







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
FELAK SÛRESİ’NE GİRİŞ
Felâk sûresi, Mekke’de 20. sırada inmiştir. Sûrenin Medenî olduğunu ileri sürenler de vardır. Ancak sûrenin Mekke’de inen diğer sûrelerle aynı üsluba sahip olduğu açıkça görülmektedir.Felâk ile 21. sırada inen Nâs sûrelerine, içeriklerinden dolayı “معوّذتين - muavvizeteyn [iki sığındırıcı] sûreler” adı verilir. Bu sözcük kesinlikle “koruyucu” anlamına gelmez.Bu iki sûrenin dertlere deva, hastalıklara şifa, sihir ve büyüye karşı kalkan olduğunu ileri süren birçok rivâyet mevcuttur. Bize göre, her iki sûre de, müminler ile kâfirlerin saflarının Kâfirûn sûresi ile kesin olarak ayrılmasından sonra, tecrit [izole] edilen Müslümanların maruz bırakıldıkları işkenceler karşısında Allah’a sığınmalarını bildiren ve Allah’tan hangi konularda yardım istenmesi gerektiğini öğreten birer açıklamadır.
RAHMÂN ve Rahîm Allah adına.
1–5 - “Yarattığı şeylerin şerrinden ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden Felâkın Rabbi’ne sığınırım” de!
1. Âyet: De ki: “Felâkın Rabbi’ne sığınırım.
Felâk ve Nâs sûreleri, “قل - de ki!” emriyle başlamakta olup sûrelerin bu şekilde başlamasının sebebi hakkında çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Bunlar arasından Râzî’nin beyan ettiği üç gerekçe şöyledir:
Birincisi : “Allah Tealâ kendini zatında ve sıfatlarında uygun olmayan şeylerden tenzih olmak üzere, İhlâs sûresinin okunmasını emredip de bu tenzih en büyük taatlardan biri olunca, sanki kul ‘Ya Rabbi, bu taat [görev] gerçekten çok büyük ve onu hakkıyla yapma hususunda kendime güvenemiyorum’ dedi. Bunun üzerine Hak Tealâ da ona ‘Felâkın Rabbine sığınırım, de!’ dedi; yani ‘Allah’a sığın ve iltica et ki, o seni en güzel bir şekilde bu görevde muvaffak kılsın’ diye cevap verdi.”
İkincisi: “Kâfirler, peygamberimizden Allah’ın nesebini [soyunu sopunu] ve sıfatlarını sorunca, sanki Peygamberimiz, ‘Allah’ım, senin hakkında sana lâyık olmayan şeyleri söyleme cesaretini gösteren bu cahillerden nasıl kurtulacağım’ demiş de, bunun üzerine Rabbimiz, ‘De ki: Felâkın Rabbine sığınırım’; yani ‘Bana sığın ki seni onların şerlerinden koruyayım” cevabını vermiştir.”
Üçüncüsü: “Rabbimiz sanki ‘Kim benim evime sığınırsa ona şeref veririm ve onu güvenlikte kılarım. Çünkü ben, kim oraya girerse emin olur buyurdum. Binaenaleyh sen de bana iltica et ve Felâkın Rabbine sığınırım de ki, seni de emin kılayım’demiştir.”
Râzî’nin birinci gerekçesinde, İhlâs sûresinin okunması söz konusu edilerek bu sûrenin Felâk sûresinden önce indiği ileri sürülmektedir. Hâlbuki İhlâs sûresi Felâk ve Nâs sûrelerinden sonra inmiştir. Dolayısıyla Felâk sûresinin resmî mushaftaki sıraya göre indiği görüşüne dayandırılan bu gerekçelerin kabulü mümkün değildir.
Biz, Felâk ve Nâs sûrelerinin “قل - qul [de ki]” ifadesi ile başlamasının sebep ve hikmetinin bu sûrelerin inişi sırasındaki ortamda aranması gerektiği kanaatindeyiz. Fîl sûresinin tahlilinde açıkladığımız gibi, bu dönem sayıca az, varlıkça yoksul olan Müslümanların Mekkeli müşriklerin işkencelerine maruz kaldıkları bir dönemdir. Yüce Allah Fîl sûresi ile bir taraftan Müslümanlara “korkmayın” mesajı verirken, diğer taraftan da Fîl Ashâbının akıbetini göstererek müşriklere tehdit mesajı vermiştir.
Böyle bir dönemde inen ve “قل - qul [de ki]” ifadesiyle başlayan Felâk ve Nâs sûrelerinde, hangi konuların Allah’a havale edilmesi gerektiği sayılmıştır. Artık bundan sonra Müminler her iki sûrede belirtilen konularda Allah’a sığınmalı, o sûrelerde yer almayan konularda ise kendi güç ve dirâyetlerini göstermelidirler. Geçmiş peygamberlerin Allah’a sığınmaları da sadece bu çerçevede gerçekleştiği gibi, Kur’ân’daki Allah’a sığınma âyetleri de tamamen bu prensip doğrultusundadır. İnsanlar kendi güçlerini aşan zorluklar için Allah’a sığınmalı, kendi güçleri ile halledebilecekleri konularda ise işin üstesinden kendileri gelmeye çalışmalıdırlar. Hiç çaba göstermeden her işi Allah’a havale edip pasif ve uyuşuk olmamalı, hayır/iyilik dilencisi durumuna düşülmemelidir.
Sûrede geçen “sığınma” kavramı, “bir başkasına iltica etmek, sığınmak” anlamına gelen “اعوذ - e’uzu” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Bu sözcük “عوذ - avz” kökünden türemiştir. Kur’ân’da bu kökten türemiş “عذت - uztü, يعيذون - yeızune , فاستعذ - festeız” sözcükleri de aynı anlama gelmektedir. Bu sözcükle ifade edilen “sığınma” konularının neler olduğu ve her bir konunun Kur’ân’daki örnekleri bir sonraki sûre olan Nâs sûresinin sonunda verilmiştir.
Âyette birinci tekil şahıs kullanılarak “اعوذ - e’uzü [ben sığınırım]” denilmesi, peygamberimizin tüm insanlığa öncü ve rehber olduğunu belirtmek içindir. Bir bakıma peygamberimiz “Ben bu karşı konulmaz düşmanlardan ve zararlılardan Allah’a sığınıp yoluma devam ediyorum. Bana inanan, Allah’a güvenen benimle gelir, korkan geri döner gider” mesajını verecek, insanlar da tercihlerini açıkça yapacaklardır. Peygamberimizin vereceği bu mesaj, aynı zamanda müşriklere “Biz sizi ve şu şer güçleri Allah’a havale ediyoruz. Allah’ın vereceği ceza bizim size vereceğimiz zarardan çok daha çetindir” anlamında bir ihtar mahiyetindedir.
Yüce Allah kendisini “ربّ الفلق - Rabbü’l-Felâk” diye niteleyerek bize bir sıfatını daha öğretmektedir. Şu halde sûreyi anlamak için önce Rabbimizin “Rabbü’l-Felâk” oluşunu anlamak lâzımdır. Bir tamlama olan bu ifadeyi anlamak için de önce tamlamayı oluşturan “ربّ - rabb” ve “فلق - felâk” sözcüklerini, sonra da her iki sözcüğün tamlama hâlindeki anlamını incelemek gerekir.
Rabb “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü [gelişimi] programlayıp yöneten” demektir.
Felâk sözcüğünün anlamı ise “yarıp çıkarmak” demektir. En’âm sûresinin 95 ve 96. âyetleri Rabbimizin “فالق - falik [Yarıp çıkaran]” olduğunu göstermektedir:
Muhakkak ki Allah, taneyi ve çekirdeği yârandır: Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah! Nâsıl da yüz çeviriyorsunuz? En’âm; 95.
Tanyerini yârandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş ve Ay’ı zaman ölçüsü kılmıştır. Bu, güçlü olanın, bilenin takdiridir [belirlemesidir] . En’âm; 96.
Yukarıdaki bilgilere göre “ Rabbü’l-felâk” tamlaması; “Yarılışları belirli bir program çerçevesinde belirli hedeflere götüren, yöneten Allah” demektir.
Bu âyetten sadece “Şafakın Rabbi [tan yerini ağartan]” anlamını çıkarmak yanlış olur. Gecenin çatlatılıp içinden sabahın çıkarılması anlamı da dâhil, âyetten bitki tohumlarının yarılıp toprağa kök salmasından, toprağın yarılıp filizlerin uç vermesinden, hücrenin gelişip ikiye bölünmesinden tutun da, atomun yarılıp nükleer enerjinin ortaya çıkmasına, ilk çatlamaya [Big Bang] kadar her türlü yarılmanın Allah tarafından belirli bir ölçü, gaye ve bir programa uygun olarak yapılmakta olduğu da anlaşılmalıdır.
Peygamberimize ve Müslümanlara sıkıntılarının sürekli olmayacağı, bir program çerçevesinde bu sıkıntıların çatlatılıp içinden İslâm’ın bir filiz gibi yeryüzüne çıkıp yayılacağı mesajı verilmektedir. O program bilinmediği için “O çatlamanın/yarılmanın Rabbi”ne dua edilmeli, gerisi O’na bırakılmalıdır. Neyi, ne zaman, nasıl çatlatacağını, sadece bu çatlamanın rabbi [programcısı] bilmektedir.
2. Âyet: Yarattığı şeylerin şerrinden.
Zararından Allah’a sığınılacaklar için âyette “ما - mâ” edatı kullanılmış olup anlamı “şey, şeyler” demektir. Râzî’nin “Buradaki mâinsanları da kapsar; insan olmayanlar daha çok olduğundan akılsız varlıklar için kullanılan “mâ” kullanılmıştır” şeklindeki görüşü bizce isabetli değildir. Zira Kur’ân Arapçasında “ما - ma” ile “من - men” edatları arasında bir anlam farkı olmadığı, Leyl sûresinin tahlilinde “Kur’ân ve Dilbilgisi” başlığı altında örnekler verilerek gösterilmişti. Sûrenin Fil sûresinden sonra indiği göz önüne alındığında, şerlerinden Rabbü’l-Felâk’a sığınılması gereken varlıkların başta Fil Ashâbını perişan eden boran olmak üzere, fırtına, kasırga, deprem, sel, yangın gibi doğal afetler ve daha sonra da mikroplar, salgın hastalıklar, zararlı ve zehirli haşereler gibi tüm yaratıklar olduğu anlaşılır.
3. Âyet: ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden,
Âyeti yukarıdaki gibi çevirmek, âyetin orijinal ifadesini tam olarak yansıtmaz. Çünkü “çöktüğü zaman karanlığın şerrinden” şeklinde çevirdiğimiz ifade, Rabbimizin seçtiği sözcüklerin zenginliği sayesinde aşağıdaki anlamlara da gelmektedir:
Bu anlamların birçoğu 3. âyetin kapsamına girmesine rağmen, âyetteki mananın yukarıdakilerin hiç birisi olmadığı kanaatindeyiz. Şerrinden/zararından Allah’a sığınılması gerektiği bildirilen “çöken, bastıran karanlık”, bundan önceki sûrelerde “Gece” sözcüğüyle ifade edilmiş olan cehalettir, bilgisizliktir, yobazlıktır, atalar dinine ve geleneklere körü körüne bağlanıp kalmaktır. Çünkü aydınlatma araç-gereçleri sayesinde fizikî karanlığın şerrinden/zararından kurtulmak mümkündür. Bunun için Allah’a sığınmak anlamsızdır. Ama cehaletin, bilgisizliğin şerrinden kurtulmak için insanların çabaları yeterli olmayıp Allah’ın rahmeti gereklidir.
Türkçe’de “bilgisizlik” dediğimiz sözcüğün Arapça’sı “جهل - cehl, cehalet”tir. Cehl sözcüğünün sözlük anlamı “bilmemek, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak” demektir.
Kur’ân’daki kavramlar üzerine büyük bir otorite olarak kabul edilen Râgıb el-İsfehanî, “cehl” sözcüğüne, Kur’ân’a dayanarak üç anlam vermiştir:
Bu sözcük farklı biçimleriyle Kur’ân’da 24 kez yer almıştır.
İslâm’ın üzerinde durduğu cahillik [bilmezlik], kişinin fizik, kimya, tarih, coğrafya bilmemesi veya okuryazar olmaması değildir. İslâm’ın üzerinde durduğu cahillik, gerçeğin dışında bir şeye inanmak, hakkın tersini yapmaktır. Nitekim Kur’ân kendinden önceki dönemin inanç ve davranışlarına [atalar dinine saplanıp kalmaya] cehalet/bilgisizlik demiştir. Peygamberimiz de insanlığa fizik, kimya ve benzeri bilimleri değil, gerçeği, gerçeğe inanmayı ve gerçeği yaşamayı öğreterek insanlığı cehaletten kurtarmıştır. Kur’ân, cehaleti aşağıdaki âyetlerle tanıtmaktadır: A’râf 138, 199, Hûd 29, 46, Neml 55, Ahkâf 23, En’âm 35, 54, 111, Bakara 67, 273, Yûsuf 33, 89, Furkân 63, Zümer 64, Kasas 55, Ahzâb 33, 72, Nisâ 17, Nahl 119, Hucurât 6, Âl-i Imrân 154, Mâide 50, Fetih 26.
4. Âyet: ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden,
Çoğu tefsirciler bu ifadelerle birinin talihini bağlamak için iplere düğüm atarak üfleyen büyücülerin kastedildiğini söylemişler ve bu bağlamda birçok rivâyet ileri sürmüşlerdir. Böylece, dolaylı olarak [yorumlarını rivâyetlere dayandırdıkları için] üfürükçülüğün, muskacılığın meşruluğuna [dinde yerinin var olduğuna] hükmetmişlerdir. Burada o rivâyetlere ve o rivâyetlerin sonucunda oluşmuş kanaatlere yer verilmeyecektir. Zira saf insanları kandırarak birkaç kuruşunu ellerinden almalarının dışında, kişilere ve toplumlara her hangi bir zararları olmayan üfürükçü ve muskacıların bu zararları Allah’a sığınmaya gerek kalmadan, basit kişisel girişimlerle ortadan kaldırılabilecek niteliktedir. Ayrıca çok eski dönemlerden beri her toplumda var olan bu büyücü ve üfürükçüler zümresinin bugüne kadar şerlerinden korkulacak bir güç ve etkilerinin olduğu görülmemiştir. Yaptıkları şarlatanlıktan öte bir şey değildir. Netice olarak âyette bunlar kastedilmiş olamaz. Bu yüzden âyetteki “نفّاثأت - neffâsât ve عقد - ukad” sözcüklerinin ifade ettiği diğer anlamlara da itibar etmek gerekir.
“نفّاثات - neffâsât” sözcüğünün kökü olan “نفث - nefs” sözcüğü, nefes etmek denilen üflemektir. Bu da biraz tükürükle veya tükürüksüz olarak üfürür gibi yapmak anlamındadır. “Nefs” sözcüğünün manası hakkında eski yorumculardan Keşşaf sahibi Zemahşerî “tükürükle üflemek”, Ragıb da “ Nefs , tükrük fırlatmaktır, bu ise tühlemekten daha azdır. Üfürükçülerin ve sihirbazın nefsi de düğümler içine üfürmesidir” demiştir.
“عقد - Ukad” sözcüğü “ukde” sözcüğünün çoğuludur. Ukde, düğüm bağlamak, düğümlemek anlamına gelen “akd” kökünden türetilmiş bir isim olup “düğüm” demektir.
“Ukde[düğüm]” sözcüğü, esas anlamı çerçevesinde şu kavramlar için de kullanılmaktadır:
Ragıb, “akd” sözcüğünün öncelikle ipin bağlanması, binanın bağlanması gibi katı cisimlerin bağlanması anlamında, sonra da istiare yoluyla alışveriş akdi, ahid gibi diğer anlamlarda kullanıldığını bildirmiştir.
Görüldüğü gibi, âyeti oluşturan sözcükler gerek hakikat gerekse mecaz olarak birçok anlama gelmektedir. Bu anlamların hepsi de birbiriyle çelişmedikleri için geçerlidir. Bu sözcükler müteşabih sözcüğünün anlamına iyi birer örnektir.
Bize göre âyetin “akitlere [sözleşmelere] üfleyip-tükürenlerin [bozanların] şerrinden” olarak çevrilmesi daha isabetlidir. Çünkü sonucunda Allah’a sığınılacak bir şer/zarar ortaya çıkaracak davranış, bir anlaşmanın karşı tarafın haberi olmadan tek taraflı olarak bozulmasıdır. Örnek olarak; nikâh akdine aykırı davranan bir eşin, iş anlaşmasına aykırı davranan bir ortağın, barış anlaşmasına aykırı davranan bir ülkenin, verdiği sözü tutmayan bir müteahhidin muhatabına vereceği zarar karşısında, anlaşmanın bozulduğundan haberi olmayan diğer tarafın herhangi bir önlem alması söz konusu olmadığından, Allah’a sığınmaktan başka çaresi yoktur.
5. Âyet: ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden.
Haset , kıskanmak, çekememek, başkasında olan sağlık, zenginlik ve benzeri nimetlerden dolayı rahatsız olarak o kişiden o nimetin gitmesini istemek demektir. Hasetkalpte bulunan ve insanı kötülüklere sürükleyen en önemli ve gayriahlâkî özelliklerden, hastalıklardan birisidir. Bilgisizlik ve tamahkârlığın birleşmesinden, kaynaşmasından doğan haset en çok da tanıdık ve akrabalar arasında kendisini gösterir.
Haset, çoğu kez kıskançlık olarak ifade edilir. Ancak bu kıskançlığı namus kıskançlığı ile karıştırmamak gerekir.
Haset, çirkin huyların en zararlılarındandır. Herkeste bulunmakla birlikte dereceleri farklıdır. Kimi insanda haset duygusu bir an için gelip gider; kiminde ise iyice yerleşir, bütün benliğe hâkim olur ve gittikçe artar. İşte, asıl üzerinde durulması gereken ve tehlikeli olan haset de bu hasettir.
Bir insanda bulunan ilim, ibâdet ve hayır yapma gibi nimetlerin kendisinde de bulunmasını istemek haset değildir. Buna “gıpta” denir.
Hasedin ortaya çıkmasına yol açan birçok sebep vardır. Bunların başlıcaları şunlardır:
Bazı kimseler, hiçbir dertleri, eksikleri olmamasına rağmen, aşırı mal sevgisi, önderlik tutkusu, tekasür hastalığı gibi sebeplerle Allah’ın nimetler verdiği, iyi huylarla donattığı başka kimselerden söz edildiğinde bundan rahatsız olur, haset ateşiyle yanarlar. Buna karşılık birisinin içinde bulunduğu zorluk ve çektiği sıkıntılardan söz edildiğinde de sevinç duyarlar. Böyle kimseler, başkalarının kötü durumda olmalarından hoşlanırlar, Allah’ın lütuflarına karşılık cimrilik gösterirler.
Haset dışa vurulmadığı sürece kişinin kendisinden başkasına zararı olmaz. Haset eden kimsenin içinde sürekli bir ateş yanar. Bu ateş onu yakar, yavaş yavaş eritir. Çünkü birisinin nimetinin artması, hasetçinin hasedini, dolayısıyla rahatsızlık ve sıkıntısını çoğaltır. Hasetçinin göğsü daralır, uykusu kaçar. Amansız bir hastalığa düşer. Bu ise ancak kişinin düşmanlarının isteyebileceği bir durumdur. Haset edilenin perişanlığı istenirken, aslında hasetçi perişan olur. Buna karşılık haset edilen kimsenin durumunda bir bozulma, bir kötüleşme olmaz.
Ama hasetçinin içindeki haset coşar da dışa vurursa, haset edilene karşı kin, garaz güder, düşmanlık yapmaya başlar. Karşısındakinin yok olması için uğraşır. Bunun için de iftira atar, komplo kurar, kundakçılık yapar hatta suikast bile düzenler.
Âyette bahsedilen haset, bu aşamaya ulaşmış ve dışa vurulmuş kıskançlığın şerridir, kötülükleri ve zararlarıdır.
Haset bir duygu olduğundan dışa vurulmadan bilinme imkânı yoktur. Kulun buna bir çare araması söz konusu olamaz. Gücü aşan bu tip konularda “Alîmun bi zati’s-sudûr” olan [akıllardan geçenleri bilen]” Allah’a sığınıp gereğini O’na havale etmekten başka yapacak bir şey yoktur.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ