HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
DUHAN [DUMAN] SÛRESİ’NE GİRİŞ
Adını 10. ayetteki “ دخانDuhan [Duman]”sözcüğünden alan sure, Mekke’de 64. sırada inmiştir. Sure, Kur’an’a ve Kur’an’ın indiği gecenin önemine değinerek başlamakta ve yine Kur’an önplana çıkarılarak bitmektedir. Kur’an tanıtılırken Rabbimiz Kendisinin de birçok sıfatını hatırlatmaktadır. Kitabı ve elçilik müessesini yalanlayanlar uyarılmakta, ahiretin gerçekliği makul ve mantıklı olarak açıklanmaktadır.
Surede geçmiş kıssa olarak sadece Firavun - Musa kıssası yer almıştır. Bu kıssada Musa’nın (as) çabasına karşı Firavun ve kavminin tavırları ele alınmış, bu tavırlarının cezaya çarptırılmalarına neden olduğu açıklanmıştır.
Suredeki konu bütünlüğü surenin bir kerede yahut yakın aralıklarla indiği intibaını vermektedir.
MEAL
RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA
1- Ha[8]. Mim[40].
2- 7- Apaçık/açıklayan Kitap’a yemin olsun ki, şüphesiz Biz, Kendi katımızdan bir iş olarak, onu, hikmetle dolu/sağlam her işin/oluşun kendisinde ayırt edildiği, mübarek [bolluklu] bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız. Şüphesiz Biz, Rabbinden; göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin Rabbinden -eğer kesin inanan kimseler iseniz- bir rahmet olarak elçi gönderenleriz. Şüphesiz O, en iyi duyanın, en iyi görenin ta kendisidir.
8 - Ondan başka ilah diye bir şey yoktur. O, yaşatır ve öldürür, sizin Rabbinizdir, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.
9- Bilakis onlar, şek [yetersiz bilgi] içinde oynayıp duruyorlar.
10, 11- Şimdi sen, göğün, apaçık bir duman [kıtlık] getireceği günü gözetle. O [Duman; kıtlık] insanları bürür. Bu, elem verici bir azaptır.
12- Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Şüphesiz biz artık kesinlikle inananlarız.
13, 14- Nerede onlarda öğüt almak? Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve “öğretilmiş bir deli/ cinlenik biri!” dediler.
15- Şüphesiz Biz azabı birazcık kaldırırız, siz kesinlikle dönenlersiniz.
16 – En büyük bir yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz Biz, mutlaka intikam alanlarız [suçluyu yakalayıp ceza vererek adaleti sağlayanlarız].
17-21. Ve andolsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik. Ve onlara çok saygın bir elçi gelmişti: “Allah'ın kullarını bana geri verin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir güç getiriyorum. Ve Şüphesiz ben, beni taşlayarak öldürmenizden benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Ve eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın.”
22. Sonra da o [Mûsâ], “Şüphesiz ki bunlar, suçlu bir kavimdir” diyerek Rabbine yalvardı.
23-24. “Hadi kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz izlenenlersiniz. Bol suyu; nehiri hızlı bırak. Şüphesiz onlar suda boğulmuş bir ordudur.”
25-27. Onlar, bahçelerden, pınarlardan, ekinlerden, saygın makamlardan ve içinde safalar sürdükleri nice nimetlerden nicelerini bıraktılar.
28. İşte böyle! Biz onları başka başka kavme miras bıraktık.
29. İşte, gök ve yeryüzü onların üzerine ağlamadı. Onlar, mühlet verilenler de olmadı.
30-31. Andolsun ki Biz İsrâîloğulları'nı o horlayıcı azaptan; Firavun'dan kurtardık. Şüphesiz o haddi aşanlardan, üstünlük taslayanlardan biriydi.
32. Andolsun ki Biz onları [İsrâîloğulları'nı] bilerek âlemler üzerine seçkin kılmıştık.
33. Biz onlara içinde apaçık bir belâ bulunan âyetlerden de vermiştik.
34- 36 – Şüphesiz şunlar [Mekkeli müşrikler] diyorlar ki: “Bizim sadece ilk ölümümüz var. Biz, tekrar diriltilecek değiliz. Eğer siz doğru kimselerseniz [sözünüzün eri iseniz] haydi babalarımızı bize getirin.”
37 - Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tübba kavmi ve onlardan önceki kimseler mi? Biz, onları helâk ettik. Şüphesiz onlar, günahkârlar idiler.
38 – Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyun oynayanlar olarak yaratmadık.
39 - Biz o ikisini sadece hak/gerçek ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.
40 - Şüphesiz ki, Ayırma Günü onların hepsinin buluşma yeridir/ kararlaştırılmış buluşma vaktidir.
41, 42 - O gün Allah'ın merhamet ettiği kimseler hariç, hiçbir yakının, yakına hiçbir şeyce faydası olmaz. Onlar yardım da olunmazlar. Şüphesiz ki O [Allah], Azîz’in Rahîm’in ta kendisidir.
43- 46 - Şüphesiz zakkum ağacı, aşırı günahkârların yiyeceğidir. O, erimiş maden gibidir, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar.
47, 48 - -“Tutun şunu da Cahim’in ortasına sürükleyin. Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün.”
49, 50- - “Tat bakalım! Şüphesiz sen, çok güçlü ve çok üstün biri idin!
Şüphesiz işte bu, sizin kendisine kuşku duyup durduğunuz şeydir.”-
51- 57 - Şüphesiz ki takvalı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak güvenli bir makamdadırlar; Bahçelerde ve pınardadırlar. Onlar karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz onları iri siyah gözlülerle eşleştirdik. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve O [Allah] onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.
58 – İşte, Biz onu [ Kur'ân'ı] onlar öğüt alsınlar diye senin dilinle kolaylaştırdık.
59 - Artık sen gözetle. Şüphesiz onlar gözetleyenlerdirler.
TAHLİL:
1- Ha[8]. Mim[40].
Surenin 1. ayeti “ حHa” ve “م Mim” kesik harflerinden oluşmuştur.
Diğer kesik harfler hakkında olduğu gibi, geçmişte “Ha, Mim” kesik harfleri ile ilgili olarak da bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Dipnot: (Bu yakıştırmalar için aynı ciltte bulunan Gafir/1’in tahliline bakılabilir.)
2- 7- Apaçık/açıklayan Kitap’a yemin olsun ki, şüphesiz Biz, Kendi katımızdan bir iş olarak, onu, hikmetle dolu/sağlam her işin/oluşun kendisinde ayırt edildiği, mübarek [bolluklu] bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız. Şüphesiz Biz, Rabbinden; göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin Rabbinden –eğer kesin inanan kimseler iseniz- bir rahmet olarak elçi gönderenleriz. Şüphesiz O, en iyi duyanın, en iyi görenin ta kendisidir.
8 - Ondan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, yaşatır ve öldürür, sizin Rabbinizdir, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.
Rabbimiz surenin bu ilk ayetlerinde önce Kur’an’ı referans göstererek Kur’an’ın indiği geceyi tanıtmış, hemen ardından da birçok sıfatını anarak Kendisini tanıtmıştır.
Kur’an’ın indiği gece, “hikmetle dolu/sağlam her işin/oluşun kendisinde ayırt edildiği, mübarek [bolluklu] bir gece ...” olarak nitelenmiştir. Bu nitelikler Kadr suresinde şöyle ifade edilmişti:
Muhakkak ki Biz onu Kadir gecesinde indirdik.
Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi [bildirdi/öğretti]?
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler [haberciler], içlerindeki ruh ile Rabblerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.
Bir esenliktir o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadr/1, 5)
Konumuz olan pasajda geçen “ امراً من عندناEmran min ındina [Kendi katımızdan bir iş olarak]” ifadesi özellikle dikkat çekicidir. Bu ifadeyle Rabbimiz, vahiy göndermenin [kitap indirmenin] Bizzat kendi işi olduğunu; bu konuda kimseyi aracı kılmadığını vurgulamaktadır. Bu husus birçok ayette açık açık belirtilmiştir:
Kullarından dilediğine melekleri, emrinden [kendine özgü iş] olan ruh ile: “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o hâlde Benden sakının.” diye uyarmaları için indirir/ hulûl ettirir. (Nahl/2)
O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Mü’min/15)
O gecede her hikmetli iş ayırt edilir, Kur’an’ın içerdiği ayetler sayesinde iman-küfür, tevhid-şirk, iyi-kötü, güzel-çirkin, hak-batıl, hidayet-dalalet, … birbirinden ayrılır. Kur’an okuyan herkes neyin ne olduğunu rahatça anlar.
Bu ayetler maalesef bir takım uydurma rivayetlerle -Resulullah’ın adı kullanılarak- kendi mecrasından çıkarılmış ve “beraat gecesi” diye bir gece ortaya konulmuştur. Klâsik eserlerde bu konuya dair yüzlerce abartılı rivayet mevcuttur. Bunlardan en yalın olanını Kurtubi’den naklediyoruz:
Peygamber (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz aziz ve celil olan Allah, Şaban ayının ortası gecesinde dünya semasına iner ve Kelboğulları koyunlarının tüyleri sayısından daha fazla kimseye mağfiret buyurur." (Tirmizî’ye göre) Bu hususta Ebu Bekir es-Sıddîk'tan gelmiş bir rivayet de vardır. Ebu İsa [Tirmizî] dedi ki: Aişe yoluyla gelen bu hadisi biz merfu olarak ancak el-Haccac b. Ertae'den, o Yahya b. Ebi Kesir'den, o Urve'den, o Aişe'den yoluyla biliyoruz. Ben Muhammed'i bu hadisi zayıf bulduğunu söylerken dinledim. Ayrıca dedi ki: Yahya b. Ebi Kesir, Urve'den hadis dinlememiştir, el-Haccac b. Ertae ise Yahya b. Ebi Kesir'den hadis dinlememiştir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
7. ayette geçen “-eğer kesin inanan kimseler iseniz-” şeklindeki parantez içi ifade, “Eğer kesin bilgi ve inanç ile araştırıyor ve onu elde etmek istiyorsanız, işin bizim dediğimiz gibi olduğunu göreceksiniz” demektir. Bu ifadeyle Mekkeli müşriklere gönderme yapılmıştır. Zira onlar da göklerin ve yerin bir yaratıcısı bulunduğunu kabul ediyorlardı. Dolayısıyla bu ifadeyle onlara “Kendisini göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin yaratıcısı olarak kabul ettiğiniz o Yüce Zat’ı, eğer kesin bir bilgi ve kanaat ile kabul ettiyseniz, biliniz ki O, Kendinden bir rahmet olarak peygamber göndermiştir, kitap indirmiştir” denilmiştir
De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A’af/158)
Yine 7. ayette dikkat çeken bir diğer cümle de “bir rahmet olarak elçi gönderenleriz” ifadesidir. Bu ifadeyle “Kitabın indirilmesinin Rabbimizin bir rahmeti olduğu”na işaret edilmiştir. Çünkü Rabbimiz rahmeti kendi üzerine borç bilmiştir. Bu nedenle de insanlığa elçi gönderir, kitap indirir.
De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir”. O [Allah], rahmeti kendi nefsi üzerine yazmıştır. Sizi mutlaka, kendisinde asla şüphe olmayan kıyamet gününe toplayacaktır. Kendi nefislerini zarara sokan kimseler; işte onlar iman etmezler. (En’am/12)
Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; Şüphesiz ki O [Allah], Gafur’dur, Rahîm’dir” de. (En’am/54)
9- Bilakis onlar, şek [yetersiz bilgi] içinde oynayıp duruyorlar.
7. ayette müşriklere gönderme yapılarak “eğer kesin inanan kimseler iseniz” denilmişti. Bu ayette ise, müşriklerin kesin bilgiden yoksun oldukları, yetersiz bilgi içinde oynayıp durdukları doğrudan yüzlerine vurulmuştur. Onlar yerin, göğün yaratıcısının Allah olduğunu kesin bilgi ile bilseler, bu bilgileri ile Kur’an’ı incelerler ve sonuçta onun peygamber tarafından uydurulmadığını, bizzat Allah tarafından indirildiğini de görür ve anlarlardı. Bu da “şek [yetersiz bilgi]”den kurtularak “kesin inanan kimseler”olmalarını sağlardı.
10, 11- Şimdi sen, göğün, apaçık bir duman [kıtlık] getireceği günü gözetle. O [Duman; kıtlık] insanları bürür. Bu, elem verici bir azaptır.
12- Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Şüphesiz biz artık kesinlikle inananlarız.
13, 14- Nerede onlarda öğüt almak? Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve “öğretilmiş bir deli/ cinlenik biri!” dediler.
15- Şüphesiz Biz azabı birazcık kaldırırız, siz kesinlikle dönenlersiniz.
16 – En büyük bir yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz Biz, mutlaka intikam alanlarız [suçluyu yakalayıp ceza vererek adaleti sağlayanlarız].
Pasajın ilk ayetinde, Mekkelilerin başına gelecekler anlatılarak peygamberimizden olacakları izlemesi istenmektedir. Ayetin ilk bölümü Zuhruf suresinin son ayetlerinin devamı mahiyetindedir. Hatırlanacağı üzere Zuhruf suresinin son ayetinde Resulullah’a “Artık sen onlardan vazgeç ve “Selâm!” de. Artık onlar yakında bileceklerdir” denilmişti. Bu ifadeyle yakında Mekkelilerin başına geleceklere işaret edilmiştir. Onları bir toz-duman bürüyecek, bu onlar için çok acıklı olacaktır. Bu haldeler iken azabın kaldırılması için Allah’a yalvaracaklardır. Ne var ki, onlar samimiyetsiz insanlardır. Allah onlardan azabı birazcık kaldırınca yine eski azgınlıklarına döneceklerdir. Sonunda Rabbimiz hepsini cezalandıracaktır.
GÖĞÜN GETİRECEĞİ APAÇIK DUMAN
Ayette geçen “apaçık duman”ın ne olduğu hususunda birçok görüş ileri sürülmüştür. Razi ve Kurtubi, bu görüşlere katılmamalarına rağmen bu konuda şunları nakletmişlerdir:
Bu duman kıyametin alâmetlerinden olup henüz gelmemiştir. O yeryüzünde kırk gün süre ile kalacak ve gök ile yer arasını dolduracaktır. Mümin bundan dolayı nezleli gibi olacak, kâfir ve günahkârların burunlarına girerek kulaklarını delecek, nefeslerini daraltacaktır. Bu, kıyamet gününde cehennemin bırakacağı etkilerdendir.
Dumanın henüz ortaya çıkmadığını söyleyenler arasında Ali, İbn Abbas, İbn Ömer, Ebu Hureyre, Zeyd b. Ali, el-Hasen b. Ebi Müleyke ve başkaları da vardır.
Ebu Said el-Hudrî merfu olarak [yani Hz. Peygambere isnad ile] bu dumanın insanları kıyamet gününde etkileyeceğini, müminin bundan ötürü nezleli gibi olacağını rivayet etmiştir. Kâfirin de kulaklarından çıkıncaya kadar içine sızacaktır. Bunu da el-Maverdî zikretmiş bulunmaktadır
Müslim'in, Sahih'inde yer alan rivayete göre Ebu't-Tufayl, Huzeyfe b. Es’id el-Ğıfarî'den şöyle dediğini nakletmektedir:
Biz kendi aramızda konuşmakta iken Peygamber (sav) yanımıza çıkageldi ve "Neden söz ediyorsunuz?'" diye sordu. Oradakiler: “Kıyametten söz ediyoruz” dediler. Şöyle buyurdu: "Kıyamet, öncesinde on alâmet görmediğiniz sürece asla kopmayacaktır. -Aralarında şunları zikretti-: Duman, Deccal, Dabbetu'1-arz, Güneş’in batıdan doğması, Meryem oğlu İsa'nın inmesi, Ye'cuc ile Me'cuc'un çıkması ve biri doğuda, biri batıda, biri Arap Yarımadası’nda olmak üzere üç büyük kara parçasının yerin dibine geçmesidir. Bunların sonuncusu ise Yemen'den çıkacak ve insanları mahşerlerine doğru kovalayacak bir ateştir." Huzeyfe'den gelen bir diğer rivayette de şöyle denilmektedir: "On tane alâmet ortaya çıkmadıkça kıyamet kopmayacaktır: Doğuda bir kara parçasının yere geçmesi, batıda bir kara parçasının yere geçmesi, Arap Yarımadası’nda bir kara parçasının yere geçmesi, duman, Deccal, Dabbetu'1-arz, Ye'cuc ve Me'cuc, güneşin batıdan doğması ve Aden'in iç taraflarından çıkıp insanları öne katıp yürüten bir ateş
Bu hadisi es-Sa'lebî de Huzeyfe'den gelen bir rivayet olarak zikretmiş bulunmaktadır. Buna göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "İlk ortaya çıkacak alâmet Deccal, Meryem oğlu İsa'nın inmesi ile Ebyen Aden'inin iç taraflarından çıkacak ve insanları mahşere doğru sürükleyecek bir ateş... Onlar nerede geceyi geçireceklerse onlarla birlikte geceler. Nerede öğlen vakti dinlenmeğe çekilirlerse, onlarla birlikte dinlenir. Sabahı ederlerse onlarla birlikte sabah eder, akşamı ederlerse onlarla birlikte akşamı eder." “Ey Allah'ın peygamberi, ya duman nedir?” diye sordum. O “Şu ayettir” dedi: “O halde gökyüzünde besbelli bir dumanın geleceği günü bekle!’ Bu duman doğu ile batı arasını dolduracak, kırk gün kırk gece kalacaktır. Mü'min bundan dolayı bir çeşit nezleli gibi olacak, kâfir ise sarhoş gibi olacaktır. Duman ağzından, burun deliklerinden, gözlerinden, kulaklarından ve dübüründen çıkacaktır.
Duman, Peygamber (sav)'ın bedduası dolayısı ile Kureyş'in karşı karşıya kaldığı açlıktan ötürü başlarına gelen olaylardır. Öyle ki, kişi gök ile yer arasında bir duman görecek hale gelmişti. Bu görüş İbn Mesud'un görüşüdür. O şöyle der: Yüce Allah bu azabı üzerlerinden kaldırmıştır. Eğer bu kıyamet günü[nden önceki bir alâmet] olsaydı, onların üzerinden bu azabı kaldırmazdı. Bu hususta ondan gelen hadis Sahih-i Buharî, Müslim ve Tirmizî'de yer almaktadır. Buharî dedi ki: Bana Yahya anlattı, dedi ki: Bize Ebu Muaviye anlattı. O el-A'meş'ten, o Müslim'den, o Mesruk'tan, dedi ki: Abdullah [b. Mesud] dedi ki: Bunun olmasının sebebi Kureyşlilerin Peygamber (sav)'a karşı isyanda direnmesi üzerine onlara, Yusuf (a.s)'ın dönemindeki [kıtlık] yılları gibi yıllarla karşılaşmaları için [bed]dua etti. Bunun üzerine kıtlık ve açlık musibeti ile baş başa kaldılar. Öyle ki, kemikleri dahi yediler. Birisi semaya bakınca, kendisi ile sema arasında aşırı bitkinlikten ötürü duman gibi bir şey görürdü. Yüce Allah: "O halde gökyüzünde besbelli bir dumanın geleceği günü bekle! İnsanları bürüyecektir o. Bu pek acıklı bir azaptır" buyruklarını indirdi. Rasûlullah (sav)'a gelinerek: “Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'tan Mudarlılar için yağmur iste. Çünkü Mudarlılar helâk oldular” denildi. Peygamber: "Mudar [diyorsun ha!] sen çok cüretkâr bir kimsesin." Bunun üzerine Peygamber yağmur diledi, onlara yağmur yağdırıldı. Bu sefer de: "Fakat şüphesiz siz yine geri dönenlersiniz (Duhan/15)” buyruğu indi. Derken bolluğa eriştiler. Fakat yine bu bolluk içinde eski hallerine geri döndüler. Yüce Allah da: "En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphe yok ki Biz intikam alıcılarız (Duhân/16)” buyruğunu indirdi. (İbn Mesud) dedi ki: Bununla Bedir gününü kastetmektedir.
Ebu Ubeyde dedi ki; Duhan [duman], cedb yani kuraklık" demektir. el-Kutebî der ki: (Kuraklığa) duhan [duman] adının verilmesi, yer kuraklıktan kuruyunca, ondan duman gibi bir şeyin yukarıya doğru yükselmesinden ötürüdür.
Kasıt, Mekke'nin fethedildiği gündür. Çünkü o gün yükselen bir toz, duman semayı örtmüştü. Bu da Abdurrahman el-Arec'in görüşüdür.
"İnsanları bürüyecektir o" buyruğu "duman"ın sıfatı konumundadır. Eğer İbn Mesud'un dediği gibi geçip gitmiş ise o vakit bu, Mekkelilerden müşriklere has bir durumdur. Şayet kıyametin alâmetlerinden ise -önceden geçtiği üzere- umumî bir haldir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
İkinci Görüş: Bu, âlemde meydana gelen bir duman olup Kıyamet alâmetlerinden biridir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: İşte bu durum meydana geldiğinde, mü'minlerde nezleye benzeyen bir hal; kâfirlerde de, kendisinden dolayı başlarının pişmiş gibi olacağı bir hal meydana gelir. Bu görüş, Ali b. Ebî Talib (r.a)'den nakledilmiş bir görüş olup aynı zamanda İbn Abbas'a da ait meşhur görüştür.
Bu görüşü savunanlar şunlarla istidlâl etmişlerdir:
a- Ayetteki “Göğün apaçık bir duman getireceği” ifadesi, semânın getirdiği bir duhân'ın, [dumanın] bulunmasını iktiza etmektedir. Hâlbuki açlığın şiddetinden dolayı, gözlerde meydana gelecek karartı hakkında ileri sürdüğümüz şey ise, semanın getirdiği bir duhân değildir. Binaenaleyh, ayeti bu manaya almak, ayrı bir delil bulunmaksızın, onun zahirinin ifade ettiği manadan dönmek, udûl etmek olur ki, bu caiz değildir.
b- Cenâb-ı Hak, bu dumanı "apaşikâr" olmakla tavsif etmiştir. Hâlbuki sizin ileri sürdüğünüz durum böyle değildir. Çünkü bu, bazı insanların beyinlerinde meydana gelen arızî bir durumdur. Bu gibi şeyler "apaçık bir duman" olmakla nitelenemezler.
c- Cenâb-ı Hak bu dumanı "insanları bürüyen" olmakla tavsif etmiştir. Bu ifade ancak o duman onlara gelip onlara bitişerek onları sardığında söylenebilecek olan bir ifadedir. Hâlbuki sizin ileri sürdüğünüz hal ise "insanları sarmakla" ancak mecazî anlamda vasfedilebilir. Biz, hakikî anlamdan mecazî manaya geçmenin ancak ayrı bir delil bulunması halinde caiz olacağını söylüyoruz.
d- Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ''Kıyamet alâmetlerinin ilki dumandır. Meryem oğlu İsa’nın inişidir ve insanları mahşer yerine süren Aden çukurlarından çıkacak olan bir ateştir. Bunun üzerine Huzeyfe, "Ey Allah'ın Resulü, "duhân [duman]" da nedir?" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s) bu ayeti okuyarak "Bu, doğu ile batı arasını dolduran bir dumandır. Kırk gün ve kırk gece kalır. Mü'mine gelince, bu ona işaret ettiğinde, onu nezleye tutulmuş kimse gibi yapar. Kâfire gelince de, kâfir sarhoş gibi olur ve bu duman, onun burun deliklerinden, kulaklarından ve dübüründen [girer ve] çıkar." Bunu, Keşşaf sahibi rivayet etmiştir.
Kadî, Hasan el-Basrî'den Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Şu altı şey gelmeden önce hayırlı işlerinizi vakti vaktine yapmaya bakın. Bunlardan, güneşin batıdan doğmasını, Deccâl'i, duhânı ve Dâbbetu'1-arzı zikretmiştir.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb)
Çağdaş Kur’an bilginlerinden İzzet Derveze de konuyla ilgili olarak şu görüşü ileri sürmüştür:
“Bu ayetin tefsiri hakkında birçok ihtilâf vuku bulmuştur. Hatta bu ihtilâf sahabe döneminde bile vardı. İbn Me'sud'un talebesi Mesruk şöyle bir olay anlatır: "Bir gün Kufe'de bir camiye girdik. Orada vaizin biri konuşuyordu. "Göğün açık bir duman halinde geleceği günü gözetle" ayetini okuyup dedi ki: "O duman kâfir ve münafıkların gözlerini kör, kulaklarını sağır edecektir. Ama iman edenler üzerindeki tesiri bir nezle kadar hafif olacaktır." Bunun üzerine hemen bu ayetin tefsiri hakkında soru sormak için İbn Mes'ud'un yanına gittik. İbn Mes'ud yatıyordu, bizim sözümüzü işitince ayağa fırladı ve kızgın bir şekilde "İlmi olmayanlar sorsunlar" dedi. Bu ayetin asıl tefsiri şöyledir: Kureyşliler Rasulullah'a inanmamakta ısrar edince, Rasulullah, Allah'a, "Ya Rabbi! Yusuf'a kıtlık göndermek suretiyle yardım ettiğin gibi, bana da kıtlık göndererek yardım et" diye dua etti. Allah, elçisinin duasını kabul etti ve Kureyşliler kıtlıkla karşı karşıya kaldılar. Vaziyet o kadar vahim bir hal aldı ki, insanlar kemik, deri, hatta hayvan leşi bile yemeye başladılar. Böyle bir halde karnı aç olanlar gökyüzüne bakınca duman görürlerdi. Bu kıtlığın devam ettiği bir zamanda Ebu Süfyan Rasulullah'a gelerek akraba oluşlarını hatırlattı ve "Allah'a dua et de bizi bu afetten kurtarsın, kabilen açlık içinde kıvranıyor" diye ricada bulundu. Bu dönemde Kureyşliler Allah'a “Ey Allah'ım! Bizi bu afetten kurtarırsan doğru yola geleceğiz" diye yalvarıyorlardı. İşte bu ayetlerde bu olaya işaret edilmektedir. Şiddetli bir darbe ile Bedir Savaşı'nda Kureyşlilere indirilen darbe kastolunmaktadır."
Bu rivayeti İmam Ahmed, Buhari, Tirmizi, Nesei, İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim çeşitli senetlerle Mesruk'dan nakletmişlerdir. Bunların dışında İbrahim Nehai, Katade, Asım ve Amir de "Abdullah b. Mes'ud'un tefsiri buydu" demektedirler. Dolayısıyla İbn Mes'ud'un tefsirinin böyle olduğunda hiç bir şüphe yoktur. Tabiinden Mücahid, Katade, Ebu Aliye, Mukatil, İbrahim Nehai, Dahhak ve Atiye'l-Avf, İbn Mes'ud'un bu tefsiri üzerinde ittifak etmişlerdir. Diğer bir yanda, Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Ebu Said Hudri, Zeyd b. Ali ve Hasan Basri gibi bazı kimseler, bu ayetin kıyamete yakın bir zamanda o dumanın yayılacağı şeklinde yorumlamışlardır. Ayrıca Hz. Huzeyfe b. Esed el-Gifari tarafından Rasulullah'tan rivayet edilen bir hadis, bu yorumu desteklemektedir. Huzeyfe'nin anlattığı olay şu şekildedir: "Bir gün kıyamet hakkında konuştuğumuz bir esnada, Rasulullah yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: Bu on alâmet zahir olmadan kıyamet gelmez. Güneşin batıdan doğması, dumanın yayılması [duhan] , dabbet'ül-arz, Yecüc-Me'cüc'ün çıkması, Hz. İsa'nın gökyüzünden inmesi, doğuda arzın çöküşü, batıda Arabistan'dan Aden'den ateşin yükselmesi." (Müslim)
İbn Cerir ve Taberi'nin naklettikleri, Ebu Malik el-Eşari'nin rivayeti de bu hususu teyit etmektedir. Yine İbn Ebi Hatim'in, Ebu Said Hudri'den naklettikleri iki rivayete göre de Rasulullah "Duhan"ı kıyametin alâmetlerinden saymıştır. Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Duman yayıldığı zaman mü'minlere âdeta nezle gibi hafif bir şekilde tesir edecek, ancak kâfirlerin içine dolarak, derilerinin her yerinden duman çıkacaktır."
Bu iki tefsir arasındaki fark üzerine dikkatlice düşünecek olursak, söz konusu ihtilâfın giderilmesinin mümkün olduğu görülür. Rasulullah'ın duası üzerine Allah'ın Arabistan'a kıtlık göndermesi ve kâfirlerin çok perişan olmaları üzerine, Rasulullah'ın Allah'a dua etmesi şeklindeki İbn Mes'ud'un tefsirine Kur'an'ın birçok yerinde işaret olunmaktadır. (İzah için bkz. En'am/29, A'raf/77, Yunus/14-15, Mu'minun/72) İlgili ayetlerden anlaşıldığına göre, "Azabı üzerimizden def edersen, doğru yola geliriz" şeklindeki sözleri üzerine, Allah'ın "Bunlar sapıklıktan vazgeçmezler, onlara apaçık bir Rasul gelmiş olmasına rağmen, onun davetine kulak asmamışlardır" diye buyurmuş olması ve yine kafirlerin "Bu, kendisine öğretilmiş ve yoldan çıkmış bir mecnundur" diye nitelemelerine karşılık, Allah'ın "Biz azabı kaldırsak bile, onlar yine de aynı sapıklıkta ısrar ederler" diye belirtmesi, olayın Rasulullah'ın zamanında geçtiğini doğrulamaktadır. Oysa bu ifadeleri kıyametin yaklaştığı bir zamana ıtlak ederek anlamak çok uzak bir tevil olur. Dolayısıyla İbn Mes'ud'un bu konudaki yorumunun isabetli olduğu anlaşılıyor. Ancak bu rivayetin "duman" ile ilgili kısmı, yani, "Böyle bir halde karnı aç olanlar, gökyüzüne bakınca duman görürlerdi" ifadesi Kur'an'ın zahiri beyanına uymaz. Ayrıca hadislerdeki ifadeler de bunun aksini ispatlar. Örneğin, Kur'an'ın olayı ifade edişi şöyledir: "Göğün açık bir duman haline getirileceği günü gözetle." Sonraki ayetlere de dikkatle bakılacak olursa, şöyle denmek istendiği anlaşılır: "Ey kâfirler! Siz Allah'ın elçisine inanmıyor ve kıtlıktan ders almıyor musunuz? O zaman bekleyin, kıyamet geldiğinde hak ve batılın ne olduğunu anlarsınız." Görüldüğü gibi bunun kıtlık zamanına değil, kıyametin alâmetlerinden birine işaret ettiği açıkça bellidir. Nitekim aynı husus hadislerle de teyit edilmektedir. Ne kadar gariptir ki, İbn Mes'ud'un tefsirini kabul eden müfessirler, onun yorumuna tamamen katılmışlar, reddedenler ise yine tamamen karşı çıkmışlardır. Oysa ilgili ayetler ve hadisler üzerine dikkatlice düşündüğümüzde, yorumun hangi bölümünün doğru hangi bölümünün yanlış olduğunu açıkça anlarız. (Derveze; et Tefsirü’l Hadis)
“Hz. Peygamber (s.a.s), kendisini yalanladıkları için, Mekke'de kavmine beddua ederek ‘Allah'ım, onların yıllarını, Yusuf'un yılları gibi kıl!’ buyurmuş. Bunun üzerine, yağmurlar kesilmiş, yeryüzünde kıtlık meydana gelmiş, Kureyş alabildiğine bir açlık içine düşmüş, böylece de, kemikleri, köpekleri ve leşleri yemişler. Derken, insanlar kendilerindeki açlıktan dolayı, göğe baktıklarında, kendileriyle semâ arasını adeta bir duman gibi görmeye başlamışlar. Bu, kendisinden yapılan rivayetlerin birinde İbn Abbas (r.a)'ın Mukatil ve Mücahid'in görüşü olup, Ferrâ ve Zeccâc'ın da tercihidir. Aynı zamanda İbn Mes'ûd (r.a)'un da görüşüdür. İbn Mes'ûd, bu duhânın açlığın şiddetinden ötürü ahalinin gözlerine arız olan kararmadan başka bir şey olacağını reddederdi.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb)
Müfessir Beğavî de bu iki ayetle ilgili olarak İbn Mesud'un rivayetlerini aktarmıştır:
"Peygamber (s.a.s) Kureyş'e beddua etti. Senelerini Yusuf'un kıtlık seneleri gibi yapmasını Allah'tan istedi. Kuraklık isabet etti ve kıtlık başladı. Ebu Süfyan, Peygambere gelerek şöyle dedi: Sıla-i Rahim adına yemin olsun, Allah'ın seni âlemlere rahmet olarak gönderdiğini iddia etmiyor musun? Evet, dedi. O da: Babaları kılıçla, çocuklarını da açlıkla öldürdün. Allah'a dua et de, bizden bu kuraklığı ve kıtlığı kaldırsın. Dua etti ve bu kalktı." (Beğavî)
Yukarıda verilen nakillerden sonra konuyu toparlarsak; ayetteki “sen, göğün, apaçık bir duman [kıtlık] getireceği günü gözetle. O [Duman; kıtlık] insanları bürür. Bu, elem verici bir azaptır. Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Şüphesiz biz artık kesinlikle inananlarız. Nerede onlarda öğüt almak! Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve ‘öğretilmiş bir deli/ cinlenik biri!’ dediler” ifadesinden anlaşıldığına göre, birileri peygambere gelerek “Eğer Allah üzerimizden bu azabı kaldıracak olursa, biz de müslüman oluruz” demişler, sonra da verdikleri bu sözü bozmuşlardır.
Gerek “Esbab-ı Nüzul” nakillerinde, gerekse Siyer ve Meğazî [İslâm tarihi] kitaplarında bi’setin ilk yıllarında Mekke’nin ciddî bir kıtlık dönemi geçirdiği anlatılmaktadır. Kıtlığın had noktaya vardığı günlerde Ebû Süfyan Resulullah’ın yanına gelmiş ve akrabalık hatırını ortaya koyarak ondan kıtlık sıkıntısını kaldırması için Allah’a dua etmesini istemiştir. Buna karşılık, dua etmesi ve Allah’ın da o belâyı üzerlerinden kaldırması halinde peygamberimize iman edecekleri vaadinde bulunmuştur. Ne var ki, Allah onlardan bu kıtlığı kaldırmış fakat müşrikler sözlerinde durmayarak yine şirklerine dönmüşlerdir.
Müşriklerin kadim politikalarının böyle olduğu ve tarihin her döneminde aynı tarzda hareket ettikleri başka ayetlerde de açıklanmıştır:
Ve eğer onlara acıyıp da için de bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.
Ve Ant olsun, Biz onları azap ile yakaladık buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve yakarmadılar.
Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır! (Mü’minun/75- 77)
Allah bir şehri misal olarak verdi: [Bu şehir] güvenli, huzurlu idi, Oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felâketini] tattırıverdi.
Ant olsun ki, onlara içlerinden bir elçi de gelmişti. Onu da yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulüm yaparlarken azap da onları yakalayıverdi. (Nahl/112,113)
Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsra/67)
“Duman” konusuyla ilgili uzun nakillerden sonra, şimdi de bu sözcüğün Arap dilindeki kullanımı hakkında bilgi verelim: Allame İbn Menzur, bütün uzmanlarca Arap dili konusunda tartışmasız kaynak kabul edilen Lisanü’l-Arab adlı lügatinde şunları nakletmektedir:
Denilir ki: Aç kişi kendisi ile gökyüzünün arasını açlığın şiddetinden dolayı “duman” olarak görür. Kıtlık döneminde yağmursuzluktan yeryüzünün kupkuru olması, toz toprağın havayayükselmesi nedeniyle açlığa da “duman” denir. Açlık toz dumana benzetilir. O nedenle kıtlık yılı için “el Ğabrae” ve “Cu-i eğber” denir. Araplar çoğu zaman “duman” sözcüğünü “şerr” yerine korlar. Şer çoğalınca “Aramızda dumanı yükselen işler oldu” derler. (Lisanü’l-Arab; c. 3, s. 317 dhn mad.)
Gerek Arap dili ile ilgili bu açıklamalardan, gerekse “Esbab-ı Nüzul” nakillerindeki anlatımlardan, ayette geçen “duman”ın “kıtlık” olduğu anlaşılmaktadır.
KIYAMET ALÂMETİ DUMAN
Yukarıda da ifade edildiği gibi, “Duhan” sözcüğü, kıyametten az önce ortaya çıkacak bir vaka olarak yorumlanmış ve buna dair birçok rivayet ortaya atılmıştır. Hâlbuki ayette konu edilen duman, doğrudan o günün Mekkelilerine yönelik; yani onların yaşadığı ve yaşayacağı, Resulullah’ın da tanık olacağı bir dumandır. Bu nedenle, “duman”ın kıyamet alameti olarak dünyanın son zamanlarında ortaya çıkacağı yorumu Kur’an’ın beyanına uygun düşmemektedir.
13 ve 14. ayetlerde, duman azabıyla cezalandırılanların kendilerine gelen açıklayıcı elçiden yüz çevirerek ona “öğretilmiş bir deli/ cinlenik biri” dedikleri açıklanmaktadır. Müşriklerin buna benzer sözleri daha evvel Furkan suresinde de nakledilmişti:
Ve inkâr etmiş olanlar, “Bu [Furkan], onun [Muhammed’in] uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.
Ve “O [Furkan, yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır.” dediler.
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” (Furkan/4–6)
Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, bütün ayetleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: 'Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir' derler.” (En’am/25)
Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. (İsra/47)
Kur’an karşısında âciz kalan ve mevcut düzenlerinin bozulmasından korkan inatçı kâfirler, olur olmaz isnatlarda bulunarak Furkan’a [Kur’an’a] sataşmaya kalkmışlardır. Bu sataşma, müşriklerin sürekli başvurdukları bir yöntemdir. Kur’an’ın Resulullah’ın kendi düzmesi olmadığını bildikleri halde, onun Allah tarafından vahyedildiğine inanmak yerine, Kur’an’ı gözden düşürmeye, Resulullah’ın halk nezdindeki itibarını azaltmaya çalışmışlardır.
Müşriklerin gerek “mecnun”, “şair”, “büyücü” gibi çirkin nitelemelerle Resulullah’ı gözden düşürmeye çalışmaları, gerekse Kur’an’ın başka birileri ya da Elçi’nin kendisi tarafından uydurulduğu şeklindeki iftiraları Kur’an’ın pek çok yerinde dile getirilmiş ve bu sataşmalara şiddetle cevap verilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak daha evvel Furkan/4-6. ayetlerinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 343-345) geniş açıklama yapıldığından, konuyla ilgili detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
17-21. Ve andolsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik. Ve onlara çok saygın bir elçi gelmişti: “Allah'ın kullarını bana geri verin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir güç getiriyorum. Ve Şüphesiz ben, beni taşlayarak öldürmenizden benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Ve eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın.”
Sûrenin 17. Âyetinden 33. Âyetine kadar olan bu bölümünde Firavun ve kavminden söz edilmektedir. Her yönüyle kendilerine benzeyen Firavun ve kavmi Mekkelilere örnek gösterilmekte, onların feci akıbetlerinden ders almaları istenmektedir.
17–21. Âyetlerden oluşan bu paragrafta, Mûsâ (a.s)'ın Firavun'a Elçi olarak gönderilişi, Mûsâ (a.s)'ın Firavun ve kavminden Allah adına talepleri ve Firavun'un sıkıntıya düşüşü nakledilmektedir. Dolayısıyla, eğer Mekkeli müşrikler Kur'ân'a inanmaz, Elçi'yi tasdik etmezlerse, onlara da aynı cezanın geleceği mesajı verilmektedir.
Sûrede Mûsâ (a.s) ile Firavun'un kıssasına işaretle yetinilmiştir. Bu paragrafta anlatılanlar, bir anda olmuş bitmiş olaylar değil, uzun bir sürecin özetidir. Sürecin detayları daha evvel A'râf, Tâ–Hâ, Şu'arâ, Kasas, Neml, Mü'min, Zuhruf gibi Sûrelerde verilmişti.
Mûsâ peygamberin Ve Şüphesiz ben, beni taşlayarak öldürmenizden benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Ve eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın şeklindeki sözleri, Kasas Sûresinin 35. Âyetinde Rabbimizin verdiği güvenceyi ifade etmektedir:
(Kasas: 35) O [Allah] dedi ki: "Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar Âyetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tâbi olanlar üstün olanlarsınız."
FİTNELENDİRME:
Ve andolsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik ifadesinde geçen "fitnelendirme" deyimi ile ilgili olarak daha evvel detaylı bilgi vermiştik. Sözcüğü özellikle Sâd Sûresinin sonunda "Fitne" başlığı altında ele almış ve Kur'ân bağlamında ayrıntılı olarak incelemiştik. [64–10] (Tebyinü'l Kur'ân; c. 2, s.452)
O açıklamamızdan da hatırlanacağı üzere, fitnelendirme "ateşe atıp arıtma" anlamına gelmektedir. Bununla büyük belalar, imtihanlar kastedilir. Buradan hareket ederek diyebiliriz ki, Firavun ve kavminin fitnelendirilmesi, peygamber gönderilerek onların da denemeye tâbi tutulmuş olmalarıdır. Mûsâ peygamberin tebliğ süreci boyunca gösterdiği deliller ve Mısır toplumunun başına gelen onca felaket ve sıkıntılar, bu fitnelendirmenin [denemenin, sınamanın] parçalarıdır.
22. Sonra da o [Mûsâ], “Şüphesiz ki bunlar, suçlu bir kavimdir” diyerek Rabbine yalvardı.
Mûsâ (a.s)'ın bu Âyette nakledilen duası, Firavun ve İsrâîloğulları ile yaptığı mücadelede sırasında onlardan gördüğü kötü karşılık üzerine gerçekleşmiştir. Âyetin ifadesinden de anlaşıldığı gibi, Mûsâ (a.s) onlarla ilgili olarak Allah'tan herhangi bir ceza talebinde bulunmamış, kararı Rabbimize bırakmıştır.
Allah'ın Elçilerinin bu tür dualar ettiği Kur'ân'da bildirilen bir durumdur. Nitekim Zuhruf Sûresinde Rasûlullah'ın, Nûh Sûresinde de Nûh peygamberin böyle bir duada bulunduğu bildirilmektedir.
Mûsâ peygamberin duasının detayları bir başka Âyette şöyle açıklanmaktadır:
(Yûnus: 88) Ve Mûsâ: "Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun'a ve ileri gelenlerine basit hayatta ziynet ve mallar verdin. –Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye–Rabbimiz! Onların mallarını sil, süpür ve kalplerine sıkıntı düşür! Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler" dedi.
Mûsâ peygamberin bu duasının kabul edildiği ise aşağıdaki Âyette şöyle açıklanmaktadır:
(Yûnus: 89) O [Allah] "Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse ikiniz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin!" dedi.
Aşağıdaki Âyet ise Mûsâ (a.s)'ın bu duasının kabul edilmesinin sonuçlarına işaret etmektedir:
(Tâ–Hâ: 77) Ve andolsun, Mûsâ'ya, “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de kendileri için bol suda; nehirde kuru bir yol aç!” diye vahyettik.
23-24. “Hadi kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz izlenenlersiniz. Bol suyu; nehiri hızlı bırak. Şüphesiz onlar suda boğulmuş bir ordudur.”
Mûsâ (a.s)'ın Şüphesiz ki, bunlar suçlu bir kavimdir diyerek Rabbine yakarmasından sonraki gelişmeler bu iki Âyette özet olarak bildirilmektedir.
Buna göre, Mûsâ (a.s) ve İsrâîloğulları Firavun ve avenesi tarafından takip edilecek, bu takip ise takip edenlerin helaki ile sonuçlanacaktır.
İsrâîloğulları'nın Mısır'dan çıkışı [Eksodüs]birçok Âyette konu edilmiştir:
(Tâ–Hâ: 47) Hemen ona gidin de ona; ‘Şüphesiz biz Rabbinin iki Elçisiyiz. Artık İsrâîloğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme; kesinlikle biz sana Rabbinden bir Âyet ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
(A'râf: 104–105) Ve Mûsâ, "Ey Firavun! Ben kesinlikle âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir Elçiyim. Allah hakkında hakktan başkasını söylememek bana bir yükümlülüktür. Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Bu nedenle İsrâîloğulları'nı gönder benimle" dedi.
(Şu'arâ: 17) O [Allah]: "Hayır… Hayır… Haydi, ikiniz Âyetlerimizle gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz, işitenleriz. Haydi, ikiniz Firavun'a gidin de ‘Biz kesinlikle, İsrâîloğullarını bizimle beraber gönderesin diye' âlemlerin Rabbinin Elçisiyiz deyin" dedi.
24. âyetin orijinalindeki رهواً [rehven] sözcüğü, ezdattan olup, “sükûnet ve aşırı hareket” anlamlarını içerir. Biz, “aşırı hareket/hızlı akıtma” anlamını tercih ediyoruz.
Zira şu âyetlerde, Firavun ve yakınlarının boğulmazdan evvel bir müddet suda sürüklendikleri ifade edilmektedir:
Biz de onu ve askerlerini yakalayıp o bol suda; nehirde fırlatıp atıverdik. Şimdi, zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! (Kasas/40)
Sonra da Biz, onu ve ordularını yakalayıverdik de onları bol suda; nehirde fırlatıp atıverdik. O ise ayıplanan/kınayan biridir. (Zâriyât/40)
Bu âyetlerde, Mûsâ peygamberin İsrâîloğulları'nı Mısır'dan çıkarma planları ayrıntıya girilmeden genel olarak verilmektedir. Buna göre Mûsâ, suda kuru yollar yapacak, Firavun ve adamlarını suda boğup öldürecektir. Daha evvel işlediği cinâyetin vicdan azabından hâlâ kurtulamayan Mûsâ bunalıma girmiştir. Nitekim Kehf sûresi'nde zikredildiği üzere, zihnindeki sıkıntıları gidermek için de yollara düşecek, bunalımdan kurtulmanın yollarını arayacaktır.
Mûsâ ve sâlih kul kıssasından da anlaşılacağı üzere, “gemiyi olayı”ndan zâlimlerin dikkatini çekmemek gerektiğini; “delikanlıyı öldürme olayı”ndan Allah ile savaşanların öldürülebileceğini, “duvar olayı”ndan da çıkışta uzun süren yolculukta geçimlerini sağlayacak birikim yapmaları gerektiğini, birikimlerini de evlerinin duvarlarında saklamaları lazım geldiğini öğrenmiş ve bu tecrübelerini de sonraki hâdiselerde kullanmıştır.
Firavun ve askerlerinin Mûsâ (a.s) ve İsrâîloğulları'nı takibe kalkmalarının detayları şu Âyetlerde anlatılmıştır:
(Bakara: 50) Hani bir zamanlar da Biz, bol suyu; nehiri suyu size yarıp da sizi kurtarmıştık ve siz bakıp dururken Firavun'un yakınlarını suda boğmuştuk.
(Arâf: 137–139) O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, bâtılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları'na olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu [yerine geldi]. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınai eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik.
Ve İsrâîloğulları'nı bol sudan; nehirden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı kıl [belirle]!” (Mûsâ da onlara) dedi ki: “Siz gerçekten câhillik eden bir kavimsiniz. Onların [şu gördüklerinizin] içinde bulundukları şey [din], yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da bâtıldır.”
(Tâ–Hâ: 77-79) Ve andolsun, Mûsâ'ya, “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de kendileri için bol suda; nehirde kuru bir yol aç!” diye vahyettik.
Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de bol sudan; nehirden kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.
Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.
(Şu'arâ: 52) Ve Biz, Mûsâ'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, şüphesiz siz takip edilenlersiniz" diye vahyettik.
(Yûnus: 90–92) Ve İsrailoğullarını bol sudan geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. —Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler.
Konumuz olan Âyette Rabbimizin Mûsâ (as)'a geceleyin yola çıkmasını emrettiği görülmektedir. Geceleyin yapılan yolculuklar düşmandan korunmaya daha uygundur. Ayrıca sıcak iklimlerde binekler ve yük hayvanları gecenin serinliğinden istifade ederek daha rahat yol alırlar.
Âyetteki Denizi olduğu gibi açık bırak! Şüphesiz onlar suda boğulmuş bir ordudur ifadesinden, Mûsâ peygamberin, kendisi ve kavmi denizden geçtikten sonra denizin kapanması yönünde girişimde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu girişimi gaybı bilmediğinden dolayıdır. Âyetten anlıyoruz ki, Rabbimizin iradesi Firavun ve yakınlarını o denizde boğup helak etmek ve bunu gelecek kuşaklara Âyet kılmaktır. Bu nedenledir ki, Mûsâ (a.s)'a Denizi olduğu gibi açık bırak diye emretmiştir.
(Şu'arâ: 57–59) Sonunda Biz, onları [Firavun ve kavmini] bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık. İşte böyle! Ve sonra onlara İsrâîloğulları'nı mirasçı yaptık.
(A'râf: 137) O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, batılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları'na olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu [yerine geldi]. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınaî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik.
25-27. Onlar, bahçelerden, pınarlardan, ekinlerden, saygın makamlardan ve içinde safalar sürdükleri nice nimetlerden nicelerini bıraktılar.
28. İşte böyle! Biz onları başka başka kavme miras bıraktık.
29. İşte, gök ve yeryüzü onların üzerine ağlamadı. Onlar, mühlet verilenler de olmadı.
Bu Âyetlerde, Firavun ve kavminin akıbetine dair bilgiler sanatsal ifadeler [tahakküm, alay] ile çok kısa ve öz olarak verilmiştir.
28. Âyetteki başka başka kavm ifadesiyle kastedilenler İsrâîloğulları'dır. Onlar önceleri oralarda köleleştirilmiş kimseler iken, Allah daha sonra onlara Mısır'ı mülk olarak vermiştir.
(Arâf: 37) O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, batılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları'na olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu [yerine geldi]. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınaî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik.
29. Âyette "tahakküm, alay" sanatı söz konusudur. Gök ve yeryüzü onların üzerine ağlamadı ifadesi bir Arap deyimidir. Araplar toplumun ileri gelenlerinden birinin vefat etmesi halinde Onun için gök ve yer ağladı, dünya karardı; güneş ve ay tutuldu derlerdi. Böylece musibetin büyüklüğü vurgulanarak aslında ölen kişinin ne kadar önemli biri olduğu ifade edilmiş olurdu. Âyette verilmek istenen mesaj da bu deyimin çağrıştırdığı anlam doğrultusunda anlaşılmalıdır. Buna göre, 29. Âyette verilen mesaj şöyledir:
"Ölmeleri halinde yerin, göğün kendilerine ağlayacağı kadar büyük ve önemli kimseler olduklarına inanan Firavun ve avenesi bir gün helak olup gittiler. Ne var ki, sandıklarının aksine, helak olup gitmeleri kimsenin umurunda olmadı, kimse yoklukları dolayısıyla bir boşluk hissetmedi."
Buradan da anlaşılmaktadır ki, helak olup giden Firavun ve adamları kendi toplumlarına üzülmelerini gerektirecek hiçbir iyilik yapmamış, bu nedenle de helak olup saltanatlarının yıkılması kimseye keder ve elem vermemiştir.
30-31. Andolsun ki Biz İsrâîloğulları'nı o horlayıcı azaptan; Firavun'dan kurtardık. Şüphesiz o haddi aşanlardan, üstünlük taslayanlardan biriydi.
Bu Âyette İsrâîloğulları'nın Firavun'dan kurtarılmasına değinilmektedir. Bu hatırlatmayla peygamberimize ve Mü'minlere "Düşman ne kadar zorba ve zorlu olursa olsun, Allah onları kahreder ve inananlara yardımcı olur" mesajı verilirken, Mekkeli müşriklere de "Mısır gibi koca bir ülkenin hükümdarı Firavun bile haddi aştığında Allah'ın azabı gelmiş ve onu helak etmişken, sizler de kimsiniz ki! Eğer aklınızı başınıza almazsanız sizin akıbetiniz de ondan farklı olmayacaktır" mesajı verilmiştir.
Âyette konu edilen "Firavun'un horlayıcı azabı"nın "erkek çocukların öldürülmesi, kızların hizmetlerinde kullanılması, İsrâîloğullarının köleleştirilmesi ve onlara ağır angarya işlerin yükletilmesi" olduğu şu Âyetlerden anlaşılmaktadır:
(Mü'minûn: 45–46) Sonra da Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u Âyetlerimizle ve apaçık bir güç ile Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Bunun üzerine onlar kibire kapıldılar [kendilerinin büyüklüğüne inandılar]ve ululuk taslayan bir kavim oldular.
(Bakara: 49) Ve hani bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardık. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardır.
(İbrâhîm: 6) Ve hani Mûsâ kavmine demişti ki: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani O, sizi, sizi işkencenin en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size büyük bir bela vardır.
(Kasas: 4) Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.
32. Andolsun ki Biz onları [İsrâîloğulları'nı] bilerek âlemler üzerine seçkin kılmıştık.
33. Biz onlara içinde apaçık bir belâ bulunan âyetlerden de vermiştik.
Bu Âyetlerde, İsrâîloğulları'na ihsan edilen nimetlere işaret edilmiştir. Bunlar, Firavun'un zulmünden kurtarılmaları, onlar için denizin yarılması, bulut ile gölgelendirilmeleri, üzerlerine men ile selva[bol nimet; bal, börek]indirilmesi gibi nimetlerdir; özetle İsrâîloğulları'na özgürlük ve refah verilmesidir.
BELÂ:
Biz onlara içinde apaçık bir belâ bulunan Âyetlerden de vermiştik ifadesinde geçen belâ sözcüğü, sözcük anlamı olarak "yıpratmak, bitkin hale getirmek" demektir. Sınamak, denemek, imtihan etmek de insanı yıprattığından, "bela" sözcüğüyle kullanılır olmuştur. Kulun sınanma araçları olması bakımından dinin bazı emir ve yasakları da bir anlamıyla belâdır. Çünkü bazı emirler insan bedenine zorluk verir, insanların iyilerini ve kötülerini ortaya çıkarır. Şükredenler ile nankörler bunlarla belli olur. Yüce Allah, insanlara verdiklerinin karşılığı olarak onlardan kulluk ve şükür ister. Rabbimiz kişilere ve toplumlara bazen sıkıntı verir, musibetler gönderir, zorluklara ve darlıklara düşürür. Bunun sebebi, insanların akıllarını başlarına almalarını, yanlış yolda olanların düzelmelerini ve isyan içerisinde olanların Allah'a itaate dönmelerini sağlamaktır. Konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için aşağıdaki Âyetlerin tetkik edilmesi yararlı olur:
Bakara Sûresinin 49, 127, 155 - 156 - 249; Sâffât Sûresinin 106; Duhân Sûresinin 33; Mü'minûn Sûresinin 36; Mâide Sûresinin 48, 94; Enâm Sûresinin 165; Âli–Imrân Sûresinin 152, 154, 186; Nisâ Sûresinin 6; A'râf Sûresinin 141, 163. 168; Enfâl Sûresinin 17; Yûnus Sûresinin 30; Hûd Sûresinin 7; Mülk Sûresinin 2; Muhammed Sûresinin 4, 31; Enbiyâ Sûresinin 35; Kehf Sûresinin 7; Neml Sûresinin 40; Fecr Sûresinin 15, 16; Nahl Sûresinin 92; İnsan Sûresinin 2; Ahzâp Sûresinin 11; İbrâhîm Sûresinin 6. Âyetleri.
Belâ mutlaka musibetlerle, zor şeylerle olmaz. Bazen hayır, iyilik de belâ olabilir.
(Enbiyâ: 35) Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü mutlaka tadacaktır. Fitne olmak üzere sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz.
(A'râf: 168) Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık [imtihan ettik].
(Fecr: 15) İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman belâlandırıp [sınayıp] da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: "Rabbim beni üstün kıldı" der.
(Kehf: 7) Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini belâlandırmanız [sınamamız] için yaptık.
(En'âm: 164–165) De ki: O [Allah] her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka Rabb mi arayayım? Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbiniz'edir dönüşünüz. Böylece O [Allah], ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belalandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
(Neml: 40) Kitap'tan yanında bilgi olan kimse: "Ben onu sana bakışın kendine dönmeden önce getiririm" dedi. Sonra o [Süleymân] onu [Melike'nin tahtını] yanında durur bir hâlde görünce: "Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni belâlandırmak için Rabbimin fazlındandır. Ve kim şükrederse hiç şüphesiz kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse hiç şüphesiz ki Rabbim çok zengin ve Kerim'dir."
(Âl-i Imrân: 186) Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belalanacaksınız [imtihan olunacaksınız]. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan size birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a takvalı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.
(Enfâl: 17) Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Ve Mü'minleri bundan güzel bir belâ ile belâlandırmak [güzelce sınamak] içindi. Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.
34- 36 – Şüphesiz şunlar [Mekkeli müşrikler] diyorlar ki: “Bizim sadece ilk ölümümüz var. Biz, tekrar diriltilecek değiliz. Eğer siz doğru kimselerseniz [sözünüzün eri iseniz] haydi babalarımızı bize getirin.”
Bu ayetlerde Mekke müşriklerinin ahiret karşıtı iddiaları nakledilmektedir. Rabbimizin sürekli ahiretle uyarmasına karşılık müşrikler de “öyleyse atalarımızı yeniden hayata döndürün ve öteki dünyanın var olduğuna tanıklık yapmalarını sağlayın” demek suretiyle güya ahiret inancını çürütmeye yönelik kendilerince güçlü bir delil ortaya koyduklarını varsaymışlardır. Oysa müşriklerin bu yaklaşımı tutarsız ve mantık dışıdır. İnsanların kendi ölmüş atalarını yeniden hayata getirebilmeleri ve öteki dünyaya tanıklık ettirebilmeleri mümkün olsaydı zaten ahirete inanıp inanmama diye iki seçenek ortaya çıkmaz, herkes ahiret yaşamını bildiği için kimseye ahirete inanma sorumluluğu yüklenmezdi.
Ne var ki, doğru düşünme konusunda oldukça sığ olan müşrik zihniyet bu konuda hep benzer argümanları kullanmıştır:
Sadece basit hayatımız! Biz, ölürüz, yaşarız. Ve biz, diriltilecekler değiliz. (Muminun/37)
Ve inkâr eden kimseler şöyle dediler: “Siz çürüyüp, didik didik parçalandığınız vakit, kesinlikle yeni bir yaratılış içinde bulunacaksınız diye, size haber veren bir kişiyi size kişiyi gösterelim mi? O, bir yalanı Allah'a uydurdu mu, yoksa kendisinde bir delilik mi var?” dediler. Bilakis, âhirete inanmayan kimseler, azap ve uzak bir sapıklık içindedirler. (Sebe’/7-9)
Konumuz olan ayetlerin nüzulü hakkında şöyle bir rivayet nakledilmiştir:
Bu sözleri Kureyş kâfirlerinden söyleyenin Ebu Cehil olduğu bildirilmiştir. O şöyle demişti: Ey Muhammedi Şayet senin bu sözün doğru ise, sen bize atalarımızdan iki kişiyi dirilt. Birisi Kusay b. Kilab olsun, çünkü o doğru sözlü bir kimse idi. Biz ona ölümden sonra olacak şeyleri soracağız. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
Müşriklerin “öldükten sonra dirilme” konusundaki mütemadi itirazları Kur’an tarafından pek çok ayette dile getirilmiş ve bu itirazlara aklî delillerle cevap verilmiştir. Bu konu Yasin suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 316, 317) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
37 - Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tübba kavmi ve onlardan önceki kimseler mi? Biz, onları helak ettik. Şüphesiz onlar, günahkârlar idiler.
Bu ayette, ahireti inkâr eden Tübba ve ondan önceki bazı toplumların akıbetleri hatırlatılarak Mekkelilere “Siz de günahkâr; müşrik, ahıreti inkâr eden, elçiyi yalanlayan birileri olursanız sizin de gözünüzün yaşına bakılmaz, helak edilirsiniz” mesajı verilmiştir.
Ayetteki “Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tübba kavmi ve onlardan önceki kimseler mi?” sorusu bir “istifham-ı inkarî”dir. Cevabı da “Onlar bu sözlerinden ötürü azabı hak etmektedirler. Zira Tubba' kavminden ve helak edilmiş ümmetlerden daha hayırlı; varlıklı, güçlü ve daha çetin değildirler. Biz onları helak ettiğimiz gibi, bunlar da aynı durumdadırlar” şeklinde olur.
Buna benzer bir ayet daha evvel Kamer suresinde geçmişti:
Sizin kâfirleriniz onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda [kayıtlarda, kitaplarda] sizin için bir berat [kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman] mı var? (Kamer/43)
تبّعTÜBBA’
Bu sözcük Yemen hükümdarları için kullanılan bir unvandır. Bazı toplumlar kendi yöneticilerine Padişah, Kayser, Kisra, Şah, Çar dedikleri gibi, Yemenliler de hükümdarlarına “Tubba”' derlerdi.
“Onlar, Sebe kavminin bir boyu idiler. M.Ö. 115'de Sebe ülkesinde iktidara gelmişler ve M.S. 300'e kadar da iktidarı ellerinde tutmuşlardır. Asırlardır Araplar arasında onların efsaneleri bilinmekteydi.” (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)
Tubba'lardan bazıları Hemal Zu Seded'in oğlu el-Haris er-Raiş, Ebrehe Zu'l-Menar, Amr Zu'1-Ez'ar, Semerkand'ın kendisine nisbet edildiği Şemr b. Malik, Berberileri Kenan diyarından Afrikaya sürükleyen Afrikis b. Kays. Afrika bu sonuncunun adını almıştır. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
Hatırlanacağı üzere bu idarecilerden ilk kez Kaf suresinde bahis geçmişti. Orada Firavun ve Ad ile birlikte yeniden dirilme ve Allah’ın hesap soracağını inkâr eden, yalanlayan bir topluluk olarak zikredilmişlerdi.
Ashâb-ı Eyke ve Tübba kavmi de. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da Benim azabım hakk oldu. (Kaf/14)
38 – Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyun oynayanlar olarak yaratmadık.
39 - Biz o ikisini sadece hak/gerçek ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.
Bu ayetlerde, evrendeki varlıkların oyun olsun, Allah onlarla oynasın dursun diye yaratılmadığı; mutlaka bir amacının olduğu üzerinde durulmuştur.
Rabbimiz, yeniden dirilişin ve kıyametin kesin delilini getirmek üzere âdeta şöyle demek istemiştir: “Eğer öldükten sonra diriliş olmasaydı, bu yaratmamız bir eğlence, boş ve abes olurdu. Oysa kâinatı yaratan bir oyuncu değildir. Allah’tan anlamsız bir iş beklenmez”
Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sad/27)
Ve Biz göğü, yeri ve aralarındaki şeyleri, oyun oynayanlar olarak yaratmadık.
Eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik; eğer biz yapanlar olsaydık. (Enbiya/16, 17)
Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istiva eden, işi yönetip duran Allah’tır. Şefaatçi ancak O’nun izninden sonradır. İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?
Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah bunu hakk olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan yaratır, sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu küfretmiş olan kimseler, küfretmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır.
(Yunus/3, 4)
Peki siz, Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?
İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş’ın Rabbidir. (Mü’minun/115, 116)
Sonunda Sûr’a üflendiği zaman da onların o gün aralarında soy yakınlığı yoktur. Onlar istekleşemezler de. (Mü’minun/101)
Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz.
Birbirlerine gösterilmiş oldukları halde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister. Sonra kendini kurtarabilsin. (Meâric/10- 14)
40 - Şüphesiz ki, “Ayırma Günü” onların hepsinin buluşma yeridir/ kararlaştırılmış buluşma vaktidir.
41, 42 - O gün Allah'ın merhamet ettiği kimseler hariç, hiçbir yakının, yakına hiçbir şeyce faydası olmaz. Onlar yardım da olunmazlar. Şüphesiz ki O [Allah], Azîz’in, Rahîm’in ta kendisidir.
Bu ayetlerde, kâinatın yaratılmasının nedeninin Fasl Günü”nü ihtar etmek olduğu hatırlatılmaktadır.
AYIRMA GÜNÜ [YEVMÜ'L-FASL]:
Fasl sözcüğü, fiil olarak “iki şey arasına mesafe koymak, bitişik hâle gelmiş iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak” anlamlarına gelir. Bu sözcüğün “bir bütünü yarmak, ikiye ayırmak” demek olan “şakk” sözcüğü ile karıştırılmaması gerekir. Çünkü kıyâmet gününde bir bütün ikiye ayrılmayacak, zaten birbirinden ayrı olan şeylerin ayrımı yapılacaktır. Yani, o gün, hakk ile bâtıl, mümin ile kâfir birbirinden ayrılacaktır. Kıyâmet gününe Yevmü'l-Fasl [ayırt etme günü] denmesinin sebebi budur. Bazılarının, “karar günü”, “hüküm günü” olarak çevirdikleri bu ifadenin yorumsuz olarak sözcük anlamıyla çevrilmesi, bize göre en isabetli olanıdır.
Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Mümtehine/3)
Ve Saat’in dikildiği günde, işte o gün ayrılırlar. (Rum/14)
Kuşkusuz Ayırma günü, kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur. (Nebe'/17)
“Fasl Günü” ile ilgili olarak daha önce Mürselat suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 2, s: 40–42) açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Ayetteki “O gün Allah'ın merhamet ettiği kimseler hariç, hiçbir yakının, yakına hiçbir şeyce faydası olmaz. Onlar yardım da olunmazlar” ifadesinden anlaşılmaktadır ki, o gün kimseye bir başkasından yarar yoktur. Peygamberden bile... “Mevla [yakın]” sözcüklerinin kullanılmasının nedeni, ilk yardımlaşacak olanların ana-baba, evlatlar, kardeşler, yakın akrabalar ve arkadaşlar olmasındandır. Yakınlar yardımlaşamadıktan sonra, uzaklar, el olanlar zaten yardımlaşamazlar.
Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. (Bakara/48)
43- 46 - Şüphesiz zakkum ağacı, aşırı günahkârların yiyeceğidir. O, erimiş maden gibidir, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar.
47, 48 - -“Tutun şunu da Cahim’in ortasına sürükleyin. Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün.”
49, 50- - “Tat bakalım! Şüphesiz sen çok güçlü ve çok üstün biri idin!
Şüphesiz işte bu, sizin kendisine kuşku duyupdurduğunuz şeydir.”-
Bu ayetlerde “Fasl Günü”nden bir sahne, müşriklerin duçar oldukları durum ortaya konulmuştur. Müşriklere erimiş madene benzeyen Zakkum ağacından yedirilecektir. O, karınlarında kızgın sıvı gibi kaynayıp duracaktır. Onlar yakalanıp cehennemin ortasına atılacaklar ve üzerlerine de kaynar su dökülecektir. Onlara bir de “Tat bakalım! Şüphesiz sen çok güçlü ve çok üstün biri idin! Şüphesiz işte bu, sizin kendisine kuşku duyup durduğunuz şeydir” denilerek hakaret edilecektir.
Benzer cehennem sahneleri, uyarı amaçlı olarak Kur’an’ın başka ayetlerinde de verilmiştir:
Şu ikisi, Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık küfretmiş kimseler; kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. (Hacc/19, 20)
O gün onlar cehennem ateşine itildikçe itilirler. -İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!- (Tur/13-16)
43- 46. ayetlerde geçen “zakkum ağacı” ile ilgili detay daha evvel Vakıa suresinde verilmişti. (Tebyinü’l Kur’an; c. 3, s. 669) Ancak kısaca hatırlatmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz:
Zakkum, Arap Yarımadasının Kızıldeniz tarafındaki Tihame bölgesinde yetişen bir bitki türüdür. Kendiliğinden yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen bodur bir ağaçtır. Renkli ve alımlı çiçekleri olan bazı türleri süs bitkisi olarak da yetiştirilmektedir. Zakkum ağacı zehirli bir özsu içerir. Kötü kokulu ve tadı çok acı olan bu özsu, insan bedenine haricen [meselâ ağacın dallarının koparılması sırasında] bulaşması hâlinde bile bir çeşit deri hastalığına yol açmaktadır.
Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir. O, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar. (Duhan/43–46)
51- 57 - Şüphesiz ki takvalı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak güvenli bir makamdadırlar; Bahçelerde ve pınardadırlar. Onlar karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz onları iri siyah gözlülerle eşleştirdik. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve O [Allah] onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.
Günahkârların “Fasl Günü”nde karşılaşacakları muamele ortaya konduktan sonra, bu ayet grubunda da o gün muttakilerin nasıl bir hayata layık görülecekleri anlatılmaktadır. Her iki grubun karşılaşacağı farklı muameleler kıyaslandığında, müminler ile müşriklere layık görülen ahiret yaşamının birbirinden ne kadar farklı olacağı açıkça görülmektedir. Biri alabildiğine yeis ve mutsuzluk, diğeri ise alabildiğine sevinç ve mutluluk içeren bu akıbet tasvirleri, bir yandan müşriklere korku vermek, diğer yandan da müminleri özendirmek amacını gütmektedir.
Ayette geçen “hurin ıyn [iri siyah gözlüler]” ifadesini daha evvel Vakıa suresinde tahlil etmiştik. Buna göre, “Hur”sözcüğü “parlak siyah göz”,“Iyn”sözcüğü ise “karası çok, geniş gözlüler” anlamındadır.
“Hûr” ve “ıyn” sözcüklerinin ikisini birden kullanarak ifade edilen gözler, Arapların çok beğendiği göz tipidir ve hem kadının hem de erkeğin güzelliğini anlatmak için kullanılır.
“Hur” ve “ıyn” sözcükleri birlikte “Hûrun ıynün” gibi kullanıldığında, anlam da “iri, parlak, geniş gözlüler” demek olur. Bu özellik, ayetlerde cennette verilen eşleri nitelediğinden, “iri parlak gözlü eşler” anlamı kazanır. Bu sebeple, pek çok meal ve tefsirde geçen “iri parlak gözlü huriler” ifadesi yanlış bir çeviridir. Çünkü “parlak gözlüler” denince “hur” sözcüğünün lâfızdan yok edilmesi gerekmektedir. Bize göre “huri” sözcüğüyle ilgili bugünkü yanlış inanç da, sıfatların kişileştirildiği bu yanlış çeviriden kaynaklanmaktadır. Bu yanlış çevirinin dayandığı yanlış anlayış ise “hur” ve “ıyn” sözcüklerinin dişi olarak algılanmasıdır ki, eldeki bilgi ve belgelere göre bu algılama hatası ilk olarak Hasan Basrî ile başlamış, arkadan da yüzlerce yalan ve tutarsız rivayetle desteklenmiştir.
“Hûrun ıyn” ifadesinin geçtiği bazı ayetler de şunlardır:
(Onlar) yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış] çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak: “selâm!”, “selâm!” (Vakıa/15- 26)
Şüphesiz, ebrar/ iyiler/ yardımseverler, kâfur katılmış bir tastan içerler. Fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için, yiyeceği yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları içerler. Allah da, bu yüzden onları o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve onların koparılması son derece kolaylaştırılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, Kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada, onlara karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar. Orada Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki, bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da meşkûrdur [karşılık ödenecek niteliktedir]. (İnsan/5- 22)
“Hûrun ıyn” ifadesi daha evvel Vakıa suresinde ele alındığından, (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 656-661) detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
58 – İşte Biz, onu [Kur'ân'ı], onlar öğüt alsınlar diye senin dilinle kolaylaştırdık.
Surenin bu son paragrafında konu yine Kur’an’a getirilmiş ve öğüt alabilsinler diye dinleyenler için kolaylaştırıldığı hatırlatılmıştır.
Benzer bir ayet daha evvel Kamer suresinde de geçmiş ve aynı surede tam dört kez tekrar edilmişti:
And olsun, Biz Kur’ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer/17, 22, 32, 40)
59 - Artık sen gözetle! Şüphesiz onlar gözetleyenlerdirler.
Tüm bu açıklamalardan sonra Rabbimiz, Elçisine “Artık sen gözetle! Şüphesiz onlar gözetleyenlerdirler” buyurmuştur. Ayetin mesajı “Sen Rabbinden gelecek zaferi bekle! Onlar da kendi kuruntulan ile senin kahrolmanı gözetlemektedirler. Allah senin ile onlar arasında hüküm verinceye kadar bekle! Çünkü onlar da senin başına gelecek kötü musibetleri gözetlemektedirler” şeklinde açıklanabilir.
Aslında bu ifadelerle Resulullah’a güvence verilmektedir. Zira daha evvel kendisine güvence verilmişti:
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz.
O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lanet vardır, yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mü’min/51, 52)
Allah: ”Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21):
Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7)
O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye müminlerin kalplerine sekine [güven- moral- mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)
Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Al-i Imran/139)
Ve ant olsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171- 173)
Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.” (En’am/158)
(Hûd) dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Hakklarında Allah'ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!” A’raf; 71:
Artık sen onlardan mesafelen ve gözetle. Şüphesiz onlar gözetleyenlerdir. (Secde/30)
Artık onlar, sadece kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları günlerin aynısını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (Yunus/102)
Allah doğrusunu en iyi bilendir.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ








