







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
BURÛC SÛRESİ’NE GİRİŞ
Burûc sûresi Mekke’de 27. sırada inmiştir. Adını birinci âyetteki “البروج - el-burûc [yıldız kümeleri]” sözcüğünden alan sûre, müminlerin en sıkıntılı döneminde, Mekkeli müşriklerin Müslümanlara dinlerinden dönmeleri için zulmettikleri, her türlü eziyeti yaptıkları, hatta onları şehit ettikleri bir dönemde inmiştir. Müminler için büyük bir destek ve teselli olan sûre, müşriklere ileri derecede tehditler yöneltmektedir.
Rahmân Rahîm Allah adına
1- Burûçlar sahibi gökyüzüne kasem olsun ki,
2- söz verilmiş o güne,
3- şahitlik edene ve şahitlik edilene de.
4- Ashâb-ı Uhdud öldürüldü.
5- Şiddetli tutuşturulmuş ateşin.
6- Hani onlar onun üzerine oturmuşlar,
7- ve inananlara yaptıklarına tanık idiler.
8- ve inananları sadece ve sadece, onlar yalnız çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah’a iman etmelerinden dolayı cezalandırdılar.
9- O ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur ve Allah her şeye şahittir.
10- Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlere salıp [işkence edip] sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir.
11- Muhakkak ki, inanan ve salihatı işleyenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük kurtuluştur.
12- Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir.
13- Kesinlikle başlatan ve iade eden yalnızca O’dur.
14- Ve O çok bağışlayandır, çok sevendir,
15- Arş’n sahibidir, Mecîd’dir,
16- dilediğini en ileri derecede yapandır.
17, 18- O orduların; Firavun ve Semûd’un haberi sana geldi mi?
19- Fakat o inkârcılar hâlâ bir yalanlama içindedirler.
20- Oysa Allah onları arkalarından kuşatıcıdır.
21- Aksine o, Mecîd/şerefli bir Kur’ân’dır.
22- Korunmuş levhada.
SÛREYLE İLGİLİ ÖZEL BİR AÇIKLAMA:
Âyetlerin tahliline başlamadan önce, çok önemli gördüğümüz bir tespiti açıklamak ve bu tespit konusundaki görüşlerimizi belirtmek ihtiyacını duymaktayız.
Herkesin bildiği ve kabul ettiği gibi, sûrenin ilk üç âyeti kasem/yemindir. Ancak bu üç âyetin neyin kasemi/kanıtı olduğu 12. âyete kadar anlaşılamamaktadır. Çünkü kaseme cevap olan cümle ancak 12. âyette karşımıza çıkmaktadır. Bu durum Arapça dilbilgisi kurallarına aykırı olduğu gibi, sûrenin doğru anlaşılmasını da zorlaştırmaktadır.
İlk üç âyetteki kasemin cevap cümlesinin sûrenin 12. âyeti olması gerektiği yönündeki görüşümüzü dayandırdığımız esas nokta Arapçadaki dilbilgisi kurallarıdır. Bu kurallar Kalem sûresinin tahlilinde “Kasem Cümlesi” başlığı altında mevcuttur.
Sûrenin ilk üç âyetinde kasem edilen “burûçlar sahibi semâ, vaat edilmiş gün, tanık ve tanıklık edilen” olmak üzere üç şey, 12. âyette ileri sürülen “Allah’ın kıskıvrak yakalayacağı” şeklindeki ilahî tehdidin kanıtları durumundadır. Böylece Rabbimiz tarafından yapılan kasemler ile daha sonra yine O’nun tarafından haber verilen tehdit, iki öğesiyle tam bir kasem cümlesi oluşturmaktadır. Ne var ki, elimizdeki klâsik Mushaf’a baktığımızda, 1–3. âyetlerin oluşturduğu “kasem bölümü” ile 12. âyetten oluşan “cevap Bölümü”nden ibaret olması gereken kasem cümlesinin içine 4–11. âyetlerin de girdiği görülmektedir. Bu, bir cümlenin içine o cümlenin kendi öğelerinden olmayan başka sözcüklerin de girmiş olması demektir. Bu aynı zamanda mesajın doğru anlaşılmasını zorlaştıran bir durumdur. Zira bir cümlenin içine başka bir cümleye ait herhangi bir sözcüğün, paragrafın veya pasajın girmesi hâlinde, her iki cümle de cümle olmaktan çıkar, anlaşılmaz söz yığını olur.
Ama görünen odur ki, sûreler düzenlenirken ya da mushaf tertip edilirken bu kural sahabe tarafından maalesef dikkate alınmamıştır. Benzer örneklerini ileride Kaf, Nazâiat ve Sâd sûrelerinde de göreceğimiz bu uygulamanın Allah ve peygamberimiz tarafından yapılmış olması mümkün değildir, olsa olsa sahabe tarafından Mushaf’ın tertibi sırasında yapılan bir dikkatsizlikle ilgilidir.
Burûç sûresi’nin eldeki tertibi üzerinde çalışan ve yorum yapan eski tefsirciler, 4. âyeti kaseme cevap yapabilmek için olmadık yollara başvurmuşlardır. Kimileri takdir yaparak âyetin içine لقد “ - lekad” sözcüğünü eklemişler, kimileri de kasemin cevabını mahzuf [gizlenmiş] sayıp kaseme “mutlaka kıyâmet kopacaktır” anlamında bir cevap takdir etmişlerdir. Günümüzde de buna benzer yaklaşımları benimseyen birçok meal ve tefsire rastlanmaktadır.
Oysa 12. âyet, teknik yapısını yukarıda belirttiğimiz kasem cümlesinin “kaseme cevap” bölümünü oluşturmaktadır ve bu nedenle de sûrede ilk 3 âyetten oluşan “kasem bölümü”nden hemen sonra yer almalıdır. Gerek dilbilgisi kurallarına, gerekse sûredeki söz akışına uygun olan bu durumun Arapça’yı ve Kur’ân ilimlerini bilenler tarafından reddedilmesi mümkün değildir.
Bize göre, kasem cümlesinin teknik özellikleri ve sûrenin bütünündeki söz akışı dikkate alınarak Büruc sûresi aşağıdaki tertip üzerine okunup anlaşılmalıdır:
1- Burûçlar sahibi gökyüzüne,
2- söz verilmiş o güne,
3- şahitlik edene ve şahitlik edilene kasem olsun ki,
12- Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir.
13- Kesinlikle başlatan ve iade eden ancak O’dur.
14- Ve O çok bağışlayandır, çok sevendir,
15- Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir,
16- dilediğini en ileri derecede yapandır.
17, 18- O orduların; Firavun ve Semûd’un haberi sana geldi mi?
4- Ashâb-ı Uhdud öldürüldü.
5- Şiddetli tutuşturulmuş ateşin.
6- Hani onlar onun üzerine oturmuşlar,
7- ve inananlara yaptıklarına tanık idiler.
8, 9- Müminleri cezalandırmalarının [intikamlarının] sebebi de, onların yalnız çok güçlü, övgüye lâyık, göklerin ve yerin hükümranlığı kendinin olan ve her şeye şahit olan Allah’a iman etmelerinden başka bir şey değildi.
10- Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlere salıp [işkence edip] sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir.
11- Muhakkak ki, inanan ve sâlihâtı işleyenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük kurtuluştur.
19- Fakat o inkârcılar hâlâ bir yalanlama içindedirler.
20- Oysa Allah onları arkalarından kuşatıcıdır.
21- Aksine o, Mecîd/ şerefli bir Kur’ân’dır.
22- Korunmuş levhada.
1–3. Âyetler: Burûçlar sahibi gökyüzüne, vaat olunan o güne, şahitlik edene ve şahitlik edilene kasem olsun ki;
Kasem cümlesinin “kasem bölümü”nü oluşturan bu âyetlerdeki her sözcük, gerek hakikat gerekse mecaz anlamları itibariyle müteşabih olup birden fazla anlam ifade etmektedirler:
SEMÂ: “السّماء - semâ” sözcüğünden sadece dilimizdeki karşılığı olan “gökyüzü”nü anlarsak, sözcüğün kullanıldığı cümleleri anlamakta oldukça zorlanırız. Çünkü “semâ” sözcüğünün ifade ettiği daha birçok anlam mevcuttur. Bu anlamlar şunlardır:
“Semâ” sözcüğü, ‘yükseklik, yücelik’ anlamındaki ‘ السّموّ - es-sümüvv’ sözcüğünün türevlerindendir. Her yüksek ve yüce şeye ‘es-semâ’ denilir. Gökyüzüne semâ denilmesinin sebebi, yeryüzünden yukarıda olmasındandır. Her bir şeyin üstüne ve üstününe de semâ denilir. Meselâ hesaba [matematiğe] da semâ denilir. Çünkü matematik üstün bir ilimdir. Herhangi bir şeyin üst kısmına da semâ denir. Ayakkabının üstü de, evin tavanı da birer semâ’dır. Hatta bulutlara ve yağmura da semâ denmiştir. ‘Es-semâ ’nın fiili olan ‘semâ’ fiili, ‘ حسيب - hasîp [ince hesap bilen, muhasebeci]’ ve ‘ شريف - şerîf [onurlu, erdemli]’ kimselerin işleri için kullanılır. Bu demektir ki, iyi hesap [matematik] bilen kimseler de ‘sema’dır.” [LÎsânü’l-Arab, cilt 4, s. 695-697; semâ maddesi]
BURÛC: “البروج - burûc” sözcüğü, “البرج - burc” sözcüğünün çoğuludur. “Burûc” sözcüğü, “belirli bir şekil ve sûrete benzeyen sabit yıldız kümesi, tek hÎsârlı kale, kale duvarlarının üstüne yapılmış çıkıntı, yüksek köşk, konak ve Dünya’nın Güneş etrafındaki bir dönüşünün on iki bölümünden her birini temsil eden Koç, Kova, Akrep burçları gibi göksel duraklar” anlamında kullanılır.
“Burûc” sözcüğünün “yıldız kümesi” anlamına geldiğinden hareket edilerek “necm” sözcüğüne benzer bir şekilde “her bir defada inmiş Kur’ân âyetleri” olarak da anlamlandırılabilir. Bu durumda “البروج - burûc [burçlar]” sözcüğünü de mecazî olarak “Kur’ân necmlerinden oluşmuş kümeler” ya da “Kur’ân âyetlerinden oluşmuş öbekler” şeklinde anlamak mümkündür.
“Burûc” sözcüğünün karşılığı olarak “âyet öbekleri”; “semâ” sözcüğünün karşılığı olarak da “iyi hesap [matematik] bilen kimseler” anlamı esas alındığında 1. âyet şu şekilde anlamlandırılabilir: Kur’ân âyetlerini öğrenmiş matematik bilginleri şahittir ki,
Bu şekildeki bir ifadelendirmeye göre; 1. âyette yapılan kasemle, iyi hesap bilen bilim adamlarının evrenin yapısını ve işleyişini tespit ederek evrenin sonunun [kıyâmetin] mutlaka gerçekleşeceğini bilimsel olarak ispat edecekleri ve bu bilgiyi de açıklayacakları kanıt gösterilmiş olmaktadır.
Gerçekten de, 01. 08. 2002 tarihinde www.bilimveteknoloji.com adresinde yayınlanmış aşağıdaki bilgiler, âyetin yukarıdaki şekilde anlamlandırılmasını doğrular mahiyettedir:
“Devasa büyüklüğe ve akıl almaz karmaşıklığa sahip olan bu muhteşem evren her şey gibi bir gün son bulacaktır. Bu sonun nasıl olacağı sorusu, evrenin kapalı mı yoksa açık mı olduğu sorusunun cevabına bağlıdır. … Şu an teorik fizikçiler evrenin kapalı ya da açık oluşu ile ilgili kesin bir yargıya sahip değiller. Evren ister açık olsun ister kapalı, üzerindeki bu muhteşem denge eninde sonunda bozulacak ve madde bir şekilde yok olacaktır. Eğer evren kapalı ise, genişlemesi bir gün duracak ve Big Bang’in tersi bir şekilde, kütle çekiminin etkisi altında kalan evren zamanla küçülecek, ısınacak ve sonuçta sonsuz yoğunluk ve sıfır hacme ulaşarak yok olacaktır. Kesin bir bulgu olmamasına rağmen, bilim adamlarının çoğu evrenin sonunu bu şekilde tanımlamaktadır. Eğer evren açık ise üzerine çöküş gerçekleşmeyecek fakat geçen zamanla birlikte genişleyen evren soğuyacak ve üzerindeki maddeyi oluşturan tüm enerji harcanarak yok olacaktır. Bu ikinci yok oluş senaryosuna göre 1014 yıl sonra evrendeki tüm yıldızların yakıtı tükenecek ve bu enerji tükenişi ile soğuyan evren yaklaşık 10150 yıl sonra tamamı ile demire dönüşerek var olan tüm enerjisini tüketecek. Şimdilik evrenin sonu hakkında ancak bu iki olasılıktan birinin gerçekleşebileceği tahmin edilmektedir. …”
VAAT EDİLEN GÜN:
2. âyette geçen “vaat edilmiş gün ” ifadesi, klâsik kaynaklarda ve onları izleyenlerin eserlerinde “âhiret günü” olarak değerlendirilmiştir. Biz bu değerlendirmenin yanlış olduğu kanısındayız. Çünkü âyette “vaat edilen gün”e yemin edilmiştir. Yemin etmenin bir bakıma kanıt göstermek olduğu daha önceki bölümlerde de ifade edilmişti. Bu durumda, kanıt gösterilen şeyin mutlaka elle tutulur, gözle görülür, muhatap tarafından algılanabilir somut bir şey olması gerekmektedir. Dolayısıyla somut olmayan, geleceğe ya da gaybe ait [soyut] bir şeyin kanıt gösterilmesi akla uygun değildir.
Bize göre “ vaat edilmiş gün” ölüm günüdür, ölüm anıdır. Bu ölüm hem kişinin bireysel ölümünü hem de kıyâmetin birinci aşamasındaki toplu ölümü kapsar. Çünkü Kur’ân vaat edilmiş gün’ de herkesin mutlaka öldürüleceğini ve yine o gün herkesin mutlaka imana geleceğini bildirmektedir:
Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihâyet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsraîloğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun. Bu nedenle senden sonra geleceklere ibret olasın diye bugün senin bedenini kurtaracağız. Ama insanlardan birçoğu, hakikaten bizim âyetlerimizden gaFîldirler. Yunus; 90–92.
Ve “eğer siz doğrulardan iseniz bu vaat ettiğiniz ne zaman kopacak?” derler. De ki: “Size öyle bir gün vaat edilmiştir ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.” Sebe; 29, 30.
Bilakis onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar. Şimdi sen, göğün, açık bir duman getireceği günü gözetle. Duman insanları bürür. Bu, elem verici bir azaptır. Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Biz artık kesinlikle inananlarız. Nerede onlarda öğüt almak? Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve “öğretilmiş bir deli/cinlenik!” dediler. Biz azabı birazcık kaldırırız, siz yine döneklersiniz. Bir gün Biz büyük bir şiddetle kıskıvrak yakalarız. Kesinlikle Biz intikam alanlarız [suçluyu yakalayıp ceza vererek adaleti sağlayanlarız]. Duhan; 9–16.
Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelmiştir de: [Ey insan] İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir. Ve Sur’a üflenmiştir. İşte bu, vaat edilen gündür. Kaf; 19, 20.
Sen hemen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar ve oynayadursunlar. Zühruf; 83.
İşte o gün insan, “Kaçacak yer neresi!” der. Hayır… Hayır… Sığınak diye bir şey yoktur! O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler haber verilir. Kıyâmet; 10–13.
Hayır… Hayır… Artık gözünüzü açın! Köprücük kemiğine dayandığı zaman ve “Kim tedavi edicidir!” denildiği zaman ve [o can çekişen] bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı zaman ve bacak bacağa dolaştığı zaman, işte o gün sevk [sürülüp götürülmek] ,sadece Rabbinedir. Kıyâmet; 26–30.
ŞAHİTLİK EDEN VE ŞAHİTLİK EDİLEN:
Bu âyetle ilgili olarak bir hayli rivâyet uydurulmuştur. Rivâyet tefsircileri de bu temelsiz anlatılardan yola çıkarak cümlenin kasem cümlesi olduğunu hiç dikkate almadan, “şahitlik eden” ve “şahitlik edilen”in ne olduğu hakkında ulu orta beyanlarda bulunmuşlardır. Bu beyanlar alt alta yazıldığında, karşımıza aşağıdaki gibi bir liste çıkmaktadır: [Râzî, Kurtubi, İbn-i Kesir]
Şahitlik eden: |
Şahitlik edilen: |
|---|---|
| Cuma günü | Arife günüdür. |
| Pazartesi günü | Cuma günüdür. |
| Hacer ül esved | Hacc yapanlardır. |
| Kurban bayramının 1. günü | Arife günüdür. |
| Tevriye günü | Arife günüdür. |
| Allah | Kıyâmettir. |
| Peygamber | Ümmettir. |
| Peygamberler | Ümmetlerdir. |
| Peygamberler | Peygamberimizdir |
| Ümmet-i Muhammed | Diğer ümmetlerdir. |
| Îsâ peygamber | [belirtilmemiş] |
| İnsan | [belirtilmemiş] |
| İnsanın organları | [belirtilmemiş] |
| Hafaza melekleri | [belirtilmemiş] |
| Mallar | İnsanlardır. |
| Yaratıklar | İnsanlardır. |
Oysa “ şahitlik eden ve şahitlik edilen” cümlesi kesinlikle kasem [kanıt] olarak açıklanmalıdır. Yani âyetteki şahit ve şahidin tanık olduğu şeyler, Rabbimizin kıskıvrak yakalayışının kanıtı veya tanığı olmalıdır. Meselâ, Fîl sûresinde açıklandığı gibi, bu sûrenin muhatapları arasında Kâbe’yi yıkmak isteyen Fîl Ashâbının Rabbimiz tarafından nasıl kıskıvrak yakalandığının ve perişan edildiğinin canlı şahitlerinin bulunuyor olması, bu âyetteki tanıklığın bariz bir örneğini teşkil etmektedir.
Âyetteki “şahitlik eden” ve “şahitlik edilen”i bulma işi Müslümanların görevidir. Çünkü Rabbimiz birçok âyette yeryüzünde gezip dolaşmamızı ve eski medeniyetler hakkında bilgi edinmemizi emretmektedir. Rabbimiz tarafından böyle bir emrin verilmesi, inkârcıları nasıl kıskıvrak yakaladığının kanıtlarını bulmamıza ve bu yakalayıştaki çetinliğe tanık olarak aklımızı başımıza toplamamıza yöneliktir.
Rabbimizin geçmiş medeniyetleri araştırmamızı emreden birçok âyetinden bazıları şunlardır:
Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökyüzünü üzerlerine bereketlerle gönderip altlarında ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka bir nesil oluşturduk. En’âm; 6.
Zalim olduğu için helâk ettiğimiz nice kent var ki, şimdi duvarları tavanları üzerine çökmüş halde ıpıssızdır. Nice atıllaşmış [işe yaramaz hâle gelmiş] kuyular ve nice terk edilmiş saraylar vardır. Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun. Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur. Hacc; 45,46.
Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara nice açık delilleri getirmişlerdi. O hâlde Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendilerine zulmetmekteydiler. Rum; 9.
Biz, onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri helâk ettik. Öyle ki beldeleri delik deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı? Şüphesiz ki bunda kalbi olan ve kendisi şahit olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt vardır. Kaf; 36, 37.
Ayrıca Âl-i İmrân 137, En’âm 11, Yusuf 109, Neml 69, Ankebût 20, Rûm 42, Fâtır 44, Muhammed 10, Nahl 36, Zühruf 8, Mümin 21 ve 82. âyetlerine de bakılabilir.
Bu âyetlerden anlaşılmaktadır ki, yeryüzü gezip dolaşılır ve bugüne kadar yapılmış arkeolojik çalışmalardan elde edilen veriler incelenirse, Rabbimizin inkârcıları kıskıvrak yakalayışına tanık ve kanıt olacak nice örenler/antik harabeler gözlenebilecektir. Eskiden yaşamış inkârcı toplumlara ait nice kalıntılar, bugün insanların dolaşıp incelemeleri ve ilahi yasanın nasıl işlediğini görmeleri için dünyanın her bir köşesinde meraklılarını beklemektedir.
4–9. Âyetler: Ashâb-ı Uhdud; şiddetli tutuşturulmuş ateşin yâranı öldürüldü. Hani onlar onun üzerine oturmuşlar ve inananlara yaptıklarına tanık idiler. İnananları cezalandırmalarının [intikamlarının] sebebi de; onların yalnız çok güçlü, övgüye lâyık, göklerin ve yerin hükümranlığı kendinin olan ve her şeye şahit olan Allah’a iman etmelerinden başka bir şey değildi.
ASHÂB-I UHDUT:
Kur’ân’ın üslûbundan, Mekke halkının Firavun, Âd ve Semûd’u bildikleri gibi, Uhdud halkından da haberdar oldukları anlaşılmaktadır. Ashâb-ı Uhdud’un kimler olduğu, ne zaman ve nerede yaşadıkları hakkında çok değişik rivâyetler vardır. Bu rivâyetlerin her birinin de uzunca birer hikâyesi vardır. Hangisinin doğru olduğu belli olmamakla birlikte, bu rivâyetlere göre olay Yemen, Necran, Irak, Şam, Habeş, Mecusî veya Yahudî krallarından biri tarafından meydana getirilmiştir. Zaten Kur’ân da bu olayı yer, zaman ve faillerinin kim olduklarını belirtmeden zikretmektedir. Kur’ân’ın anlatışına göre; Allah’a inanmayan kâfir bir beldenin hükümdarı, Allah’a inananları dinlerinden çevirmek ve tekrar eski sapık dine döndürmek için uzun ve derin hendekler, kanallar [uhdud] kazdırarak içine büyük ateşler yaktırmış ve Allah’a inanmakta ısrar edenleri bu ateşin içine atmıştır. Sadece Allah’a inandıkları için cezalandırılan insanların maruz kaldıkları bu vahşet ise Allah’a iman etmeyen zalimler tarafından seyredilmiştir.
Orta Çağ kaynaklarında Uhdud halkı ve yukarıdaki âyetlerde açıklanan olaylar ile ilgili çok değişik bilgiler yer almaktadır. Bu bilgiler arasında en çok itibar edilenler, Râzî, İbn-i Kesir, İbn-i Cerîr, İmam Ahmed, Müslim, Nesaî, Tirmizî, Abdürrezzak b. Ebî Şeybe, Taberanî, Abd b. Humeyd tarafından nakledilenlerdir. İlgilenenler için bu nakillerin özeti niteliğinde olan bazı pasajları Mevcudî’nin Tefhimu’l-Kur’ân adlı eserinden aynen aktarıyoruz:
“1- Bir kral ve bir sihirbaz vardı. Sihirbaz çok yaşlandığı için bir gün krala ‘Bana bir genç verin de onu yetiştireyim’ diye arz eder. Bunun üzerine kral da bir genci görevlendirerek onu sihirbaza gönderdi. Ancak bu genç, sihirbazın yanına giderken yolu üzerindeki bir rahibe [galiba Hıristiyanlığa mensup birine] uğradı. Böylece genç bu rahipten feyz alarak iman ehli oldu. Elinden körler ve cüzamlılar şifa bulmaya başladılar. Krala bu gencin dininden döndüğü haber verilince kral çok öfkelendi. Önce rahibi öldürdü, sonra da genci öldürmek istedi. Ancak gence hiçbir şey tesir etmiyordu. Sonunda genç delikanlı krala şöyle söyledi: “Şâyet beni öldürmek istiyorsan, halkı topla ve bana ok atarken ‘Bu gencin Rabbinin ismiyle’ de. Ben ancak o zaman ölürüm.” Kral da böyle yaparak genci öldürdü. Halk tüm olanları gördükten sonra ‘Bu gencin Rabbine iman ettik’ dediler. Bunun üzerine kralın müşavirleri ‘Korktuğumuz başımıza geldi. Bu halk bizim dinimizi bırakarak o gencin dinini kabul etti’ dediler. Bu haber üzerine kral oldukça kızdı ve yolların kenarlarına hendekler kazdırarak içinde ateş yakmalarını emretti. O gencin Rabbine iman edenlerden dönmeyenleri ateşe attırıyordu. (İmam Ahmet, Müslim, Neseî, Tirmizi, İbn Cerir, Abdurrezzak b. Ebi Şeybe, Tabarânî, Abd b. Humeyd)
Hz. Ali’den [r.a] rivâyet olunduğuna göre, İran Kisrâsı, birgün içkiden dolayı sarhoşken kendi kız kardeşi ile zina etmiş ve ikisi arasındaki ilişki devam etmişti. Bu haber halk arasında yayılınca, Kisrâ ‘Tanrı kız kardeşlerle evlenmeyi helal etti’ diye ilan etmiş, halk da buna karşı çıkınca azap etmeye, hatta onları ateş dolu hendeklere atarak öldürmeye başladı. Hz. Ali, Mecusilerde kız kardeşle evlenme adetinin o zamandan başladığını söyler. (İbn Cerir)
İbn Abbas da buna benzer bir olayı [galiba İsrâiliyata dayanarak] şöyle nakletmiştir:
“Babilliler İsrailoğulları’nı Hz. Mûsâ’nın dininden dönmeleri için zorladılar ve dinlerinden dönmeyenleri ateş dolu hendeklere attılar.” (İbn Cerir, Abd b. Humeyd)
Bu olaylar içinde en meşhuru Necran Hıristiyanlarının başına gelendir. Bunu İbn Hişam, Taberî, İbn Haldun ve Mu’cemu’l-Buldan’ın sahibi ile diğer Müslüman tarihçiler rivâyet ederler. Olayın özeti şöyledir:
Himyer [Yemen] Kralı Tuban Esed Ebû Karib, bir defasında Medine’yi ziyaret etti. Orada Yahudilerle temas kurarak dinini değiştirdi ve Yahudi oldu. Daha sonra [Yahudilerin Medine’deki kollarından biri olan] Beni Kurayza’dan iki Yahûdi alim alarak Yemen’e getirdi. Böylece orada Yahudiliği yaymaya başladılar. Daha sonra tahta oğlu Zûnuvas geçti. Zûnuvas [Arabistan’ın güneyinde Hıristiyanların en kuvvetli merkezlerinden biri olan] Necrân’ı ortadan kaldırmak için hücum ederek oranın halkını Yahudi olmaları için zorlamaya başladı. [İbn Hişam bunların Hz. Îsâ’nın gerçek dini üzerinde bulunduklarını söyler] Zûnuvas Necran’ı ele geçirdikten sonra halkı Yahudiliğe davet edince, halk bu daveti reddetti.
O da bundan dolayı birçok kimseyi ateş dolu hendeklere atarak yaktı ve birçoğunu da katletti. Toplam 20.000 kişi öldürüldü. Necran ahalisinden bir şahıs, dost Zûsaliban’a gitmeyi başardı. Bir rivâyete göre Rum Kayseri’ne gitti, bir başka rivâyete göre ise Habeşistan Kral’ı Necaşi’ye giderek bu zulmü ona anlattı. Birinci rivâyete göre Rum Kayseri Habeşistan kralına mektup yazdı. İkinci rivâyete göre ise Necaşi Rum Kayseri’ne deniz kuvvetleri göndermesi için ricada bulundu. Sonunda Habeşistan, Uryat isimli bir komutanın emri altında 20.000 askeri Yemen’e gönderdi. Zûnuvas öldürülerek Yahudi hakimiyeti ortadan kaldırıldı ve Yemen Habeşistan sınırlarına dahil edildi.
İslâm tarihçileri bu olayı sadece tasdik etmekle kalmaz, ayrıca ayrıntılı bilgi de verirler. Yemen ilkin M. 340 Yılında Hıristiyanların eline geçti ve M. 378’e kadar buradaki hâkimiyetleri devam etti. O dönemde Hıristiyan misyonerler Yemen’e geldiler. Bu dönemde zahit, mücahit ve iman sahibi bir Hıristiyan seyyah olan Faymiyun Necran’a geldi ve halka putlara tapmaktan vazgeçmeleri için tebliğ etmeye başladı. Bu tebliğ sayesinde Necran halkı Hıristiyanlığı kabul etti. Necran’ı üç kişi idare ediyordu. Biri o kabilenin başkanlığını, dışişlerini ve askeri işlerini yürüten Seyyid, ikincisi içişlerini yürüten Akib, üçüncüsü dini işleri idare eden Papaz. Güney Arabistan’da Necran önemli bir stratejik konuma sahipti. Aynı zamanda ticaret ve sanayi merkeziydi. Sun’î ipek, deri ve silah sanatları revaçtaydı, ayrıca Yemen cübbesi de meşhurdu. Bundan da anlaşılıyor ki, Zûnuvas Necran’ı sadece dinî endişelerle değil, siyasi ve ekonomik nedenlerle işgal etmek için yola çıkmıştı. Necran’ın Seyyidi Harise hakkında bir Süryâni tarihçisi olan Haritas şöyle yazar: “Zûnuvas onu katletti ve iki kızını da öldürdükten sonra, kızlarının kanını içmesi için karısı Roma’yı zorladı. Sonra onu da katletti. Papaz Paul’un mezarını kazdırdı ve kemiklerini ateşe attırdı. Ateş dolu hendekler içinde kadınları, erkekleri, çocukları, papaz ve rahipleri yaktılar. 20.000 ile 40.000 arasında insan telef oldu.” Bu olay M. 523’ün Ekim ayında vukû buldu. Nihâyet M. 525’de Habeşistan Yemen’e saldırarak Zûnuvas’ın Himyer saltanatına son verdi. Yemen’de bir bölge olan Hüsni Gurap’ta yapılan arkeolojik araştırmalar sırasında birtakım levhalar bulunmuş ve bunların üzerindeki yazılardan bu olayları aydınlatıcı bilgiler elde edilmiştir.
M. 6. Yüzyılda Hıristiyanların çeşitli kitaplarında Ashâb-ı Uhdud hadisesi zikredilmiş ve bizzat görenler tarafından ayrıntılı bir biçimde nakledilmiştir. Şahitlerden bazıları anlatma yolunu seçerken bazıları da olayı bizzat yazmışlardır. Şu üç kitabın yazarı da o dönemde yaşamıştır.
Birincisi Prokopius, ikincisi Cosmos Indcopleustis [Habeş Necaşisi Elesboan’ın emriyle Batlamyus’un Yunanca kitabını tercüme etmekteydi. Habeşistan’ın sahil şehri Andolis’te oturuyordu], üçüncüsü de Johannes Mala’dır. Ondan sonra da bir çok tarihçi bu olayı nakletmiştir. Daha sonraları Johannes of Ephesus da [öl. 585] yazdığı KanÎsâ Tarihi’nde Necran Hıristiyanlarının ateşe atılmaları hadisesi hakkında, Papaz Simeon’un Dercila’nın başkanı Abbot von Gabula’ya yazdığı bir mektubu nakleder. Papaz Simeon, bu hadiseyi bizzat gören Yemenlilerden rivâyet etmiştir. Bu mektup ayrıca M. 1881 ve M. 1890’da ‘Hristiyan Şahidlerinin Hayatı’ adlı bir kitapta yayınlanmıştır. Yakubî Patriarch Dionusisus ve Zacharia of Mitylene Süryani lÎsânında basılan kitaplardan nakletmişlerdir. Yakub Surucî de Necran Hıristiyanları hakkında bilgi vermiştir. Erreha [Edessa] Papazı Pulus, Necranlı Hıristiyanların katledilmeleri dolayısıyla bir mersiye yazmış ve bu mersiye günümüze kadar gelmiştir. Süryani lÎsânında yazılan kitabın İngilizce tercümesi “Book of the Himyarites” adlı eser de Müslüman tarihçilerin açıklamalarını onaylamaktadır. British Museum’da bu dönemle ilgili Habeşistan’dan gelen birtakım vesikalar bulunmaktadır ve bu vesikalar da hadiseyi doğrulamaktadırlar. Fîlbî de “Arabian Highland” adlı kendi seyahat kitabında Necranlıların Ashâb-ı Uhdud olayının geçtiği yeri hâlâ bildiklerini yazmaktadır. Ummi Hark’ın yanında bir tepe üzerinde bazı resimler de bulunmaktadır. Ayrıca Necran’daki Kâbe’nin yeri de Necran halkı tarafından bilinmektedir. Habeşistan Hıristiyanları Necran’ı ele geçirdikten sonra buraya Kâbe şeklinde bir mabet inşa etmişler ve Mekke’deki Kâbe-i Muazzama yerine bunu dinî merkez kılmak istemişlerdir. Buranın papazları başlarına sarık sararlardı. Ayrıca bu mabedi “Harem” ilân etmişlerdi. Roma buraya malî yardımda bulunuyordu. Mabedin papazları Rasulullah [s.a.] ile münazara yapmak için Mekke’ye de gelmişlerdir.”
Ashâb-ı Uhdud olayı ile Mûsâ peygamber ve Firavun arasında geçen olay arasında, hükümdarların inananlara uyguladığı vahşetin büyüklüğü açısından benzerlik vardır. Detayları A’râf sûresinin 103–130. âyetlerinde anlatılmış o olayda da Firavun, Mûsâ peygambere yenilen sihirbazların Allah’a iman etmeleri üzerine, Ashâb-ı Uhdud’a uygulanan vahşetin bir benzerini sergilemiştir:
Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Şüphesiz bu, halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama mutlaka kestireceğim, sonra da hepinizi mutlaka astıracağım.” Onlar da dediler ki: “Şüphesiz o takdirde biz Rabbimize dönücüleriz. Senin bizden intikam alman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı Müslümanlar olarak al.” Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: “Seni ve ilâhlarını terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Mûsâ’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” [Firavun da] Dedi ki: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde kahredicileriz.” Mûsâ, kavmine dedi ki: “Allah’ın yardımını isteyin ve sabır gösterin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonuç muttakiler içindir.” A’râf; 123–128.
Ashâb-ı Uhdud’a yapılanların Burûc sûresinde anlatılması, “Giriş” bölümünde de ifade edildiği gibi, o dönemde Mekkeli Müslümanlara yapılmakta olan eziyetler nedeniyledir.
Tarih kitaplarında verilen bilgilere göre Kureyş önce İslâm’ı seçen kölelere ve toplumun zayıf, güçsüz ve kimsesizlerine karşı savaş açmıştır. Yapılan işkenceler, dövmek, günlerce aç susuz bırakmak, üzerlerine büyük taş parçaları koyarak kızgın kumlarda yatırmak ve akıllara durgunluk verecek buna benzer vahşîce uygulamalar şeklindeydi. Meselâ Bilâl gibi İslâm’ı ilk seçenlerden biri olan Yasir, ayaklarından develere bağlanmak sûretiyle parçalanarak öldürülmüş, bu manzara karşısında isyan eden Yasir’in eşi Sümeyye de Ebûcehil tarafından karnına mızrak saplanmak sûretiyle katledilmiştir. Bu ikisinin oğulları olan Ammar ise işkenceye dayanamamış, kalbi iman dolu olduğu hâlde diliyle inkârda bulunmuştur. Yine cefakâr Müslümanlardan biri olan Habbab b. Eret, İslâm düşmanı bir kadın olan Ümmü Anmar’ın azatlı kölesi olmasına rağmen, Müslüman olduğu için eski sahibi tarafından kızgın demirlerle dağlanmıştır.
4. âyetteki “قتل - kutile” sözcüğünün anlamı “öldürüldü” demektir. Ancak İbn-i Abbas gibi bilginlere isnat edilen bazı rivâyetlere dayanılarak sözcük “lânet olsun!” anlamında beddua olarak kullanılmaya başlanmış ve hâlâ da bu anlamda kullanılmaya devam edilmektedir. Tebbet sûresinin tahlilinde detaylı olarak açıklandığı gibi, Rabbimizin beddua etmesini mantıklı görmüyor ve bu tarz ifadeleri uygun bulmadığımızı bir kez ifade ediyoruz.
9. âyetin sonundaki “ve Allah her şeye şahittir” ifadesi, deyim yerindeyse Allah’ın gözünden hiçbir şeyin kaçmadığını vurgulamaktadır. Bu ifade müminler için ne kadar büyük bir ümit kaynağı ise, zalim müşrikler için de bir o kadar tehdit ve uyarı unsurudur.
10. Âyet: İnanan erkek ve kadınları ateşlere salıp sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir.
İbret alınması gereken tarihî Uhdud olayının anlatılmasından sonra, bu âyetten başlayarak bazı ilâhî ilkelerin açıklanmasına geçilmiştir.
10. âyet çok önemli bir konuya dikkat çekmektedir. Bu, müminleri ateşe atıp da tövbe etmeyenler için cehennem azabından başka bir de “yangın azabı”nın var olduğu konusudur. “Yangın azabı” ifadesini, müminleri yakanların kendilerinin de yanacakları şeklinde anlamak eksik bir anlayıştır. Bize göre “yangın azabı”, cehennem azabından ayrı ve başka bir azaptır. Bu azap, müminleri ateşe atıp da tövbe etmeyenlerin bu dünyada çekecekleri ruhsal acıdır, özellikle vicdan azabıdır. Dolayısıyla âyetteki “yangın azabı” sadece Ashâb-ı Uhdud’u yakanlara mahsus olmayıp genel bir ilâhî ilkeyi ifade etmektedir.
Âyetin bir başka mesajı da kâfirlere bir ümit ışığı olarak tövbe kapısının açık tutulduğudur. Nitekim tarihe baktığımız zaman, müminlere pek çok zararları dokunmuş kimselerin bu açık kapıdan girerek [tövbe ederek] mümin oldukları, kendilerini kurtardıkları gibi İslâm’a da hizmette bulundukları görülmüştür. Bu durumun en iyi örneği Halid b. Velid’dir.
“Ateşlere salıp” diye çevirdiğimiz “fetenu” sözcüğü, altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin cürufunu hasından ayırmak için yüksek sıcaklıkta eritilmesi anlamındaki “fetn” kökünden gelmektedir. Sözcük, “ateşte yakıp eritmek” anlamı doğrultusunda “denemek, imtihana tâbi tutmak, sıkıntıya-belâya sokmak, ayrılık, iç çekişme, kavga, kargaşa, kışkırtma, baştan çıkarma, birbirine düşürme” anlamlarında da kullanılmaktadır. Dikkat edilirse bu anlamların hepsi de acı ve ıstırap içeren, mecazî anlamda ateş gibi yakıp eriten bir ima taşımaktadır. Bu sebeple âyetin ifade ettiği manayı sadece “müminleri ateşe atmak” olarak değil, “Müslümanları birbirine düşürmek, baştan çıkarmak, başlarını belâya sokmak” olarak da anlamak gerekir. Bu konuyla ilgili detay Sad sûresinde verilecektir.
Ayrıca şu gerçeğin hatırlanmasında da yarar vardır: Müslümanlar bu dünyada her zaman Îbrâhîm peygamber, peygamberimiz, Ashâb-ı Uhdud’da bahsedilen inananlar, Yasir, Sümeyye, Bilâl ve diğer birçok mümin gibi eza ve cefa içinde bulunacaklardır.
Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda belâlanacaksınız [zayıf düşeceksiniz].Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takva gösterirseniz, muhakkak ki bu, işlerin en amaçlananıdır/zorlularındandır. Âl-i Imran; 186.
Onlar ki, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, kendisine yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir. Hacc; 40.
11. Âyet: Muhakak ki, inanan ve sâlihâtı işleyenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte budur büyük kurtuluş.
Âyette geçen “الفوز - fevz” sözcüğü “kurtuluş” ve “başarma” demektir. Burada, inananlara ve sâlihâtı işleyenlere Allah’ın ikramda bulunacağı ve onlardan razı olacağı, cennet vaadi ile ifade edilmektedir. Aslında sırf âhiretteki azaptan kurtulmak bile büyük bir başarıdır. Bunun üzerine bir de altlarından ırmaklar akan cennetleri elde etmek ise en büyük zaferdir.
12. Âyet: Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir.
İşte, sûrede kasemlerle dikkat çekilen, kanıtlarla ispat edilmek istenen yargı budur. Kasem cümlesinin cevabı olan bu âyette Rabbimiz zalimlerin yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağını, adaletin mutlaka sağlanacağını, suçluların ve zalimlerin kıskıvrak yakalanacağını bildirerek kasemle dikkatleri çektiği hükmünü belirtmektedir.
Bu âyette kısa bir açıklama şeklinde yapılan uyarı, Hud sûresinin 25–103. âyetlerinde Nuh peygamber ile kavmi arasındaki ilişkiyle başlayıp Mûsâ peygamber ile Firavun arasındaki ilişkiye kadar devam eden geniş açıklamalarla detaylandırılmış ve pasaj şu âyetlerle bağlanmıştır:
İşte bu, kentlerin ciddî haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan ve biçilmiş ekin olan da vardır. Onlara biz zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Onun için Rabbinin emri geldiğinde, Allah’ın astlarından taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı ve onlara ziyandan başka bir şey arttırmadılar. Rabbin, haksızlık eden kentleri yakaladığında, onun yakalayışı işte böyledir. Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir! Hud; 100–102.
13. Âyet: Kesinlikle başlatan ve iade eden yalnızca O’dur.
Bu âyet ilk bakışta bu evrendeki yaratılışı ve kıyâmet sonrasındaki dirilişi çağrıştırmaktadır. Ancak evrene dikkatle bakıldığında, her şeyin sürekli bir yenilenme ve sürekli bir çürüme içinde olduğu görülmektedir. Bu, evrende her an gerçekleşen bir ilk yaratılışın, bir ölümün ve her ölenin yerine yeni bir dirilişin söz konusu olduğu anlamına gelmektedir. “Başlatma ve iade etme” sözünün işaret ettiği bu döngünün en belirgin örneği gece ile gündüzün sürekli meydana geliyor olmasıdır.
Başlattığı evrende tüm bu işleyişi gerçekleştiren, dolayısıyla hem başlatan hem de iade eden, sonuçta da kıyâmetle sona erecek olan evreni âhiret yaşamı ile iade edecek olan, bunları yapan ve yapabilecek olan sadece Allah’tır.
14. Âyet: Ve O çok bağışlayandır, çok sevendir.
Günahı ne kadar büyük olursa olsun, isyanı ne kadar aşırı olursa olsun, tövbe edip dönüş yapan herkese açık bir kapı olan “bağışlanma”, Allah’ın hiçbir engel tanımayan rahmetinden, coşkun lütuf ve ihsanından kaynaklanmaktadır. Sevgi ise, her durum ve koşulda Rabbini tercih eden müminlere Allah’ın lütufkâr, cömert ve yumuşak yaklaşımını ifade etmektedir.
15. Âyet: Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir.
“العرش - arş” sözcüğü, iktidar alameti olan “kral koltuğu, taht” demektir. “Arşın sahibi” ifadesi ise yeryüzünün, gökyüzünün, içindeki varlıklarıyla tüm evrenin tek sahibi, tek yöneticisi, tek hükümranı anlamına gelir. Her şeyin ve herkesin sahibi olan bu yüce varlık, kimsenin ve hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı Allah’tır.
Âyette Allah’ın “المجيد - mecîd [Yüce]” olduğu belirtilerek insanoğluna âciz bir varlık olduğu hatırlatılmaktadır.
16. Âyet: Dilediğini en ileri derecede yapandır.
Yani; “O, en sonunda istediğini yapandır, dilediğini dilediği şekilde yapandır. O’na itiraz edilemez, O’nun iradesine karşı çıkılamaz ve O’na engel olunamaz. Çünkü kâinatta hiç kimse ve hiçbir şey O’nun gibi güçlü değildir, hiçbir güç O’nu mağlûp edemez.”
Bundan dolayı O, dostlarını cennetine sokar ve buna kimse mani olamaz. Düşmanlarını cehennemine sokar ve onlara kimse yardım edemez. Suçluların kimisini hemen cezalandırır, kimisine cezalandıracağı vakte kadar dilediğince mühlet verir; kimisine dünyada, kimisine de âhirette azap eder. Bütün bunları ve bunların dışında kalan her şeyi dilediği gibi yapar.
17, 18. Âyetler: O orduların, Firavun ve Semûd’un haberi sana geldi mi?
Hatırlanacağı üzere, Kur’ân’da Firavun’dan daha önce de söz edilmişti. Artık muhatapların bu konuları iyi bildiği kabul edildiğinden, hatırlatmak için sadece bir işaretle yetinilen Firavun konusu bundan sonraki sûrelerde de sık sık hatırlatılacaktır.
Kur’ân’ın Firavun ve yandaşlarına “ordular” adını vermesi, onların kuvvetlerine ve organize oluşlarına işaret etmektedir.
19, 20. Âyetler: Fakat o inkârcılar, Allah onları arkalarından kuşatıcı olduğu hâlde, hâlâ bir yalanlama içindedirler.
Yani “Bu inkârcılar Benim avucumun içindedirler. Ben bunları yok etmeye ve yalanlamalarının cezasını hemen vermeye kadirim. Öyleyse yalanlamalarından ötürü sabırsızlık gösterme, onlar Benim elimden kurtulamazlar.”
ALLAH’IN MUHÎT [KUŞATICI] المحيط - OLMASI:
Bu ifade, Allah’ın inkârcıları arkalarından kuşatarak kaçacakları bir yer bırakmamak üzere yollarını kestiğini, onlara her zaman ve her yerde güç yetirdiğini, onları avucunun içine aldığını belirtmektedir.
Ancak “kuşatma” sözcüğü ile Fetih sûresinin 21, İsra sûresinin 60 ve Yunus sûresinin 22. âyetlerindeki gibi “helâkin yakınlığını ifade eden bir kuşatma” da kastedilmiş olabilir. Bu takdirde “Bunlar, yalanlamak sûretiyle kendilerini bir helâkle karşı karşıya getiriyorlar” denmek istenmiş ve inkârcıların bir helâkle yüz yüze oldukları ifade edilmiş olabilir.
Bu ifadeyle, bir diğer anlam olarak; “Allah onların bütün yaptıklarını biliyor, Allah onların yaptıkları şeyleri [ilmiyle] çepeçevre kuşatmıştır, dolayısıyla da yaptıklarına karşılık ceza verme zamanını bekliyor” manası da kastedilmiş olabilir.
21,22. Âyetler: Aksine o, Mecîd/ şerefli bir Kur’ân’dır. Korunmuş levhada.
Bu iki âyet konu dışıdır. Bu durum, bu iki âyetin ayrı bir necm olduğu anlamına gelmektedir. 21. âyetin başındaki “بل - bel [aksine]” edatı, bu iki âyetin müşriklerin Kur’ân’a sataşmalarına karşılık olarak inmiş olduğunu düşündürmektedir. Ancak bu sataşmanın yeri, zamanı ve nasıl olduğu hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir. Bununla beraber biz, bu âyetlerin Abese sûresinin 11–16. âyetlerinden oluşan necmin devamı olduğu kanaatini taşımaktayız. Çünkü Abese sûresinin 11. âyetinin başındaki “كلاّ - kellâ [Hayır… Hayır…]” sözcüğü ile buradaki 21. âyetin başındaki “بل - bel” edatı bir bütünlük arz etmektedir. Bu takdire göre ise, aşağıdaki gibi bir pasaj oluşmaktadır:
11- Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, bir düşündürücüdür.
12- Dileyen onu düşünüp öğüt alır;
13- değerli sayfalar içindedir,
14- yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş,
15- sefirlerin ellerinde;
16- saygın, güvenilir.
21- Aksine o, Mecid/ şerefli bir Kur’ân’dır.
22- Korunmuş levhada.
15. âyette Allah’ın sıfatı olarak zikredilen “المجيد - mecîd [yüce, şerefli, köklü]” sözcüğü, 21. âyette Kur’ân için zikredilmiştir. Bu da, Allah’ın sözünden daha yüce, daha üstün, daha köklü bir söz olmadığı, olamayacağı anlamındadır.
22. âyetteki “Korunmuş levhada” ifadesinden, Kur’ân’ın korunduğu ve korunacağı anlaşılmaktadır ki, zaten Rabbimizin bu manada başka beyanları da mevcuttur:
Hiç tartışmasız o, şerefli Kur’ân’dır. Saklanmış-korunmuş bir kitaptadır. Vakıa; 77,78.
Hiç şüphesiz, Zikr’i [Kur’ân’ı] Biz indirdik Biz. Ve Biz kesinlikle onun için koruyucularız. Hicr; 9.
Görüldüğü gibi, bu âyetlerde Kur’ân’ın korunduğu, değişmediği, Allah’ın sözünün ele alınan her konuda en son merci olduğu telkin edilmektedir.
22. âyetteki “لوح - levh” sözcüğünün esas anlamı “tahta, gemi tahtası” demektir. Bu sözcük daha sonraları üzerine yazı yazılan her türlü yassı nesne için de kullanılır olmuştur. Dolayısıyla tabletler ve yongalar gibi ilkel olanlarından başlayarak papirus, parşömen, kâğıt, teyb bandı, bilgÎsâyar diski ve CD gibi daha gelişmiş olanlarına kadar, üzerine yazı yazılabilen, kayıt yapılabilen bütün malzemeler de “levh” kapsamında anlaşılmalıdır.
“لوح - levh” sözcüğüyle kurulmuş olan “للوحمحفوظ - levh-i mahfuz [korunmuş levha]” tamlaması ise mecazî bir deyim olup Kur’ân’ın kesinlikle kaybolmayacak şekilde korunduğu, korunacağı gerçeğini ifade etmektedir. Klâsik eserlerde görüldüğü gibi, özel isim hâline getirilerek bu isim etrafında çıkarılmış “Levh-ı Mahfuz altındandır, gümüştendir, yakuttandır”, “Levh-ı Mahfuz arşın sağ tarafındadır, semadadır, İsrafîl’in alnındadır, Matiryun denen meleğin kucağındadır” gibi söylentiler, ciddî kaynak ve destekten yoksun kuruntulardır.
Kur’ân’ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir husustur. Özellikle İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil’in orijinalliğinin korunamadığının bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur’ân’ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.
Bilindiği kadarıyla bu yöndeki araştırmaların en sonuncusu İngiltere’de Prof. Mingana adında bir ilim adamı tarafından yapılmıştır. Bu şahıs, Dr. Agnes Levis adında birinin III. Halife Osman dönemine veya biraz daha eski bir döneme ait olan bir mushafın bir-kaç sayfasını bulduğunu ve kopyalarını da kendisine verdiğini iddia ederek mevcut Mushaf ile bu kopyalar arasında farklar olduğunu ileri sürmüştür. Ancak yapılan tetkikler sonucunda, yanlışlığın mevcut mushafta değil, araştırmacıya verilen kopyalarda olduğu anlaşılmıştır.
İslâm ve Kur’ân’ın önde gelen hasımlarından ve Kur’ân üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik [oryantalist, doğubilimci] Sir William Muir, yaptığı uzun araştırmaların sonunda bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla “Metninin bütün servetini on iki asır muhafaza eden bir başka kitap yoktur” demek zorunda kalmıştır.
Ülkemizde de bazıları tarafından kıraat ve fonetik işaretleri ya da seslendirme farklılıkları öne sürülerek tahrif iddialarında bulunulmuşsa da, bu tip farklılıkların cümlenin anlamını etkilemeyen unsurlardan olması sebebiyle bu iddialar itibar görmemiştir.
Ancak; aklını işletebilen her Müslüman’ın Kur’ân’ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bir görevdir. Çünkü Kur’ân, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil’e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya [Hacc 52, 53, En’âm 112, 113, 121] karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bundan dolayıdır ki, Kur’ân’ın orijinalliğini muhafaza ettiği bizzat Müslümanlarca mantıklı bir şekilde ispat edilmelidir. Böylece -Müddessir sûresinin 31. âyetinde işaret edildiği üzere- “iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iman sahipleri kuşkuya düşmesin.”
“Benim imanım tamdır, imanımı güçlendirmek için böyle bir şeye ihtiyacım yok” diyenlere, kalbini [imanını] güçlendirmek için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyen Îbrâhîm peygamberi hatırlatmakta yarar vardır (Bakara 260).
Bizim görüşümüze göre, Kur’ân aşağıdaki nedenler dolayısıyla tahrife uğramamıştır:
Yukarıda sıralanan maddeler, değişik bakış açıları ile herkes tarafından arttırılabilir ya da azaltılabilir. Ancak Kur’ân’ın matematiksel yapısı üzerinde yapılan araştırmalar bu konudaki tüm tartışmaları bitirecek niteliktedir. Henüz tüm detayı ile ortaya çıkarılamamış olsa da, Kur’ân’ın şu ana kadar tespit edilen matematiksel özellikleri bile onun hem Allah’tan başkası tarafından yazılmış olamayacağını, hem de yapılacak herhangi bir ilâve ya da eksiltmenin hemen belli olacağını ispatlamaktadır. Kısaca “19 Mucizesi” denilen bu konuyla ilgili olarak daha detaylı bilgi Müddessir sûresinin tahlilinde verilmiştir.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ