







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
FİL SÛRESİ’NE GİRİŞ
Fîl sûresi Mekke’de 19. sırada inmiştir. Sûrenin iniş tarihinin M.S. 615 olduğu tahmin edilmektedir. Bu sûreden önce inen Kâfirûn sûresi ile arasında fazla bir zaman aralığı bulunmadığı bilinmektedir. O dönemde Müslümanların sayısı daha 40′ı bile bulmamış, Ömer ile Hamza henüz Müslüman olmamışlardır. [Ömer ve Hamza, iki Habeşistan hicreti arasındaki dönemde, M.S. 616 yılında Müslüman olmuşlardır.]
Bu dönem, Müslümanlarla kâfirler arasındaki dengenin kâfirler lehine olduğu, kâfirlerin varlıklı, güçlü ve üstün oldukları bir dönemdir. Çünkü İslâm’a girenler arasında temiz vicdanlı zenginler azınlıkta olup Müslüman olanların çoğu dünya malına sahip olmayan varlıksız kimselerdir. Böyle bir ortamda Kâfirûn sûresi inmiş ve Müslüman olmayanlara “Eyyühe’l-kâfirûn” diye hitap edilerek müminlere saflarını onlardan ayırma vaktinin geldiği, herkesin kendi dinini/düzenini yaşaması gerektiği bildirilmiştir.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Kâfirûn sûresi ile yapılan bu bildiriden sonra, kâfirler artık peygamberimizle yapmayı düşündükleri uzlaşmadan/anlaşmadan tamamen ümitlerini kesmişler ve yeni bir strateji belirlemeye karar vermişlerdir. Maddeci, âhiret inkârcısı ve ahlâksız kâfirler [Kureyş’in ileri gelenleri], çıkarları gereği putçuluğu devam ettirmek azminde oldukları için tüm putları reddeden Müslümanlığı kendi çıkarları açısından tehlikeli bulmuşlar, İslam’ın ilerlemesine engel olmayı yeni stratejileri olarak benimsemişlerdir.
İlk zamanlar Hâşimîlerden çekindikleri için Ebû Tâlib’in himayesinde peygamberimizin hayatına müdahale edemeyen Kureyşliler, artık sadece “mecnun, kâhin, şair” gibi ifadelerle yetinmeyip fiziksel saldırılara da başlamışlardı. Bu saldırılarını Ukbe’nin Kâbe’de yaptığı gibi, peygamberimizi boğma girişiminde bulunacak kadar ileri götürmüşlerdi.
Yeni stratejileri gereği, herkesin gözünü korkutarak Müslümanlığın ilerlemesine engel olmayı amaç edinen Kureyşliler, kabilesi güçlü olan Müslümanlara dokunamamalarına karşılık, kimsesizlere, özellikle köle ve cariyelere, sonu ölümlerle biten işkenceler uygulamışlardır. Giderek artan bu işkenceler karşısında, Müslümanların bir kısmı dinlerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Bu dönemde peygamberimiz ve beraberindekilerin içinde bulundukları korku ve çaresizlik, daha sonra Bakara sûresinin 214. âyetinde başkalarına örnek olarak anlatılmıştır.
İşte, peygamberimiz ve Müslümanlar bu sıkıntılar içindeyken gerekli manevî destek onlara bu sûre ile verilmiş; Allah’a inanıp buyruklarını yerine getirenlerin, hakka inanmalarına rağmen güçsüz oldukları için zalimlere karşı çıkamayanların korkmamaları gerektiği, Allah’ın onları koruyacağı ve onlara yardım edeceği bildirilmiştir. Ayrıca bu sûrede, Allah’ın buyruklarına karşı gelenlerin, inananlara ve zayıflara saldırıda bulunarak zulmedenlerin, güçleri ne olursa olsun Allah’ın cezalandırması karşısında yok olup gidecekleri de vurgulanmıştır. Peygamberimiz ve çevresindeki Müslümanları rahatlatan, Allah ve elçileri tarafında olanların mutlaka galip geleceğini bildiren bu ifadeler, daha sonra Mücadele sûresinde şöyle tekrarlanmıştır:
Allah’a ve elçisine kafa tutanlar en aşağılık kişiler arasındadırlar. Allah, “Ben ve elçilerim mutlaka galip geleceğiz” diye yazmıştır. Allah çok güçlüdür, Aziz’dir. Mücadele; 20,21.
RAHMÂN ve Rahîm Allah adına.
1- Görmedin mi nasıl etti Rabbin ashâb-ı fîle!
2 - Onların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı?
3-Onların üzerlerine öbek öbek uçanlar [bulutlar, boran] göndermedi mi?
4- Ki onlara pişmiş taşlar ile birlikte büyük taneli yağmur yağdırıyorlardı.
5 - Sonunda onları bir yenik bitki yaprağı gibi yapıverdi.
1. Âyet: Görmedin mi nasıl etti Rabbin Ashâb-ı Fîl’e,
Tarihi kaynaklara göre “Fîl olayı”, bu sûrenin inişinden 45 veya 46 yıl önce meydana gelmiştir. Böyle olmasına rağmen sûre, sanki olay yeni meydana gelmiş ve herkes de görmüş gibi “الم تر - görmedin mi?” ifadesi ile başlamıştır. Bunun sebebi, “fîl olayı”nı gören, yaşayan insanların sayısının çok olmasıdır. Rivâyetlere göre, sûrenin iniş yıllarında yaşları 50′nin üzerinde olup bu olayı hatırlayanlar olduğu gibi, “Ashâb-ı Fîl”e mensup olup bizzat olayı yaşamış ve sakatlığı sebebiyle ülkesine geri dönememiş kimseler de vardır.
Bir olayı ne kadar çok insan görmüş ve yaşamışsa, o olayın meydana gelişi hakkındaki rivâyetlerin yalan olma ihtimali o kadar zayıftır. Tevatüren sabit ve kanıtlanmış olaylar için “duymadın mı” yerine “görmedin mi, görmüyor musun?” gibi ifadeler, Arapçada olduğu gibi pek çok dilde de kullanılmaktadır. Bu soru tıpkı Mâûn sûresindeki gibi cevabı beklenen bir soru olmayıp teaccüp [hayret] uyandıran bir soru şeklidir. Bir bakıma âyet “Onlardan korkman, çekinmen şaşılacak şey! Korkma, bak Rabbin Fîl Ashâbını ne hâle getirdi! Gerekirse onları da, senin düşmanlarını da yok ediverir” anlamında bir uyarı ifade etmektedir.
Bu ifade tarzının ayrıca geleceğe yönelik mucize bir mesaj olma ihtimali de mevcuttur. Belki de ilerideki bir tarihte yapılacak arkeolojik araştırmalar sırasında “Ashâb-ı Fîl”in yeraltındaki kalıntıları bulunacak, bu kalıntılar firavunun cesedi gibi müzelerde sergilenecek, bu olayın gerçekliği bir başka yolla daha gün ışığına çıkacaktır.
ASHÂB-I FÎL“ Ashâb-ı Fîl” tamlamasının sözcük anlamı “fîl arkadaşları”dır. Fîl Ashâbı, Kur’ân’a göre, kötü plânları sebebiyle Allah tarafından helâk edilmiş bir topluluktur. Arap ve İslâm kaynaklarından olan İbn İshak’ın es-Siret ; İbn Hişâm’ın es-Siret; Taberî’nin Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülük gibi eserlerine göre “Ashâb-ı Fîl”, Habeşistan’ın Yemen valisi Ebrehe’nin komuta ettiği, heybetini arttırmak için önünde Habeşistan’dan getirilmiş bir Fîlin yürütüldüğü orduya verilen isimdir.
Tarihî kaynaklara göre VI. yüzyılın ortalarında Habeşistan’ın Yemen valisi olan Ebrehe, Arapların Kâbe’ye olan saygılarını görmüş, dinî, siyasî ve ekonomik amaçlarla San’â şehrinde “el-Kulleys” adında gösterişli bir kilise yaptırmış ve yayınladığı bir bildiri ile Arapları bu kiliseyi ziyarete çağırmıştır. Bu davet Araplar tarafından kabul görmediği gibi Ebrehe’nin kilisesi de bir Arap tarafından hakaret maksadıyla kirletilmiştir. Buna çok öfkelenen Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak amacıyla ordusuyla birlikte Mekke üzerine yürümüştür. Ordunun başında yürüyen Fîl dolayısıyla bu olaya “Fîl Olayı”, olayın vuku bulduğu seneye de “Fîl Senesi” denmiştir.
Bakara sûresinin 127. âyetinden öğrendiğimize göre, oğlu İsmail ile birlikte İbrahîm peygamber tarafından inşa edilen tavansız, küçük ve dört köşe olduğu için Kâbe diye adlandırılan Beytullah,yine Kur’ân’dan öğrendiğimize göre Allah’ın İbrahîm peygambere vahyi doğrultusunda, insanların ziyaret yeri olarak ilân edilmiştir (Hacc; 27). Kur’ân’da “بيتى - beyti [Evim], Beytullah [Allah’ın Evi], (Bakara 125, Hacc 26), “بيتالعتيق - beytü’l-atîk” [Eski Ev] gibi isimler verilen Kâbe, içinde bulunduğu kent olan Mekke’ye de “امّ القراء - ümmü’l-kurâ” [Kentlerin Anası, Anakent], (En’âm 92), “ Beledü’l-Emin” [Güvenli Kent] (Tin 3) gibi nitelikler kazandırmıştır.
Yaptırdığı kilisenin bir Arap tarafından kirletilmesine son derece öfkelenen Ebrehe, karşılık olarak Araplar arasında “Allah’ın evi” denilen ve emin bir yer olduğu inancı yaygın olan Kâbe’yi yıkmaya karar vermiştir. Saldırı öncesinde Abdülmuttalib’in o güne kadar Kâbe’ye hiç kimsenin saldırmadığı ve kendisinin de saldırmaması gerektiği yolundaki uyarılarına karşı, Kâbe’yi yıkarak onun “emin ev” olma özelliğini de yıkacağını söyleyen Ebrehe, Kâbe’yi Allah’ın bile elinden alamayacağını da sözlerine ekleyerek büyüklenmiştir.
O tarihte Arabistan yarımadasının ortasında, kendi aralarında bitmek bilmeyen savaşlar süren bedevi Arap kabileleri yaşamaktaydı. Birbirlerine bile üstünlük sağlayamamış bu kabileler, kutsal saydıkları evlerinin yıkılmasını önlemek için münferit karşı koyma hareketlerine girişmişlerse de, Ebrehe’nin güçlü ordusu karşısında yenilip dağılmışlardır. Böylece, ancak küçük direnişlerle karşılaşan ve onları kolaylıkla bertaraf eden Ebrehe, Mekke yakınlarına gelmiştir. Kâbe’nin yıkılmasına halkın direniş göstermemesi hâlinde kimseye dokunmayacağını vadeden, aksi takdirde bütün şehri yıkacağı ihtarında bulunan Ebrehe, ikazına uyan halkın şehri boşaltmasına izin vermiştir.
Ertesi sabah Mekke’ye girmek üzere hareket eden Ebrehe’nin ordusu, Müzdelife ile Mina arasındaki Mahasab vadisi yakınında, Muassıb denilen yerde iken, âyetlerde anlatıldığı gibi müthiş bir afet ile helâk olmuştur. Ebrehe ve ordusunun helâk olması her yerde duyulmuş, bu olay nedeniyle Kureyş itibar kazanmış ve Kureyş’in kervanları gittikleri her yerde âdeta dokunulmazlık elde etmiştir.
Tarihi kaynaklara göre M.S. 571 yılında cereyan eden bu olay üzerine, müşrik Mekkeliler on yıl kadar sadece “Tek Allah’a” iman edip putlarını Kâbe’den kaldırmışlar fakat daha sonra yine eski âdetlerine dönmüşlerdir.
2. Âyet: Onların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı?
Yani; “Tıpkı yolunu şaşırıp aradığına ulaşamayan insan gibi, onların düzenlerinin yönünü şaşırtmadı mı? Hedefinden ve amacından saptırmadı mı?”
Burada Kureyş’e, güçlü olan Ashâb-ı Fîl’e karşı âciz kaldıkları bir sırada Kâbe’yi koruyup himaye eden Allah’ın bu nimeti hatırlatılmaktadır. Başka bir ifade ile daha önce kendi evine saldırmak isteyenleri ezip geçen Allah’ın, elçisine ve inanmış azınlığa karşı kendi güçleri ile gururlananları da ezip geçeceği ihtar edilmektedir.
3. Âyet: Rabbin onların üzerlerine grup grup uçanlar [bulutlar] göndermedi mi?
Âyette geçen “طير - tayr”, “طائر - tâir” sözcüğünün çoğuludur. “طائر - tâir”, sözlüklerde “havada kanatla uçan varlık” olarak bildirilmiştir. Yani sözcüğün vazı’ [ilk] anlamında “kanatla uçmak” söz konusu olup kanatsız uçma anlamı içermiyor demektir. Eski müfessirler bu anlama itibar ederek âyete “Üzerlerine sürü halinde kuşlar göndermedi mi?” manası vermişlerdir. Buna bağlı olarak da sûre ile ilgili yüzeysel yorumlar yapılmıştır:
Kimileri “Bu sûre mucez [az öz ifadeli] bir sûredir, olayla ilgili fazla detay yoktur, çünkü sûrenin ana teması olaydaki detay değil olayın sonucudur, yani o günün süper dev gücünün hakka zarar verme teşebbüsünün sonuçsuz bırakılması ve yok olmasıdır” demişler ve âyetlerin tamamını anlamayı gereksiz görerek “Âyetlerin bu kadarını anlayıp tamamını anlamasak da olur” deyip işin içinden çıkmışlardır.
Kimileri de Allah’ın “Ashâb-ı Kehf” kıssasında mağara arkadaşlarının sayısını kapalı bıraktığı gibi bu konuyu da kapalı bıraktığını, konu hakkında fikir yürütmenin gayba/karanlığa taş atma anlamına geleceğini [boş, kanıtsız sözlerden başka bir şey olmayacağını] ileri sürmüşler ve her iki konunun kapalı bırakılmasında hikmetler olacağını beyan edip âyetleri anlamaya gayret göstermemişlerdir.
Muhammed Abduh ve arkadaşları ise, 3. âyetteki “طير - tayr [uçanlar]” sözcüğünün, mikrop taşıyan sivrisinekler olduğunu ve bu küçük canlıların Habeşli askerler üzerine mikrop saçmış olabileceklerini ileri sürmüşlerdir. Bu kanaatlerine sağ kalan askerler arasında çiçek ve veba gibi hastalıkların baş göstermiş olduğunu kaydeden tarihi belgeleri delil olarak göstermişlerdir. [İbn Hişam, bu olaydan sonra ilk defa bu bölgede çiçek ve kızamık hastalıklarının görüldüğünü nakleder. İbn Hişam, es-Sîratü’n-Nebeviyye , Kahire 1955, I-II, 43-62]
Hamidüddin Ferahi ise, 4. âyetteki “termîhim” fiilinin failinin “gördün mü” ifadesi ile muhatap alınan Mekkeliler ve diğer Araplar olduğunu söylemiş, kuşlar hakkında da onların taş atmadıklarını, aslında Fîl Ashâbının cesetlerini yemek için geldiklerini belirtmiştir. Ona göre “Abdulmuttalib’in Ebrehe’nin yanına giderek Kâbe hakkında konuşmak yerine develerini talep etmesi” ve “Kureyşliler ile hacc için gelmiş diğer Arapların Ebrehe’nin hücumuna karşı koymayarak Kâbe’yi Allah’ın takdirine bırakıp dağlara çekilmeleri” hakkındaki rivâyetler kabule şayan değildir. Bu olayın gerçek seyri ona göre şöyledir: Araplar Ebrehe’nin askerlerini taşlamışlar, Allah da tufan göndererek taşlar yağdırmış ve Ebrehe’nin askerlerini helâk etmiştir. Allah daha sonra da askerlerin cesetlerini yemeleri için kuşlar göndermiştir.
Hemen fark edileceği gibi bu açıklamayı kabul etmek mümkün değildir. Zira bu açıklamaya göre sûrenin âyet diziminin şöyle olması gerekirdi: “Onlara pişirilmiş taşlar atmıştınız. Sonra Allah onları yenilmiş ekin gibi yapmıştı ve üzerlerine kuş sürüleri göndermişti.” Ama görülmektedir ki, Allah önce kuş sürülerini zikretmiş, hemen sonra üzerlerine pişirilmiş taş yağdırıldığını belirtmiş, daha sonra da onların yenilmiş ekin haline döndüklerini açıklamıştır.
Kimilerine göre de Ebrehe’nin ordusunun yanı başında yanardağ patlaması olmuştur. Yanardağdan üzerlerine lâvlar yağmış, bu lavlar onları yakıp yok etmiştir.
Bizim bu sûre hakkındaki görüşümüz şudur: Yakın geçmişte cereyan etmiş bir olayı anlatan bu sûre müteşabih âyet içermemekte ve herhangi bir tevile ihtiyaç göstermemektedir. Çünkü o gün için Mekke’de gerek Fîl Ashâbına mensup olanlardan ve gerekse Mekkelilerden olayın canlı tanığı olan kimseler vardır. Dolayısıyla bu âyetlerin müteşabihliği söz konusu değildir. Sûre, peygamberimiz, arkadaşları ve o günün tüm insanları tarafından gâyet iyi ve net bir şekilde anlaşılmıştır.
Bu âyetin müteşabih kabul edilerek üzerinde fazla durulmaması veya yapılan açıklamaların tutarsız ve yanlış oluşu, “طير - tayr” sözcüğünün “kuşlar” olarak anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Buna benzer bir yanlış da ileride Neml sûresinde “hüdhüd” sözcüğünün “kuş” olarak değerlendirilmesi şeklinde karşımıza çıkacaktır.
“طير - tayr” sözcüğüne “iki kanatla uçmak” anlamının verilmesi aslında Kur’ân’a uymamaktadır. Çünkü En’âm sûresinin 38. âyetinde “Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisna olmamak üzere hepsi de sizin gibi birer ümmettir” denilmektedir. Bu âyette geçen “يطير - yetıru” fiili sadece “uçar” anlamında olup “kanatlarıyla/iki kanadıyla” uçtuğu anlamı verilmek için ayrıca “بجناحين - bi cenahayni” sözcüğü ilave edilmiştir. Eğer “طير - tayr” sözcüğü “kanatlarıyla uçar” anlamında olsaydı, “بجناحين - bi-cenahayni” sözcüğüne gerek kalmaz, “iki kanadıyla” ifadesi âyette zikredilmezdi. Bu durumda “طير - tayr” sözcüğünden “iki kanatla uçan kuşlar” anlamı çıkarmak yanlıştır.
Arapça’da bazı sözcükler özel anlamlar ifade eder. Örnek olarak “isra” sözcüğü, “gece yürüyüşü” demektir, sadece “yürümek” anlamına gelmez. “Tayr” sözcüğü de iddia edildiği gibi “iki kanatla uçmak” anlamına gelmez, En’âm sûresinin 38. âyetinin gösterdiği gibi sadece “uçmak” anlamına gelir.
Sözcüğün Kur’ân’a uygun olan bu anlamı esas alındığında, Nahl sûresinin 79. âyetinde de geçen “tayr” sözcüğünü “kuşlar” anlamında değil, “bulutlar” anlamında kabul etmek daha isabetli olacaktır.
Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan uçanlara [kuşlara, bulutlara] bakmadılar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir kavim/halk için elbette ki âyetler[açık kanıtlar] vardır. Nahl; 79.
Yine Mülk sûresinin 19. âyetindeki “صفّات - saffat” ve “يقبضن - yagbidne” sözcüklerine gerçek anlamları verilirse bu konu daha iyi anlaşılacaktır. Bugüne kadar tefsirciler ve dilbilimciler tarafından “sürüler, topluluklar, öbek öbek, gruplar” şeklinde çevrilen “ebabil” sözcüğü için de bu anlam kabul edilebilir.
4. Âyet: Ki onlara pişmiş taşlar ile birlikte büyük taneli yağmur yağdırıyorlardı.
Tefsirlerin tümünde “ترميهم - termîhim” fiili, “رمى - remyün” mastarından türetilen “fiili müzari, müfred, müennes” bir kalıp olarak alınmıştır. Fiilin kök anlamı “atmak”tır. Taş atmak, ok atmak gibi işler “remy” ile ifade edildiği gibi, “مرمى - mermi” sözcüğü de bu kökten türetilmiştir. “Remy” ayrıca istiare yoluyla “sövmek” ve “iftira atmak” anlamlarında da kullanılmaktadır (Nur 4, 6, 23).
“ترميهم - termîhim” fiilinin kökü “رمى - remyün” olarak kabul edilince, doğal olarak âyet “Ki bunlar onlara ateşte pişmiş taşlar atıyorlardı” şeklinde açıklanmakta, bu açıklama da atılan şeylerin ne olduğu hakkında yorumculara “atmak” fiili ile ilgili hayalî çağrışımlar yaptırmaktadır.
Mukatil’e göre; “Her kuş, biri gagasında, ikisi ayaklarında olmak üzere üç taş atıyordu. Öldürecekleri kişinin isimleri üzerinde yazılı olan bu taşlar o adamı öldürüyordu. Taşlar düştüğü yeri delip öte taraftan çıkıyordu. Mesela; eğer bir kimsenin başına düşmüşse, onun makatından çıkıyordu.”
İkrime, İbn Abbas’tan: “O taşlar herhangi birinin üzerine düştüğünde orada bir kabarcık meydana geliyor ve bu sebeple çiçek hastalığına benzer bir hastalık meydana geliyordu. Bu taşların en küçüğü mercimek, en büyüğü ise nohut kadardı” ( Râzî ).
Biz bu olayın tefsirlerdeki bildik açıklamalardan farklı cereyan ettiği görüşündeyiz. Bunu izah etmeden önce âyetteki şu üç hususun öncelikle incelenmesi gerekir:
Birinci husus “ترميهم - termîhim” fiilinin hangi kökten türediğidir. Arapça lügat kitaplarına göre “termîhim” fiilinin yine “رم ى - r-m-y” harflerinden oluşan fakat mim harfi esre olarak okunan “remiyün” sözcüğünden de türemiş olması mümkündür. İsim olarak “yağmuru iri ve yere sert inen bulut” anlamına gelen bu sözcük fîlleştirilirse, “bulut iri ve yere sert inen yağmuru yağdırıyor” demek olur. Ayrıca “r-m-y” sözcüğünü “atmak” anlamında alıp bulutların taş atmalarını mecaz olarak “Taş yağdırmak” anlamıyla anlamanın da herhangi bir sakıncası yoktur.
İkinci husus, “بحجارة - bi hicaretin” ifadesinin başındaki “ب - be” harf-i cerrinin, cümleye kattığı anlamdır. Nahv ilminde “harf-i cer” denilen “be” edatı [bağlandığı sözcükte “bi” olarak okunur], cümleye “ilsak, teaddiye, sebebiyye, istiane, musahabe, bedel, mükabele, kasem, tefdiye” anlamları katar. Bu âyeti yorumlayanlar ve çevirenler bugüne kadar “be” edatının cümleye “ilsak [mecazi]” anlam kattığını kabul etmişler ve ifadeyi “pişmiş taşları” olarak manalandırmışlardır. Bize göre ise bu edat cümleye “مصاحبة - musahabe [yoldaşlık, birliktelik]” anlamı katmakta olup “pişmiş taşlar ile birlikte” şeklinde manalandırılmalıdır.
Üçüncü husus “سجّيل - siccîl” sözcüğünün Kur’ân’daki kullanımlarıdır. Biz, “siccîl” sözcüğünün eski Farsça’dan [Pehlevîce] Arapça’ya geçmiş bir sözcük olduğu ve aslının da “seng-i gil [kilden, topraktan yapılmış pişmiş taş]” anlamına geldiği hakkında bir itirazda bulunmuyoruz. Sadece bu sözcüğün Kur’ân’ın başka âyetlerindeki kullanımına da dikkat çekmek istiyoruz. “Siccîl” sözcüğü, konumuz olan bu âyet dışında Kur’ân’da iki yerde daha geçmektedir:
Nihâyet emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine, istif edilmiş, pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık. Hud 82
O kentin üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık.” Hıcr; 74.
“Yerin üstünün altına getirildiği”ni anlatan bu ifadelerin, Hıcr sûresinin 73. âyetinde geçen “Sonra, şafakla birlikte çığlık/uğultu onları yakalayıverdi” ifadesi ile birlikte düşünülmesi hâlinde, âyetlerde anlatılanın bir volkan patlaması ve onunla eşzamanlı bir deprem olduğu kanaati oluşmaktadır. Nitekim Hud sûresinin 82. âyetinde “منضود - mendûdin [istiflenmiş]” sözcüğü ile nitelenen “pişmiş çamurdan yapılan taşlar” ifadesi, âdeta bir yanardağın püskürttüğü lâvların [cüruf] yığınlar oluşturduğunu anlatmaktadır. Şu hâlde, Kur’ân’ın yukarıdaki âyetlerde “siccilden taşlar” ifadesini “lâv [cüruf]” anlamında kullanmasından yola çıkarak “siccilden taşlar”ın bu âyette de aynı anlamda kullanıldığını çıkarsamak mümkündür. Bu durumda, bir yanardağ ifrazatı olan “siccîl taşları”nın rüzgâr yardımı ile taşınıp şiddetli bir yağmur ile birlikte “Fîl Ashâbı”nın üzerine yağmış olması ihtimal dâhiline girmektedir.
Yukarıdaki hususlar dikkate alınarak 3. ve 4. âyetleri şu şekilde ifade etmemiz mümkün olmaktadır: Ki [gönderilen öbek öbek bulutlar] onlara lâvlar [cüruf, pişmiş taşlar] ile birlikte büyük taneli, sert yağmur yağdırıyorlardı. (Fîl 3,4)
Özetle, bu iki âyetten şu anlaşılmaktadır: Rabbimiz “Fîl Ashâbı”nın üzerine iri taneli, sert yağmur yağdıran bulutlar yollamıştır. Bu bulut, “boran”dır. Kur’ân’daki açıklamalara göre, yağmur ve fırtına Allah’ın ordularındandır. Müminler birçok savaşta bu orduların yardımı ile zafer kazanmışlardır. Boran, olay yerine ulaşırken yol boyunca volkanik dağlardan toparladığı “siccîlden taşları [pişmiş taşları, cürufları]” olay mahallinde yağmuruyla, dolusuyla birlikte “Fîl Ashâbı”nın üzerine yağdırmıştır.
Boran denen afet, yıldırım, çakım, gök gürültüsü, kuvvetli rüzgâr, sağanak hâlinde yağmur veya dolu ile birlikte beliren şiddetli bir atmosfer olayıdır. Genellikle de sıcak ülkelerde görülmektedir.
Görüldüğü gibi, sözcükler bizim verdiğimiz gibi manalandırılırsa, kesinlikle zorlama yorumlara ve tutarsız söylentilere gerek kalmamaktadır. Âyetler ve sûre gâyet net olarak anlaşılmaktadır.
Eski kaynaklarda yer alan bazı açıklamalar ve coğrafî belgeler de bizim verdiğimiz anlamları desteklemektedir. Şöyle ki: Gerek Hicaz bölgesinin küçük ölçekli haritalarında ve gerekse uzaydan çekilen uydu haritalarında, olayın vuku bulduğu bölgede krater çukurları görülmektedir. Ayrıca olay mahalline yakın yerlerde oluşmuş bu volkanik dağlar ve tepeler bugün de mevcut bulunmaktadır.
İbn-i İshâk’ın “ Siretü İbn İshâk” adlı eserinde belirttiğine göre, “Fîl Olayının meydana geldiği yerde bir süre ot bile yetişmemiştir. Daha sonra da yörenin bitki örtüsü değişmiştir.
Şair Eslet oğlu Ebû Kays, bir şiirinde onların üstüne taş yağdığını ve bu taşların onları cüceler gibi ezdiğini anlatır.
Yine Emevîler devrinin şairlerinden olan Ferezdak, Fîl Olayına değinmiş ve “Allah, Kâbe’yi korumak için yağdırdığı taşları Haccac b. Yûsuf’un üzerine de yağdırsın. Bu taşlar Fîli süren Habeşli askerlere değdi ve onları helâk etti” [ Siret-ün Nebeviyye, 1, 63] şeklinde bir ifade kullanmıştır. Dikkat edilirse, Ferezdak “taş attıkları” şeklinde bir ifade kullanmamış, “taş yağması”ndan bahsetmiştir.
Yine Siretü’n-Nebeviyye ‘de yer aldığına göre, bazı şairler ve yazarlar “Fîl Olayı” günü simsiyah bir bulutun yükseldiğini ve bu bulutun Habeşlileri helâk ettiğini yazmışlardır.
Bazı rivâyetlerde de, olayın vuku bulduğu yörede o sırada şiddetli bir fırtına ve rüzgâr meydana gelmiş olduğu bildirilmektedir.
5. Âyet: Böylece onları bir yenik bitki yaprağı gibi kılıverdi.
Âyette geçen “عصف - asf” kelimesi, ağacın kuru yaprağıdır. “Asf” kelimesi, Rahmân sûresinin 12. âyetinde de kullanılmıştır; “ذوالعصفوالرّيحان - zü’l-asfı ve’r-reyhân [yapraklı taneler ve hoş kokulu bitkiler]”. Yaprağın “yenik” diye nitelendirilmesi, onun çürüdüğünü, öğütüldüğünü ifade eder. “Yenik” ifadesiyle böceklerin onu yiyip parçaladığı ya da hayvanların onu yiyip çiğneyip öğüttüğü andaki hali anlatılmaktadır. Bu ifade, boranla yağan taşların onların bedenlerini nasıl paramparça ettiklerini somut bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bizce bu anlatımın “Fîl Ashâbının çiçek veya kızamık hastalıkları ile helâk edilirkenki hâllerinin tasviridir” şeklinde yorumlanmasına, âyet dizimlerinin farklılaştırılmasına, anlatılanların müteşabihliğine hükmedilmesine, kısacası bu sûrenin bu gün için anlaşılamayacağı görüşünün ileri sürülmesine hiçbir gerek yoktur. 1. âyette yer alan “keyfiyet/nasıllık” belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta ve sûre en güzel şekilde anlaşılmaktadır.
Saldırganların yok edilişi bir “mucize olay”dır, sıradan ve tesadüfen meydana gelmiş bir hadise değildir.
Olay o günkü şekliyle anlaşılmak istendiğinde, Yüce Allah’ın “بيتى - beytî / evim” dediği Kâbe’nin himayesini müşriklere bırakmadığı, evini savunmak için olaya bizzat el koyduğu görülür. Böylece Allah, sonsuz güç ve kudretiyle hem Kâbe’yi hem de kısa bir süre sonra âlemlere rahmet olarak göndereceği ahir zaman peygamberinin doğacağı şehri düşman taarruzundan korumuştur.
Yine bu olay göstermiştir ki, Yüce Allah, ehlikitap [Ebrehe ve ordusu] için Allah’ın kutsal evini yıkmayı ve kutsal yurda hâkim olmayı takdir etmemiştir.
Fîl sûresinde anlatılan bu kıssayı ibretle düşünmek gerekir. Tarihte ve günümüzde birçok İslâm düşmanı Allah’ın dinine tuzak kurmak için çalışıp durmaktadır. Ne var ki, Yüce Allah geçmişte mümin kullarının bu tuzakları bozmakta aciz kalmaları hâlinde nasıl o zalimleri kendi tuzakları içinde bozguna uğrattıysa, her zaman da uğratabilir. Bu hiçbir zaman unutulmamalıdır.
SÛRENİN BU GÜNE MESAJI:
İslâm’ın ve mücahitlerinin karşısındaki güçler hangi seviyede olursa olsunlar, kesinlikle İslâm’a zarar veremezler, perişan olur giderler. İster süper güç olsunlar, ister hiper güç… Hatta ultra süper güçlere de sahip olsalar, Allah’ın dini karşısında hiçbir şey ifade etmezler.
Müminler bunun böyle olduğunu bilip rahat olmalıdırlar. Onlar, Allah’ın âyetlerinin Kâbe gibi korunacağından emin olmalı ve sadece kendilerini kurtarmayı düşünmelidirler. Kâfirler de bu mucize olayı unutmamalı, “Fîl Ashâbı”nın başına gelen felâketin benzerlerinin kendi başlarına da gelmesinin uzak bir ihtimal olmadığını asla akıllarından çıkarmamalıdırlar.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ