âyet getirmediğin zaman da, “Kendin onu uyduruverseydin ya!” derler. De ki: “Ben ancak Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa ona uyuyorum.” İşte bu [Kur’ân] , Rabbinizden gelen basiretlerdir [kalp gözünü açacak beyanlardır] , iman eden bir kavim için bir kılavuz ve bir rahmettir.
204. Ve esirgenmeniz için Kur’ân okunduğu zaman, hemen ona kulak verin ve susun.
205. Ve sabah-akşam [her zaman] kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!
206. Şüphe yok ki Rabbinin katında olan kişiler, Allah’a kulluk etmekten büyüklenmezler, O’nu arındırırlar ve tesbîh ederler ve yalnızca O’na boyun eğerler.
TAHLİL:
1. Elif, lam, mim, sad.
Daha önceki Kalem, Kaf ve Sad surelerinde olduğu gibi bu sûre de “huruf-u mukattaa” adı verilen harfler ile başlamıştır. Bu bağımsız harflerin ne anlama gelebileceği hakkındaki görüşlerimizi, adı geçen bu surelerde daha önce belirtmiştik.
Kısaca hatırlatacak olursak, bize göre bu harfler ya uyarı ifadeleridir, ya Kur’an’ın yapısı itibariyle özel birer yapı taşı niteliğindedir ya da mesajı henüz tespit edilememiş bir sayıyı ifade etmektedir.
ابجد [Ebced] hesabı denilen uygulamaya göre bu harfler:
ا [elif] : 1
ل [lam] : 30
م [mim] : 40
ص [sâd] : 90 sayılarını temsil etmektedir.
Belki de bu sûreden önce inmiş olan Sâd sûresi ile bu sûrenin 1. âyetinin sonundaki ص [sâd] harfi arasında henüz anlamı saptanamamış bir ilişki mevcuttur.
Allah’ın izni ve yardımıyla bu konu üzerinde ciddî çalışmalar yapacak olan Kur’an erlerinin, bir gün bu harflerle neyin amaçlanmış olduğunu tespit edeceklerine inanıyoruz.
2. (O) kendisiyle uyarman ve inananlara öğüt/hatırlatma için sana indirilen/içine işletilen Kitap’tır. Onun için, ondan, göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın.
Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu sûre Sâd sûresi’nin devamı niteliğindedir. Hatırlanacak olursa, Sâd sûresinin son üç ayeti şöyleydi:
De ki: “Ben ona [Kur’ân’a] karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben yükümlülük getirenlerden [kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan] değilim. O [Kur’ân] , bütün âlemler için bir zikirdir/bir öğüttür ancak. Ve onun müthiş haberini bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz.” (Sâd/81–83)
Sad suresinin son üç ayetinde vurgulanan “Kur’an’ın insanlık için zikir [öğüt/hatırlatma] olduğu” konusu, tahlilini yapacağımız A’raf suresinin 2. ayetinde de tekrarlanmakta, insanlara öğüt vermeye ve uyarıda bulunmaya devam edilmektedir. Konunun bu surede de devam etmesi, Mekkelilerin vurdumduymazlıklarının ve peygamberimize karşı giriştikleri psikolojik saldırılarının devam ettiğini, dolayısıyla peygamberimizin de tebliğ ve uyarı görevinde zorluk çektiğini, hatta normal yaşamında bile sıkıntılarla karşılaştığını göstermektedir. Öyle ki, Rabbimiz Sad sûresi’nde peygamberimize Davud, Süleyman, Eyyüb, İbrahim, İsmail ve İshak peygamberleri örnek göstermiş, ondan bu peygamberler gibi sabırlı ve metin olmasını istemişti. Peygamberimizin karşı karşıya kaldığı bu sıkıntıların boyutları hakkında bundan önceki surelerde ve özellikle de Beled suresinde verdiğimiz bilgilerin hatırlanmasında yarar görüyoruz.
Âyette geçen Onun için, ondan, göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın ifadesinden, Peygamberimizin yalanlayıcıların duyarsızlıkları yüzünden başlarına gelecek felâketleri düşündüğü ve merhametinden dolayı üzülüp kahrolduğu anlaşılmaktadır. Peygamberimizin bu anlamda çektiği sıkıntılar başka âyetlerde de belirtilmiştir:
Sonra da sen, onlar bu söze [Kur’ân’a] inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden [yaptıklarından dolayı] , üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin! (Kehf/6)
Onlar iman edenler olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin! (Şu‘arâ/3)
Ve gerçekten Biz biliyoruz ki, kesinlikle onların söylediklerine senin göğsün daralıyor. (Hicr/97)
Şimdi belki sen, “Ona bir hazine indirilse, ya da beraberinde bir melek gelse ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir. (Hûd/12)
Yukarıdaki âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Peygamberimizin Mekke müşriklerine tebliğde bulunurken çektiği sıkıntıların benzerlerini, Kur’ân’ı tebyîn etmek isteyen ve “hâlis din” ile “hanîf Müslüman”ı tanıtmaya gayret eden herkes mutlaka çekecektir. Onun için Kur’ân erleri bunu peşinen kabul etmeli ve başlarına geleceklere hazırlıklı olmalıdırlar:
Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız [imtihan olunacaksınız] . Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan siz birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a takvâlı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir. (Âl-i İmrân/186)
Surenin 2. âyetinde dikkati çeken bir diğer nokta da, Kur’ân’ın indiriliş amacının hem “uyarı” hem “öğüt” olarak gösterilmesidir. Bu sözcüklerin geçtiği daha önceki âyetlerde “uyarı”nın kâfirlere, “öğüt”ün ise müminlere yönelik olduğunu açıklamıştık. Bu açıklamaları da göz önüne alarak 2. âyetten Kur’ân’ın mümin-kâfir ayırımı yapmadan herkese hitap ettiği sonucunu çıkarmak mümkündür.
3. Rabbinizden, size indirilene uyun ve O’nun astlarından, velîlere [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlara] uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz/ hatırlıyorsunuz!
Kur’ân’ın niteliklerini bildiren ve Peygamber’i zorluklara göğüs germeye davet eden 2. âyetten sonra, Rabbimiz bu âyette hitabını tüm insanlara yöneltmiştir. Bu sûredeki temel konunun da özetlendiği 3. âyetin takdiri bize göre şöyle yapılabilir: “Siz, sadece size indirilene uyun, sakın başka kılavuz edinmeyin, dininize Kur’ân’dan başka kaynak aramayın. Ve kesinlikle de Allah’ın astlarından [rahip, haham, hacı, hoca, şeyh gibi kimseleri] velîler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] edinmeyin. Ne de az öğüt alıyorsunuz, aklınızı hiç kullanmıyorsunuz.”
EVLİYÂ:
الاولياء [evliyâ] sözcüğü, الولىّ [velî] sözcüğünün çoğuludur. Velî ise, ولاء [velâ] kökünden türemiş sıfat-ı müşebbehe kipinde bir sözcük olup anlamı “yakın olan, yakın duran” demektir. Ancak bu yakınlık nicel değil, nitel bir yakınlıktır.
Hem velî sözcüğü, hem de bu sözcüğün çoğulu olan evliyâ sözcüğü Kur’ân’da hep bu anlamda kullanılmıştır. Bu sözcükler İslâm’ın ortaya çıkışından yüzyıllar sonra, yabancı kültürlerin etkisiyle sözcük anlamları dışında birer kavram hâline gelmiş ve Müslümanların dinî hayatlarını istila etmiştir. Açıklıkla belirtmek gerekir ki, “velî” ve “evliyâ” sözcükleri Kur’ân’da tamamen kendi doğal anlamlarıyla kullanılan iki sözcüktür. Tasavvuf literatürünün bu doğal anlamları bozarak halk kültürüne özel mistik anlamlar ve hiyerarşik bir derecelendirmeyi ifade etmek üzere soktuğu “veli” ve “evliya” kavramlarının Kur’an’daki “veli” ve “evliya” sözcükleriyle bir ilgisi yoktur.
Esma-i Hüsnâ’dan biri olan ve Kur’ân’da hem Allah hem de kullar için kullanılmış olan velî sözcüğü âyetlerde hep نصير [nasîr=yardımcı] , مرشد [mürşid=aydınlatan, yol gösteren] , شفيع [şefî‘=şefaat eden] , واق [vâk=koruyucu] , حميد [hamîd=öven, yücelten] sıfatları ve “karanlıklardan aydınlığa çıkarır”, “bağışlayıp merhamet eder”, “zarardan alıkoyup yarara yaklaştırır” nitelemeleri ile birlikte yer almıştır. Bu da demektir ki, velîliğin [yakınlığın] bu nitelikler ve bu sıfatlar ile yakın ilişkisi vardır. Yani, bu nitelik ve sıfatlar, velînin [yakın olanın] belirgin özellikleridir. Buna göre her nerede bir kimse için velî [yakın] sıfatı kullanılmışsa, o kimsenin “yardım eden, yol gösteren, şefaat eden, aydınlatan ve koruyan” bir kimse olduğu anlaşılmalıdır. Bunu aşağıdaki âyetlerden kolayca anlamak mümkündür:
Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’ın astlarından ne bir Yakın Kişi vardır ne de bir yardımcı. (Bakara/107)
Öz milletlerine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın kılavuzluğu, erdirici kılavuzluğun ta kendisidir.” İlimden sana ulaşan nasipten sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, Allah katından ne bir Yakın Kimsen olur ne de bir yardımcın. (Bakara/120)
Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Yakın kişi olarak, Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisâ/45)
O [bu iş] , sizin kuruntularınızla ve Ehl-i Kitap’ın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yapar, onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah’ın astlarından bir Yakın Kimse ve bir yardımcı bulamaz. (Nisâ/123)
Sonra inanan ve sâlihâtı işleyenlere gelince; [Allah] onların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayanlara gelince, onlara korkunç bir azapla azap edecektir. Böyleleri, kendileri Allah’ın astlarından bir Yakın Kimse ve bir yardımcı bulamazlar. (Nisâ/173)
Rabb’lerinin huzurunda haşr edileceklerinden korkanları o vahiy ile uyar ki, korunabilsinler. Onların O’nun astlarından ne bir Yakın Kimseleri vardırne de şefaatçileri. (En‘âm/51)
Dinlerini oyun ve eğlence hâline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’ân ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah’ın astlarından ne bir Yakın Kimsesi kalır ne de şefaatçisi. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar, kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır. (En‘âm/70)
İşte biz o Kur’ân’ı Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik. Eğer sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, Allah’tan sana bir Yakın Kimse ve bir koruyucu yoktur. (Ra‘d/37)
Güneşi görüyorsun: Doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa kayar, battığı vakit ise onları sol tarafa doğru makaslayıp geçer. Böylece onlar mağaranın geniş boşluğu içindedirler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah’ın kılavuzluk ettiği doğruyu bulmuştur. Şaşırttığına gelince, sen ona yol gösteren bir Yakın Kimseyi asla bulamazsın. (Kehf/17)
Bu konu için ayrıca Kehf/26, Şûrâ/28 ve 46, En‘âm/14, A‘râf/196, Yûsuf 101 ayetlerine de bakılabilir.
ولاء [Velâ] sözcüğünün mastarı olan ولاية [velâyet] sözcüğü de, “arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yakın olma, yan yana olma ve yaklaşma” demek olup yer, niyet, zaman, din gibi faktörlere bağlı kalmaksızın arkadaşlıkta ve yardımda tam bir yakınlığı ifade eder. Velâyet sözcüğü Kur’ân’da 2 yerde ve bu anlamda geçmektedir:
Kuşkusuz inanan ve hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar ve barındırıp yardım edenler, evet işte bunlar birbirlerine yakın olanlardır. İnanan ve hicret etmeyenlere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah yaptıklarınızı çok iyi görür. (Enfâl/72)
Orada yakınlık ancak hakk olan Allah’a aittir. Ödüllendirme bakımından en iyi ve kovuşturma yönünden de en iyi olan O’dur. (Kehf/44)
Velâyet sözcüğü zaman içinde, kişilerin ve toplumların birbiriyle olan ilişkilerinde hukukî bir kavram hâline gelmiş ve bu kavram uluslararası ilişkiler düzeyinde de genel kabul görmüştür. “Reşit bir şahsın, şahsî ve mâlî işlerini gözetip yürütme hususunda kasır [becerisi ve yeteneği olmayan, eksikli] olan bir şahsın yerini tutması” demek olan bu kavram, hukuk alanında geniş bir yer işgal etmesine rağmen, mana olarak sözcüğün kök anlamı ekseninden uzaklaşmamıştır.
Velâyet sözcüğü “ve” harfinin kesresiyle vilâyet olarak da okunur. Bu okuma şeklinin normalde anlam değişikliğine yol açmaması gerekirken vilâyet sözcüğü, “toplumsal yakınlık” manasında “emirlik, sultanlık” [devlet yakınlığı] anlamında kullanılır olmuştur.
Velâ kökünden türemiş ve mastarı velâyet olan bir sözcük de والى [vâlî] sözcüğüdür. Bu sözcük velî sözcüğü ile aynı anlamda olup Kur’ân’da Allah için de kullanılmıştır:
Her kişi için, önünden ve arkasından, Allah’ın emriyle onu koruyan izleyiciler vardır. Gerçekte, bir halk, kendindekileri değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah, bir halka kötülük dileyince, o zaman, onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için, O’nun astlarından bir yakın olan da yoktur. (Ra‘d/11)
Yine aynı kökten türemiş ve aynı anlamda olan bir diğer sözcük ise مولى [mevlâ] sözcüğüdür. Hem fail hem de mef‘ul anlamında kullanılan mevlâ sözcüğü, fail anlamında kullanıldığında, velî sıfatı gibi “yakın olan, yardım eden, koruyan, yol gösteren”; mef‘ul anlamında kullanıldığında ise “yakın olunan, yardım olunan, korunan, yol gösterilen” demek olur. Nitekim İslâm Hukuku’nda köle azat eden köle sahibine fail anlamıyla mevlâ denildiği gibi, azat edilen köleye de mef‘ul anlamıyla yine mevlâ denilir.Ancak İslâm âleminin birçok yerinde saygı için bazı kimselere مولانا [mevlânâ=mevlâmız] denmektedir ki, bize göre, Kur’ân’daki açıklamalar dikkate alındığında, bu sıfatın dinî anlamda Allah’tan başkası için kullanılması kesinlikle uygun değildir.
ALLAH’IN ASTLARI:
Kur’an’ın pek çok âyetinde من دونه [min dûnihi] ve من دون اللّه [min dînillâhi] şeklinde geçen ifadeler, piyasadaki birçok meal ve tefsirde Türkçeye من غيره [min ğayrihi] ve من غيراللّه [min ğayrillâhi] anlamlarında, yani “O’ndan başka” ve Allah’tan başka” şeklinde çevrilmiştir. Oysa دون [dûn] sözcüğünün esas anlamı, “seviyesi düşük, ast” demektir. Dolayısıyla bu âyetlerin Türkçeye “Allah’ın astları” şeklinde çevrilmeleri gerekir. “Allah’ın astları”ndan kasıt, O’nun yarattıklarıdır; yani melek, insan, cinn, şeytân, hayvan cinsi yaratıklardır. Dûn sözcüğünün yine bu anlam ekseninde olarak سوى [sivâ] , وراء [verâ = öte, başka] manasında da kullanılması söz konusu olabilir. Nitekim Sebe/41‘de bu manada kullanılmıştır. Ancak özellikle konumuz olan âyette ve bu doğrultudaki diğer âyetlerde dûn sözcüğünden seviye olarak Allah’ın altındaki bir seviyenin kastedildiği anlaşılmalıdır. Bu da Allah tarafından yaratılanların seviyesi anlamına gelir ki, bize göre tüm yaratıklar “Allah’ın astları” kapsamındadır.
Bu anlam gözetilerek âyete bakıldığında, “Allah’ın astlarından velîlere uymamamız” ifadesinden, Allah’ın astlarından olan herhangi birilerine yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar olarak uymamamızın öğütlendiği anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle; yakınlık kurulacak, güvenilecek, izinden gidilecek kişi veya kurum Allah gibi mükemmel olmalıdır. Bu da böyle bir kişi veya kurumun Allah’ın sıfatlarını aynen taşıması gerektiği anlamına gelir. Yüce Allah’ın taşıdığı sıfatlara O’ndan başka hiçbir varlığın sahip olması söz konusu olmadığına göre, O’nun astlarından velîlere uymayın ifadesi ile bizlere zımnen şu mesaj verilmiş olmaktadır: “Sadece Allah’la yakınlık kurun, sadece Allah’ın yardım edeceğini, sizi karanlıklardan aydınlığa sadece O’nun çıkaracağını, yol gösterici olanın sadece O olduğunu, sadece O’nun şefaat edeceğini ve sadece O’nun koruyucu olduğunu kabullenin; O’nun astlarında böyle nitelikler kabullenmeyin ve onlarla yakınlık kurmayın!”
Âyette geçen من دونه [min dûnihi] ifadesindeki hu [o] zamiri Rabb sözcüğüne gönderilerek âyetten “Rabbinizin astlarından bir takım velîlere uymayın” anlamı çıkarılabileceği gibi, aynı zamir ما انزل [mâ ünzile] ifadesindeki ما [mâ] ‘ya gönderilerek âyet “Size indirilenin astlarından bir veli edinmeyin” şeklinde de anlaşılabilir. Bu durum Kur’ân’daki ifade zenginliğini göstermektedir. İkinci seçeneğe göre, söz konusu ifadenin anlamı “Kur’ân’ın yerini tutamayan kitaplara uymayın, onları kılavuz edinmeyin” şeklinde takdir edilmiş olur.
4–5. Ve Biz nice kentleri helâk ettik. Hışmımız onlar gece uyurlarken yahut kaylûle yaparlarken [gündüz dinlenirlerken] onlara gelivermişti. Hışmımız onlara geldiğinde de, “Biz gerçekten zalimlermişiz!” demelerinden başka yalvarışları olmamıştı.
“Kıssadan hisse çıkarma”nın eğitim ve öğretimde en etkili yöntemlerden biri olduğu bugün tüm eğitimciler tarafından kabul edilmektedir. Gerçekten de tarihî olaylardan ve başkalarının deneyimlerinden istifade etmek, ufkun genişletilmesi yanında, atılacak yanlış adımların önlenmesinde de insanlara avantajlar sağlamaktadır. Dünya antik uygarlık kalıntılarıyla, tarih de ibret verici olaylarla doludur. İncelendiğinde, nice milletlerin ve nice medeniyetlerin Allah’a karşı tuğyan etmeleri, Allah’ın gönderdiği vahiylere kulak asmamaları ve elçileri yalanlamaları sonucu yerle bir olup yeryüzünden silindikleri görülmektedir. İşte âyetteki nice kentler ifadesi, bu örneklerin çokluğunu anlatmaktadır. Tarihte böyle kötü örneklerin çokluğu başka âyetlerde de dile getirilmiştir:
Hiç kuşkusuz senden önce de peygamberler alaya alındı. Onlardan alay eden kişileri alay ettikleri şey kuşatıverdi. (En‘âm/10)
Sonra nice kentler de vardı ki, zulüm yaparlarken Biz onları helâk ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır.) (Hacc/45)
Sinsice kötü tuzaklar kuranlar, Allah’ın kendilerini yere batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular? Yahut onlar dolaşıp dururlarken (Allah’ın azabının) kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Üstelik onlar, aciz bırakanlar da değillerdir. (Nahl/45–47)
Biz zâlim olan nice karyeleri [memleketleri] kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka milletleri var ettik. Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı. “Hızlı hızlı kaçmayın; içinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza dönün. Belki sorgulanacaksınız!” (Onlar da,) “Yazıklar olsun bizlere! Biz gerçekten zâlimler imişiz” dediler. İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak [kül] hâline getirinceye kadar son bulmadı. (Enbiyâ/11-15)
4. âyette, cezayı hakk eden kavimlerin helâk edildikleri “iki vakt”e dikkat çekilmiştir. Bu vakitler, coğrafî özellikler sebebiyle Arapların istirahat ettikleri; gece uyudukları ve öğleyin kaylûle yaptıkları [öğle uykusuna yattıkları] vakitlerdir. Yani bu vakitler, Arapların kendilerini en çok güvende hissettikleri vakitlerdir. Nitekim aynı coğrafyada yaşamış olan Lût (as)’ın kavmi seher vaktinde, Şu‘ayb (as)’ın kavmi de öğle vaktinde helâk edilmişlerdir. Helâkin, suçluların en beklemedikleri ve kendilerini en çok güvende hissettikleri vakitlerde gerçekleşeceği, bu sûrenin ilerideki âyetlerinde de bildirilmiştir:
Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti oynarlarken [anlamsız işlerle uğraşırlarken] onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın mekrinden [ince plânından] güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez. (A‘râf/97-99)
5. âyetteki, Hışmımız onlara geldiğinde, “Biz gerçekten zalimlermişiz!” demelerinden başka yalvarışları olmamıştı ifadesinden, azabın gelmesiyle müşrikler için suçlarını itiraf ve ikrar etmekten başka yapacak bir şey kalmadığı anlaşılmaktadır. Suçlular hışmı görünce gerçeği kabullenmektedirler, ancak o saatte artık iş işten geçmiş olmaktadır. O andaki iman ve itiraflar, يأس [ye’s] ve بأس [be’s] sebebiyle olduğu için işe yaramamaktadır.
ZULM:
Âyette geçen Biz gerçekten zalimlermişiz! ifadesindeki zulm, insanın kendi kendisine ettiği zulümdür. Kur’ân’ın birçok âyetinde daha yer alan bu zulm ile kastedilen, “şirk”tir:
Hani bir zaman Lokmân da, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah’a ortak koşmak] , büyük bir zulümdür” demişti. (Lokmân/13)
Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar] … İşte onlar, güven onlarındır. Doğru yolu bulanlar da onlardır. (En‘âm/82)
Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılmış olan ortakları mı vardır? Eğer kesin yargı sözü olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi [işleri bitirilirdi] . Ve gerçekten zâlimler, onlar için acı bir azap vardır. (Şûrâ/21)
Bu âyetlerde insanlara akıllı olmaları, felâket kapıyı çalmadan akıllarını başlarına almaları gerektiği, aksi hâlde pişmanlık duyacakları, ama o andaki pişmanlığın yarar sağlamayacağı ihtar edilmektedir.
6. And olsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, and olsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz.
Kur’ân âyetlerinde bulunan birçok vurgunun çeviriye bire bir yansıtılması teknik olarak mümkün olmadığından, bazı durumlarda bu âyetteki gibi ek bilgi aktarılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu âyetin ف [fe] takip edatı ile başlamasından anlaşılmaktadır ki, tuğyanları sonucu Allah’ın indirdiklerine uymayanların bu dünyada helâk edilmeleriyle işleri bitmemektedir. Çünkü âyette, helâkin arkasından bir de sorgulamanın varlığı ihtar edilmektedir.
Gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir husus, kendilerine elçi gönderilmiş olanların sorgulanacağı yargı gününde, gönderilen elçilerin de sorgulanmaktan vareste tutulmayacaklarıdır. Bu durum, hem işin ciddiyetini hem de sorgunun genişliğini ifade etmektedir. Peygamberleri bile kapsayacak olan bu sorgulamadan ne cemaat önderlerinin, ne üstatların, ne de kerametleri müritlerinden menkul tarikat şeyhlerinin kaçması mümkün olacaktır.
Bilindiği gibi, sorgulama ya öğrenmek ve anlamak, ya da ikrar ettirmek ve ortaya çıkarmak için yapılır. Rabbimizin yapacağı sorgulamanın öğrenmek ve anlamak maksadıyla olmayacağı açıktır. Çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmekte olan ve hiçbir şeyin kendisinden gizli kalamayacağı Rabbimizin öğrenme amaçlı soru sormasına gerek yoktur. Nitekim bu durum başka âyetlerde şöyle ifade edilmiştir:
Artık işte o gün, ne insana ne de cinne [hiç kimseye] günahından sorulmaz. (Rahmân/39)
(Karun:) “O [servet] bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok topluluğu [taraftarı, birikimi] olan kimseleri kesinlikle helâk etmişti. Günahkârlar günahlarından sorulmaz [Allah onların hepsini bilir] . (Kasas/78)
Zaten sorgulama sırasında işlenen suçlar yüzlerden okunacak ve bizzat insanın organları tarafından ortaya dökülecektir. Rabbimizin sorgulamasının ikrar ettirmeye ve ortaya çıkarmaya yönelik olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, bu sorgulama kınama, azarlama ve mahşer halkına ifşayı da kapsayan bir hesap sorma niteliğindedir.
Âyette, kendilerine elçi gönderilen halk ile elçinin bir arada zikredilmesi, toplumdaki önderler ile bunlara uyanlar arasındaki tâbiiyetin de karşılıklı sorumluluk gerektirdiğini ve sorgulama kapsamında olduğunu göstermektedir. Toplumlar ve o toplumların bireyleri, tâbi oldukları kişi veya kurum ile aralarındaki karşılıklı ilişki sebebiyle birbirlerinden sorumlu tutulacaklardır. Ne var ki, sorgulananların dünyada iken kendi aralarında kurmuş oldukları tüm bağlar ve yakınlıklar sorgulama esnasında ortadan kalkacaktır:
Birbirlerine yönelip soruyorlar. (Tûr/25)
Sonunda sûra üflendiği zaman da onların o gün aralarında soy yakınlığı yoktur. Onlar istekleşemezler de. (Müminûn/101)
Aslında önderler ve halk arasındaki bu durum geneldir ve birbiriyle ilişki içinde olan herkes bu ilişkilerinden sorumlu tutulacak ve sorgulanacaktır:
Peki, and olsun Rabbine ki, Biz, mutlaka onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz. (Hicr/92-93)
Ancak bu sorgulamanın temel muhataplarından biri de peygamberlerdir. Peygamberlere halkın kendilerini nasıl karşıladığı sorulacağı gibi, halka da peygamberlere nasıl davrandıkları sorulacaktır:
Ve o gün (Allah) onlara seslenir de, “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der. (Kasas/65)
Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir?” Onlar da, “Bizim hiçbir bilgimiz yoktur; şüphesiz ki gaybları bilen Sensin, Sen.” (Mâide/109)
(Bunu Allah) Sâdıklara sadâkatlerinden sormak için söz aldı. Kâfirler için ise acı verecek bir azap hazırladı. (Ahzâb/8)
Kendilerine elçi gönderilen halk ile elçinin bir arada zikredilmesinin bize gösterdiği bir diğer husus da, kendilerine peygamber gelmemiş [mesaj tebliğ edilmemiş] toplumların sorgulanmayacağıdır. Bu husus, başka bir âyette farklı bir ifadeyle yer almıştır:
Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsrâ/15)
7. Ve and olsun, onlara, bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz gaipler [uzakta olanlar] değildik.
Rabbimiz bir önceki âyette hem elçileri, hem de elçi gönderdiği toplumları sorgulayacağını bildirmişti. Bu âyette de onlara bir bilgi ile anlatacağız ifadesiyle sorguda neler yaşanacağını özetlemektedir. Sorgunun ayrıntıları ise aşağıda mealleri verilen âyetlerde bildirilmiştir. Bu âyetlere göre, inkârcıların feci şekilde yok edilişleriyle kapanmış olmayan hesapları sorgulama ile devam edecek, helâk edilmelerine sebep olan her şey, küçük-büyük hiçbir suçu dışarıda bırakmayan kitaplar [amel defterleri] hâlinde önlerine getirilerek bizzat kendilerine okutturulacaktır. Dolayısıyla, hesaplaşma gününde hiç kimse yaptıklarının [işlediklerinin] unutulacağını zannetmemelidir:
Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır [kitaplardadır, kayıtlardadır] . Ve küçüğün, büyüğün hepsi de satır satır yazılmıştır. (Kamer/52-53)
Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve, “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)
Ve her insanın kuşunu [uğurunu-uğursuzluğunu] boynuna doladık. Kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız da “Kendi kitabını oku! Bugün nefsin, hesap sorucu olarak sana o yeter!” (İsrâ/13-14)
Ve inkâr edenler, “Bize o saat [kıyâmet] gelmeyecektir” dediler. De ki: “Ama gaybı bilen Rabbime and olsun, o, size mutlaka gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” (Sebe/3)
Yapılan her şeyin hesaplaşma gününde ortaya getirilecek bir kitapta bulunacağı, Rabbimizin çünkü Biz gaipler [uzakta olanlar] değildik ifadesinden de anlaşılmaktadır. Rabbimiz, kimseden uzakta olmadığını, herkese çok yakın olduğunu başka âyetlerde de beyan etmiştir:
And olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Onun sağından ve solundan oturmuş iki tespitçi tespit edip dururlarken, o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında bir hazır gözetleyen bulunmasın [o her ne söylerse onun yanında mutlaka hazır bir gözetleyen vardır] . (Kâf/16-18)
O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istiva eden, yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı görendir. (Hadîd/4)
8–9. Ve tartı, o gün hakktır. Kimin terazileri/tartıları ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır. Ve kimin terazileri/tartıları hafif kalırsa, işte onlar âyetlerimize karşı zalimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir.
Bu âyetler, hesaplaşma günündeki sorguda mutlaka adaletle davranılacağını, kesinlikle kimseye haksızlık yapılmayacağını vurgulamaktadır. Terazinin ağır basması ve hafif gelmesi şeklinde ifade edilen bu vurgulama, daha önce 30. sırada inmiş olan Kâriah sûresi’nde geçmiş ve orada yeterli açıklama yapılmıştı. Ancak İşte Kur’ân‘ın 1. cildi elinde olmayanlar için bu açıklamayı tekrar sunuyoruz:
Âyette geçen موازين [mevâzîn] sözcüğü, kalıbı itibariyle hemميزان [mîzân] sözcüğünün, hem de موزون [mevzûn=ölçülen] sözcüğünün çoğulu olabilir.
Mîzân, “ölçü ve tartı işleminde kullanılan ölçü aleti” demektir. “Terazi” olarak özelleştirilmiş olsa da sadece ağırlık ölçmeye mahsus bir alet değildir. Isı ve hız gibi fiziksel özellikleri ölçmeye yarayan ölçü aletleri de “mîzân” kapsamındadır. Mîzân [terazi] sözcüğü mecâzen hukukta ve iyilik ile kötülüğün ölçülmesinde de kullanılır. Hukuk düzeninde “adalet”in sembolü hâline gelen terazi; “hak terazisi”, “iyilik terazisi”, “akıl terazisi” gibi deyimlerle bütün dillerde aynı anlama gelen kavramları temsil etmektedir.
Âyetteki mevâzîn sözcüğü mîzân sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, âyet “kimin terazileri ağır basarsa” şeklinde; mîzân’ın değil de mevzûn sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, âyet “kimin tartıları ağır gelirse” şeklinde çevrilebilir.
Yararlı olacağını düşünerek tartı ve terazi sözcüklerinin yer aldığı Kur’ân âyetlerini tekrar hatırlatıyoruz:
İşte onlar, Rabb’lerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz] . (Kehf/105)
Biz kıyâmet günü için adalet terazileri koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmaz, (o şey) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz. (Enbiyâ/47)
Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez] . Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Orada onlar dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar. Benim âyetlerim size okunmadı mı? Siz ise onları yalanlıyordunuz. Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.” (Allah) dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da… (Müminûn/101–108)
And olsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve teraziyi/ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Bu, Allah’ın, kendine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür. (Hadîd/25)
Allah, bu kitabı ve teraziyi/ölçüyü hakkla indirendir. Ve sana ne bildirir ki, belki de o Saat [kıyâmet] çok yakındır! (Şûrâ/17)
Ve semâyı… Onu yükseltti ve teraziyi/ölçüyü koydu. Sakın terazide/ölçüde taşkınlık etmeyin. (Rahmân/7-8)
Tartı ve terazi konusu, geçmişte Ehl-i Sünnet ve Mutezile ekollerinin farklı anlayışlar geliştirmelerine neden olmuş bir konudur. Kimileri bu teraziyi iki kefeli pazar terazisi gibi anlamışlar ve birçok rivâyeti kendilerine destek yapıp âhirette Cebrâîl’in bu terazi ile insanların iyiliklerini ve kötülüklerini tartacağını ileri sürmüşlerdir. Kimileri de âyetlerde geçen tartı ve terazi ile mecâzen “adalet”in kastedildiğini; Allah’ın olan-biten her şeyi bilmesi nedeniyle âhirette gerçek terazi ile tartı yapmanın bir mantığı bulunmadığını söylemişlerdir. Bu konuda ileri sürülen görüşlerin ayrıntıları Kelâm kitaplarında mevcuttur.
Bizim görüşümüz de tartı ve terazi ile “adalet”in kastedildiği yolundadır. Yukarıda mealleri verilen Rahmân/7–8, Şûrâ/17 ve Hadîd/25‘e dikkat edildiğinde, Rabbimizin bu dünya için de “mîzân” [tartı ve terazi] koyduğu anlaşılmaktadır. Görünürde fizikî olarak Allah tarafından indirilmiş bir terazi mevcut olmadığına göre, âyetlerde tartı ve terazi ile kastedilen husus kefeli, gramlı, okkalı terazi değil, “adalet”tir. Öyleyse âhiretteki tartı ve terazi ile de “adalet” kastedilmiştir: Kur’ân, kimsenin kesinlikle hakksızlığa uğramayacağını; terazisi ağır basanların -ki bunlar inananlardır- mutlu bir yaşamda olacaklarını, terazisi hafif çekenlerin de -ki bunlar da inançsızlardır- kızgın ateş çukurunda olacaklarını bildirmektedir. Hatırlanacak olursa, bu durum farklı üslûpla Tîn sûresi’nde de ifade edilmişti.
Tartının ağır basması ve hafif çekmesi, genellikle iyiliklerin ve kötülüklerin birlikte tartılması sonucu iyiliklerin veya kötülüklerin birbirine göre ağır basması veya hafif çekmesi olarak anlaşılmaktadır. Oysa bu anlayış Kur’ân’a uymamaktadır. Kur’ân’ın ifadelerine göre, inananlar günahları [kötü davranışları] bulunsa da -Allah o kötülükleri örteceği için- cehenneme girmeyeceklerdir. İnançsızlara gelince, onların iyi davranışları olsa bile cehenneme gireceklerdir. Yapılan iyilik ve kötülükler ise cennet ve cehennem hayatında etkili olacaktır. Yani inançsız birisi iyi işler yaptıysa, cehennemdeki azabında hafiflik söz konusu olacaktır; inançlı birisi de kötülük yaptıysa cennette eriştiği nimetler ve alabileceği zevkler ona göre az olacaktır. Böylece herkes zerre kadar iyiliğinin de, kötülüğünün de karşılığını almış olacaktır. Sonuç olarak; tartıları ağır bastıranın iman, tartıları hafif çektirenin ise küfür/şirk olduğu anlaşılmaktadır.
10. Ve hiç kuşkusuz Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler kıldık [sağladık] ; ne kadar da az şükrediyorsunuz!
Buraya kadar olan âyetlerde Allah’ın indirdiğine uyulması ve Allah’tan veya Kur’ân’dan başka velî edinilmemesi öğütlenmiş, herkesin hesaba çekileceği ve sorgulanan herkese adaletle muamele yapılacağı bildirilmişti. Allah’ın dinine uymayanlar ise hem dünyada hem de âhirette azap ile tehdit edilmişti.
Bu âyette ise insana onu bu dünyaya yerleştirenin, orada kentler, yurtlar kurduranın, yaşayabilmesi için meyve, sebze, hava ve su gibi nimetleri ve her türlü aracı sağlayanın Rabbimiz olduğu hatırlatılmakta, arkasından da nankörlüğü dile getirilerek tehditkâr bir ifade ile uyarılmaktadır.
İnsanın nankörlüğünün vurgulandığı âyetlerden biri de aşağıdaki âyettir:
Ve O, kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! İnsan kesinlikle çok zalim, çok nankördür. (İbrâhîm/34)
İnsanın hem kendini hem de İblisi biraz daha yakından tanımasını sağlayan 11–18. âyetlere geçmeden önce, aynı konunun işlendiği Sâd/71-85‘den oluşan pasaj ile bu sûrenin 11–18. âyetlerinden oluşan pasajın birlikte değerlendirilmesinin yararlı olacağı kanısındayız. Bu önerinin dikkate alınması, konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
11–18: Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde ettiler; o secde edenlerden olmadı.
(Allah,) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu/seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de,) “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın” dedi.
(Allah,) “Öyleyse oradan hemen in, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın” dedi.
(İblis,) “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.
(Allah,) “Sen süre verilmişlerdensin” dedi.
(İblis,) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi.
(Allah,) “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, and olsun ki, cehennemi sizin hepinizden dolduracağım” dedi.
11. Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde ettiler; o secde edenlerden olmadı.
Sözü edilen olayları yaşamış olanlar insanoğlunun ilk ataları olmasına rağmen, âyette onlar için ikinci çoğul zamiri olan “siz” ifadesi kullanılmıştır. Rabbimiz Kur’ân’ın muhataplarına sanki insanlığın ilk döneminde yaşamış insanlar onlarmış gibi hitap etmektedir. Bu tarz anlatımlar, olayı canlı tutmak ve anlatılan olayı muhataba yaşatmak maksadıyla kullanılmaktadır. Zaten konu da bir haber şeklinde değil, temsili bir anlatımla işlenmektedir. Böylelikle muhataplara kendilerini Âdem yerine koyarak olayları canlı bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hissetmeleri sağlanmaktadır.
Bir şeyi yaşayarak veya yaşarmış gibi hissettirerek öğretmek, etkili bir eğitim metodudur. Bu metodun uygulandığı anlatımlara Kur’ân’da sıkça rastlanır:
Ve hani bir zaman sizi Firavun ailesinden de kurtardık; (onlar) sizi azabın en kötüsüne çarptırıyorlar, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir belâ [sınav] vardı. (Bakara/49)
Ve hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız, Hâlbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı. (Bakara/72)
Ve hani bir zamanlar sizden mîsâkınızı [sağlam bir sözünüzü] almıştık, Tûr’u üstünüze kaldırmıştık: Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın, umulur ki takvâlı olursunuz. (Bakara/63)
11. âyette dikkat edilmesi gereken bir başka husus da; Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik ifadesindeki tekâmül aşamalarıdır. İnsanoğlunun “yaratılış”, sonra “mükemmelleştirme”, sonra da “sorumluluk yükleme” aşamalarından geçtiğini bildiren bu ibarede iki tane ثمّ [sümme=sonra] edatı kullanılmış ve böylece bu aşamaların bir anda olmadığı, birbiri ardına meydana geldiği ifade edilmiştir. Tekâmül aşamaları arasına konan iki adet sümme [sonra] sözcüğünün temsil ettiği zaman dilimi, Sâd/70-72‘nin tahlilinde söylediğimiz gibi belki de milyonlarca yılı kapsamaktadır.
12. (Allah,) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu/seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de,) “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın” dedi.
Allah ile İblis arasında geçen bu konuşmadan ilk anlaşılan, İblis’in ateşten [enerjiden] yaratıldığını gerekçe göstererek Âdem’den/beşerden üstün olduğunu iddia etmesi ve Allah’ın emrine karşı gelmesidir. Ancak dolaylı olarak anlaşılan bir başka nokta da, ateşin [enerjinin] Âdem’in yaratıldığı “çamur”dan [maddeden] daha üstün olduğunun zımnen ifade edilmiş olmasıdır. Rabbimizin İblis’e cevap vermeyerek doğruluğunu teyit ettiği bu üstünlüğün sebebi bugün için bilinmemektedir. Ancak zaman içinde enerjinin maddeden üstün olduğunu ortaya çıkarmak için araştırma yapacak bilim adamlarının elde edecekleri başarılı sonuçlarla bu sebebin anlaşılabilmesi ihtimal dâhilindedir.
Âyetteki اذ امرتك [iz emertüke= sana emrettiğim zaman] ifadesi, 11. âyetteki istisnanın “istisna-i muttasıl” olduğunu, yani İblis’in kesinlikle meleklerden birisi olduğunu göstermektedir. Zira Allah’ın 11. âyetteki secde edin talimatı tüm meleklere yöneliktir. İblis’e yönelik olarak “Sen de secde et!” gibi ayrıca bir talimat söz konusu değildir. Eğer İblis meleklerden olmasa idi, ona da ayrıca emir verilmiş olması gerekirdi.
13. (Allah,) “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın” dedi.
Hatırlanacak olursa, Sâd sûresi‘ndeki temsilî anlatımda İblis’e الرّجيم [racîm] ve الّعين [lâ‘în] denilmişti. Aynı sahne bu âyette de gözler önüne serilmiş ve bu sefer İblis’e aşağılıklardansın denilmiştir. İblis için kullanılan bu niteleyici sözcükler hemen hemen aynı anlamlara gelen sözcüklerdir. İblis artık hep bu yaftaları taşıyacak ve her zaman aşağılık, lânetli ve racîm olarak tanınacaktır. Çünkü böyle programlanmıştır; kaderi böyledir.
Birçok meal ve tefsirde “ininiz” olarak çevrilen اهبطوا [ihbitû=alçalın] ve اخرج [uhruc=çık] ifadeleri Kur’ân okuyanların daima merakını uyandırmış, bu merakı gidermek üzere İblis’in nereden ineceği, nereden çıkacağı hakkında klâsik eserler tarafından da nakledilen bir sürü senaryolar üretilmiştir. İblis’in “cennetten kovulduğu”, “semâdan kovulduğu”, “denizin ortasındaki bir adaya kovulduğu” gibi iddiaları içeren bu senaryoların tümü dayanaksız, dolayısıyla da asılsızdır. Buradaki ifadenin temsili bir anlatım olduğu unutulmamalı ve İblis’in kovulmasını dile getiren bu ifadeler, “İblis’in bulunduğu konumdan aşağı inmesi, rütbesinin düşürülmesi” şeklinde değerlendirilmelidir. Olay sanki bir tiyatro sahnesinde canlandırılmakta olduğundan, İblis de bu sahnenin içindedir ve başka herhangi bir mekân veya mahalde olması söz konusu değildir. Dolayısıyla bir “yer” veya “mekân”dan değil, Türkçe’deki “defol, hadi oradan” sözlerine denk gelen bir ifade ile sahnede canlandırdığı “konum”dan kovulmaktadır.
14. (İblis,) “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.
İblis’in bu talebi, Sâd/79‘da Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar beni bakıt [beni karşında tut/mühlet ver] sözleri ile verilmişti. Dikkat edilirse, İblis’in konumuz olan âyetteki ifadesinde “Rabbim” sözcüğü yer almamaktadır. Ancak buradan hareketle İblis’in Allah’a karşı saygısızlık yaptığı düşünülmemelidir. Çünkü İblis hiçbir zaman Allah’a karşı saygısızlık yapmamıştır. Bu âyette “Rabbim” sözcüğünün olmaması, bir ifadenin aynı sözcüklerle birebir tekrar edilmesi şeklindeki edebî kusura Kur’ân’da yer verilmemesinden dolayıdır. Kur’ân’da özel mesajlar dışındaki tekrarlarda hep farklı üslûp ve sözcükler kullanılmıştır. Dolayısıyla İblis’in bu âyetteki sözlerinin de sanki içinde saygı ifade eden “Rabbim” sözcüğü varmış gibi anlaşılması gerekmektedir. Yoksa İblis’in Allah’a karşı saygısızlık yapması ve Allah’ın da bu saygısızlığa mükâfat verirmiş gibi ona kıyamete kadar müsaade etmesi düşünülemez. İblis’in Âdem’e secde etmeyişi [boyun eğmeyişi] onun asiliğinden değil, Allah’ın onu bu şekilde yaratmış olmasındandır. Yani, İblis’e kendi iradesi ile suç işleme veya işlememe serbestliği verilmemiştir. O, kendisine ne görev verildiyse onu yapmaktadır.
15. (Allah,) “Haydi sen süre verilmişlerdensin” dedi.
Rabbimiz bu âyette İblis’e haşre kadar süre verdiğini bildirmiştir. Yani İblis, –Sâd sûresi‘nde açıklandığı gibi– kıyâmete kadar insanın ayrılmaz bir parçası olacak, haşirde de “karîn”i [yaşıtı] olmak sıfatıyla insanın aleyhinde tanıklık yapacaktır.
16–17. (İblis,) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara geleceğim ve Sen, onların çoğunu şükredenler bulmayacaksın” dedi.
Yani, bana bu iğva gücünü vermene karşılık ben de vazifemi yapacağım; Senin dosdoğru yolun [insanları cennete götüren yolun] üzerine oturacağım; orada pusu kuracağım ve onlara dört yönden geleceğim, onları etkileyeceğim.
Bu ifadeler Sâd sûresi‘nde; (İblis,) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna” dedi şeklinde verilmişti. Hicr sûresi‘nde ise; (İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni Sen azdırdığın [beni azdırmak için yarattığın] için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım!” şeklinde verilecektir.
İblis’in bu beyanının Allah’a bir meydan okuyuş olmadığına dikkat edilmelidir. Burada İblis, kendisini kimin görevlendirdiğini ve görevine göstereceği sadakati açıklamaktadır.
Âyette geçen الاغواء [iğvâ] sözcüğü, “aşırı derecede sapıklık isteğinin kalbe yerleştirilmesi” demektir. İblis, “İçime yerleştirdiğin bu saptırma yetisi sebebiyle” diye açıklamada bulunmak sûretiyle, bu özelliğin benliğine Allah tarafından yerleştirildiğini ifade etmiştir. Allah İblis’in içine saptırma yetisini yerleştirmekle birlikte, ona bu konuda bir zorlama gücü vermemiştir.
Ayrıntılarını İsrâ ve İbrâhîm sûrelerinde öğreneceğimiz gibi, İblis’in insanlar üzerinde herhangi bir şekilde yaptırım gücü yoktur:
Şüphesiz ki, Benim kullarım üzerinde senin için hiçbir güç yoktur. Vekil [dayanılacak kimse] olarak da Rabbin yeter. (İsrâ/65)
Ve iş bitince şeytân onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” dedi. Kesinlikle zâlimler için acı bir azap vardır! (İbrâhîm/22)
Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde kesinlikle hiçbir gücün yoktur. (Hicr/42)
Şüphesiz ki iman edip de Rabb’lerine tevekkül edenler üzerinde o şeytânın hiçbir gücü yoktur. Onun gücü, ancak onu veli [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakın] edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerinedir. (Nahl/99–100)
İblis’in, insanların üzerine geleceğini söylediği dört yön [ön, arka, sağ ve sol] ile ilgili olarak klâsik eserlerde birçok yorumlar yapılmış ve yönler “Dünya tarafından, âhiret tarafından, iyilik tarafından ve kötülük tarafından” veya “Gördükleri yerden, görmedikleri yerden, şehvetlerinden, öfkelerinden ve akıllarının erdiğinden-ermediğinden” şeklinde tanımlanmaya çalışılmıştır.
Bize göre bu yönler, İblis’in etkilendiği yönlerdir. Tekvîr sûresi’nin tahlilinde “insandaki düşünce yetisi” olarak tanımladığımız İblis, çevredeki olayların etkilerine karşılık insanın zihninde oluşan dolaylı bir tepki şeklinde faaliyet göstermekte, duyu organlarıyla algılanan her şeye karşı anında bir ham düşünce üretmektedir. Bu da, “insanın aklına geliveren ilk şey”dir. Dolayısıyla, İblis’i harekete geçiren şey, çevreden [dört yönden] gelen etkilerdir. Eğer insanın çevresinde etki yapan bir hareket yoksa ya da insan duyu organları ile bu hareketleri algılayamadığı için bunlardan etkilenmiyorsa, zihninde de bir tepki oluşmayacak, yani İblis harekete geçmeyecektir. Âyette, İblis’in hareket edeceği yönlere “alt” ve “üst”ün dâhil edilmemesi, insanın etki algılamasında bu iki yönün pasif olması sebebiyledir.
“Dosdoğru yol” olarak çevirdiğimiz الصّراط المستقيم [sırât-ımustakîm] ifadesi, “cennete götüren yol” anlamına gelir. İblis, bu yol üzerine oturacak ve insanları bu yoldan saptırarak kendi yoluna sevk etmeye çalışacaktır. İblis’in yolunun ise cehenneme götüren yol olduğu aşağıda 18. âyette açıklanmıştır.
Tekrar hatırlatmakta yarar görüyoruz ki; İblis’in insanları Allah’ın dosdoğru yolundan saptırmak için ısrarlı bir çaba göstereceğini bildiren sözleri, Allah’a karşı bir meydan okuma anlamına gelmez. Bu ifadeler İblis’in özelliklerinin bize temsilî yöntemle anlatılması sebebiyle ona söylettirilmiştir.
18. (Allah,) “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, and olsun ki, cehennemi sizin hepinizden dolduracağım” dedi.
İblis’e uymak demek, “her aklına geleni ölçüp biçmeden, vahiyle sağlamasını yapmadan uygulamak” demektir. Bu tür davranışlar şımarık ve kibirli bir insanın yapacağı davranışlar olup inkâra ve sonuçta o kimsenin zarar görmesine sebep olacak davranışlardır. Dürtü, tutku ve arzularını gereği gibi dizginleyemeyenler, İblis’in dört yönden yaptığı iğva ve ifsat saldırılarına mağlup olmak durumunda kalacaklardır. Bunun doğal sonucu, cehennemin vahye kulak vermeyenlerden ve akıl etmeyenlerden doldurulacak olmasıdır:
Ve derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akıl etmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık. (Mülk/10)
19. Ve (Allah,) “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yiyin ve şu ağaca/mala yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” (dedi).
Âdem-İblis kıssasının anlatıldığı pasajın bu âyete kadarki bölümünde, insanın ve İblis’in kim olduğu, İblis’in görevi, İblis’in insanı nasıl yanıltacağı temsili bir sahne ile bize âdeta seyrettirilmişti. Bu âyetle başlayan bölümde ise sıra İblis hakkında verilen teorik bilgilerin insan üzerindeki pratik yansımasını göstermeye gelmiştir.
Bu perdenin birinci sahnesi, bölüm hakkında kısa bir ön bilginin verildiği 19. âyettir. Bu âyette Allah, Âdem’e -daha doğrusu insanoğluna- şöyle seslenmektedir: Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yiyin ve şu ağaca/mala yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.
Âyetten anlaşıldığına göre; Âdem ve eşi [insanoğlu] cennete [yeşillik bir yere] yerleştirilmiş ve burada kendilerine bir konu hariç her türlü özgürlük verilmiştir. Âdem ve eşinin Şu ağaca yaklaşmayın ifadesi ile konulan yasağa İblis’in kışkırtmasıyla nasıl bir tepki verdiği ilerideki âyetlerde ortaya çıkacaktır.
Âdem, eşi ve yasaklanan ağaç konusu Müslümanlar arasında maalesef yanlış bilinmektedir. Kur’ân üzerinde çalışanların bu konuda şimdiye kadar yeterli çalışma yaptıkları da söylenemez. Bu yüzden Allah’ın izniyle çok titiz bir çalışma yürütülmüş ve konu hakkında yaptığımız açıklayıcı yorumların okuyucuya sunulması aşamasına gelinmiştir.
Konuyu daha iyi kavrayabilmek için aynı konunun temsili olarak anlatıldığı âyetleri iniş sırasına göre değerlendiriyoruz:
Ve and olsun Biz bundan önce Âdem’e ahit verdik de [ondan söz aldık da] , o, aklından çıkardı [yapmadı] ve Biz onda bir azim [kararlılık] bulmadık. Ve Biz bir zaman meleklere, “Adem için boyun eğin” dedik de, İblis hariç hepsi secde ettiler, o dayattı. Sonra da Biz, “Ey Adem! Şüphesiz bu [İblis] sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin acıkmaman ve çıplak kalmaman oradadır [cennettedir] . Ve sen orada susamazsın ve güneşin sıcağında kalmazsın” dedik. Sonunda şeytân ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez/çökmez mülk/saltanat için rehberlik edeyim mi? Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Adem Rabbine asi oldu da şaşırdı/azdı. Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi. O [Allah] , (o ikisine,) “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi. (Tâ-Hâ/115–123)
Ve Biz, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin ve fakat şu ağaca yaklaşmayın [mal/altın, gümüş vs. tutkunu olmayın] , yoksa zalimlerden olursunuz” dedik. Bunun üzerine şeytân onları oradan kaydırdı, içinde bulunduklarından çıkardı. Ve Biz, “Birbirinize düşman olarak alçalın, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir yararlanma vardır” dedik. Derken Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı [kendine vahyedildi] . Sonra da O [Allah] , onun tövbesini kabul etti. Muhakkak O, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyendir. Biz dedik ki: “Hepiniz oradan alçalın. Size Benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. (Bakara/35-38)
ÂDEM’İN CENNETİ:
Bakara/30, Tâ-Hâ/55, Müminûn/79, Sâd/71, Hicr/26, İsrâ/61–65, Secde/7 gibi Kur’ân’ın birçok âyetinde belirtildiğine göre, Âdem ve insanlar topraktan yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak başka bir âlemde veya cennette değil, yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki cennet sözcüğünden âhiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten cennet‘in esas sözcük anlamı “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demek olup Bakara/265, Sebe/15-16, Kehf/32-40, Necm/15, Kalem/17 ve daha birçok âyette de bu anlamda kullanılmıştır.
Diğer taraftan, âhiretteki cennetin birçok niteliği Kur’ân’da açıklanmıştır. Âyetlerdeki açıklamalara göre, âhiretteki cennet ebedîlik yurdu olup nimetleri bitmez ve tükenmez. Ayrıca orada günaha girme, boş lâkırdı olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve orada Âdem’e bir yasak konmuştur. (Bakara/25, Fâtır/33-35, Sâffat/40-49, Duhân/51-57, Tûr/17-24, Rahmân/46-78, Vâkıa/10-40, Mümtehine/21-24, İnsan/5-22, Nebe/31-37, Tûr/17-28, Zuhruf/68-73, Tâ-Hâ/120)
Sonuç olarak, Âdem mükâfat yurdu olan cennette yaratılıp da oradan dünyaya indirilmiş değildir. Bize göre Âdem, yeryüzünün yeşil, ormanlık, sulak bir bölgesinde yaratılmış, sonra da oradan cennet niteliği olmayan başka bir bölgeye [çöle] düşürülmüştür.
Bizi bağlamamakla birlikte, Kitap-ı Mukaddes’in Âdem’in bu dünyada topraktan yaratıldığını anlatan Tekvin 2–3. Babları da Kur’ân ile uyumludur.
YASAKLANAN AĞAÇ:
Kur’ân kendisini tanıtırken âyetlerinin bir bölümünün müteşâbih [mecâz, kinâye gibi sanatsal anlatımlı ve çok anlamlı] olduğunu açıklamış olsa da, kimileri sözcükleri mutlaka hakikat manalarında kabul edip Kur’ân’ı buna göre anlama çabası göstermişlerdir. Bu âyette geçen الشّجر [şecer=ağaç] sözcüğü de hakikat manasında anlaşılmakta ısrar edilen sözcüklerden birisidir. Kur’ân âyetlerinin bir bölümünün müteşâbih olduğu gerçeği göz ardı edilerek yasaklanan ağaç hakkında da çok değişik açıklamalarda bulunulmuştur:
Meselâ İbn-i Mes‘ûd, İbn-i Abbâs, Sa‘îd b. Cübeyr ve Ca‘fer b. Hubeyre bu ağacın “üzüm ağacı” olduğunu ve şarabın da bu yüzden yasaklandığını söylemişlerdir.
İbn-i Abbâs, Ebû Mâlik, Katâde ve Vehb b. Münebbih ise “Bu ağaç sümbüldür [buğday başağıdır] . Eskiden buğdayın her bir tanesi sığır böbreği büyüklüğünde, baldan tatlı ve yağdan yumuşak idi. Allah Âdem’in tövbesini kabul edince, onu Âdem soyuna gıda yaptı” demişlerdir.
İbn-i Cüreyc de bu konuda “Bu ağaç incir ağacıdır. Bu bakımdan, bir kimsenin rüyasında incir yediğini görmesi, pişmanlık duyacağı şeklinde yorumlanır. Çünkü Âdem onu yediği için pişmanlık duymuştur” açıklamasını yapmıştır.
Yasaklanan ağaç hakkındaki görüşlerinden örnekler verdiğimiz isimlerin bu ağacı hakikat anlamıyla fizikî bir ağaç olarak kabul etmeleri, Kitap-ı Mukaddes’in bu konudaki anlatımıyla örtüşmektedir. Ne var ki, bu örtüşme klâsik anlayışı temsil eden bu kişilerin Kitabı Mukaddes’in etkisinde kaldıklarını düşündürmektedir:
Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi. RABB Tanrı göğü ve yeri yarattığında, yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RABB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. Yerden yükselen buhar bütün toprakları suluyordu. RABB Tanrı Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Âdem yaşayan varlık oldu. RABB Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı. Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon’dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon’dur, Kûş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir, Asur’un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat’tır. RABB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Âdem’i oraya koydu. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” Sonra, “Âdem’in yalnız kalması iyi değil” dedi, “ona uygun bir Yardımcı yaratacağım.” RABB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Âdem’e getirdi. Âdem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Âdem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulunmadı. RABB Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, RABB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” dedi, “ona ‘Kadın’ denilecek, çünkü o adamdan alındı.” Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. Âdem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.
RABB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı, “ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RABB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. RABB Tanrı Âdem’e, “Neredesin?” diye seslendi. Âdem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. RABB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı. RABB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi. Bunun üzerine RABB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın” dedi, “karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” RABB Tanrı, kadına “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” RABB Tanrı, Âdem’e “Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.” Âdem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi. RABB Tanrı Âdem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi. Sonra, “Âdem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu” dedi, “artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.” Böylece RABB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Âdem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.
Biz, “yasaklanan ağaç” konusunu tam olarak açıklığa kavuşturabilmek için, âyette geçen الشّجر [şecer] ve مال [mâl] sözcüklerinin kökenine inme ihtiyacı duyuyoruz:
ŞECER:
الشّجر [şecer] , “bitki cinsindendir. Gövdesi üzerinde desteksiz duran bitkidir; kış mevsiminde varlığını koruyan bitki”dir. Hicazlılar, buğday, arpa ve hurmaya şecer derler. Şecer sözcüğü, “ihtilâf” (Nisâ/65) ve “sarf etme” anlamlarında da kullanılır. Çünkü ihtilâfların ekserisi “mal” yüzündendir, en çok harcaması yapılan da “mal”dır.
Dikkat edilirse, âyetlerdeki şecer sözcüğü ile 22. âyetteki ورق الجنّة [varaku’l-cennet] ifadesi aynı anlama gelmektedir ve her ikisi de kısaca “mal, altın, gümüş, deve, arpa buğday ve hurma” demektir. Dolayısıyla biz de şecer‘i Hicazlılar gibi “mal” olarak anlayabiliriz.
MAL:
المال [mal] sözcüğü Türkçeye Arapçadan gelmiş bir sözcüktür. Konunun iyi anlaşılabilmesi için bu sözcüğün de Arapçadaki gerçek manasını tespit etmek gerekmektedir.
Mal, “tüm eşyadan sahip olunan şeyler” demektir. Mal aslında “altın ve gümüşten sahip olunan” demektir. Sonradan kazanılan, elde tutulan ve ayniyattan sahip olunan şeylere ıtlak olunur oldu. Arab’ın mal dediği şey, ekseriyetle “deve”dir.
Kıssayı anlatan âyetlerdeki ifadeler ve sözcüklerin gerçek manaları göstermektedir ki, Allah insanın mal tutkusundan uzak olmasını istediği için Âdem ve eşini mal düşkünü olmaktan menetmekte, İblis de Âdem ve eşini mal ile aldatmaktadır.
Nitekim Tâ-Hâ/120‘de İblis, Âdem’i ebedîleştirmek için onu شجرة الخلد [şeceretü’l-huld] ‘a; mala [altına, gümüşe, deveye, arpaya, buğdaya, hurmaya …] yönlendirmiştir. Aslında “şeceretü’l-huld”a yönlendirme, İblis’in üçüncü iğvasıdır. Aşağıda, 20. âyette görüleceği gibi İblis’in ilk iğvaları, melek [irâdesiz varlık; robot] yapılma ve خالد [hâlid] olma [hiç değişmeden aynı kalma] üzerine olmuştur.
İblis’in Âdem’i yoldan çıkartmak için başvurduğu bu son iğva, akla hemen Hümeze/2-3 âyetlerini getirmektedir:
O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır. (Hümeze/2-3)
Netice olarak; bize göre gerçekte ne böyle bir olay cereyan etmiştir, ne de ortada herhangi bir ağaç vardır. Çünkü âyetlerde temsil tekniği kullanılmış olup her şey temsili olarak anlatılmıştır. Yüce Allah mesajını Âdem, Âdem’in eşi ve İblis arasında geçen temsili bir olay üzerinden iletmiştir. Bu temsilin sahnesi cennet [yeşil bir bölge] ; sahne dekoru ise şecer [mal; altın, gümüş, arpa, buğday, hurma, deve] ’dir.
20–25. Derken o [İblis] , onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” dedi. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti. Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı tadınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb’leri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, ‘bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?” (Onlar/her ikisi,) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler. (Allah,) “Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır” dedi. (Allah,) “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınız” dedi.
20. Derken o [İblis] , onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” dedi.
Bu âyette İblis’in derhâl harekete geçtiği görülmektedir. Onu harekete geçiren husus, Âdem’e “şu ağaca yaklaşma” emrinin verilmesidir. Âdem’e konulan yasak anında tepki getirmiş, İblis vesvese üretimine geçerek bu yasak hakkında bahaneler, gerekçeler aramaya ve ileri geri fikir yürütmeye başlamıştır: Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti.
Âyetteki ملكين [melekeyni=iki melek] sözcüğünün, melikeyni [iki kral] olarak okunması da mümkündür. Nitekim İbn-i Abbâs, Dahhâk ve Yahyâ b. Ebî Kesîr sözcüğü melikeyni [iki kral] olarak okumuşlardır. Bu kıraatı, yukarıda verdiğimiz Tâ-Hâ/120‘deki, eskimez/çökmez mülk/saltanat ifadesi de desteklemektedir. Bu kıraate ve bu anlama göre Âdem ve eşi, İblis’in etkisiyle özgürlüğü krallığa tercih etmiş olmaktadırlar.
VESVESE: Ayrıntılarını Nâs sûresi‘nin tahlilinde verdiğimiz ve bu âyetten başka Nâs/5, Kaf/16 ve Tâ-Hâ/120‘de de geçen وسوسة [vesvese] sözcüğü, “alçak bir sesle, fısıltıyla gizli bir düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir.
SEV’ETE: سوأة [sev’ete] sözcüğü, “çirkinlikler” demektir ve سؤ [sue] sözcüğünden türemiştir. “Her türlü kötü, çirkin şeyi yapmak” anlamındaki sue sözcüğünün, bu anlam ekseninde daha birçok türevi vardır. Meselâ, سيّئة [seyyie=kötülük, çirkinlik] sözcüğü, حسنة [hasene=iyilik, güzellik] sözcüğünün karşıt anlamı olarak kullanılır. Dolayısıyla bu kökten türemiş olan sev’ete sözcüğü de her türlü çirkin iş, söz ve durumu ifade eder. Arapların bu sözcüğü cinsel organlar için kullanmaları, yaşadıkları toplumda çoklukla bu organların kötülüğe sebep olması sebebiyledir. Sev’ete sözcüğü ayrıca “ceset” için de kullanılır. Zira ruh bedenden çıkınca, beden çürüyüp kokmakta, yani çirkinleşmektedir.
Nitekim Mâide sûresi’nde geçen sev’ete sözcüğü, “ceset” için kullanılmıştır:
Derken Allah hemen ona kardeşinin kötülüklerini/cesedini [sev’ete ahîhi] nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. O, “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin kötülüklerini/cesedini [sev’ete ahî] gömmekten âciz miyim ben?” dedi. Sonra da pişman olanlardan oldu. (Mâide/31)
Konumuz olan âyette sev’ete sözcüğü “çirkinlikler” anlamında olup “cinsel organlar” olarak çevrilmesi yanlıştır. Çünkü Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmış olduğundan, cinsel organlar için “çirkin” nitelemesi yapılamaz. Buradaki sev’ete sözcüğüyle, insana ilham edilmiş olup çeşitli etkilerle dışa vuran kötü huylar [fücûr] kastedilmiştir:
–ki O, ona fücûrunu ve takvâsını ilham etti– (and olsun ki,) (Şems/8)
ÇİRKİNLİKLERİN KENDİLERİNDEN GİZLİ KALIŞI:
Çirkinlikler sözcüğü “insana ilham edilmiş fücûr”u; çirkinliklerin kendilerinden gizli kalması ifadesi ise bu fücûrun durağan bir özellikte olduğunu ve bir etkiye tepki olarak dışa vuruluncaya kadar insanın kendisinden bile gizli kaldığını ifade etmektedir. Nitekim 22. âyette görüleceği gibi, Âdem de, yasağı dinlemeyerek verdiği tepkiden sonra, içinde saklı olan fücûrun dışa vurması sonucu bencil, haris birisi olup çıkacaktır.
21. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/kanıtlar ileri sürdü.
Burada İblis’in Âdem ve eşine karşı hangi kanıtları kullanıldığı açıklanmamıştır. Ancak kıssanın başlangıcında İblis’in Âdem’den üstün olduğu yönündeki iddiasından hareketle, İblis’in kendisinin enerjiden Âdem’in ise maddeden yaratıldığı hususunu kullandığı ve “Olanı biteni ben sizden daha iyi bilirim, çünkü ben sizden üstünüm!” demiş olabileceği düşünülebilir.
22. Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Onlar ağacın tadına varınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb’leri onlara [o ikisine] seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?”
Âyetin bildirdiğine göre Âdem ve eşi, İblis’in vesvesesini, iğvasını, ölçüp biçmeden [tefekkür etmeden] uygulamış ve içlerinde gizli olan çirkinlikleri, yani istenmeyen, sevilmeyen huyları ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan ilk çirkinlik ise “istifçilik”tir.
CENNET YAPRAKLARI (AĞAÇ YAPRAKLARI DEĞİL):
“Ağaç yaprağı” ve/veya “kitap yaprağı” olarak meşhurlaşmış olan الورق [varak] sözcüğü; Arap dilbilimcilerinden Cevherî’ye göre, “gümüşlerden yapılma ve develerden meydana gelme mal varlığı”; İbn-i Sîde’ye göre, “koyun ve develerden meydana gelen mal varlığı”;Râgıb’a göre, “kitap ve ağaç yaprağından başka, ağaçtaki yaprağın çokluğuna benzetilerek ‘çok mal’ için de varak tabiri kullanılır.Ebû Ubeyde’ye göre, “gümüş ve her türlü canlı hayvan”; Ebû Sa‘îd’e göre, “basılmış gümüş” [gümüş para] anlamlarına gelmektedir.
Bu açıklamalara göre, âyetteki ورق الجنّة [varaku’l-cennet=cennet yaprağı] ifadesi, “insana haz veren para, mal, mülk ve çeşitli nimetler” anlamına gelmektedir ki Rabbimiz bunların neler olduğunu başka bir âyette bildirmiştir:
İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler süslü gösterilmiştir. Bunlar iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa Allah, varılacak yerin bütün güzellikleri yanında olandır. (Âl-i İmrân/14)
Âdem ve eşi, Kur’ân’da varaku’l-cennet olarak adlandırılmış olan “iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeyler”e dadanmışlar ve bu tarz süsleri üst üste koyarak [bütün süsleri bir araya toplayarak] üzerlerine almışlardır [yaşamlarının ayrılmaz parçası hâline getirmişlerdir] .
ZEVK: الذّوق [zevk] , “lezzet alma, hoşa gitme; bir şeyin tadını almak, tadına varmak, bir şeyin müptelâsı olmak” demektir. Bu şey, iyi bir şey olabileceği gibi, çirkin bir şey de olabilir. Bir şeyin tadını almak ağız yoluyla olabileceği gibi başka yollarla da olabilir. Nitekim Kur’ân’ın birçok âyetinde azabın-belanın tam içerisine düşme de zevk sözcüğüyle ifade edilir.
Esas anlamı bu olmasına rağmen sözcük genellikle “dil ucuyla tatma” anlamında anlaşılmaktadır. Hâlbuki esas anlamı “iliklere işleyecek ölçüde hissetmek” demektir. Bu sözcük, türevleriyle birlikte Kur’ân’da 60 kez yer almış ve “nimetlerin veya cezanın azıcık dokunup geçivermesi” olarak değil de “gerçekten, iyice yaşanması” anlamında kullanılmıştır.
Burada da Âdem ve eşinin konu edilen ağaçtan [altından, gümüşten, deveden, arpadan, buğdaydan ve hurmadan] basitçe tatmayıp onun iyice tadına vardıkları, müptelâsı [tutkunu] oldukları anlaşılmaktadır. Zaten Tâ-Hâ/121‘de bu durum, zâka [tadına vardılar] sözcüğü yerine, ekele [yediler] sözcüğü ile dile getirilmiştir.
Görüldüğü gibi, âyetteki ifadeler tam anlamıyla hayatın gerçeklerini yansıtmaktadır. Âdem ve eşinin, nimetlerin tadına varınca onların esiri olmaları ve tutkuyla bağlandıkları bu nimetlerden ayrılmamak için onlara sımsıkı sarılmaları, bugün de karşılaşılabilecek manzaralardır. İğreti dünya hayatının süslerinden bir tanesini bile dışarıda bırakmadan hepsine sahip olan veya olmak isteyen, faydalandığı süsleri âdeta üzerine yapıştırıp tam anlamıyla bir süs istifçisi hâline gelen insanlar hiç de az değildir. O hâlde, Rabbimizin sözleri kesinlikle bir masal gibi algılanmamalı ve bilinmelidir ki, “kendisine ilham edilmiş fücûrun İblis’in etkisiyle dışa vurması” şeklinde ortaya çıkan çirkin insan davranışları, Âdem ve eşine kadar dayanmaktadır.
Tekâsür sûresi’nde bu hastalığın dünyayı cehenneme çevirdiğini bildiren Rabbimiz, Âdem ve eşinin davranışlarıyla dünyanın cehenneme dönüşmeye başlaması karşısında, âyetin son cümlesi ile duruma müdahale etmiştir: Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size ‘bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?
Klâsik eserlerde ileri sürülen “yasak ağaçtan yedi de avret yerleri açığa çıktı, avret yerleri açığa çıkınca da incir yapraklarıyla onları örtmeye çalıştı” anlayışı, Kur’ân’ın ifadelerine aykırıdır. Çünkü âyetin teknik yapısı buna izin vermez. Âyete göre, Âdem ve eşi ağaçtan/maldan tadınca iki olay meydana gelmiştir: Önce çirkinlikleri [kötülükleri] ortaya çıkmış, sonra da tekasür hastalığına yakalanarak biriktirmeye başlamışlar, tadını aldıkları bütün süslerin kendilerinin olmasını istemişlerdir.
İşinin ehli uzmanların burada dikkat etmeleri gereken önemli bir nokta daha vardır: Âyetteki وطفقا [ve tafikâ] diye başlayan cümlenin önündeki bağlaç, ف [fe] değil, و [vav] dır ve vav bağlacı بدت [bedet=belli oldu] fillinin üzerine atfedilmiştir. Dolayısıyla Arap dilini bilen kişilerin âyetin bu yapısına itibar ederek safsata anlamlara kulak asmamaları gerekir.
23. (Onlar/her ikisi,) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer Sen bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz, kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler.
Bu âyette, Rabbimizin müdahalesi üzerine Âdem ve eşinin, yapmış oldukları yanlış hareketi kabullenip hemen dönüş yaptıkları görülmektedir. Kur’ân’ın anlatımlarına göre, İblis’in dürtüsü Âdem’le eşini birlikte etkilemiştir. İblis’in önce Âdem’in eşini etkilediği ve onun da Âdem’i etkilediği şeklindeki görüşler Kur’ân’a uymamaktadır. Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın “ilk günah” anlayışına temel teşkil eden İsrailiyat anlatımı kısmen Müslümanlar arasında da etkili olmuş ve Âdem’in eşi tarafından kandırıldığı ve onun etkisiyle cennetten çıkarıldığı şeklindeki kadını aşağılayan bir mantığın halk kültüründe yerleşmesine neden olmuştur.
Âyetteki eğer Sen bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz, kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz ifadesinden, takip edilecek yolun mutlaka Allah’ın gösterdiği yol olması lâzım geldiği anlaşılmaktadır. Yani, insanların içinde İblis kanalıyla oluşan düşüncelerin de, insanlara başkaları tarafından önerilen davranışların da önce vahiyle uyumluluğu test edilmeli, ancak ondan sonra uygulamaya geçilmelidir.
24. (Allah,) “Birbirinize düşman olarak alçalın ve sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır” dedi.
Bu âyette Yüce Allah, Âdem ve eşi için nihaî kararını açıklamıştır. Rabbimizin bu kararını bildiren diğer âyetleri de göz önünde bulundurmak tahlilimize yardımcı olacaktır:
Sonra da şeytân o ikisini oradan kaydırdı, sonra da o ikisini içinde bulunduklarından çıkardı. Biz de, “Birbirinize düşman olarak alçalın ve orada belirli bir vakte kadar sizin için bir yerleşme ve bir yararlanma vardır” dedik. Derken Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı. O da tövbesini kabul etti. Hiç şüphesiz ki O, tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir. Onlara dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim o kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de. (Bakara/36–38)
O [Allah] , (o ikisine) “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi. (Tâ-Hâ/123)
Gerek konumuz olan âyetteki ve gerekse Bakara sûresi’ndeki اهبطوا [ihbitû=alçalın] sözcüğü, Tâ-Hâ sûresi‘ndekinden farklı olarak çoğuldur. Dolayısıyla A’raf ve Bakara sûrelerindeki bu çoğul ifade, Âdem’i, eşini ve başkasını/başkalarını da kapsamaktadır. Bu konudaki genel kabul, bu hitabın Âdem, eşi ve İblis’e yönelik olduğu yolundadır. Ancak biz bu hitabın daha da geniş kapsamda “Âdemoğulları” [tüm insanlar] olarak anlaşılmasından yanayız. Çünkü hem bu âyetin mesajı birkaç kişiye özgü olmayıp tüm insanlara yönelik bir mesajdır, hem de Rabbimiz 26. âyette Ey Âdemoğulları! diyerek tüm insanlara seslenmiştir.
“İHBİTÛ”NÜN ANLAMI:
Âyette geçen ihbitû sözcüğü meal ve tefsirlerde “ininiz” diye çevrildiği için, doğal olarak akla hemen “nereden” ve “nereye” inileceği soruları gelmektedir. Her ne kadar Yüce Allah, Sizi yeryüzünde yarattık, Sizi topraktan yarattık dese de, Rabbimizin verdiği bu bilgileri değerlendirmede yeterli dikkati göstermeyen müfessirler, Âdem’in cennette yaratıldığı ve yeryüzüne de oradan indirildiği yorumunu benimsemişlerdir.
Rabbimizin bildirdiklerine ters olan bu yorumları aşabilmek için ihbitû sözcüğünün gerçek anlamının ortaya çıkarılması gerekmektedir:
İhbitû sözcüğü, هبط [hbt] kökünden türemiş çoğul emir kipidir. Hbt sözcüğü “alçalış, eksiliş, züll, zillete düşüş, sefillik” [gözden düşme, çaptan düşme, değer kaybetme, rütbede eksiliş] demektir. Bu anlam ekseninde صعود [su‘ûd] ve ارتفاء [irtifâ] sözcüklerinin karşıtı olarak kullanılan sözcük, şerr içinde olan kişinin durumunu ifade etmek için kullanıldığı gibi, sağlığını yitirmiş hasta için de kullanılır.
Bize göre burada sözcüğün asıl manasına bağlı kalınmalı ve ihbitû sözcüğü “alçalın/alçalınız” olarak çevrilmelidir.
Sözcüğün bu asıl anlamına göre âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “Bu dünya süslerinin esiri olur ve istifçilik yapan bir tekasür hastası gibi [Âdem gibi] yaşarsanız, şu geçici dünyada birbirinize düşmanlar hâlinde ve alçalmışlar olarak yaşarsınız!”
BİRBİRİNİZE DÜŞMAN OLARAK:
Birbirinize düşman olarak ifadesi, kıssanın anlatıldığı diğer âyetlerin hepsinde de yer almıştır. Bize göre bu ifade, Âdem soyunun çoğaltma yarışına kapılma, istifçilik sevdasına düşme gibi çirkinlikleri işlemesi hâlinde birbirine düşmanca davranışlar içine gireceğini bildiren bir uyarıdır. Yoksa bazı kişiler tarafından ileri sürüldüğü gibi, hataları sebebiyle Âdem ve eşine verilmiş bir ceza değildir.
25. (Allah,) “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız” dedi.
Yani, hem geçicisiniz, hem de başka gideceğiniz yeriniz yok, orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz. Çirkinleşmenize, mal-mülk hırsıyla birbirinize düşman olmanıza gerek yok.
Bu âyetteki uyarının farklı bir ifadesi Tâ-Hâ sûresi‘nde de yer almaktadır:
Biz sizi ondan [yer yüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız. (Tâ-Hâ/55)
26. Ey Âdemoğulları! Size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve takvâ elbisesi, o, daha hayırlıdır. İşte bu, düşünüp öğüt alsınlar diye Allah’ın âyetlerindendir.
Hatırlanacak olursa, 23. âyette Âdem ve eşi, Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer Sen bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz, kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz diyerek Allah’tan bağışlanma ve rahmet dilemişlerdi. Bu âyet, Rabbimizin insanoğluna rahmetini tecelli ettirdiğini bildirmektedir. Herkesin bildiği gibi, O’nun rahmeti, elçiler göndermek ve bu elçilere vahyetmek [kitap indirmek] sûretiyle insanlığa kılavuzluk etmesidir.
ÇİRKİNLİKLERİ ÖRTECEK, SÜSLEYECEK ELBİSE ve BUNLARIN İNDİRİLMESİ:
Rabbimizin bu âyetteki çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik sözleri, klâsik anlayış tarafından “Biz size çirkin yerlerinizi [cinsel organlarınızı] örtecek pamuk, yün, keten ve deri elbise indirdik” diye algılanmış ve avret yerlerinin örtülmesinin gereği ve önemine dair açıklamalar yapılmıştır. Bu anlayış sahipleri ayrıca âyette geçen indirdik sözcüğünü “yarattık” anlamına hamletmiş, Zümer/6 ile Hadîd/25‘deki انزلنا [indirdik] sözcüğünün خلقنا [yarattık] anlamında kullanıldığını bu anlama örnek olarak göstermişlerdir.
Biz, eski çağlarda yapılmış bu tür anlam zorlamalarını gayet olağan karşılıyor, onları Kur’ân’ı anlama yolunda sarf edilmiş iyi niyetli çabalar olarak görüyoruz. Ne var ki, aynı anlayışın günümüzde de devam ettirilmesini doğru bulmuyoruz. Çünkü bilimde meydana gelen gelişmeler, Hadîd sûresi’ndeki demiri indirdik ifadesinin artık “demiri yarattık” olarak anlaşılmasına engeldir. Bugün bilim çevrelerinde demir elementinin başka bir yerde yaratıldığı ve oradan dünyaya geldiği [indirildiği] kanaati oluşmuş, bundan da Kur’ân’ın eşsiz mucizelerinden birisinin daha açığa çıktığı kabul edilmiştir:
Kur’ân’da demirin kimyasal özelliklerinden birçoğuna işaretler vardır. İlk önce demirin öneminden ve özelliğinden söz eden biricik âyeti inceleyelim:
Andolsun ki elçilerimizi açık kanıtlarla gönderdik ve onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsunlar. Ve demiri de indirdik. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için yararlar vardır. (Hadîd/25)
Kur’ân’da geçen inzal fiili genellikle dünya dışından yapılan indirme ve gelişleri ifade eder.İnzal fiili dünyadaki bir yaratılışın dünya dışındaki oluşumlar sayesinde meydana geldiğini bize anlatır. Dünyamızın ilk sıcaklığı demirin oluşumuna uygun değildir. Hatta güneşimiz tipi orta büyüklükte yıldızlar bile demirin üretimi için yeterli ısıya sahip değildir. Bu yüzden demir, sırf dünyamıza değil, güneş sistemimize bile indirilmiştir [inzal edilmiştir] . Şu anda dünyamızda var olan demir, güneş sistemimize yüksek ısılı yıldızlardan gelmiştirKur’ân’ın demirin oluşumunu anlatırken inzal fiiliyle indirilme olayına dikkat çekmesi mucizevî niteliktedir.
Konumuz olan âyette de indirme sözcüğü “yaratma” anlamına çekilmemeli ve âyetten elbisenin indirildiği anlaşılmalıdır. Ancak indirilen buelbise‘nin, bildiğimiz elbise olmadığı da dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Zira yukarıda açıkladığımız gibi, bu elbisenin örteceği sev’ete “avret yerleri” demek olmayıp “çirkinler”dir. Bu çirkinlikler ise bildiğimiz elbiselerle örtülemez. Bunları örtecek ve beğenilecek duruma getirecek tek şey vahiy’dir. İnsanın şirki, günahı, kini, düşmanlığı, bildiğimiz elbise ile değil, ancak vahiyle ortadan kalkar. Nitekim Rabbimiz, açıklamanın devamında takvâ elbisesi‘ni ön plâna çıkarıp herkesin takvâlanmasını ve takvâ elbisesini giymesini istemiştir. Bu demektir ki, insanın çirkinliklerini örtecek elbise ancak “takvâ elbisesi”dir ve o da ancak Allah’ın indirdiği vahiylerle hazırlanabilir. Kısaca söylemek gerekirse, çirkinlikleri örtmek üzere indirilen elbise vahiy’den başka bir şey değildir. Gerçekten de, birçok yerde vurguladığımız gibi, Rabbimizin bizlere vermiş olduğu görevlerin hepsi de bize takvâ elbisesi giydirmeye ve bu sayede bizi çirkinliklerden uzak tutmaya yöneliktir.
TAKVÂ:
Daha önce Mürselât sûresindeki muttakîn sözcüğünün açıklarken “takvâ”ya kısaca değinmiş ve bu sözcüğün Kur’ân’da ilk önce “şirkten uzak olmak” ve “âhirete inanmak” anlamıyla ortaya konduğunu belirtmiştik. Yeri geldiği için sözcüğü burada ayrıntılı olarak tahlil ediyoruz:
Takvâ sözcüğü,وقاية [vikâye] , توقية [tevkiye] , وقاءة [vikâe] köklerinin mastarı olan وقي [vekâ] sözcüğünden türemiştir. Vekâ “bir şeyi korumak, himaye etmek, ona zarar verecek şeylerden çekinmek, bir şeyi başka bir şeyle bir tehlikeye karşı korumaya almak, zararlı şey ile korunacak şey arasına bir engel koymak” anlamına gelir. Sözcük Kur’ân’da da bu anlamda kullanılmıştır:
Şüphesiz, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur ve onlara aydınlık ve sevinç rastlar. (İnsan/10-11)
Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı] , yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateşten koruyun. Onun üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır. (Tahrîm/6)
O nedenle gücünüz yettiğince Allah’a takvâlı davranın, dinleyin ve itaat edin. Ve mallarınızdan, kendinizin iyiliğine olarak bağışlayın. Kim de nefsinin açgözlülüğünden korunursa işte onlar, başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Teğâbün/16)
Vekâ fiilinin mezidatından [harfleri artırılmış kalıplarından] olan اتّقاء [ittikâ] sözcüğü ise, “korumayı kabul etmek, acı ve zarar verecek şeyden sakınıp kendini korumaya almak, sakınmak” demektir. Bu sözcük de Kur’ân’da sözlük anlamıyla kullanılmıştır:
Ey inanmış olan kişiler! Allah’a takvâlı davranın; her kişi yarına ne hazırladığına bir baksın. Ve Allah’a takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, işlediklerinizden haberdardır. Ve Allah’ı umursamayan kimseler gibi olmayın: Böylece Allah, onlara kendilerini umursatmaz. İşte onlar, yoldan çıkmış kimselerin ta kendileridir. (Haşr/18-19)
Ve inkârcılar için hazırlanmış ateşten korunun. (Âl-i İmrân/131)
Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun. (Bakara/24)
Takvâ sözcüğü de ittikâ sözcüğünün ismidir ve sözlük anlamı olarak “kuvvetli himayeye girmek, korunmak, kendisini koruma altına almak” demektir.
Takvâ ve ittikâ sözcüklerinin ikisi de sözlük anlamları ekseninde kavramlaşmış ve Kur’ân’da hep sözlük anlamlarına yakın manalarda kullanılmıştır. Bu sözcüklerin türediği vekâ fiili ve türevleri Kur’ân’da tam 258 yerde geçmektedir.
Kur’ân’ın en önemli kavramlarından olan takvâ ve ittikâ, kulun Rabbi karşısındaki durumunu en iyi anlatan sözcüktür. Kur’ân’da birçok âyette insanlara Allah’tan ittikâ etmeleri söylenmiş, birçok peygamberin de kavimlerini İslâm’a davet ederlerken onları “Allah’tan ittikâ etmez misiniz?” sözleriyle uyardıkları anlatılmıştır. Çünkü insan için en önemli şey, bir yaratıcının varlığı, yaratılışın sebebi ve kendisinin Yaratıcı karşısındaki durumudur. İnsan, öncelikle kendini var edeni tanımakla ve O’nun razı olacağı bir yaşam sürmekle yükümlüdür. İnsan, her şeyin sahibi olan Allah tarafından başıboş, kendi haline bırakılmamıştır; hayatının hesabını vermek üzere kendisine döndürülecektir. Bu sebeple Kur’ân, Allah fikrini ve O’na ait ulûhiyeti ısrarla gündeme getirerek âlemlerin Rabbi olan Allah’ı bütün sıfatları ve O’na ait en üstün yücelik makamları ile tanıtmakta ve insana bu yücelik karşısında kendisine çeki düzen vermesini, kendisini iyi amellerle koruma altına almasını tavsiye etmektedir. Amaç, insanın O’nun her yerde kendisini gördüğünün ve yaptığı her şeyin kayıt altına alındığının bilincinde olan bir varlık olmasını; Allah’ın yüce makamı karşısında çekinmesini; O’na kuvvetli bir imanla bağlanmasını ve yaptığı hatalardan dolayı O’na sığınmasını sağlamaktır. Özetle, insanı muttakî /ittikâ eden/ takvâ sahibi bir varlık yapmaktır.
Bugüne kadar takvâ’nın birçok tanımı yapılmıştır. Bu tanımların hepsinde de değişik kelime ve ifadelerle aynı anlamlar gözetilmiştir. Bu nedenle tanımlar arasında herhangi bir çelişki yoktur. Meselâ takvâ‘yı “Allah’ın emrettiklerini yapmak, yasaklarından kaçmak” diye tarif edenler olduğu gibi, “Yapılması günah olanı yapmaktan, terk edilmesi günah olanı terk etmemekten çekinmektir” ya da “Allah’ın cezalandırmasından korkarak O’nun verdiği bir nur ile O’na itaat etmektir” veya “Allah’ın dışındakileri Allah’a tercih etmemektir” şeklinde tanımlayanlar da olmuştur.
Biz de şöyle bir tanım yapabiliriz: Takvâ, insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması, ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılmasıdır.
Ancak konu ile ilgili diğer Kur’ân âyetleri de göz önüne alınarak daha geniş bir tarif de yapılabilir:
Takvâ; iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah’ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta ve darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tövbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmektir.
Bütün bu tariflere dayanarak özlü bir ifade ile takvâ‘nın “iman ve onun yansıması” olduğunu söylemek de mümkündür.
Bu noktada takvâ ile ibâdet arasındaki bağlantının belirtilmesinde yarar görüyoruz. Bize göre, “ilâhî emir ve yasakları yerine getirmek” demek olan ibâdet, “zarar verecek davranışlardan sakınmak” demek olan takvâ‘nın kendisi değildir, ama kişiyi takvâya ileten davranışlardır.
Takvâ sözcüğünün anlamında “korku” ve “korkmak” unsurları bulunmasına rağmen, takvâ‘nın sadece “korku” olarak anlaşılması doğru değildir. Fakat ne yazık ki, birçok meal ve tefsir, takvâ ve ittikâ sözcüklerini sadece “korkmak” anlamıyla açıklamıştır. Takvâ ve ittikâ sözcüklerinin ifade ettiği korunma ve sakınmanın Arapça’da havfmehâfet,rehbet gibi sözcüklerle ifade edilen “basit korku” sebebiyle korunmak ve sakınmak ile aynı anlama gelmediği şu âyetten de anlaşılmaktadır:
Şüphesiz, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız [انا نخاف من ربنا /innâ nehâfü min rabbinâ] . Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur [فوقاهم/fe vekâhüm] ; onlara aydınlık ve sevinç rastlar. (İnsan/10-11)
Takvâ, içerdiği “korku” unsuru da belirtilerek “Kişinin korktuğu şeylerden kendini korumasıdır” şeklinde de tanımlanabilir. Ancak bu önemli kavramın basitçe “Allah korkusu” olarak ifade edilip geçiştirilmesi bize göre son derece yanlıştır. Çünkü Rabbimiz, “Allah korkusu” anlamına gelen haşyet sözcüğü ile ittikâ [takvâlı davranış] sözcüğünü aynı âyet içinde zikretmek sûretiyle, bu sözcüklerin farklı anlamlara geldiğini bizlere göstermiştir:
Ve kim Allah’a ve Elçisi’ne itaat eder, Allah’a haşyet duyar [يخشى اللّه /yehşallâhe] ve O’na takvâlı davranırsa, işte onlar başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Nûr/52)
Kur’ân’daki bu açık belirlemeye rağmen takvâ sözcüğü ve tüm türevleri “korkmak” anlamında anlaşılarak Müslümanlar arasında tam bir korku furyası oluşturulmuştur. Bunun sonucu olarak da, Allah ile kul arasındaki ilişkiler sevgi, saygı ve rahmetten çok korku üzerine kurulmuş, ortaya birçok yanlış ve olumsuz anlayış ve davranışlar çıkmıştır. Oysa ne takvâ ve ittikâ “haşyet” [Allah korkusu] demektir, ne de haşyet “havf”, “mehâfet”, “rehbet” gibi sözcüklerle ifade edilen basit “korku” anlamındadır.
Konunun önemine binaen bu bahsi ayrı bir başlık altında ayrıntılı olarak tahlil etmeyi uygun buluyoruz.
KORKU ve ALLAH KORKUSU:
“Korku” insanın fıtratında olan bir duygudur. Bu nedenledir ki insan, karşısında aciz kaldığı her şeyden korkma eğilimindedir. Buna karşılık “ümit” de fıtrattandır ve korkuyu dengeleyen bir duygudur. İnsanın “korku” ve “ümit” duyguları arasında bir denge kurabilmesi, insanı hayata bağlayan, ona huzur ve güven veren bir durumdur. Eğer insan bu fıtrî duygularını iyi yönlendirmez de korkularını giderecek ümitten ya da ümidin vereceği gevşekliği önleyecek korkulardan uzak kalırsa, hayatı gereği gibi denge içinde götürebilecek ruhsal donanımdan mahrum kalmış olur. Ancak bu duyguların birbiriyle dengelenmesi kadar, nelerden korkulup nelerin ümit edilmesi gerektiğini doğru bilmek de önemlidir. Çünkü yanlış ve batıl korkular da, temelsiz ve boş ümitler de insanı hüsrana götürür. İnsan asıl korkulması gerekli olandan gerektiği gibi korkmaz ve asıl sığınılması gerekli olana gerektiği gibi yönelmezse, hayatındaki dengeler alt üst olur ve bir sürü sahte otoritenin önünde boyun eğer hâle gelir. Nitekim insan, tarih boyunca lüzumsuz korkular yüzünden sayısız tanrı edinmiştir: Doğa güçlerinden korkmuş; ateşi, gökleri, karanlıkları ilâh edinmiştir. Firavunlardan, diktatörlerden korkmuş; onları ilâh edinmiştir. Açlıktan korkmuş; ekmek ve maaş verenleri ilâh edinmiştir. Yalnızlık ve sahipsizlikten korkmuş; putları veya başka şeyleri ilâh edinmiştir. Kısacası insanoğlu boş ve temelsiz korkuları yüzünden sığınacak güvenli kucaklar aramış, umutla sarıldığı kucaklar çoğu zaman onu daha da tehlikeli ve acınası durumlara düşürmüştür.
İnsanın bariz şekilde zararına yol açan korkular, aslında ona dayatılan korkulardır. Bu dayatma, insan hayatında çok önemli olan iki konuda yapılmaktadır: Eğitim ve din.
EĞİTİMDE KORKU:
Eğitim uzmanları tarafından kabul edilen evrensel gerçek şudur ki, baskı ve korku ile ne verimli bir eğitim yapılabilir, ne de yararlı bir disiplin sağlanabilir. Çünkü baskı ve korku sonucu ancak ikiyüzlü, samimiyetsiz, tutarsız, çıkarcı, âsi ve anarşist bireyler meydana gelebilir. Baskıcı ve korkutucu ana-babanın çocukları, baskıcı ve korkutucu öğretmenin öğrencileri, baskıcı vekorkutucu işverenin işçileri, baskıcı ve korkutucu devletin yurttaşları hep ikiyüzlü, samimiyetsiz, tutarsız, çıkarcı, âsi ve anarşist yapıdadırlar. Böyle bir insan tipi amaçlanamayacağına göre, salt baskı ve ceza korkusu altında yapılan bir eğitimin verimsiz neticeler elde etmekle sonuçlanacağı iyi bilinmelidir. Baskı ve korku ile hiçbir yere varılmadığı gibi, disiplin de sağlanamaz. Baskı ve korku ile sağlanmış gibi gözüken bir disiplin asla kalıcı değildir. Bireyler üzerindeki baskı ve korkunun biraz gevşediği ya da bireyler tarafından kanıksandığı an, ortaya telâfi edilmesi mümkün olmayan zararlı sonuçların çıkması kaçınılmazdır.
Bilimsel gerçek bu olmasına rağmen ne yazık ki toplumumuz korku ile disiplin sağlama yolunu seçmiş ve bu seçiminin en bariz göstergesi olarak “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter”, “Dayak cennetten çıkmadır” gibi baskıyı ve şiddeti olumlayan birçok ifadeyi “atasözü” hâline getirmiştir.
DİNDE KORKU:
İnsan fıtratında var olan “korku” ve “ümit” dengesi, diğer konularda olduğu gibi “inanç” konusunda da insan davranışlarını yönlendirmektedir. Bu konuda da insanlara sadece korku aşılamak, yani ümitlerin bağlanması gereken yegâne varlık olan Allah’a karşı sevgi yerine korku beslemeye yol açacak telkinlerde bulunmak çok yanlış bir tutumdur. Hele hele aklı gelişmemiş, reşit olup mümeyyiz duruma gelmemiş, henüz sabî çağındaki çocukların eğitmenleri [ister ana-babaları, ister öğretmenleri] tarafından “Allah seni taş yapar”, “Allah senin gözünü kör eder”, “Allah seni cehennemde yakar”, “Allah seni çarpar” şeklindeki ifadelerle terbiye edilmeye çalışılması son derece zararlı bir davranıştır. Çünkü din ve iman sorumluluğunu üstlenmek erişkin ve yetişkin kimselerin işidir. Yüce Allah çocukları hiçbir konuda mükellef tutmamaktadır. Eğer çocuklara Allah tanıtılmak isteniyorsa, doğru olan tanıtma O’nu celâl [kâfirleri kahreden, cezalandıran] sıfatları ile değil, cemal [kullarını seven, koruyan, affeden] sıfatları ile tanıtmaktır.
Rabbimiz, evrendeki her şey gibi insanın da programlayıcısıdır. Yaratılış özelliklerini çok iyi bildiğinden dolayı insanı en uygun yaşayış tarzına yönlendirmiş, indirdiği hidâyet rehberi Kur’ân’da da ona en uygun bir kulluk programı hazırlamıştır. Gerçekten de Kur’ân’da insandaki korku ve ümit duyguları fıtrata en uygun biçimde değerlendirilerek lüzumsuz korkuları ayıklanmış, insanın kimden ve niçin korkması gerektiği ile kimden ve neyi ümit etmesi gerektiği açıkça ortaya konmuştur.
İnanç eğitimini Kur’ân’dan alan müminler, tabiatlarından gelen sıradan korku ve ümit duygularının çerçevesini Kur’ân’ın verdiği bilgilerle doğru olarak belirlemeli, belirledikleri bu duyguları Kur’ân’ın önerdiği şekilde geliştirip derinleştirmeli, bu fıtrî duyguları yerli yerinde kullanmayı öğrenerek onları manevî yücelmenin yolunu açan birer anahtar hâline dönüştürmelidirler. Bunu başarmak, bazılarının bilgisizce “korku” diye tanımladığı takvâ denen manevî donanımı kazanmak demektir. Takvâ sıradan bir korku değil, korku duygusunu da içine alan bir saygı, çekinme ve korunma güdüsünü bir ahlâk olarak yaşanan hayata aktarma özenidir. Korku duygusu, takvâ sahibi bir insanda başka nitelikler kazanmış, yaratılıştaki ham halini kaybederek bir korunma ahlâkı, bir sorumluluk bilinci hâline gelmiştir. Doğru yönlendirilmiş ümit duygusu ise takvâ sahibi insanın sadece Allah’a yönelen ve sadece O’na sığınan bir insan olmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, insanın yaratılışında en basit şekliyle var olan bu duygular, takvâ sahibi insanda övülen sıfatlar hâline dönüşmüş, bu da o insana yücelme faaliyetinin kapılarını açmıştır.
İslâm dininde خوف /havf ve مخافة /mehâfet sözcükleriyle ifade edilen basit korku anlamında bir “Allah korkusu” kavramı yoktur. Kur’ân’da bu sözcüklerle ifade edilen korkuların hiçbiri kesinlikle “Allah korkusu” ile ilgili değildir. Böyle olmasına rağmen, sözcüklerin anlam farklılıkları göz ardı edilmek sûretiyle havf veya mehâfet denilen basit anlamdaki korku, “Allah korkusu” olarak Müslümanların dinî terminolojisine de girmiştir. Hatta bu konuda رأس الحكمة مخافة الله [re’sü’l-hikmeti mehâfetullâh=Hikmetin başı Allah korkusudur] diye Peygamberimizin ağzından bir de hadis uydurulmuştur. Bu rivayet öylesine meşhur olmuştur ki, hat sanatlarının icra edildiği değişik tablolar hâlinde resmedilerek camilerin iç duvarlarına asılmış, dindar evlerinin salonlarına kadar girmiştir. Oysa bu ifade, araştırmak isteyenlerin kolayca bulabilecekleri gibi, Kitap-ı Mukaddes’in Süleymân’ın Meselleri’ndeki 1:7 cümlesidir.
Elbette ki en geniş ve kapsamlı koruma, rahmet sıfatına sahip olan ve bütün yaratılmışları koruyan Allah’ın korumasıdır. Bu nedenle inanan insan, kendisine zarar verecek şeylerden korunmak için Allah’a yönelir ve işlediği kötü fiillerden dolayı da sadece kendisini koruyabileceğine inandığı Allah’tan korkar. Ancak buradaki korunma isteği, işlenen kötü fiillerin sonuçlarından dolayı duyulan korkudan kaynaklanır. Bu korku “ceza korkusu”dur. Nitekim Kur’ân’a bakıldığında, birçok yerde havf sözcüğü kullanılarak insanlara korkmaları ihtar edilmiştir. Ancak bu ifadelerin hepsi de Allah’ın kendisinden değil, “suç işlendiği takdirde Allah’ın azabından, Allah’ın vaîdinden korkulması gerektiği” yönündedir.
Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben elimi seni öldürmek için uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Mâide/28)
De ki: “Ben kesinlikle, eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.” (En‘âm/15)
Ve onlardan sonra sizi mutlaka yeryüzüne yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir. (İbrâhîm/14)
Şüphesiz ki o şeytân kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz Benden korkun. (Âl-i İmrân/175)
“Biz, evet biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde Rabbimizden korkarız” derler. (İnsan/10)
Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler, kibirlenmeden Allah’a secde ederler. Kendilerinin üstündeki Rabb’lerinden korkarlar ve emir olundukları şeyleri yaparlar. (Nahl/49-50)
İşte onlar, Rabb’lerine daha yakın olmak için vesile arayarak yalvaran ve O’nun merhametini uman ve O’nun azabından korkan kimselerdir. Gerçekten senin Rabbinin azabı korkunçtur. (İsrâ/57)
Öyle kimseler ki, ticaret ve alış-veriş Allah’ı anmaktan, namazı ikâme etmekten ve zekât vermekten onları alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin ters döndüğü bir günden korkarlar. (Nûr/37)
Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir âyet bıraktık. (Zâriyât/37)
Bu konu için ayrıca; Hûd/3, 26, 84, 103; Rahmân/46; Nâziât/40; Mâide/64, 69, 94; En‘âm/48; A‘râf/35, 54; Enfâl/48; Yûnus/15, 62; Meryem/45; Zümer/13; Ahkâf/13, 21; Haşr/16; Âl-i İmrân/170; Kâf/45; Müddessir/53; İnsan/7; Bakara/37, 62, 112, 262, 274, 277; Zuhruf/68 ayetlerine de bakılabilir.
Görüldüğü gibi, Kur’ân’da havf sözcüğü ile dile getirilmiş olan “korku”, “Allah korkusu” değil, Allah’ın adaleti gereği âhirette suçlulara vereceği “ceza korkusu”dur. Allah’ın adaletinden, yani suça karşı vereceği cezadan korkma konusu, birçok âyette de yine mutlak basit korku anlamını ifade eden rehb sözcüğü ile dile getirilmiştir. Rehb sözcüğünün Kur’ân’da bu anlamda kullanıldığını görmek isteyenler; A‘râf/116, 154; Bakara/40; Nahl/51; Enfâl/60; Kasas/32; Haşr/13; Enbiyâ/90 ayetlerine bakabilirler.
Havf sözcüğü ile “ceza korkusu”nu ifade eden Rabbimiz, iman eden, sâlihâtı işleyen ve Allah’ı Rabb edinip istikametini düzenleyenlerin, yani Allah’ın yakını ve yardımcısı olanların Allah’tan korkmalarına hiç gerek olmadığını da yine havf sözcüğü ile ifade etmiştir:Şu, Allah yolunda mallarını bağışlayan, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve incitmeyen kimselerin mükâfaatları Rabb’lerinin yanındadır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Bakara/262)
Kesinlikle iman eden ve sâlihâtı işleyen, namazı ikâme eden ve zekâtı veren kişilerin Rabb’leri katında mükâfaatları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar. (Bakara/277)
Açın gözünüzü! Allah’ın yakınları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. (Yûnus/62)
Kesinlikle, işte şu “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Ahkâf/13)
Bu konudaki diğer âyetler şunlardır: Bakara/62, 112, 274; Mâide/69; En‘âm/48; A‘râf/35; Fussılet/30.
İslâm dininde, خشية [haşyet] vardır, خشية الله [haşyetullâh] vardır. Haşyet; bilgi, idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak düşme korkusudur. Bu sözcüğü, yukarıda açıkladığımız basit “korku” anlamındaki havf sözcüğü ile eş anlamlı olarak Türkçeye çevirenler büyük bir yanlış içindedirler. Çünkü haşyet ile havf sözcüklerinin farklı anlamlara geldiği, bizzat Rabbimiz tarafından aynı âyet içinde kullanılmak sûretiyle bildirilmiştir:
Onlar, Allah’ın birleştirilmesini buyurduğunu birleştirirler, Rabb’lerine haşyet ederler [و يخشون ربهم /ve yehşevne rabbehüm=derin hayranlık ve saygı duyup O’ndan uzaklaşmaktan korkarlar] ve kötü hesaptan korkarlar [ويخافون / yehâfüne=basit korkuyla korkarlar] . (Ra‘d/21)
Âyetin ifadesinden kolayca anlaşıldığı gibi, havf ile haşyet sözcükleri aynı anlama gelmez, birbirlerinden farklıdırlar. İnsanlar her zaman ve zeminde, suç işlediklerinde veya suçsuzken de Allah’a haşyet duyarlar ve ittikâ ederler. Allah’ın adaletinden [suçlulara vereceği cezadan] ise sadece suçlular havf ederler; zaten etmelidirler de…
Basit korku [havf] duygusu yaratılıştan herkeste var olmasına rağmen, haşyet herkeste olmaz. “Havf” denen basit korkuya [kapılan kişi, korktuğundan uzak durmaya çalışır. Meselâ, ateşten korkan ateşin yanına yaklaşmaz, hastalıktan korkan hasta olmamak için gerekli tedbiri alır, cehennemden korkan isyan etmez, düşmanından veya vahşî hayvanlardan korkan kimse de onlarla karşılaşmamaya çalışır. Korku duygusu insanı kesinlikle korktuklarından kaçınmaya iter. Ancak haşyet hissi basit korkuya benzer bir his olmadığı gibi, haşyet sahibi de korktuğundan kaçınan ve uzaklaşan biri değildir. Tam tersine, haşyet sahibi kimse haşyet duyduğuyla hep beraber olmayı arzular. Onun asıl korktuğu, haşyet duyduğundan uzak kalmaktır; çünkü ona derin bir sevgi ve saygı duyar, onun darılmaması, gücenmemesi için gayret eder, kendisini ona sevdirmeye, beğendirmeye çalışır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, haşyet hissi “havf” gibi fıtrî bir duygu değildir. İnsanda sonradan oluşur, bilgi ve idrake dayanır, bilgi ve idrakle doğru orantılıdır:
İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler haşyet ederler [derin hayranlık ve saygı duyup O’ndan uzaklaşmaktan korkarlar] . Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. (Fâtır/28)
Âyette de vurgulandığı gibi, bilginler, bilgileri sayesinde Allah’ı bilgisizlerden daha iyi tanırlar ve O’na sonsuz bir saygı ve hayranlık duyarlar. Gerçekten de sıradan bir kimse ile atomun içini bilen bir fizik bilgininin veya hücrenin yapısındaki DNA ve RNA yapılarını gören bir tıp bilgininin Allah hakkındaki saygı ve hayranlık hisleri aynı değildir. Bu bilginler, Allah’ın sonsuz gücünü ve evreni programlama [Rabb olma] özelliğini gözleriyle görürler ve bunları bilmeyenlere nazaran Allah’ı daha iyi tanırlar. Bu tanımanın sonucu olarak hem Allah’a karşı çok daha fazla saygı ve hayranlık duyarlar, hem de Allah’a uzak kalmaktan ve O’na saygısızlık etmekten korkarlar [haşyet duyarlar] . Haşyet konusu ile ilgili olarak şu âyetlere bakılabilir: Yâ-Sîn/11; Nâziât/45; Tâ-Hâ/3, 44; A‘lâ/10; Enbiyâ/49; Fâtır/18; Kâf/33; Mâide/44, 52; Tövbe/18; Nûr/52; Beyyine/8; Zümer/23; Ahzâb/37; Bakara/74 ve Haşr/21.
Allah’a duyulan saygı ve hayranlıkta en önde olanlar resuller ve meleklerdir. Zira onların Allah’ı tanıma ve idrakleri herkesten daha ileri düzeydedir:
Onlar [peygamberler] , Allah’ın mesajlarını bildiriyorlardı ve O’na haşyet duyuyorlardı [derin hayranlık ve saygı duyup O’ndan uzaklaşmaktan korkuyorlardı] . Allah’tan başka kimseye haşyet duymuyorlardı [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkmuyorlardı] . (Ahzâb/39)
Kesinlikle onlar [melekler] , Rabb’lerinin haşyetinden [Rabb’lerine duydukları derin saygı ve sevgi sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan] tir tir titrerler. (Müminûn /57)
O, onların [meleklerin] önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O’nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına aracılık edemezler. Bununla birlikte onlar, O’nun haşyetinden [O’na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı ondan uzaklaşma korkusundan] tir tir titrerler. (Enbiyâ/28)
İşte, İslâm’daki Allah korkusu bu haşyet duygusudur, sıradan bir korku değildir.
لعلّ [LE‘ALLE] EDATI:
لعلّ [le‘alle] edatı Arapçada harf-i cerr ve fiile benzeyen harflerden [edatlardan] biri olarak değerlendirilmiş ve içinde bulunduğu cümleye “umut” ve “endişe” anlamı kattığı kabul edilmiştir. Öyle ki, giderek genel bir kural hâline gelen bu kabul nedeniyle hem güzel şeylerin umulması ve hem de kötü şeylerden endişe duyulması kısaca bu edat yardımıyla ifade edilir olmuştur.
Ancak, Kur’ân’da geçen لعلّ [le‘alle] edatlarına bakıldığında, bu edatın “umut” ve “endişe” anlamlarından başka anlamlarda kullanıldığı görülmektedir. Zira bu edat Kur’ân’da bizzat Allah için de kullanılmıştır. Hâlbuki “Allah’ın umması” veya “endişe duyması” söz konusu olamaz. Çünkü “ummak” ve “endişe duymak”, bir şeyin sonunu bilmemekten, neticeden emin olmamaktan kaynaklanır, Allah ise her şeyi kesin bir bilgi ile bilmektedir.
Kur’ân üzerine en çok araştırma yapmış kişilerden Zerkeşî el-Bürhân Suyûtî ise bu konuyu ve el-İtkân adlı eserlerinde birer bölüm ayırarak derinlemesine incelemişler ve özetle aşağıda naklettiğimiz hususları belirtmişlerdir:
Le‘alle, içinde bulunduğu isim cümlesinin ismini nasb, haberini ref eden bir edattır. Bu edatın bir takım anlamları vardır. Bu anlamlarından en ünlüsü توقّع [tavakku‘] dur. Tavakku‘ ise “terecci” [sevilen şeyleri ummak] ve “işfak” [çirkin şeylerden de endişe duymak] demektir. Bunlara örnek Bakara/189 ve Şûrâ/17 âyetleridir. En ünlü ikinci anlamı ise “ta‘lîl”dir. Ta’lîl, sebep göstermek, bahane, müessirden esere yapılan istidlâl [gerekçe] demektir. Buna örnek Tâ-Hâ/44 âyetidir. Üçüncü anlamı ise إستفهام [istifhâm] dır. Buna örnek de Talâk/1 ve Abese/3 âyetleridir.
Bu genel açıklamadan sonra Suyûtî, aynen şu notu düşmüştür:
el-Bürhan‘da Zerkeşî’nin naklettiğine göre, Begavî’nin Vâkıdî’den hikâye ettiğine göre Kur’ân’da yer alan bütün le‘alle edatları ta‘lîl içindir. Sadece Şu‘arâ/129‘daki le‘alle teşbih içindir. Teşbih için olması biraz gariptir. Çünkü nahivciler böyle bir şey zikretmemişlerdir. Sahîh-i Buharî’de de لعلّكمتخلدون [le‘alleküm tahlüdûn] ifadesindeki le‘alle‘nin teşbih için olduğu yer alır. Ben derim ki, İbn-i Ebî Hatim’in Süddî tarikinden ortaya koyduğuna göre, Kur’ân’da yer alan le‘alle edatlarının hepsi كى [key] anlamındadır. Yani, hepsi ta‘lîl içindir. Sadece Şu‘arâ/129‘daki le‘alle edatı, كأنّ [keenne] anlamındadır. Nitekim Katâde’den nakledildiğine göre Şu‘arâ/129‘daki le‘alleküm tahlüdûn ifadesi, bazı kıraatlerde (Ubeyy mushafında) كأنّكم تخلدون [keenneküm tahlüdûn] şeklindedir.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Kur’ân’da tam 129 kez yer alan le‘alle edatı aslında ta‘lîl [sebep göstermek, bahane, müessirden esere yapılan istidlâl, yani gerekçe] içindir. Bizim kanaatimiz bu yöndedir.
Zaten “terecci” [umut] anlamı vermiş gibi olan kullanımları da, âyetlerde uygun düşmemektedir. Bazıları bu uygunsuzluğu aşabilmek maksadıyla, Allah için kullanılan le‘alle edatlarının “kesinlik” anlamında olduğunu, kullar için kullanılan le‘alle edatlarının ise “terecci” [umut] anlamında olduğunu ileri sürerek edatın anlamında bir zorlamaya girmişlerdir. Oysa le‘alle edatının ta‘lîl için olduğunun kabulü hâlinde böyle zorlamalara gerek kalmamaktadır. Bizim -Allah’ın izniyle- yaptığımız Kur’ân çalışmalarında le‘alle edatı hep ta‘lil anlamıyla değerlendirilmiştir.
27. Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytânları, inanmayanlara velîler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] yaptık.
Rahmeti gereği Rabbimizin uyarılarına devam ettiği bu âyette bize göre iki nokta üzerinde durulmuştur:
Birinci nokta, İblis’in insan üzerindeki etkisidir. Sâd sûresi‘nden beri işlenmekte olan İnsan-İblis ilişkisine bu sûrede daha ayrıntılı açıklamalarla yer verilmiş ve sûrenin başlangıcından bu yana insanlar İblis’in nereden ve nasıl etki edeceği hakkında bilgilendirilmiştir. Yapılan bu bilgilendirmeden sonra bu âyette Rabbimiz, İblis’in etkisi konusunda insana şu uyarıda bulunmuştur:
Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana babanızı, çirkinliklerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.
İkinci nokta ise İblis’in ve avenesinin kimlerle haşir neşir olduğudur. Rabbimiz bu âyette İblis’in ve avenesinin inanmayanlarla yakın ilişkide olacağını bildirerek onlara karşı uyanık olunmasını öğütlemektedir.
Bu konudaki tanıtıcı bilgiler başka âyetlerde de verilmiştir:
Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hakk oldu; onlar şeytânları Allah’ın astlarından yakınlar edindiler ve kendilerinin de kesinlikle doğru yolda olduklarını sanıyorlar. (A‘râf/30)
İnsanların akıllarında, sinsice kötülük fısıldayan, (Nâs/5)
Hani Biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis cinnlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, Benim astlarımdan onu ve onun soyunu velîler mi [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınlar mı] ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken… Zâlimler için ne kötü bir değiştirmedir bu! (Kehf/50)
Görmedin mi? Biz şeytânları o kâfirler üzerine gönderdik. Onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar. (Meryem/83)
Şeytân onları istilâ etmişti de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştu. Onlar, şeytânın hizbidir [gurubudur] . İyi bilin ki şeytânın hizbi kesinlikle kaybedenlerdir. (Mücâdele/19)
Şeytânlar kendi dostlarına sizinle mücâdele etmeleri için vahyederler/gizlice telkinde bulunurlar. Onlara boyun eğerseniz siz de müşriklerden/Allah’a ortak koşanlardan oldunuz demektir. (En‘âm/121)
Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytânların kardeşleridir. Şeytân ise Rabbine karşı çok nankördür. (İsrâ/27)
ŞEYTÂNLARIN/İBLİS’İN SOYDUĞU ELBİSE:
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, İblis’in soyduğu elbise, bildiğimiz elbise değil, iyilik, güzellik, dostluk, kardeşlik elbisesidir. Çünkü İblis, dünya nimetlerini süslü göstermek sûretiyle insanları zevkusefa düşkünü, mal yığıcı, kargaşa çıkartıcı birer yaratık hâline dönüştürüp birbirlerine düşman etmekte ve böylece insana ilham edilmiş çirkinliklerin dışa vurmasını sağlayarak onu elbisesiz, çirkinlikleriyle baş başa bırakmaktadır. Bunları yaparken İblis’in tarzı mertçe değil, sinsicedir.
Rabbimiz, “şeytanlar” olarak nitelediği İblis ve onun etkisine girmiş kişilerin insana yoldan çıkartıcı telkinlerde bulunurken fark edilmesi zor yöntemler kullanacağını o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler ifadesi ile dile getirmiştir. Bu uyarı gayet açıktır. Yani Rabbimiz, “Onlar, insanın içinden ya da insana fark ettirmeden sinsice telkinde bulunurlar. Öyle ki, onlar sizi tanırlar ve yaptıklarınızın hepsini görürler, ama siz, yanınızda olmalarına rağmen takındıkları tavırlar sebebiyle onların düşmanlarınız olduğunu fark edemezsiniz” demektedir.
FİTNEYE DÜŞÜRMEK:
الفتنة [fitne] , “ateşe atmak” demektir. Rabbimizin bu sözcüğü kullanarak yaptığı uyarı, “şeytân sizi vahye uymayan hareketler yaptırmak, doğru olmayan bir hayat tarzı benimsetmek sûretiyle ateşe atmasın, başınızı belâya sokmasın, sizi perişan etmesin!” anlamındadır. (Fitne ile ilgili geniş açıklama Sâd sûresi’nin sonunda ayrı bir yazı hâlinde verilmiştir.)
28–30. Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her mescitte yüzünüzü O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.” Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hakk oldu; onlar şeytânları Allah’ın astlarından yakınlar edindiler, kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar.
33. De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkaldırmayı, haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.”
Bizim kanaatimize göre 28-30 ve 33. âyetler ayrı bir necm olup bu necmin devam etmekte olan konu ile bir ilgisi yoktur. Bu âyetler Mushaf’ın tertibi sırasında sahabe tarafından parantez içi bir ifade olarak buraya konulmuş olmalıdır. Biz bu âyetleri Kur’ân’ı iyi anlamak isteyenlerin bu özelliği dikkate alarak okumalarını öneriyoruz.
Konusu itibariyle bu âyetler Sâd/1-11‘in devamı niteliğindedir. Böyle olunca, 28. âyetin başındaki Ve onlar ifadesinin Sâd/2′de sözü edilen inkâr edenler‘e ait olduğu ortaya çıkmakta ve böylece âyetler de doğru olarak anlaşılmaktadır.
Aslında bize göre bu âyetleri aşağıdaki âyetlerin devamı olarak okumak, onların daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:
Şüphesiz onlar, oldukça tuzak kuruyorlar. Ben de bir tuzak kurarım [onları cezalandırırım] . Onun için sen kâfirlere mühlet ver, onlara azıcık zaman tanı. (Târık/15-17)
Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar. Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor. (Kamer/2-5)
Sâd. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki, –fakat o inkâr edenler bir gurur ve bölünme [muhalefet, ayrılıkçılık] içindedirler– onlardan önce nicelerini helâk ettik Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da, o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen biridir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.– Yoksa çok güçlü ve çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde yükselsinler! (Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur! (Sâd/1-11)
Biz, Mushaf’ta bu âyetler arasında yer almış olan diğer âyetleri de birer parantez olarak düşünüyor ve tahlilimize bu anlayışla devam ediyoruz:
28. Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
“ONLAR”IN KİMLİĞİ: Yukarıda da açıkladığımız gibi, buradaki onlar zamiri ile kasdedilenler, Peygamberimiz ile mücâdele eden ve şirkte direnen “Mekkeli müşrikler”dir.
FAHŞÂ, FEVÂHİŞ: Bu sözcüklerle ilgili Necm sûresi’nde [İşte Kur’ân, c. 1] yapmış olduğumuz açıklamayı burada tekrar veriyoruz:
فواحش [fevâhiş] , “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamına gelenفحشاء [fahşâ] sözcüğünün çoğuludur.
Fuhş, fahşâ ve fâhişe kelimeleri, Râgıb el-İsfehanî tarafından, “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlanmıştır.
“Gerçeğe ve normal ölçülere uymayan her şey” demek olan fâhişe sözcüğü, İbnu’l Cinnî’ye göre cehâletin bir çeşidi olup “ilm” sözcüğünün zıddıdır. Âl-i İmrân/135‘de “fena iş” olarak nitelenen fâhişe sözcüğü, Kur’ân’da 13 yerde, çoğulu fevâhiş sözcüğü ise 4 yerde geçmektedir.
Fahşâ sözcüğü Kur’ân’da birden çok aşırılık için kullanılmıştır:
◦Nisâ/19’da “Zina”dan kinâye olarak kullanılmıştır. İmâm Fahrûddîn er-Râzî’ye göre ise bu âyette geçen fâhişe kelimesi, “kadının kocasına ve onun yakınlarına eziyette bulunması” anlamına gelir.
Nisâ/22 ve Bakara/169’da “Şeytânın emrettiği kötü davranış ve hayâsızlık” anlamında kullanılmıştır.
Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin; ancak (câhiliye devrinde) geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayâsızlıktır [fâhişedir] , iğrenç bir iştir, yol olarak da ne kadar kötüdür? (Nisâ/22)
◦Nisâ/25’de “Evlilikten sonra zina yapmak” anlamında kullanılmıştır:
O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin. Evlendiklerinde fâhişe işlerlerse [zina ederlerse] onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. (Nisâ/25)
◦A‘râf/80-81 ve Ankebût/28’de “Lût kavminin yaptığı çirkin fiil [homoseksüellik] ” anlamında kullanılmıştır:
(And olsun) Lût’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, kadınların astından, erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz.” (A‘râf/80-81)
◦İsrâ/32’de “Zina fiili” fâhişe olarak nitelenmiştir:
Zinaya yaklaşmayın; çünkü o fâhişedir ve ne kötü bir yoldur. (İsrâ/32)
◦Nûr/19’da “İnsanlar arasında yayılan kötülük ve fuhşiyât” anlamında kullanılmıştır:
Şüphesiz müminler arasında fuhşiyâtın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve âhirette çok acıklı bir azap vardır. (Nûr/19)
Fâhişe sözcüğünün çoğulu olan fevâhiş sözcüğü ise Kur’ân’da had cezasını [ağır cezayı] gerektiren hâller için kullanılmıştır. (En‘âm/151, A‘râf/33, Şûrâ/37, Necm/32). Müminler bu suçlardan uzak durmalı ve kendi aralarında bu ahlâksızlığın yayılmasına fırsat vermemelidirler. Zira düşmanları bu konuda sinsice çalışmaktadırlar.
Klâsik kaynaklarda, konumuz olan âyetteki fâhişe sözcüğüyle, Kâbe’yi çıplak tavaf eden ve kendilerine engel olmak isteyenlere karşı bu davranışın atalarından kalma ve onlara da Allah tarafından emredilmiş bir amel olduğunu söyleyen câhillerin kastedildiği ileri sürülmüştür. Bizim görüşümüz, bu sözcüğün ifade ettiği iğrençliklerin bununla sınırlı olmadığıdır. Öyle ki, Peygamberimize direnen o günkü Mekkeli idarecilerin başta şirk olmak üzere daha birçok sapıklıkları da bu sözcüğün kapsamı içerisindedir.
TAKLİT, ATALAR DİNİ: Hatırlanacak olursa, Sâd sûresi’nde, Peygamberimize direnen idareciler, kulun kula kulluğunu yasaklayan “tevhîd” [Allah’ı birleme] konusunda iğrenç bir tavır göstermişler ve atalarından böyle bir şey görmediklerini dile getirmişlerdi:
Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen biridir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. (Sâd/4-7)
Rabbimiz Kur’ân’da atalar dininin benimsenmesi üzerinde çokça durmuş ve insanları sürekli uyarmıştır:
Ve onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi? (Bakara/170)
Ve onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin” dendiği zaman, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Mâide/104)
Bu konuda ayrıca şu âyetlere de bakılabilir: Yûnus/78, Enbiyâ/53, Şu‘arâ/74, Lokmân/21, Zuhruf/23.
29. De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her mescitte yüzünüzü [tüm benliğinizi] O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”
Yaptıkları iğrençlikleri Allah’ın emriymiş gibi göstererek kendilerini savunmaya kalkışan Mekkeli müşriklere, Rabbimiz de peygamberinin şöyle cevap vermesini emretmektedir: Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Rabbimizin Mekkeli müşriklere denilmesini istediği sözler bu âyette şöyle devam etmektedir: Rabbim adaleti emretti.
Gerçekten de dinin amacını “insanı kula kulluktan kurtarmak ve yeryüzünde adaleti sağlamak” diye özetlemek mümkündür. İnsanlara verilen tüm görevler bu ilkenin gerçekleşmesini sağlamaya yöneliktir.
YÜZÜ ALLAH’A DOĞRULTMAK:
Yüzü Allah’a doğrultmak ifadesi, kişinin yüzünü yön olarak Allah’a çevirmesi anlamına değil, “tüm benliğiyle Allah’a yönelmesi” anlamına gelen bir deyimdir. “Tüm benliğiyle Allah’a yönelmek”, inananlardan sürekli istenen ve beklenen bir tavırdır:
Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da…” Kitap verilenlere ve ümmilere/ana-kentliler’e, “Siz de teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim olurlarsa doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse, sana düşen sadece tebliğ etmektir/mesajı iletmektir. Allah, kullarını en iyi şekilde görendir. (Âl-i İmrân/20)
Kesinlikle ben hanîf olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim.” (En‘âm/79)“
Hayır, aksine kim iyi davranan olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de. (Bakara/112)
DİNİN ALLAH’A HAS KILINMASI:
Kendini Müslüman ve dindar olarak niteleyen herkes, Rabbimizin bu âyetteki açık ve net talimatı doğrultusunda, sahiplendiği dinin “Allah’ın saf dini” olmasına dikkat etmek durumundadır. Ne var ki, yüzyıllardır insanlar Allah’ın saf ve tertemiz dininden farklı, katkılı ve yozlaşmış bir dini hayat sürdürmektedirler. Çünkü Allah’ın saf ve tertemiz dininin içerisine şeyhler, imamlar, üstadlar marifetiyle hevâ-hevese, paraya, siyasete, ideolojiye dayalı birçok katkı maddesi karıştırılmıştır. Yaşanan dinî hayatın bu durumda olup olmadığını anlamak aslında çok kolaydır. Yapılacak iş, sürdürülen inançların ve ortaya konan amellerin Allah tarafından mı yoksa başkaları tarafından mı belirlendiğine bakmaktan ibarettir. Allah’ın saf dini, Fâtiha’nın “besmelesi” ile Nâs sûresi’nin “ve’n-nâs” ifadesi arasındadır. Din adına ne varsa, iman ve ameliyle hepsi Kur’ân’dadır. Kur’ân’da yer almayan inanç ve ameller, Allah’ın saf dini dışında kalan din dışı inanç ve amellerdir. Bizim dayatılmış olduğunu çeşitli vesilelerle açıkladığımız inanç ve ameller de işte bu inanç ve amellerdir.
Âyette de görüldüğü gibi, Rabbimiz bizden dinin Allah’a hâlis kılınmasını istemektedir. Bu da yaşanan dinde Allah’ın koymadığı hiçbir inanç ve amelin bulunmaması anlamına gelmektedir:
Bu kitapın indirilmesi, Üstün ve yasa koyan Allah’tandır. Şüphesiz ki Biz bu kitapı sana gerçekle indirdik. Öyleyse dini sadece O’nun için arındırarak Allah’a kulluk et. Dikkatli olun, hâlis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım velîler edinenler, “Onlar bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz” (diyorlar). Ayrılığa düştükleri bu konuda onların arasında Allah hüküm verecektir. Allah kuşkusuz, yalancı ve çok nankör kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/1-3)
De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine arındırarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi. De ki: “Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.” De ki: “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Siz de O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerine ve ailelerine kaybettirenlerdir.” Dikkatli olun işte bu, apaçık bir kayıptır. (Zümer/11-15)
Öyleyse, inkârcılar hoşlanmasa da dini sadece O’na ait kılarak Allah’a kulluk edin. (Mümin/14)
O, diridir, O’ndan başka ilâh yoktur. Dini sadece O’nun için arındıranlardan olarak O’na dua edin. Hamd/övgü yalnız âlemlerin Rabbi Allah’adır. (Mümin/65)
Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah’a kulluk etmeleri, namazı ikâme etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir. (Beyyine/5)
Âyetteki Allah’a hâlis kılınmış din ifadesinden, bir de hâlis olmayan, Allah’a özgü kılınmamış bir dinin varlığı anlaşılmaktadır. Bize göre bu din, azizlerin, şeyhlerin, papazların, hocaların, hahamların, efendilerin, Firavun’la türdeş olan ceberut liderlerin ekledikleri katkı maddeleriyle bozulmuş, yozlaştırılmış kalp dindir. Oysa Rabbimizin bu konu üzerindeki hassasiyeti bize göstermektedir ki, yaşanan din Allaha özgü, saf, katkısız, katışıksız, bir bakıma “hâlis süt” gibi olmalıdır. Hâlis süt nasıl hiçbir katkı maddesi içermezse, hâlis din de Allah’tan başkasının hükümlerini içermemelidir.
Bu konuda bize düşen görev, Allah’ın gerçek dinini bu katkı malzemelerinden arındırmak ve onu Allah’tan geldiği gibi saf ve hâlis bir halde insanlara ulaştırmaktır.
30. O, bir gruba yol gösterdi, bir gruba da sapıklık hakk oldu; onlar şeytânları Allah’ın astlarından velîler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] edindiler ve de kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.
ALLAH KİME YOL GÖSTERİR, KİMİ SAPIKLIKTA BIRAKIR:
Bu konu Tekvîr sûresi’nin tahlilinde “Meşîet” başlığı altında tahlil edilmiştir. Aynen aktarıyoruz:
مشيئة [meşîet] sözcüğü, Türkçe’ye de aynen Arapça’daki anlamıyla geçmiş olan ve sözlük anlamı “bir şey üzerinde karar vererek onu yapmaya azmetmek” olan إرادة [irâde] sözcüğü ile eş anlamlı bir sözcüktür. Bu durumda nasıl irâde Allah’ın sıfatlarından biri ise, meşîet de Allah’ın ilim ve kudret sıfatlarından birisidir. Ancak dinî gelenekte Allah’ın bu sıfatı belirtilirken “meşîet”ten ziyade “irâde” kullanılmış ve kullanılmaktadır.
Genel olarak irâde sahibi olanın, elindeki seçeneklerden bir tanesi üzerinde karar vermesi, yani bir seçenek üzerindeki tercihi şeklinde ortaya konan irâde/meşîet sıfatı, Allah için açıklanmak istenirse, “Allah’ın olabilecek veya olmayabilecek her şeyi, dilediği zamanda ve dilediği niteliklerde yapması veya yapmaması” şeklinde ifade edilebilir. Bu tanım, evrendeki olmuş veya olacak her şeyin Allah’ın dilemesiyle olduğunu ve olacağını, O’nun her dilediğinin mutlaka olacağını, dilemediğinin ise asla olmayacağını bildiren şu âyetlerle de Kur’ân’dan destek almaktadır:
Dedi ki: “Bu böyledir! Allah dilediğini yaratır. O bir şeye karar verince, yalnızca ‘Ol!’ der, o da oluverir.” (Âl-i İmrân/47)
O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu yalnızca o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir. (Yâ-Sîn/82)
ALLAH İNSANLARA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ TANIMIŞTIR:
Nitelikleri yukarıda açıklanmaya çalışılan ölçülerde bir Meşiet/İrade sahibi olan Allah, bu sıfatından kapasiteleri nispetinde insanlara da bahşetmiş ve onlara özgür iradeleri ile seçme hakkı tanımıştır. İnsanın inanç özgürlüğünün temeli Allah’ın bu konudaki meşietidir.
Herkesçe bilinen bir gerçektir ki, insanların baskıyla bir şeye inandırılmaları veya inanmaktan vazgeçirilmeleri mümkün değildir. İnanç bir gönül işidir. Bundan dolayıdır ki, insanların ne kalplerine nüfuz etmek, ne de beyinlerini kontrol etmek mümkündür. İnanç konusunda insanları zorlamanın ikiyüzlü kimseler üretmekten başka bir işe yaramadığı da insanlık tecrübeleriyle sabittir. Ayrıca جبر cebr/zorlama ve baskı imtihan esprisine de aykırıdır. O nedenle Yüce Rabbimiz insanları bu konuda özgür bırakmıştır. Şimdi bu sözlerimize Kur’an desteği aramak üzere Rabbimizin ayetlerine bir göz atalım:
Dinde zorlama yoktur; rüşd ğaydan [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara/256)
Hoşlanmadığınız hâlde, zorla sizi buna mecbur mu ediyoruz? (Hûd/28)
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir. (Kâfirûn/6)
Oysa Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yûnus/99)
O sizi yaratandır. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı görmektedir de. (Teğâbün/2)
Ve de ki: “O hakk Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, duvarları, çepeçevre onları içine alan. Eğer feryat edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecektir ve dayanma yeri olarak ne kadar kötüdür! (Kehf/29)
Eğer inkâr ederseniz, gerçekten Allah, sizden zengindir [size muhtaç değildir] . Bununla birlikte, kulları için, küfürden/inkârdan hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu hoşnutlukla karşılar. (Zümer/7)
Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk edin! (Zümer/15)
Dilediğinizi yapın, gerçekten O, yaptıklarınızı görendir. (Fussılet/40)
Doğrusu Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz; bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. Kuşkusuz Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. (İnsan/2-3)
Doğru yolu göstermek Allah’a borçtur. Çünkü yolun eğrisi de vardır. Oysa Allah dileseydi, elbette, hepinizi doğru yola iletirdi. (Nahl/9)
Biz dileseydik, hiç kuşkusuz, herkese doğru yolu getirirdik. Ama tarafımdan şu söz kesinlik kazanmıştır: “Hiç kuşkusuz, cehennemi, cinn ve insten [her tür insandan] tamamen dolduracağım.” (Secde/13)
Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Ama bu, verdikleri konusunda sizi denemek içindir. (Mâide/48)
Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir [dileyeni saptırır dileyeni doğruya ulaştırır] . Şüphesiz ki, bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız. (Nahl/93)
De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size gerçek gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiş ve gerçekten, sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekîl [sizden sorumlu] değilim.” (Yûnus/108)
Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe, azap edeci değiliz. (İsrâ/15)
And olsun ki Biz her ümmete, “Allah’a ibâdet edin ve putlara tapmaktan sakının” diyen bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)
Her kim âhiret kazancını isterse, Biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama ona âhirette hiçbir nasip yoktur. (Şûrâ/20)
Her kim şimdiki hayatı ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, hiç eksiltmeden, orada tastamam veririz. Onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. (Hûd/15)
Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, (evet) dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. (İsrâ/18)
Benzer âyetler: En‘âm/35, Ra’d/31, Şu‘arâ/3-4.
SAPTIRAN DA, HİDÂYETE ERDİREN DE ALLAH’TIR:
Allah’ın insanı özgür bıraktığı Kur’an ile tespit edildikten sonra, bir başka konunun da iyi anlaşılması gerekir. Bu, saptıranın da hidayete erdirenin de sadece Allah olduğu konusudur. Zira “Meşiet” kavramını tüm boyutları ile incelememiş olanlar, saptırma ve hidayet konusunda yanılmakta ve “dalâlet ve hidayetin herhangi bir esasa ve kurala bağlı olmadığını, Allah’ın rasgele birilerini saptırdığını, kimilerini de rasgele hidayete erdirdiğini” ileri sürebilmektedirler. Oysa Allah’ın durup dururken bir kimseyi saptıracağını iddia etmek Allah’a zulüm yakıştırmak olur ki, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Zaten konu detaylı araştırıldığında işin öyle olmadığı anlaşılacaktır. Önce iki örnek verelim:
Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. (Fâtır/8)
Benzer âyetler: En‘âm/39, İbrâhîm/4, Nahl/93, Müddessir/31)
Hiç kuşkusuz Biz açık açık âyetler indirdik. Allah, gerçekten de dilediğini doğru yola iletir. (Nûr/46)
Benzer âyetler: Bakara/142, 213, 272; En‘âm/88; Yûnus/25; Hacc/16; Nûr/35; Kasas/56; Fâtır/22; Zümer/23; Şûrâ/13.
Görüldüğü gibi bu âyetlerde Allah’ın kudret sıfatı öne çıkarılarak her şeye güç yetiren Allah’ın, dilediğini saptırdığı, dilediğini de doğru yola ilettiği ifade edilmiştir. Ancak dikkat edilirse bu âyetler bir “rastgelelik” değil bir seçim, yani “meşîet/irâde” ifade ederler.
Bakmasını bilirsek, Kur’ân bize, Yüce Allah’ın saptırma ve hidâyete erdirmeyi rastgele dilemediğini açıkça gösterir:
ALLAH’IN HİDÂYET EDECEĞİ KİMSELER:
◦Kendilerini değiştirmek isteyenler (Ra‘d/11, Enfâl/3)
◦Müminler (Muhammed/46, Meryem/76, Hacc/54, Tövbe/124, İbrâhîm/27, Müddessir/31, Hucurât/7-8, Bakara/26, Enfâl/2, Nahl/102, Nûr/55, Zümer/23, Fetih/4, Zâriyât/55)
◦Tağuttan kaçınanlar (Zümer/17-18)
◦Allah’a yönelip O’na sarılanlar (Şûrâ/13, Zümer/17, Ra‘d/27, Âl-i İmrân/101)
◦Sâlih amelde bulunanlar (Şûrâ/23)
◦Fakirlere yardım edenler (Leyl/5-7)
◦Cihat edenler (Ankebût/69)
◦Sözü dinleyip en güzeline uyanlar (Zümer/18)
ALLAH’IN SAPTIRACAĞI KİMSELER:
◦Kâfirler (Mümin/74, Nisâ/155, Tövbe/37, Nahl/107, Meryem/83, Müddessir/31)
◦Âhirete inanmayanlar (İsrâ/45)
◦Âyetlere inanmayanlar (Nahl/104)
◦Zâlimler (İbrâhîm/27, Tövbe/109, En‘âm/129)
◦Münâfıklar (Nisâ/82)
◦Fasıklar (Saff/5, Bakara/26, Mâide/108, Tövbe/80, Münâfikûn/6)
◦Kalplerinde hastalık olanlar (Bakara/10, Tövbe/124-125, Müddessir/31, Hacc/53)
◦Mücrimler (Hicr/11-13)
◦Düşünmeyenler, öğrenmeyenler (Tövbe/127, Rûm/59, Yûnus/100, A‘râf/179)
◦Dünya hayatını tercih edenler (Nahl/107)
◦Haddi aşanlar (Mümin/10, 12, 28, 34; Yûnus/74, 20, 125-127)
◦Kur’ân’dan yüz çevirenler (Zuhruf/36-37)
◦Allah’ı unutanlar (Haşr/19)
◦Cimriler (Tövbe/76-77)
◦Kibirliler (Mümin/35)
◦Müstağniler (Leyl/8-10, Abese/5-7, Alak/6-7)
◦Zorbalar (Mümin/35, İbrâhîm/13-16)
◦Yalancılar (Zümer/3, Bakara/10, Tövbe/77, Nahl/36, Mümin/28, Leyl/8-10)
◦Nankörler (Bakara/276, Hacc/38, Lokmân/32, Sebe/17, Fâtır/36, Kâf/24, İsrâ/27, Zümer/3)
◦Şüpheciler (Mümin/34)
ALLAH EVRENDEKİ HER ŞEYİN ve HER İŞİN YARATICISIDIR:
Oysa sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır. (Sâffat/96)
İşte budur Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, her şeyin yönetenidir. (En‘âm/102)
De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır”. De ki: “Allah’ın astlarından o kendi kendilerine fayda ve zarar vermeye gücü olmayanları Yakınlar mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Ya da Allah’a, O’nun gibi yaratan bir takım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, birdir, her şeye üstün ve kahredicidir.” (Ra‘d/16)
Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekîldir [her şeyin yöneticisidir] . (Zümer/62)
İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O hâlde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz! (Mümin/62)
Âyetlerde görüyoruz ki, Allah her şeyin ve her işin asıl yaratıcısıdır. Bu durum O’nun ilâhlığının olmazsa olmaz gereğidir. Şu hâlde dalâleti de, hidayeti de yaratan Allah’tır. Ancak dalâleti ve hidayeti isteyen ve o yönde meyil gösteren bizzat kulun kendisidir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hidayet ve dalâletin Allah’a izafesi “yaratma” açısından, insana izafesi ise “seçme” açısındandır.
33. De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkaldırmayı, haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.”
Pasajın başında da söylediğimiz gibi, biz bu âyeti 30. âyetin devamı niteliğinde görüyor ve tahlilini 31-32. âyetlerden önce yapıyoruz.
Bu âyette Rabbimiz her isteyenin haramlaştırma yapamayacağını, bu konuda yetkinin sadece Kendisinde olduğunu bildirircesine, peygamberimizden haram kıldığı temel hususları insanlara açıklamasını istemektedir. Haram kılınanlar, gizli ve aşikâr fuhşiyât, günahlar, haksız yere başkaldırı, şirk ve Allah’a karşı yalan gibi çirkin iş ve davranışlardır.
GİZLİ ve ÂŞİKÂR FUHŞİYAT:
28. âyetin tahlilinde verdiğimiz fuhşiyâtı anlatan âyetlerden anladığımıza göre, fahşâ ve fuhşiyât‘ın gizli olanı “zina” gibi gizli yapılanıdır; aşikâr olanı ise baba eşlerini nikâhlamak gibi kitapına uydurularak alenen yapılanıdır.
GÜNAHLAR:
Bizim “günah” diye çevirdiğimiz sözcüğün orijinali الاثم [el-ism] dir. Bu sözcüğün esas anlamı “ihmal, bilinçli olarak yapmamak” demektir. Sözcük, Arapların geç kalan, ağırdan alan deve için kullandıkları esimetü’n-nâkatü tabirlerinden doğmuştur. Sözcüğün bu anlam kökeni dikkate alındığında, âyetteki anlamının da “insanın yapabilmeye gücü olmasına rağmen Rabbinin emirlerini ihmal etmesi, yapmaması” demek olmaktadır. Sözcüğün gerçek anlamının bu açılımı sayesinde hangi davranışın bu sözcük kapsamında olduğu kolayca bilinebilmektedir.
el-İsm sözcüğü Kur’ân’da açık olarak aşağıdaki davranışlar için kullanılmıştır:
◦Allah’a karşı yalan uydurmak. (Nisâ/50)
◦Şirk koşmak. (Nisâ/48)
◦Başkalarının malını hakksız olarak yemek ve hâkimlere rüşvet vermek. (Bakara/188)
◦İçki ve kumar. (Bakara/219)
◦Su-i zann. (Hucurât/12)
◦Şâhitliği saklamak. (Bakara/283)
◦Zina. (Furkân/68)
HAKSIZ YERE BAŞKALDIRMA:
Bu günah, insanın hakkı olmayan sahaya girmesi, özellikle de meşru yönetimlere karşı makam ve para gibi kişisel çıkarları için baş kaldırması, kargaşa doğurması, anarşi yaratmasıdır.
Emredenin fâcir ve fâsık olması durumunda suskun kalmayarak, itaat etmeyerek yapılan baş kaldırma “haksız baş kaldırma” değildir. “Zulüm” ve “fesat” karşısında suskun kalınamayacağı gibi, haklı olarak Allah adına baş kaldırmak da gerekir.
ŞİRK: Fatiha sûresi’nin tahlilinde tanımını yaptığımız bu konuya, çeşitli vesilelerle değindiğimiz ve İhlâs sûresi’nde de “Tevhid İlkesi” başlığı altında ayrıntılı olarak yer verdiğimiz için burada tekrar girmiyoruz.
ALLAH’A KARŞI YALAN:
Çok eskilerden başlayıp tarihte her zaman ve her yerde çok görülen bu davranış, insanları maddi ve manevi yönden sömürebilmek için onları Allah’ın adını kullanarak aldatmaktır. Allah’ın haram etmediğini “Allah haram etti”; ya da Allah’ın haram ettiğini “Allah bunu helâl kıldı” diyerek insanlara yalan söylemek şeklinde ortaya çıkan bu davranışın bir adı da “Allah ile aldatma”dır:
Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için “Bu Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun, o kazandıkları şeyler yüzünden yazıklar olsun onlara! (Bakara/79)
Âyetteki haram listesine bakıldığında Rabbimizin yasaklarının nesebin, ırzın-namusun, aklın, canın-malın ve dinin korunmasına yönelik olduğu görülmektedir.
Bu âyetle artık Mekkeli müşriklere verilen özel mesaj bitmiş, bundan sonra tüm insanları muhatap alan genel mesajın verilmesine başlanmıştır:
31–32. Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için, fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz.
Bu pasajla ilgili olarak klâsik kaynaklarda Kâbe’yi çıplak tavaf eden Arap kadınlarının veya tüm Arapların bu âyetlerden sonra artık Kâbe’yi çıplak değil de elbiseli olarak tavaf etmeleri gerektiğine dair birçok rivâyet mevcuttur. Tefsirlerin hepsinde de bu doğrultuda açıklamalar yer almıştır.
Ancak biz, Âdem-İblis kıssasından bu yana anlatılanlarda geçen elbisenin “beden giysisi” olmadığına kani olduğumuz için söz konusu rivâyetlere itibar etmiyor, burada hiçbirine yer vermiyoruz.
MESCİD: “Namaz kılınan yer” olarak meşhurlaşmış olan المسجد [mescid] sözcüğü, “secde edilen [Allah’a boyun eğilen] mekân, yer” demektir ki, bu tanımlamaya göre evrenin her yanı, yani her yer bir mescittir.
ZİYNET: الزّينة [ziynet] sözcüğü, “dünya ve âhirette insanın onurunu yükselten şey” demektir. Bu şey mal-mülk, para-pul, süs eşyası, güzellik, yakışıklılık, sağlık, makam-mevki gibi basit dünya süsü cinsinden bir şey olabileceği gibi, iman, güzel amel, güzel huy, ahlâk, edep, vakar gibi gerçek başarı anahtarı cinsinden bir şeyler de olabilir. Kur’ân’da bu anlamlarda kullanılmış pek çok örnek mevcuttur.
İSRÂF: الاسراف [isrâf] sözcüğü de gerçek anlamı dışında, “harcamadaki aşırılık, savurganlık” olarak meşhurlaşmıştır. Sözcüğün esas anlamı “sınırı aşmak, hakka tecavüz etmek” demektir ve insan davranışlarındaki her türlü sınırı aşma bu sözcüğün kapsamına girmektedir.
“Mescid”, “ziynet” ve “isrâf” sözcüklerinin yer aldığı 31. âyet, Rabbimizin “kıst”ı [hakk ve adaleti, dengeyi, orta yolu] emredip aşırılığı men ettiği 28-29. âyetlerin tefsiri mâhiyetindedir. Burada insanoğluna verilen mesaj şudur: Kişi, her yerde ve her zaman maddî ve manevî ziynetlerinitakınmalı [temiz ve bayramlıklarını giymiş olmalı, pis, kirli olmamalı] , kişisel veya toplumsal tüm davranışlarında Allah’ın koyduğu sınırları aşmamalı, halim-selim, olgun ve onurlu olmalıdır.
Bu mesaja uygun kişisel davranış örneği olarak insanın yiyip içerken haddi aşmaması ve dengeli beslenmesi; toplumsal davranış örneği olarak da helâli haramlaştırmaması, haramı da helâlleştirmemesi verilebilir.
Rabbimiz bir şeyin helâl veya haram kılınmasını salt Kendine ait bir yetki olarak ortaya koyduğundan, insanların kendi kafalarına göre haramlaştırma veya helâlleştirme yapmaları tam anlamıyla hadlerini aşmaları anlamına gelmektedir. Bu davranış hiç kuşkusuz “isrâf” sözcüğü kapsamına giren bir davranıştır. 32. âyetteki Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş ifadesi, insanların kendi çıkarları doğrultusunda oluşturdukları yasaklara ve serbestliklere karşı Rabbimizin tavrını yansıtmaktadır. Bir istifham-ı inkârî [cevabı beklenmeyen soru] olan bu ifade, aynı zamanda bu konuda yanlış davrananlara da bir azar mahiyetindedir.
Bu noktada akla hemen altının ve ipeğin erkeklere haram kılınması gelmektedir. Oysa bu iki nesnenin erkeklere haram olduğuna dair Kur’ân’da herhangi bir hüküm yoktur. Dolayısıyla kendi kendilerine bir takım haramlar koyanlar, Rabbimizin Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş sözlerinin birebir muhatapları olmaktadırlar. Ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken asıl şey, sadece altın ve ipek ile sınırlı olmamak kaydıyla, Allah’ın kulları için çıkardığı bütün nimetlerin gurur ve kibre âlet edilmemesi veya başkalarının kıskanmalarına yol açacak şekilde kullanılmamasıdır. Çünkü nitelikleri ne olursa olsun, nimetlerin bu amaçlarla kullanılması, ilâhî ilkeler bakımından çirkin bir davranıştır. Meselâ, yaşadığı ortamdaki insanların standartlarının çok üstünde ve pek çoğunun mevcut imkânlarıyla asla sahip olamayacakları özellikte bir araba almak veya bir ev yaptırmak bize göre böyle davranışlardandır.
طيّبات [TAYYİBÂT] :
Rızktan tayyibât, “hoş, sevilen, yararlı gıdalar” demektir. Bir gıdanın bu tanım kapsamına girip girmediği, bize göre kişisel görüşlerle tespit edilmemelidir. Geçmişte çeşitli kişilerin zevk ve görüşlerindeki farklılıklar, ortaya önemli ihtilâflar çıkarmıştır. Meselâ midye, istiridye, ıstakoz türü deniz ürünlerinin tayyibâttan olduğunu kabul edenlere karşılık, bunları habis [iğrenç] bulan ve haram kabul edenler de olmuştur. Aslında bir gıdanın yararlı olup olmadığının kararı ancak bu konunun uzmanları tarafından verilebilir. Dolayısıyla, bir şeyin tayyibâttan kabul edilmesinde kişilerin zevk anlayışları değil, bilimsel veriler etkili olmalıdır.
Bu konuda Rabbimizin koyduğu genel ilkeler şunlardır:
Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: “Size tayyibât [iyi ve temiz şeyler] helâl kılındı.” Allah’ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın, Allah’a takvâlı davranın. Hiç şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Mâide/4)
Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızklardan helâl ve temiz olarak yiyin ve inandığınız Allah’a takvâlı davranın. (Mâide /87-88)
Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçiye uyarlar. O hâlde, o’na iman eden, o’na kuvvetle saygı gösteren, o’na yardımcı olan ve o’nunla birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A‘râf/157)
Görüldüğü gibi Rabbimiz, özel hükümlerle belirlediği leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası için kesilen hayvan eti dışındaki bütün yiyecek ve içeceğin “tayyib” olanlarını helâl kılmıştır. Bu konuda ayrıca şu âyetlere bakılabilir: Bakara/57, 172; Mâide/5; Tâ-Hâ/81; Müminûn/51.
Âyetteki Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir, –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere– ifadesinden, esas olarak ziynetlerin ve tayyibâtın dünyada da müminlerin olmasının istendiği anlaşılmaktadır. Çünkü bu nimetleri veren Allah’a iman eden ve bağlılık gösteren onlardır, dolayısıyla da bu nimetler onların olmalıdır. Bu, özünde doğru olmakla birlikte, bu dünyanın bir imtihan yeri olması sebebiyle dünyadaki süslerin ve temiz rızkların kâfirlere de verilmesi söz konusudur. İğreti dünya hayatında bu nimetlerle yaşayan, hatta belki müminlere nazaran bu nimetlerden daha fazla pay alan kâfirlerin, ödüllerin iman ve amel esasına göre dağıtılacağı âhirette bu nimetlerden mahrum bırakılacakları ise kesindir. Çünkü orada bu ödüller sadece müminlerin olacaktır:
Ve inkâr edenler ateşe arz edilecekleri gün onlara, “Siz iğreti hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz” (denir). (Ahkâf/20)
32. âyetin İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz ifadesiyle bitmesi, bilgisizlerin muhatap alınmadığını, bu söylenenleri anlayıp kavramalarının ve uygulamalarının onlardan beklenmediğini göstermektedir. Bu ifadeyi, bilgisizliğin bir toplumu ne denli aşağı bir duruma düşürdüğüne dair bir ima olarak değerlendirmek de mümkündür.
34. Ve her ümmet [toplum] için bir ecel [süre] vardır. O nedenle ecelleri geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.
Rabbimiz bu âyette hiç kimsenin kendileri için belirlenen süre dışında bu dünyada kalamayacağını beyan etmektedir.
ÜMMET: Çoğulu الامم [ümem] olan الامّة [ümmet] sözcüğü, ümm, ümmî, emam, imâm, âmmîn, teyemmüm sözcükleri gibi emm sözcüğünden türemiştir. Emm sözcüğü “kasdetmek, amaçlamak” demek olduğu için gerek ümmet sözcüğünde ve gerekse sözcüğün diğer türevlerinde –Türkçe’deki kullanımına uymasa da– “kasdetmek” anlamı mevcuttur.
Türediği kök sözcüğün anlamına uygun olarak ümmet sözcüğünün kastetmek, amaçlamak anlamında kullanılışını Mâide sûresi’nde görmek mümkündür:
Ey iman edenler! Allah’ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rabb’lerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytü’l-Haram’ı [Kâbe’yi] kastedenlere sakın saygısızlık etmeyin! İhramdan çıktığınız zaman da avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram’dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’a takvâlı davranın. Hiç şüphesiz Allah azabı çok çetin olandır. (Mâide/2)
Ümmet (ya da immet) sözcüğünün ilk anlamı “yol” demektir. Ancak bu “yol” karada, denizde, havada gidilen hakikî manada yol değil, amaçlanmış, hedef olarak belirlenmiş mecâzî anlamda yoldur. Zaman içerisinde “ana, yol, din, cemaat, familya, nesil, boy, zaman” kavramları da bu sözcükle ifade edilir olmuştur. Araplar, askerlerin arkasından yürüdükleri bir çeşit bayrak olan flâmaya da el-emm derler.
Ümmet sözcüğü terim olarak “kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir. Çoğulu olan ümem sözcüğü ile birlikte Kur’ân’da 64 yerde geçmektedir. Ayrıca Kur’ân’da değişik kalıplarda olan ama aynı kökten (emm kökünden) gelen yüzlerce sözcük mevcuttur. Bu sözcüklerin hepsi de “kasdetmek, amaçlamak” anlamı eksenindedir.
Rabbimiz Kur’ân’da ümmet hakkında açıklamalarda bulunmuştur:
Ve içinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir ümmet bulunsun. Ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Âl-i İmrân/104)
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mümindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimselerdir. (Âl-i İmrân/110)
(Hepsi) bir değildirler. Kitap Ehli içinde gecenin saatlerinde secde ederek kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan dosdoğru bir ümmet [topluluk] vardır. (Âl-i İmrân/113)
Yine Bizim yarattıklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır. (A‘râf/181)
Rabbimiz insanların önceleri tek bir ümmet olduğunu bildirmiştir:
İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberle beraber, gerçekleri içinde taşıyan kitap indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi izniyle inananları, onların üzerinde ihtilâf ettikleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir. (Bakara/213)
Bu âyette Yüce Allah, kendilerine uyarıcı gelmeden önce, küfür yolunda iken tüm insanların tek bir ümmet olduklarını bildirmektedir. Bu hükümden küfür yolundaki insanların da bir ümmet oldukları sonucu çıkmaktadır.
İMÂM: الامام [imâm] sözcüğü de “kasdetmek, amaçlamak” anlamındaki emm sözcüğünden türemiştir. Emm sözcüğünün ifti‘al ve tefe‘ul bablarındaki kalıpları, “yol oluşturma” anlamını ifade ederler. Nitekim temmene ve ı’temene sözcüklerinin anlamı “yol oluşturdu” demektir.
امّ القوم [emme’l-kavme=toplumu amaçlandırdı] ve امّ بهم [emme bihim=onları amaçlandırdı] ifadeleri, “kavmin, toplumun önüne geçti, onlara önderlik etti” anlamında olup yapılan bu işe “imâmet/imâmlık, önderlik” denir. İmâm sözcüğü ise “me’mum” [uyulan] anlamında isimdir.
Buna göre, çoğulu eimme olan imâm sözcüğü, “toplumu iyi ya da kötü bir amaç uğruna, söz ve eylemleriyle yönlendirip arkasında birçok gönüldaş [ümmet] oluşturan kişi” demektir.
İmâm sözcüğü Kur’ân’da tekil olarak 8 yerde (Bakara/124, Hûd/17, Hicr/79, İsrâ/71, Furkân/74, Yâ-Sîn/12, Ahkâf/12) ayetlerinde ve çoğul olarak da 5 yerde (Tövbe/12; Enbiyâ/73; Kasas/5, 41; Secde/24) ayetlerinde geçmektedir. Bu âyetlerde imam, hem iyiliğe veya kötülüğe önder olanlar için, hem de insanların uyduğu kitap ve benzeri şeyler için kullanılmıştır:
Ve bir zamanlar İbrâhîm’i Rabbi, bir takım kelimeler ile belâlandırdı [imtihan etti] . O da onları tam olarak yerine getirince, Rabbi o’na, “Ben seni bütün insanlara imâm yapacağım” demişti. (İbrâhîm,) “Zürriyetimden de (yap)!” dedi. (Rabbi o’na,) “Zâlimler benim ahdime nail olmaz!” dedi. (Bakara/124)
(Onlar,) “Bilakis biz atalarımızı böyle yapar bulduk” derler. (Furkân/74)
Ve eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür öncüleriyle hemen savaşın. Şüphesiz onlar için yeminler yoktur. Belki vazgeçerler. (Tövbe/12)
Görüldüğü gibi, yukarıdaki âyette, küfre öncülük yapanlara da imâm denmektedir.
O dünyayı isteyenler hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şâhidin takip ettiği ve de kendinden önce bir imâm [önder] ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitapı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar [böyle olanlar] , ona [Kur’ân’a] inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan [Kur’ân’dan] şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir hakktır/gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar. (Hûd/17)
Bu âyette ise, insanların uyduğu kitap ve benzeri şeyler için imâm ifadesi kullanılmıştır. Kur’ân’daki bu kullanıma uygun olarak Halîfe Osman döneminde oluşturulan ilk Mushaf’a da “İmâm Mushaf” adı verilmiştir.
Bilindiği gibi, İslâm dünyasında “imâm” unvanı, fikirleriyle insanları etrafında toplamış olan İmâm Azam, İmâm Şâfiî, İmâm Mâlik gibi büyük İslâm bilginlerine, müctehidlere verilmiştir. Fakat sözcüklerin Kur’ân’daki kullanımlarından yola çıkılarak denebilir ki, küçük bir birlik komutanı da dâhil olmak üzere, toplumun öncüsü durumunda olan Lenin gibi bir devlet başkanı da, Buda, Konfüçyüs, Karl Marks gibi ekol olmuş şahsiyetler de birer “imâm”dır. Doğal olarak, onların yolundan giden, onlara tâbi olmuş yandaşları da bu imamların “ümmet”leridir.
ECEL: Ecel sözcüğü; “müddet, mühlet” demektir. Bu âyetten öğrendiğimize göre, kişilerin ve toplumların belirlenmiş bir eceli vardır.
İnsanoğlunun zihnini ilk zamanlardan beri meşgul eden “ecel” konusu ile ilgili ayrıntılı açıklamamız bu sûrenin sonundadır.
35–36. Ey Âdemoğulları! Size, aranızdan, âyetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim takvâlı davranır ve iyileştirirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, işte onlar ateşin ashâbıdır [yâranıdır] . Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.
Bu âyetlerdeki dikkat çekici iki noktadan biri olan “elçinin, mesaj gönderilen toplumun içinden olması” konusunun ayrıntıları Sâd sûresi’nde işlendiği için aynı konuya burada tekrar girilmeyecektir. Ancak tüm elçilerin mesaj gönderilen toplumların içinden olmasının Rabbimizin bir ilkesi olduğu özellikle vurgulanması gereken bir durumdur. Sâd sûresi’nde Peygamberimize yönelik olarak dile getirilmiş olan bu ilke, burada tüm insanlığa hitaben yeniden dile getirilmiştir.
Dikkat çekici olan ikinci nokta, ateş ashâbının orada [cehennemde] ebediyen kalacak olmasıdır. Bu konudaki açıklamalarımız da yine sûrenin sonunda bulunan “Cehennem” yazımızda yer almaktadır.
37. Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir; sonunda elçilerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince, “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar, “Onlar [yakardıklarımız] bizden sapıp ayrıldılar” derler ve inkârcı olduklarına bizzat kendileri tanıklık ederler.
İstifham-ı inkâri ile başlayan âyetin üslûbu korkutucu, sakındırıcıdır. Rabbimiz bu âyetiyle, uyarılar yapıp doğru yola çağıran elçiler ve kitaplar göndermesine rağmen akıllarını başlarına almayanlara seslenmektedir: Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir?
Âyetteki İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir ifadesinden iki anlam çıkarmak mümkündür. Birincisi, bu dünyadaki süslerin ve temiz rızkların kâfirler için de söz konusu olduğudur ki, âyetten bu anlamın çıkarılmasını Kur’ân’da destekleyen başka âyetler de vardır:
De ki: “Şu, Allah’a yalan uyduran kimseler kesinlikle kurtulamazlar. (Onlar,) dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da inkâr ettikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız. (Yûnus/69-70)
Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Bizedir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. Gerçekten Allah, kalplerin özünü bilir. Biz onları yararlandırırız. Sonra kendilerini ağır bir azaba zorlarız. (Lokmân/23-24)
Âyetten çıkarılabilecek ikinci anlam ise bu dünyada ve âhirette müşriklerin, kâfirlerin, yalancı ve yalanlayıcıların sıkıntılarla karşılaşacak olmalarıdır. Söz konusu âyeti böyle anlamayı da mümkün kılacak yüzlerce Kur’an âyeti vardır. Konumuz olan âyetin sonundaki ifadeler bu ikinci anlayışın tercih edilmesi gerektiğini vurgular mâhiyettedir.
Âyette bir de ölüm ânına işaret edilmiştir: Sonunda elçilerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince, onlara, “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar, “Onlar [yakardıklarımız] bizden sapıp ayrıldılar” derler ve inkârcı olduklarına bizzat kendileri tanıklık ederler. Hatırlanacak olursa, ölüm ânı Kıyâmet sûresi’nde farklı bir anlatımla yer almıştı:
O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir. Aslında insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir. Tüm mazeretlerini koysa bile de/Tüm perdelerini koysa bile de. Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme! Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. O hâlde Biz onu [yaptıklarını-yapmadıklarını] topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! Sonra, onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da sadece Bizim üzerimizedir. Hayır… Hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz. Yüzler var ki o gün apaydınlıktır. Rabb’lerine nazar edicidirler. Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar. Zannederler ki kendilerine belkıran yapılır. Hayır… Hayır… Köprücük kemiklerine dayandığı zaman ve “Kim tedavi edicidir!” denildiği (zaman), ve can çekişen bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı (zaman), ve bacak bacağa dolaştığı (zaman), işte o gün sevk [sürülüp götürülmek] , sadece Rabbinedir. (Kıyâmet/13-30)
38–39. (Allah onlara,) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınızdan, tanımadığınızdan] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der] . Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder] . Nihâyet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler] . (Allah,) “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der] . Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler] .
Âyetlerdeki fiiller orijinal ifadede geçmiş zaman kipindedir. Daha önce de söylediğimiz gibi, Kur’ân’daki bu tür ifadeler, anlatılan olayın kesinlikle gerçekleşeceğini vurgulamaktadır. Ancak Türkçede gelecek zamanda vukû bulacak olayların geçmiş zaman kipiyle anlatılması yanlıştır. Fiillerin geniş zamanlı hâllerini parantez içinde belirtmemiz, anlatımın Türk dili kurallarına uyumunu sağlamak içindir.
ÖNCEKİLER SONRAKİLER:
Bu ifade birçok eserde, “cehenneme önce girenler, sonra girenler” olarak açıklanmıştır. Biz bu görüşte değiliz. Âyetteki ifadenin imâm-ümmet ilişkisi üzerinden devam ettiği kanaatindeyiz. Ümmet, “bir imâmın arkasına düşmüş kitle” olduğuna göre, âyetteki ifade de bu ikisini, yani gerçek kılavuzdan ayrılmış imâmları ve akıllarına güvenmeyerek onun bunun peşinden gidenleri kastediyor olmalıdır.
O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitapı sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaklar. (İsrâ/71)
Ve onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyecekler de. (Kasas/41)
SÜREKLİ SORUMLULUK:
Cehennemdeki cezanın kat kat olması, işlenen suçlarla ilgili sorumlulukların hesap gününe kadar devam ettiğini göstermektedir. Bu demektir ki, yanlış bir fikir akımı ortaya atan veya yanlış bir hareketi başlatan kişi veya toplum, sadece kendi hatasından sorumlu olmayacak, bu yanlışlıktan etkilenmeye devam edenlerin eylemleri sonucu ortaya çıkan kötülüklerden de sorumlu tutulacak ve onlardan da bir pay alacaktır. Buna göre, önce geçmiş olanlar, cehenneme girmelerine sebep olan suçları bizzat işlemiş olduklarından dolayı alacakları cezaya ek olarak bir de “sonrakiler”in bu suçları örnek alıp işlemelerine vesile oldukları için ceza alacaklardır. Böylece cezaları kat kat verilmiş olacaktır. Yani, önce gelenler [selefler] , işledikleri suçların sorumluluğu yanında, ayrıca “sonrakiler”in [haleflerin] suç işlemelerine yol açacak kötü bir miras bıraktıkları için, ikinci bir defa daha sorumlu tutulacaklardır.
Kötülüklerin kat kat cezalandırılmasına karşılık, iyiliklerin de aynı şekilde kat kat mükâfaatlandırılması tabiîdir. Buna göre, bugüne intikal eden bir iyiliğin mükâfaatında, o iyiliği ilk yapandan başlayarak, süreklilik kazanmasında rolü olan herkesin hakkı olacaktır. Meselâ, bugüne intikal etmiş bir iyiliği korumamız ve başkalarının istifadesini sağlamak sûretiyle genişletmeye çaba göstermemiz hâlinde, yaptığımız iyiliğin mükâfaatını almaya lâyık olmamız normaldir. Ama bu iyilik bizim hayatımızla bitmiyor, sürüyorsa, kat kat mükâfaatlandırma esasları doğrultusunda, yaptığımız iyiliğin mükâfaatına ilâveten, miras olarak bıraktığımız bu iyiliğin iyi etkilerinin devam ettiği ve ondan faydalananlar olduğu sürece, meydana gelecek bütün güzel neticelerin mükâfaatlarından da pay almaya hakk kazanmamız söz konusu olacaktır.
Gerçekten de, bir kimsenin “hayır” ya da “şer” fiillerinin etkileri, her zaman o kimsenin ölümüyle bitmemekte, bazan kendisinden sonra asırlar boyu devam etmekte ve sayısız insanın hayatını etkileyebilmektedir. Bu durumda da adalet, etkileri devam ettiği sürece bu davranışların bunları yapanların hesaplarına da kaydedilmesini gerektirmektedir. Böylesine hassas bir adaletin dünya hayatında sağlanmasının mümkün olmadığı açıktır. Çünkü dünyadaki hayatın sınırlı ve imkânların kısıtlı oluşu, ortaya konan amellerin âdil bir şekilde ödüllendirilmesine veya cezalandırılmasına engel teşkil etmektedir. Meselâ, bir dünya savaşı başlatıp memleketleri yakıp yıkan, milyonlarca insanın hayatını mahveden ve arkasında milyarlarca insanın hayatını asırlar boyu etkilemeye devam edecek kötü bir miras bırakan bir kişinin cezası bu dünyada verilebilir mi? Veya yüzlerce yıl, milyonlarca insana yararlı olacak şekilde hayatını insanlığın hizmetine adamış bir insanın bu dünyada hakkıyla ödüllendirilebilmesi mümkün müdür? Elbette ki bu soruların cevapları olumsuzdur. Şu hâlde, hassas adaletin sağlanması için öncelikle başlangıçtan kıyâmete kadar yaşamış olan bütün kuşakların amelleriyle birlikte toplanacağı başka bir dünyaya ve her şeyi bilen, her şeyden haberi olan bir “Yargıç”a ihtiyaç vardır. Sonra da bu başka dünyanın, ebedî cezaları ve mükâfaatları mümkün kılacak imkânlarla donatılmış olması gerekir.
LÂNET EDİLEN KARDEŞ:
Buradaki kardeşlik, karın kardeşliği değil, din ve inanç kardeşliğidir. Yani, o gün müşrik müşrikle, kâfir kâfirle, Yahudi Yahudi’yle, Hıristiyan Hıristiyan’la kardeş durumundadır. Birbirlerine “ahi”, “ıhvan”, “kardeş”, “birâder” diyen tarikat mensupları, o günün kardeşliği konusunda özellikle dikkatli olmalıdırlar. Çünkü Rabbimiz, o günün kardeşlerinin birbirlerine düşman olacaklarını bildirmektedir:
O gün muttakîler hariç tüm izdaşlar [birbirinin izinden gidenler] birbirlerine düşmandırlar. (Zuhruf/67)
Ayrıca, o günkü düşmanlık sessiz bir düşmanlık şeklinde değil, karşılıklı suçlamalar, lânetlemeler, ceza artırım talepleri içeren ve kardeşinin daha fazla azap görmesine yönelik çırpınmalar şeklinde tezahür edecektir:
Kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (Nahl/25)
(İbrâhîm onlara) dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından bir takım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lânetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.” (Ankebût/25)
O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlardır. Ve onlarla bağlar kesilmiştir. Ve onlara uyanlar, “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” derler. İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler [pişmanlık ve üzüntüler] hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkanlar da değillerdir. (Bakara/166-167)
O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik ve Elçi’ye itaat etseydik!” derler. Yine derler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzâb/66-68)
Büyüklük taslayanlar, zayıf düşürülenlere, “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler. O zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara, “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eş koşmamızı emrediyordunuz” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman içlerinden pişmanlık getirmektedirler. Biz de o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe/32-33)
40–41. Şu, âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.
Bu âyetlerde, yalanlayanlar ve iman edenlere karşı büyüklenenlere dair genel bilgiler verilmekte, Kur’ân’ın bilinen üslûbu ile uyarılara ve yol göstermeye devam edilmektedir.
GÖK KAPILARININ AÇILMASI:
İnsanlar çok eskiden beri hayırların ve bereketlerin gökten yağdığına, iyi işlerinin göğe yükseldiğine, cennetin gökte olduğuna, insan iyi ise öldüğünde ruhunu göğe çıktığına, kötü ise göğe çıkamadığına, dualarının göğün açılmaması sebebiyle kabul edilmediğine inanmışlardır. Âyetteki gök kapılarının açılması ifadesi de bu örfe göredir. Bu ifade ile; o kimselerin cennete giremeyecekleri, mutluluk yüzü görmeyecekleri, hiçbir dileklerinin kabul edilmeyeceği ve onlara rahmet de edilmeyeceği bildirilmektedir. Rabbimizin buna benzer başka beyanları da vardır:
Semâdaki kişinin sizi yere batırmasından güvende misiniz? Bir de bakarsın ki çalkalanıvermiştir. Ya da siz, gökte olan kişinin üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden güvende misiniz? Uyarımın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz. (Mülk/16-17)
Her kim izzet istiyorsa, izzet tamamıyla yalnızca Allah’ındır. O’na hoş kelimeler yükselir. Onu da sâlih amel yükseltir. Şu, kötülükleri kuran kişilere (gelince), onlara şiddetli bir azap vardır. Ve onların tuzakları; o, darmadağın olur. (Fâtır/10)
Hayır… Hayır… Ebrarın/iyilerin/yardımseverlerin kitapı/yazgısı kesinlikle ılliyyindedir /Yüksektedir-Cennettedir. (Muttaffifîn/18)
DEVENİN İĞNE DELİĞİNDEN GEÇMESİ:
Bu tabir de yine Arap örfüne göredir. Türkçe’deki “balığın kavağa çıkması” deyimiyle aynı anlama gelen bu tabir, işin imkânsızlığını, olmazlığını ifade eder. Deyim burada da müşriklerin, yalanlayıcıların cennete giremeyeceklerini vurgulamaktadır.
Âyetteki الجمل [cemel=deve] sözcüğünün “cümel” ve “cümmel” gibi kıraatleri de vardır ve bu kıraatlere göre sözcük “kalın ip, halat” anlamına gelmektedir. Nitekim Kur’ân üzerine çalışma yapanların bazıları, iğne-iplik ilişkisi dolayısıyla, sözcüğün “urgan” anlamını tercih etmişlerdir. Fakat “devenin iğne deliğinden geçmesi” deyimi, eski zamanlardan beri hem Arap hem de İbrânî kültüründe var olan bir deyimdir. Bu nedenle sözcüğün “deve” anlamı bizim de tercihimizdir.
Bu deyim, mevcut İncillerde de yer almaktadır:
Adamın biri Îsâ’ya gelip “Öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için nasıl bir iyilik yapmalıyım?” diye sordu. Îsâ, “Bana neden iyilik hakkında soru soruyorsun?” dedi, “İyi olan yalnız biri var. Yaşama kavuşmak istiyorsan, O’nun buyruklarını yerine getir.” “Hangi buyrukları?” diye sordu adam. Îsâ şu karşılığı verdi: “Adam öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere tanıklık etmeyeceksin, annene babana saygı göstereceksin ve komşunu kendin gibi seveceksin.” Genç adam, “Bunların hepsini yerine getirdim” dedi, “daha ne eksiğim var?” Îsâ ona, “Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur. Sonra gel, beni izle” dedi. Genç adam bu sözleri işitince üzüntü içinde oradan uzaklaştı. Çünkü çok malı vardı. Îsâ öğrencilerine, “Size doğrusunu söyleyeyim” dedi, “zengin kişi Göklerin Egemenliği’ne zor girecek. Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliği’ne girmesinden daha kolaydır.”Bunu işiten öğrenciler büsbütün şaşırdılar, “Öyleyse kim kurtulabilir?” diye sordular. Îsâ onlara bakarak, “İnsanlar için bu imkânsız, ama Tanrı için her şey mümkündür” dedi. Bunun üzerine Petrus o’na, “Bak” dedi, “biz her şeyi bırakıp senin ardından geldik, kazancımız ne olacak?” Îsâ onlara, “Size doğrusunu söyleyeyim” dedi, “her şey yenilendiğinde, İnsanoğlu görkemli tahtına oturduğunda, siz, evet ardımdan gelen sizler, on iki tahta oturup İsrâîl’in on iki oymağını yargılayacaksınız. Benim adım uğruna evlerini, kardeşlerini, anne ya da babasını, çocuklarını ya da topraklarını bırakan herkes, bunların yüz katını elde edecek ve sonsuz yaşamı miras alacak. Ne var ki, birincilerin birçoğu sonuncu, sonuncuların birçoğu da birinci olacak.”
“Devenin iğne deliğinden geçmesi” deyimi için ayrıca Markos; 10.25 ve Luka; 18.25’e de bakılabilir.
41. âyette, cennete giremeyecek olan müşriklerin âkıbetleri bildirilmektedir. Âyetteki zâlimler ifadesi, –yukarıda 5. âyetin tahlilinde de belirttiğimiz gibi– toplumda eziyet edenleri değil, “şirk koşanları” işaret etmektedir. Gidecekleri yerde zalimler için “cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler” bulunduğunu bildiren bu âyetin uyarısında, aslında ince bir istihza vardır. Zira insanın rahatça dinlenip uyuyabilmesi için bir yatağa ve üstünü örteceği bir yorgana ihtiyacı vardır. Müşrikler ise cehennemde çok farklı bir yatak ve yorganla karşılaşacaklardır. Onları cehennemde nasıl bir yatağın beklediği, başka bir âyette daha farklı bir ifade ile açıklanmıştır:
Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: “Ey kullarım! Bana takvâlı davranın.” (Zümer/16)
42–43. İman edenler ve sâlihâtı işleyenler –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yaranlarıdır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde gıll’den [kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan] ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. (Ve onlar,) “Bize bunun için kılavuzluk eden Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz.”
Bu âyetlerde iman eden ve sâlihâtı işleyenlerin âkıbetleri ile ilgili bilgiler veren Rabbimiz onların cennette sürekli kalacaklarını; içlerinde kin, hınç, kıskançlık, düşmanlık türü hiçbir kötü huyun bulunmayacağını, altlarından ırmakların akacağını [tüm nimetlerin kendilerinin olacağını] , kısacası mutlu olmaları için ne gerekiyorsa onlara orada sunulacağını beyan etmektedir. Bu beyandan sonra bir başka noktaya daha dikkat çekilmiştir ki, bu da Allah’ın elçiler ve hakk kitaplar göndermek sûretiyle insanlara kılavuzluk etmemesi halinde kimsenin bu konuma gelemeyeceği gerçeğidir.
İman eden ve sâlihâtı işleyenlerin cennet yâranı olduğunu bildiren 42. âyetin -ki Biz hiç kimseye gücünün, kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz- şeklindeki parantez içi ifadesi, cennete ulaşmanın pek zor olmadığına dair bir mesaj mâhiyetindedir. Buna göre, hiç kimsenin cennete ulaşmak için gücünün üstünde çalışmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Çünkü insanların güçlerinin yettiğinden başkasıyla yükümlü olması “sünnetullah”a uymaz. Bu ilke ile hem insanların cennete girebilmek için sıkıntıya düşmelerine engel olunmuş, hem de çeşitli zorluklarla karşılaştıklarında insanlara bu sıkıntıların üstesinden gelme azmi aşılanmış olmaktadır.
O, size ölü hayvanı, kanı, domuzun etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanları haram kıldı. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (Bakara/173)
Ve anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri ma‘rûf ile [geleneklere uygun olarak] bir borçtur. Herkes ancak gücüne göre mükellef olur. –Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın.– Vârise düşen de bunun aynıdır. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi ma‘rûf ile [geleneklere, günün şartlarına uygun olarak] verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Ve Allah’a takvâlı davranın ve bilin ki, Allah yaptığınız şeyleri görendir. (Bakara/233)
Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve yine yaptığı da kendi zararınadır. Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve bağışla bizi, mağfiret et bize, rahmet et bize! Sen bizim mevlâmızsın. Ve de kâfir kavimlere karşı yardım et bize. (Bakara/286)
Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz). Ve ölçüyü, tartıyı tam adaletle yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa âdil olun ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye (Allah) bunları size vasiyet etmiştir. (En‘âm/152)
Ve Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde de hakkı konuşan bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Müminûn/62)
Geniş imkânları olan, nafakayı geniş imkânlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık kılacaktır. (Talâk/7)
Cennet yâranının kalplerinin kötü huylardan arındırılmış olması, cennetin ne kadar huzurlu bir ortam olduğu hakkında güzel bir mesaj içermektedir. Cennetteki ebedî yaşam hakkında şu âyetlere bakılabilir: Tûr/17-28, Vâkıa/10-38, Nebe/31-36.
43. âyetin sonundaki İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz ifadesi de yine çok önemli bir noktaya dikkat çekmekte ve cennetin ekstra bir nimet, bir miras olduğunu vurgulamaktadır. Yani, iman edip sâlihâtı işleyenler cennette dünyada iken işledikleri güzel amellerin karşılığından kat kat fazlasını bulacaklar, tabir yerinde ise mirasa konacaklardır.
Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter. (Nisâ/70)
Allah’a inanıp O’na sımsıkı sarılanları (Allah), kendisinden bir rahmete ve fadla [bol nimete] sokacak ve onu dosdoğru yola kılavuzlayacaktır. (Nisâ/175)
A‘RÂF ve ASHAB-I A‘RÂF:
الاعراف [a‘râf] ve اصحاب الاعراف [ashâb-ı a‘râf] ifadelerinin tahlili için, aslında bu ifadelerin yer aldığı pasajın tümünü [35-53. âyetler] göz önüne almak gerekir. Cennet ve cehennem ashâbından bahseden bu pasajın 35-36. âyetlerinde kurtuluş ve helâk yolları açıklanmış, 37-41. âyetlerinde insanlar yanlışa karşı uyarılmış, 42-43. âyetlerinde de doğrunun peşinden giderek kendini kurtaranlar, müjdeler verilmek sûretiyle özendirilmiştir.
Konuyu bir bütünlük içinde sunabilmek amacıyla, pasajın bundan sonraki bölümünü [44-53. âyetler] tahlilde ele alacağımız âyet gruplarını da belirterek topluca aktarıyoruz:
44–45. Ve cennet ashâbı ateş ashâbına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslendiler. Onlar, “Evet” dediler. Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın lânetinin Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri büğrüsünü isteyen ve âhireti inkâr eden zalimlerin üstüne olacağını duyurdu.
46–49. Aralarında da bir perde vardır. Ve a‘râf üzerindeki kimseler, onların hepsini simalarından [alâmetlerinden] tanırlar. Ve bunlar [a‘râf üzerinde bulunan kimseler] , cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: “Selâm olsun size!” Gözleri ateş ashâbına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu hainlerle birlikte bulundurma” derler. A‘râf ashâbı simalarından [alâmetlerinden] tanıdıkları kimselere seslenip, “Topluluğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah’ın, rahmetine – (ki bu rahmet,) “Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de! (vaadidir)– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?” derler.
50–53. Ve Ateşin ashâbı, Cennetin ashâbına, “Biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize aktarın” diye seslendiler. Onlar da, “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti hayata aldanan inkârcılara ikisini de gerçekten yasaklamıştır!” dediler. –Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün onları umursamayacağız.– Hiç kuşkusuz onlara, inananlar için, bir kılavuz ve rahmet olarak, tam bir bilgiyle detaylandırdığımız bir Kitap getirmiştik. Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de onlardan ayrılmıştır.
Asılsız ve tutarsız rivâyetler sayesinde bu konunun da “kabir azabı” ve “berzah âlemi” konuları gibi yanlış kabullerle zihinlere yerleşmemesi için pasajın bu bölümünün biraz daha fazla dikkat gösterilerek iyi ve doğru anlaşılması gerekmektedir. Çünkü a‘râf ve ashâb-ı a‘râf ifadeleri de rivayet bombardımanı altında kalmış ve tefsirciler tarafından değişik şekillerde yorumlanmıştır.
Kaynak kitaplar maalesef mesnetsiz ve gerçek dışı kabullerden oluşan bu yüzlerce farklı yorumu bugüne taşımışlar, böylece Müslümanlar arasında tutarsız bir inanç, anlaşılmaz bir kavram oluşmasını sağlamışlardır. Dolayısıyla bu konuyu kaynak kitaplardan okuyanların, (Hâşâ!) “Bu Kur’ân ne anlaşılmaz bir kitap!” demeleri yadırganamaz hâle gelmiştir. Hâlbuki Kur’ân, anlaşılmaz, kapalı değil, tam aksine, akıl sağlığı yerinde olan her insanın kolayca anlayabileceği mübin [açık-seçik] bir kitaptır. Kur’ân ancak onu yeterli görmeyip ondan başka kılavuz arayanlar için “anlaşılmaz” olabilir. Çünkü bu sahte kılavuzlar insanların önüne, Kur’ân’ın bildirdiği “tek gerçek” yerine, “yüzlerce gerçek dışı masal” koymaktadırlar. Nitekim İbn-i Kesîr yüzlerce rivâyeti sayıp dökmüş, sonra da “Bu rivâyetler hep gariptir” diyerek konuya son noktayı koymuştur.
Biz, bu garip rivayet örneklerini değil, bu garip rivayetler sebebiyle a‘râf ve ashâb-ı a‘râf ifadelerinin Müslümanlar arasında kabul görmüş anlamlarını özetledikten sonra işin aslını Kur’ân’dan araştıracağız.
“A‘RÂF” İLE İLGİLİ İNANIŞLAR:
◦A‘râf , sırat köprüsünün üstündeki yüksekçe bir yerdir, burçtur.
◦A‘râf, cennetle cehennem arasında Uhud dağına benzer bir mevkidir.
◦A‘râf, cennetle cehennemi birbirinden ayıran bölgedeki surun yüksek bir yeridir.
ASHÂB-I A‘RÂF” İLE İLGİLİ İNANIŞLAR:
◦Ashâb-ı a‘râf, iyi ve kötü amelleri eşit olan müminlerdir. Bunlar cennete hemen konulmayıp ikisi arasında [ârafta/ara bölgede] bir müddet bekletilip sonra cennete konulacaklar.
◦Ashâb-ı a‘râf, meleklerdir. Müminleri ve kâfirleri yüzlerinden tanırlar.
◦Ashâb-ı a‘râf, peygamberler, şehitler, yüksek şahsiyetli âlimlerdir.
◦Ashâb-ı a‘râf, cennet ve cehenneme girmeyi gerektirecek durumda olmayan kimselerdir ki, bunlar, peygamberlerden haberi olmayanlar, kâfir ana-babanın küçükken ölmüş çocukları, veled-i zinalar [zinadan doğan çocuklar] ve delilerdir.
Aslında a‘râf ve ashâb-ı a‘râf konusunda daha birçok madde sıralamak mümkündür. Fakat biz, pek çoğu Kur’ân ile çelişen bu inanışları, her biri zayıf rivâyetlere dayandırılarak ortaya atılmış olan dört ana grupta toplayarak özetledik. Ne yazık ki, Kur’ân bir tarafa bırakılıp Kur’ân dışı söylentilerin ardına düşüldüğünde, bu konuda olduğu gibi, çok sayıda yanlış inanışın ortaya çıkması tabii bir durumdur.
Bu genel açıklamadan sonra yeniden tahlilimize dönüyoruz:
44–45. Ve cennet ashâbı ateş ashâbına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslendiler. Onlar, “Evet” dediler. Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın lânetinin, Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri büğrüsünü isteyen ve âhireti inkâr eden zalimlerin üstüne olacağını duyurdu.
Bu âyetlerde yine daha önce yapılmış olan uyarı ve müjdelemeye uygun olarak ahirette yaşanacak olanlardan bir bölümü temsilî olarak anlatılmaktadır. Bu temsile göre, cennettekiler ile cehennemdekiler karşılıklı olarak konuşturulmakta ve insanlara kendilerini bekleyen akıbet hakkında müjde ve uyarılarda bulunulmaktadır. Bu temsilî anlatım sayesinde uyarı ve müjdelemelerin etkileri iyice artmakta, Rabbimizin verdiği mesaj en mükemmel şekle bürünüp insanları âdeta uyandırmaktadır.
Âyetteki Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın lânetinin Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri büğrüsünü isteyen ve âhireti inkâr eden zâlimlerin üstüne olacağını duyurdu ifadesinden, cehennemde bir görevlinin suçlular arasında dolaşarak onlara devamlı cehenneme geliş nedenlerini anons edeceği anlaşılmaktadır. Bu anonsçu Neml sûresi’nde dâbbeh olarak adlandırılmıştı:
Söz üzerlerine vaki olduğu [gerçekleştiği] zaman onlar için, insanların âyetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara konuşan arzdan bir dâbbeh de çıkardık. (Neml/82)
46–49. Aralarında da bir perde vardır. Ve a‘râf üzerindeki kimseler, onların hepsini simalarından [alâmetlerinden] tanırlar. Ve bunlar [a‘râf üzerinde bulunan kimseler] , cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: “Selâm olsun size!” Gözleri ateş ashâbına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu hainlerle birlikte bulundurma” derler. A‘râf ashâbı simalarından [alâmetlerinden] tanıdıkları kimselere seslenip, “Topluluğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah’ın, rahmetine – (ki bu rahmet,)“Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de! (vaadidir)– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?” derler.
Bu âyet grubu, 44-45. âyetlerle başlayan ve 51-52. âyetlerde devam edecek olan “cennet ashâbı” ile “ateş ashâbı”nın konuşmalarının arasına açılan bir parantez mâhiyetindedir. Ancak, 46. âyetin başındaki Aralarında da bir perde vardır ifadesi, anlam olarak 44-45. âyetlere bağlıdır. Bize göre bu ifade, cennet ve cehennem halkları arasındaki konuşmaların yüz yüze olmadığını, aralarında var olan bir perde sebebiyle tarafların birbirlerini görmeden konuştuklarını anlatmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, bu âyette geçen hicab [perde] ile Hadîd/13‘de geçen sur arasında bir alâka yoktur. Hadîd sûresi’nde geçen kapısı olan sur/duvar, bildiğimiz sur/duvar olup, oradaki bu ifade, “üzerinde cennet kapılarının bulunduğu sur/duvar” imajını insanların hayalinde canlandırmak için mecâzen kullanılmıştır. Konumuz olan âyetteki hicab [perde] ise, temsilî anlatıma göre sahnede bulunan iki ayrı grup oyuncu arasına çekilmiş olan bir perdedir, yani bir sahne dekorudur.
A‘RÂF: اعراف [a‘râf] sözcüğü, ef‘al kalıbında cem-i kıllet olup عرف [‘urf] sözcüğünün çoğuludur. Bu kalıptaki çoğul sözcükler, o şeyin 3 ilâ 10 adet arasında olduğunu gösterir. Oysa yukarıda, “A‘râf İle İlgili İnanışlar” başlığı ile yanlış inanışlar arasından grupladığımız inanışların hiç birinde bu husus dikkate alınmamış; “tepe”, “burc”, “ara bölge” denilip geçilmiştir. Hâlbuki en azından bu ifadelerin o eserlerde “tepeler”, “burclar”, “bölgeler” şeklinde çoğul olarak yer alması gerekirdi. Nitekim Lisânü’l-Arab‘da a‘râf için yakıştırılan bu gibi anlamların dilbilimciler tarafından değil, tefsirciler tarafından ortaya atıldığı belirtilmiştir.
‘URF: عرف [‘urf] sözcüğü, “bilgi” [ilim, irfan/iyiyi kötüyü, eğriyi doğruyu ayırabilme özelliği] demektir ve genel olarak bu anlamda kullanılır. Nitekim “örf, ma‘rûf” gibi sözcükler de bu anlam ekseninde olan sözcüklerdir. Ancak‘urf sözcüğünün esas anlamı “kum yığını, yerden yüksek olan yer, yığın, yığıntı” demektir. Arapların horozun ibiği ile atın yelesine ‘urf demeleri, sözcüğün bu anlamına göredir.
Mürselât sûresi’nin tahlilinde yaptığımız ‘urf sözcüğünün vaz [ilk] anlamı ile isti’mal [kullanılan] anlamının birleştirilmesi şeklindeki önerimizi burada da tekrarlıyor, sözcüğün “bilgi yığını [bilgi kümeleri, bilgi öbekleri] hâlinde gönderilmiş Kur’ân âyetleri” olarak anlaşılması durumunda konunun doğru anlaşılacağını düşünüyoruz.
ASHÂB-I A‘RÂF: A‘râf ve ‘urf sözcükleri ile ilgili olarak yaptığımız açıklamalara göre ashâb-ı a‘râf, “bu dünyada az seviyede de olsa, Kur’ân hakkında bilgi sahibi olan, Kur’ân necmlerini bilen kimseler”dir.
Bu kimseler, sahip oldukları Kur’ân bilgisiyle kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bilebilirler. Bize göre, Kur’ân’dan en az on necm öğrenmiş olan insanlar, başkaca bir sosyal bilgiye, tahsile gerek kalmadan, kişilerin yaşam tarzlarına bakarak cennetlikler ile cehennemlikleri ayırt edebilirler. İşte, cennet ashâbı ile ateş ashâbının konuşmaları arasına açılan parantezde verilen mesaj budur.
SİMALARINDAN TANIMAK:
Simalarından demek, “alâmetlerinden” demektir. Bu alâmetler “müminlik-muttakîlik”, “kâfirlik-fâcirlik” gibi yaşam tarzlarıyla alakalıdır. Her iki yaşam tarzının temel parametrelerini bilenler, çevrelerindeki insanların hangilerinin cennetlik, hangilerinin cehennemlik olduğunu ayırt edebilirler.
Sima sözcüğü, çoğu meal ve tefsirlerde “yüzlerinden”, “yüz çizgilerinden” veya “yüzlerindeki alâmetlerden” diye çevrilmiştir. Bu durum sözcüğün geçtiği Bakara/273, Muhammed/30 ve Rahmân/41. ayetlerdeki sima için de geçerlidir. Oysa bu sözcük sadece “alâmet, gösterge, eser, belirti” demektir. Buna karşılık, “yüz, çehre” anlamına gelen sözcük ise vech sözcüğüdür. Dolayısıyla, çevirilerde görülen “yüzdeki alâmet/belirti” ifadesinin karşılığı simaü’l-vech‘tir. Kanaatimize göre sima sözcüğünün anlamı, Fetih/29‘daki simahüm fî vücûhihim [alâmetleri, secde eserinden dolayı yüzlerindedir] ifadesiyle karıştırılmaktadır. Hâlbuki sima ve vech sözcükleri Fetih/29‘da öz anlamlarıyla ayrı ayrı zikredilmiştir.
Diğer taraftan, âhirette bazılarının yüzlerinin beyaz, bazılarının ise siyah olacağının bildirildiği Âl-i İmrân/106-107 ve Zümer/60 ayetlerindeki yüz ile ilgili açıklamanın bu âyetin tefsirinde kullanılması da yanlış ve isabetsiz bir yaklaşımdır. Bu da yine sima sözcüğünün yanlış anlamlandırılmasından kaynaklanmaktadır.
HENÜZ CENNETE GİRMEYİP CENNET UMANLAR:
46. âyette sözü edilen “cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbı”, ashâb-ı a‘râf değildir. Çünkü bu nitelik, “ashâb-ı a‘râf”ın çevresinde bulunan ve yaşam tarzlarındaki alâmetler sayesinde “ashâb-ı a‘râf” tarafından cennetlik oldukları anlaşılarak kendilerine selâm verilen kimselerin niteliğidir. Zaten âyetin ifadesi de, gerek “ashâb-ı a‘râf”ın gerekse “cenneti umup da henüz girmemiş olanlar”ın henüz ölmemiş, dünyada yaşayan insanlar olduklarının açık seçik bir beyanıdır.
Bu açıklamalardan sonra 46-47. âyetlerin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Kur’ân’dan azıcık bilgili insanlar, çevrelerindeki insanlara bakıp onların yaşam tarzlarından [mümin, muttakî oluşlarından] cennetlik olduklarını kavrayınca kendilerine imrenirler ve ‘Selâm size/ne mutlu size’ diye hayranlıklarını dile getirirler. Yine bu az bilgili insanlar, çevrelerine bakıp bazı insanların da yaşam tarzlarından [kâfirlik ve fâcirliklerinden] dolayı cehennemlik olduklarını öğrenince onlar gibi olmamak için dua ederler.”
48-49. âyetler de “ashâb-ı a‘râf”ın, cehennemlik olarak gördükleri insanları uyarma gayretlerini dile getirmektedir.
49. âyet, meal ve tefsircilerin ekserisinin çözemedikleri bir âyettir. Çoğunluk, bu âyet üzerinde dirâyet gösteremeyerek kendilerinden öncekilerin yazdıklarını aynen kabul etmiş ve âyeti anlatabilmek için de, Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de… ibaresinin önüne arkasına parantezlerle birçok ifade yamamak durumunda kalmışlardır. Parantezli ifadelerin çokluğu ve anlam olarak birbirlerinden farklılığı hem kimseyi tatmin etmemiş, hem de konuyla ilgili birçok yanlış anlayışın ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Bize göre 49. âyetteki, Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de… cümlesi, âyetteki rahmetine ifadesinden “bedel” yapıldığı takdirde -ki teknik olarak buna herhangi bir engel yoktur- ortada anlaşılmayacak bir şey kalmaz ve anlam da bizim verdiğimiz gibi olur.
Bu ifade ile belirtilen Rabbimizin cennete koyduğu kullarına orada korkusuz ve üzüntüsüz bir yaşam sunacağı vaadi, yani “Allah’ın rahmeti”, konumuz olan pasajdaki 35. âyetten başka şu âyetlerde de zikredilmiştir: Bakara/112, 262, 274, 277; Âl-i İmrân/195, 170; Nisâ/13, 57, 122, 124; Mâide/12, 69; En‘âm/48; Yûnus/62; Zuhruf/68, 70; Ahkâf/13; Meryem/60; Mümin/40; Yâ-Sîn/26-27; Nahl/32; Hicr/46; Kâf/34; Fecr/29; Enbiyâ/86; Ankebût/9; Hacc/14; Muhammed/12; Fetih/5, 17, 25; Saff/12; Tahrîm/8; Teğâbün/9; Talâk/11; Mücâdele/22.
50–51. Ve Ateşin ashâbı, Cennetin ashâbına, “Biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize aktarın” diye seslendiler. Onlar da, “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti hayata aldanan inkârcılara ikisini de gerçekten yasaklamıştır!” dediler. –Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün onları umursamayacağız.–
46. âyetin ilk cümlesinden sonra açılan parantez, 49. âyetle kapanmış ve bu âyetlerle tekrar cennet ashâbı ile ateş ashâbının karşılıklı konuşma sahnesine dönülmüştür.
Kâfirlerin, cehennemdeki azapları görünce yalvarıp yakarmaları ve hem cehennem görevlilerinden hem de cennetteki müminlerden yardım istemeleri Kur’ân’da birçok kez tasvir edilmiştir. Bu tasvirlere göre, cehennemdekiler cennetin içini gördükleri için daha fazla pişmanlık duyacaklar ve cehennemdeki azapların üstüne bir de acı pişmanlığın verdiği böyle bir psikolojik azapla karşılaşacaklardır.
Bütün bu anlatımlar hep “başınıza gelmeden tedbirinizi alın” cinsinden uyarılardır:
(Cehennem bekçisine,) “Ey Mâlik! Artık Rabbin bizim işimizi bitirsin” diye seslenirler. (Mâlik de,) “Siz böyle kalacaksınız” der. (Zuhruf/77)
Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz. (Allah)dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da.” (Müminûn/107-108)
O gün inanan erkekleri ve inanan kadınları görürsün ki, nurları önlerinde ve sağlarında koşuyor. “Bugün müjdeniz altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu, kurtuluşun ta kendisidir! O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar o iman edenlere, “Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım?” derler. (Onlara,) “Arkanıza dönün de nur arayın!” denilir. Aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet, dışında da azap vardır. (Münâfıklar) onlara, “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. (Müminler) de, “Evet ama siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihayet Allah’ın emri gelip çattı. O çok aldatan sizi, Allah ile aldattı. Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” (Hadîd/12-15)
NİSYÂN: Âyetin orijinalindeki النّسيان [nisyân] sözcüğü, “unutmak” olarak meşhurlaşmıştır. Sözcüğün esas anlamı, ضدّ الذّكر والحفظ zıddu’z-zikri ve’lhıfz [söylememek, anmamak ve akılda tutmamak] ”tır. Buna göre nisyân, “bile bile terk etmeyi, değer vermemeyi, umursamamayı” ifade eder. “Hatırlamamak, unutmak” kavramları da bu sözcükle ifade edilmekle beraber, Kur’ân’daki bütün nisyân sözcükleri için daima “umursamamak, ağza almamak” anlamı da itibara alınmalıdır. Çünkü nisyân sözcüğü burada Allah’a da izafe edilmiştir, Allah ise unutmaz.
Hatırlamamak, unutmak bir mazerettir ama umursamamak bir suçtur. Kehf/60‘da, genç arkadaşının Mûsâ peygambere “Hût’u unuttum” demesi veya hapishâne arkadaşının Yûsuf peygamberi unutması normal bir unutma, hatırlamama değil, umursamamak, önemsememek, bile bile terk etmektir.
51. âyette nisyân sözcüğünün Allah’a izafesi sûretiyle müşâkele sanatı yapılmıştır. Târık sûresi’nde açıkladığımız bu sanata göre, Allah’a izafe edilen nisyân, yaşamlarında Allah’ı umursamamış olanlara Allah’ın ceza vereceği anlamına gelmektedir. Kur’ân’da müşâkele sanatının nisyân sözcüğü ile yapılışına birçok örnek gösterilebilir:
Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar [cimrilik ederler] . Allah’ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münafıklar fâsık kimselerin ta kendileridir. (Tövbe/67)
(Allah) der ki: “Bu böyledir, âyetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün deaynı şekilde sen terk ediliyorsun” [cezalandırılıyorsun] . (Tâ-Hâ/126)
Ve denilmiştir ki: “Bugün Biz sizi, sizin bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi unuttuk. Yatağınız da ateştir. Sizin için yardımcılardan herhangi biri de yoktur.” (Câsiye/34)
51. âyette ayrıca, kâfirlerin bazı niteliklerine değinilmek sûretiyle, onların hangi sebeplerle cehenneme gittikleri, cennet yâranının ağzından bildirilmiştir: Allah, ikisini de şu dinlerini bir eğlence ve oyun edinen ve iğreti hayatın aldattığı kâfirlere haram kılmıştır.
52–53. Hiç kuşkusuz onlara, inananlar için, bir kılavuz ve rahmet olarak, tam bir bilgiyle detaylandırdığımız bir Kitap getirmiştik. Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de onlardan ayrılmıştır.
52. âyette dikkatler Kur’ân’a çekilmiş ve Kur’ân’ın özellikleri ile insanlar üzerindeki etkisi açıklanmıştır. Ayrıca, her konuya dair yeterince bilginin yer aldığı Kur’ân’ın tafsilâtlı olduğu ve bu tafsilâtı meydana getiren bölümlerin de gelişi güzel değil, bir bilgiye dayalı olarak oluşturulduğu bildirilmiştir. Bu ifadelerden, Kur’ân’ın her âyetinin, her faslının, insanların bir derdine derman olsun, bir problemini çözsün diye indirildiği anlaşılmaktadır.
Rabbimizin rahmeti gereği peygamber göndermesi ve kitap indirmesi, Kur’ân’da hep O’nun “ilim” sıfatıyla birlikte zikredilmiştir:
Kulunu, bir gece, âyetlerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram’dan çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Kişi, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işiten ve en iyi görenin ta kendisidir. (İsrâ/1)
Fakat Allah, sana indirmiş –ki onu Kendi ilmiyle indirmiştir– olduğuna şâhitlik eder. Melekler de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter. (Nisâ/166)
TE’VÎL: 53. âyette, “Kur’ân’ın ilk plâna çıkması”, te’vîl sözcüğü ile ifade edilmiştir. Te’vîl sözcüğü, türediği kökün anlamından [“geriye dönüş”] değişimle “tedbir” [arkalaştırmak] , yani “birinci, ikinci, üçüncü… gibi ardı ardına dizmek, sıralamak ve takdir” [ayarlamak] , yani “öncelik sırasına koymak” anlamlarında kullanılır.
Âyetteki ifadeden, Kur’ân’ın ilk plâna çıkacağı günün “Din Günü” olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân’ı iniş sırasına göre öğrenmiş olanlar da bilirler ki, Kur’ân ilk plânda “Din Günü” ve “âhiret inancı” üzerinde durmuştur. Ayrıca bu konu Kur’ân’da en çok uyarı yapılmış olan konulardan biridir. Başka bir ifade ile, Kur’ân’ın ilk plâna çıkacağı gün olan “Din Günü”, Kur’ân’da yer alan konuların başında gelmektedir.
53. âyet ayrıca, birçok âyette yer alan pişmanlık sahnelerinden birisidir.
54. Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir!
GÖKLERİN ve YERYÜZÜNÜN YARATILMASI:
Âyette geçen الخلق [halk] sözcüğü, “yoktan var etme” anlamında olmayıp; “takdir etmek, şekil vermek, düzene sokmak” anlamındadır. Dolayısıyla, Rabbimizin gökleri ve yeryüzünü yaratmasından onlara şekil verdiği, onları düzene soktuğu anlaşılmalıdır. Elbette ki her şeyi yoktan var eden de Yüce Allah’tır. Ancak Rabbimizin bu ifadede halk sözcüğünü kullanması, bize göre, göklerin ve yeryüzünün araştırılarak incelenmesini, elde edilecek bulgulardan yola çıkılarak “eserden müessire ulaşma” yöntemiyle, evrene düzen veren programlayıcının da Kendisi olduğunun bilinmesini istemesinden dolayıdır. Bizim, Kur’ân çalışmalarımızda gökler ve yeryüzüyle ilgili tespit edilebilmiş mucizelere yer verip bu bilgileri aktarma çabamız da kullara yüklenen bu görevin bir gereğidir.
Rabbimiz birçok âyette insanların yeminle dikkatlerini çekerek Kendisine delâlet edecek kanıtları sadece göklerde ve yeryüzünde değil, enfüste [kendi içyapımızda] de aramamızı istemiştir. Kur’ân’da Rabbimizi tanımamıza vesile olacak deliller arasından özellikle “gökler” üzerinde fazlaca durulmuş ve göklerin halk edilişinin [düzene sokuluşunun] insanın halk edilişine göre daha büyük bir iş olduğu bildirilmiştir:
Ki O, yedi göğü, birbiri üzerine yarattı. Rahmân’ın yaratmasında bir çatlaklık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü döndür (de bak), bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür (bak). Gözün, (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz bir hâlde sana dönecektir. Ve o çok bitkindir. (Mülk/3-4)
O [aklını kullanan] kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler: “Ey Rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın! Senin şanın yücedir. Bizi ateşin azabından koruyuver!” (Âl-i İmrân/191)
Elbetteki göklerin ve yeryüzünün yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Velâkin insanların çoğu bilmiyorlar. (Mümin/57)
Demek ki, gökler araştırılıp incelendiğinde, insanın yaratılışındakine göre daha büyük bir ihtişamla karşılaşılacak, o ihtişama bakılarak da yaratıcının muhteşemliği daha iyi anlaşılacaktır. Eserlerindeki ihtişama bakarak yaratıcının muhteşemliğini tanıyan herkes, idrak edebildiği o muhteşemlik hissine uygun olarak yaratıcı güce bir isim koyacaktır. Konulacak bu isim ne olursa olsun, tüm güzel isimler Allah içindir. Göklerdeki ve duyularımızla algılayabildiğimiz her şeydeki ihtişamı yaratan, düzene koyan, bizim de Rabbimiz olan Allah’tır. O, bizi de yaratan ve bir programa göre yönetendir.
ALTI GÜN: Kaf/38‘in tahlilinde ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, altı gün “altı evre” demektir. Bu ifade ile evrenin ve ona bağlı olarak dünyanın oluşması ve mevcut düzene girmesindeki evreler kastedilmiştir. Kur’ân’da birçok yerde geçen “altı gün” ifadesi, bize göre Kur’ân’ın mucizelerindendir ve bilim hâlen bu evreleri araştırmakla meşguldür.
ARŞA İSTİVA: Müteşâbih bir anlatım olan arşa istivaetme ifadesi, lâfzen “arşın üstüne kurulmak”, mecâzen de “en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak” anlamına gelir. Allah’ın mekândan münezzeh olduğu bir çok âyetle bildirildiğine ve aklen de böyle olduğu sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin “hakikat” manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istiva etmesi, Allah’ın en büyük makama sahip olduğunu ve en büyük gücü elinde bulundurduğunu ifade etmektedir.
YARATMA ve EMRİN ALAH’A ÖZGÜ OLMASI:
Konumuz olan âyetin tahliline başlanırken “yaratma” sözcüğü ile ilgili bilgi verildiği için, burada kısaca emr sözcüğü üzerinde durulacaktır.
Hem “buyruk”, hem de “iş” anlamına gelen emr sözcüğü, burada “buyruk” anlamıyla ele alınırsa, emrin sadece Allah’a özgü olması ifadesi de “Allah’ın yarattıklarına emirler vermesi, onları yönetmesi” anlamına gelir. Bu durumda âyetteki ifadeden de, “Allah’ın yaratıklarını Kendisinin yöneteceği, kimseyi kimseye yönettirtmeyeceği” anlamı çıkar.
Eğer emr sözcüğü “buyruk” değil de “iş” anlamıyla ele alınırsa, âyetteki ifadeyle Allah’ın yaratmaya başlamadan önceki irâdeleri, vahiy, melek indirme gibi işlerinin kastedildiği anlaşılır. Biz bu iki anlamdan herhangi birine öncelik vermeden her ikisini de birlikte değerlendirmenin daha uygun olacağı kanısındayız:
Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir/işindendir. Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir.” (İsrâ/85)
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir. (Yâ-Sîn/82)
Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz, ona sadece “ol” dememizdir. O da hemen oluverir. (Nahl/40)
(Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emr Allah’ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir. (Rûm/4)
MUSAHHAR: Bu ifade, “Allah’ın programına karşı duramayan” anlamına gelir ki buradan, güneş, ay ve yıldızların O’nun programı dışına çıkamadıkları anlaşılır.
Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussılet/11)
55–56. Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Kesinlikle O, haddi aşanları sevmez. Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, muhlislere [iyilikçilere ve güzellikçilere] çok yakındır.
Tüm inananlara yönelik olan bu âyetlerde hem Yüce Allah’ın “rabb” sıfatı [programcılığı] ön plâna çıkarılmak sûretiyle dualarda bu özelliğin göz önünde bulundurulmasına işaret edilmiş, hem de inananlara dua adabı ve usûlü öğretilmiştir.
Duanın kabul edileninin gizli yapılanı olduğuna dair Kur’ân’da birçok örnek vardır:
Bir zamanlar o, Rabbine gizli bir seslenişle seslenmişti. (Meryem/3)
DUADA HADDİ AŞMAK:
Duada haddi aşmak, dua adabı çerçevesinde yapılmaması gereken bir davranıştır. Meselâ gayr-i meşru, gereksiz, anlamsız şeyler için dua etmek veya çalışıp çabalamadan yan gelip yatarak Allah’tan dilekte bulunmak, duada haddi aşmanın örneklerindendir. Bunlardan başka bir de bilmeden, bilinçsizce haddi aşma durumuna düşülen hâller vardır ki, bunlar, başkalarına ait kalıplarla, içeriğini anlamadığı dil ve sözcüklerle yapılan dualarda ortaya çıkmaktadır. Bizce insan duayı, dilinden ziyade, içinden, gönlünden etmelidir.
Rabbimizin ürpererek ve rahmet umarak dua edilmesini bildiren ifadesi, insanın işlediği suçların cezasından korkarak ve Allah’ın rahmetinden, mağfiretinden ve nimetlerinden istifadeyi ümit ederek dua etmesi anlamına gelmektedir.
Biz de o’nun için icâbet ettik de kendisine Yahyâ’yı ihsan ettik. Ve o’nun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik] . Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı. (Enbiyâ/90)
DÜZELTİLDİKTEN SONRA YERYÜZÜNDE FESAT ÇIKARMAK:
Rabbimizin ifade ettiği gibi, gökler, yeryüzü ve en güzel bir biçimde yaratılmış olan insan da dâhil tüm varlıklar kusursuz bir düzende var edilmiştir:
Ve hiç kuşkusuz Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik ve orada size geçimlikler kıldık [sağladık] ; ne kadar da az şükrediyorsunuz! (A‘râf/10)
Fakat insan, Allah’ı umursamayıp, başkalarına ve kendi tutkularına esir olmuştur:
Bunun üzerine şeytân onları (n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de, “Birbirinize düşman olarak alçalın, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasip vardır” dedik. (Bakara/36)
Rabbimizin, insanı bu durumdan kurtarmak için elçi gönderip kitap indirmesine rağmen, insanoğlu yeryüzünde doğayı kirletmiş, kan dökmüş, fesat ve kargaşa çıkarmıştır. Rabbimiz yine elçi gönderip kitap indirmiş ve bu sayede fesadın önüne geçilerek yeryüzü düzeltilmiştir. Bu âyette yeryüzü düzeltildikten sonra bozgunculuk yapmayın ifadesi ile verilen mesaj şudur: “Bundan sonra da Rabbinizin elçisine uyun, vahye kulak verin, yeryüzünde fesat çıkarmayın, kargaşa oluşturmayın, kendi aranızda düşmanlığa meydan vermeyin!”
57. Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar [yayıcılar] olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız.
Bu âyette de yine Rabbimizin insanoğlunun rahat bir yaşam sürmesi için “rabb” sıfatıyla yaptığı plân ve programlarından söz edilmektedir. Bu âyetteki ifadeler birçok âyette başka ayrıntılarla yer almıştır:
Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetinden tattırması, emriyle gemilerin akıp gitmesi ve lütfundan rızk isteyip kazanmanız da O’nun âyetlerindendir. Umulur ki şükredesiniz. (Rûm/46)
Ve O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayandır. Ve O, övülmeye lâyık olan gerçek velîdir. (Şûrâ/28)
Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir. (Rûm/50)
Ve ölü toprak onlara bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar. (Yâ-Sîn/33)
58. Ve güzel beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, şükreden bir toplum için âyetleri böyle türlü türlü, tekrar tekrar açıklarız.
Bu âyetteki benzetme, iyi insan ile kötü insan arasındaki farkı anlatmak içindir. Yağmur alan ve Allah’ın izniyle en iyi bitkileri veren bir toprak ile kurak bölgenin yararsız bitki ve dikenden başka bir şey vermeyen toprağı arasındaki fark, özellikle Arabistan coğrafyasında yaşayanların çok iyi anlayabilecekleri bir mukayesedir.
İstiare sanatı ile yapılan bu mukayeseden anlaşılacak olan şudur: İyi [imanlı, bilgili] insan kendisine, ailesine, çevresine ve ülkesine yarar sağlayan insandır ve onun işleri de güzeldir. Kötü [imansız, bilgisiz] insan ise, kendisine, ailesine, çevresine ve ülkesine zarar veren insandır ve bu insan ancak kötü işler yapar. Ondan kimseye yarar gelmez. İyi ve kötü insanlar arasındaki kıyaslama başka âyetlerde de yapılmıştır:
Ve Nûh dedi ki: “Yeryüzünde dolaşan kâfirlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki Sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar.” (Nûh/26-27)
Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, aslı [kökü] sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. (O ağaç) Rabbinin izniyle her an ürün verir. Ve belki onlar öğüt alırlar diye Allah insanlara böyle misaller verir. Kötü bir sözün durumu da, yerden koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer. (İbrâhîm/24-26)
Toplumsal ilişkilerde, özellikle komşuluk ilişkilerinde ve evlilik öncesinde ilişkilerde bu ölçüler dikkate alınmalı ve daima topluma yarar sağlayacak kişiler yetiştirilmelidir. Bu âyette Rabbimizin bizden istediği işte budur.
Eğitim ve öğretimde önemli role sahip olan kıssalar, uyarı konusunda da çok etkili olduğu için, Kur’ân’da birçok kıssaya yer verilmiş ve bu kıssalar birçok kez tekrar edilmiştir.
KUR’ÂN’DAKİ KISSALARIN YARARLARI:
Kur’ân’da yer alan kıssaların üslûbundan açıkça anlaşılmaktadır ki, bu kıssalar tarih bilgisi vermek amacıyla değil, öğüt verme amacıyla anlatılmıştır. Kur’ân’daki kıssalar, bizim tespitlerimize göre, öğüdün kendisine fayda vereceği insanlara şu yararları sağlamaktadır:
◦Kur’ân’daki kıssalar, eskiden de peygamberlerin gelip geçtiği bilgisini vermek sûretiyle peygamberlerin türedi olmadığını gösterir.
◦Kur’ân’daki kıssalar, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin görevlerinin “tebliğ etmek” ve “öğütte bulunmak”tan ibaret olduğunu öğretir.
◦Kur’ân’daki kıssalar, Allah’ın elçilerine daima gönderildikleri toplumun ileri gelenleri [mele’] tarafından karşı çıkıldığı bilgisini verir.
◦Kur’ân’daki kıssalar, Peygamberimizin tebliğine karşı çıkıp o’nu engellemek isteyenlere, bu tavırlarının bedelini nasıl ödeyecekleri konusunda geçmişten (bazılarını kendilerinin de bildikleri) örnekler vermek sûretiyle hatırlatma yapar, uyarıda bulunur.
◦Kur’ân’daki kıssalar, Peygamberimize ve o’nun yandaşlarına, karşı karşıya bulundukları durumun daha önceki peygamberler ve toplumları arasında meydana gelenlere benzediğini, hatta büyük ölçüde aynı olduğunu bildirmek sûretiyle onlara güven telkin eder, ayrıca Allah’ın elçilerinin daima galip geldiklerini bildirmek sûretiyle onlara azîm kazandırır ve onların manevîyatını kuvvetlendirir.
Kur’ân’dan öğrendiğimize göre, bütün peygamberler bir tek Allah’a kul olmaya, Allah’tan başka ilah edinmemeye, din gününe inanmaya davet etmişlerdir. Ne var ki, özellikle mal-mülk ve mevki sahibi olanlar onlara karşı çıkmışlar ve tebliğ ettikleri mesajları kabul etmemişlerdir.
Elçilerin uyarıları fayda sağlamayınca, Yüce Allah bu inatçı yalanlayıcıları şiddetle cezalandırmıştır:
Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri helâk ettik. Öyle ki onlar beldeleri delik deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı? (Kâf/36)
Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi. (Mümin/82)
Hatırlanacak olursa, yalanlayıcıların helâk edilişleri, bu sûrenin 4-5. âyetlerinde de Ve Biz nice kentleri helâk ettik. Hışmımız onlar gece uyurlarken yahut kaylûle yaparlarken [gündüz dinlenirlerken] onlara gelivermişti. Hışmımız onlara geldiğinde de, ‘Biz gerçekten zalimlermişiz!’ demelerinden başka yalvarışları olmamıştı ifadeleriyle dile getirilmişti.
Aynı “akıbete [son] ”a uğramış kavimlerden bazılarının kıssaları bu âyetten itibaren bu sûrede de aktarılmakta ve ilk örnek olarak Nûh kavmi anlatılmaktadır.
NÛH PEYGAMBER ve KAVMİ:
59–64. And olsun ki Biz, Nûh’u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, aleyhinize olan üstünüze gelecek büyük bir günün [Din Günü’nün] azabından korkuyorum” dedi. Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler. (Nûh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvâya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?” Bunun üzerine o’nu yalanladılar, Biz de o’nu ve o’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler.
Nûh peygamberin yaşadığı çağ, yer ve kimliği hakkında elde sağlam bilgi yoktur. Dolayısıyla, Kur’ân’ın verdiği bilgiler dışında kalanlar söylentiden öte bir değer ifade etmemektedir. İşte söylentilerden birkaç örnek:
•Nûh 40 yaşında peygamber olmuştur. Tufandan sonra 60 yıl yaşamıştır. •Nûh, Âdem’den 800 sene sonra peygamber olarak gönderilmiştir. •Nûh 50 yaşında iken peygamber oldu. •Nûh, 350 yaşında iken peygamberlikle görevlendirildi.
Birçok rivâyette de, mevcut insanların Nûh’un soyundan geldiği söylenmiştir. Buna göre; Araplar, Farslar, Rûmlar, Sûriye halkı ve Yemenliler Nûh’un Sâm adındaki oğlunun soyundan gelmektedir. Sind, Hint halkı, zenciler, Habeşliler Nûh’un Hâm adındaki oğlunun soyundandırlar. Türkler, Berberîler, Çinliler, Japonlar, Slavlar ise Nûh’un Yâfes adındaki oğlunun çocuklarıdır.
ELÇİLERİN DEĞİŞMEZ GÖREVİ:
Peygamberlerin değişmez görevleri, 62. âyette Nûh peygamberin ağzından da açıklanmıştır: Risaletin tebliği ve nasihat [gelmiş vahiylerin tebyini ile öğüt vermek] …
64. âyetteki Biz de o’nu ve o’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk ifadesinden, Nûh kavmini helâk eden tufanın Kitap-ı Mukaddes’te belirtildiği gibi “genel” değil, “yöresel” bir âfet olduğu anlaşılmaktadır. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi, bu yörenin neresi olduğu hakkında sağlam bir bilgi ve kanıt bulunmamaktadır. Bazıları tarafından bu olayın buzul çağında meydana geldiği ve Atlas Okyanusu’nun Cebel-i Târık Boğazı’nı yararak Akdeniz’in oluşmasına yol açtığı gibi faraziyeler ileri sürülmüşse de, bunlar Kur’ân’a uymaz. Çünkü Kur’ân’daki açıklamalardan bu tufanın sadece su baskınından ibaret olmadığı, yağmurun da afette rol oynadığı anlaşılmaktadır.
64. âyette Nûh kavmi için ‘amîn sözcüğü kullanılmış olup bu sözcük, gözlerin görmemesi anlamındaki â‘mâ sözcüğünden farklıdır. ‘Amîn sözcüğü, manevî bakışın, basiretin kör oluşunu ve bu körlüğün devamlılığını ifade etmektedir. Manevî körlüğün ne demek olduğu, aşağıdaki âyetler yardımı ile daha iyi anlaşılabilir:
İşte o gün onlara bütün önemli haberler kapkaranlık olmuştur; onlar birbirlerine de soramazlar. (Kasas/66)
Muhakkak size Rabbinizden basiretler geldi. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize bir bekçi değilim! (En‘âm/104)
HÛD PEYGAMBER ve ÂD KAVMİ:
65–72. (And olsun ki) Âd’a da kardeşleri Hûd’u (elçi gönderdik). O, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?” dedi. Kavminden, ileri gelen kâfir kimseler, “Biz seni sefâhet [akıl hafifliği; cahillik] içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz” dediler. (Hûd da,) “Ey kavmim! Bende sefâhet [akıl hafifliği; cahillik] yok, velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderilerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden bir adam üzerine Rabbinizden, size bir zikir [öğüt/kitap] gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra, halîfeler yaptı ve yaratılışta boy bos itibariyle sizi arttırdı. Kurtuluşa erdirilmeniz için Allah’ın nimetlerini hatırlayın” dedi. (Onlar da) dediler ki: “Demek sen Allah’a; tek olarak [başkasını karıştırmadan] kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!” (Hûd) dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Hakklarında Allah’ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!” Bunun üzerine o’nu ve o’nunla beraber olan kimseleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olan kimselerin kökünü kestik.
Fecr sûresi’nin tahlilinde geniş yer verdiğimiz Âd kavmi ile onlara elçi olarak gönderilen Hûd peygamber arasında yaşananlar, Peygamberimiz ile Mekkeliler arasındakilere benzemesi bakımından dikkat çekicidir. Hûd peygamberin yaptığı tevhîd çağrısına karşı Âd kavmi, Hûd peygamberi kıt akıllılıkla, câhillikle itham etmiş, atalar dininde direnmiş ve geleceğine inanmayarak Allah’ın azabına meydan okumuştur. Mekkeliler de Âd kavmi gibi, tevhîde yapılan çağrıya karşılık olarak Peygamberimizi mecnûnlukla/cinlenmişlikle itham etmişler ve atalar dininde direnmişlerdir:
“O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler. (Sâd/5)
Âd kavmi, bu direnişi ileri götürmüş ve geleceğine inanmadığı azaba meydan okumuştur. Ne var ki, sonuç onlar için perişanlık olmuştur. Bu kıssa, aynı davranışı göstermekte olan Mekkelilere, Âd kavmi ile aynı “son”u paylaşmamaları için örnek gösterilmektedir.
NÛH KAVMİNDEN SONRA HALÎFELER:
Sâd sûresi‘nin tahlilinin sonunda ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, halîfesözcüğü “arkadan gelen, zaman itibariyle bir başkasının arkasından gelip onun yerine geçen” demektir. Buna göre 69. âyetteki ifadeden, Nûh kavminin yaşayıp yok edildiği bölgede Nûh kavminden sonra Âd kavminin yaşadığı ve bu durumun Âd kavmi tarafından bilindiği anlaşılmaktadır. Nitekim Hûd peygamberin ve yaratılışta boy bos itibariyle sizi artırdışeklindeki ifadesi de, o dönemde Âd kavminin elinde Nûh kavmiyle kendileri arasında bir mukayese yapacak kadar sağlam bilgilerin olduğunu göstermektedir. Hûd peygamberin sözlerindeki boy bosifadesi, sözcüklerin hakikat anlamlarına göre kavimler arasındaki yapısal farkı niteliyor olabileceği gibi, araç gereç ve iktidar gücü farkını da niteliyor olabilir. Kısacası, Hûd peygambere ait bu ifadeden, Âd kavminin Nûh kavmine nazaran fizikî yapı ya da donanım olarak yahut her iki bakımdan da daha güçlü olduğu anlaşılmaktadır.
Hûd peygamberin 71. âyetteki Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? İfadesiyle, bu sapkın kavmin kendisine ilâh edindiği putların “adı var kendi yok” cinsinden salt birer isim oldukları belirtilmektedir. Putlara atfedilen işlevlerin boş birer adlandırma olduğu Yûsuf sûresi’nde de dile getirilmiştir:
Sizin, O’nun [Allah’ın] astlarından o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Ona [bunlara tapmanız konusuna] Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hükümancak Allah’a aittir: O, size, Kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. (Yûsuf/40)
Âd kavminin taptığı isimden ibaret putlar hakkında bir yabancı kaynakta şu malumat verilmektedir:
Âd kavminin Sâkıye, Hâfıza, Râzîka ve Salime adlarında dört ilahları vardı. Birincisinin yağmur verdiğine, ikincisinin kendilerini her tehlikeden koruduğuna, üçüncüsünün rızk verdiğine, dördüncüsünün de derde uğradıkça kendilerine derman verdiğine inanırlardı.
İsimden ibaret putlara Peygamberimizin tebliğde bulunduğu dönemden verilecek örnekler ise; العزّ [‘ızz] ve الاعزّ [el-e‘azz] dan türemiş olan عزّى [‘Uzzâ] ile “ilâh”tan türemiş olan اللاّت [el-Lât] adlarındaki putlardır. Bu putların herhangi bir fonksiyonlarının olmadığı aslında onlara inananlar tarafından da bilinmektedir.
Birer isimden ibaret olan bu ilahlar kimseyi yaratıp yönetemedikleri gibi, hiç kimseye izzet, şeref ve güç de veremezler:
Ey insanlar! Bir misal verildi, şimdi ona kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından yakardıklarınız, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Velev ki onun için bir araya gelseler bile. Sinek onlardan bir şey kapsa onu ondan kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de zayıf kaldı. Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz ki Allah güçlüdür, kadirdir. (Hacc/73-74)
SÂLİH PEYGAMBER ve SEMÛD KAVMİ:
73–79. (And olsun ki) Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i (elçi olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil [kanıt] geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, sizin için bir âyettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. Ve düşünün ki Âd’dan sonra sizi halîfeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarını evler hâlinde yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.” Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Sâlih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” (Onlar da,) “Kesinlikle biz o’nunla gönderilene inananlarız [inanıyoruz] !” dediler. O büyüklük taslayan kimseler, “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle inkâr edenleriz [ediyoruz] !” dediler. Hemencecik de o dişi deveyi inciklerinden kesip öldürdüler ve büyüklenerek Rabb’lerinin buyruğundan dışarı çıktılar ve “Ey Sâlih! Eğer gerçekten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini getir bize!” dediler. Bunun üzerine onları, şiddetli sarsıntı hemen yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. (Sâlih de) o zaman onlara sırt çevirdi ve “Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi.
Semûd kavminden Fecr, Necm, Şems, Burûc, Kaf, Kamer ve Sâd sûrelerinde de bahsedilmiş ve bu sûrelerin tahlillerinde bu kavim hakkında bazı bilgiler verilmişti. Yararlı olacağını düşünerek bu bilgilerden Semûd sözcüğü ile ilgili olan kısmı burada tekrar veriyoruz.
“SEMÛD” SÖZCÜĞÜ: Arap dili uzmanlarının çoğu ثمود [semûd] sözcüğünün Arapça olmadığı ve dolayısıyla da çekimli olmadığı görüşündedir.
Bazı dilbilimciler ise sözcüğün Arapça olduğu ve smd kökünden türediği görüşündedirler. ثمد [smd] sözcüğü, “maddesi [kütlesi] bulunmayan su” demektir ve sözcük “az su” anlamı kastı ile “kırağı veya çiy suyu” için kullanılır. Bundan başka, su sarnıçları, içinde az su bulunan çukurlar, çukur kazılıp da suyun bulunamaması da semd sözcüğüyle ifade edilir.
Semûd sözcüğü semd kökünden türemiş bir sözcük olarak kabul edilirse, “suyu kıt olan” anlamına gelir. Ancak Sâlih peygamber kıssasındaki “deve” ve “su taksimi” ifadelerinin zâhirî anlamlarından yola çıkarak Semûd kavminin kırağı, çiy, sarnıç veya suyu az olan kuyulara mahkûm olduğunu düşünmek ve onları az sayıdaki bedevîden oluşmuş bir kabile olarak görmek yanlış olur. Çünkü Kur’ân’ın diğer âyetlerinde verilen bilgilerden anlaşıldığına göre, Semûd kavmi büyük bir medeniyettir ve kalabalık bir halktır. Ayrıca kıssada geçen deve de -bize göre- hakikat manada değil, mecaz manada düşünülmelidir. Zira eski çağlarda tarım ve hayvancılıkla geçinen toplumlarda, beş yaşında en verimli çağındaki bir devenin [en-nâkah] , neredeyse çocuklardan bile değerli tutulduğu için kesilmesi mantıksızdır. Zaten âyette de bu deve, “Allah’ın devesi” olarak nitelenmiştir. Şems sûresi’nin tahlilinde açıkladığımız gibi, devenin Allah’a izafe edilişi, onu kimsenin sahiplenemeyeceğini ifade eder ki, bu da tıpkı “Allah’ın evi” [Beytullah] gibi devenin kimseye ait olmadığını, tüm insanlara, kamuya ait olduğunu gösterir.
74. âyetin sonundaki Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın ifadesinden, Âd kavminden sonra o bölgede bir düzen kurulduğu anlaşılmaktadır. Yapılan ihtar da o düzenin bozulmaması ve kargaşa çıkarılmaması içindir. Bize göre, dolaylı olarak düzenin [adaletin] olmadığı yerde kargaşanın kaçınılmaz olduğu ve mülkün [yönetimin, devletin] temelinin adalet olduğu vurgulanmaktadır.
78. âyetteki “diz üstü çöke kaldılar” diye çevirdiğimiz جاثمين [câsimîn] sözcüğü, “hiç hareket etmeden, hiç bir şey hissetmeden diz üstü oturanlar” anlamında olup Semûd halkının düştüğü perişanlığı yansıtmaktadır.
79. âyetteki, (Sâlih de) o zaman onlara sırt çevirdi ifadesinden, Sâlih peygamberin bu olaydan sonra onların yanlarına uğramadığı ve onlara yardımcı olmadığı veya onlarla hiç muhatap olmadığı ve oradan ayrılıp uzaklaştığı anlaşılmaktadır.
Yine 79. âyetteki Sâlih peygamberin, Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz ifadesi, Nûh peygamberin kıssasında olduğu gibi, peygamberlerin değişmez görevlerinin “tebliğ” ve “nasihat” olduğunu bildirmektedir. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, değişmez görevleri dışında peygamberlere Yüce Allah tarafından ayrıca bir “teşri” [yasama] görevi ve yetkisi verilmemiştir.
Sâlih peygamber ile Semûd kavminin kıssası, İsrâîloğulları veya Uzakdoğu kıssalarından olmayıp Arap kıssasıdır. Bize göre, Arapların iyi bilmeleri ve aralarında sıkça anlatmaları sebebiyle bu kıssaya Kur’ân’da birçok kez yer verilmiştir.
Semûd kavminin uğradığı felâketi anlatmak için kullanılmış olan recfe [şiddetli sarsıntı] ve yol açtığı korkunç olaylar, başka âyetlerde de dile getirilmiştir:
İşte, onların, işledikleri zulümler yüzünden çatıları çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç kuşkusuz bunda, bilen bir halk için bir âyet/gösterge vardır. (Neml/52)
Şüphesiz Biz onların üzerine tek sayha [korkunç bir ses] gönderdik; ağılcının topladığı çalı-çırpı gibi oluverdiler. (Kamer/31)
LÛT PEYGAMBER ve KAVMİ:
80–81. (And olsun) Lut’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: “Siz, sizden önce, âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, kadınların astından erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz.”
Lût peygamber, İsrâîloğulları tarafından iftiraya uğramış peygamberlerdendir. Kitap-ı Mukaddes’te kızlarıyla çirkin ilişkileri anlatılan Lût peygamber, Kur’ân’da ise övülmüş ve takvâlı bir kimse olarak açıklanmıştır:
Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: “Siz takvâlı olmaz mısınız?” (Şu‘arâ/161)
Lût peygambere yönelik birçok karalamanın yer aldığı Kitap-ı Mukaddes’te o’nun takvâlı, iyi bir insan olduğu İbrâhîm peygamberin ağzından ifade edilmekle beraber, bu durum ona çalınan karaları temizlemekten uzaktır. Bu aynı zamanda Kitap-ı Mukaddes’in kendi içinde çeliştiğini de göstermektedir.
Kur’an’ın Lût peygamber konusundaki beyanları aslında Kitap-ı Mukaddes’i tashih eder mâhiyettedir. Bunun böyle olduğunun anlaşılabilmesi için Kitap-ı Mukaddes’teki bazı anlatımların bilinmesi gerekir:
ÜÇ KONUK:
İbrâhîm günün sıcak saatlerinde Mamre meşeliğindeki çadırının önünde otururken, RABB kendisine göründü. İbrâhîm karşısında üç adamın durduğunu gördü. Onları görür görmez karşılamaya koştu. Yere kapanarak birine, “Ey efendim! Eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunun yanından ayrılma” dedi, “biraz su getirteyim, ayaklarınızı yıkayın. Şu ağacın altında dinlenin. Madem kulunuza konuk geldiniz, bırakın size yiyecek bir şeyler getireyim. Biraz dinlendikten sonra yolunuza devam edersiniz.” Adamlar, “Peki, dediğin gibi olsun” dediler. İbrâhîm hemen çadıra, Sara’nın yanına gitti. Ona, “Hemen üç sea [üç ölçek: Yaklaşık 13 kg.] ince un al, yoğurup pide yap” dedi. Ardından sığırlara koştu. Körpe ve besili bir buzağı seçip uşağına verdi. Uşak buzağıyı hemen hazırladı. İbrâhîm hazırlanan buzağıyı yoğurt ve sütle birlikte götürüp konuklarının önüne koydu. Onlar yerken o da yanlarında, ağacın altında durdu. Konuklar, “Karın Sara nerede?” diye sordular. İbrâhîm, “Çadırda” diye yanıtladı. RABB, “Gelecek yıl bu zamanda kesinlikle yanına döneceğim” dedi, “o zaman karın Sara’nın bir oğlu olacak.” Sara RABB’in arkasında, çadırın girişinde durmuş, dinliyordu. İbrâhîm’le Sara kocamışlardı, yaşları hayli ileriydi. Sara âdetten kesilmişti. İçin için gülerek, “Bu yaştan sonra bu sevinci tadabilir miyim?” diye düşündü, “üstelik efendim de yaşlı.” RABB İbrâhîm’e sordu: “Sara niçin, ‘Bu yaştan sonra gerçekten çocuk sahibi mi olacağım?’ diyerek güldü? RABB için olanaksız bir şey var mı? Belirlenen vakitte, gelecek yıl bu zaman yanına döndüğümde Sara’nın bir oğlu olacak.” Sara korktu, “Gülmedim” diyerek yalan söyledi. RABB, “Hayır, güldün” dedi.
İBRÂHÎM SODOM İÇİN YALVARIYOR:
Adamlar oradan ayrılırken Sodom’a doğru baktılar. İbrâhîm onları yolcu etmek için yanlarında yürüyordu. RABB, “Yapacağım şeyi İbrâhîm’den mi gizleyeceğim?” dedi, “Kuşkusuz İbrâhîm’den büyük ve güçlü bir ulus türeyecek, yeryüzündeki bütün uluslar o’nun aracılığıyla kutsanacak. Doğru ve adil olanı yaparak yolumda yürümeyi oğullarına ve soyuna buyursun diye İbrâhîm’i seçtim. Öyle ki, o’na verdiğim sözü yerine getireyim.” Sonra İbrâhîm’e, “Sodom ve Gomora büyük suçlama altında” dedi, “günahları çok ağır. Onun için inip bakacağım. Duyduğum suçlamalar doğru mu, değil mi göreceğim. Bunları yapıp yapmadıklarını anlayacağım.” Adamlar oradan ayrılıp Sodom’a doğru gittiler. Ama İbrâhîm RABB’in huzurunda kaldı. (“İbrâhîm RABB’in huzurunda kaldı”: Bazı eski İbrânî din bilginlerine göre “RABB İbrâhîm’in önünde kaldı”) RABB’e yaklaşarak, “Haksızla birlikte haklıyı da mı yok edeceksin?” diye sordu, “Kentte elli doğru kişi var diyelim. Orayı gerçekten yok edecek misin? İçindeki elli doğru kişinin hatırı için kenti bağışlamayacak mısın? Senden uzak olsun bu. Haklıyı, haksızı aynı kefeye koyarak haksızın yanında haklıyı da öldürmek Senden uzak olsun. Bütün dünyayı yargılayan adil olmalı.” RABB, “Eğer Sodom’da elli doğru kişi bulursam, onların hatırına bütün kenti bağışlayacağım” diye karşılık verdi. İbrâhîm, “Ben toz ve külüm, bir hiçim” dedi, “ama Seninle konuşma yürekliliğini göstereceğim. Kırk beş doğru kişi var diyelim, beş kişi için bütün kenti yok mu edeceksin?” RABB, “Eğer kentte kırk beş doğru kişi bulursam, orayı yok etmeyeceğim” dedi. İbrâhîm yine sordu: “Ya kırk kişi bulursan?” RABB, “O kırk kişinin hatırı için hiçbir şey yapmayacağım” diye yanıtladı. İbrâhîm, “Ya Rabb! Öfkelenme ama, otuz kişi var diyelim?” dedi. RABB, “Otuz kişi bulursam, kente dokunmayacağım” diye yanıtladı. İbrâhîm, “Ya Rabb! Lütfen konuşma yürekliliğimi bağışla” dedi, “eğer yirmi kişi bulursan?” RABB, “Yirmi kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim” diye yanıtladı. İbrâhîm, “Ya Rabb! Öfkelenme ama bir kez daha konuşacağım” dedi, “eğer on kişi bulursan?” RABB, “On kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim” diye yanıtladı. RABB İbrâhîm’le konuşmasını bitirince oradan ayrıldı, İbrâhîm de çadırına döndü.
SODOM ve GOMORA’NIN YIKILIŞI:
İki melek akşamleyin Sodom’a vardılar. Lût kentin kapısında oturuyordu. Onları görür görmez karşılamak için ayağa kalktı. Yere kapanarak, “Efendilerim” dedi, “kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı yıkayın, geceyi bizde geçirin. Sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz.” Melekler, “Olmaz” dediler, “geceyi kent meydanında geçireceğiz.” Ama Lût çok diretti. Sonunda o’nunla birlikte evine gittiler. Lût onlara yemek hazırladı, mayasız ekmek pişirdi. Yediler. Onlar yatmadan kentin erkekleri –Sodom’un her mahallesinden genç-yaşlı bütün erkekler– evi sardı. Lut’a seslenerek, “Bu gece sana gelen adamlar nerede?” diye sordular, “getir onları da yatalım.” Lût dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı. “Kardeşler! Lütfen bu kötülüğü yapmayın” dedi, “erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, ne isterseniz yapın. Yeter ki, bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur, çatımın altına geldiler.” Adamlar, “Çekil önümüzden!” diye karşılık verdiler, “adam buraya dışardan geldi, şimdi yargıçlık taslıyor! Sana daha beterini yaparız.” Lut’u ite kaka kapıyı kırmaya davrandılar. Ama içerdeki adamlar uzanıp Lut’u evin içine, yanlarına aldılar ve kapıyı kapadılar. Kapıya dayanan adamları, büyük küçük hepsini kör ettiler. Öyle ki, adamlar kapıyı bulamaz oldu. İçerdeki iki adam Lut’a, “Senin burada başka kimin var?” diye sordular, “oğullarını, kızlarını, damatlarını, kentte sana ait kim varsa hepsini dışarı çıkar. Çünkü burayı yok edeceğiz. RABB bu halk hakkında birçok kötü suçlama duydu, kenti yok etmek için bizi gönderdi.” Lût dışarı çıktı ve kızlarıyla evlenecek olan adamlara, “Hemen buradan uzaklaşın!” dedi, “Çünkü RABB bu kenti yok etmek üzere.” Ne var ki damat adayları o’nun şaka yaptığını sandılar. Tan ağarırken melekler Lut’a, “Karınla iki kızını al, hemen buradan uzaklaş” diye üstelediler, “yoksa kent cezasını bulurken sen de canından olursun.” Lût ağır davrandı, ama RABB o’na acıdı. Adamlar Lut’la karısının ve iki kızının elinden tutup onları kentin dışına çıkardılar. Kent dışına çıkınca, adamlardan biri Lut’a, “Kaç, canını kurtar, arkana bakma” dedi, “bu ovanın hiçbir yerinde durma. Dağa kaç, yoksa ölür gidersin.” Lut, “Aman, efendim!” diye karşılık verdi, “ben kulunuzdan hoşnut kaldınız, canımı kurtarmakla bana büyük iyilik yaptınız. Ama dağa kaçamam. Çünkü felaket bana yetişir, ölürüm. İşte, şurada kaçabileceğim yakın bir kent var, küçücük bir kent. İzin verin, oraya kaçıp canımı kurtarayım. Zaten küçücük bir kent.” Adamlardan biri, “Peki, dileğini kabul ediyorum” dedi, “o kenti yıkmayacağım. Çabuk ol, hemen kaç! Çünkü sen oraya varmadan bir şey yapamam.” Bu yüzden o kente Soar adı verildi. Lût Soar’a vardığında güneş doğmuştu. RABB Sodom ve Gomora’nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı. Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti. Ancak Lut’un peşi sıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi. İbrâhîm sabah erkenden kalkıp önceki gün RABB’in huzurunda durduğu yere gitti. Sodom ve Gomora’ya ve bütün ovaya baktı. Yerden, tüten bir ocak gibi duman yükseliyordu. Tanrı ovadaki kentleri yok ederken İbrâhîm’i anımsamış ve Lut’un yaşadığı kentleri yok ederken Lut’u bu felaketin dışına çıkarmıştı.
LÛT İLE KIZLARI:
Lût Soar’da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı. Büyük kızı küçüğüne, “Babamız yaşlı” dedi, “dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok. Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için o’nunla yatalım.” O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lût yatıp kalktığının farkında değildi. Ertesi gün büyük kız küçüğüne, “Dün gece babamla yattım” dedi, “bu gece de o’na şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de o’nunla yat.” O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lût yatıp kalktığının farkında değildi. Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar. Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. (Moav bugünkü Moavlılar’ın atasıdır.) Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. (O da bugünkü Ammonlular’ın atasıdır.)
İBRÂHÎM İLE AVİMELEK:
İbrâhîm Mamre’den Negev’e göçerek Kadeş ve Sur kentlerinin arasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar’da kaldı. Karısı Sara için, “Bu kadın kız kardeşimdir” dedi. Bunun üzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sara’yı getirtti. Ama Tanrı gece düşünde Avimelek’e görünerek, “Bu kadını aldığın için öleceksin” dedi, “çünkü o evli bir kadın.” Avimelek henüz Sara’ya dokunmamıştı. “Ya RABB!” dedi, “Suçsuz bir ulusu mu yok edeceksin? İbrâhîm’in kendisi bana, ‘Bu kadın kız kardeşimdir’ demedi mi? Kadın da İbrâhîm için, ‘O kardeşimdir’ dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu.” Tanrı, düşünde ona, “Bunu temiz vicdanla yaptığını biliyorum” diye yanıtladı, “Ben de seni bu yüzden Bana karşı günah işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim. Şimdi kadını kocasına geri ver. Çünkü o bir peygamberdir. Senin için dua eder, ölmezsin. Ama kadını geri vermezsen, sen de sana ait olan herkes de ölecek, bilesin.” Avimelek sabah erkenden kalktı, bütün adamlarını çağırarak olup biteni anlattı. Adamlar dehşete düştü. Avimelek İbrâhîm’i çağırtarak, “Ne yaptın bize?” dedi, “Sana ne haksızlık ettim ki, beni ve krallığımı bu büyük günaha sürükledin? Bana bu yaptığın yapılacak iş değil.” Sonra, “Amacın neydi, niçin yaptın bunu?” diye sordu. İbrâhîm, “Çünkü burada hiç Tanrı korkusu yok” diye yanıtladı, karım yüzünden beni öldürebilirler diye düşündüm. Üstelik, Sara gerçekten kız kardeşimdir. Babamız bir, annemiz ayrıdır. Onunla evlendim. Tanrı beni babamın evinden gurbete gönderdiği zaman karıma, ‘Bana sevgini şöyle göstereceksin: Gideceğimiz her yerde kardeşin olduğumu söyle’ dedim.” Avimelek İbrâhîm’e karısı Sara’yı geri verdi. Bunun yanı sıra o’na davar, sığır, köleler, câriyeler de verdi. İbrâhîm’e, “İşte ülkem önünde, nereye istersen oraya yerleş” dedi. Sara’ya da, “Kardeşine bin parça gümüş veriyorum” dedi, “yanındakilere karşı senin suçsuz olduğunu gösteren bir kanıttır bu. Herkes suçsuz olduğunu bilsin.” İbrâhîm Tanrı’ya dua etti ve Tanrı Avimelek’le karısına, câriyelerine şifa verdi. Çocuk sahibi oldular. Çünkü İbrâhîm’in karısı Sara yüzünden RABB Avimelek’in evindeki kadınların hamile kalmasını engellemişti.
İSHÂK’IN DOĞUMU:
RABB verdiği söz uyarınca Sara’ya iyilik etti ve sözünü yerine getirdi. Sara hamile kaldı; İbrâhîm’in yaşlılık döneminde, tam Tanrı’nın belirttiği zamanda o’na bir erkek çocuk doğurdu. İbrâhîm Sara’nın doğurduğu çocuğa İshâk adını verdi. (“İshâk”, “güler” anlamına gelir.) Tanrı’nın kendisine buyurduğu gibi oğlu İshâk’ı sekiz günlükken sünnet etti. İshâk doğduğunda İbrâhîm yüz yaşındaydı. Sara, “Tanrı yüzümü güldürdü” dedi, “bunu duyan herkes benimle birlikte gülecek. Kim İbrâhîm’e, Sara çocuk emzirecek derdi? Bu yaşında o’na bir oğul doğurdum.”
HACER İLE İSMÂÎL UZAKLAŞTIRILIYOR:
Çocuk büyüdü. Sütten kesildiği gün İbrâhîm büyük bir şölen verdi. Ne var ki Sara, Mısırlı Hacer’in İbrâhîm’den olma oğlu İsmâîl’in alay ettiğini görünce, İbrâhîm’e, “Bu câriyeyle oğlunu kov” dedi, “bu câriyenin oğlu, oğlum İshâk’ın mirasına ortak olmasın.” Bu, İbrâhîm’i çok üzdü, çünkü İsmâîl de öz oğluydu. Ancak Tanrı İbrâhîm’e, “Oğlunla câriyen için üzülme” dedi, “Sara ne derse onu yap. Çünkü senin soyun İshâk’la sürecektir. Câriyenin oğlundan da bir ulus yaratacağım, çünkü o da senin soyun.” İbrâhîm sabah erkenden kalktı, biraz yiyecek, bir tulum da su hazırlayıp Hacer’in omuzuna attı, çocuğunu da verip onu gönderdi. Hacer Beer-Şeva Çölü’ne gitti, orada bir süre dolaştı. Tulumdaki su tükenince, oğlunu bir çalının altına bıraktı. Yaklaşık bir ok atımı uzaklaşıp, “Oğlumun ölümünü görmeyeyim” diyerek o’nun karşısına oturup hıçkıra hıçkıra ağladı. Tanrı çocuğun sesini duydu. Tanrı’nın meleği göklerden Hacer’e, “Nen var, Hacer?” diye seslendi, “Korkma! Çünkü Tanrı çocuğun sesini duydu. Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.” Sonra Tanrı Hacer’in gözlerini açtı, Hacer bir kuyu gördü. Gidip tulumunu doldurdu, oğluna içirdi. Çocuk büyürken Tanrı o’nunlaydı. Çocuk çölde yaşadı ve okçu oldu. Paran Çölü’nde yaşarken annesi o’na Mısırlı bir kadın aldı.
İBRÂHÎM İLE AVİMELEK ARASINDAKİ ANTLAŞMA:
O sırada Avimelek’le ordusunun komutanı Fikol İbrâhîm’e, “Yaptığın her şeyde Tanrı seninle” dediler, “onun için, Tanrı’nın önünde bana, oğluma ve soyuma haksız davranmayacağına ant iç. Bana ve konuk olarak yaşadığın bu ülkeye, benim sana yaptığım gibi iyi davran.” İbrâhîm, “Ant içerim” dedi. İbrâhîm Avimelek’e bir kuyuyu zorla ele geçiren adamlarından yakındı. Avimelek, “Bunu kimin yaptığını bilmiyorum” diye yanıtladı, “sen de bana söylemedin, ilk kez duyuyorum.” Daha sonra İbrâhîm Avimelek’e davar ve sığır verdi. Böylece ikisi bir antlaşma yaptılar. İbrâhîm sürüsünden yedi dişi kuzu ayırdı. Avimelek, “Bunun anlamı ne, niçin bu yedi dişi kuzuyu ayırdın?” diye sordu. İbrâhîm, “Bu yedi dişi kuzuyu benim elimden almalısın” diye yanıtladı, “kuyuyu benim açtığımın kanıtı olsun.” Bu yüzden oraya Beer-Şeva adı verildi. Çünkü ikisi orada ant içmişlerdi. (“Beer-Şeva”, “Ant Kuyusu” anlamına gelir.) Beer-Şeva’da yapılan bu antlaşmadan sonra Avimelek, ordusunun komutanı Fikol’la birlikte Filist yöresine geri döndü. İbrâhîm Beer-Şeva’da bir ılgın ağacı dikti; orada RABB’e, ölümsüz Tanrı’ya yakardı. Filist yöresinde konuk olarak uzun süre yaşadı.
İBRÂHÎM’İN DENENMESİ:
Daha sonra Tanrı İbrâhîm’i denedi. “İbrâhîm!” diye seslendi. İbrâhîm, “Buradayım!” dedi. Tanrı, “İshâk’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git” dedi, “orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.” İbrâhîm sabah erkenden kalktı, eşeğine palan vurdu. Yanına uşaklarından ikisini ve oğlu İshâk’ı aldı. Yakmalık sunu için odun yardıktan sonra, Tanrı’nın kendisine belirttiği yere doğru yola çıktı. Üçüncü gün gideceği yeri uzaktan gördü. Uşaklarına, “Siz burada, eşeğin yanında kalın” dedi, “tapınmak için oğlumla birlikte oraya gidip döneceğiz.” Yakmalık sunu için yardığı odunları oğlu İshâk’a yükledi. Ateşi ve bıçağı kendisi aldı. Birlikte giderlerken İshâk İbrâhîm’e, “Baba!” dedi. İbrâhîm, “Evet, oğlum!” diye yanıtladı. İshâk, “Ateşle odun burada, ama yakmalık sunu kuzusu nerede?” diye sordu. İbrâhîm, “Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı Kendisi sağlayacak” dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Tanrı’nın kendisine belirttiği yere varınca İbrâhîm bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshâk’ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı. Ama RABB’in meleği göklerden, “İbrâhîm, İbrâhîm!” diye seslendi. İbrâhîm, “İşte buradayım!” diye karşılık verdi. Melek, “Çocuğa dokunma” dedi, “o’na hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.” İbrâhîm çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu. Oraya “RABB sağlar” adını verdi. (“RABB’in dağında sağlanacaktır” sözü bu yüzden bugün de söyleniyor.) RABB’in meleği göklerden İbrâhîm’e ikinci kez seslendi: “RABB diyor ki, kendi üzerime ant içiyorum. Bunu yaptığın için, biricik oğlunu esirgemediğin için seni fazlasıyla kutsayacağım; soyunu göklerin yıldızları, kıyıların kumu kadar çoğaltacağım. Soyun düşmanlarının kentlerini mülk edinecek. Soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün uluslar kutsanacak. Çünkü sözümü dinledin.” Sonra İbrâhîm uşaklarının yanına döndü. Birlikte yola çıkıp Beer-Şeva’ya gittiler. İbrâhîm Beer-Şeva’da kaldı.
NAHOR’UN OĞULLARI:
Bir süre sonra İbrâhîm’e, “Milka, kardeşin Nahor’a çocuklar doğurdu” diye haber verdiler, “İlk oğlu Ûs, kardeşi Bûz, Kemuel –Aram’ın babası– Keset, Hazo, Pildaş, Yidlaf, Betuel.” Betuel Rebeka’nın babası oldu. Bu sekiz çocuğu İbrâhîm’in kardeşi Nahor’a Milka doğurdu. Reuma adındaki câriyesi de Nahor’a Tevah, Gaham, Tahaş ve Maaka’yı doğurdu.
SARA’NIN ÖLÜMÜ:
Sara yüz yirmi yedi yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı. Kenan ülkesinde, bugün Hevron denilen Kiryat-Arba’da öldü. İbrâhîm yas tutmak, ağlamak için Sara’nın ölüsünün başına gitti. Sonra karısının ölüsünün başından kalkıp Hititler’e, “Ben aranızda konuk ve yabancıyım” dedi, “bana mezar yapabileceğim bir toprak satın. Ölümü kaldırıp gömeyim.” Hititler, “Efendim! Bizi dinle” diye yanıtladılar, “sen aramızda güçlü bir beysin. Ölünü mezarlarımızın en iyisine göm. Ölünü gömmen için kimse senden mezarını esirgemez.” İbrâhîm, ülke halkı olan Hititler’in önünde eğilerek, “Eğer ölümü gömmemi istiyorsanız, benim için Sohar oğlu Efron’a ricada bulunun” dedi, “tarlasının dibindeki Makpela Mağarası’nı bana satsın. Fiyatı neyse huzurunuzda eksiksiz ödeyip orayı mezarlık yapacağım.” Hititli Efron halkının arasında oturuyordu. Kent kapısında toplanan herkesin duyacağı biçimde, “Hayır, efendim!” diye karşılık verdi, “Beni dinle, mağarayla birlikte tarlayı da sana veriyorum. Halkımın huzurunda onu sana veriyorum. Ölünü göm.” İbrâhîm ülke halkının önünde eğildi. Herkesin duyacağı biçimde Efron’a, “Lütfen beni dinle” dedi, “tarlanın parasını ödeyeyim. Parayı kabul et ki, ölümü oraya gömeyim.” Efron, “Efendim! Beni dinle” diye karşılık verdi, “aramızda dört yüz şekel gümüşün sözü mü olur? Ölünü göm.” (“Dört yüz şekel”, yaklaşık 4.6 kg.) İbrâhîm Efron’un önerisini kabul etti. Efron’un Hititler’in önünde sözünü ettiği dört yüz şekel gümüşü tüccarların ağırlık ölçülerine göre tarttı. Böylece Efron’un Mamre yakınında Makpela’daki tarlası, çevresindeki bütün ağaçlarla ve içindeki mağarayla birlikte, kent kapısında toplanan Hititler’in huzurunda İbrâhîm’in mülkü kabul edildi. İbrâhîm karısı Sara’yı Kenan ülkesinde Mamre’ye –Hevron’a– yakın Makpela Tarlası’ndaki mağaraya gömdü. Hititler tarlayı içindeki mağarayla birlikte İbrâhîm’in mezarlık yeri olarak onayladılar.
Kitap-ı Mukaddes’te çamur atılan Allah’ın bir başka elçisi de Nûh peygamberdir. Sözde, Nûh peygamber tufandan sonra oğlunun tasallutuna maruz kalmıştır:
Nûh çiftçiydi, ilk bağı o dikti. Şarap içip sarhoş oldu, çadırının içinde çırılçıplak uzandı. Kenan’ın babası olan Ham babasının çıplak olduğunu görünce dışarı çıkıp iki kardeşine anlattı. Sam’la Yafet bir giysi alıp omuzlarına attılar, geri geri yürüyerek çıplak babalarını örttüler. Babalarını çıplak görmemek için yüzlerini öbür yana çevirdiler. Nûh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını anlayarak şöyle dedi: “Kenan’a lânet olsun, köleler kölesi olsun kardeşlerine. Övgüler olsun Sam’ın Tanrısı RABB’e, Kenan Sam’a kul olsun. Tanrı Yafet’e bolluk versin, Sam’ın çadırlarında yaşasın, Kenan Yafet’e kul olsun.”
Hâlbuki Kur’ân, Lût peygamberin ağzından, Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Sözleriyle, bu iğrençliğin daha önce hiçbir kavimde görülmediğini bildirerek, Kitap-ı Mukaddes’te Nûh peygambere sürülmeye çalışılan karayı temizlemiştir.
81. âyetteki, Aslında siz müsrif; sınırı aşan bir kavimsiniz ifadesi genellikle, Lût kavminde yaygın olan homoseksüel ilişki sebebiyle cinsel alana çekilmiş ve “bir işin gereksiz yapılması, cinsel ilişkinin asıl amacı olan üremeye yönelik olarak yapılmaması, Allah’ın nimetinin, meninin boşa atılması” olarak yorumlanmıştır. Yeri gelmişken Lût Peygamberin kavmi tarafından işlenen bu cinsel sapkınlığın Lût (as)’ın adı ile ilişkilendirilerek “Lûtîlik” veya “Livata” olarak isimlendirilmesinin yanlış bir tutum olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Her ne kadar bu isimlendirme, söz konusu sapkınlığın Lût (as)’ın kavmine nispetinden dolayı ise de, yine de uygun bir isimlendirme değildir.
Râzî bu cinsel sapkınlık konusunda şunları söylemiştir:
EŞCİNSELLİK [HOMOSEKSÜELLİK] ’TEKİ ÇİRKİNLİĞİN SEBEPLERİ:
Üçüncü mesele, bu işin çirkinliğini gerektiren sebeplerin izahı hakkındadır:
Bil ki bu işin çirkinliği, insanların tabiatına âdeta yerleşmiş bir şeydir. Binâenaleyh bunun sebeplerini genişçe saymamıza gerek yok. Fakat biz yine de diyoruz ki: Bunun çirkinliğini gerektiren sebepler pek çoktur:
BİRİNCİ SEBEP: Pek çok insan çocuğunun olmasını istemez. Çünkü çocuğun doğması, insanı mal kazanmaya ve kazanç için kendisini yormaya sevk eder. Ancak Cenâb-ı Hakk, cinsî münasebeti o büyük lezzetin gerçekleşmesinin sebebi kılmıştır. Öyle ki, insan bu (şehevî) lezzeti elde etmek için cinsî münasebette bulunur. Bu durumda da o kimse istese de, istemese de çocuk olur. İşte bu yolla da insan nesli devam eder ve insan türü sona ermez. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, cinsî münasebete bir lezzet vermiştir. Bu tıpkı, bazı hayvanları avlamak için tuzak kuran insana benzer. Çünkü o insan mutlaka bu tuzağa, o hayvanın arzuladığı bir şeyi kor. Böylece bu, o hayvanın tuzağa düşmesine sebep olur. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk da o hayvanın arzuladığı bir şeyin tuzağa konulmasına benzer bir şekilde, cinsî münasebete bir lezzet koymuştur. Allah Teâlâ’nın bundan maksadı, en şerefli tür olan insan türünün devamını sağlamaktır. Bu sabit olunca, biz diyoruz ki: İnsan o lezzeti, neticede çocuk yapmaya götürmeyecek bir yoldan elde etme gayretine girerse, istenen hikmet gerçekleşmez ve bu, insan neslinin sona ermesi neticesine götürür. Bu ise Allah’ın hikmetinin hilafına bir davranış olmuş olur. Binâenaleyh bunun kesin olarak haram kılınması gerekir. Tâ ki bu lezzet, neticede çocuk doğurmaya götüren bir yol ile gerçekleşsin.
İKİNCİ SEBEP: Cinsî münasebette erkeklikten beklenen vasıf fail olma, kadınlıktan beklenen ise mef‘ul olma [bu failiyyeti kabul etme] durumudur. Hâlbuki erkek mef‘ul, kadın da fail durumuna geçecek olursa, bu hem insan tabiatının, hem de ilâhî hikmetin aksine ve hilafına bir şey olmuş olur.
ÜÇÜNCÜ SEBEP: Sırf şehevî duyguyu tatmin için uğraşmak, hayvanların yaptığına benzer. Şehvetle meşgul olunduğu zaman, bu, şehveti tatminin ötesinde başka bir manayı da ifade eder. O halde şehveti kadın ile gidermek de, sırf şehevî duyguyu tatmin etmenin ötesinde bir başka manaya gelir ki, bu mana da, bir çocuğun olması ve en şerefli tür olan insan neslinin devam etmesidir. Ama erkeğin şehvetini yine bir erkekle gidermesi, sadece şehveti gidermekten başka bir şey ifade etmez. Binâenaleyh bu, hayvanlara benzeme ve insanın fıtratına uygun olanın dışına çıkma olur ki, son derece çirkin bir iştir.
DÖRDÜNCÜ SEBEP: Diyelim ki münasebette fail durumunda olan erkek lezzet alır. Fakat özellikle mef‘ul durumundaki erkek, ebediyyen zail olmayacak bir utandırıcı leke ile kirlenmiş olur. Hâlbuki aklı olan bir kimse bir anda sona erecek değersiz bir lezzetten ötürü, başkası sebebi ile, üzerinden hiç silinmeyecek bir ayıba düşmeye razı olmaz.
BEŞİNCİ SEBEP: Bu, fail ile mef‘ul arasında köklü bir düşmanlığın doğmasına sebep olan bir iştir. Çoğu kez bu iş, mef‘ul durumunda olan erkeğin failden nefretine sebep olduğundan, fail olanı öldürmeye yahut da onu, elinden gelen her yol ile imha etmeye sevk eder. Ama bu işin kadın ile kocası arasında yapılması ise, onlar arasındaki ülfet ve sevginin kökleşmesini, büyük faydaların meydana gelmesini sağlar. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Size, nefislerinizden, kendilerine ısınmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ue merhamet yaratması da Allah’ın varlığına işaret eden âyetlerindendir (Rûm/21) buyurmuştur.
ALTINCI SEBEP: Allah Teâlâ, kadının rahmine, meniyi alabildiğine kendisine çekme kuvveti vermiştir. Dolayısıyla erkek, hanımı ile cinsî münasebette bulunduğunda bu çekme kuvveti güç kazanır, böylece erkeğin meni yolunda ne var, ne yoksa hepsi çıkar. Ama erkek yine bir erkekle münasebette bulunduğunda, mef‘ul olan erkeğin dübüründe meniyi çeken bir kuvvet yoktur. Bu durumda da meninin çekilmesi tam olmaz ve meni yollarında, meni parçacıkları kalır, iyice temizlenmez, bundan dolayı da oralarda kokar, kokuşur ve bu sebeple şiddetli iltihaplar ve önemli hastalıklar meydana gelir. Bu, ancak tıbbî incelemelerle anlaşılan birtakım fayda ve hikmetlerdir. İşte, homoseksüellik işinin çirkinliğini gösteren sebepler bunlardır.
Hâlbuki 81. âyette geçen الاسراف [isrâf] , “şirk, Allah’ı tanımama, elçileri yalanlama, aklı yerinde kullanmama, nasihati ciddiye almama” anlamındadır. Eğer isrâf sözcüğünün bu âyetteki anlamı, yorumcuların çoğunun yukarıdakine benzer görüşleri doğrultusunda olsaydı, kısır, hamile ve menopozdaki eşlerle yapılan cinsel ilişkilerin de, bir çocuk doğmasına yol açmayan ilişkiler kapsamında olması sebebiyle, isrâf olarak nitelenmesi gerekirdi.
82. Ve kavminin cevabı yalnızca, “Onları kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!” demek oldu.
Bu âyetten anlaşıldığına göre iyice ahlâksızlaşmış olan o yalanlayıcı kavim, aralarında birkaç temiz ve dürüst kişinin bulunmasına tahammül edememekte, onları aralarından çıkarıp sürmeyi istemektedirler.
83. Bunun üzerine Biz de o’nu ve ailesini kurtardık, yalnız karısını kurtarmadık; o, geride kalanlardan idi.
Aralarında bulunan birkaç erdemli kişi de Lût peygamber ile birlikte gidince geride sadece toprak altına atılması lâzım gelen pisliklerin bulunduğu bir kavim kalmış, onlar da topluca helâk edilmişlerdir. Lût peygamberin karısının da helâk edilenler arasında olması, peygamber eşi dahi olsa her suçlunun cezasını çekeceğini, Allah’a karşı gelen birini Allah’ın azabından hiç kimsenin koruyamayacağını göstermektedir. İman, iyilik insanın kendisinde olmadıktan sonra, iyilere akraba olmak, iyilerin soyundan gelmek, –Nûh peygamberin tufanda boğulan oğlu örneğinde olduğu gibi– insana bir yarar sağlamaz.
Lût peygamberin karısının kurtarılmamasının sebebi, onun diğerleriyle işbirliği yapan bir hain olması idi:
(Onlar/misafir elçiler,) “Ey Lût! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. İçinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka. Şüphesiz onlara gelen ona da gelecektir. Şüphesiz vaat edilen (helâk zamanları) sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler. (Hûd/81)
Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun (nikâhı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler. O ikisi [kocaları] , Allah’tan hiçbir şeyi onlardan savamadı. Ve (onlara), “Girenlerle birlikte siz de ateşe girin!” denildi. (Tahrîm/10)
Kitap-ı Mukaddes’te Lût ve İbrahim-Lût ile ilgili anlatılanlar şöyledir:
BÂBİL KULESİ:
Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” RABB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece RABB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Bâbil adı verildi. Çünkü RABB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı. (“Bâbil”, İbranice “kargaşa” sözcüğünü çağrıştırır.)
SAM’DAN AVRAM’A:
Sam’ın soyunun öyküsü: Tufandan iki yıl sonra Sam 100 yaşındayken oğlu Arpakşat doğdu. Arpakşat’ın doğumundan sonra Sam 500 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Arpakşat 35 yaşındayken oğlu Şelah doğdu. Şelah’ın doğumundan sonra Arpakşat 403 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. (Septuaginta) “Arpakşat 35 yaşındayken oğlu Kenan doğdu. Kenan’ın doğumundan sonra Arpakşat 430 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Kenan 130 yaşındayken oğlu Şelah doğdu. Şelah’ın doğumundan sonra Kenan 330 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu” (bkz. Luk. 3:35-36). Şelah 30 yaşındayken oğlu Ever doğdu. Ever’in doğumundan sonra Şelah 403 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Ever 34 yaşındayken oğlu Pelek doğdu. Pelek’in doğumundan sonra Ever 430 yıl dahayaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Pelek 30 yaşındayken oğlu Reu doğdu. Reu’nun doğumundan sonra Pelek 209 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Reu 32 yaşındayken oğlu Seruk doğdu. Seruk’un doğumundan sonra Reu 207 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Seruk 30 yaşındayken oğlu Nahor doğdu. Nahor’un doğumundan sonra Seruk 200 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Nahor 29 yaşındayken oğlu Terah doğdu. Terah’ın doğumundan sonra Nahor 119 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. 70 yaşından sonra Terah’ın Avram, Nahor ve Haran adlı oğulları oldu. Terah soyunun öyküsü: Terah Avram, Nahor ve Haran’ın babasıydı. Haran’ın Lût adlı bir oğlu oldu. Haran, babası Terah henüz sağken, doğduğu ülkede, Kildaniler’in Ur Kenti’nde öldü. Avram’la Nahor evlendiler. Avram’ın karısının adı Sara, Nahor’unkinin adı Milka’ydı. Milka Yiska’nın babası Haran’ın kızıydı. Sara kısırdı, çocuğu olmuyordu. Terah, oğlu Avram’ı, Haran’ın oğlu olan torunu Lut’u ve Avram’ın karısı olan gelini Sara’yı yanına aldı. Kenan ülkesine gitmek üzere Kildaniler’in Ur Kenti’nden ayrıldılar. Harran’a gidip oraya yerleştiler. Terah 205 yıl yaşadıktan sonra Harran’da öldü.
AVRAM’A ÇAĞRI:
RABB Avram’a, “Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git” dedi, “seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım, bereket kaynağı olacaksın. Seni kutsayanları kutsayacak, seni lanetleyeni lanetleyeceğim. Yeryüzündeki bütün halklar senin aracılığınla kutsanacak.” Avram RABB’in buyurduğu gibi yola çıktı. Lût da o’nunla birlikte gitti. Avram Harran’dan ayrıldığı zaman 75 yaşındaydı. Karısı Sara’yı, yeğeni Lut’u, Harran’da kazandıkları malları, edindikleri uşakları yanına alıp Kenan ülkesine doğru yola çıktı. Oraya vardılar. Avram ülke boyunca Şekem’deki More meşesine kadar ilerledi. O günlerde orada Kenanlılar yaşıyordu. RABB Avram’a görünerek, “Bu toprakları senin soyuna vereceğim” dedi. Avram kendisine görünen RABB’e orada bir sunak yaptı. Oradan Beytel’in doğusundaki dağlık bölgeye doğru gitti. Çadırını batıdaki Beytel’le doğudaki Ay Kenti’nin arasına kurdu. Orada RABB’e bir sunak yapıp RABB’e yakardı. Sonra kona göçe Negev’e doğru ilerledi.
AVRAM MISIR’DA:
Ülkedeki şiddetli kıtlık yüzünden Avram geçici bir süre için Mısır’a gitti. Mısır’a yaklaştıklarında karısı Sara’ya, “Güzel bir kadın olduğunu biliyorum” dedi, “olur ki Mısırlılar seni görüp, ‘Bu o’nun karısı’ diyerek beni öldürür, seni sağ bırakırlar. Lütfen, ‘Onun kız kardeşiyim’ de ki, senin hatırın için bana iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar.” Avram Mısır’a girince, Mısırlılar karısının çok güzel olduğunu fark ettiler. Kadını gören firavunun adamları, güzelliğini firavuna övdüler. Kadın saraya alındı. Onun hatırı için firavun Avram’a iyi davrandı. Avram davar, sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve kadın köle, deve sahibi oldu. RABB Avram’ın karısı Sara yüzünden firavunla ev halkının başına korkunç felaketler getirdi. Firavun Avram’ı çağırtarak, “Nedir bana bu yaptığın?” dedi, “Neden Sara’nın karın olduğunu söylemedin? Niçin ‘Sara kız kardeşimdir’ diyerek onunla evlenmeme izin verdin? Al karını, git!” Firavun Avram için adamlarına buyruk verdi. Böylece Avram’la karısını sahip olduğu her şeyle birlikte gönderdiler.
AVRAM’LA LÛT’UN AYRILMASI:
Avram, karısı ve sahip olduğu her şeyle birlikte Mısır’dan ayrılıp Negev’e doğru gitti. Lût da o’nunla birlikteydi. Avram çok zengindi. Sürüleri, altınları, gümüşleri vardı. Negev’den başlayıp bir yerden öbürüne göçerek Beytel’e kadar gitti. Beytel’le Ay Kenti arasında daha önce çadırını kurmuş olduğu yere vardı. Önceden yapmış olduğu sunağın bulunduğu yere gidip orada RABB’e yakardı. Avram’la birlikte göçen Lût’un da davarları, sığırları, çadırları vardı. Malları öyle çoktu ki, toprak birlikte yaşamalarına elvermedi; yan yana yaşayamadılar. Avram’ın çobanlarıyla Lût’un çobanları arasında kavga çıktı. –O günlerde Kenanlılar’la Perizliler de orada yaşıyorlardı.– Avram Lut’a, “Biz akrabayız” dedi, “bu yüzden aramızda da çobanlarımız arasında da kavga çıkmasın. Bütün topraklar senin önünde. Gel, ayrılalım. Sen sola gidersen, ben sağa gideceğim. Sen sağa gidersen, ben sola gideceğim.” Lût çevresine baktı. Şeria Ovası’nın tümü RABB’in bahçesi gibi, Soar’a doğru giderken Mısır toprakları gibiydi. Her yerde bol su vardı. RABB Sodom ve Gomora kentlerini yok etmeden önce ova böyleydi. Lût kendine Şeria Ovası’nın tümünü seçerek doğuya doğru göçtü. Birbirlerinden ayrıldılar. Avram Kenan topraklarında kaldı. Lût ovadaki kentlerin arasına yerleşti, Sodom’a yakın bir yere çadır kurdu. Sodom halkı çok kötüydü. RABB’e karşı büyük günah işliyordu. Lût Avram’dan ayrıldıktan sonra, RABB Avram’a, “Bulunduğun yerden kuzeye, güneye, doğuya, batıya dikkatle bak” dedi, “soyunu toprağın tozu kadar çoğaltacağım. Öyle ki, biri çıkıp da toprağın tozunu sayabilirse, senin soyunu da sayabilecek. Kalk, sana vereceğim toprakları boydan boya dolaş.” Avram çadırını söktü, gidip Hevron’daki Mamre meşeliğine yerleşti. Orada RABB’e bir sunak yaptı.
AVRAM LÛT’U KURTARIYOR:
Bu arada Şinar Kralı Amrafel, Ellasar Kralı Aryok, Elam Kralı Kedorlaomer ve Goyim Kralı Tidal (“Şinar”, yani “Babil”), Sodom Kralı Bera’ya, Gomora Kralı Birşa’ya, Adma Kralı Şinav’a, Sevoyim Kralı Şemever’e ve Bala-Soar Kralı’na karşı savaş açtı. Bu son beş kral bugün Lût Gölü olan Siddim Vadisi’nde güçlerini birleştirmişti. Bu krallar on iki yıl Kedorlaomer’in egemenliği altında yaşamış, on üçüncü yıl ona başkaldırmışlardı. On dördüncü yıl Kedorlaomer’le onu destekleyen öbür krallar gelip Aşterot-Karnayim’de Refalılar’ı, Ham’da Zuzlular’ı, Şave-Kiryatayim’de Emliler’i, çöl kenarındaki El-Paran’a kadar uzanan dağlık Seir bölgesinde Horlular’ı bozguna uğrattılar. Oradan geri dönüp Eyn-Mişpat’a –Kadeş’e– gittiler. Amalekliler’in bütün topraklarını alarak Haseson-Tamar’da yaşayan Amorlular’ı bozguna uğrattılar. Bunun üzerine Sodom, Gomora, Adma, Sevoyim, Bala –Soar– kralları yola çıktı. Bu beş kral dört krala –Elam Kralı Kedorlaomer, Goyim Kralı Tidal, Şinar Kralı Amrafel, Ellasar Kralı Aryok’a– karşı Siddim Vadisi’nde savaş düzenine girdiler. Siddim Vadisi zift çukurlarıyla doluydu. Sodom ve Gomora kralları kaçarken adamlarından bazıları bu çukurlara düştü. Sağ kalanlarsa dağlara kaçtı. Dört kral Sodom ve Gomora’nın bütün malını ve yiyeceğini alıp gitti. Avram’ın yeğeni Lût’la mallarını da götürdüler. Çünkü o da Sodom’da yaşıyordu. Oradan kaçıp kurtulan biri gelip İbrânî Avram’a durumu bildirdi. Avram Eşkol’la Aner’in kardeşi Amorlu Mamre’nin meşeliğinde yaşıyordu. Bunların hepsi Avram’dan yanaydılar. Avram yeğeni Lût’un tutsak alındığını duyunca, evinde doğup yetişmiş üç yüz on sekiz adamını yanına alarak dört kralı Dan’a kadar kovaladı. Adamlarını gruplara ayırdı, gece saldırıp onları bozguna uğratarak Şam’ın kuzeyindeki Hova’ya kadar kovaladı. Yağmalanan bütün malı, yeğeni Lût’la mallarını, kadınları ve halkı geri getirdi.
MELKİSEDEK AVRAM’I KUTSUYOR:
Avram Kedorlaomer’le onu destekleyen kralları bozguna uğratıp dönünce, Sodom Kralı o’nu karşılamak için Kral Vadisi olan Şave Vadisi’ne gitti. Yüce Tanrı’nın kâhini olan Şalem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap getirdi. Avram’ı kutsayarak şöyle dedi: “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı Avram’ı kutsasın, Düşmanlarını o’nun eline teslim eden yüce Tanrı’ya övgüler olsun.” Bunun üzerine Avram her şeyin ondalığını Melkisedek’e verdi. Sodom Kralı Avram’a, “Adamlarımı bana ver, mallar sana kalsın” dedi. Avram Sodom Kralı’na, “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı RABB’in önünde sana ait hiçbir şey, bir iplik, bir çarık bağı bile almayacağıma ant içerim” diye karşılık verdi, “öyle ki, ‘Avram’ı zengin ettim’ demeyesin. Yalnız, adamlarımın yedikleri bunun dışında. Bir de beni destekleyen Aner, Eşkol ve Mamre paylarına düşeni alsınlar.”
RABB’İN AVRAM’LA YAPTIĞI ANTLAŞMA:
Bundan sonra RABB bir görümde Avram’a, “Korkma, Avram” diye seslendi, “senin kalkanın Benim. Ödülün çok büyük olacak.” Avram, “Ey Egemen RABB! Bana ne vereceksin?” dedi, “Çocuk sahibi olamadım. Evim Şamlı Eliezer’e kalacak. Bana çocuk vermediğin için evimdeki bir uşak mirasçım olacak.” RABB yine seslendi: “O mirasçın olmayacak, öz çocuğun mirasçın olacak.” Sonra Avram’ı dışarı çıkararak, “Göklere bak” dedi, “yıldızları sayabilir misin? İşte, soyun o kadar çok olacak.” Avram RABB’e iman etti, RABB bunu o’na doğruluk saydı. Tanrı Avram’a, “Bu toprakları sana miras olarak vermek için Kildaniler’in Ur Kenti’nden seni çıkaran RABB Benim” dedi. Avram, “Ey Egemen RABB! Bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?” diye sordu. RABB, “Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir” dedi, “hepsi üçer yaşında olsun. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir.” Avram hepsini getirdi, ortadan kesip parçaları birbirine karşı dizdi. Yalnız kuşları kesmedi. Leşlerin üzerine konan yırtıcı kuşları kovdu. Güneş batarken Avram derin bir uykuya daldı. Üzerine dehşet verici zifiri bir karanlık çöktü. RABB Avram’a şöyle dedi: “Şunu iyi bil ki, senin soyun yabancı bir ülkede, gurbette yaşayacak. Dört yüz yıl kölelik edip baskı görecek. Ama soyuna kölelik yaptıran ulusu cezalandıracağım. Sonra soyun oradan büyük mal varlığıyla çıkacak. Sen de esenlik içinde atalarına kavuşacaksın. İleri yaşta ölüp gömüleceksin. Soyunun dördüncü kuşağı buraya geri dönecek. Çünkü Amorlular’ın yaptığı kötülükler henüz doruğa varmadı.” Güneş batıp karanlık çökünce, dumanlı bir mangalla alevli bir meşale göründü ve kesilen hayvan parçalarının arasından geçti. O gün RABB Avram’la antlaşma yaparak o’na şöyle dedi: “Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları –Ken, Keniz, Kadmon, Hitit, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını– senin soyuna vereceğim.”
HACER İLE İSMÂÎL:
Karısı Sara Avram’a çocuk verememişti. Sara’nın Hacer adında Mısırlı bir câriyesi vardı. Sara Avram’a, “RABB çocuk sahibi olmamı engelledi” dedi, “lütfen, câriyemle yat. Belki bu yoldan bir çocuk sahibi olabilirim.” Avram Sara’nın sözünü dinledi. Sara Mısırlı câriyesi Hacer’i kocası Avram’a karı olarak verdi. Bu olay Avram Kenan’da on yıl yaşadıktan sonra oldu. Avram Hacer’le yattı, Hacer hamile kaldı. Hacer hamile olduğunu anlayınca, hanımını küçük görmeye başladı. Sara Avram’a, “Bu haksızlık senin yüzünden başıma geldi!” dedi, “câriyemi koynuna soktum. Hamile olduğunu anlayınca beni küçük görmeye başladı. İkimiz arasında RABB karar versin.” Avram, “Câriyen senin elinde” dedi, “neyi uygun görürsen yap.” Böylece Sara câriyesine sert davranmaya başladı. Hacer onun yanından kaçtı. RABB’in meleği Hacer’i çölde bir pınarın, Şur yolundaki pınarın başında buldu. Ona, “Sara’nın câriyesi Hacer, nereden gelip nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hacer, “Hanımım Sara’dan kaçıyorum” diye yanıtladı. RABB’in meleği, “Hanımına dön ve ona boyun eğ” dedi, “senin soyunu öyle çoğaltacağım ki, kimse sayamayacak. İşte hamilesin, bir oğlun olacak, Adını İsmâîl koyacaksın. Çünkü RABB sıkıntı içindeki yakarışını işitti. (“İsmâîl”, “Tanrı işitir” anlamına gelir.) Oğlun yaban eşeğine benzer bir adam olacak, o herkese, herkes de o’na karşı çıkacak. Kardeşlerinin hepsiyle çekişme içinde yaşayacak” (ya da “Bütün kardeşlerinin yaşadığı yerin doğusuna yerleşecek”). Hacer, “Beni gören Tanrı’yı gerçekten gördüm mü?” diyerek kendisiyle konuşan RABB’e “El-Roi adını verdi. (“El-Roi”, “beni gören Tanrı” anlamına gelir.) Bu yüzden Kadeş’le Beret arasındaki o kuyuya Beer-Lahay-Roi adı verildi. (“Beer-Lahay-Roi”, “Tanrı’yı görüp sağ kalanın kuyusu” anlamına gelir.) Hacer Avram’a bir erkek çocuk doğurdu. Avram çocuğun adını İsmâîl koydu. Hacer İsmâîl’i doğurduğunda, Avram 86 yaşındaydı.
SÜNNET: ANTLAŞMA SİMGESİ:
Avram 99 yaşındayken RABB o’na görünerek, “Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’yım” dedi, “Benim yolumda yürü, kusursuz ol. Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım.” Avram yüzüstü yere kapandı. Tanrı, “Seninle yaptığım antlaşma şudur” dedi, “birçok ulusun babası olacaksın. Artık adın Avram değil, İbrâhîm olacak. Çünkü seni birçok ulusun babası yapacağım. (“Avram”, “Yüce Baba” anlamına gelir, “İbrâhîm”, İbrânice Avraham, “Çokların babası” anlamına gelir.) Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım. Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı olacağım.” Tanrı İbrâhîm’e, “Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız” dedi, “seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek. Sünnet olmalısınız. Sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak. Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu. Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak. Sünnet edilmemiş her erkek halkının arasından atılacak, çünkü antlaşmamı bozmuş demektir.” Tanrı, “Karın Saray’a gelince, ona artık Saray demeyeceksin” dedi, “bundan böyle onun adı Sara olacak. (“Sara”, “prenses” anlamına gelir.) Onu kutsayacak, ondan sana bir oğul vereceğim. Onu kutsayacağım, ulusların anası olacak. Halkların kralları onun soyundan çıkacak.” İbrâhîm yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, “100 yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?” dedi, “90 yaşındaki Sara doğurabilir mi?” Sonra Tanrı’ya, “Keşke İsmâîl’i mirasçım kabul etseydin!” dedi. Tanrı, “Hayır. Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshâk koyacaksın” dedi, “o’nunla ve soyuyla antlaşmamı sonsuza dek sürdüreceğim. (“İshâk”, “güler” anlamına gelir.) İsmâîl’e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım. Ancak antlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara’nın doğuracağı oğlun İshâk’la sürdüreceğim.” Tanrı İbrâhîm’le konuşmasını bitirince o’ndan ayrılıp yukarıya çekildi. İbrâhîm evindeki bütün erkekleri –oğlu İsmâîl’i, evinde doğanların, satın aldığı uşakların hepsini– Tanrı’nın kendisine buyurduğu gibi o gün sünnet ettirdi. İbrâhîm sünnet olduğunda 99 yaşındaydı. Oğlu İsmâîl 13 yaşında sünnet oldu. İbrâhîm, oğlu İsmâîl’le aynı gün sünnet edildi. İbrâhîm’in evindeki bütün erkekler –evinde doğanlar ve yabancılardan satın alınanlar– onunla birlikte sünnet oldu.
84. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu!
Lût kavminin helâkının konumuz olan A‘râf/84’te, Şu‘arâ/173 ve Neml/58‘de “yağmur” ile Hûd ve Hicr sûrelerinde ise bir “taş yağmuru” ile gerçekleştirildiği bildirilmiştir:
Sonra ne zaman ki, emrimiz geldi, onun [o ülkenin] üstünü altına getirdik ve üzerlerine istif edilmiş, pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık. (Hûd/82)
Böylece Biz, onların şehirlerinin üstünü altı kıldık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. (Hicr/74)
Bunlardan ve diğer âyetlerden anlaşıldığına göre, Lût kavminin helâkı, bir volkan patlaması sonucunda püsküren lâvların, curufun bir boran marifetiyle bu kavmin yaşadığı kentin üzerine yağması ile gerçekleşmiştir.
Lût kavminin helâk sebebinin sadece eşcinsellik olduğu sanılmamalıdır. Çünkü onların esas suçu, şirk ve peygamberi tanımamaktır. Bu, hem 81. âyetteki Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz ifadesinden, hem homoseksüelliğin cezasının “helâk edilmek” olmamasından, hem de Şu‘arâ/160‘dan anlaşılmaktadır:
Lût’un kavmi peygamberleri yalanladı. (Şu‘arâ/160)
EŞCİNSELLİĞİN CEZASI:
Bu cinsel sapkınlığın cezası üzerinde bilginler ihtilâf etmişler; kimi uçurumdan atalım, kimi diri diri gömelim, kimi taşlayarak öldürelim, kimi de zinadaki gibi yüz sopa vuralım cinsinden ceza öngörmüşlerdir.
Hâlbuki Rabbimiz, bu suçun cezasını Kur’ân’da bildirmiştir:
Sizlerden fuhuş yapan iki er kişinin [eşcinsel ilişkide bulunan erkeklerin] her ikisine eziyet edin. Eğer tövbe ederler de ıslah olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Nisâ/16)
Görüldüğü gibi bu suça öngörülen ceza, faillere el ve dil ile yapılacak eziyettir. Eziyetin niteliği belirtilmediği için, ceza şeklinin günün koşullarına göre kamuca ayarlanması söz konusudur. Âyetten anlaşılan, bu çirkin davranışın toplumlardan silinmesi görevinin kamuya ait olduğudur. Dolayısıyla bu aşırılığın ortadan kaldırılması için gerekli çabayı devletler göstermeli; fizikî yapılarında anormallik olanlar tedavi edilmeli, değişik zevkler peşinde olup tutkularının esiri olarak bu işi yapanlar ise cezalandırılmalıdır.
84. âyetteki bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu! ifadesi sadece Peygamberimize yönelik bir hitap gibi görünse de, kıssa anlatımlarındaki bu tarz ifadeler tüm muhataplara yapılan tek tek hitaplar anlamındadır.
ŞU‘AYB PEYGAMBER ve MEDYEN HALKI:
85–87. (And olsun ki) Medyen’e de kardeşleri Şu‘ayb’ı (elçi gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Şu‘ayb peygamber ve Medyen halkı, Kur’ân’da ilk kez burada konu edilmiştir. İleride, Hûd, Şu‘arâ ve Ankebût sûrelerinde tekrar gündeme getirilecektir.
Kitap-ı Mukaddes, Çıkış 18,1–27:
YİTRO MÛSÂ’YI ZİYARET EDİYOR:
Mûsâ’nın kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro, Tanrı’nın Mûsâ ve halkı İsrâîl için yaptığı her şeyi, RABB’in İsrâîlliler’i Mısır’dan nasıl çıkardığını duydu. Mûsâ’nın kendisine göndermiş olduğu karısı Sippora’yı ve iki oğlunu yanına aldı. Mûsâ, “Garibim bu yabancı diyarda” diyerek oğullarından birine Gerşom adını vermişti. Sonra, “Babamın Tanrısı bana yardım etti, beni firavunun kılıcından esirgedi” diyerek öbürüne de Eliezer adını koymuştu. Yitro Mûsâ’nın karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı’na, Mûsâ’nın konakladığı çöle geldi. Mûsâ’ya şu haberi gönderdi: “Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz.” Mûsâ kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirinin hatırını sorup çadıra girdiler. Mûsâ İsrâîlliler uğruna RABB’in firavunla Mısırlılar’a bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, RABB’in kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı. Yitro RABB’in İsrâîlliler’e yaptığı iyiliklere, onları Mısırlıların elinden kurtardığına sevindi. “Sizi Mısırlılar’ın ve firavunun elinden kurtaran RABB’e övgüler olsun” dedi, “halkı Mısır’ın boyunduruğundan O kurtardı. Artık biliyorum ki, RABB bütün ilâhlardan büyüktür. Çünkü onların gurur duyduğu şeylerin üstesinden geldi.” Sonra Tanrı’ya yakmalık sunu ve kurbanlar getirdi. Hârûn’la bütün İsrâîl ileri gelenleri, Mûsâ’nın kayınbabasıyla Tanrı’nın huzurunda yemek yemeye geldiler.
YİTRO’NUN ÖĞÜDÜ:
Ertesi gün Mûsâ halkın davalarına bakmak için yargı kürsüsüne çıktı. Halk sabahtan akşama kadar çevresinde ayakta durdu. Kayınbabası Mûsâ’nın halk için yaptıklarını görünce, “Nedir bu, halka yaptığın?” dedi, “Neden sen tek başına yargıç olarak oturuyorsun da herkes sabahtan akşama kadar çevrende bekliyor?” Mûsâ, “Çünkü halk Tanrı’nın istemini bilmek için bana geliyor” diye yanıtladı, “ne zaman bir sorunları olsa, bana gelirler. Ben de taraflar arasında karar veririm; Tanrı’nın kurallarını, yasalarını onlara bildiririm.” Kayınbabası, “Yaptığın iş iyi değil” dedi, “hem sen, hem de yanındaki halk tükeneceksiniz. Bu işi tek başına kaldıramazsın. Sana ağır gelir. Beni dinle, sana öğüt vereyim. Tanrı seninle olsun. Tanrı’nın önünde halkı sen temsil etmeli, sorunlarını Tanrı’ya sen iletmelisin. Kuralları, yasaları halka öğret, izlemeleri gereken yolu, yapacakları işi göster. Bunun yanı sıra halkın arasından Tanrı’dan korkan, yetenekli, haksız kazançtan nefret eden dürüst adamlar seç; onları biner, yüzer, ellişer, onar kişilik toplulukların başına önder ata. Halka sürekli onlar yargıçlık etsin. Büyük davaları sana getirsinler, küçük davaları kendileri çözsünler. Böylece işini paylaşmış olurlar. Yükün hafifler. Eğer böyle yaparsan, Tanrı da buyurursa, dayanabilirsin. Herkes esenlik içinde evine döner.” Mûsâ kayınbabasının sözünü dinledi. Söylediği her şeyi yerine getirdi. İsrâîlliler arasından yetenekli adamlar seçti. Onları biner, yüzer, ellişer, onar kişilik toplulukların başına önder atadı. Halka sürekli yargıçlık eden bu kişiler zor davaları Mûsâ’ya getirdiler, küçük davaları ise kendileri çözdüler. Sonra Mûsâ kayınbabasını uğurladı. Yitro da ülkesine döndü.
MEDYEN:
Batlamyos bu şehirden “Modiana” diye söz etmiş ve Şu‘ayb sözcüğünün de “Jethro” sözcüğü ile aynı olduğunun söylendiğini kaydetmiştir.
86. âyetteki Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın ifadesinden, Medyen halkının ileri gelenlerinin sadece peygamberlerini yalanlamakla kalmadıkları, aynı zamanda karşı saldırıya da geçtikleri anlaşılmaktadır. O yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmak ifadesi bize bu karşı saldırının Şu‘ayb’ın peygamberliğini kabul edenlere mal-mülk, menfaat teklifi ve tehdit şeklinde veya onların aralarına ve kalplerine bir takım şüpheler sokmak şeklinde olduğunu düşündürmektedir. Böylece vahyin tebliği, peygamberin öğüt vermesi, yani halkın Müslüman olması, tüm yollar kesilmek sûretiyle engellenmiş olmaktadır. Bu davranış ise tam olarak Allah’a ve elçisine savaş açmaktır. Medyen halkının kahredilmesinin sebebi bu suçtur. Yoksa ölçüde-tartıda hile yapmaları değildir.
Kur’ân’da, Şu‘ayb peygambere gelen belge ve bilgiler hakkında bir bildirim yoktur. Kıssadaki ifadelerden anlaşıldığına göre, Şu‘ayb peygambere, tevhîdin tebliğ edilmesi görevi yanında halkın birbirini sömürmemeye, haksız kazanç sağlamamaya çağırıldığı bir şeriat kitabı da verilmiş olmalıdır.
87. âyetteki Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır ifadesi, Şu‘ayb peygamberin Allah’a olan güveninin tam olduğunu vurgulamaktadır. Tabiî ki sünnetullah da Şu‘ayb peygamberin inandığı gibidir ve inananlar ile inanmayanlar bir tutulmayacaktır:
Yoksa kötülük işleyenler, hayatlarında ve ölümlerinde kendilerini iman edip sâlihâtı işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar! (Câsiye/21)
88–89. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” (Şu‘ayb da) dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hariç ona [sizin milletinize] geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–
Dikkat edilirse burada da Şu‘ayb peygambere karşı çıkan ve Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz diyenler, Medyen halkının ileri gelenleridir. Bilindiği gibi Peygamberimiz de Mekke’nin ileri gelenleri yüzünden Yesrib’e göç etmek zorunda kalmıştır. “Kıssaların yararları” bahsinde söylediğimiz gibi, Allah’ın elçilerine karşı direniş, o toplumların “ileri gelenler”i tarafından yapılmaktadır.
Şu‘ayb peygambere karşı yapılan bu tehdit, sadece Medyen ileri gelenlerinin politikası değildir. Kıssaları nakledilen diğer kavimlerin hepsinde de “ileri gelenler”in politikaları aynıdır:
Ve Biz herhangi bir memlekete uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın kodamanları, “Biz sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr edicileriz” dediler. (Sebe/34)
Ve inkâr edenler, peygamberlerine, “Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!” dediler. Rabb’leri de onlara, “Biz zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz” (diye) vahyetti. (İbrâhîm/13)
90. Ve o’nun kavminden, kâfir olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şu‘ayb’a uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz.”
Bu âyette Medyen halkının ileri gelenleri akıl hocalığı yaparak halka Şu‘ayb peygambere uyulduğu takdirde ziyana uğranılacağını telkin etmektedirler.
Bu âyet üzerinde iyi düşünülmeli ve Allah’ın kurulmasını istediği düzenin ne sebeple ve kimin ziyanına yol açacağı hakkında somut örneklemeler yapılmalıdır. Çünkü ancak bu şekilde Medyen ileri gelenlerinin halkı kandırmaya uğraşırken “ziyana uğrama” ile ne kasdettikleri anlaşılabilir.
Bize göre Medyen ileri gelenlerinin asıl söylemek istedikleri şunlardır: “Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel ilkeler kabul eder ve uygularsak tamamen biter, mahvoluruz. Çünkü ticaret ve alışverişimizde doğruluk ve dürüstlüğe uyar ve işlerimizi bunlara göre yürütürsek, ticaretimiz kesinlikle büyüyemez, serpilemez. Ayrıca, en önemli kervan güzergâhlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafî konumumuzdan yararlanmaz, bu yörenin iyi vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine bir şeyler yapmadan seyirci kalırsak, işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî avantajlarımızı da kaybetmiş oluruz. Bu, komşu ülkelere karşı olan hâkimiyetimiz ve etkinliğimizin de sonu demektir.”
Yalan, hile ve ahlâksızlığa başvurmaksızın ticaret, siyaset ve diğer dünyevî işlerin yürütülmesinin imkânsız olduğu düşüncesi, tarih boyunca bütün iflâs etmiş toplumların görüşü olagelmiştir. Dolayısıyla inançsızların hakk, doğruluk ve dürüstlük hakkında her zaman aynı tedirginliği duymaları ve aynı tepkiyi vermeleri bu sebepledir. Nitekim bu örneklerin verilmesi sûretiyle doğru yola çağırılan o günün Mekke ileri gelenleri de aynı görüşte idiler.
91–92. Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış /zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular.
İman edenleri ziyana uğramak ve perişanlık ile tehdit edenler, Allah’ın şaşmaz adaletinin tecellisi sonucunda kendileri perişan olmuşlar, asıl ziyana kendileri uğramışlardır. Bu âyette anlatılanlar, Allah’ın elçileri ile gönderdiği mesaja sırt çeviren, Allah’ın kendilerine tanıdığı bu fırsattan yararlanmayan ve sapkınlıklarında ısrar edenlerin bu kaçınılmaz sonuçtan kurtulamayacaklarına dair o günün Mekkelilerine ve bugünün insanlarına çok ciddî bir mesajdır.
93. Bunun üzerine (Şu‘ayb) onlara sırt çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, hâl böyleyken kâfir bir kavme/topluma nasıl tasalanayım [üzüleyim] ?”
Şu‘ayb peygamberin felâketin ardından kavmi ile yaptığı bu konuşma, Medyen halkının tümüyle yok edilmediklerini göstermektedir.
Şu‘ayb peygamberin kıssasının anlatıldığı bu pasajın daha iyi anlaşılması için, Kur’ân’dan aynı konudaki farklı iki pasajı daha aktarmakta yarar görüyoruz:
Medyen’e de kardeşleri Şu‘ayb’ı (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ölçeği de, teraziyi de eksik tutmayın. Ben sizi hayır ile görüyorum. Ve ben kuşatacak bir günün azabından sizin için korkuyorum. Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık etmeyin. Eğer mümin iseniz, Allah’ın bıraktığı [helâlinden size ihsan ettiği kâr] sizin için daha hayırlıdır. Ve ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim.” Dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana senin namazın mı emrediyor? Kuşkusuz sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.” (Şu‘ayb) dedi ki: “Ey kavmim! Şâyet ben Rabbimden bir delil üzerinde bulunuyorsam ve şâyet bana O, Kendi katından güzel bir rızk ihsan etmişse? Ben size karşı çıkmakla sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeyi istiyorum. Muvaffakiyetim de ancak Allah iledir. Ben yalnızca O’na dayandım ve ancak O’na döneceğim. Ve ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nûh kavminin veya Hûd kavminin veya Sâlih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir. Ve Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.” Dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Biz senin söylediklerinin çoğundan bir şey anlamıyoruz. Ayrıca seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer akrabaların olmasaydı mutlaka seni recmederdik [taşa tutar öldürürdük] . Senin bize hiçbir üstünlüğün yoktur.” (Şu‘ayb) dedi ki: “Ey kavmim! Benim akrabalarım size Allah’tan daha mı değerli ki, Allah’a sırt çevirip, O’nu unuttunuz? Şüphesiz ki, Rabbim bütün yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. Ve ey kavmim! Var gücünüzle yapacağınız ne varsa yapın! Ben yapıcıyım. Perişan edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz. Gözetleyiniz, ben de sizinle beraber gözetleyiciyim.” Ne zaman ki, emrimiz geldi, Şu‘ayb’ı ve beraberindeki müminleri, tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakaladı da oldukları yerde çöküp kaldılar. Sanki orada hiç yaşamadılar. Dikkat edin, Semûd kavmi nasıl uzaklaştı ise Medyen’e de öyle uzaklık vardır. (Hûd/84–95)
Eyke ashâbı da gönderilmiş elçileri yalanladı. Hani Şu‘ayb onlara, “Siz takvâlı davranmayacak mısınız? Şüphesiz ki ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle Allah’a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim yalnız âlemlerin Rabbi üzerinedir. Ölçeği tam ölçün ve hakk yiyenlerden olmayın. Ve doğru terazi ile tartın. Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. O, sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan kişiye [Allah’a] takvâlı davranın” demişti. (Onlar da,) “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şâyet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver” dediler. (Şu‘ayb,) “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi. Bunun üzerine o’nu yalanladılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi! Şüphesiz bunda bir âyet [alınacak bir ders] vardır. Ama çokları iman ediciler değillerdi. Ve şüphesiz Rabbin, işte O, üstün olan ve engin merhametli olandır. (Şu‘arâ/176-191)
94–95. Biz hangi kente bir nebi [peygamber] gönderdiysek, onun ehlini [halkını] mutlaka yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; nihâyet çoğaldılar ve, “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik.
Bu âyetlerde Rabbimiz; mesajlarını dinletmek ve elçilerine uyulmasını sağlamak için hangi yolları kullandığını; insanların tâğûtlaşmasını önlemek ve tâğûtlaşanlara hadlerini bildirmek için insanları nasıl denediğini açıklamaktadır. Âyetlere göre Yüce Allah, yalvarıp yakarmalarını bekleyerek belâ, sıkıntı, hastalık vs. musallat ettiği toplumların sıkıntılarını bir süre sonra kaldırmakta, onlara rahatlık, sağlık, mutluluk vermekte, hatta o toplumları mal, mülk ve evlâtça da çoğaltmaktadır. Ama insanlar başlarından geçenlerin sebeplerini ve bu olup bitenin arkasında Allah’ın olduğunu düşünmemekte, yaşadıklarının öteden beri olağan şeyler olduğunu, atalarının da bunları yaşadıklarını ileri sürmektedirler. İnsanların bu tutumu başka âyetlerde de dile getirilmiştir:
And olsun, senden önceki ümmetlere/toplumlara elçiler gönderdik de onları dayanılmaz zorluk [yoksulluk] ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye. Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytân onlara yapmakta olduklarını çekici gösterdi [süsledi] . Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle sevince kapılıp şımarınca, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular. (En‘âm/42-44)
Âyetlerde verilen mesaja göre, Rabbimizin denemeye tâbi tuttuğu insanlardan beklediği, azap ile karşılaşmadan önce akıllarını başlarına alıp iman etmeleridir. Çünkü azapla, belâ ve musibetle yüz yüze geldiğinde insanın iman etmesi bir işe yaramamaktadır:
Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Rabbinin işaretleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; biz de bekleyicileriz.” (En‘âm/158)
Hatırlanacak olursa bu tür iman Kamer sûresi’nde karşımıza çıkmış ve “iman-ı ye’s” olarak adlandırılmıştı.
Tarihî kaynaklara göre, bu sûre, Mekke ve çevresinde gerçekleşen ve “ileri gelen” kesimin de etkilendiği bir kıtlık döneminde inmiştir. İnsanların o dönemde hayvan leşleri ve derileri yemeye başladıklarını kaydeden kaynaklar, çaresiz kalan Mekkelilerin Ebû Süfyân önderliğinde Peygamberimize gelerek başlarındaki kıtlık belâsının uzaklaştırılması için Allah’a dua etmesi ricasında bulunduklarını yazmaktadır. Fakat Allah’ın kıtlığı kaldırıp uzaklaştırmasından sonra işlerin yavaş yavaş yoluna girmesiyle birlikte Mekkeli kodamanlar eskisinden daha küstahlaşmışlar ve kalpleri birazcık imana meyletmiş olanları şu sözlerle engellemeye çalışmışlardır: “Kıtlık ve yokluk hayatın cilveleridir, bu durum Muhammed gelmeden önce de insanlara musallat olan bir hâldir. Bundan dolayı, kıtlığın tekrar gelmiş olması nedeniyle o’nun tuzağına düşmeyin. Babalarımız, ecdadımız da kıtlık ve bolluk dönemlerini yaşamışlardı.”
Rabbimizin bolluk ve darlık vererek insanlara uyarıda bulunduğu, ibret alınması için Kur’ân’da birçok kez dile getirilmiştir:
Allah bir şehri misal olarak verdi: (Bu şehir) güvenli, huzurlu idi, oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felâketini] tattırıverdi. (Nahl/112)
Ve eğer onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi. Ve and olsun, Biz onları azap ile yakaladık, buna rağmen Rabb’lerine boyun eğmediler ve yakarmadılar. Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır! (Müminûn/75-77)
Tekrar tekrar yapılan bu uyarılara rağmen insanların bunları dikkate almadığı, 95. âyetteki atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu ifadesinden anlaşılmaktadır. Böylece, uyarıcıyı dikkate almayan ve şımaran toplumların helâk edilme gerekçesi ve kaçınılmazlığı açıklanmış olmaktadır.
NEBİY: 94. âyetteki النّبىّ [nebiy] sözcüğü, Kur’ân’da ilk kez bu âyette geçmektedir. Gerek bu sözcük, gerekse bu sözcüğün anlamdaşı olan resûl sözcüğü, Türkçe’de genellikle Farsça kökenli olan “peygamber” sözcüğü ile ifade edilmektedir
النّبىّ [nebiy] sözcüğü, نبأ [nebe’=haber] sözcüğünden türemiş olup “haberci” demektir. Ancak nebiy sözcüğünün türediği nebe’ sözcüğü, –Kamer sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi– Kur’ân’da hep çok ciddî konulardaki haberler için kullanılmıştır. Bu durumda nebiy, “önemli, ciddî haberleri veren kişi” demek olmaktadır. Nitekim nebiy sözcüğü Kur’ân’da sadece peygamberleri ifade etmek için kullanılmıştır. Çünkü peygamberler sıradan haberleri değil, Allah’ın kendilerine vahyettiği; geçmişteki büyük olaylara, geleceğe, ölüme, ölüm ötesine [mahşere, dirilmeye, cennet ve cehenneme] dair haberleri vermişlerdir.
Bazı araştırmacılar nebiy sözcüğü ile, aynı kişiyi işaret etmesi bakımından eş anlamlı olan resûl sözcüğü arasında bir takım farklar olduğunu açıklamaya çalışmışlarsa da, bunların pek ciddî farklar olmadıkları görülmektedir.
Bazı Batılı araştırmacılar ise nebiy sözcüğünün İbrânice “nabbi” sözcüğünden geldiğini kabul etmişlerdir. Oysa nebiy sözcüğü, hem şekil hem de kök anlamı itibarıyla tamamen Arapça bir sözcüktür.
96. Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takvâ sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık; velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik.
İnsanlığa yapılan uyarının devam ettiği bu âyet, sûrenin başında (4–5. âyetlerde) yer alan uyarı ifadelerinin tefsiri mahiyetindedir.
İnanan ve takvâ sahibi olanlara yönelik olarak söylenen “gökten ve yerden bolluk açma” ifadesi, bol yağmurun yağdırılması ve yeryüzünden her türlü ürünün bol bol elde edilmesi anlamına gelmektedir. Bu ifade ile takvâlı kimselerin dünyada da her türlü nimete nail olacakları müjdesi verilmektedir. Bu, tarım toplumlarının iyi anlayabilecekleri bir müjdedir.
Âyetteki Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik ifadesi, helâk olanların kendi sonlarını kendilerinin hazırladığını, onlara herhangi bir şekilde hakksızlık yapılmadığını anlatmaktadır.
97–99. Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti oynarlarken [anlamsız işlerle uğraşırlarken] onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın mekrinden [ince plânından] güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez.
99. âyette geçen مكراللّه [mekrellâhi=Allah’ın ince plânı, cezalandırması] ifadesi genellikle “Allah’ın tuzağı” olarak çevrildiğinden, ister istemez insanların aklına “Allah tuzak kurar mı?” sorusu gelmektedir. Hatırlanacak olursa, bu konuyu Târık/16‘da geçen كيد [keyd] sözcüğü münasebeti ile tahlil etmiş ve bu ifadenin Allah’ın tuzak kuracağı anlamına değil, yapılan müşâkele sanatı çerçevesinde “Allah’ın tuzak kuranlara ceza vereceği” anlamına geldiğini belirtmiştik.
Buradaki مكر [mekr] sözcüğü ise, “Allah’ın insanlar için belirlediği fırsat verme, mühlet tanıma plânı” anlamına gelir ki, bu, Allah’ın sünnetidir, değişmez yasasıdır:
Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar. (Yûnus/21)
Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. Ve yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakan hiçbir şey yoktur. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır. Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiçbir dâbbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin ancak onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fâtır/42–45)
Allah’ın öteden beri gelen kanunu olarak Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. (Fetih/23)
99. âyet, bizim “öyleyse” diye çevirdiğimiz, “fa-i netice” tabir edilen ف [fe] edatıyla başlamıştır. Yani, önceki âyetlerde şımarık toplumların helâk edilişleri anlatıldıktan sonra, söz, karşıdaki muhataba yöneltilmektedir: “Peki, geçmişte o kentleri Biz böyle helâk etmiştik. Öyleyse (Başta bu Mekke kenti ve çevresindeki kentler olmak üzere dünyadaki tüm kentler) Allah’ın mekrinden [ince plânından] güvende midirler?”
Âyetteki soru, cevabı beklenmeyen “istifhâm-ı inkârî”dir. Anlamı da olumsuz olup şöyle takdir edilebilir: “Hiçbir kent Allah’ın mekrinden güvende değildir. Her zaman onun imtihanı ve cezasıyla karşı karşıyadır.”
99. âyetin son cümlesi olan Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez ifadesi, bu yapılanın akıllı bir insanın yapacağı şey olmadığını, bunu ancak ziyana uğramış, yani aklını, düşünce gücünü kaybetmiş kimselerin yapabileceğini anlatmaktadır. Nitekim böyle davrananlar, akıllarının hilâfına hareket eden kâfirlerdir:
Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin; kesinlikle kâfirlerin kavminden başkası Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez. (Yûsuf/87)
100. Ve önceki ehlinden [sahiplerinden] sonra yeryüzüne vâris olanlara kılavuz olmadı mı [açıkça belli olmadı mı] : Eğer Biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerinin üzerine damga vururuz/mühürleriz de onlar işitmezler.
Bu âyette de hitap yine Kur’ân’ın muhataplarına, daha önce şımarıklıkları sebebiyle yok edilenlerin yerini alanlara, yeryüzünün şimdiki sahiplerinedir. Rabbimiz bu ifadesi ile sanki insanların “Allah bizi de öncekiler gibi niye kahretmiyor, niçin kalplerimizi mühürlemiyor, basiretimizi bağlamıyor, bunda bir şeyler olmalı” diye düşünmelerini ve kendilerine verilen fırsatlardan anlam çıkarıp akıllarını başlarına almalarını istemektedir.
Bu mesajı başka birçok âyette daha görmek mümkündür:
Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller, onlara kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda ibret alacak aklı olanlar için nice deliller vardır. (Tâ-Hâ/128)
İnsanları, azabın geleceği gün ile uyar. Ki o gün, zalimler, “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de Senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım” derler. –Daha önce sizin için zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?– Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik. (İbrâhîm/44–45)
Hem onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlardan hiçbir birey görüyor musun yahut onlara ait hafif bir ses duyuyor musun? (Meryem/98)
Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökyüzünü üzerlerine bereketlerle gönderip altlarında ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka bir nesil oluşturduk. (En‘âm/6)
Hiç kuşkusuz senden önce de peygamberler alaya alındı. Onlardan alay eden kişileri alay ettikleri şey kuşatıverdi. (En‘âm/10)
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut hâlinde gördüklerinde, “Ha işte!” dediler, “Bu bize yağmur getirecek bir bulut!” Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız Biz. Ve and olsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik] . Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik] . Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. Kesinlikle, Biz kendi çevrenizde bulunan memleketleri helâk ettik. Âyetleri, belki onlar küfürden imana dönerler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkâf/25–27)
Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Hem bunlar, onlara verdiklerimizin onda-birine bile erememişlerdi. Buna rağmen peygamberlerimi yalanladılar. Peki, Beni inkâr ediş nasıl oldu? (Sebe/45)
Ve and olsun, onlardan öncekiler de yalanladılar. Peki, Beni inkâr ediş nasıl oldu? (Mülk/18)
Sonra nice memleketler de vardı ki, zulüm yaparlarken Biz onları helâk ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır). Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki olanların, kendisiyle akıl edecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur. (Hacc/45–46)
Kalplerin mühürlenmesi, cehâlet sebebiyle işlenen suçların ve saplanılan önyargılar ile hevâya kapılma sonucu oluşan kibir eksenli çeşitli zafiyetlerin insan psikolojisinde meydana getirdiği bozulmalardır. Kalbi mühürlü hâle gelmiş insanlar kimseyi dinlemez, hiçbir şeye kulak vermez, zannları dışında doğru kabul etmez olurlar ve dolayısıyla da hakktan uzak kalıp gerçeği yakalayamazlar. (Kalplerin mühürlenmesi konusunda daha geniş açıklama için Tîn sûresi’nin tahliline bakılabilir: İşte Kur’an, c 1, s 564)
101–102. İşte o kentler ki, sana onların önemli haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz. And olsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller ile gelmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları şeylere iman etmemiş idiler. İşte o kâfirlerin kalplerinin üzerine Allah böyle damga basar/mühürler. Onların çoğunda, ahd [sözde durma] bulmadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu fâsık [yoldan çıkmış] kimseler bulduk.
101. âyetin ilk cümlesi olan İşte o kentler ki, sana onların önemli haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz ifadesi ile bilgi verme üslûbundan canlı konuşma üslûbuna dönülmüş ve hitap Peygamberimize (dolayısıyla da bizlere) yönelmiştir.
Bu cümledeki haberlerinden bir kısmı ifadesinden anlaşılıyor ki, burada anlatılanlar serüvenlerin tamamı değil, sadece bir kısmıdır. Ayrıca, ne geçmişte helâk edilen kentler burada sayılanlar kadardır, ne de geçmiş peygamberler burada bahsi geçen Nûh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şu‘ayb peygamberlerden ibarettir. Yani, bize anlatılmayan birçok olay, bahsedilmeyen birçok kavim vardır.
Ve Biz onların kalplerini ve gözlerini ilkin iman etmedikleri durumdaki gibi ters çeviririz. Ve Biz onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın olarak bırakırız. Ve eğer Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, –Allah’ın dilemesi dışında– yine inanmayacaklardı. Velâkin onların çoğu cahillik ediyorlar. (En‘âm/110–111)
102. âyette konu edilen vefasızlık, sadece insan karakterinin özelliklerinden birini yansıtmaktadır. “İnsanın dara düştüğünde Allah’a yönelmesi, dardan kurtulduğunda ise nankörleşmesi” demek olan bu özellik, aslında insanın kendisiyle çelişmesidir. Bunun ayrıntıları ileride, 189–195. âyetlerde yer alacaktır. Bazıları bu vefasızlığı, Yüce Allah’ın ruhlar âleminde sorduğu “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet” diye cevap verenlerden çoğunun daha sonra dünyada bu cevaplarını inkâr etmeleri olarak yorumlarlar. Ancak 172–173. âyetlerde de görüleceği gibi, bu yorum doğru değildir.
MÛSÂ PEYGAMBER
103. Sonra onların [o Elçilerin/o toplumların] arkasından Mûsâ'yı Âyetlerimizle [mucizelerimizle] Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik de onlar, o Âyetlere [mucizelere] zâlimlik ettiler. Hele bir bak, o bozguncuların akıbetleri nasıl oldu!
Mûsâ peygamberin kıssası burada önceki kıssalardan hem farklı bir üslûpla hem de daha ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bize göre bunun sebebi, Firavun ailesinin bundan evvelki kavimlerden daha azgın ve zorba olması, Mûsâ peygambere verilen Âyetlerin evvelki peygamberlere verilenlere göre daha çok olması ve Mûsâ peygamber ile peygamberimiz arasındaki ortak noktaların çokluğudur.
FİRAVUN
Başlangıçta yalnızca “krallık sarayı” anlamına gelen sözcük, İ.Ö. y.1570’te 18. sülâleyle başlayan Yeni Krallık döneminde bugün bilinen anlamını kazanmış, İ.Ö y.945’te başlayan 22. sülâle dönemine doğru da saygı belirten bir sıfat olarak benimsenmiştir. Hiçbir zaman kralın resmî unvanı olarak kullanılmadığı hâlde, terim o dönemden sonra bütün Mısır krallarını belirten genel bir Âd durumuna gelmiştir. (…) Mısırlılar firavunlarının tanrı olduğuna inanırlar, onu Gök Tanrısı Horus ile Güneş tanrıları Ra, Amon ve Aton'la özdeş tutarlardı. (…) Kutsal bir hükümdar olan Mısır kralı, maat'ın (tanrıların kurduğu düzen) koruyucusuydu. Ülke topraklarının büyük bölümü firavunun mülküydü; bu toprakların kullanımını da doğrudan o yönetiyordu. Kullarına adalet dağıtan firavunun iradesinin üzerinde başka bir irade yoktu. Kral ülkeyi kararnamelerle yönetirdi ama adil bir yönetim sağlayabilmek için bazı sorumluluklarını devretmek zorundaydı. [39–85] (Ana Britannica, c. 12, s. 235)
Çıkış [Eksodus] için en olası tarih İÖ y. 1290'dır. Bu varsayımla Çıkış'ta (1:2 – 2:23) sözü edilen zâlim firavun I. Seti (hd İÖ 1318 – 04), Çıkış dönemindeki firavun da II. Ramses'tir (hd y. 1304 – 1237). [39–86] (Ana Britannica, c:23, s:217)
Âyetteki Tuttular o Âyetlere [mu’cizelere] zâlimlik ettiler ifadesinin manası, "Onlar Elçiliğin, mu’cizelerin hakkını vermediler. O mu’cizeler ile akıllarını başlarına toplamaları gerekirken akılsızlık ettiler" demektir. İlerideki Âyetlerde Firavun ve avenesinin Mûsâ peygambere verilen mu’cizeleri "Bu bir sihirdir" demek suretiyle hafife alıp gülüp geçtikleri görülecektir.
Bu ifadede geçen باياتنا - bi - âyâtinâ = Âyetlerimiz sözcüğünün çoğul olması, Mûsâ peygambere birçok mu’cize verildiğini göstermektedir. Bu husus başka Âyetlerde şu ifadelerle dile getirilmiştir:
(İsrâ: 101) Andolsun Biz Mûsâ'ya apaçık dokuz mu’cize verdik. - İsrâîloğullarına soruver - (Mûsâ) kendilerine geldiğinde Firavun ona: "Ey Mûsâ! Ben senin büyülenmiş olduğunu kesinlikle biliyorum" demişti.
(Neml: 12) Firavun'a ve onun kavmine yönelmiş dokuz Âyet içinde, elini koynuna sok; kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.
Âyetin son cümlesi olan, Hele bir bak, o bozguncuların akıbetleri nasıl oldu! ifadesi, "bu kıssayı iyi anlayın ve belleyin" anlamında peygamberimize ve onun şahsında tüm insanlara yönelik bir sesleniştir. Kur’ân'da buna benzer mesajlar vardır:
(Neml: 14) Ve onların kendileri de bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Öyleyse bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!
104–105. Ve Mûsâ, "Ey Firavun! Ben kesinlikle âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir Elçiyim. Allah hakkında hakktan başkasını söylememek bana bir yükümlülüktür. Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Bu nedenle İsrâîloğullarını gönder benimle!" dedi.
Kıssanın hemen başında belirtilmesi gerekir ki, Mûsâ (a.s) Firavun'a gittiğinde İsrâîloğulları Mısır'da köleleştirilmiş olarak ağır işlerde çalıştırılmaktaydı. Kur’ân'daki bilgilere dayanarak İsrâîloğullarının Mısır'a ilk yerleşmelerinin Yûsuf peygamber zamanında olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Yûsuf peygamberin Mısır'a yerleşmesini takiben anası, babası ve kardeşleri de Mısır'a gelip yerleşmişlerdi. Ne var ki, nüfusu çoğalan İsrâîloğullarının yerleştikleri bu yeni ülkenin halkı içinde asimile olmamaları zamanla Mısır idarecilerini rahatsız etmiş ve onları "ikinci sınıf insan/vatandaş" olarak görmeye, köle muamelesi yaparak onurlarını aşağılamaya yönelmiştir. Bu süreçte İsrâîloğulları her türlü kötü muameleye maruz bırakıldıkları gibi, düşünce ve inanç özgürlükleri de ellerinden alınmıştır. Doğumundan itibaren Mûsâ peygamberin tüm serüveni, Tâ - Hâ, Kasas, Neml ve Şu’arâ Sûrelerinde daha ayrıntılı olarak verilecektir. Burada sadece önemli noktalara değinilmiştir.
104 - 105. Âyetlerden, Mûsâ peygamberin Firavun'u hakka davet etmek ve İsrâîloğullarını kölelikten kurtararak Mısır'dan çıkarmak gibi özel bir görevle gönderildiği anlaşılmaktadır.
106. (Firavun) "Eğer bir Âyet [mu’cize] ile geldiysen, getir (ortaya koy) hemen onu, tabi eğer doğrulardan isen" dedi.
Tabii eğer doğrulardan isen ifadesi, "Eğer sen doğruluğu herkes tarafından bilinen ve kabul edilen gerçek peygamberler zümresinden isen hemen getirdiğin mu’cizeyi ortaya koy, göster" anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi, Firavun burada Mûsâ peygambere karşı henüz bir haksızlık yapmamış, normal olarak herkese davrandığı gibi basit bir sorgulamada bulunmuştur.
107–108. Bunun üzerine, (Mûsâ) asasını yere bıraktı, o da birdenbire apaçık bir ejderha kesiliverdi. Elini de sıyırdı; [koynundan çıkardı] birdenbire eli, bakanlar için bembeyaz idi.
Mûsâ peygamberin bu Âyetlerde gösterdiği mu’cizelerin Allah tarafından kendisine verilişi Kur’ân'da şöyle anlatılmıştır:
(Tâ - Hâ: 17–22) Ve “sağ elindeki nedir ey Mûsâ!” (Mûsâ) "O, benim asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve onda benim için başka yararlar da var" dedi. (Allah,) Ey Mûsâ! Onu bırak" dedi. Onu hemen bıraktı, bir de ne görürsün! O bir yılan, koşuyor. (Allah,) "Tut onu, korkma; Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Ve diğer bir mu’cize olmak üzere elini kanadına koy ki, kusursuz olarak bembeyaz çıksın" dedi.
(Neml: 8–12) Oraya geldiği zaman seslenilmişti: "Ateşin içindeki ve çevresindeki kişiler mübarek kılınmıştır! Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir! Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, mutlak galip ve hikmet sahibi Allah'ım! Asanı da at!" - Onu yılan gibi deprenir görüverince dönüp arkasına bakmadan kaçtı. - "Ey Mûsâ, korkma! Çünkü Benim yanımda, gönderilmişler [Elçiler] korkmaz. Ancak, kim haksızlık yapar, sonra yaptığı kötülüğü iyiliğe çevirirse, Ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim. Firavun'a ve onun kavmine yönelmiş dokuz Âyet içinde, elini koynuna sok; kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır."
(Kasas: 30–32) Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, ağaç tarafından kendisine seslenildi: "Ey Mûsâ! Kesinlikle Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ım. Asanı at!" denildi. - Asayı yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. - "Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Elini kanadına sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır."
Rabbimiz, bu mu’cizeleri Mûsâ peygambere verdikten sonra, onu özel bir görevle Firavun'a göndermiştir:
(Şu’arâ: 10–33) Bir vakit de Rabbin, Mûsâ'ya, "Git o zâlim kavme; Firavun kavmine, hâlâ takvalı davranmayacaklar mı?" diye nida etmişti. (Mûsâ) "Rabbim! Doğrusu ben, beni yalanlamalarından korkarım. Göğsüm de daralır, dilim konuşmaz, onun için Hârûn'a da Elçilik ver. Hem onlara ait benim üzerimde bir suç var. Ondan dolayı beni öldürmelerinden korkarım" dedi. (Allah) "Hayır… Hayır… Haydi, ikiniz Âyetlerimizle gidin. Şüphesiz ki Biz sizinle beraberiz. Haydin ikiniz Firavun'a gidin de: ‘Biz kesinlikle, âlemlerin Rabbinin Elçisiyiz. İsrâîloğullarını bizimle beraber gönder' deyin" dedi. Firavun, "Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatının birçok yıllarından içimizde kalmadın mı? Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen nankörlerden birisin de!" dedi. (Mûsâ) "Ben, o işi şaşkınlardan olduğum zaman yaptım. Sizden korkunca da hemen sizden kaçtım. Sonra Rabbim bana hüküm bağışladı ve beni gönderilmişlerden (Elçilerden) kıldı. O başıma kaktığın nimet de İsrâiloğullarını kendine köle edinmiş olmandır" dedi. Firavun: "Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki?" dedi. (Mûsâ) "Eğer yakinen bilmiş olsanız, O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbidir. "(Firavun) Etrafında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi. (Mûsâ) "O, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir" dedi. (Firavun) "Size gönderilen bu Elçiniz kesinlikle mecnundur" dedi. (Mûsâ) "Şayet aklınızı kullansanız, O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi. (Firavun) "Benden başka ilâh edinirsen, Andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan kılarım" dedi. (Mûsâ) "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?" dedi. (Firavun) "Haydi hemen getir onu, eğer doğrulardan isen" dedi. Bunun üzerine Mûsâ asasını bırakıverdi; bir de bakmışsın ki o, apaçık bir ejderhadır. Elini de çekti çıkardı; bir de bakmışsın ki o [eli] bakanlara bembeyazdır.
Görüldüğü gibi, 107 - 108. Âyetler Mûsâ peygamberin Allah'tan aldığı mu’cizeleri Firavun'a göstermesini dile getirmektedir.
107. Âyette "ejderhanın" مبين - mübin = apaçık sıfatıyla yer almasından anlaşıldığına göre, bu mu’cize sihir gibi bir anda olup bitiveren bir göz aldatmacası değildir.
108. Âyetteki elini sıyırdı ifadesi, Tâ - Hâ Sûresi’nin 22; Neml Sûresi’nin 12. ve Kasas Sûresi’nin 32. Âyetlerinden anlaşılacağı gibi, elini cebinden, koynundan çıkardı anlamındadır. Hem Mûsâ peygamberin elinin durumu ve hem de ejderhanın hareketleriyle ilgili olarak rivayetlerde uzun uzun hikâyeler anlatılmıştır. Ancak bunlar mesnetsiz iddialar olduğu için burada aktarmayı uygun görmüyoruz.
Bu olaylar Kitab - ı Mukaddes'te şöyle yer almaktadır:
Mûsâ, "Ya bana inanmazlarsa?" dedi, "Sözümü dinlemez, 'RABB sana görünmedi' derlerse, ne olacak?" RABB, "Elinde ne var?" diye sordu. Mûsâ, "Değnek" diye yanıtladı. RABB, "Onu yere at" dedi. Mûsâ değneğini yere atınca, değnek yılan oldu. Mûsâ yılandan kaçtı. RABB, "Elini uzat, kuyruğundan tut" dedi. Mûsâ elini uzatıp kuyruğunu tutunca yılan yine değnek oldu. RABB, "Bunu yap ki, ataları İbrâhîm'in, İshâk'ın, Yakup'un Tanrısı RABB'in sana göründüğüne inansınlar" dedi. Sonra, "Elini koynuna koy" dedi. Mûsâ elini koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli bir deri hastalığına yakalanmış, kar gibi bembeyaz olmuştu. RABB, "Elini yine koynuna koy" dedi. Mûsâ elini yine koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli eski haline dönmüştü. RABB, "Eğer sana inanmaz, ilk belirtiyi önemsemezlerse, ikinci belirtiye inanabilirler" dedi, "Bu iki belirtiye de inanmaz, sözünü dinlemezlerse, Nil'den biraz su alıp kuru toprağa dök. Irmaktan aldığın su toprakta kana dönecek." Mûsâ RABB'e, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim." RABB, "Kim ağız verdi insana?" dedi, "İnsanı sağır, dilsiz, görür ya da görmez yapan kim? Ben değil miyim? Şimdi git! Ben konuşmana yardımcı olacağım. Ne söylemen gerektiğini sana öğreteceğim." Mûsâ, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ne olur, benim yerime başkasını gönder." RABB Mûsâ'ya öfkelendi ve "Ağabeyin Levili Hârûn var ya!"dedi, "Bilirim, o iyi konuşur. Hem şu anda seni karşılamaya geliyor. Seni görünce sevinecek. Onunla konuş, ne söylemesi gerektiğini anlat. İkinizin konuşmasına da yardımcı olacak, ne yapacağınızı size öğreteceğim. O sana sözcülük edecek, senin yerine halkla konuşacak. Sen de onun için Tanrı gibi olacaksın Bu değneği eline al, çünkü belirtileri onunla gerçekleştireceksin."
MÛSÂ MISIR'A DÖNÜYOR
Mûsâ kayınbabası Yitro'nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır'daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi. RABB Midyan'da Mûsâ'ya, "Mısır'a dön, çünkü canını almak isteyenlerin hepsi öldü" demişti. Böylece Mûsâ karısını, oğullarını eşeğe bindirdi; Tanrı'nın buyurduğu değneği de eline alıp Mısır'a doğru yola çıktı. RABB Mûsâ'ya, "Mısır'a döndüğünde, sana verdiğim güçle bütün şaşılası işleri firavunun önünde yapmaya bak" dedi, "Ama ben onu inatçı yapacağım. Halkı salıvermeyecek. Sonra firavuna de ki, 'RABB şöyle diyor: İsrâil benim ilk oğlumdur. Sana, bırak oğlum gitsin, bana tapsın, dedim. Ama sen onu salıvermeyi reddettin. Bu yüzden senin ilk oğlunu öldüreceğim.'" RABB yolda, bir konaklama yerinde Mûsâ'yla karşılaştı, onu öldürmek istedi. O anda Sippora keskin bir taş alıp oğlunu sünnet etti, derisini Mûsâ'nın ayaklarına dokundurdu. "Gerçekten sen bana kanlı güveysin" dedi. Böylece RABB Mûsâ'yı esirgedi. Sippora Mûsâ'ya sünnetten ötürü "Kanlı güveysin" demişti. RABB Hârûn'a, "Çöle, Mûsâ'yı karşılamaya git" dedi. Hârûn gitti, onu Tanrı Dağı'nda karşılayıp öptü. Mûsâ duyurması için RABB'in kendisine söylediği bütün sözleri ve gerçekleştirmesini buyurduğu bütün belirtileri Hârûn'a anlattı. Mûsâ'yla Hârûn varıp İsrâil'in bütün ileri gelenlerini topladılar. Hârûn RABB'in Mûsâ'ya söylemiş olduğu her şeyi onlara anlattı. Mûsâ da halkın önünde belirtileri gerçekleştirdi. Halk inandı; RABB'in kendileriyle ilgilendiğini, çektikleri sıkıntıyı görmüş olduğunu duyunca, eğilip tapındılar. [39–87] Çıkış 4/1-31
MUCİZE: Arapça bir sözcük olan - المعجزةmu’cize, - عجز’acz kökünden türemiş, if'al babından ism - i fail, müfred, müennes bir sözcük olup "insan aklını ve kudretini âciz bırakan şey" demektir. Bu kavram Batı dillerine Lâtince "miraculum" sözcüğünden, "harika şey, şaşılacak şey" anlamıyla "miracle" olarak geçmiştir.
Mu’cize sözcüğünün dinî terminolojideki anlamı ise, "peygamberlik iddiasında bulunan kişinin, bu davasının doğru olduğunu ispat için Allah'ın izin ve kudretiyle gösterdiği harikulâde [olağanüstü, tabiat kanunlarına aykırı] şeyler" anlamına gelmektedir. [39–88] (el-Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, III, 177-179)
MUCİZENİN ŞARTLARI:
Kur’ân'a göre mu’cize, peygamberlerin kişisel hünerleri değil, sadece Allah tarafından verilip ancak O'nun izniyle gösterilebilen fevkaladeliklerdir:
(Ra'd: 38) Andolsun, biz senden evvel de Elçiler gönderdik, onlara da eşler ve evlâtlar verdik. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmadan herhangi bir mu’cize getiremez, gösteremez. Her süre için bir yazı vardır.
Bu konudaki diğer bir Âyet de, Mümin Sûresi’nin 78. Âyetidir. Akaid bilimine göre, bir şeyin mu’cize sayılabilmesi için şu şartlar gereklidir:
Mu’cize, peygamberlerden başkaları tarafından yapılamaz.
Mu’cize, harikulâde ve şaşırtıcı nitelikte olmalıdır.
Mu’cize, bilinen sebep - sonuç ilişkisi ile izah edilememelidir.
Mu’cize, bir amaca yönelik ve o amacı doğrular mahiyette olmalıdır.
Mu’cize, peygamberlerin peygamberlik süreci içinde vuku bulmuş olmalıdır.
Mu’cize, herkes tarafından görülebilecek şekilde, herkesin gözü önünde gerçekleşmiş olmalıdır. [39–89] (el-Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, III, 181, 182)
Kur’ân'da Yüce Allah'ın Elçilerine verdiği mu’cizelerden pek çok örnek verilmiştir. Meselâ, Îsâ peygambere verilmiş mu’cizeler Âl - i İmrân Sûresi’nin 45–50. ve Mâide Sûresi’nin 110. Âyetlerinde anlatılmaktadır. Mûsâ peygambere verilmiş mu’cizelerin anlatıldığı Âyetler ise: İsrâ 101; Bakara 53–60; A'râf 106–108, 115–122, 132–133, 160; Tâ - Hâ 17, 23, 65, 70; Şu’arâ 29–35, 60–65; Neml 7, 12; Kasas 29–32. Âyetleridir.
Mekkeli inkârcılar geçmiş peygamberler hakkında duydukları mu’cizelerin aynılarını ya da benzerlerini peygamberimizden de beklemişler ve Allah'tan şu cevabı almışlardır:
(Ankebût: 50–51) Dediler ki: "Ona Rabbinden mu’cizeler indirilseydi ya!" De ki: "Mu’cizeler Allah katındadır. Bense açıkça uyaran birisiyim. Hepsi bu." Karşılarında okunan bu kitabı sana indirmiş olmamız onlara kâfi gelmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette bir rahmet ve bir öğüt vardır.
Görüldüğü gibi, Rabbimizin cevabı gayet açık ve nettir: Senden mu’cize bekleyenlere söyle: Mu’cize olarak Kur’ân yetmiyor mu?
Gerçekten de Kur’ân, içerdiği edebî sanatlarla eşsiz bir güzellik sergilediği gibi, çeşitli alanlardaki olağanüstü bilgileriyle de bir mu’cizedir. Değişik alanlarda yapılan bazı bilimsel keşif ve buluşlar, Kur’ân'ın o konuda verdiği bilgileri doğrulamış ve bu mucizeliğin devamlı olmasını sağlamışlardır.
Gerek henüz yeterince anlayamadığımız fakat bundan sonraki keşiflerle daha iyi anlayabileceğimizi umduğumuz bir takım konuları içeriyor olması, gerekse "19 mu’cizesi" gibi henüz tam olarak çözülememiş bağıntılar ihtiva etmesi ve son yüz senede ortaya çıkarılan bazı matematik özelliklere kimi sözcükleri tekrarlayarak işaret ettiğinin yeni anlaşılması gibi özellikleri, Kur’ân'ın bu mucizeliğinin kıyamete kadar süreceğine delâlet etmektedir.
Rabbimiz, kitabının en büyük mu’cize olduğunu, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde bir benzerinin meydana getirilemeyeceğini meydan okuyarak dile getirmiştir:
(Bakara: 23) Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin. Allah'tan başka tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru kişilerseniz.
(İsrâ: 88) De ki: “Andolsun eğer insanlar ve cinler şu Kur’ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine de destek olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler.”
Bu meydan okumaya on dört asırdan bu yana cevap verilemediği gibi, kıyamete kadar da asla cevap verilemeyecektir. Bu demektir ki, peygamberimize verilen mucize, [Kur’ân] diğer peygamberlerin göstermiş olduğu ve küçük bir zaman diliminde olup biten mu’cizeler gibi değil, kıyamete kadar sürecek canlı bir mu’cizedir. Rabbimiz peygamberimize "mucizelerin en büyüğü" olarak nitelediği Kur’ân'ı verdiği halde, bu mu’cizenin büyüklüğünü kavrayamayan bazı güdük akıllılar gayretkeşliğe kapılmış, diğer peygamberlere verilen mucizeleri de peygamberimize uyarlamaya kalkmışlardır. Bazen de ifrata kaçarak yeni mucizeler uydurma yoluna gitmişler ve bazı ilâhî sıfatları peygamberimize yakıştırmak suretiyle işi sapıklık boyutuna vardırmışlardır.
109–112. Firavun'un kavminden ileri gelenler, "Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor" dediler. (Firavun) "O hâlde siz ne emredersiniz?" dedi. (Onlar da) "Onu ve kardeşini alıkoy, [beklet] şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili sihirbazları sana getirsinler" dediler.
Mûsâ peygamberin burada ismi verilmeyen kardeşi, konuyla ilgili diğer Âyetlerden öğrendiğimize göre, Hârûn'dur. Mûsâ peygamber ile kardeşi Hârûn'un muhatapları ise, konuşmalardaki çoğul ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla Firavun ve kavminin ileri gelenleridir. Firavun, Mûsâ peygamber ile ilgili kararları kendi suç ortakları olan ileri gelenler kesimi ile istişare ederek vermekte, onlara danışmadan tek başına hareket etmemektedir.
Âyetlerdeki ifadeden, o dönemde "sihir"in çok yaygın olduğu, şehirde ve civarında büyük sihir ustalarının yaşadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Mûsâ peygamberin gösterdiği mu’cizeler karşısında Firavun ve danışma meclisi pek fazla şaşırmamış, onu da bir sihirbaz olarak değerlendirmişlerdir.
MÛSÂ PEYGAMBERİN FİRAVUN İÇİN TEHLİKE OLUŞU:
Sihirbazlığın Mısır'da yaygın ve dolayısıyla sihirbazların fazla sayıda olmasına rağmen Mısır ileri gelenlerinin Mûsâ peygamber hakkında Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor demeleri ve onu kendileri için büyük bir tehdit olarak kabul etmeleri ilginçtir. Çünkü Mûsâ peygamberin gösterdiği mu’cizeler - ne kadar etkilenseler de - neticede onların gözünde bir sihirdir ve Mısır'da sihirle uğraşan pek çok sihirbaz bulunmaktadır. Üstelik Mûsâ peygamber köleleştirilmiş İsrâîloğullarının bir ferdidir. Köle soyundan gelen birinin pek çok kişi tarafından yapılan bir işi yapıyor olması, onun bu derecede bir tehdit olarak algılanmasını gerektirmemektedir.
Bizim görüşümüze göre, saray çocuklarıyla birlikte eğitim almış olan Mûsâ peygamberin temiz, güçlü bir karaktere ve üstün yeteneklere sahip olduğunu bilen Mısır ileri gelenleri, âlemlerin Rabbinin Elçisi olduğunu iddia eden Mûsâ peygamberin, taleplerinde geri adım atmayacağını ve kesinlikle uzlaşmaya yanaşmayacağını anlamışlardır. Böyle bir peygamberin varlığı ve onun çevresinde kendisine inananlardan oluşmuş bir halk kitlesinin toplanmış olması ise, yönetim düzeni dâhil mevcut hayat sisteminin tamamen değişmesi, yani tam bir inkılâp demektir. Mûsâ peygamberin bir tehdit olarak algılanmasının asıl sebebi budur.
Bir diğer sebep de, Mûsâ peygamberin gösterdiği mu’cizeler karşısında ileri gelenlerin onun sıradan bir sihirbaz olmadığını anlayarak dehşet ve korkuya kapılmaları ve onun arkasında gerçekten doğaüstü bir gücün olduğuna inanmalarıdır. Gerçekten de Mûsâ peygamberi sıradan bir sihirbaz olarak görmüş olsalardı, kesinlikle ondan korkmaz, büyük değişimleri gerçekleştirebileceğinden tedirgin olmaz ve onu kendileri için yakın bir tehlike saymazlardı. Çünkü sihir hiçbir zaman devrimci hareketlerin ateşleyicisi olmamış, hiçbir sihirbaz da sihir gücüyle yönetime el koymamıştır. İleri gelenlerin uyarılarından hemen sonraki gelişmeleri Tâ - Hâ Sûresinden öğreniyoruz:
(Tâ Hâ: 57–60 (O) [Firavun] "Ey Mûsâ! Sen sihrinle bizi arzımızdan çıkarmak için mi geldin bize? O halde biz de onun gibi [senin sihrin gibi] bir sihirle sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı kıl [belirle] ki, bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun" dedi. (Mûsâ, ) "Sizinle buluşma zamanı, süs [tören, şenlik] günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir" dedi. Bunun üzerine Firavun sırt çevirdi de düzenlerini topladı sonra geldi.)
113–114. Ve o sihirbazlar Firavun'a geldiler: "Eğer galip gelen biz olursak, gerçekten, bizim için büyük bir ücret [ödül] olacak/ olacak mı?" dediler. (Firavun) "Evet" dedi. "Siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da."
113. Âyette sihirbazların sözlerini ihtiva eden cümle "haber cümlesi" niteliğindedir. Aynı sözlerden oluşan Şu’arâ Sûresi’nin 41. Âyetinde ise bir "soru cümlesi" niteliğindedir. Bazı kuralar bu Âyetteki إنّ - inne sözcüğünü ائن - einne olarak okumak suretiyle bu Âyeti de "soru cümlesi" hâline getirmişlerdir. [39–90] (Râzi; Mefatihu'l-Gâyb) Ancak biz bu cümleyi "haber cümlesi" olarak değerlendiriyoruz. Buna göre, sihirbazların sözleri Biz galip gelirsek bize büyük bir ödül vereceksin değil mi? şeklinde Firavun'la pazarlık yapar mahiyette değil, kazandıkları takdirde ünlerinin yayılıp işlerinin artacağı ve Firavun tarafından da fazlasıyla ödüllendirilecekleri inancını yansıtan, kısaca bu işten büyük bir kârla çıkacakları şeklindeki kanaatlerini bildirir mahiyettedir.
Sihirbazların sözleri içinde geçen - اجراecren sözcüğünün nekre [belirtisiz] olması, sözcüğün anlamına çokluk ve büyüklük kazandırdığı için "büyük bir karşılık, ödül" olarak çevrilmiştir.
Bu hadisenin başka Âyetlerdeki anlatımlarından olayın bazı bölümlerinin burada hazfedildiği anlaşılmaktadır. Mesela Şu’arâ Sûresi'ndeki anlatımda Firavun'un kavmin ileri gelenlerinin görüşleri doğrultusunda civar şehirlere haberciler, toplayıcılar saldığı ve çok sayıda sihirbazı gösteri meydanına getirttiği ifade edilmektedir. Sihirbazların 113. Âyette nakledilen eğer galip gelen biz olursak, gerçekten, bizim için büyük bir ücret [ödül] olacak/olacak mı şeklindeki sözleri, bu toplantı anında söylenmiş sözlerdir. Firavun'un onları tasdikle dikten sonra bir de onlara Siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da demesi ise, sihirbazlara beklentilerinin çok üstünde bir ödül vaat ettiğini göstermektedir: Saray'a girmek ve sarayda yer almak gibi.
(Şu’arâ: 38 - 42) Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi. İnsanlara da "Siz toplanıyor musunuz?" denildi. - "Eğer sihirbazlar üstün gelirlerse belki onlara uyarız." - Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a "Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret var mı?" dediler. (Firavun) "Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız" dedi.
115–117. (Sihirbazlar Mûsâ'ya) "Ey Mûsâ! Sen mi atacaksın yoksa atanlar biz mi olalım?" dediler. (Mûsâ) "Siz atın!" dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir sihir getirdiler. [gösterdiler] Biz de Mûsâ'ya "Sen de asanı bırakıver!" diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor.
BÜYÜK GÖSTERİ: Daha fazla ayrıntı içermesi sebebiyle gösteriyi önce Tâ - Hâ Sûresinden takip etmekte yarar vardır. Örnek Âyet:
(Tâ - Hâ: 65–69) Onlar [Sihirbazlar] "Ey Mûsâ! Ya sen atacaksın veyahut ilk atan kişiler biz olalım" dediler. O, [Mûsâ] "Bilakis, siz atın!" dedi. Bir de ne görürsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden ötürü onların kendisine, koştuklarını hayal ettirdi. Bu yüzden Mûsâ içinde bir korku hissetti. Biz: "Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin, sağ elindekini de bırak, o, onların yaptıklarını yutacak. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise, her nereye giderse gitsin iflah olmaz" dedik.
Sihirbazların, centilmenlik gibi gözüken Ey Mûsâ! Sen mi atacaksın yoksa atanlar biz mi olalım sözleri, kendilerine duydukları güvenden kaynaklanmaktadır. Nitekim Tâ - Hâ Sûresindeki ifadelerden, sihirbazların ip ve değneklerle herkesi heyecanlandıran ve korkutan bir gösteri sundukları anlaşılmaktadır. Ancak Mûsâ peygamberin önceliği onlara vermesi sayesinde halk, biraz önce etkilendikleri gösterinin aslında düzmece bir hünerden ibaret olduğunu görmüş ve böylece sihirbazların yaptıkları basit bir gösteri konumuna düşmüştür.
Sihirbazların gösteride kullandıkları ve rivayetlerde sayılarının 30 bin ilâ 70 bin arasında olduğu söylenen ipler ve değnekler (sucuk imalinde kullanılan barsak türü şeylerden yapılmış olabilir), muhtemelen cıva gibi bir madde ile güneş altında hareket ettirilmiş olmalıdır.
118–119. Böylece hak yerini buldu ve onların [Firavun ve ileri gelenlerin] bütün yaptıkları batıl oldu. [boşa gitti] (Firavun ve ileri gelenler) Artık orada mağlup olmuşlar ve küçük düşmüşler olarak geri döndüler.
Gösteri onu düzenleyenlerin hüsranıyla bitmiş, plânları ters tepen ve halkın karşısında küçük düşen Firavun ve avenesi, yenilmiş ve kahrolmuş bir halde oradan ayrılmışlardır.
120–122. Sihirbazlar ise secde edenler [teslim olmuşlar] olarak bırakıldılar. "Âlemlerin Rabbine; Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik" dediler.
Bu yenilginin Firavun ve yandaşlarını perişan ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü bin bir emek ve masrafla getirilen sihirbazlar, yenildikleri yetmezmiş gibi bir de gösterinin sonunda Mûsâ'ya inandıklarını söylemişlerdir. Sihirbazların derhal imana yönelmeleri, akıllı ve bilinçli kişiler olarak Mûsâ peygamberin gösterdiği mu’cizelerin basit birer sihir olmadığını hemen anlamış olmalarıdır. Zira bir şeyin sihir olup olmadığı, en iyi bizzat sihirbazlar tarafından anlaşılabilecek bir durumdur.
Sihirbazların Firavun'a karşı bir meydan okuma mahiyetindeki Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik sözleri, bilgi ile oluşmuş bir imanı göstermektedir. İmanlarını ikrar etmeden önce dile getirdikleri Âlemlerin Rabbine ifadesi ise, kendisini âlemlerin rabbi olarak gören Firavun tarafından yanlış anlaşılmasının önüne geçmek içindir.
123–126. Firavun dedi ki: "Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi mutlaka asacağım."Onlar [sihirbazlar] da dediler ki: "Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz. Senin bizden intikam alman [cezalandırman] da sırf Rabbimizin Âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır." "Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır dök [yağdır] ve canımızı Müslümanlar olarak al!"
119. Âyette, Mûsâ peygamberin karşısına çıkarılan sihirbazların, ortaya konan mu’cizenin sihir olmadığını anlayıp iman etmeleri üzerine, Firavun ve avenesinin gösteri mahallini terk ettiği bildirilmişti. Bu yenilgiyi kabul etmeyen Firavun, yeni oyunlar tertiplemek üzere tekrar sahneye çıkmıştır. Sihirbazların Mûsâ peygamberle el altından anlaşmış olduğunu iddia eder ve sihirbazlara tehditler yağdırır:
Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi mutlaka asacağım.
124. Âyetteki لاقطّعن - leukattıenne ve لاصلّبنّ- le-usallibenne sözcükleri, yapı itibarıyla "çokluk" ifade ettiği için sözcükler "kesilmenin" ve "asılmanın" en kötüsünü ifade etmektedir.
Ne var ki, Firavun'un bu şiddetli tehdidi, mu’cizeyi görüp aklı-selimleriyle imana yönelen sihirbazlar tarafından hiç umursanmamıştır. Aksine sihirbazlar Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz. Senin bizden intikam alman [cezalandırman] da sırf Rabbimizin Âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır diyerek Allah'a yönelmişler ve Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır dök [yağdır] ve canımızı Müslümanlar olarak al şeklindeki duaları ile teslimiyetlerini ortaya koymuşlardır. Başka bir ifade ile gösteri öncesi biraz dünyalık peşinde olan sihirbazlar, ilâhî mu’cize karşısında hemen imana gelmişler ve bu imanlarını canları pahasına koruyacaklarını beyan etmişlerdir. Bu davranışlarıyla da, hakikati az bir dünyalıkla değiştirmeyi değil, karşılığı en büyük ödül [cennet] olan hakikatin yanında yer almayı tercih etmişlerdir.
Sihirbazların bu cevapları, zımnen "Senin bizi tehdit etmen umurumuzda bile değil. Nasıl olsa Rabbimize döneceğiz. Ölüm şeklimizin hiçbir önemi yok... Ha yataklarımızda ölmüşüz, ha senin tarafından kesilerek, doğranarak, asılarak ölmüşüz; bizim için fark etmez" anlamına gelmektedir. Senin bizden intikam alman [cezalandırman] da sırf Rabbimizin Âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır şeklindeki sözleri ise dolaylı olarak "Biz Rabbimize iman gibi önemli bir nedenden dolayı öldürülüyoruz; yoksa adî bir suçtan dolayı değil! Bu nedenle, niye tehdidini umursayalım?" mesajını içermektedir.
İyi bilinmelidir ki, eza, cefa ve mihnet, iman ve teslimiyet yolunda yürüyenlerin göze almaları gereken bir durumdur. Nitekim İbrâhîm peygamber de, peygamberimiz Muhammed (a.s) da, Ashab-ı Uhdud'tâ bahsedilen müminler de, Yasir, Sümeyye, Bilâl gibi ilk Müslümanlar da hep aynı eza ve cefalara maruz kalmışlardır. Bu süreçler bundan sonra da böyle devam edecek, inananlar kendilerinden önceki örnekleri gibi daima çeşitli eza ve cefalarla karşılaşacaklardır:
(Âl-i İmrân: 186) Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda belâlana caksınız. (zayıf düşeceksiniz) Sizden önce kendilerine kitap verilenler den ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takva gösterirseniz, muhakkak ki bu, işlerin en amaçlananıdır /zorlularındandır.)
(Hacc: 40) Onlar ki, başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, kendisine yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.
(Bürûc: 4–9) Ashab-ı Uhdud; şiddetli tutuşturulmuş ateşin yaranı öldürüldü. Hani onlar onun üzerine oturmuşlar ve inananlara yaptıklarına tanık idiler. İnananları cezalandırmalarının [intikamlarının] sebebi de, onların yalnız çok güçlü, övgüye lâyık, göklerin ve yerin hükümranlığı kendinin olan ve her şeye şahit olan Allah'a iman etmelerinden başka bir şey değildi.
Gerçekten de kâfirlerin bu tutumları tarih boyunca süregelmiştir. Ancak sihirbazların sözlerini bildiren Âyetler, tehdit altındaki bir Müslüman'ın nasıl davranacağı konusunda iyi bir örnek durumundadır. Peygamberimizin arkadaşlarının savaşa giderken birbirlerine söyledikleri sözler de dikkat çekicidir:
(Tövbe: 51) De ki "Hiçbir zaman bize Allah'ın bizim için yazdığından başkası dokunmaz. O bizim Mevlâ'mızdır. Onun için müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler."
123–126. Âyetlerdeki olayların Tâ-Hâ Sûresindeki anlatımı şöyledir:
(Tâ-Hâ: 70–73) Sonunda bütün sihirbazlar: "Mûsâ ile Hârûn'un Rabbine iman ettik" demek suretiyle boyunlarını kösmüş olarak bırakıldılar. O [Firavun] "Ben size izin vermezden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihir öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama/arka arkaya keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Ve hangimizin azap bakımından daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu kesinlikle bileceksiniz" dedi. Onlar [sihirbazlar] "Bize gelen bu açık mu’cizeler ve bizi yoktan yaratana karşı asla seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen hadi ver. Sen, ancak bu iğreti hayata hükmedersin. Şüphesiz biz, hatalarımıza ve bizi zorladığın sihre karşı, bizi bağışlasın diye, Rabbimize iman ettik. Ve Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır" dediler.
127. Firavun kavminden ileri gelenler de: "Seni ve senin ilâhlarını/ seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Mûsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?" dediler. (Firavun da) Dedi ki: "Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde kahredicileriz." [ezici bir güce sahibiz]
Bu Âyette, Firavun sülâlesinden ileri gelenlerin Firavun'u tahrik ederek onu Mûsâ peygambere ve İsrâîloğullarına karşı kışkırttıkları görülmektedir. Firavun'un cevabı ise, Mûsâ peygamberi değil de İsrâîloğullarını hedef alması bakımından ilginçtir. Firavun'un Mûsâ peygamberi bir tarafa bırakıp İsrâîloğullarına karşı bir katliam plânlaması bize göre iki sebeple açıklanabilir: Firavun, ya halkının katledilmesi hâlinde Mûsâ peygamberin yalnız kalıp kendisine zarar veremeyeceğini düşünmüş ve onu hiç önemsememiştir, ya da gösterdiği mucizelerden etkilenerek onun gerçekten Hakk Elçisi olduğunu düşünmüş ve üzerine gitmeyi göze alamamıştır.
Firavun'un bu katliam plânı, İsrâîloğulları için yeni bir zulüm döneminin başlayacağı anlamına gelmektedir. Çünkü buna benzer bir zulüm Mûsâ peygamberin doğumundan önce de İsrâîloğullarına uygulanmıştı. Bu zulümleri uygulayanlar her ne kadar farklı firavunlar da olsalar, zulmetmekteki amaç ve kasıtları birbirinin aynıdır. Bu amaç, çocuklar dâhil bütün erkeklerin soykırıma tabi tutulup geride kalanların diğer kavimler içinde eritilmesi amacıdır. Bu katliam başka bir Âyette şöyle dile getirilmiştir:
(Mümin: 25) Böylece o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman, "Onunla birlikte iman etmiş olanların erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın" dediler. Ancak kâfirlerin düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.
Âyetteki آلهتك - âlihetike = senin ilâhlarını sözcüğü, Ali b. Ebi Talib, İbn Abbas ve Dahhâk tarafından ve ilâheteke = senin ilâhlığını şeklinde okunmuştur. Ubey kıraatinde ise bu Âyet etezerü Mûsâ ve gavmehü li-yüfsidü fi’l arzı ve kâd terakûke en ya'budeke = Mûsâ'yı ve kavmini onlar sana ibadeti terk etmiş oldukları hâlde, yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi terk edeceksin? Şeklindedir.
FİRAVUN'UN İNANCI: Kur’ân’da Firavun'un inancı konusunda bilgi edinilebilecek Âyetler mevcuttur.
(Zühruf: 51–53) Ve Firavun kavmine seslendi ki: "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim? Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?"
(Mümin: 28–35) Ve Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam: "Bir adamı ‘Rabbim Allah' dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Ve eğer o bir yalancı ise bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Ve eğer doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıya kılavuz olmaz. Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk [yönetim] sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Peki, eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" dedi. Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size doğru yolada kılavuzluk ediyorum" dedi. O iman etmiş olan kimse de: "Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin hakkınızda Ahzab'ın günü gibi; Nûh Kavmi'nin, Ad'ın, Semûd'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir zulüm istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o çağrışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah'tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur" dedi. Ve Andolsun ki, bundan önce size Yûsuf delillerle gelmişti. O zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de "Bundan sonra Allah asla Elçi göndermez" dediniz. Allah aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle saptırır. O kişiler, kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah'ın Âyetleri hakkında mücadele ederler. (Bu durum) Allah katında ve iman edenler yanında buğz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar.
Yukarıdaki Âyetler dikkatlice okunduğunda, Firavun'un Allah'ı ve melekleri inkâr etmediği anlaşılmaktadır. Fakat bazıları Firavun'un mübalâğalı iddiasına bakarak onun Allah'ı inkâr ettiği veya kendisini Allah yerine koyduğu anlamını çıkarmışlardır. Oysa Firavun'un Allah'ı göklerin hâkimi olarak kabul ettiği, özellikle Zühruf Sûresi’nin 53. Âyetinden belli olmaktadır. Firavun'un reddettiği husus, Allah'ın Elçiler göndererek emirler bildirmesi ve kendisinin yeryüzündeki hükümranlığına müdahale etmesidir. Çünkü Firavun kendisini teoride bütün insanlığın siyasî anlamda rabbi [hâkimi] olarak görüyor ve hükümranlığını kendisinin Güneş Tanrısının insan şeklindeki sureti olduğu iddiasına dayandırıyordu. Nitekim bu konuya "Mısır Dini" başlığı altında yer vermiş olan Ana Britannica Ansiklopedisi, Eski Mısır'da firavuna tapınmanın, onun Tanrı'nın oğlu kabul edilmesi sebebiyle olduğunu ve firavunun ülkesini, Mısır tanrıları adına yönettiğini yazmaktadır. [39–91] (Ana Britannica; c. 22 s. 37 Sonuç olarak, bazıları tarafından ileri sürülmüş olan firavun'un kendisini gerçek ilâh ve Rabb yerine koyduğu tezi, hem Kur’ân'a hem de bilimsel araştırmalara uymamaktadır.
Mûsâ peygamberin Rabbini her şeye hilkatini veren, sonra yol gösteren nitelikleriyle tanıtması üzerine, Firavun, Mûsâ peygambere, o güne kadar değişik yollar izlemiş olan eski kavimlerin akıbetlerini sorma ihtiyacı duymuştur. Bize göre Firavun'un bu soruyla asıl söylemek istediği şey şudur:
"Eğer her şeye ayrı ayrı yaratılışını verenden başka Rabb yok ise, yüzyıllardan beri başka ilâhlara tapan bizim atalarımızın hâli ne olacak? Tüm bu insanlar hatalı mıydı? Hepsi azabı mı hak etti? Onların aklı yok muydu?"
Firavun burada, eskiden beri herkesin yanlış inançlar peşinde koşmasının uzak bir ihtimal olduğundan hareket ederek, çoğunluğun gittiği yoldan gitmenin daha doğru olacağına kendisini ve çevresini inandırmak istemektedir. Hâlbuki Kur’ân, doğru yolda olanların daima azınlıkta kaldığını, çoğunluğun daima yanlış üzerinde, iman etmez ve nankör olduğunu bildirmektedir:
(En'âm: 116) Ve eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece "zann"a uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar.
(A'râf: 16–17) (İblis) "Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, Andolsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine Andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın" dedi.
(Yûsuf: 106) Onların çoğu, şirk koşmadan Allah'a iman etmezler.
128. Mûsâ, kavmine dedi ki: "Allah'ın yardımını isteyin ve sabır edin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Akıbet de [mutlu son da] muttakiler içindir."
Mûsâ peygamberin zulüm altındaki halkına verdiği mesajı dile getiren bu Âyet sadece İsrâîloğullarına yönelik değil, aslında tüm insanlığa yönelik bir mesajdır.
129. (Kavmi de) Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da." (Mûsâ) Dedi ki: "Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edecek ve sizi yeryüzünde halife kılacaktır. [onların yerine koyacaktır] Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır."
İsrâîloğullarının Mûsâ'ya serzenişte bulunarak eskiden beri gördükleri eziyetin o geldikten sonra da azalmadığı şeklindeki cevabı, Mûsâ peygamberin bir önceki Âyette yer alan mesajından pek teselli bulmadıklarını göstermektedir. Mûsâ peygamber onların bu sızlanmalarına Hûd, Sâlih ve Şu’ayb peygamberlerin -bu Sûrenin önceki Âyetlerinde- Allah, …'dan sonra sizi halifeler kıldı sözleriyle dile getirdikleri Allah'ın değişmez kuralını hatırlatarak cevap vermiştir:
Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edecek ve sizi yeryüzünde halife kılacaktır. [onların yerine koyacaktır] Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.
130. Ve Andolsun ki, Biz, Firavun sülâlesini, düşünüp öğüt alsınlar diye senelerle/kuraklıklarla [senelerce kıtlık] ve ürün noksanlığı ile yakaladık.
Bu noktada, yukarıda geçen 94–96. Âyetlerin hatırlanmasında yarar vardır:
(A'râf: 94–96) Biz hangi kente bir nebi [peygamber] gönderdiysek, onun ehlini [halkını] mutlaka yoksulluk ve darlıkla yakaladık. –Belki yalvarıp yakarırlar.- Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; nihayet çoğaldılar ve "Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu" dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik. Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takva sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik.
Âyette geçen سنين- sinîn sözcüğü, dilbilimcilerin bazılarına göre [39–92] (Râgıp, el-Müfredat; Râzî, Mefâtihu'l-Gayb) "seneler", bazılarına göre de "kuraklıklar" anlamındadır. Sonuçta sözcük "senelerce kuraklık" anlamında kullanılır olmuştur.
Senelerce kuraklık ifadesi tarımla uğraşan kesimin, ürün noksanlığı ifadesi de şehirde oturan tüccarın, memurun, yani Mûsâ'ya karşı olanların sıkıntılarını, içine düştükleri ekonomik bunalımları ifade etmektedir.
131. Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, "İşte bu bize aittir" dediler; eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Mûsâ ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Fakat onların çoğu bilmezler.
Âyetteki "uğursuzluğu olarak kabul ederler" diye çevirdiğimiz يطّيّر- yettayyeru sözcüğünün esas anlamı, "kuş uçurturlar" demektir. Araplar uğursuzluğu kuşlara bağladıkları için, "uğursuzluk" kavramı ile "kuşlar" bir anlamda özdeşleşmiş ve kuş uçurtma ifadesi sözlüklerde "uğursuzluk" karşılığı ile yer almıştır.
Arapların bu konuda yaptıkları özdeşleştirmeye örnek olabilecek kabullerinden bazıları şunlardır:
Yemen tarafından gelen ve "Sanih" diye adlandırılan kuşların uğurlu kabul edilmesine karşılık, Kuzeyden gelen ve "Barih" diye adlandırılan kuşlar uğursuz olarak kabul edilmiştir.
Kuşların karşılıklı ötüşmelerinden veya zamansız ötmelerinden kötü anlamlar çıkartılmış, karga sesi ise "ayrılık" olarak yorumlanmıştır.
Bir ihtiyacın giderilmesi için yola çıkmak gerektiğinde, yuvasında bulunan bir kuşun ürkütülmesi âdet hâline getirilmiştir. Eğer kuş sağ tarafa doğru uçarsa yola çıkılır, sol tarafa uçarsa yola çıkılmaktan vazgeçilirdi. [39–93] (Râzî, Mefâtihu'l Gayb; Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi'l-Kur’ân)
Aslında cahil kesimin peygamberleri uğursuzlukla itham etmeleri çok eskilere dayanmaktadır. Bu tür ithamlar Mûsâ peygamberden önce Sâlih peygambere de yapıldığı gibi, daha sonra peygamberimize de yapılmıştır:
(Neml: 47) Dediler ki: "Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık." (Sâlih) "Uğursuzluğunuz Allah katındadır. Bilakis siz imtihana çekilen bir kavimsiniz" dedi.
(Nîsâ: 78) Her nerede olursanız olun, ölüm size yetişir; son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile. Ve onlara bir iyilik erişirse "Bu, Allah'tandır" derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, sendendir" derler. De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz oluyorlar?
Âyetteki onların uğursuzluğunun Allah katından olduğunu bildiren ifade, başlarındaki kıtlık, kuraklık, hastalık gibi musibetlerin Mûsâ peygamber ve ona inananlarla bir ilgisinin olmadığı, bu belâların kendi yaptıkları kötülüklerin bir karşılığı olarak Allah tarafından başlarına Musallat edildiği anlamına gelmektedir.
132. Ve onlar [Firavun'un kavmi] "Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne mu’cize getirsen de, biz sana inananlar değiliz" dediler.
Bu Âyet, son kararlarını açıklayan Firavun ve sülâlesinin, batıl üzerinde ısrar etmek suretiyle ileri derecede bir yobazlık sergilediklerini göstermektedir. Çünkü bir ülkeye kıtlık getirmenin ve tüm halkını yoksul bırakmanın sihirle mümkün olabileceğini zannetmek -ki en cahil kişi bile bunun olmayacağını bilir- tam bir yobazlık örneğidir. Onların bu yobazlığı Neml sûresinde de dile getirilmiştir:
(Neml: 13–14) Bu şekilde Âyetlerimiz onlara parlak bir şekilde gelince, "Bu apaçık bir sihirdir" dediler. Ve onların kendileri de bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Öyleyse bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!
Bazı kaynaklarda ise Mûsâ peygamberin, sihirbazları mağlûp etmesinden Firavun'un denizde boğulmasına kadar geçen sure içinde (Îbranî kayıtlarına göre 20 yıl) Kıptilerin arasında yaşadığı ve onlara değişik mu’cizeler göstererek davette bulunduğu yer almakta, bu Âyette sözü edilen mu’cizelerin de bunlar olduğu ileri sürülmektedir.
133. Biz de ayrı ayrı ayrılmış [belirli aralıklarla] Âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular kavmi oldular.
Bu Âyette Mısırlılara verilen cezalar sıralanmıştır:
Tufan: Sözcük anlamı itibarıyla "etrafı dolaşan, çevreleyen" demektir. İnsanı kuşatan, çevreleyen her türlü felaket için de kullanılır. [39–94] (el-Müfredat; Tavf, Tufan mad.) Bu sözcükten "kolera tipi salgın hastalık" anlamı çıkaranlar da vardır. Ama sözcük "boğan su" anlamında meşhurlaşmıştır. Bundan da anlaşılan aşırı yağışlarla oluşan sel baskınlarıdır.
Çekirgeler: Başta ekinler olmak üzere bütün bitki örtüsüne zarar veren bir canlıdır. Anlaşıldığına göre bir çekirge istilâsı söz konusu olmuş, tarlalardaki, bağ ve bahçelerdeki tüm ürün mahvolmuş, çekirgeler onları açlığa mahkûm etmiştir.
Haşere: Bit, pire, tahtakurusu, güve, kene, karınca gibi böcek türü yaratıklardır. Demek ki, Mısır halkı bir dönem de bunların istilâsına maruz kalmıştır.
Kurbağalar: Dere, göl gibi suların çevrelerinde ve bataklıklarda yaşayan hayvanlar olup bunların şehre gönderildiğine dair ifade, oluşan hortum afeti ile yaşadıkları yerlerden sökülüp şehrin üzerine yağdırıldıklarını düşündürmektedir.
Kan: Genellikle su kaynaklarının kana dönüşmesi tarzında yorumlanmışsa da, bunun Zeyd ibn-i Eslem'in öngördüğü gibi "burun kanaması" tarzında bir hastalık olarak anlaşılması bizce daha uygundur.
Yüce Allah tarafından Mısırlılara verilmiş olan bu belâlar, Kitab-ı Mukaddes'te başka çeşit belâlarla zenginleştirilmiş olarak ve masalımsı bir anlatımla yer almıştır:
KURBAĞA BELÂSI
RABB Mûsâ'ya şöyle dedi: "Firavunun yanına git ve ona de ki, 'RABB şöyle diyor: Halkımı salıver, bana tapsınlar. Eğer halkımı salıvermeyi reddedersen, bütün ülkeni kurbağalarla cezalandıracağım. Irmak kurbağalarla dolup taşacak. Kurbağalar çıkıp sarayına, yatak odana, yatağına, görevlilerinin ve halkının evlerine, fırınlarına, hamur teknelerine girecekler. Senin, halkının, bütün görevlilerinin üstüne sıçrayacaklar.' "Hârûn'a de ki, 'Elindeki değneği ırmakların, kanalların, havuzların üzerine uzatıp kurbağaları çıkart; Mısır'ı kurbağalar kaplasın.'" Böylece Hârûn elini Mısır'ın suları üzerine uzattı; kurbağalar çıkıp Mısır'ı kapladı. Ancak büyücüler de kendi büyüleriyle aynı şeyi yaptılar ve ülkeye kurbağaları saldılar. Firavun Mûsâ'yla Hârûn'u çağırtıp, "RABB'e dua edin, benim ve halkımın üzerinden kurbağaları uzaklaştırsın" dedi, "O zaman halkınızı RABB'e kurban kessinler diye salıvereceğim." Mûsâ, "Sen karar ver" diye karşılık verdi, "Bunu sana bırakıyorum. Kurbağalar senden ve evlerinden uzak dursun, yalnız ırmakta kalsınlar diye senin, görevlilerin ve halkın için ne zaman dua edeyim?" Firavun, "Yarın" dedi. Mûsâ, "Peki, dediğin gibi olsun" diye karşılık verdi, "Böylece bileceksin ki, Tanrımız RABB gibisi yoktur. Kurbağalar senden, evlerinden, görevlilerinden, halkından uzaklaşacak, yalnız ırmakta kalacaklar." Mûsâ'yla Hârûn firavunun yanından ayrıldılar. Mûsâ RABB'in firavunun başına getirdiği kurbağa belası için RABB'e feryat etti. RABB Mûsâ'nın isteğini yerine getirdi. Kurbağalar evlerde, avlularda, tarlalarda öldüler. Kurbağaları yığın yığın topladılar. Ülke kokudan geçilmez oldu. Ancak firavun ülkenin rahatladığını görünce, RABB'bin söylediği gibi inatçılık etti ve Mûsâ'yla Hârûn'u dinlemedi.
SİVRİSİNEK BELÂSI
RABB Mûsâ'ya şöyle dedi: "Hârûn'a de ki, 'Değneğini uzatıp yere vur, yerdeki toz sivrisineğe dönüşsün, bütün Mısır'ı kaplasın.'" Öyle yaptılar. Hârûn elindeki değneği uzatıp yere vurunca, insanlarla hayvanların üzerine sivrisinekler üşüştü. Mısır'da yerin bütün tozu sivrisineğe dönüştü. Büyücüler de kendi büyüleriyle tozu sivrisineğe dönüştürmek istedilerse de başaramadılar. İnsanların, hayvanların üzerini sivrisinek kapladı. Büyücüler firavuna, "Bu işte Tanrı'nın parmağı var" dediler. Ne var ki, RABB'in söylediği gibi firavun inat etti, Mûsâ'yla Hârûn'u dinlemedi.
AT SİNEĞİ BELÂSI
RABB Mûsâ'ya şöyle dedi: "Sabah erkenden kalk, firavun ırmağa inerken onu karşıla ve şöyle de: 'RABB diyor ki, halkımı salıver, bana tapsınlar. Halkımı salıvermezsen senin, görevlilerinin, halkının, evlerinin üzerine at sineği yağdıracağım. Mısırlıların evleri ve üzerinde yaşadıkları topraklar at sinekleriyle dolup taşacak. Ama o gün halkımın yaşadığı Goşen bölgesinde farklı davranacağım. Orada at sineği olmayacak. Böylece bileceksin ki, bu ülkede RABB benim. Kendi halkımla senin halkın arasına fark koyacağım. Yarın bu belirti gerçekleşecek." RABB dediğini yaptı. Firavunun sarayına, görevlilerinin evlerine sürü sürü at sineği gönderdi. Mısır at sineği yüzünden baştan sona harap oldu. Firavun Mûsâ'yla Hârûn'u çağırtıp, "Gidin, bu ülkede Tanrınız'a kurban kesin" dedi. Mûsâ, "Bu doğru olmaz" diye karşılık verdi, "Çünkü Mısırlılar Tanrımız RABB'e kurban kesmeyi iğrenç sayıyorlar. İğrenç saydıkları bu şeyi gözlerinin önünde yaparsak bizi taşlamazlar mı? Tanrımız RABB'e kurban kesmek için, bize buyurduğu gibi üç gün çölde yol almalıyız." Firavun, "Çölde Tanrınız RABB'e kurban kesmeniz için sizi salıveriyorum" dedi, "Yalnız çok uzağa gitmeyeceksiniz. Şimdi benim için dua edin." Mûsâ, "Yarın at sineklerini firavunun, görevlilerinin, halkının üzerinden uzaklaştırsın diye, yanından ayrılır ayrılmaz RABB'e dua edeceğim" dedi, "Yalnız firavun RABB'e kurban kesmek için halkın gitmesini önleyerek bizi yine aldatmamalı." Mûsâ firavunun yanından çıkıp RABB'e dua etti. RABB Mûsâ'nın isteğini yerine getirdi; firavunun, görevlilerinin, halkının üzerinden at sineklerini uzaklaştırdı. Tek sinek kalmadı. Öyleyken, firavun bir kez daha inatçılık etti ve halkı salıvermedi. [39–95] Çıkış, 8:1-32
HAYVANLARIN ÖLÜMÜ
RABB Mûsâ'ya şöyle dedi: "Firavunun yanına git ve ona de ki, 'İbranilerin Tanrısı RABB şöyle diyor: Halkımı salıver, bana tapsınlar. Salıvermeyi reddeder, onları tutmakta diretirsen, RABB'in eli kırlardaki hayvanlarınızı -atları, eşekleri, develeri, sığırları, davarları- büyük kırıma uğratarak sizi cezalandıracak. RABB İsrâillilerle Mısırlıların hayvanlarına farklı davranacak. İsrâillilerin hayvanlarından hiçbiri ölmeyecek.'" RABB zamanı da belirleyerek, "Yarın ülkede bunu yapacağım" dedi. Ertesi gün RABB dediğini yaptı: Mısırlıların hayvanları büyük çapta öldü. Ama İsrâillilerin hayvanlarından hiçbiri ölmedi. Firavun adam gönderdi, İsrâillilerin bir tek hayvanının bile ölmediğini öğrendi. Öyleyken, inat etti ve halkı salıvermedi.
ÇIBAN BELÂSI:
RABB Mûsâ'yla Hârûn'a, "Yanınıza iki avuç dolusu ocak kurumu alın" dedi, "Mûsâ kurumu firavunun önünde göğe doğru savursun. Kurum bütün Mısır'ın üzerinde ince bir toza dönüşecek; ülkenin her yanındaki insanların, hayvanların bedenlerinde irinli çıbanlar çıkacak." Böylece Mûsâ'yla Hârûn ocak kurumu alıp firavunun önünde durdular. Mûsâ, kurumu göğe doğru savurdu. İnsanlarda ve hayvanlarda irinli çıbanlar çıktı. Büyücüler çıbandan ötürü Mûsâ'nın karşısında duramaz oldular. Çünkü bütün Mısırlılarda olduğu gibi onlarda da çıbanlar çıkmıştı. RABB firavunu inatçı yaptı, RABB'in Mûsâ'ya söylediği gibi, firavun Mûsâ'yla Hârûn'u dinlemedi.
DOLU BELÂSI:
RABB Mûsâ'ya şöyle dedi: "Sabah erkenden kalkıp firavunun huzuruna çık, de ki, 'İbranilerin Tanrısı RABB şöyle diyor: Halkımı salıver, bana tapsınlar. Yoksa bu kez senin, görevlilerinin, halkının üzerine bütün belalarımı yağdıracağım. Öyle ki, bu dünyada benim gibisi olmadığını öğrenesin. Çünkü elimi kaldırıp seni ve halkını salgın hastalıkla vurmuş olsaydım, yeryüzünden silinmiş olurdun. Gücümü sana göstermek, adımı bütün dünyaya tanıtmak için seni ayakta tuttum. Hâlâ halkımı salıvermiyor, onlara üstünlük taslıyorsun. Bu yüzden, yarın bu saatlerde Mısır'a tarihinde görülmemiş ağır bir dolu yağdıracağım. Şimdi buyruk ver, hayvanların ve kırda neyin varsa hepsi sığınaklara konsun. Dolu yağınca, eve getirilmeyen, kırda kalan bütün insanlarla hayvanlar ölecek.'" Firavunun görevlileri arasında RABB'in uyarısından korkanlar köleleriyle hayvanlarını çabucak evlerine getirdiler. RABB'in uyarısını önemsemeyenler ise köleleriyle hayvanlarını tarlada bıraktı. RABB Mûsâ'ya, "Elini göğe doğru uzat" dedi, "Mısır'ın her yerine, insanların, hayvanların, kırdaki bütün bitkilerin üzerine dolu yağsın." Mûsâ değneğini göğe doğru uzatınca RABB gök gürlemeleri ve dolu gönderdi. Yıldırım düştü. RABB Mısır'a dolu yağdırdı. Şiddetli dolu yağıyor, sürekli şimşek çakıyordu. Mısır Mısır olalı böylesi bir dolu görmemişti. Dolu Mısır'da insandan hayvana dek kırdaki her şeyi, bütün bitkileri mahvetti, bütün ağaçları kırdı. Yalnız İsrâillilerin yaşadığı Goşen bölgesine dolu düşmedi. Firavun Mûsâ'yla Hârûn'u çağırtarak, "Bu kez günah işledim" dedi, "RABB haklı, ben ve halkım haksızız. RABB'e dua edin, yeter bu gök gürlemeleri ve dolu. Sizi salıvereceğim, artık burada kalmayacaksınız." Mûsâ, "Kentten çıkınca, ellerimi RABB'e uzatacağım" dedi, "Gök gürlemeleri duracak, artık dolu yağmayacak. Böylece dünyanın RABB'e ait olduğunu bileceksin. Ama biliyorum, sen ve görevlilerin RABB Tanrı'dan hâlâ korkmuyorsunuz." Keten ve arpa mahvolmuştu; çünkü arpa başak vermiş, keten çiçek açmıştı. Ama buğday ve kızıl buğday henüz bitmediği için zarar görmemişti. Mûsâ firavunun yanından ayrılıp kentten çıktı. Ellerini RABB'e uzattı. Gök gürlemesi ve dolu durdu, yağmur dindi. Firavun yağmurun, dolunun, gök gürlemesinin kesildiğini görünce, yine günah işledi. Hem kendisi, hem görevlileri inat ettiler. RABB'in Mûsâ aracılığıyla söylediği gibi, firavun inat ederek İsrâillileri salıvermedi.
ÇEKİRGE BELÂSI
RABB Mûsâ'ya, "Firavunun yanına git" dedi, "Belirtilerimi aralarında göstermek için firavunla görevlilerini inatçı yaptım. Mısır'la nasıl alay ettiğimi, aralarında gösterdiğim belirtileri sen de çocuklarına, torunlarına anlat ki, benim RABB olduğumu bilesiniz." Mûsâ'yla Hârûn firavunun yanına varıp şöyle dediler: "İbranilerin Tanrısı RABB diyor ki, 'Ne zamana dek alçakgönüllü olmayı reddedeceksin? Halkımı salıver, bana tapsınlar. Halkımı salıvermeyi reddedersen, yarın ülkene çekirgeler göndereceğim. Yeryüzünü öylesine kaplayacaklar ki, toprak görünmez olacak. Doludan kurtulan ürünlerinizi, kırda biten bütün ağaçlarınızı yiyecekler. Evlerine, bütün görevlilerinin, bütün Mısırlıların evlerine çekirge dolacak. Ne babaların, ne ataların ömürlerince böylesini görmediler.'" Sonra Mûsâ dönüp firavunun yanından ayrıldı. Görevlileri firavuna, "Ne zamana dek bu adam bize tuzak kuracak?" dediler, "Bırak gitsinler, Tanrıları RABB'e tapsınlar. Mısır harap oldu, hâlâ anlamıyor musun?" Böylece, Mûsâ'yla Hârûn'u firavunun yanına geri getirdiler. Firavun, "Gidin, Tanrınız RABB'e tapın" dedi, "Ama kimler gidecek?" Mûsâ, "Genç, yaşlı hep birlikte gideceğiz" dedi, "Oğullarımızı, kızlarımızı, davarlarımızı, sığırlarımızı yanımıza alacağız. Çünkü RABB'e bayram yapmalıyız." Firavun, "Alın çoluk çocuğunuzu, gidin gidebilirseniz, RABB yardımcınız olsun!" dedi, "Bakın, kötü niyetiniz ne kadar açık. Olmaz. Yalnız erkekler gidip RABB'e tapsın. Zaten istediğiniz de bu." Sonra Mûsâ'yla Hârûn firavunun yanından kovuldular. RABB Mûsâ'ya, "Elini Mısır'ın üzerine uzat" dedi, "Çekirge yağsın; ülkenin bütün bitkilerini, doludan kurtulan her şeyi yesinler." Mûsâ değneğini Mısır'ın üzerine uzattı. Bütün o gün ve gece RABB ülkede doğu rüzgârı estirdi. Sabah olunca da doğu rüzgârı çekirgeleri getirdi. Mısır'ın üzerinde uçuşan çekirgeler ülkeyi boydan boya kapladı. Öyle çoktular ki, böylesi hiçbir zaman görülmedi, kuşaklar boyu da görülmeyecek. Toprağın üzerini öyle kapladılar ki, ülke kapkara kesildi. Bütün bitkileri, dolunun zarar vermediği ağaçlarda kalan meyvelerin hepsini yediler. Mısır'ın hiçbir yerinde, ne ağaçlarda, ne de kırdaki bitkilerde yeşillik kalmadı. Firavun acele Mûsâ'yla Hârûn'u çağırttı. "Tanrınız RABB'e ve size karşı günah işledim" dedi, "Lütfen bir kez daha günahımı bağışlayın ve Tanrınız RABB'e dua edin; bu ölümcül belayı üzerimden uzaklaştırsın." Mûsâ firavunun yanından çıkıp RABB'e dua etti. RABB rüzgârı çok şiddetli batı rüzgârına döndürdü. Rüzgâr çekirgeleri sürükleyip Kızıldeniz'e döktü. Mısır'da tek çekirge kalmadı. Ama RABB firavunu inatçı yaptı. Firavun İsrâillileri salıvermedi.
KARANLIK BELÂSI:
RABB Mûsâ'ya, "Elini göğe doğru uzat" dedi, "Mısır'ı hissedilebilir bir karanlık kaplasın." Mûsâ elini göğe doğru uzattı, Mısır üç gün koyu karanlığa gömüldü. Üç gün boyunca kimse kimseyi göremez, yerinden kımıldayamaz oldu. Yalnız İsrâillilerin yaşadığı yerler aydınlıktı. Firavun Mûsâ'yı çağırttı. "Gidin, RABB'e tapın" dedi, "Yalnız davarlarınızla sığırlarınız alıkonacak. Çoluk çocuğunuz sizinle birlikte gidebilir." Mûsâ, "Ama Tanrımız RABB'e kurban kesmemiz için bize kurbanlık ve yakmalık sunular da vermelisin" diye karşılık verdi,
"Hayvanlarımızı da yanımıza almalıyız. Bir tırnak bile kalmamalı burada. Çünkü Tanrımız RABB'e tapmak için bazı hayvanları kullanacağız. Oraya varmadıkça hangi hayvanları RABB'e sunacağımızı bilemeyiz." Ancak RABB firavunu inatçı yaptı, firavun İsrâillileri salıvermeye yanaşmadı. Mûsâ'ya, "Git başımdan" dedi, "Sakın bir daha karşıma çıkma. Yüzümü gördüğün gün ölürsün." Mûsâ, "Dediğin gibi olsun" diye karşılık verdi, "Bir daha yüzünü görmeyeceğim." [39–97] Çıkış, 10:1-29
134. Ve ne zaman ki bu azap üzerlerine çöktü, dediler ki, "Ey Mûsâ! Sana olan ahdi nedeniyle bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve kesinlikle İsrâîloğullarını seninle birlikte göndereceğiz."
Buradaki الرّجز- ricz = azap sözcüğü ile kastedilen belâ, 133. Âyette sayılan belâlardan daha farklı ve daha beter bir belâ olmalıdır. Çünkü Kıptiler bu azap başlarına gelince dize gelmişler ve bundan kurtulabilmek için Mûsâ peygambere ricaya gitmişlerdir.
135. Ne zaman ki ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhal sözlerinden cayıveriyorlar.
Kıptilerin genel karakterlerinin açıklandığı bu Âyette, belâ onlardan uzaklaşır uzaklaşmaz, yeniden cezalandırılabileceklerini hesaba katmadan sözlerinden hemen döndükleri vurgulanarak ne kadar ahlâksız bir toplum oldukları ortaya konmaktadır.
136–137. Biz de, şüphesiz Âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil olmaları [onları umursamamaları] nedeniyle onları cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları denizde boğduk. O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, batılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğullarına olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu. [yerine geldi] Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınaî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik.
136. Âyette, Firavun ve sülâlesinin birçok suçları bulunmasına rağmen, peygamberlerini yalanlamaları ve Allah'ın mesajını umursamamaları sebebiyle helâk edildikleri bildirilmiştir. Dikkat edilecek olursa, daha önceki kıssalarda helâk edildikleri bildirilen kavimler de aynı sebeple helâk edilmişlerdir.
137. Âyetteki يعرشون- ya'rişûn sözcüğü, يغرسون- yağrisûn olarak da okunmuştur. [39–98] (Râzi, Mefatihu'l-Gayb; Zemahşerî, el-Keşşâf)
Bu takdirde anlam "dikmekte, yetiştirmekte oldukları ağaçlar" demek olur. Bundan da Rabbimizin, Firavun ve kavminin yaptığı ev, bina, diktikleri ağaç ve yetiştirdikleri bahçeleri yıktığı anlaşılır.
PEK GÜZEL SÖZ: 137. Âyette Rabbimiz, peygamberlerine inanarak onun tavsiyelerine uyan ve sabır gösteren İsrâîloğullarına lütfettiği şeyi pek güzel söz olarak açıklamaktadır. Buradaki pek güzel söz’ün ne olduğu, başka Âyetlerde bildirilmiştir:
(Kasas: 5–6) Biz ise istiyorduk ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım. Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman ve ordularına da, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.
(Mâide: 21) Ey kavmim, Allah'ın size yazdığı mukaddes [temizlenmiş] toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrayanlar olarak dönersiniz.
(Duhan: 25–28) Onlar, bahçelerden, pınarlardan, ekinlerden ve güzel kaynaklardan ve içinde eğlenip durdukları nice nimetlerden nicelerini bıraktılar. İşte böyle! Biz onları başka bir kavme miras bıraktık.
Bazıları ise Allah'ın İsrâîloğullarına lütfettiği toprakların Mısır toprağı olduğunu, Kıptilerin çıkarılıp oraya İsrâîloğullarının yerleştirildiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak Kur’ân'da buna dair bir ifade olmadığı gibi, tarihte de böyle bir olayın vukuundan söz edilmemiştir.
İsrâîloğullarının kendilerine verilen topraklara yerleştirilmesi, Kitab-ı Mukaddes'in Çıkış bölümünde şöyle anlatılmıştır:
Neden Mısırlılar, 'Tanrı kötü amaçla, dağlarda öldürmek, yeryüzünden silmek için onları Mısır'dan çıkardı' desinler? Öfkelenme, vazgeç halkına yapacağın kötülükten.
Kulların İbrâhîm'i, İshâk'ı, İsrâîl'i anımsa. Onlara kendi üzerine ant içtin, 'Soyunuzu gökteki yıldızlar kadar çoğaltacağım. Söz verdiğim bu ülkenin tümünü soyunuza vereceğim. Sonsuza dek onlara miras olacak' dedin." Böylece RABB, halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti. Mûsâ döndü, elinde antlaşma koşulları yazılı iki taş levhayla dağdan indi. Levhaların ön ve arka iki yüzü de yazılıydı. Onları Tanrı yapmıştı, üzerlerindeki oyma yazılar O'nun yazısıydı. [39–99] Çıkış, 32:12-16
136-137. Âyetlerdeki olayların başka sûrelerde anlatımı da şöyledir:
(Tâ-Hâ: 77–79) Ve Andolsun Mûsâ'ya: "Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan Kullarımı geceleyin yürüt de onlara denizde kuru bir yol aç" diye vahyettik. Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de denizden kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi. Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.
(Kasas: 39–40) O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerine inandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Şimdi, zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!
(Zariyat: 38–40) Mûsâ'da da. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik. Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş ve "Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir" demişti. Biz de onu ve ordularını hemen yakaladık ve hepsini denize atıverdik. O ise ayıplanan işler yapan biriydi.
Âyetlerde görüldüğü gibi, Firavun ve sülâlesi denizde boğulup yok olmuşlardır. Ama İsrâîloğullarının serüveni yeni bir kıssa ile devam etmektedir:
138–139. Ve İsrâîloğullarını denizden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme rastladılar. Dediler ki: "Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı kıl [belirle]!" (Mûsâ da onlara) Dedi ki: "Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz. Onların [şu gördüklerinizin] içinde bulundukları şey, [din] yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da batıldır."
Bu Âyetlerle başlayan pasajda Mûsâ peygamberin İsrâîloğullarının nasıl bir karaktere sahip olduklarının açıklandığı bir başka kıssası anlatılmaktadır.
138. Âyette İsrâîloğullarının kimlerle karşılaştığı açıklanmamıştır. Zira önemli olan o kavmin kimliği değil, yaptıklarının niteliğidir. Muhtemeldir ki, bu karşılaşılanlar Filistin'in kuzeyinde yaşamakta olan kabilelerden biridir. Bazı araştırmacıların tespitlerine göre onlar Mafka yakınlarında yaşayan ve Ay'a tapan "Samiler"dir. [39–100] (Mevdûdî; Tefhimü'l-Kur’ân)
Kitab-ı Mukaddes'te bunların Amorlular [Amoriler] oldukları yazmaktadır:
Yeşu, "Bunun için RABB'en korkun, içtenlik ve bağlılıkla O'na kulluk edin" diye devam etti, "Atalarınızın Fırat Irmağı'nın ötesinde ve Mısır'da kulluk ettikleri ilahları atın, RABB'e kulluk edin. İçinizden RABB'e kulluk etmek gelmiyorsa, atalarınızın Fırat Irmağı'nın ötesinde kulluk ettikleri ilahlara mı, yoksa topraklarında yaşadığınız Amorluların ilahlarına mı kulluk edeceksiniz, bugün karar verin. Ben ve ev halkım RABB'e kulluk edeceğiz." [39–101] Yuşa, 24:14-15
140. (Mûsâ) Dedi ki: "O sizi âlemlere fazlalıklı kılmışken, ben size Allah'tan başka ilâh mı arayayım!"
İnsanın doğadaki varlıkların hepsinden üstün olduğu Kur’ân'da defalarca vurgulanmıştır. Çünkü insan doğaya hâkim olmak için yaratılmış, doğa da insanın emrine müsahhar kılınmıştır. Mûsâ peygamberin kavmine Allah'ın kendilerine verdiği lütfü hatırlattığı bu Âyetteki O sizi âlemlere fazl