







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
FECR SÛRESİ’NE GİRİŞ
Vahiy süreci devam etmektedir. Her vahiyde peygamberimiz ve dolayısıyla da insanlık ilahî mesajları almakta, uyarılmakta, uyanmakta ve yavaş yavaş aydınlanmaktadır. Fecr sûresi bir bakıma onuncu derstir. Artık şafak sökmekte, insanlık küfür ve şirk karanlığından kurtulup tevhit inancının aydınlığına kavuşmaya başlamaktadır. Dolayısıyla bu sûrenin beşer kalbine iman, takva, uyanıklık ve doğru düşünebilme perspektifi telkin eden etkileyici bir özelliği vardır.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1–4 - Şu şafağa, on geceye, çifte ve teke, geçip gideceği sırada şu geceye Antolsun ki [Şu şafağı, on geceyi, çifti ve teki, geçip gideceği sırada şu geceyi kanıt gösteririm ki] ,
5- işte bunlarda, akıl sahibi için bir yemin var mı?
6–13 - Ad kavmine, sütunların sahibi İrem’e [ki, beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı] , vadilerde kayaları kesen Semûd kavmine, o kazıkların sahibi Firavun’a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı.
14- Şüphesiz ki Rabbin gözetlemektedir.
15 - İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: “Rabbim beni üstün kıldı” der.
16 - Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: “Rabbim beni aşağıladı” der.
17–20 - Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına!
21–23 - Hayır… Hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki!
24 - Der ki: “Keşke ben bu hayatım için göndermiş olsaydım.”
25 - Artık o gün O’nun ettiği azabı kimse edemez,
26 - ve O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz.
27–30 Ey mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan O da senden hoşnut olarak! Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime!
1. Âyet: Andolsun şu fecre/şafağa [Şu şafağı kanıt gösteriyorum ki] …
Sûre kasem cümlesi ile başlamaktadır. 1–4. âyetler kasem cümlesinin “kasem bölümü”nü, 14. âyet de kasemin “cevap bölümü”nü oluşturmaktadır. Kalem sûresi tahlil edilirken “Kasem Cümlesi” başlığı altında yapılan ayrıntılı açıklamada da belirtildiği gibi, kasem cümlesinin öğeleri arasına başka bir cümlenin girmemesi gerekir. Ancak biz, Mushaf’ı tertip eden sahabenin bu konuda yeterince titizlik gösteremediği kanısındayız. Buna benzer bazı uygulamalar ilerideki sûrelerde, örneğin Büruc, Kaf ve Sâd sûrelerinde de karşımıza çıkacaktır.
Bahusus, sûrenin sağlıklı anlaşılması için âyetlerin aşağıda verilen sıralamaya göre değerlendirilmesi gerekmektedir:
1–4 - Şu şafağa, on geceye, çifte ve teke, geçip gideceği sırada şu geceye Andolsun ki, [Şu şafağı, on geceyi, çifti ve teki, geçip gideceği sırada şu geceyi kanıt gösteririm ki] ,
14- Şüphesiz, Rabbin gözetlemektedir.
“Şafak sökmesi” ya da “tanyeri ağarması” olarak ifade edilen “فجر - fecir” sözcüğü, gecenin karanlığının çatlayarak dünyanın aydınlanmaya başlamasını, sabahın ilk beyazını, insanın mutluluk duyduğu ve ümitlendiği o değerli anları ifade etmektedir.
Ancak burada mecazî bir anlatımla, ilk gelen vahiyden bu sonuncusuna kadar, bütün vahiylerle yapılan uyarıların, verilen öğütlerin meyvesini vermeye başladığı ve insanlık üzerindeki küfür, şirk, azgınlık karanlığının vahyin ışığı sayesinde yırtıldığı ifade edilmektedir. Aslında bu tasvir bir topyekûn aydınlanma sürecini simgelemektedir. Daha önce Müddessir sûresinin 32–37 ve Tekvîr sûresinin 17–18. âyetlerinde fecrin yaklaştığına işaret edilerek başladığı ilân edilen bu süreç, bu sûrede fecrin/şafağın sökmesi ile belirginleşmekte, bundan sonraki “ضحى - duhâ [kuşluk vakti]” sûresinde ise iyice ortaya çıkmaktadır.
2. Âyet: Ve on geceye
Buradaki “on gece”nin hangi “on gece” olduğuna dair birçok rivâyet vardır.
Zilhicce ayındaki on gece,
Ramazan ayındaki son on gece,
Muharrem ayının ilk gecesi ile aşure günü arasındaki on gece,
Mûsâ peygamberin Tur sûresindeki 30 gecelik vaatleşmesine eklenen on gece olduğu ileri sürülen görüşler arasındadır.
Ancak bunların hiç biri itibar edilebilir nitelikte değildir. Çünkü Zilhicce ayındaki Hacc, Ramazan ayındaki oruç, Muharrem ayının ilk on günü ve Mûsâ peygamber ile ilgili bilgiler henüz bu sûre indiğinde peygamberimize bildirilmiş değildi. Dolayısıyla, bilgisinin olmadığı konularda peygamberimizin dikkatinin çekilmiş olması mantıklı değildir. Buradaki “on gece”, peygamberimizin yakinen bildiği bir “on gece” olmalıdır ki, dikkati ona çekilsin ve o “on gece”ye yemin edilsin.
Bu açıdan bakılır ve daha önce inen dokuz sûrenin içerikleri dikkate alınırsa, âyette geçen “on gece”nin vahyin başladığı ilk gece ile 10. sûre olan bu sûrenin indiği gece arasındaki “on gece” olduğu söylenebilir. Bu durumda; Alak sûresinin indiği gece [Kadir Gecesi] ilk gece, Fecr sûresinin indiği gece de onuncu gecedir.
Sûre veya âyetlerin hangi yıl, ay, hafta ve günde indikleri tam olarak bilinemediği için görüşümüz kesinlik ifade etmemekte, sadece akıl yolu ile yapılmış bir öngörü niteliği taşımaktadır.
3. Âyet: Çifte ve teke
Çift ve tek olmak bütün varlıkları kapsayan bir durumdur. Çünkü varlıklar kesinlikle ya çift ya da tektir. Bu nedenle âyete “çok olana ve tek olana” şeklinde de anlam verilebilir. “Çift” kavramı, herhangi bir nesnenin aynı türden olan bir diğer bireyinin varlığına işaret eder. Başka bir deyişle çift, karşıtı veya karşıtları olan ve bu nedenle de başka şeylerle belirli bir ilişki içerisinde bulunan her şeyi kapsar. Buna karşılık, “وتر - vetr” terimi, tek veya bir olan şeyi ifade eder. Bu anlamından dolayı Allah’a verilen adlardan biri olarak kullanılmıştır. Çünkü hiçbir şey O’na denk tutulamaz.
Özetle bu âyet Yaratıcı’nın tekliği ve benzersizliğine karşılık, yaratılanların çokluğunu ifade eder.
4. Âyet: Ve geçip gideceği sırada şu geceye
Gece aynı zamanda “karanlık” demek olduğundan, âyetin karanlığın yok olduğu veya yok olmaya yüz tuttuğu fecir vaktine işaret ettiği anlaşılmaktadır. “ليل - leyl” sözcüğünün muarrefliği [belirginliği] ve âyetteki sanatsal anlatım dikkate alındığında ise küfrün, şirkin, tuğyanın ve bunların verdiği sıkıntılarla oluşan ruhsal karanlığın geçmekte olduğu anlaşılmaktadır.
Artık şafak söktüğüne göre gecenin ömrü bitmiştir. Artık vahyin ışığı sayesinde insanlık sahte ilâh ve rablerden, tâğûtlardan, yalanlayıcılardan, fesat çıkarıcılardan, gamdan, kederden ve bunalımdan kurtulacaktır.
Bu konuya daha önce, Müddessir sûresinin 33. âyetinde ve Tekvîr sûresinin 17. âyetinde kısaca işaret edilmişti.
5. Âyet: İşte bunlarda, akıl sahibi için bir yemin var mı?
Âyette geçen “حجر - hicr” sözcüğü, men etmek, alıkoymak anlamındadır. Men edilen, alıkonulan şeyden kasıt ise “akıl”dır. Çünkü Arapçada kişiyi kötülükten men etmesi itibariyle akıla “nuha” dendiği gibi, münasebetsizlikten alıkoyması itibariyle de “hicr” denmektedir. Dolayısıyla âyetteki “ذىحجر - zî hicr” ifadesi “tam akıl sahibi” anlamına gelmektedir.
Bu durumda âyet, ilk dört âyette yemin edilerek dikkat çekilen konuların tam akıl sahipleri için Allah’ın varlığına ve tek oluşuna dair ikna edici, sağlam kanıtlar oluşturduğuna işaret etmektedir.
Âyetteki soru şekline “muhatabı ikrar ettirmek üzere sorulan soru” anlamında “İstifham-ı Takriri” denir. Burada da hakkında yemin edilen varlıkların önemini ikrar ettirmek için sorulmuştur. Sanki Rabbimiz şöyle demektedir: “Şüphesiz bu, akıl sahipleri nezdinde büyük bir yemindir. Akıl ve idrak sahibi olanlar, Allah’ın yemin ettiği şeylerde hayret verici özellikler, O’nun ilâhlık ve birliğini gösteren deliller görürler. Akıllı insanlar içinde bunun aksini söyleyecek bulunur mu?”
Dikkat çekicidir ki, Rabbimiz ilmini göstermek için Kur’ân’da isim ve sıfatları üzerine, gücünü göstermek için fiilleri üzerine, sanatının harikalarını göstermek için de yarattıkları üzerine yemin eder.
6–10. Âyetler: Görmedin mi Âd kavmine, sütunların sahibi İrem’e -ki, beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı-, vâdilerde kayaları kesen Semûd kavmine, o kazıkların sahibi Firavun’a Rabbin ne yaptı?
Bir uyarıcı ve öğüt olan Kur’ân’ın insanlara gerçekleri göstermek için kullandığı yöntemlerden biri de, geçmiş kavimlerin kulaktan kulağa dolaşan hikâyelerini, vermek istediği mesaja örnek teşkil etmek üzere anlatmasıdır. Bu yöntemiyle Kur’ân, gerek geçmiş dönem kıssalarından ibret alıp hisse çıkarmaları ve gerekse eski toplumların hayatında cereyan eden olaylar üzerinden Allah’ın değişmez sünnetini anlamaları yönünde “öğüt almak isteyenlere” rehberlik etmektedir.
Bu durum Kur’ân’da şöyle açıklanır:
Andolsun onların kıssalarında kavrama yeteneği olanlar için bir ibret vardır. Bu [Kur’ân] uydurulan bir söz değildir. Ancak kendinden evvelkilerin tasdiki, inananlar için her şeyin detaylandırılması, bir yol gösterme ve rahmettir. Yusuf; 111.
Kur’ân’da eski dönemlerde yaşamış birçok kavimden söz edilmektedir. Sözü edilen ilk kavimler Âd ve Semûd kavimleridir. Politik ve ekonomik güçlerine güvenerek şirk ve zulüm üzerine kurulu düzenlerini sürdürmek için gayret sarf eden bu kavimlerin sonları, insanlığa büyük bir ibret olmak üzere birçok âyette hatırlatılmıştır.
Önemlerinden dolayı bu kavimlerin yakinen tanınması gerekir.
ÂD KAVMİ: Arap tarih bilgilerine göre Âd kavmi, Yemen’deki Hıdramevt ile Umman arasında Ahkâf diye bilinen geniş ve büyük bir beldenin halkıdır.
Bu kavim, gerek siyasî, gerek ekonomik açıdan büyük bir güçtü. “Bağ-ı İrem” diye anılan, muhteşem sarayların süslediği büyük şehirleri dillere destan olmuştu. Putlara tapan Âd kavmi, zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibiydi. Yeryüzünde kendilerinden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanmışlardı. Kendi içlerinden Hûd’a peygamberlik görevi verildiğinde büyük bir mücadele başladı. Kur’ân’da A’râf sûresinin 50–60, Şuara sûresinin 123–140, Ahkâf sûresinin 21–28, Kamer sûresinin 18–22 ve Fussılet sûresinin 13–16. âyetleri Âd kavmi ile ilgili bilgiler verir.
Tekrarlanmış olanları ihmal edilerek bir pasaj oluşturulduğunda, Âd kavminin Kur’ân’daki portresi ortaya çıkar:
Âd’a da kardeşleri Hûd’u [gönderdik] . Dedi ki: “Ey kavmim / halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. Siz uydurmacılardan başka bir şey değilsiniz.” Hûd; 50.
Her yüksek tepeye şaşılacak bir bina kurarak mı eğleniyorsunuz? Belki sonsuzlaşırız diye sanayi üreten yerler [fabrikalar] mi edinirsiniz? Yakaladığınız vakit de zorbaca mı yakaladınız? Artık Allah’tan sakının ve bana itaat edin.” Şuara; 128–131.
Halkının inkârcı ileri gelenleri “Biz seni bir beyinsizliğe düşmüş görüyoruz ve kesinlikle senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz” dediler. A’râf; 66.
Dediler ki: “Sen, yalnız Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın kulluk etmekte olduklarını terk etmemiz için mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen hadi bize bizi tehdit ettiğini getir.” A’râf; 70.
Dediler ki: “Ey Hûd! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz.” Hûd; 53.
Dediler ki: “Sen ha öğüt vermişsin, ha öğüt verenlerden olmamışsın; bizim için aynıdır. Bu, öncekilerin hayat tarzlarından başka bir şey değil. Biz azaba uğratılacaklar değiliz.” Şuara; 136–138.
Andolsun, onlara size vermediğimiz imkân ve kudreti vermiştik. Onlar için işitme gücü, gözler ve gönüller de oluşturmuştuk. Fakat âyetlerimize karşı direndikleri zaman işitme güçleri de, gözleri de, gönülleri de kendilerine hiçbir yarar sağlamadı/kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı ve alaya aldıkları şey onları çepeçevre kuşatıverdi. Ahkâf; 26.
Nihâyet onu vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte!”, dediler, “bu bize yağmur getirecek bir bulut!” Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız Biz. Ahkâf; 24–25.
Allah’ın astlarından yakınlık sağlamak için edindikleri ilâhlar onlara yardım etseydi ya! Tam aksine, onlardan uzaklaşıp kayboldular. Bu, onların yalanları ve uydurup durduklarıydı. Ahkâf; 28.
İşte bu, Rablerinin âyetlerine kafa tutan, O’nun elçilerine isyan eden ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad’dır. Bu dünyada ve kıyâmet günü arkalarına lanet takıldı. Dikkat edin; Âd, Rablerine nankörlük etmişti. Dikkat edin, Hûd’un kavmi olan Âd geri gelmez oldu. Hûd; 59 60.
SEMÛD KAVMİ: Arapça dilbilimcilerin çoğunun görüşüne göre “Semûd ” sözcüğü Arapça değildir ve dolayısıyla da çekimli değildir. Bazılarına göre ise Arapçadır ve “smd ” kökünden türemiştir. “smd” sözcüğü “maddesi [kütlesi] bulunmayan su” demektir ki, bununla “az su” anlamı kastedilir ve “kırağı, çiy” suları için kullanılır. Su sarnıçları, az su bulunan çukurlar, çukur kazılıp suyun bulunamaması durumu “semd” sözcüğüyle ifade edilir. (Tacü’l-Arus, 4/373, 374 ve Lisanü’l-Arab, 1/698 )
Eğer sözcüğün bu kökten geldiği varsayılırsa “Semûd ” ismi “suyu kıt olan” anlamına gelir.
Semûd kavmi, kırağı ve çiy sularına muhtaç, sarnıca veya suyu az olan su çukurlarına mahkûm üç beş bedeviden ibaret görülmemelidir. Kur’ân’ın diğer âyetlerinden anlaşıldığına göre Semûd, kalabalık bir halkı olan medeniyet sahibi bir kavimdir. Eski çağlarda tarım ve hayvancılıkla geçinen bir halkın en verimli çağındaki genç bir deveyi kendi çocuklarından bile üstün tuttuğu/tutabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Bu sebeple sözcüğün hakikat manasından çok mecazî anlamına yönelmek zarureti vardır. Semûd kıssasında üzerinde durulması gereken deve değil, bu devenin “Allah’ın devesi [kamuya ait]” oluşudur.
Arap tarih bilgilerine göre Semûd kavmi Hicaz ile Suriye arasında, Vadii’l-Kura’da yaşamış eski bir Arap kabilesidir. Kur’ân’da bu kabilenin ismi yirmi altı yerde geçmektedir. Ayrıca Sâlih peygamberden bahseden âyetler de onun kavmi olan Semûd ile ilgilidir. Semûd kavmi, Semûd b. Casır b. İrem b. Sam b. Nûh’un [Nûh oğlu Sam oğlu İrem oğlu Casır oğlu Semûd’un] neslidir. (Taberî, Tarih, Beyrut t.y I, 226 ).
Arap kaynaklı olmayan tarihi belgelerde de Semûd kavminden bahsedilmektedir:
“M.Ö. 715 tarihli Sargon kitabesinde Semûd kavmi, Asurluların hâkimiyet altına aldıkları Şarkî ve Merkezî Arabistan kavimleri arasında zikredilmektedir. Aristo, Batlamyus ve Plinus, Semûd kavminden “Thamudaei” olarak belirtilen isim ile bahsetmişlerdir. Plinus’un Semûd kavminin oturduğu yer olarak zikrettiği Domatha ve Hegra’nın, İslâmî kaynaklarda bu kavmin oturduğu yer olarak kaydedilen Hicr ile aynı yer olduğu kabul edilebilir.” (H. N. Brau, İslam Ans, Semûd mad .)
Bu kavme peygamber olarak Salih gönderilmiştir. Semûd kavmi de Âd kavmi gibi Kur’ân’da ibret tablosu olarak sunulmuştur. Gerek Semûd kavmi ve gerekse bu kavim ile Salih peygamber arasındaki mücadele hakkında Taberî’, İbnü’l-Esir ve İbn-i Kesir’in eserlerinde rivâyetlere dayalı detaylı bilgi bulunmaktadır. Ancak doğru olan, bizi ilgilendirecek bilgilerin doğrudan Kur’ân’dan çıkarılmasıdır. Kur’ân’da A’râf sûresinin 73–79; Şuara sûresinin 141–159; Neml sûresinin 45–53; Hud sûresinin 61–68; Kamer sûresinin 23–32; Şems sûresinin 11–15; Fussılet sûresinin 17,18 ve Hakka sûresinin 4–8. âyetleri Semûd kavmi ile ilgili bilgiler vermektedir. Ad kavmi konusunda yaptığımız gibi, bu âyetlerden tekrarlanmış olanlarını ihmal ederek Semûd kavmi ile ilgili bir pasaj oluşturalım:
Semûd’a da kardeşleri Salih’i [gönderdik] . Dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. Sizi yeryüzünden oluşturan ve size orada ömür geçirten O’dur. Artık O’ndan af dileyin. Sonra O’na tövbe edin. Rabbim Karib’dir [çok yakındır] ,Mucib’dir [cevap verendir] .”Dediler ki: “Ey Salih! Sen bundan önce aramızda aranan/ümit beslenen bir kişiydin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun? Gerçek şu ki, biz, bizi çağırdığın şey hakkında kafaları karıştıran bir kuşku içindeyiz.” Hûd; 61–62.
Dediler: “Sen ve beraberindekiler yüzünden başımıza uğursuzluk geldi [Seni ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz.] ” Dedi: “Uğursuzluk kuşunuz Allah katındadır. Daha doğrusu siz, sınanan bir halksınız.” Neml; 47.
Bir imtihan aracı olarak kendilerine dişi deveyi göndereceğiz. Artık gözetle onları ve sabret. Suyun, aralarında bölüştürüleceğini de onlara bildir. Her su alış, içiş nöbetlidir/içilecek her miktar hazırlanmıştır. Kamer; 27–28.
Kibre sapanlar “Biz sizin inandığınızı inkâr edenleriz” dediler. Bu arada dişi deveyi boğazladılar. Ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar: Dediler ki: “Ey Salih! Eğer Allah tarafından gönderilenlerdensen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir.” A’râf; 76,77.
Biz, onlar üzerine bir tek ses gönderdik de, ağılcının serptiği kuru ot gibi kırılıp ufalanıverdiler. Kamer; 31.
Zulme sapmış olanları o korkunç titreşimli ses yakaladı da öz yurtlarında yere çökmüş hâle geliverdiler. Sanki hiç hayat sürmemişlerdi [zenginlik taslamamışlardı] . Orada. Dikkat edin! Semûd kavmi, Rablerine nankörlük etmişti. Dikkat edin, Semûd yok olup gitmiştir. Hûd; 67,68.
İşte, onların, işledikleri zulümler yüzünden çatıları çöküp ıpıssız kalmış evleri… Hiç kuşkusuz bunda, bilen bir halk için bir âyet/gösterge vardır. Neml; 52.
Eldeki bilgilere göre, bahsi geçen kavimler hakkında Mekke toplumunun az ya da çok bilgisi vardı. Âd’ın, Semûd’un, İrem’in tam olarak ne ve nerede olduklarına dair [şehir mi, ülke mi, topluluk mu?] birçok rivâyet ve tartışma vardır. Ne var ki, Kur’ân’ın konuyla ilgili mesajının alınabilmesi için bu rivâyetlerin pek bir önemi yoktur. Kur’ân, olaylarla ilgili zaman, mekân ve şahıslar gibi tarihsel detaylardan ziyade karakterler, tavırlar, olayların sebep ve sonuçları üzerinde durarak dikkatleri dağıtmadan meselenin özüyle ilgilenmiş ve o zamanki muhatapların haşyetle andığı, takdir ettiği ve güçlü gördüğü kavimlerin akıbetini haber vererek bu akıbete yol açan temel nedenleri sıralamıştır. Kur’ân’ın şimdiki muhataplarının da aynı mesajı almaları gerektiği izahtan varestedir.
Hûd’un mensup olduğu Âd kavmi, Ahkâf adıyla bilinen ve Umman ile Yemen’deki Hadramevt arasında yer alan geniş çöl bölgesinde yaşamış ve büyük nüfuz ve iktidarıyla tanınmış bir kavimdir. Bu kavim, İslâm’ın ortaya çıkışından asırlarca önce tarih sahnesinden çekilmiş olmasına rağmen, geride bıraktığı iz ve hatıralarıyla Arap geleneğinde her zaman canlı kalmaya devam etmişti. İrem’in ve Semûd’un kalıntıları Mekkelilerin ticaret yaptıkları kervan yolu üzerindeydi. Sûrenin 9. âyetinde geçen “vadi”, Medine’nin kuzeyinde, Arabistan’dan Suriye’ye giden eski kervan yolu üzerinde bulunan Vadii’l-Kura’dır. İrem, birçok rivâyetin yanı sıra, bu gün Ahkâf çölünün kumları ile örtülmüş bulunan Âd kavminin efsanevî başkentinin ismi olarak bilinmektedir. “Kazıklar sahibi” olmak, klâsik Arapçada eski bir bedevî terimidir. Deyimsel olarak “güçlü bir otorite” yahut “sarsılmaz, yıkılmaz bir güç”ten mecaz olarak kullanılmaktaydı. Bir bedevî çadırını ayakta tutan kazıkların sayısı, o çadırın büyüklüğüne bağlıydı. Çadırın büyüklüğü, her zaman çadır sahibinin statüsüne ve gücüne göre değişmekteydi. Bundan dolayı güçlü bir kabile reisi için çoğu zaman “sayısız direkler üstünde duran çadırın sahibi” tanımlaması yapılırdı.
Fecr sûresinde bu üç kavme kısaca değinilmiş, detay başka sûrelerde verilmiştir.
İnşaallah kıssaların yararına ait daha detaylı bilgi Araf sûresinde verilecektir.
11–13. Âyetler: Onlar ki o memleketlerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine bir azap kamçısı yağdırdı.
14-Şüphesiz ki Rabbin gözetlemektedir.
Bu âyetlerde, güçlerinden o kadar dem vurulduktan sonra tâğûtların kaçınılmaz akıbetlerinin nedeni açıklanmaktadır. Bu tâğûtlar tuğyan etmişler, hak ve adalet sınırlarını aşmışlar, büyük bir yozlaşmaya ve çürümeye neden olmuşlardı. Zulüm, israf, zevk ve eğlenceye aşırı düşkünlükle Rabbi unutmuşlar; fesat çıkarmışlar, düzeni [ilâhî dengeyi], ahlâkı ve fikri yozlaştırmışlardı. Bu yaptıklarına karşılık olarak, her şeyi gören, her şeyi bilen, her şeyi kontrol eden, hiçbir şeyin ilminden ve görmesinden kaçamadığı, görünen ve görünmeyen her şeye, göğüslerde gizli olana bile şahit olan Allah, onların üzerine azap gönderdi, onları sonsuz gücüyle helâk ederek cezalandırdı. Onun için yeryüzünde fitne ve fesat çıkaranlar, tâğûtluk edenler, azgınlık, taşkınlık ve bozgunculuk yapanlar Allah’ın görmediğini, bilmediğini, yaptıklarından gafil olduğunu, dolayısıyla da Allah’ın azabından kaçıp kurtulacaklarını sanmamalıdırlar.
Şûra sûresinin 40. âyetindeki “Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür .” ifadesi, Allah’ın cezalandırmasıyla ilgili ilahi ilkeyi bildirmektedir. Bu ilke, suçluların dünya ve âhirette görecekleri azabın, işledikleri ameller ile uyumlu olacağını göstermektedir.
Suçluların üzerine yağdırıldığı bildirilen azap kamçısı, bu bakış açısıyla, kendilerini Rabb yerine koyan tâğûtların, hükmettikleri kölelerini, reayalarını, sözde kullarını tıpkı sürü güder gibi kırbaçla işkence ederek cezalandırdıklarına ve böyle bir suçun cezasının da aynı şekilde tıpkısı ile verildiğine işaret etmektedir.
Kamçının tek bir parçadan değil de birbirine sarılmış ya da örülmüş parçalardan oluştuğu hatırlanacak olursa, “Azap kamçısı” deyiminden yola çıkarak dünya ve âhiretteki cezanın da âdeta bir azap yumağı gibi değişik azapların bir bütün hâlinde uygulanmasıyla gerçekleştiği/gerçekleşeceği düşünülebilir. (Nebe sûresi 20–26. âyetlerine bakınız.)
15, 16. Âyetler: İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisine ikramda bulunur, nimetler verirse: “Rabbim bana ikram etti” der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: “Rabbim beni aşağıladı” der.
Hatırlayacağınız gibi A’lâ sûresinden itibaren vahylerde (A’lâ sûresi 14 ve Leyl sûresi 5–21 âyetler ) yeni bir konuya değinilmeye başlanmıştı. Bu konu sosyal adaleti sağlayan “infak” yani Allah rızası için vermek idi. Bu mesele Fecr sûresinin 15–30. âyetlerinde daha da detaylandırılmaktadır.
Âyetteki “insan” ile kast edilenin Mekke’nin ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia, Huzeyfe b. Muğîre, Ubeyy b. Halef ve Umeyy b. Halef gibi kimselerden biri olduğu ileri sürülmekte ise de, biz o insanın eğitilmemiş ham ruhlu kişilerin genel karakterini simgelediği, bu nedenle de o karakterdeki her bir insanın kastedildiği kanısındayız.
Âyetlerin bildirdiğine göre insan, sahip olduğu nimetler sayesinde içinde yaşadığı bolluğu Rabbi tarafından kendisine yapılan hak edilmiş bir ikram olarak değerlendirir. Oysa yapılan ikram, kendisinin imtihan edilmesine yöneliktir ve sonunda hesabı görülecek bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Asıl ikramın âhirette olduğunu düşünemeyen insan, dünyada yapılan ikramdan haz duyar, sevinir ve bu ikramın imkânlarıyla lükse yönelir. Bununla da kalmaz, zevke, eğlenceye ve fesada dalar, taşkınlık yapmaya başlar.
Kendisine ikramda bulunulmuş bir insanın bu davranışı nasıl nankörlükse, rızkının kısılması ve kendisine verilen nimetlerin azlığıyla sabrı ölçülen bir insanın Rabbinin kendisini horladığını düşünmesi de aynı şekilde nankörlüktür. Birbirine zıt her iki davranış modelinin de sonu hüsrandır. Çünkü ilki elindeki bolluğu kazanılmış hak telakki ederek şımarıp azar ve o nimetlerin şükrü eda edilmesi gereken bir imtihan olduğunu düşünmez; ikincisi de elindeki dünya nimetlerinin başkalarına kıyasla az oluşunun aslında âhirette kendisine yapılacak ikramın bir habercisi olduğunu ve “rızk bolluğu” yolu ile yapılacak bir imtihandan kendisini koruduğunu düşünmez, bunu adaletsizlik olarak görür, hatta Allah’ı inkâra kadar sürüklenir.
Rızkına şükretmeyi bilmeyen insan karakteri, ileride Hacc sûresinin 11. âyetinde detaylandırılacaktır.
17–20. Âyetler: Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz [üstünleştirmiyorsunuz] .Yoksulun yiyeceği üzerine teşvikleşmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyiş yiyorsunuz ki! Malı öyle bir seviş seviyorsunuz ki, yığmacasına!
Yani “Rabbinizden kendiniz için bol ikram isterken, O’ndan saygın ve üstün olmaya yönelik şeyler beklerken, yetimlerin saygın ve üstün olmaları için hiç çaba sarf etmiyorsunuz; onları aç, susuz, eğitimsiz bırakıyorsunuz.
Hareket imkânı bulunmayan muhtaçların karınlarını doyurmalarını sağlayacak bir iş sahibi olmalarını temin etmeye yanaşmıyor, buna karşı içinizde bir istek duymuyor, bu konuda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Bu hususta yarışmanız gerekirken aksine bundan kaçıyorsunuz. Hatta başkalarının [zayıfların] mirasına [toplumun onlar için harcayacağı birikime, onların toplum zenginliği içindeki paylarına] el koyuyor, onu büyük bir oburluk, düşüncesizlik ve aç gözlülükle yiyorsunuz. Malı da sınırsız bir sevgiyle öyle çok seviyorsunuz ki, aklınıza ne hesap vereceğiniz geliyor, ne de Rabbiniz.”
Hemen hemen bütün Türkçe meallerde yer alan “yetime ikram etmiyorsunuz” çevirisi, âyetin gerçek manasını ifade etmekten uzaktır. Âyette geçen “ikram”, çay, kahve ve benzeri şeyler ikram etmek anlamına gelmez. Buradaki “اكرام - ikram”, üstün kılma, saygın hâle getirme demektir. Bu da eğitim vermekle, fırsat vermekle, iş imkânı vermekle mümkün olabilir. Bir başka ifade ile ikram , “aç, susuz, öğretimsiz, eğitimsiz, becerisiz bırakma, toplumda seviyesiz hâle getirme” demek olan “ قهر - kahr etmenin” tam tersidir.
Âyette geçen “مسكين - miskin” sözcüğü fıkıh literatüründe “fakirden daha yoksul olan kimse” olarak tanımlanmıştır.
Gerçekte “miskîn” sözcüğü “sakin olmak, hareketsiz durmak” anlamındaki “سكن - sekene” sözcüğünün türevlerindendir. Lisanü’l-Arab adlı eserde “sekene” sözcüğünün esas anlamının “واضع - eğilen/boynunu büken, tevazu gösteren” demek olduğu belirtilmektedir. (Cilt 4, Sh. 630–635, Sekene maddesi ) Bu iki anlam bir arada düşünülürse, “miskîn”in gerek fakirlik yüzünden gerekse başka bir etken nedeniyle hareketsiz kalmış, serbest hareket imkanını kaybetmiş, boynu bükülmüş kimse” olduğu anlamına ulaşılır. Bu ikinci nedenle miskinleşmenin örneği Kehf sûresi 79. âyette görülür. “Miskin” bazı hallerde fakirden üstün olabileceği gibi, bazen de fakirden daha yoksul olabilir. Bunun Kur’ân’da birçok örneği mevcuttur.
Özetle bu âyetlerde değinilen hususlar, İslâm’ın sosyal adalet ilkesinin temelini oluşturmaktadır. Günümüzdeki ekonomik sistemlerin bu ilkelerle taban tabana zıt oluşu göz ardı edilmemeli ve İslâm’ın istediği sosyal adalet düzeni ile bu sistemler arasındaki uçurum topluma bir “tez-antitez”, yani “Hakk ile batıl” sunumu ile anlatılmalıdır. Böylelikle insanların en güzel sistemi tercih etmelerine yardım edilmiş olunur.
21, 22. Âyetler: Hayır… Hayır… Yer üst üste sarsıntılarla düzlendiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman,
Tekvîr sûresinin ilk âyetlerindeki kıyâmet sahneleri bu iki âyette de kısaca açıklanarak uyarılara devam edilmektedir.
22. âyetin orijinalindeki “Rabbin geldiği zaman” ifadesi müteşabih bir ifadedir. Bu nedenle tevili yapılır. Zira Yüce Allah’ın gelmesi, gitmesi, inmesi, çıkması söz konusu olamaz. “Rabbin geldiği” ifadesindeki tamlamaya bir anlam takdir edilerek açıklama yapılır. Rabbimizin fizikî olarak gelmesi ve bizim de O’nu görmemiz söz konusu olmadığına göre, takdir edilecek anlamlar şöyle olabilir:
1.“Rabbinin hesaba çekmeye dair emri geldiği vakit”
2.“Rabbinin önüne geçilemez gücü, haşmeti, kahrı geldiği zaman”
3.“Rabbinin yüce âyetleri geldiği zaman” .
“Müteşabih” sözcüğü ile ilgili olarak ileride geniş bilgi ve örnekler verilecektir.
23. Âyet: o gün cehennem de getirilmiştir; o insan o gün anlar, ama bu anlamanın ne yararı var ona?
Bu âyette de mahşer sahnesi canlandırılmaktadır. Benzer sahneler Tekvîr sûresinin 12–14. âyetlerinde de ortaya konmuştu.
24. Âyet: Der ki: “Keşke ben bu hayatım için göndermiş olsaydım.”
Sûrenin bu kısmında zımnen şu uyarı yapılmaktadır:
“Malınıza, makamınıza gereğinden fazla değer veriyor, onları muhafaza etmek için âdeta kendinizden geçiyorsunuz. Değerlerinizi, dininizi, şahsiyetinizi, ilkelerinizi hiçe sayıyorsunuz. Peki, ama bakalım o gün ne yapacaksınız? Geleceğini sanmadığınız, ya da unuttuğunuz, unutmak istediğiniz, bilmezden geldiğiniz o gün gelince ne yapacaksınız? O gün ne çok sevdiğiniz, yığdığınız maldan, ne de yükseldiğiniz makamdan size fayda vardır. Ancak Rabbinizin haşmeti, azabı, meleklerin lâneti ve cehennem vardır. Geç kalmış bir anlamanın ardından daha da yakıcı bir pişmanlık vardır: ‘Keşke bu hayatım için önceden hazırlık yapsaydım!’ Ama çok geç.”
25,26. Âyetler: Artık o gün O’nun ettiği azabı kimse edemez. O’nun vurduğu bağ gibi kimse de vuramaz.
Bu âyetlerde Yüce Allah, suçluları lâyık oldukları azaba bağlayan, o azaptan kaçmalarını imkânsız kılan bağlar olduğunu bildirerek kıyâmetteki azabı vurgulamaktadır.
27, 28. Âyetler Ey mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan O senden hoşnut olarak!
Kur’ân bu noktada “İltifat Sanatı” yaparak gaipten muhataba [üçüncü şahıstan ikinci şahısa] dönmekte ve o ana kadar inmiş olan [Alak ile Fecr sûreleri arasındaki] vahiylerle mutmain olan kişiye seslenmektedir: “Ey mutmain olmuş kişi, artık sen Allah’tan, Allah da senden razı olarak ölebilirsin, Rabbine dönebilirsin.”
Bir kimsenin mutmain olması, o kimsenin gerçeğe ulaşması, içinde en ufak bir şüphe kalmaması demektir. Bu noktaya ulaşmış kimseler, hiç bir şeyden korku ve üzüntü duymazlar. Tam olarak huzur ve güven içindedirler.
Bunu başarabilmek ise sadece Allah’ı anmak, akılda tutmak ve unutmamakla mümkündür (Ra’d 28). Zaten ilk vahiyden itibaren Fecr sûresine kadar bütün vahiylerin özü de Allah’ı unutmama ilkesine dayanmaktadır.
29,30. Âyetler: Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime!
Rabbimizin kastettiği kullar, Sad sûresinin 83. âyetinde İblis’in aldatamayacağından bahsedilen “insanların içinden ihlâslarıyla seçilmiş has kullar”dır. “Rahmân’ın kulları” ya da “Allah’ın seçilmiş kulları” olarak da adlandırılan bu kulların nitelikleri ve akıbetleri Furkan sûresinin 63-74 ve Saffat sûresinin 39-49. âyetlerinde açıklanmıştır.
Bu kullar aşağıdaki özelliklere sahiptirler:
Bu kulların akıbetleri de şöyle olacaktır:
Dikkat edilirse, sûrenin 15–26. âyetlerinde nankör insan ve onunla ilgili kıyâmet sahnesi, 27–30. âyetlerinde ise teslim olan insan ve onun kıyâmet sahnesi canlandırılmıştır.
Sûre şafağa dikkat çekerek başlamış, son âyetlerle de şafağın sonundaki aydınlığın cennet olduğu vurgulanarak zımnen şöyle denilmiştir: “Ey dürüst, erdemli kulum! İman ve samimiyet ile Rabbine güzel şeyler takdim ederek kalp huzurunu bulmuş, huzura ermiş insan! Hak etmiş, mükâfatlandırılmış, razı olmuş ve olunmuş olarak kullarımın arasına ve cennetime gir!”
Fecr sûresinin 27–30. âyetlerini Fussılet sûresinin 30–32. âyetleri ile de ortaya koymak mümkündür:
Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır!” deyip sonra dosdoğru gidenler üzerine melekler [Kur’ân âyetleri] habire iner [içlerine işler] de şöyle derler: “Korkmayın, üzülmeyin! Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz sizin, dünya hayatında da âhirette de [yardımcı, yol gösterici] yakınlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var. Sizin içindir orada ne istiyorsanız.” Gafur ve Rahîm Allah’tan bir ağırlama olarak… Fussılet; 30–32:
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ