HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
FURKAN SÛRESİ’NE GİRİŞ
Adını birinci ayetteki “el Furkan” sözcüğünden alan sure Mekke’de 42. sırada inmiştir. 68–70. ayetlerin Medine’de indiğine dair bazı nakiller varsa da, söz konusu ayetlerin içeriği ve pasaja uyumları dikkate alındığında bu nakillerin muteber olmadıkları görülmektedir.
Bu sure Allah’ı, Kur’an’ı, elçiyi ve Allah’a kulluğu derinlemesine tanıtan bir suredir. Bu surede iman esaslarına değinilmiş ve kısa da olsa geçmiş kavim kıssalarına atıfta bulunulmuştur. Ayrıca, Kur’an’a yapılan iftiraların, elçi hakkındaki şüphelerin ve elçiye olan karşı tavırların reddedildiği bu surede, ideal insan tipinin nasıl olması gerektiği ise, “Rahman’ın kulları”nın niteliklerinin belirtilmesi suretiyle dolaylı olarak anlatılmış ve bu konuda insanların zihinlerinde var olan birçok istifham ortadan kaldırılmıştır.
Rahman Rahîm Allah adına
Ayetlerin meali
1- Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı (Ayırıcı’yı) indiren ne cömerttir (ne bol nimet verendir)!
2- O (Furkan’ı indiren), göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi yaratıp sonra da onları bir ölçüye göre takdir edendir.
3- Onlar (kâfirler) ise, O’nun astlarından, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendileri için zarar ve faydaya gücü olmayan, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.
4- Ve inkâr etmiş olanlar, “Bu (Kur’an), onun (Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir.” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.
5- Ve “O (Kur’an), yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam (sürekli) kendisine okunmaktadır.” dediler.
6- De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.”
7, 8- Ve onlar (inkâr etmiş olanlar): “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler.
9- Senin için nasıl örnekler getirdiklerine bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler.
10- Öyle cömerttir ki O, dilerse sana ondan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan cennetler kılar (verir), senin için saraylar da kılar (yapar).
11- Aslında onlar Saat’i (kıyameti) yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgın alevi (cehennemi) hazırladık.
12- O (çılgın alev) onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler (işitecekler).
13- Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak ondan (cehennemden) dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.
14- -Bugün bir ölüm değil birçok ölüm isteyin!-
15- De ki: “Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?”
16- Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. -(Bu), Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı bir vaattir.-
17- Ve o gün O (Rabbin), onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.
18- Onlar dediler ki: “Tespih ederiz Seni, Senin astlarından veliyler edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i (Öğüt’ü) terk ettiler ve helâke giden bir topluluk oldular.”
19- İşte onlar (taptıklarınız) sizi söylediklerinizde yalanladılar. Artık geri çevirmeye ve bir yardıma güç yetiremezsiniz. Ve sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız.
20- Biz senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık. -Sabrediyor musunuz!- Ve senin Rabbin çok iyi görendir.
21- Bize kavuşmayı ummayanlar da “Bizim üzerimize melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler (azgınlaştıkça azgınlaştılar).
22- Melekleri görecekleri gün; işte o gün, günahkârlara hiçbir müjde (sevinç haberi) yoktur. Ve onlar “Yasak edilmiştir, yasak!” derler.
23- Ve Biz onların (Bize kavuşmayı ummayanların) amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik.
24- Cennet ashabı o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir.
25- Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir.
26- İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.
27–29- Ve o gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der.
30- Elçi de: “Ey Rabbim, hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur (terk edilmiş bir şey) edindiler.” dedi.
31- Ve işte böyle Biz her peygamber için günahkârlardan bir düşman kılmışızdır. Ve yol gösteren ve yardımcı olarak Rabbin yeter.
32- İnkâr edenler: “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?” de dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir (parça parça indirdik). Ve Biz onu tane tane okuduk.
33- Onların sana getirdikleri her bir meselede Biz mutlaka sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir.
34- O yüzleri üstü cehenneme toplanacak olanlar; işte onlar, yerce en kötü, yolca da en sapık olanlardır.
35- Ve ant olsun ki Musa’ya Kitap’ı verdik kardeşi Harun’u da onunla birlikte vezir (yardımcı, destekçi) kıldık.
36- Sonra da “Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin.” dedik. Sonunda da parçalayıp yok ettik.
37- Biz Nuh kavmini de elçileri yalanladıklarında suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ayet (ibret) kıldık. Ve Biz zalimler için çok acı veren bir azabı hazırladık.
38- Ad’ı, Semud’u, Ress ashabını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de.
39- Ve Biz onların hepsine örnekler verdik ve hepsini kırdık geçirdik.
40- Ve ant olsun bunlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar.
41, 42- Seni gördükleri zaman da, “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler!
43- Hevasını (kötü duygularını, tutkularını) tanrısı edinen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?
44- Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar / şaşkındırlar (aşağıdırlar).
45, 46- Rabbinin o gölgeyi nasıl uzatmış olduğuna bakmadın mı? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra Biz Güneş’i, ona delil kıldık. Sonra da onu kolay bir çekişle kendimize doğru çektik.
47- Ve O, sizin için geceyi elbise, uykuyu da rahatlık kılandır. Ve O, gündüzü yayılış kılandır.
48, 49- Ve O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Ve Biz ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım, diye gökten tertemiz bir su indirdik.
50- Ve ant olsun Biz, öğüt almaları için, aralarında evirip çevirdik (çeşit çeşit şekillerde anlattık), ama insanların çoğu sadece nankörlüğe dayattılar.
51- Şayet dileseydik Biz elbette her kente bir uyarıcı gönderirdik.
52- Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla (Furkan ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap!
53- Ve O, iki denizi salıverendir; şu su, tatlı ve susuzluğu giderici, şu da tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir berzah (engel) ve yasak kılandır.
54- Ve O, sudan, bir beşer yaratıp sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılandır. Ve senin Rabbin her şeye güç yetirendir.
55- Onlar da Allah’ın astlarından kendisine fayda vermeyen ve zarar vermeyen şeylere tapıyorlar. Ve o kâfir, Rabbinin aleyhine arka çıkandır.
56- Ve Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.
57- De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Sadece ve sadece Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler istiyorum.”
58- Ve sen, ölmeyen Hayy’e (daimi diri olana) güvenip dayan. Ve O’nu övgü ile arındır. Kullarının günahlarından haberdar olarak O (daima diri olan) yeter.
59- O (Hayy), gökleri yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva edendir, Rahman’dır. Haydi, sen bunu çok iyi haberdar olana (çok iyi bilene) sor.
60- Ve onlara “Rahman’a boyun eğin!” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şey için mi boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu (boyun eğme emri), onların nefretlerini artırdı.
61- Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay kılan ne cömerttir.
62- Ve O, öğüt almayı veya şükretmeyi dileyen kimseler için gece ile gündüzü hılfeten (birbiri ardınca) kılandır.
63- Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler.
64- Onlar (Rahman’ın kulları), Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler.
65, 66- Ve onlar (Rahman’ın kulları); “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikametgâhtır.” derler.
67- Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur.
68–71- Ve işte o kişiler (Rahman’ın kulları), Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler. -Ancak Hakk ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.-
72- Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler.
73- Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar (davranmazlar).
74- Ve o kişiler (Rahman’ın kulları), “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi müttekilere önder kıl!” derler.
75, 76- İşte onlar (Rahman’ın kulları), sabretmelerine karşılık ğurfede (cennetin en yüksek makamlarında), orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır -orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır.-
77- De ki: “Duanız olmasa Rabbim size kıymet verir mi ki de siz kesinkes yalanladınız? Artık size o kaçınılmaz olacaktır.”
Ayetlerin tahlili
1. Ayet:
Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı (Ayırıcı’yı) indiren ne cömerttir (ne bol nimet verendir)!
Bu ayet, bundan evvelki Ya Sin suresinin 69, 70. ayetlerindeki “Ve Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için yaraşmaz da. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz’ün hakk olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.” ifadesinin devamı niteliğindedir.
Bu ayette Kur’an’ın “furkan” özelliği ön plâna çıkarılmıştır. Mürselat suresinde de açıkladığımız gibi, Kur’an’ın isimlerinden biri olan “Furkan” sözcüğü, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki “fark” kökünden türemiş olup, “farika” sözcüğü ile aynı anlama gelir. “Fark” sözcüğünün türevlerinden “tefrik”, sözcüğü mahsusat (somut şeyler) için, “farikat” ve “furkan” sözcükleri makulât (soyut şeyler) için, kullanılır.
Bakara suresinin 53. ve Enbiya suresinin 48. ayetlerinde Musa peygambere de verildiği söylenen “Furkan”; soyut şeyler olan hakk ile batılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü… birbirinden ayırdığı için, Kur’an’a da isim olarak verilmiştir. Kur’an’ın “Furkan” olarak anıldığı birçok ayet vardır:
Bakara; 185: Ramazan ayı öyle bir aydır ki, onun içinde insanlara yol gösteren, hidayetten açıklamalar ve Furkan olarak Kur’an indirildi. …
Âl-i Imran; 3, 4: O (Allah), sana, kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hakk ile indirdi. O, daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.
Bu Furkan’ı da O indirdi. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler için kesinlikle çetin bir azap vardır. Allah çok güçlüdür, intikam sahibidir (suçluları cezalandırmak suretiyle adaleti sağlayandır).
Ayette isim verilmeden “kul” ifadesi kullanılarak konu edilen kişinin “Allah elçisi Muhammed” olduğuna dair Kur’an’da ipucu niteliğinde pek çok ayet vardır:
En’âm; 7: Ve biz eğer ki sana kağıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak, onlar da ona dokunsalardı, kesinlikle o küfretmiş olan kişiler, “Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir.” derlerdi.
Nisa; 136; Ey iman etmiş kişiler! Allah’a, elçisine, elçisine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Ve kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü inkâr ederse kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır.
Nahl; 89: Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.
Bakara; 23: Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sure siz getirin ve Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz.
İnsan; 23: Şüphesiz Biz; Kur’an’ı sana kısım kısım Biz indirdik Biz.
Buna karşılık, Razi ve Kurtubi, Abdullah b. Ez Zübeyr’in, ayetteki “abdihi (kulu)” sözcüğünü “ıbadihi (kulları)” olarak okuduğunu nakletmişlerdir. Bu kıraate göre ayetin anlamı “Âlemlere uyarıcı olsun diye, kullarına Furkan’ı (Ayırıcı’yı) indiren ne cömerttir!” şeklinde olmakta ve bu kıraat de yine bazı ayetlerden onay almaktadır:
Enbiya; 10: Hiç kuşkusuz size, öğüdünüz / şan şerefiniz içinde olan bir kitap indirdik. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacak mısınız?
Bakara; 136: Ve deyiniz ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildi ise, İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’a ve Yakub’a ve esbata (torunlarına) ne indirildi ise, Musa’ya ve İsa’ya ne verildi ise ve bütün peygamberlere Rabblerinden olarak ne verildi ise hepsine iman ettik; O’nun elçilerinden birinin arasını ayırmayız (hiç birini diğerinden ayırmayız) ve biz ancak O’nun için teslim olanlarız.
Tebareke
“Tebareke” sözcüğü, “üreme” ve “fazlalık” anlamındaki “berk, bereket” sözcüklerinin “tefâale” kalıbındaki bir türevidir. Sözcüğün kökü olan “berk”, “bereket” genellikle “hayırlı olan bir şeyin bolluğu” olarak ifade edilir.
Bu sözcüğün bedevîlerce ilk kullanımı; “deve ve kuşların subaşlarına toplanması, birikmesi” ve “havuza suyun dolması” anlamlarında kullanılmıştır. (Lisan-ül Arab; c:1, s:398)
Bu temel anlama göre “tebareke” sözcüğü; “bollaştıran, hayırlı ve güzel nimetleri bol bol veren” demek olmaktadır. Nitekim bizim “ne cömerttir” şeklinde yaptığımız çeviri de sözcüğün bu öz anlamını ifade etmektedir. Fakat ne var ki sözcük, zaman içerisinde “mukaddes” anlamında kullanılır olmuş ve “tebareke” lâfızları Allah için “O, ne kutludur!” anlamıyla ifade edilir olmuştur. Ancak bize göre, sözcüğün yer aldığı ayetlerin içerdiği mesajlar dikkate alınarak, sözcüğün öz anlamı ile kullanılması gerekmektedir.
“Tebareke” sözcüğünün türediği kök sözcük olan “berk” sözcüğü, türevleriyle birlikte Kur’an’da 31 kez yer almıştır. Konumuz olan türev sözcük “tebareke” ise Kur’an’da 9 ayette geçmektedir. Bu ayetlerin 3’ü bu surede olup (1, 10 ve 61. ayetler), diğerleri aşağıdadır:
Mümin; 64: Allah, sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil veren -şekillerinizi ne de güzel kılmıştır- ve sizi temiz şeylerle rızklandırandır. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. -Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir!-
Müminun; 14: Sonra nutfeyi bir alaka (embriyon) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası hâlinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık olarak inşa ettik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, ne cömerttir.
Mülk; 1: Mülk elinde bulunan O kimse (Allah), ne cömerttir. Ve O her şeye güç yetirendir.
A’râf; 54: Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve Güneş, Ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir.
Zühruf; 85: Ve göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin mülkü kendisine ait olan O kimse (Allah) ne cömerttir. Saat’in bilgisi de yalnızca O’nun yanındadır. Ve siz sadece O’na döndürüleceksiniz.
Rahman; 78: Celâl ve ikram sahibi Rabbinin adı ne cömerttir!
Ayette geçen “âlemler” ifadesi, tüm zamanların insanlarını kapsamaktadır. Ya Sin suresinin tahlilinde de değindiğimiz gibi, A’râf; 158, En’âm; 19, Sebe; 28 ve Enbiya; 107 ayetlerin açık ifadeleriyle, Allah elçisi sadece Arap toplumuna değil, tüm insanlara (âlemlere) elçidir ve tüm insanları uyarmakla yükümlüdür.
2. Ayet:
O (Furkan’ı indiren), göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi yaratıp sonra da onları bir ölçüye göre takdir edendir.
1. ayette Kur’an’ı indiren olarak “sonsuz cömert” niteliğini ön plâna çıkaran Rabbimiz, bu ayette dört niteliğini daha hatırlatmaktadır. Bu nitelikler; “göklerde ve yerde kendisinden başkasının sözünün geçmemesi, yani evrenin hakimiyetinin kendisine ait olması”, “çocuk edinmemiş olması, yani kendinden başka kimsenin ilâhlığa lâyık olmaması”, “hükümranlıkta ortağının bulunmaması” ve “her şeyi yaratıp, her şeyi şaşmaz bir ölçü ile ölçülendirmesi”dir. (Ölçü konusu Kamer suresinin 49. ayetinde de karşımıza gelmiş ve konu ile ilgili olarak Kamer suresinin sonunda Seyyid Kutub’un bir yazısı aktarılmış idi.)
2. ayet, Kur’an’da Allah’ı niteleyen yüzlerce ayetin bir özeti mahiyetinde olup, Allah’ın sıfatlarını tanıtan o ayetlerden üç tanesi de aşağıdadır:
Bakara; 107: Göklerin ve yerin egemenliğinin yalnız Allah’a ait olduğunu ve sizin için Allah’ın astlarından bir Yakın Kişi ve bir yardımcı olmadığını bilmedin mi?
İsra; 111:Ve de ki: Hamd (övgü), hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan Allah’a özgüdür. Ve O’nu büyüttükçe büyüt! (ululadıkça ulula!).
Kamer; 49:Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu (her şeyi) bir kader (ölçü, ayar) ile yarattık.
3. Ayet:
Onlar (kâfirler) ise, O’nun astlarından, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendileri için zarar ve faydaya gücü olmayan, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.
2. ayette kendi niteliklerini bildiren Rabbimiz bu ayette ise sözde tanrıların niteliklerini sayarak akıllı insanlara bir mukayese imkânı vermiştir:
- O putlar bir şey yaratamazlar. İlâh niteliği verilecek olanın ise yaratıcı olması gerekir. Nitekim Allah, her şeyi yaratandır (Zümer; 62, Mümin; 62).
- O putlar kendileri yaratılmış oldukları için başkasına muhtaç durumdadırlar. İlâh niteliği verilecek olanın ise hiçbir şeye muhtaç olmaması gerekir. Nitekim Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, çok zengindir (Tegabün; 6).
- O putların kendilerine fayda veya zarar verecek güçleri yoktur. Dolayısıyla başkalarına ne fayda ne de zarar verebilirler (A’râf; 197). Allah ise her şeye güç yetirendir (Mülk; 1).
- O putların, ne hayat vermeye, ne öldürmeye ve ne de öldürdükten sonra diriltmeye güçleri yeter. O hâlde bunlara “ilâh” denemez. Allah ise, yaratır, rızklandırır, öldürür ve sonra tekrar diriltir (Rum; 40).
Sözde ilâhların nitelikleri ayette çoğul ifadelerle anlatılmış ve böylece melek, elçi, cinn, veliyler, Ay, Güneş, taş, ağaç ve hayvanlardan edinilmiş putların hepsi ayetin kapsamı içine alınmıştır.
İnsanoğlunun sahte ilâhlar edinme temayülü sebebiyle Rabbimiz bu konudaki uyarıyı sık sık dile getirmiştir:
Meryem; 81: Onlar, kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.
Ya Sin; 20–25: O sırada o kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Uyun o gönderilmişlere (elçilere)! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yaratana? Siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç ben O’nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, onların (ilâhların) şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar (ilâhlar) beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman (ilâhlar edindiğim takdirde) apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Hadi kulak verin bana!”
Ya Sin; 74: Bir de onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar / tanrılar edindiler.
4–6. Ayetler:
Ve inkâr etmiş olanlar, “Bu (Furkan), onun (Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir.” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.
Ve “O (Furkan), yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam (sürekli) kendisine okunmaktadır.” dediler.
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.”
Bu ayet gurubunda, Kur’an karşısında âciz kalan ve mevcut düzenlerinin bozulmasından korkan inatçı kâfirlerin, olur olmaz isnatlarda bulunarak Furkan (Kur’an) hakkında yaptıkları sataşmalar ve onlara verilen cevap aktarılmaktadır. Dikkat edilirse müşrikler Kur’an’ın, peygamberimizin kendi düzmesi olmadığını bilmektedirler ama Kur’an’ın Allah tarafından vahyedildiği gerçeğine inanmak yerine, birileri tarafından ona öğretildiğini iddia etmektedirler. Bu isnat başka ayetlerde de yer almıştır:
Nahl; 103:Ve kesinlikle Biz, onların “Kesinlikle ona bir beşer öğretiyor” deyişlerini biliyoruz. Kastettikleri o kişinin dili yabancıdır. Bu (Kur’an) ise, apaçık Arapça bir dildir.
Klâsik kaynakların hepsinde, peygamberimize bu insafsız iftirayı atanların Nadr b. Hars b. Abdüddar ile arkadaşları olduğu, peygamberimize Kur’an öğreten kişilerin de Mekke’de ustalık yapan Bizans asıllı Cibra, Yesar ve Addas adındaki azat edilmiş köleler ile Habeşli büyücü Ubeyd b. Hadr adlı kişi olduğu yazmaktadır. Bu kaynaklarda verilen bilgilere göre kölelerden Cibra, Amir b. Rabia tarafından; Yesar, Ala b. El Hadrami tarafından; Addas da Huveytip b. Abdüluzza tarafından azat edilmişlerdir.
Görüldüğü gibi, peygamberimize Kur’an öğrettiği ileri sürülen bu kişiler, sosyal yönden çok zayıf ve yeni Müslüman olmuş “gariban” kişilerdir. Bu kişilerin, edebiyat bir tarafa, doğru dürüst Arapça bildikleri bile tartışmalıdır. Zaten Rabbimiz de müşriklerin akıl ve mantıkla bağdaşmayan bu saçma iddialarını “zalimce” diye niteleyerek reddetmiştir.
Müşriklerin iddiaları gerçekten saçmadır, çünkü her şeyden önce kâfirlerin elinde iddialarını kanıtlayacakları herhangi bir bilgi, belge, kanıt bulunmamaktadır. Eğer bu iddiaları kanıtlamaya yarayacak bir delil mevcut olsaydı, her türlü güç kuvvet ellerinde olan ve her türlü zorbalığı rahatça yapan bu kâfirler mutlaka bu delili ortaya çıkarırlar veya kendilerine karşı hiçbir hak iddia edemeyen garibanlara yaptıklarını itiraf ettirtebilirlerdi.
Diğer taraftan, söz konusu kişiler azat edilmiş de olsalar, eski sahiplerinin baskılarıyla, kendilerine maddî yönden bir çıkar sağlamayan peygamberi desteksiz bırakabilirlerdi. Hem iddia edildiği gibi olsaydı, kendileri de Müslüman olan bu kişiler, neden yalancı, düzmeci bir insana inanıp onun söylediklerine uysunlar, niçin düzenbazlığını bildikleri bir kişiyi peygamber olarak kabul etsinlerdi? Bu iddialar doğru olsa, onların bundan bir çıkarı olması gerekmez miydi? Peygamberimizin yanından hiç ayrılmayan eşleri, evlâtları, evlâtlığı Zeyd, Ebubekir ve diğer yakınları peygamberin böyle bir ilişki içinde olduğunu fark etmezler miydi? Böyle bir şey sezseler ona inanır, onun için canlarını ve mallarını ortaya koyarlar mıydı?
Kısacası, Rabbimizin dediği gibi bu iftira “zalimce” idi. Zalim müşriklerin böyle insafsıca saldırıları birçok kez olmuş ve Rabbimiz her defasında bu iddiaları reddetmiştir:
Ahkaf; 8:Ya da onlar; “Onu (Kur’an’ı) o (Muhammed) uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan olacak şeye güç yetiremezsiniz (beni Allah gibi cezalandıramazsınız). O, sizin neyin içine atıldığınızı daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”
Şûra; 24:Ya da onlar; “Allah’a karşı yalan uydurdu” diyorlar. Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilir.
En’âm; 93: Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış; “Ruhunuzu teslim edin. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” derlerken bir görsen!
Müşriklerin bu davranışlarına karşılık insaf sahibi olan “Ehl-i Kitap”tan aklı başında olanların böyle bir iddiaları olmamış, onlar Kur’an karşısında hemen iman etmişlerdir:
İsra; 107–109:De ki: Siz ona (Kur’an’a) ister inanın, ister inanmayın, şu daha önce kendilerine ilim verilenler, o (Kur’an) onlara okunduğunda onlar, secde ederek (teslimiyet göstererek) çeneleri üstü kapanırlar. Ve: “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” derler.
Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu (Kur’an) onların huşuunu (alçak gönüllüğünü) artırır.
Kasas; 51, 52: Ve ant olsun Biz, Söz’ü (vahyi, Kur’an’ı) birbiri ardınca uladık. Belki öğüt alırlar!
Ondan (Sözden; vahyden, Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona (Söz’e; vahye, Kur’an’a) da inanırlar.
Ahkaf; 10: De ki: “Gördünüz mü (hiç düşündünüz mü)? Eğer bu Kur’an Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğullarından bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.”
Ankebut; 47: Ve işte böylece Biz, sana Kitap’ı indirdik de kendilerine Kitap verdiklerimiz ona inanıyorlar. Ve bunlardan da ona inananlar vardır. Ve bizim ayetlerimizi ancak inkârcılar bile bile reddeder.
En’âm; 114: Size Kitap’ı (Kur’an’ı) ayrıntılı olarak indirdiği hâlde, ondan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun (Kur’an’ın) şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen sakın şüphecilerden olma.
Ra’d; 36: Ve kendilerine Kitap verdiklerimiz, sana indirilen (vahy) le sevinirler. Hizipleşenlerden, ayetlerin bir kısmını inkâr eden kişiler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve O’na şirk koşmamakla emrolundum. Ben yalnızca O’na davet ediyorum, dönüşüm de yalnız O’nadır.”
Konumuz olan ayette “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir.” denilmek suretiyle çok ince bir noktaya temas edilmiş ve Allah’ın her sırra vakıf olduğu vurgulanmıştır. Zira Kur’an’ın, bilinen ve henüz bilinmeyen yapısıyla, içerdiği gaybe ait bilgilerle, indiği dönemdeki insanlarının gizli kararlarını ortaya dökmesiyle, topluma yönelik olan en üst düzeydeki ahlâk ve yasa ilkeleriyle, afak ve enfüse ait mucizevî bilgileriyle, ancak her şeyi, her sırrı bilen bir yüce kudret tarafından oluşturulması mümkündür!
Yani, Kur’an’ı indiren Allah, her sırra vakıftır, her şeyi bilir:
Enbiya; 2–4: Rabblerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü / hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?”
(Peygamber): “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir.” dedi.
7–9. Ayetler:
Ve onlar (inkâr etmiş olanlar): “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler; “Siz yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler.
Senin için nasıl örnekler getirdiklerine bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler.
Kur’an’a yönelik ithamları reddedilince müşrikler bu kez Allah elçisine karşı saldırıya geçmişler ve 7–9. ayetlerden oluşan paragrafta işte bu ithamlar konu edilmiştir. Burada kâfirlerin itirazları; peygamberin onlardan birisi olması, yani onlar gibi yiyip içen, sokaklarda gezen biri olmasıdır. Beklentileri ise; elçinin beraberinde uyarıcı olan ve kendilerinin de görebileceği bir meleğin inmesi veya elçiye bir hazine sunulması veyahut da elçinin yiyip içeceği bir bahçesinin, çiftliğinin olmasıdır. (Kâfirlerin bu beklentilerine cevap 20. ayette gelecektir.)
Kâfirlerin alay kokan bu talepleri Kur’an’da birkaç kez yer almıştır:
İsra; 90–93:Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?”
Kâfirlerin bu taleplerinin benzeri daha evvel Firavun tarafından Musa peygambere de yapılmıştı:
Zühruf; 53: Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?
Demek oluyor ki, Musa peygamberin Firavun’u ile Muhammed peygamberin karşıtları arasında bir fark yoktur.
Bu ayet grubunda, büyüklenmeleri sebebiyle iyi düşünemeyen ve gerçeği göremeyen gururlu kâfirler, Rabbimiz tarafından “zalim”, “sapmış” ve “hiçbir yola güç yetiremeyen” olarak nitelenmek suretiyle kınanmıştır.
10. Ayet:
Öyle cömerttir ki O, dilerse sana ondan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan cennetler kılar (verir), senin için saraylar da kılar (yapar).
Bu ayet de suiistimal edilmiş ayetlerden birisi olup rivayetlerde bu ayetin, elinde cennet saraylarının anahtarları bulunan cennetlerin bekçisi Rıdvan tarafından indirildiği, peygamberimizin ise bunları reddedip fakirliği ve kul-elçiliği tercih ettiği anlatılmaktadır (!). Oysa bu ayette Rabbimiz, kudretini ve sonsuz cömertliğini ifade edip, dilerse onların saydıkları sözde değerlerden daha hayırlısını elçisine vereceğini bildirmektedir.
11–19. Ayetler:
Aslında onlar Saat’i (kıyameti) yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgın alevi (cehennemi) hazırladık.
O (çılgın alev) onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler (işitecekler).
Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak ondan (cehennemden) dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.
-Bugün bir ölüm değil, birçok ölüm isteyin!-
De ki: “Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?”
Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. -(Bu) Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı bir vaattir.-
Ve o gün O (Rabbin), onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da; “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.
Onlar dediler ki: “Tesbih ederiz Seni, Senin astlarından veliyler edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i (öğütü) terk ettiler ve helâke giden bir topluluk oldular.”
İşte onlar (taptıklarınız) sizi söylediklerinizde yalanladılar. Artık geri çevirmeye ve bir yardıma güç yetiremezsiniz. Ve sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız.
Bu ayet gurubunda kâfirlerin içlerinde tutup da açıkça söyleyemedikleri sırları, ana gayeleri, Rabbimiz tarafından açığa vurulmakta, onları bekleyen akıbet ve olacaklar nakledilmektedir.
Birçok ayette belirtildiği gibi, kâfirler demektedirler ki: “Yeryüzündeki bu hayattan başka bir hayat yoktur. Yaptıklarımızdan dolayı hesaba da çekilmeyeceğiz. Ölüm, her şeyin sonu demektir. Bu sebeple Allah’a ibadet etmişsin, kâfir, müşrik olmuşsun hiç fark etmez. Elinde fırsat varken fırsatlar değerlendirilmeli, dünyadaki her türlü zevk tadılmalıdır.”
Bu durumda, onların Kur’an ve elçi hakkında ileri sürdükleri saçmalıklar aslında birer bahanedir ve onların esas düşünceleri kıyameti inkâr etmek ve onu yalan saymaktır. İşte 11. ayet, onların bu saçma kabullerine karşı Rabbimizin tepkisini bildirmektedir.
Kâfirlerin sırları ve akıbetleri bildirildikten sonra 12, 13. ayetlerde uyarı amaçlı olarak mahşerden ve cehennemden bazı sahneler canlandırılmıştır. Bu sahnelerde müşriklerin helâki çağırmaları; onların “Yetiş ey ölüm, yetiş!” diye bağrışacaklarını düşündürmektedir. Nitekim toplumda dayanılmaz acı ve sancı içinde kıvranan kişilerin de “Allah’ım canımı al da kurtar!” tarzında yakarışına çokça rastlanmaktadır.
Bu sahnelerle henüz yüz yüze gelmemiş olanlara sanki “Bir kere değil, bin kere ölüm isteseniz yine de kurtuluşunuz yok. Gelin aklınızı başınıza alın!” şeklinde bir uyarının yapıldığı 14. ayetten sonra 15, 16. ayetlerde ise, cehennem sahnelerindeki korkunçluğun alternatifi olarak takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cennetinin karşılık ve gidilecek yer olarak daha iyi olduğu, bu vaadin yerine getirilmesini Allah’ın üstlendiği vurgusuyla bildirilmektedir.
17–19. ayetlerde, kâfirlerin dünyada iken ilâh edindikleri şeylerle yüzleştirildiklerini anlatan bir sahne ile yine mahşer canlandırmalarına dönülmüştür.
17. ayetteki “onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyler” ifadesi ile kastedilenler “cansız putlar” değil, çeşitli müşrik toplumların tanrılaştırdıkları melekler, peygamberler, veliyler, şehitler ve dindar kişilerdir.
Bu yüzleşme sahneleri Kur’an’da birçok kez yer almıştır:
Sebe; 40–42:Ve o gün O (Allah), onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.
Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim veliymiz Sensin. Bilakis onlar cinnlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı.” dediler.
İşte o gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz o zulmetmiş (şirke batmış) kişilere: “Tadın bakalım o yalanladığınız ateşin azabını!” deriz.
Maide; 116, 117: Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O (İsa); “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!
Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen gaybleri en iyi bilensin.”
Ahkaf; 5, 6: Ve Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Onlar (tapılan kimseler), onların yalvarışlarından habersizler de.
İnsanlar bir araya toplandığı zaman onlar (taptıkları kimseler) kendilerine düşmandırlar. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler.
18. ayette geçen “zikr” sözcüğü ile Kur’an ve ondan evvelki tüm vahyler kastedilmiştir. Zira öğüde kulak vermeyen kişi sadece son peygamber zamanında olmamış, ilk peygamberden bu yana her peygamber döneminde de var olmuştur.
Yine 18. ayette geçen “sübur” sözcüğü; “helâk olmak, yok olmak” demek olup, bu ifade bir başka ayette daha geçmektedir:
İsra; 102:O (Musa) dedi ki: “Sen kesinlikle bildin ki, bunları (mucizeleri), birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ve ben de senin helâk olmuşluğuna kesinlikle inanıyorum.”
20. Ayet:
Biz senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık. -Sabrediyor musunuz!- Ve senin Rabbin çok iyi görendir.
Hatırlanacağı üzere yukarıda 7. ayette müşrikler, Allah’ın elçisinin kendi içlerinden birisi olmasını kabullenmemişler ve onunla birlikte bir melek gelmesini istemişlerdir. İşte bu ayet, onlara verilen cevap mahiyetindedir. Kur’an’a bakıldığında, Nuh peygamberden bu yana müşriklerin hep aynı bahaneleri ileri sürdükleri görülmektedir. Ama Yüce Allah, geçmişte de elçilerini, elçinin gönderildiği toplumun içinden ve yiyen, içen, çarşıda pazarda yürüyen kişilerden seçmiştir.
Maide; 75: Meryem’in oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak onlar nasıl yüz çeviriyorlar!
Yusuf; 109: Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin ehlinden (kendi halkından), kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişileri elçi olarak gönderdik. Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip dolaşmadılar mı? Ki kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar! Elbette ahiret yurdu takvalı davranan kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Enbiya; 8: Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da (ölümsüz) değillerdi.
Ayette geçen “fitne” sözcüğü; “ateşe atmak, belli aşamalardan, sıkıntılardan geçirmek suretiyle eğitmek, olgunlaştırmak, arı duru hâle getirmek” demektir. Ayrıntılarını Sad suresinin sonundaki “Fitne” başlıklı yazımızda verdiğimiz sözcüğün bu ayetteki kullanılışı için ise; “insanların zor görevlerle, zorluklarla birbirleriyle olan ilişkilerindeki sorumluluk ve duyarlılıkla denenmesi, deneyim kazanıp olgunlaşmasının sağlanması veya sınanması” şeklinde bir açıklama getirmek mümkündür. Çünkü sözcük ayetteki “Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık.” ifadesi içinde geçmektedir. Bu ifadeden de; Allah’ın, elçileri toplumlara, toplumları elçilere, insanları birbirlerine deneme malzemesi yaptığı anlaşılmaktadır. Yani insanlar, aralarındaki babalık-evlâtlık, idarecilik-tebaalık, güçlülük-zayıflık, zenginlik-yoksulluk, hastalık-sağlık, bilgi-bilgisizlik gibi ilişkiler dolayısıyla birbirleriyle sınanmaktadırlar.
-Sabrediyor musunuz!-
Daha önce Müddessir ve Asr surelerinin tahlilinde ayrıntılı açıklamalar yaptığımız “sabr”; “aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle yapılan mücadele” demek olup bu davranış, Rabbimizin bizlerden yapmamızı istediği ödevlerin ilk sıralarında yer alır. “Sabr” sözcüğü ile katlanmayı değil, göğüs germeyi kasteden Rabbimiz burada da görüldüğü gibi, her fitnenin, belâlanmanın ardından, bu zor durumlarla mücadeleyi icap ettiren “sabr”a yönelik mesajlar vermiştir:
Bakara; 155, 156: Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız (imtihan edeceğiz). Başlarına bir musibet geldiği zaman “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz.” diyen şu sabredenleri müjdele!
Müminun; 111: Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabrettiklerine karşılık verdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir.
Ayetin sonundaki “Ve senin Rabbin çok iyi görendir.” ifadesi, yapılan sınamanın sonuçlarının kesinlikle değerlendirilmekte olduğunu, hiçbir şeyin zayi olmayacağını anlatmaktadır.
21. Ayet:
Bize kavuşmayı ummayanlar da “Bizim üzerimize melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler (azgınlaştıkça azgınlaştılar).
Ayette, “Bize kavuşmayı ummayanlar” olarak nitelendirilenler, öldükten sonra dirilip hesap vereceklerine inanmayanlardır. Onlar inanmak için kendilerine meleklerin inmesini veya putlarını gördükleri gibi Allah’ı da somut bir varlık şeklinde görmeyi istemektedirler. Yani onlar açıkça demek istemektedirler ki; “Madem Allah bize mesaj vermek istiyor, niye bir elçi ile yolluyor ki? Elçiye yaptığı gibi bize de bir melek yollasın ve bizimle direkt olarak muhatap olsun veyahut kendisini bize göstersin.”
Müşriklerin Allah’ı eleştiren, Allah’a karşı koyan, hatta Allah’a meydan okuyan bu tavırları Kur’an’da birçok kez sergilenmiştir:
Enam; 124: Ve onlara bir ayet geldiği zaman: “Allah`ın elçilerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe asla inanmayacağız.” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yaptıkları plânlarından, hilelerinden dolayı Allah katından bir zillet ve çetin bir azap dokunacaktır.
Yukarıda 7–9. ayetlerin tahlilinde verdiğimiz İsra suresinin 90–92. ayetleri ve aşağıdaki ayet, aynı tavrı İsrailoğullarının da sergilediğini göstermektedir:
Bakara; 55: Hani bir zamanlar da “Ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.” demiştiniz de bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti.
Ama Rabbimiz, Firavun bozuntularının bu tavırlarının, onların istekleri yerine getirilse de değişmeyeceğini bildirmiştir:
En’âm; 111: Gerçek şu ki, eğer Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah’ın dilemesi dışında- yine inanmayacaklardı. Velâkin onların çoğu cahillik ediyorlar.
Ayetteki “Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler (azgınlaştıkça azgınlaştılar).” ifadesi, bunların kendilerinin büyüklüğüne inandıklarını ve kendilerinden daha büyük bir güç tanımadıklarını göstermektedir. Bu yüzden de onlar, hak hukuk tanımamakta, kimseden korkmamakta, azıttıkça azıtmaktadırlar.
22. Ayet:
Melekleri görecekleri gün; işte o gün, günahkârlara hiçbir müjde (sevinç haberi) yoktur. Ve onlar “Yasak edilmiştir, yasak!” derler.
Rabbimizin rahmeti gereği yaptığı bu ayetteki uyarı şu şekilde takdir edilebilir: “Siz ölüm anında veya kıyamet günü melekleri (Allah’ın güçlerini) gördüğünüz zaman, iş işten geçmiş olacak, o zaman aklınızı başınıza almanız size bir yarar sağlamayacak. O gün size hiçbir hayırlı haber söz konusu olmayacak. Sadece işkencecilere ‘Yapmayın, yapmayın!’ diye yalvaracaksınız.”
Hıcran mahcuran
“Hacr” sözcüğü, Türkçeye hukuk alanında girmiş ve “hacir (kısıtlılık)” şeklinde Türkçeleşmiş bir sözcüktür.
Bizim “Yasak edilmiştir, yasak!” diye çevirdiğimiz “hıcran mahcuran” ifadesi ise bir bedevî tabiri olup, bedevîlerin korktukları bir kişiyle karşılaştıklarında kullandıkları bir ifadedir. Bu tabirin anlamı da; “Bana zarar verme! Bana zarar vermek yasaklanmıştır!” demektir. Yani, anlaşılan o ki, müşrikler melekleri görecekleri o gün korkak bedevîler gibi yalvarıp duracaklardır. Meleklerin indirildiği günün, kâfirler için korkulacak bir gün olduğu, başka ayetlerde farklı anlatımlarla dile getirilmiştir:
En’âm; 8: Ve; “Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık, iş mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı.
En’âm; 93: Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış; “Ruhunuzu teslim edin. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız!” derlerken bir görsen!
Hicr; 7, 8: “Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin.”
Biz o melekleri ancak, hakk ile indiririz. O vakit de onlar mühlet verilenlerden olmazlar.
Enfal; 50: Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını” diye onların canlarını alırken bir görseydin.
Meleklerin gelişinin, geçmişte yaşanmış somut bir örneği de Hicr suresinin 51–64. ayetlerinde, Lut kavmi kıssasında anlatılmıştır.
Meleklerin indiği gün, müminler için ise hiç korkulacak bir gün değildir:
Fussılet; 30: Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin.”
23. Ayet:
Ve Biz onların (Bize kavuşmayı ummayanların) amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik.
Bu ayette çok önemli bir noktaya değinilmiş; iman etmeyenlerin yaptıkları işlerin toz gibi savrulup gideceği, yani amellerinin onları kurtarmayacağı açıklanmıştır. İnkârcıların bu durumu başka ayetlerde de bildirilmektedir:
Nur; 39: Ve şu küfretmiş olan kişilere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. Yanında Allah’ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah hesabı çok çabuk görür.
Hud; 16: İşte onlar, kendiler için ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Bütün yaptıkları şeyler de batıldır.
Âl-i Imran; 91: Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın -onu fidye verseler bile- asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.
İbrahim; 18: Rabblerini inkâr edenlerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir.
Kehf; 105: İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız (hiçbir değer vermeyiz).
24. Ayet:
Cennet ashabı o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir.
Kâfirlerin durumlarının açıklanmasından sonra bu ayette müminlerin durumları açıklanmaktadır. Böyle bir mukayese aşağıda 66. ve 76. ayetlerde de karşımıza gelecektir.
Müminlerin durumlarını bildiren bu ayet aynı zamanda, yukarıda 15. ayette “Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?” ifadesiyle Yüce Alah’ın elçisine sordurduğu sorunun cevabını teşkil etmektedir: “Cennet ashabı o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir.”
Cennet ashabı ile cehennem ashabının durumlarının bir olmayacağı başka ayette de bildirilmiştir:
Haşr; 20: Cehennem ashabı ve cennet ashabı eşit olmaz. Cennet ashabı kurtulanların ta kendileridir.
25–29. Ayetler:
Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir.
İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.
Ve o gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der.
Bu ayet gurubunda Rabbimiz, kıyametin dehşet verici sahneleriyle karşılaşacak olan inançsızların, o gün yapacak oldukları davranışları, pişmanlıkları sergilemek suretiyle uyarı yapmaktadır.
Kur’an’da kıyamet, mahşer ve cehennem sahnelerine yönelik yüzlerce ayet mevcuttur.
Bakara; 210: Onlar sadece Allah’ın, buluttan gölgeler içinde gelmesini, meleklerin gelmesini ve işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.
Müminun; 16: Sonra Şüphesiz siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz.
27. ayette geçen “zalim kimse” ifadesinin başında lam-ı tarif edatı (el) bulunduğundan, bu ifadenin belli bir kişiyi kastettiğini düşünmek mümkündür. Nitekim klâsik eserlerde ve Esbab-ı Nüzul kayıtlarında bu zalim kişinin Ukbe b. Ebu Muayt olduğu ve bu kişinin İslâm’a girmek arzusunda olan arkadaşı, izdaşı, dostu Umeyye b. Halef’in Müslüman olmasını engellediği yazmaktadır. (Her iki şahıs da Bedir savaşında ölmüştür.) Diğer taraftan, Rafizi gurubu da, ayetin orijinalinde, söz konusu kişinin adının açıkça belirtilmiş olduğunu ama birilerinin o ismi silip yerine “o zalim kişi” ifadesini koyduğunu iddia etmiştir.
Buna karşılık, ayetteki “el” edatına rağmen ifadenin “genel”i kastettiğini düşünmek de mümkündür. Çünkü genel mantık kurallarına göre; “Bir hükmün bir vasfa dayandırılması, o vasfın o hükmün illeti olduğunu ihsas ettirdiği içindir.” Burada da o zalim kişinin pişmanlıktan dolayı elini ısırması, kendi yapmış olduğu zulüm, yani şirk sebebiyledir. Bu yüzden, illet genel olunca, hüküm de genel olmalıdır. Ayrıca, bu ayetin özel bir olay hakkında inmesi, kendisinden umumîliğin kastedilmesine, hem bu belli şahsın, hem onun dışında kalanların, bu umumî hüküm (ifade) içine girmelerine engel değildir.
Bize göre de bu ayetin mesajı; herkesi zulümden alıkoymaktır. Bu ise ancak, ayetin genel manada olmasıyla sağlanır.
30. Ayet:
Elçi de; “Ey Rabbim, hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur (terk edilmiş bir şey) edindiler.” dedi.
Bu ayette, peygamberimizin kıyamet gününde tanık olarak dinleneceği duruşmada vereceği ifade yer almaktadır.
Daha önce Mürselat suresinin tahlilinde değindiğimiz gibi, Yüce Allah’ın tüm elçileri, mahşerde yapılacak duruşmada kendi toplumları için tanık tutulacak ve dinleneceklerdir:
Mürselat; 11: elçiler, vakitlendirildikleri zaman,
Zümer; 69: Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar (onlara haksızlık edilmez).
Nisa; 41: Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?
Ayette “dedi” şeklinde geçmiş zaman kipi kullanılması, te’kit ve tahakkuku vukuuna binaendir, yani olayların mutlaka belirtildiği gibi gerçekleşeceği içindir. Buna göre ayetten, peygamberimiz kıyamet günü tanıklığa çağırıldığında, Kur’an’ı terk edenlerden “Ey Rabbim, hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur (terk edilmiş bir şey) edindiler.” diyerek şikâyette bulunacağı anlaşılmaktadır. Ama “Zikir”in terk edildiğine dair yapılacak olan bu tanıklık sadece peygamberimize özgü olmayıp, yukarıda 18. ayette bildirildiği gibi, uydurma tanrılar tarafından da yapılacaktır.
Ayette geçen “mehcur” sözcüğü Arapçada birçok anlamda kullanılabilir olmasına rağmen, sözcüğün içinde bulunduğu pasaj itibariyle ayetin anlamı şöyledir: “Kavmim Kur’an’ı dikkate değer görmedi. Kabul etmediği gibi, ardından da gitmedi. Onu eğlenme ve alay konusu haline getirdi.”
31. Ayet:
Ve işte böyle Biz her peygamber için günahkârlardan bir düşman kılmışızdır. Ve yol gösteren ve yardımcı olarak Rabbin yeter.
Surenin ilk ayetlerinde müşriklerin sataşmaları karşısında onları “sapmış” ve “hiçbir yola güç yetiremez” olarak niteleyen Rabbimiz bu ayette elçisini, o olaylara işaret ederek sanki şöyle teselli etmektedir: “Böyle, senin başına gelenler gibi, elçiye düşmanlık edilmesi sadece sana yapılan bir şey değildir, bu davranış senden evvelki tüm elçilere de yapılmış, o elçiler de bunlara maruz kalmıştı, onların da senin gibi düşmanları vardı. Sen sabırlı ol, Allah sana gerektiği gibi yol gösterecek ve yardım edecektir.”
Bu ayetin bir benzeri de En’âm suresindedir:
En’âm; 112–113: Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytanlarını düşman kıldık. Ki dünya malına aldanmaktan bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü vahyeder / gizlice telkinde bulunur / fısıldar. Ve şayet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları bırak -uydurdukları şeyleri de.-
Ahirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun olsun ve de yapmakta olduklarını yapsınlar diye de.
32, 33. Ayetler:
İnkâr edenler; “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? de dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir (parça parça indirdik). Ve Biz onu tane tane okuduk.
Onların sana getirdikleri her bir meselede Biz mutlaka sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir.
Bu ayetler surenin 4–8. ayetlerinin devamı mahiyetinde olup, kâfirlerin Kur’an hakkındaki bir başka şüphelerini ve onlara verilen cevabı içermektedir. Bu iki ayet grubu arasındaki bağlantıyı 32. ayetteki “ve” bağlacı sağlamakta ve paragraf şöyle oluşmaktadır:
Ve inkâr etmiş olanlar; “Bu (Kur’an), onun (Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir.” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.
Ve “O (Kur’an), yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam (sürekli) kendisine okunmaktadır.” dediler.
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.”
Ve onlar (inkâr etmiş olanlar); “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler; “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler.
Ve “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi” dediler. …
32. ayette, Kur’an’ın bir kerede topluca inmemiş olmasını, inanmamalarına bahane olarak ileri süren kâfirlere gerekli cevap verilmiş ve “Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir” denerek cevap gerekçesi ile açıklanmıştır.
Rabbimizin bu cevabı üzerinde biraz düşünülürse, aşağıda sıralanmış olan mantıklı akıl yürütmeler yapılabilir:
- Eğer Kur’an peygamberimize bir defada topluca indirilmiş olsaydı, onun zaptı, yani yazımı ve ezberlenmesi çok zor olur, yanılmalar yanlışlar meydana gelebilirdi.
- Elinde bir kitap bulunan insan, kitabın sürekli yanında bulunmasına güvenerek onu ezberlemek istemeyebilirdi. Rabbimiz ise peygamberimizin Kur’an’ı çok okumasını, iyice ezberlemesini ve yanılmaktan uzak olmasını istediği için Kur’an’ı bir defada değil, parça parça indirdi.
- Eğer Kur’an bir defada indirilmiş olsaydı, onun bütün hükümlerini öğrenmek ve benimsemek insanlara çok ağır gelirdi, insanlar Kur’an’ı hazmedemezlerdi. Ama Yüce Allah, onu parça parça, muayyen zamanlarda indirerek, koyduğu dinin emir ve yasaklarını yavaş yavaş indirmiş oldu ve insanlar da dinin gereklerini o nispette kolay yerine getirmiş oldular.
- Kur’an insanların sorularına, isteklerine cevap verecek şekilde ve meydana gelen hâdiselere göre iniyor, böylece insanlar daha fazla basiret sahibi oluyorlardı. Çünkü olaylarla ve zihinlerdeki sorularla eş zamanlı bir iniş, Kur’an’ın fesahatine gaybden haber verme işini de ekliyor, Kur’an’ın getirdiği her cevapta, her çözümde, gerçekleri yaşayarak öğrendikleri için insanların görüşleri, bilgileri, düşünceleri, daha fazla artıyordu.
- Eğer Kur’an bir defada inmiş olsaydı, peygamberimiz indirilmiş Kur’an’ı göstererek kâfirlere işin başında bir defa meydan okuyacaktı. Hâlbuki Kur’an, parça parça ve aralıklarla inince, peygamberimizin inançsızlara karşı meydan okumaları inen her parçada gerçekleşti. Böylelikle kâfirlerin, Kur’an’ın bir parçasının benzerini bile yapamayacakları defalarca kanıtlandı ve Kur’an’ın muhteşemliği hem peygamberimizin hem de kâfirlerin gönüllerine iyice yerleşmiş oldu.
Tertil
“Tertil” sözcüğü; “Bir şeyin tertibinin güzelliği” demektir. Bu sözcük bedevînin dilinde “Bir şeyden birinin diğerine karışmaması, tarak dişi gibi birbirine karışmamış, karışmayan” anlamına gelir. Bu durum, muhkem, kuvvetli, sımsıkı olmanın zıddıdır. Meselâ dişlerin “tertil”i; “dişlerin seyrek bir şekilde düzene konulmuş, dizilmiş olması” demektir ve bu sözcük Arapçada “güzel dizilmiş dişler” manasında da kullanılır. (Lisan; */?)
Sosyal alanda ise “tertil”; “sözün, kelimelerinin birbiri ardınca, tek tek, yavaş yavaş, ağır ağır, tane tane, dizilmesi” demektir. Buna göre de Kur’an’ın tertili; “Kur’an’ın indiği şekilde tertibinin korunması, bir necmin bir başka necme karıştırılmaması” anlamına gelmektedir.
Kur’an’ın nasıl indirildiği ve nasıl okunması gerektiği Kur’an’da şöyle açıklanmıştır:
İsra; 106: Ve Kur’an’ı; Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye ayırdık ve Biz onu peyderpey indirdik.
Demek ki Kur’an, konularına göre, necmlere göre, iniş sırasına göre bir tertip ve tasnif yapılmak suretiyle okunmalı ve okutulmalıdır.
32. ayette de Rabbimiz Kur’an’ı tertillediğini, yani her şeyi yerli yerinde bir birine karıştırmadan bir düzen içinde indirdiğini beyan etmektedir. Peygamberimize ilk gelen vahylerde de (Müzzemmil; 4), Kur’an’ın tertillenmesi, yani necmlerin gayet düzenli tutulması, birbirine karıştırılmaması emredilmiştir. Ama tüm bunlara rağmen maalesef elimizdeki mushaf tertilli değildir. Biz, samimiyetle ve dürüstçe birçok kez dile getirdiğimiz bu hususta, Kur’an’a gönül verenlerin Kur’an ile derin çalışmalar yapıp Kur’an’ı necm necm dizmeleri ve Kuran’ı bugünkü sure anlayışından öte, gerçek sureleriyle mushaflaştırmaları gerektiğine inanıyor ve bu gayreti onlardan bekliyoruz.
Hakkın gelmesi
Rabbimizin 32. ayetteki; “Onların sana getirdikleri her bir meselede Biz mutlaka sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir.” ifadesiyle, müşriklerin görüşlerindeki bozukluk çok net bir şekilde ortaya konulmuştur. Yani, bu cevabında Rabbimiz; “Biz hakkı getiririz, hakk gelince de batıl kaybolur. Onlar ne zaman saçma sapan bir şey ortaya atsalar Biz onun üzerine gerçeği yollarız ve o saçmalığı ortadan kaldırırız.” buyurmaktadır.
Enbiya; 18: Bilakis, Biz hakkı batılın üzerine atarız da onun beynini ezer. Bir de bakarsın o, yok olup gitmiştir. Ve nitelediklerinizden dolayı vay halinize!
İsra; 105: Biz onu (Kur’an’ı) hakk ile indirdik, o da hakk ile indi. Ey Peygamber! Ve Biz seni yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak elçi yaptık.
En güzel tefsir
“ تفسير Tefsir” sözcüğünün kökü “ فسر fesr” sözcüğüdür. “Açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamına gelen “ فسر fesr” sözcüğü, ilk olarak tıp alanında, “doktorun suya bakması” anlamında kullanılmıştır. Nitekim bu kökün başka bir türevi olan “ تفسرة tefsireh” sözcüğü de; “hastalığın tespiti için üzerinde araştırma yapılan sidik” demektir. (Lisan ül Arab Fesr maddesi cilt 7, sayfa 101.)
Doktorlar bu “tefsireh”e bakarak hastalıkların sebeplerini bulup açıkladıkları için “فسر fesr” sözcüğü de zamanla, yukarıda verdiğimiz “açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. “ فسر Fesr” sözcüğünün tef`il babından mastarı olan “تفسير tefsir” sözcüğü de bu anlama paralel olarak “iyice araştırmak, çok açıklamak” anlamında kullanılmaktadır.
Demek oluyor ki “تفسير tefsir” sözcüğü; “anlaşılmamış, kapalı, müşkil, müphem bir sözü, bir konuyu, bir meseleyi anlaşılır hâle getirmek” demektir. İşte, Kur’an ayetleri de konuları, problemleri en güzel şekilde ortaya koyup açıkladığı için en güzel tefsirdir.
34. Ayet:
O yüzleri üstü cehenneme toplanacak olanlar; işte onlar, yerce en kötü, yolca da en sapık olanlardır.
Bu ayetle, Kur’an’dan, yani Allah’ın zikrinden yüz çevirenlere ve elçisine karşı onlarca sudan bahaneyle karşı çıkanlara bir gönderme yapılmış ve son bir uyarı olarak onların ahiretteki hâlleri bildirilmiştir. Bu uyarının bir benzeri de İsra suresindedir:
İsra; 97: Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o (cehennem) dindi onlara ateşi artırırız.
35, 36. Ayetler:
Ve ant olsun ki Musa’ya Kitap’ı verdik kardeşi Harun’u da onunla birlikte vezir (yardımcı, destekçi) kıldık.
Sonra da “Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin” dedik. Sonunda da parçalayıp yok ettik.
Surenin bu bölümünde, eskiye ait birkaç kıssaya değinilerek tarihten ibret alınması istenmiş ve ilk olarak da Musa peygamberin kıssasından bahsedilmiştir. Zaman itibariyle Kur’an’ın muhataplarına en yakın olan Musa peygamberin kıssası, ayrıntılı olarak A’râf suresinde yer almış, A’râf’ta yer almayan bazı olaylar da Kasas suresinde bildirilmiştir.
37–40. Ayetler:
Biz Nuh kavmini de elçileri yalanladıklarında suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ayet (ibret) kıldık. Ve Biz zalimler için çok acı veren bir azabı hazırladık.
Ad’ı, Semud’u, Ress ashabını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de.
Ve Biz onların hepsine örnekler verdik ve hepsini kırdık geçirdik.
Ve ant olsun bunlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar.
Burada kısaca sözü edilen kavimler, aslında Arapların hikâyelerini çok iyi bildikleri ve dilden dile naklettikleri, hatta güneye ve kuzeye doğru yolculuk yaptıklarında da kalıntılarını gördükleri kavimlerdir. Bundan evvelki surelerde hikâyeleri daha ayrıntılı anlatılmış olan kavimler, burada kısaca ismen hatırlatılmakta ve böylece tabir yerinde ise inkârcılara aba altından sopa gösterilmektedir.
Eski kavimlerin kalıntılarının Araplar tarafından görüldüğü, aşağıdaki ayetlerde de yer almaktadır:
Saffat; 133–138:Şüphesiz Lut da gönderilenlerdir.
Hani Biz onu ve ehlinin tamamını kurtarmıştık.
Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç.
Sonra diğerlerini helâk etmiştik.
Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onların üzerine uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ akletmiyor musunuz?
Hicr; 79: Böylece Biz onlardan (Eyke halkından) intikam aldık. İkisi de (Eyke ve Medyen) açık bir yol üzerindedir.
41, 42. Ayetler:
Seni gördükleri zaman da; “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler!
Bu ayetlerde açıklanan müşriklerin alaycı tavırları, Kur’an’da başka ayetlerde de konu edilmiştir:
Enbiya; 36: Ve O inkâr etmiş kişiler seni gördükleri zaman, sadece, seni alaya alıyorlar: “İlâhlarınızı anıp duran bu mudur?” Hâlbuki onlar Rahman’ın zikrini inkâr edenlerin ta kendileridir.
Ra’d; 32: Ve ant olsun ki, senden önceki elçilerle alay edildi. Ben de o inkâr etmiş kişilere süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim; haydin bakalım Benim azabım nasılmış!
Ayrıca, En’âm; 10, Hicr; 10, 11, Enbiya; 41 ve Zühruf; 6–8 ayetlerde de değinilen bu konu, Hümeze suresinde daha geniş olarak; alaycıların akıbetleri ile birlikte yer almıştır.
Kâfirlerin kendi dinlerinde gösterdikleri sebat ise Sad suresindeki şu ifadeleriyle açıklanmıştı: “Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; ‘Bu bir sihirbazdır, büyük bir yalancıdır. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak (çok tuhaf) bir şey!’ dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): ‘İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten istenen (sizden beklenen) bir şeydir! Biz bunu son (başka bir) dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir (öğüt) aramızdan onun üzerine mi indirildi?’”
43, 44. Ayetler:
Hevasını (kötü duygularını, tutkularını) tanrısı edinen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?
Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar / şaşkındırlar (aşağıdırlar).
İnkârcıların kınandığı bu ayetlerde, onların geçici çıkarları için ebedî hayatlarını mahvettikleri ve kendilerini felâkete sürükledikleri bildirilmektedir. Ayrıca burada inkârcıların, kendilerine verilmiş olan akıl nimetini kullanmayarak yaptıkları akılsızlık sebebiyle hayvanlardan beter bir durumda olduklarına dikkat çekilmektedir. Çünkü hayvanların, sadece doğal ihtiyaçlarını gidermek üzere içgüdüleriyle hareket eden ama kendilerinin yarar ve zararlarını da bilebilen yaratıklar olmalarına karşılık, zihinsel ve fiziksel birçok yetenekle donatılmış olan insanın kendi yarar ve zararını bilememesi, bu tip insanların dört ayaklı hayvanlardan daha aşağı bir durumda olduklarını göstermektedir. Rabbimiz, kendi yarar ve zararını ayırt edemeyenler hakkındaki bu nitelemesini daha evvel A’râf suresinde de yapmış idi:
A’râf; 179: Ve ant olsun ki, cinnden ve insten birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin (duyarsızların) ta kendileridir.
İnkârcıların hayvanlarla mukayesesini biraz daha derinleştirmek mümkündür:
- Körü körüne tutkularının ardından giden inkârcıların durumu, sürücüleri tarafından otlağa mı yoksa mezbahaya mı götürdüğünü bilmeyen hayvanların durumuna benzemektedir. Çünkü böyle insanlar da nereye sürüklendiklerini, felâkete mi yoksa kurtuluşa mı gittiklerini bilmemektedirler. Aradaki fark ise, hayvanların akıllarının olmaması ve götürüldükleri yer konusunda sorumluluklarının bulunmamasıdır. İşte, akıl nimetiyle donatılmış olan insanların hayvanlar gibi davranması, onların durumlarını hayvanlarınkinden çok daha kötü yapmaktadır.
- Hayvanlar; kendilerine iyi davranan ile kötü davrananı ayırt ederler; kendilerine faydalı olanı arayıp, zarar verenden kaçarlar; kendilerine yem vereni, onu bakıp gözeteni tanırlar ve ona itaat ederler. İnkârcılar ise; kendilerine yapılmış olan lütuflar ile kendilerinin düşmanı olan şeytanın kötülüğünü birbirinden ayırt etmezler; faydaların en büyüğü olan sevabı talep edip, zararların en büyüğü olan ahiret azabından kaçınmazlar; kendilerini bu dünyada yaşatan, gözeten ve kendi iyilikleri için uyaran Allah’a şükür ve itaat etmezler.
- Hayvanlar bilgisiz oldukları için bilinçli davranışlarda bulunamazlar. Ama bilgili olan insanların bilinçsiz davranışları, onların hayvanlardan sapık olduğunu gösterir.
- Hayvanların ilim sahibi olmamalarının kimseye zararı yoktur. Ama insanların cehaleti büyük bir zarar kaynağıdır. Çünkü cahil müşrikler, Allah’ın yolunu eğri göstermek gayreti içine girerler ve diğer insanları Allah’ın yolundan saptırırlar.
- Hayvanların yaratılışlarındaki özellikleri gereği, bir konuyu araştırıp da o konu hakkında bilgi sahibi olmaları beklenemez. Ama insanların her türlü araştırmayı yapıp, bilmedikleri konuları öğrenme şansları vardır. İşte inkârcılar, araştırma yapmak bir tarafa, kendilerine tepside sunulan hazır bilgileri reddettikleri için hayvanlardan daha aşağı seviyededirler.
- Hayvanlar, ilimsizliklerinden dolayı cezalandırılmazlar. Ama inkârcılar, bu sebeple cezalandırılacaklardır.
İnkârcıların hayvanlar gibi davranmaları hâlinde karşılaşacakları sonucun korkunç olacağı bellidir. Buradaki amaç inkârcıların uyarılmasını bıraktırmak değil, kâfirleri kınamak suretiyle onları bir kez daha uyarmaktır.
Peygamberimize yönelik olan “Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?” ifadesi, onun müşrikleri tevhide yöneltebilmek için ne kadar çok gayret ettiğinin kanıtı ve aynı zamanda Rabbimizin onu teselli edişidir. Bu tarz teselliler bir çok kez yapılmıştır:
Fatır; 8Ya, kötü ameli kendisine süslenip de onu güzel görmüş olan kimse de mi (iman edip salihatı işleyenler gibi olacak)? Şüphe yok ki Allah dilediğini şaşırtır, dilediğine de kılavuz olur. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle (üzüntülerle) sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların bütün yaptıklarını çok iyi bilir.
45–47. Ayetler:
Rabbinin o gölgeyi nasıl uzatmış olduğuna bakmadın mı? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra Biz Güneş’i, ona delil kıldık. Sonra da onu kolay bir çekişle kendimize doğru çektik.
Ve O, sizin için geceyi elbise, uykuyu da rahatlık kılandır. Ve O, gündüzü yayılış kılandır.
Bir önceki paragrafta kâfirlerin, kendilerine verilmiş olan akıl nimetine rağmen düşüncesiz ve sorumsuz bir davranış örneği olarak şirkte direndiklerini ve bu sebeple de hayvanlardan daha seviyesiz olduklarını vurgulayan Yüce Allah, bu ayet grubunda kendisini tanıtmak için, evrene koymuş olduğu yasalardan Güneş ile bağlantılı olan “gölge”ye dikkat çekmektedir.
Arabistan gibi kurak ve çöllerle kaplı bir bölgede yaşayan insanlar için, Allah’ın evrene koyduğu yasaların tanıtımında “gölge”nin kullanılması, o bölge halkının gölgenin kıymetini dünyada en iyi kavrayacak insanlar olmaları bakımından bir incelik arz etmektedir.
Onlara denmektedir ki: “Uzayıp kısalan gölgenin delili Güneş’tir. Eğer yeryüzünde, gölgenin uzayıp kısalmasıyla gözlemlenen değişiklikler olmasaydı, yani Güneş ışınları kesintisiz olarak gelseydi ya da doğrudan gelmese de yeryüzü hep gölgede kalsaydı, şu anda yaşanmakta olan hayat imkânsızlaşırdı. İşte, gölgenin uzayıp kısalması, yeryüzündeki yaşamın mümkün olabilmesi için gerekli olan düzenin sağlandığının kanıtıdır. Bu düzen ise tesadüf değil, Hakiym (hikmetler sahibi) ve Kadir Yaratıcı’nın eseridir. O hâlde sizler, gölgenin günlük hayatınızdaki yararlarına dikkat edip düşünmeli, araştırmalı ve bu muhteşem düzeni, sistemi kuran gücü tanımalısınız.”
48, 49. Ayetler:
Ve O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Ve Biz ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım, diye gökten tertemiz bir su indirdik.
Bu ayetlerde rüzgâr, bulut ve yağmurun, Rabbimizin yeryüzünde kurduğu düzendeki rolü dile getirilmekte ve suyun da hayatımız üzerindeki iki önemli fonksiyonuna değinilmektedir; can bulmak ve temizlik. Dünya üzerindeki tüm canlıların (insanlar, hayvanlar ve bitkiler) hayatî ihtiyacı olan su konusunda Rabbimiz özellikle çok durmuş ve birçok ayet göndermiştir:
Rum; 46: Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetinden tattırması, emriyle gemilerin akıp gitmesi ve lütfundan rızk isteyip kazanmanız da O’nun ayetlerindendir. Umulur ki şükredesiniz.
Rum; 50: Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir.
A’râf; 57: Ve O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler / dağıtıcılar (yayıcılar) olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir memlekete gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. Umulur ki hatırlarsınız / öğütlenirsiniz.
Bakara; 164: Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, deprenen canlıları yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır.
Neml; 63: Ya da, karanın ve denizin karanlıkları içinde size kılavuz olan, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi (daha hayırlı)? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir.
Fatır; 9: Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra bir bulutu yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek.
Casiye; 5: Ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın gökten bir rızktan indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği şeyde ve rüzgârları evirip çevirmesinde aklını çalıştıran bir kavim için ayetler vardır.
Şûra; 28: Ve O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayandır. Ve O, övülmeye lâyık olan gerçek Veliydir.
Bu konu, Kuran Araştırmaları Grubu’nun “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında da işlenmiştir:
ÖLÜ BİR BELDEYİ CANLANDIRAN YAĞMURLAR
Kuranda yağmurun ölü beldeyi diriltme işlevine bir çok ayette dikkat çekilir.
... Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için. (Furkan Suresi, 48–49)
Yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bir de gübreleme özelliği vardır. Denizlerden buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları, ölü toprağı "canlandıracak" bazı maddeler içerirler. Bu "canlandırıcı" özellikli yağmur damlalarına "yüzey gerilim damlaları" adı verilir. Yüzey gerilim damlaları, biyologların deniz yüzeyinin mikro katmanı dedikleri üst kısımda oluşurlar; milimetrenin onda birinden daha ince olan bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve zooplanktonların bozulmasından gelen pek çok organik artık vardır. Bu artıkların bazıları, deniz suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum gibi elementleri ve ayrıca bakır, çinko, kobalt ve kurşun gibi ağır metalleri seçip ayırarak, kendi içlerinde toplarlar. Yeryüzündeki tohum ve bitkiler, yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki madensel tuzları ve elementleri işte bu yağmur damlalarında bulurlar. Kuran`da, bir başka ayette bu olay şöyle bildirilir:
Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. (Kaf Suresi, 9)
Yağışlarla toprağa inen bu tuzlar, verimi artırmak için kullanılan geleneksel gübrelerin bazılarının (kalsiyum, magnezyum, potasyum vb.) küçük örnekleridir. Bu tür aerosellerde bulunan ağır metaller ise, bitkilerin gelişiminde ve üretiminde verimlilik artırıcı elementleri oluştururlar. Kısacası, yağmur önemli bir gübredir. Fakir bir toprak, yalnızca yağmur aracılığıyla gelen bu gübrelerle bile, yüzyıllık bir süre içinde bitkiler için gereken tüm elementleri kazanabilir. Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla gelişir ve beslenirler.
Bu yolla, her yıl kara parçalarının toplam yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal gübreleme işleyişi olmasaydı, Dünya üzerinde çok daha az bitki olacak, hayat dengesi bozulacaktı. Ayette verilen, yağmurun canlandırma özelliği ile ilgili bilgi, Kuran`ın sayısız mucizevi özelliğinden sadece biridir.
50–52. Ayetler:
Ve ant olsun Biz, öğüt almaları için, aralarında evirip çevirdik (çeşit çeşit şekillerde anlattık); ama insanların çoğu sadece nankörlüğe dayattılar.
Şayet dileseydik Biz elbette her kente bir uyarıcı gönderirdik.
Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla (Furkan ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap!
Klâsik eserlerin çoğunda, 50. ayetteki “onu” zamirinin 48. ayetteki “su” sözcüğüne gönderilmesi sonucu, 50. ayette suyun çeviriminin kastedildiği yönünde açıklamalar yapılmıştır. Bize göre ise bu, uygun olmayan bir yaklaşımdır. Zira ayet grubunun son ayeti olan 52. ayetteki “ve onunla onlara karşı büyük bir cihat yap” ifadesinde yer alan “onunla” zamiri “Furkan”a gittiğine göre, 50. ayetteki “onu” zamiri de “Furkan”a raci olmalıdır. Dolayısıyla burada evrilip çevrilen Kur’an’dır. Yani, Kur’an’daki “afak” ve “enfüs”e dair ayetler (deliller), evrile çevrile, birçok değişik şekildeki örneklerle anlatılmakta, bazılarının görmezden geldiği öğütler bu örneklemelerle verilmektedir.
51. ayetten öğrendiğimize göre, her kente bir uyarıcı gönderilmemiştir. Bu, insanların birliğini ve toplumların düzenlerini sağlamaya yönelik bir uygulamadır. Eğer her kente bir elçi gönderilseydi, muhtemelen her kent kendi peygamberini takım tutar gibi tutacak ve diğer kentlere hasım olacaktı. Böyle bir durumda ise, düzen sağlamak için gönderilmiş olan elçiler, düzensizliğin sebebi hâline geleceklerdi. Hâlbuki istenen; insanların tefrikaya düşmeden birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıdır. İşte bu yüzden peygamberler her kente değil, toplumlara gönderilmiş ve toplumların bir peygambere uyması istenmiştir.
Fatır; 24: Muhakkak ki Biz seni hakk ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik. Her ümmetin de içinde bir uyarıcı mutlaka geçmiştir.
Cihat
Surenin sonundaki “Cihat” yazımızda ayrıntılı olarak tahlil ettiğimiz “cihat” sözcüğünü kısaca; “İslâm davası yolunda elden geleni yapmak, bu dava için tüm imkân ve kaynakları; bilgiyi, kalemi, medyayı, malı, mülkü seferber etmek.” olarak tanımlamak mümkündür.
52. ayette Rabbimiz elçisine, Kur’an ile büyük bir cihat yapmasını emretmektedir. Yani elçi cihadında silâh olarak Kur’an’ı kullanacaktır. Diğer bir ifade ile söylenecek olursa elçi, Kur’an’dan başka silâh kullanmayacaktır. Demek ki; küfrü, şirki, nifakı yıkmak için en etkin silâh Kur’an’ın içerdiği mesajlardır. Tarihe bakıldığında da aynen böyle olduğu görülmektedir.
52. ayetteki “kâfirlere itaat etme” ifadesi, kâfirlerin uzlaşma arayışları içinde olduklarını göstermekte ve aynı zamanda da elçiye, kesinlikle böyle bir uzlaşma yapmamasını emretmektedir. Rabbimizin kâfirlerle uzlaşmayı yasaklaması başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Kalem; 9–14: Arzu ettiler ki, sen onlara yağ çeksen / yaltaklanıversen onlar da sana yağ çekeceklerdi / yaltaklanacaklardı.
İtaat etme şunların hiç birine; çok yemin eden, aşağılık,
alaycı, gammaz, koğuculuk için gezip duran,
hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış,
kaba / obur, sonra da kötülükle damgalı, asalak
mal ve oğulları var diye.
Kâfirun; 1–6: De ki: “Ey kâfirler!
Ben sizin taptıklarınıza tapmam / Ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam.
Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz / Siz de benim yaptığım ibadeti yapmazsınız.
Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim / Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibadeti yapıcı değilim.
Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz / Siz de benim yapmakta olduğum ibadeti yapıcı değilsiniz.
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
53, 54 Ayetler:
Ve O, iki denizi salıverendir; şu su tatlı ve susuzluğu giderici, şu da tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir berzah (engel) ve yasak kılandır.
Ve O, sudan, bir beşer yaratıp sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılandır. Ve senin Rabbin her şeye güç yetirendir.
Bu ayetlerde yine, Rabbimizin doğadaki yasalarından birine dikkat çekilmektedir. Buna göre, acı ve tatlı sular aralarına konan bir engel ile birbirine karışmamaktadır. Rabbimiz bu yasasını başka ayetler ile de bildirmiştir:
Neml; 61: Ya da, yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı (daha hayırlı)? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Bilakis onların çoğu bilmiyorlar.
Rahman; 19–21: İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi.
Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.
Şimdi siz ikiniz Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?
Bu yasa; denizlerdeki, göllerdeki, bataklıklardaki suların, o su kütlesinde bulunan minerallerden arınarak buharlaşmasını, buharlaşan suyun ise yeryüzüne tatlı su olarak içmeye ve tarıma elverişli özellikte düşmesini ve yeraltı sularının oluşmasını sağlamakta, ayrıca da okyanusların içinde var olan değişik akıntıları izah etmektedir.
Kuran Araştırmaları Grubu da, “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında bu konuyla ilgili olarak Kaptan Cousteau’nun çok ilginç tespitlerine yer vermiştir:
DENİZLERİN ARASINDAKİ ENGEL
19- İki denizi salmıştır, birbirleriyle birleşiyorlar.
20- Aralarında bir engel vardır, birbirlerinin sınırını aşmıyorlar.
55- Rahman Suresi 19–20
Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır: "Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz`in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu`ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz`den tamamen farklı olduğunu gördük. Halbuki Cebeli Tarık Boğazı`nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysa ki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık.Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz`in birleştiği Mendep Boğazı`nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik."
Kaptan Cousteau`yu şaşırtan bu durum, denizlerin birleşmesine rağmen suların karışmaması, Kuran`da 14 asır önceden söylenmiştir. Çıplak gözle algılanamayan ve suyun algılanan özelliklerine ters gibi gözüken bu özellik, ilk olarak Arap Yarımadası`nın denizcilikle ilgisi olmayan insanlarına açıklanmıştır.
DENİZLER ALTINDAKİ HAYATIN RENKLİLİĞİ
Birleşen denizlerin karışmaması ile ilgili bu olgu, Allah`ın Evren`deki çeşitliliği mükemmel planlamasının bir örneğidir. Evren`in neresine bakarsak bakalım insanların yüzlerinden, kelebeklerin, çiçeklerin yüz binlerce çeşidine kadar Allah`ın harika ve çok çeşitli sanatlarına tanıklık etmekteyiz.
Denizlerin arasındaki engel, denizlerin altındaki hayatın daha renkli olmasına katkıda bulunmaktadır.
Denizler altındaki hayatın çeşitliliğinde Kuran`ın dikkat çektiği özelliğin önemli bir yeri vardır. "Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel özellik sayesinde komşu denizlerin suları karışmamaktadır. Böylece komşu denizler farklı yoğunluk, farklı tuz oranı ve farklı yapılar arz etmektedir. Bu farklı ortamlar, farklı canlıların yaşaması için elverişli ortamlar oluşturmaktadır. Bu sayede denizaltı yaşamı balıklardan, bitki örtülerine ve mikro canlılara kadar daha da büyük bir çeşitliliğe sahip olmaktadır. Çok rahat karışabilen bir özellik gösteren su, Allah`ın denizlerin altında işlettiği fiziksel kanunlarla bir duvara dönüşebilmekte ve bu özelliğiyle canlıların çeşitliliğine katkıda bulunmaktadır. Güçlü dalgalar, kuvvetli akımlar suya bu özelliğini kaybettirmemekte, denizlerin altındaki engel bunlara rağmen görevlerini yerine getirmektedir. Kuran`ın dikkat çektiği denizlerdeki bu özellik, hem Peygamberimiz`in döneminde bilinmeyen bir bilgiyi açıklamakla mucize oluşturmakta, hem de Allah`ın her şeyi nasıl ince bir planla ayarladığına dikkatimizi çekmektedir.
İki denizi birbiri üstüne salan O`dur. Bu tatlı ve ferahlatıcı, bu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına karışmalarını önleyen bir sınır olarak engel koymuştur.
25- Furkan Suresi 53
“İnsan Yalnız Değildir” (İlim iman etmeye çağırıyor) kitabının yazarı (New York bilimler akademisi rektörü ve Amerika Birleşik Devletleri Bilimsel Araştırmalar Kurulu eski üyelerinden A. Cressy Morrissonn) şöyle demektedir:
“Ay bize 240.000 mil uzaklıktadır. Günde iki kere gerçekleşen med olayı bize ayın varlığını gayet latif bir şekilde hatırlatır. Ayın çekim gücü sonucu okyanuslarda meydana gelen kabarma bazı yerlerde yaklaşık olarak 18 m`ye kadar çıkar. Hatta ay çekimi sonucu, yer kabuğu bile günde iki kere dışa doğru birkaç santim kayar. Bütün bunlar bir dereceye kadar bize düzenli görülür. Ve biz, bütün okyanusun düzeyini birkaç metre kabartan ve son derece sert görünen yer kabuğunu birkaç santim dışa doğru kaydıran korkunç gücü kavrayamayız.
Merih gezegeninin de bir ayı vardır. Küçük bir ay. Bu ay sadece gezegene 6000 mil uzaklıktadır. Bunun gibi dünyamızın uydusu olan ay da şu andaki uzaklığı yerine söz gelimi 50.000 mil uzaklıkta olsaydı, ay çekimi sonucu sularda meydana gelen kabarma o kadar güçlü olurdu ki, deniz yüzeyinin altında bulunan bölgeler günde iki defa, dağları aşındıracak güçte tazyikli bir suyun altında kalacaktı. Bu durumda belki de gerekli çabuklukta derinliklerden yükselen dağlar olmayacaktı. Bu basınç sonucu yer kabuğu çatlayacak, havadaki kabarma hergün kasırgaların kopmasına neden olacaktı.
Dağların tamamen silindiğini varsayarsak, o zaman bütün yerküresinin üstündeki suyun derinliği bir buçuk mil dolaylarında olacaktır. O zaman da hayat, muhtemelen uçsuz bucaksız bir okyanusun derinliklerinde bulunacaktı.
Ne var ki, bu evreni yönlendiren el, iki denizi salıvermiş, ama bu iki denizin arasına hem onların hem de evrenin yapısından kaynaklanan aşılmaz bir engel koymuştur. Her yönüyle uyum içinde hareket eden evrenin planları, her işini yerinde ve bir hikmete göre yapan, her şeyi hikmetle yönlendiren yüce yaratıcının eliyle önceden belirlenmiş, özenle düzenlenmiş olarak uygulanmaktadır.
Böylesine düzenli ve sürekli işleyen bu planlama kendiliğinden ortaya çıkmış bir tesadüf olamaz. Bütün bunlar evreni bir amaç için yaratan ve evrene hükmeden ince ve sağlam yasaları, bu amacı gerçekleştirecek özelliklere sahip kılan yüce yaratıcının iradesi ile meydana gelmektedir.”
Rabbinin gücü her şeye yeter
54. ayette Rabbimiz, sudan yarattığı insanlar arasında bir soy ve akrabalık yakınlığı kurduğunu bildirmekte, dolayısıyla insanın bir sosyal varlık olduğu mesajını vermektedir. İnsanoğluna sosyal varlık niteliği kazandıran soy ve sıhrî yakınlık ise, anne babanın tüm özelliklerini taşıyan, son derece küçük ama çok ince hesaplarla plânlanmış iki eşey hücresi ile sağlanmaktadır. Çünkü anne ve babanın özelliklerini taşıyan formülleri içermekte olan iki hücrenin birleşmesiyle oluşan yeni hücre, hem annenin hem babanın hücrelerindeki özellikleri taşımakta ve böylece de iki bağımsız bireyin (anne ve babanın) birden soyu durumunda olmaktadır. İşte bu yeni soy bağı, farklı soylardan gelen anne ve babanın kendi soylarındaki bireyler arasında da bir yakınlaşma sağlamakta ve ortaya sıhrî bağlar çıkmaktadır.
Allah’ın insanlara bahşettiği hayatın sürekliliğini ve insanların toplum hâlinde yaşamalarını sağlayan bu olay, günlük sıradan bir olay gibi kabul edilmektedir ama bu süreç incelendiğinde görülmektedir ki, olayın gerçekleşmesini sağlayan olağanüstü plân ve plânın gerçekleşmesi sırasındaki hayret verici safhalar, gerçekten de Rabbimizin gücünün her şeye yeteceğine yeterli bir kanıt durumundadır.
Anne ve babaya ait o küçük hücrelerde gizli bulunan kalıtımsal özelliklere ilişkin olarak “İnsan Yalnız Değildir” adlı kitapta yer alan bazı açıklamalar aşağıdadır:
"Erkek ya da dişi bütün hücreler kromozomlar ve genler. (kalıtım taşıyıcıları) içerir. Koromozom geni içeren küçük ve sönük bir çekirdektir. Genler kesin olarak herhangi bir canlının ya da insanın temel özelliklerini belirleyen başlıca etkenlerdir. Stoplazma ise, kromozom ve genleri kapsayan hayret verici kimyasal birleşimlerdir. Kalıtım taşıyıcıları olan genler, yeryüzünde yaşayan bütün insanların kişisel özelliklerinden, ruhsal durumlarından, renklerinden ve cinslerinden sorumlu olmalarına rağmen son derece ufaktırlar. Şayet hepsi bir araya getirilirse, bir yere konulsa hacmi bir yüzük taşının hacminden daha az olur.
Bu son derece küçük ve ancak mikroskopla görülebilen genler, bütün insanların, hayvanların ve bitkilerin karakterlerinin, özelliklerinin mutlak anahtarlarıdır. İki milyar insanın kişisel özelliklerini kapsayan bir yüzük kaşı hiç kuşkusuz küçük hacimli bir yerdir. Bununla beraber bu saydıklarımız tartışma götürmez gerçeklerdir.
Cenin nütfeden (protoplazmadan) cinsiyetinin ortaya çıkmasına doğru bir düzen içinde aşamalı olarak gelişimini tamamlarken tescil edilmiş bir tarihi anlatır. Bu tarih genlerdeki ve stoplazmadaki atomların diziliş şekli ile korunur ve dile getirilir.
Genlerin bütün canlıların yapısında yer alan soya çekim hücrelerindeki atomların en küçük mikroskobik dizilişinden ibaret olduklarını görmüştük. Bu şekliyle genler, yaratılış projesinin, geride kalanların ve bütün canlı varlıkların özelliklerinin korunduğu bir arşiv niteliğindedir. Genler en ince ayrıntısına kadar bütün bitkilerin köklerine, gövdelerine, yapraklarına, çiçeklerine ve meyvelerine egemendir. Başta insan olmak üzere bütün hayvanların şeklini, kabuklarını kıllarını ve kanatlarını belirler."
55. Ayet:
Onlar da Allah’ın astlarından kendisine fayda vermeyen ve zarar vermeyen şeylere tapıyorlar ve o kâfir, Rabbinin aleyhine arka çıkandır.
Surenin başında, 3. ayette değinilmiş olan konuya bu ayette tekrar değinilmiş ve kendisine fayda veya zarar veremeyen şeylerin arkasına düşmeleri sebebiyle kınanan kâfirlerin bu davranışları “Rabbleri aleyhine arka çıkmak” olarak nitelenmiştir. Bu ayetin bir benzeri Ya Sin suresindedir:
Ya Sin; 74, 75: Bir de onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar / tanrılar edindiler.
Onlar, onlara yardıma güç yetiremezler. Hâlbuki kendileri (ilâh edinenler), onlar (sözde ilâhlar) için hazır askerlerdir.
56, 57. Ayetler:
Ve Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.
De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Sadece ve sadece Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler istiyorum.”
Bu ayetlerde, isyancı, nankör ve inatçı müşriklerin tutumlarına karşı peygamberimize onlara nasıl davranması gerektiği hakkında öğüt verilmekte ve görev sınırları hatırlatılmak suretiyle de peygamberimiz teselli edilmektedir. Çünkü peygamberimiz öğütçüden, uyarıcıdan ve müjdeciden başka bir şey değildir ve bu görevleri için kimseden ücret istememektedir. Yani, kâfirlerin davranışları yüzünden kendini sorumlu tutmasına hiç gerek yoktur. Onun tek isteği, herkesin Allah yoluna gelmesidir.
Yusuf; 104, Şuara; 109, 127, 145, 164, 180, Sebe; 47, Ya Sin; 21, Sad; 86, Yunus; 72; Hud; 29, 51, Şûra; 23, Kalem; 46, Tur; 40 ayetlerinden de görmekteyiz ki; Rabbimiz hiçbir peygambere, yaptığı görev karşılığında herhangi bir ücret istetmemiştir. Dolayısıyla, peygamberimizin de kimseden herhangi bir ücret istemesi mümkün değildir. Buna, akrabalarının gözetilmesini, sevilmesini istemek de dâhildir. Zira netice itibariyle böyle bir istek de bir çıkardır, menfaat sağlamaktır.
Böyle olmasına rağmen, peygamberimizin yakınlarına, ehlibeytine sevgi duyulmasını istediği yolunda asılsız iddiaların bulunduğu yüzlerce rivayetin etkisiyle konumuz olan 57. ayete ve Şûra suresinin 23. ayetine bir istisna ilâvesi yapılmış ve pek çok mealde, Şûra suresinin 23. ayetindeki “yakınlarda sevgi istiyorum” ifadesi, “yakınlarımı, ehlibeytimi sevmenizi istiyorum” şeklinde yorumlanmıştır. Hâlbuki ayette iyelik belirten herhangi bir sözcük ve bir işaret yoktur. Oradaki ifade de yine “Allah’a giden yolu istemeniz, Allah’a yakınlık için sevgi oluşturmanız” anlamındadır. Aksi durum ise, yani peygamberimizin yakınları için bir talepte bulunması hâli ise mümkün değildir, zira böyle bir istek elçilik ilkelerine aykırı düşmektedir. Zaten ayetlerin siyak ve sibakında hitabın hep kâfirlere olmasından anlaşılacağı gibi, muhatap kâfirlerdir ve onlardan bir karşılık, bir mükâfat beklemek anlamsızdır. Çünkü kâfirler peygamberi kabul etmemekte ve onunla kıran kırana mücadele etmektedirler. Böylesi bir çekişmenin olduğu ortamda taraflardan birinin karşı taraftan, kendi yakınlarının sevilmesini istemesi ise son derece mantıksızdır.
Elçilerin yaptıkları görev karşılığında herhangi bir ücret istememeleri, onların elçiliğinin gerçek bir kanıtıdır. Zira elçiler görevlerini sadece hiçbir çıkar gözetmeden yapmakla kalmamakta, bunun da ötesinde; rahat hayatlarını bırakarak bütün işlerini terk etmekte; adlarının deliye, yalancıya, sihirbaza çıkmasına göğüs germekte; inanmayan yakınlarıyla ilişkilerinin kopmasını göze almakta ve üstüne üstlük bir sürü işkenceye katlanmak zorunda kalmaktadırlar. Gerçek elçi olmayan birinin geçici çıkarları uğruna bütün bunları göze alması mümkün değildir, düşünülemez. Tam aksine, gerçek elçi olmadığı hâlde bu yolla hükümdar ve önder olmak için hareket eden bir kişi, toplumun hoşuna gitmek için onların geleneklerini, önyargılarını kabullenir ve bunlardan yararlanma yoluna gider. Oysa Kur’an’dan öğrendiğimize göre peygamberimiz, sadece bu tür önyargıları kökünden baltalamakla kalmıyor, aynı zamanda kabilesinin Arabistan putperestleri üzerinde etki ve egemenlik kurmalarını sağlayan ana unsuru da yerle bir ediyordu.
58. Ayet:
Ve sen, ölmeyen Hayy’e (daimi diri olana) güvenip dayan. Ve O’nu övgü ile arındır. Kullarının günahlarından haberdar olarak O (daima diri olan) yeter.
Bu ayette, ölümlülerden bir şey istenilmemesi ve onlara bel bağlanılması emredildikten sonra tevekkül edilecek tek merciin, hiç ölmeyen Hayy (Allah) olduğu bildirilmektedir. Zira müşriklerin bel bağladıkları tanrılarının, kendilerine bile hayırları olmadığı gibi hepsi fanidir ve fani şeylere bel bağlayanlar da sürekli kaybetmeye mahkûmdurlar; güvendikleri dağlara hep kar yağar.
Surenin sonunda ayrıntılı bir açıklama verdiğimiz “tevekkül” kısaca; “kişinin azimden (her türlü tedbiri aldıktan) sonra, işin sonucunu Vekil’e (varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan ve rızk veren Allah’a) bırakması” demek olup, Rabbimizin üzerinde durduğu bir görevdir:
Müzzemmil; 9: Doğunun ve batının Rabbidir O. O’ndan başka tanrı diye bir şey yoktur. Bu nedenle O’nu vekil et.
Hud; 123: Ve göklerin ve yerin gaybı sadece ALLAH’A AİTTİR. Ve tüm iş / oluş yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na dayanıp güven. Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gafil (habersiz, duyarsız) değildir.
Mülk; 29: De ki: “O, Rahman’dır. Biz O’na inanmış ve sadece O’na dayanmışızdır. Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz.”
59. Ayet:
O (Hayy), gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva edendir, Rahman’dır. Haydi, sen bunu çok iyi haberdar olana (çok iyi bilene) sor.
Kaf suresinin 38. ayetinin tahlilinde belirttiğimiz gibi, ayette geçen “altı gün” ifadesi; “altı devre” anlamına gelmektedir.
İstiva
Müteşabih bir anlatım olan “arşa istiva” ifadesi lâfzen; “arşın üstüne kurulmak”, mecazen de; “en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak” anlamına gelir. Allah’ın mekândan münezzeh olduğu birçok ayetle bildirilmiş ve aklen de sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin “hakikat” manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istiva etmesi; Allah’ın en büyük makama sahip olduğunu ve en büyük gücü elinde bulundurduğunu ifade etmektedir.
Ayetteki “Habir’e sor” ifadesinden -Rabbimizin bir adının da “Habir” olması sebebiyle- “Allah’a sor” anlamı çıkarmak mümkün gibi görünse de, ayetteki söz akışı buna imkân vermemektedir. Çünkü zaten bu açıklamayı yapan Habir Allah’ın kendisidir ve yaptığı açıklamadan sonra Allah’ın, “sen bunu Allah’a sor” demiş olması uygun düşmemektedir.
Biz, güvenilmesi gereken ölümsüz Hayy’in (Allah’ın) başka niteliklerinin de ortaya konulduğu bu ayette, Allah’ın belirtilen bu niteliklerine bilgin kişilerin tanık tutulduğunu ve ayetteki “Habir (çok iyi bilen)” ifadesiyle Ehl-i Kitap bilginlerinin kastedildiğini düşünüyoruz. Nitekim Nahl suresinin 43. ayetindeki “onu Zikir ehline sor” ifadesinden anlaşıldığına göre, yerin ve göklerin altı günde yaratıldığı Ehl-i Kitap bilginlerince bilinmektedir ve onlar bu bilgiyi ellerindeki kitaptan almışlardır:
Kitab-ı Mukaddes; Çıkış, Bab 20, 11. cümle:
11- Çünkü ben, RAB yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü`nü kutsadım ve kutsal kıldım.
60. Ayet:
Ve onlara “Rahman’a boyun eğin” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şey için mi boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu (boyun eğme emri), onların nefretlerini artırdı.
59. ayette vurgulanmış olan Allah’ın “Rahman” oluşunun, bu ayette müşrikler tarafından yadırgandığı görülmekte ve müşriklerin Allah’ın “Rahman” sıfatına karşı bir tavır içine girdikleri anlaşılmaktadır. Müşriklerin bu yöntemini Firavun da Musa peygambere karşı kullanmıştır:
Şuara; 23: Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir ki?” dedi.
Aslında müşriklerin “Rahman da neymiş?” demeleri, onların isyanlarından kaynaklanmaktadır. Zira Mekke kâfirleri, onlara göre bir kabile tanrısı olan Rahman’dan habersiz değildirler:
İsra; 110: De ki: “Allah” diye çağırın veyahut “Rahman” diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini pek yükseltme, gizli de yapma. Ve bu ikisi arasında bir yol ara.
Mekke müşriklerinin Rahman hakkındaki sorunlarının, ondan habersiz olduklarından değil de gururlarından, isyanlarından kaynaklandığı bir de, ayetin onların bu davranışları yüzünden cezalandırılacakları yönündeki ifadesinden anlaşılmaktadır. Çünkü eğer onlar sadece habersiz oldukları için karşı çıkmış olsalardı, elbette Allah onlara kendisinin Rahman olduğunu yumuşak bir dille anlatırdı. Ayrıca, “Rahman” sözcüğünün eski zamanlardan beri Allah için kullanılıyor olduğu tarihî bir gerçek olup, bu da müşriklerin “Rahman” isminden habersiz olmadıklarını göstermektedir.
Bu konuyla ilgili olarak Mevdudi’nin tespitleri (özet olarak) aşağıdadır:
Şunun belirtilmesi gerekir ki, Arabistan`da hakiki inancın ışığı tümüyle ilk kez, tarih öncesi dönemde yaşamış olan Hud ve Salih Peygamberler tarafından yayılmıştı. Onları Rasûlullah`tan (s.a) 2500 yıl önce yaşamış olan İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar izledi. Onlardan sonra ve Rasûlullah`tan 2000 yıl önce Arabistan`a gönderilmiş olan son peygamber Şuayb Aleyhisselâm`dı. Görülüyor ki, bu oldukça uzun bir zaman dilimidir. İşte, bu kavme hiç uyarıcının gelmediği bu yüzden zikredilmektedir ve vakıa da budur. Bu, onlara hiç peygamber gönderilmediği anlamına değil, bu kavmin uzun süredir bir uyarıcıya ihtiyaç duyduğu anlamına gelir.
Burada hemen cevaplandırılması gereken bir soru akla gelebilir. Şöyle ki: Rasûllullah`tan önceki yüzlerce yıl Arap toplumuna hiç peygamber gelmediğine göre, cahiliye çağları boyunca sapıklık içinde yaşamış insanlar hangi gerekçeyle hesaba çekileceklerdir? Onlar, kendilerini hata ve sapıklıktan koruyacak bir kılavuza sahip değildirler. Öyleyse, sapmış olmaları durumunda, bu sapıklıklarından ötürü nasıl mesul tutulacaklardı. Cevap şudur: Onlar hakikî inanca dair ayrıntılı bilgiden yoksun olabilirlerdi belki; fakat cahiliye dönemlerinde bu insanlar tevhîd inancından habersiz değildiler; çünkü hiçbir peygamber, takipçilerine putperestliği talim etmemişti. Bu hakikat Arapların kendi beldelerinde doğmuş olan peygamberlerden gelen rivayetlerde de ihtiva edilmekteydi; ayrıca kendi beldelerinin hemen bitişiğinde doğmuş bulunan Musa, Davud, Süleyman ve İsa`nın (Aleyhimüsselâm) öğretilerini de bilmekteydiler. Arap geleneklerinde de çok iyi bilinmekteydi ki, Arapların kadim dönemlerinde izlenen gerçek din, İbrahim`in diniydi ve puta tapmayı onlar arasında başlatan ilk Adam Amr bin Luhayy idi. Şirk ve putperestliğin tüm yaygınlığına rağmen Arabistan`ın birtakım kesimlerinde Şirk`i reddedip, tevhid`i benimseyen ve putlara kurban sunmayı açıkça lânetleyen çok sayıda insan bulunuyordu. Bizzat Rasûlullah`ın (s.a.) zuhuruna yakın dönemde "Hunefa" (hanifler) olarak bilinen çok sayıda insan yaşamıştı ki, bunlardan bazıları şunlardı: Kuss bin Saidet-ül- İyadi, Ümeyye bin Ebi es-Salt, Suveyd bin Amr el-Mustalikî, Vaki bin Selame bin Züheyr el-İyadî, Amr bin Cündüb el-Cühenî, Ebu Kays Serme bin Ebi Enes, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varak bin Nevfel, Osman bin el-Huvaris, Ubeyde bin Cahş, Amir bin ez-Zerb el-Advanî, Allaâf bin Şehab et-Temimî, El-Mütelemmis bin Ümeyye el-Kinanî, Zühehyr bin Ebû Selmâ, Halid bin Sinan bin Gays el-Absî, Abdullah b. Kudâî... vd.
Bu insanlar açıkça itikadın temeli olarak tevhidi`i tebliğ ediyor ve müşriklerin dininden ayrı olduklarını söylüyorlardı. Apaçık ki, onlar bu kavrama, peygamberlerin talimatından geriye kalanlar aracılığıyla ulaşmışlardı. Dahası, Yemen`de modern arkeolojik araştırmaların sonucu olarak keşfedilmiş olan M.Ö. 4. ve 5. yüzyıllara ait metinler, o dönemlerde buralarda tek tanrıcı dinin varolduğunu ortaya sermektedir.
Bu dinin salikleri er-Rahman`ı ve Rabbü`s-Semavati ve`l-Ard`ı (Göklerin ve yerin Rabbi) tek ilâh olarak kabul etmekteydiler. Bir mabedin harabeleri arasında M.Ö. 378 tarihli bir metin bulunmuş ve üzerinde o mabedin yalnızca "Göklerin İlâhı" ve "Göklerin Rabbi"ne ibadet için inşa edildiği kaydı tesbit edilmiştir. M.Ö. 465 tarihli bir diğerinde de tevhid doktrinine açıkça işaret eden kelimeler yer almaktadır. Aynı şekilde Kuzey Arabistan`da Fırat Nehri ile Kınnesrin arasındaki Zebed bölgesinde "Bism-ilâhu la izza illâ lehu, la şukra illâlehu" kelimelerini ihtiva eden M.Ö. 512 tarihli bir metin keşfedilmiştir. Tüm bunlar Rasûlullah`ın (s.a.) gelişinden önce, geçmiş peygamberlerin getirdiği mesajın tümüyle unutulmadığını ve insana hiç değilse şu hakikatı hatırlatacak birçok vesilenin hâlâ mevcut bulunduğunu göstermektedir: "Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır"
Tarih, eski çağlarda Sebeliler arasında sadece bir tek Allah`a ibadet eden küçük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucu Yemen`de bulunan kitabeler bu küçük unsurun varlığına işaret etmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 650 yıllarına ait kitabeler, Sebe krallığı içinde, sadece Zu-semevi veya Zû-semâvi`ye (yani Rabb es-Sema! Göklerin rabbi) ibadete hasredilmiş evler bulunduğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu ilâhtan Meliken zu-semavi (Göklerin sahibi olan Melik) diye bahsedilmektedir. Sebelilerin bu mirası Yemen`de yüzyıllarca yaşamaya devam etmiştir. M.S. 378 tarihli bir kitabede "İlah zu-semavi" (bu mabet, ilâh zu-semavi`ye aittir) ifadesi bulunmaktadır. M.S. 465 tarihli bir kitabede şöyle bir ifade yer alır: "Bi-nasr ve riza ilâh-in bel semin ve ardin (Göklerin ve yerin sahibi olan ilâhın yardım ve rızasıyla) . M.S. 458 tarihli başka bir kitabede de Rahman kelimesi, bi-rıza Rahmanen (Rahmanın yardımıyla) şeklinde kullanılmaktadır.
Klâsik kaynaklarda 60. ayetin Ebucehil hakkında indiğine dair nakiller mevcuttur. Bunlara göre güya peygamberimiz; “Rahman’a secde edin” deyince, Ebucehil; “Rahman Müseyleme’dir. Sen nasıl oluyor da rakibin olan, peygamberlik davası güden Müseyleme’ye secde edin dersin” diyerek peygamberimizi tutarsızlıkla itham etmiş ve bu sebeple de bu ayet inmiştir. Ancak, böyle bir şeyin doğru olması mümkün değildir. Zira bu ayetler Mekke’de Ebucehilin sağlığında inmiştir. Ama Müseyleme Medine döneminin sonlarında, Ebucehilin ölümünden yıllar sonra ortaya çıkmıştır.
61, 62. Ayetler:
Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay kılan ne cömerttir.
Ve O, öğüt almayı veya şükretmeyi dileyen kimseler için gece ile gündüzü hılfeten (birbiri ardınca) kılandır.
Bu ayetlerde Rabbimiz, kullarına lütfettiklerinden bir kısmını saydıktan sonra cömertliğinin sınırsızlığını vurguluyor ve tabiri caizse rahmanlık kucağını açarak herkesi mutluluğa davet ediyor, öğüt almak, şükretmek isteyenlerin bu bereketten, bolluktan istifade etmelerini istiyor.
Yapılan davete ilâveten bu ayetlerde, Rabbimizin tekvinî ayetleri gözler önüne serilerek, Güneş, Ay ve yıldızların yaşamdaki yerine, önemine dikkat çekilmiştir. Güneş, Ay ve yıldızların yaşamdaki yeri ve önemi birçok ayette daha belirtilmiştir:
Yunus; 5: O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır.
Nuh; 15, 16: Allah’ın yedi göğü tabakalar hâlinde nasıl yarattığını görmediniz mi?
Ve Ay’ı onların içinde bir ışık kıldığını, Güneş’i de bir lâmba kıldığını (görmediniz mi)?
A’râf; 54: Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve Güneş, Ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir.
Ya Sin; 40: Güneş’in Ay’a erişip çatması uygun olmaz. Gece de gündüzü öne geçici değildir. Hepsi de bir yörüngede yüzerler.
Hİcr; 16: Ant olsun Biz, gökte birtakım burçlar kıldık ve bakanlar için onu süsledik.
63–74. Ayetler:
Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler.
Onlar (Rahman’ın kulları), Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler.
Ve Onlar (Rahman’ın kulları), Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikametgâhtır” derler.
Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), harcadıklarında israf etmezler sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur.
Ve işte o kişiler (Rahman’ın kulları), Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler. -Ancak Hakk ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.-
Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler.
Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar (davranmazlar).
Ve o kişiler (Rahman’ın kulları), “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi müttekilere önder kıl.” derler.
Önceki ayetlerde Allah’ın sonsuz cömertliğinden bahisle, kulların bu cömertlikten istifade etmeleri için açık davetler yapılmış ama sunulan bu imkânlara sırt çevirenlerin varlığından da söz edilmişti. 63–74. ayetlerde ise, bu davete uyarak Rahman’a kul olanların sahip oldukları nitelikler belirtilmekte, böylece herkesin örnek alması gereken ideal insan tipi tarif edilmektedir.
Yeryüzünde yürürken böbürlenerek değil tevazu ile yürürler.
Rahman’ın kullarının yürüyüşleri onların; yumuşak huylu, güzel ahlâklı, doğru düşünceli olduklarını belli edecek şekilde, tevazu ile olmalıdır. Büyüklenerek yürümek ise zalimlere has bir davranıştır.
İsra; 37: Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin.
Lokman; 18: Ve insanlar için avurdunu şişirme (kibirlenme) ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah övünen ve kuruntu edenlerin hepsini sevmez.
Firavun bozuntularının yürüyüşleri ise Kıyamet suresinde belirtilmiştir:
Kıyamet; 31–33:Fakat o, ne tasdik etti, ne destekledi. Fakat o, yalanladı ve geri durdu. Sonra da gerine gerine ehline (ailesine, arkadaşlarına) gitti.
Cahil kimseler sataştıklarında onlara uymaz, sadece “selâm!” deyip geçerler.
Ayette “cahiller” olarak nitelenenler, okuma yazma bilmeyen ve öğretim görmemişler değil, kaba ve küstah kişilerdir. Rahman’ın kulları, kendilerine kaba ve küstahça davranan cahillerle karşılaştıklarında onlara esenlik dileyip yollarına devam ederler ve bu kişilere karşı ne kin beslerler, ne de hınç duyarlar.
Cehalet
Türkçede “bilgisizlik” denilen sözcüğün Arapçası “ جهل cehl, cehalet”tir. Kur’an’da türevleriyle birlikte 24 kez geçen “cehl” sözcüğünün sözlük anlamı; “bilmemek, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak” demektir.
Kur’an’daki kavramlar üzerine büyük bir otorite olarak kabul edilen Ragıb el İsfehanî, “cehl” sözcüğüne, Kur’an’a dayanarak üç anlam vermiştir:
Birinci anlam: Nefsin bilgiden boş olmasıdır.
İkinci anlam: Gerçeğin dışında bir şeye inanmaktır.
Üçüncü anlam: Bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmaktır.
Bu anlamlara göre, İslâm’ın kastettiği cahillik (bilmezlik); kişinin okuryazar olmaması veya fizik, kimya, tarih, coğrafya gibi konularda bilgili olmaması değil, kişinin gerçeğin dışında bir şeye inanması, hakkın tersini yapmasıdır. Nitekim Kur’an, kendinden önceki dönemin inanç ve davranışlarına, yani atalar dinine saplanıp kalmaya, cehalet (bilgisizlik) demiş, peygamberimiz de insanlığı cehaletten kurtarmak için onlara fizik, kimya, vs. değil, gerçeği, gerçeğe inanmayı ve gerçeği yaşamayı öğretmiştir. Kur’an’da cehaleti tanıtan ayetler şunlardır: A’râf; 138, 199, Hud; 29, 46, Neml; 55, Ahkâf; 23, En’âm; 35, 54, 111, Bakara; 67, 273, Yusuf; 33, 89, Zümer; 64, Kasas; 55, Ahzab; 33, 72, Nisa; 17, Nahl; 119, Hucurat; 6, Âl-i Imran; 154, Maide; 50, Fetih; 26.
Kur’an’ın, kendisinden önceki dönemin inanç ve davranışlarını cehalet olarak nitelemesinin istisnası, o dönemdeki toplumlarda yaşamış olup da gerçeği görmüş ve sadece Allah’a kul olmuş kimselerdir ve onlar Kur’an’da övgüyle anılmışlardır:
Kasas; 52–55: Ondan (Sözden; vahyden, Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona (Söz’e; vahye, Kur’an’a) da inanırlar.
Ve onlara o (Söz; vahy, Kur’an) okunduğu zaman onlar, “Biz ona (Söz’e) inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık” dediler.
İşte onlar; sabretmelerinden ötürü onların mükâfatları iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızklandırdığımız şeylerden infak ederler.
Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz.” derler.
Âl-i Imran;113,114: Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet (önderi olan topluluk) vardır ki onlar, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar. Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar.
Âl-i Imran; 199: Ve şüphesiz ki kitap ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene Allah’a boyun eğerek inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabbleri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.
Nisa; 162: Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfat vereceklerimizdir.
Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: A’râf; 159, Maide; 82–84, En’âm; 114, Ra’d; 36, İsra; 107–109, Ahkaf; 10, Ankebut; 47 ve Bakara; 121.
Rablerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler
Bu ifade ile Rahman’ın kullarının şımarmadığına dikkat çekilmekte, yani Allah’ın kendilerine veliy olmasına ve cehennem ateşinin kendilerine dokunmayacağını vadetmesine rağmen, onların kulluktan şaşmadıkları ve daima Rabblerine bağlılıklarını sürdürdükleri bildirilmektedir.
Secde: 16: Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümit içinde Rabblerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan bağışlarlar.
Zariyat; 17, 18: Onlar geceleyin pek az uyuyorlardı.
Ve seherlerde onlar bağışlanma diliyorlardı.
Zümer; 9: Ya da o, gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse mi? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar.
Âl-i Imran; 16, 17: O kişiler ki, “Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!” derler.
(Ve Allah) O sabreden, o doğru olan, o kunut yapan, o infakta bulunan ve seherlerde istiğfar edip yalvaran (kulları görür).
Cehennem korkusu için dua ederler
Cehennemden korkma ve cehennem azabından korunmakla ilgili Kur’an’da yüzlerce ayet mevcut olup, Rahman’ın kulları bu ayetlere uygun davranırlar.
Harcamaları dengelidir
Rahman’ın kulları, harcamada bulunurken dengeli hareket ederler. Ne gerekli harcamalarının sınırını aşarak israfta bulunurlar, ne de para biriktirip yığmak için cimrilik ederler. Onlar yalnızca tutumludurlar.
İsra; 26, 27: Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Ve saçıp savurma. Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.
Allah’tan başkasına tapmazlar
Rahman’ın kulları Kur’an’daki tevhit ve şirk ile ilgili yüzlerce ayete uygun davranırlar.
Haksız yere cana kıymazlar
Ayette “haksız yere” ifadesi ile yasal olarak; kısas ve savaşta öldürmeler istisna edilmiştir. Kısas şekliyle ve savaş şartlarında cana kıymak ise Allah’ın emirlerindendir. Yani kulluk görevidir.
Zina etmezler
Rahman’ın kullarının yapmayacakları şeylerden biri olan zina, yüzlerce sosyal felâketin sebebi olup, ayrıntılı olarak İsra suresinde açıklanacaktır.
Yalan şahitliği etmezler
Günlük hayatlarında ve mahkemede gerçek dışı bir beyanda bulunmadıkları gibi, yalanı doğru çıkaracak şekilde bir davranışa da yeltenmezler. Yani, yalana, sahtekârlığa, kötülüğe seyirci kalmazlar.
İftira, yalan ve boş sözlerin konuşulduğu yerlerde durmazlar
Arapçada “lağv” sözcüğü, kişinin amacına ulaşmasında yararı olmayan her türlü boş ve anlamsız şeyleri içine alır ve bu meyanda yalanı, gıybeti, çekişmeyi, çekiştirmeyi, iğrenç şarkıları, müstehcen fıkraları vs.yi de kapsar.
İşte, Rahman’ın kulları “lağv”a rastladıklarında onlara iltifat etmezler ve kendilerine herhangi bir pislik bulaşacakmışçasına oradan uzaklaşırlar.
Basit dünya hayatında hiç bulaşmadıkları “lağv”, cennette ise Rahman’ın kullarının karşısına hiç çıkmayacaktır:
Tur; 23: Orada kendisinde lağv (boş söz, saçmalama) ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar.
Vakıa; 25: Orada lağv (boş söz, saçmalama) ve günaha sokan işitmezler.
Nebe’; 35: Orada lağv (boş söz, saçmalama) işitmezler bir yalan da (işitmezler).
Ğaşiye; 11: Orada boş bir söz işitmez.
Allah’ın ayetlerine karşı çok duyarlı davranırlar
Rahman’ın kulları, uyarı için kendilerine okunduğunda Allah’ın ayetlerine karşı kör ve sağırlar gibi davranmazlar. Yani, ayetlerin mesajlarına kulaklarını kapamazlar ve bakıp görmeleri istenen ayetleri görmezden gelmezler.
Enfal; 2, 3: Hiç şüphesiz müminler ancak o kişilerdir, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir ve O’nun ayetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve onlar yalnızca Rabblerine tevekkül ederler.
Onlar ki, salâtı ikame ederler ve kendilerine rızk olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler.
Rabblerinden iyi eş ve hayırlı evlat dileğinde bulunurlar
65. ayette Rahman’ın kullarının kendi kurtuluşları, 74. ayette de eşleri ve çocukları için dua edişleri bildirilmektedir. Görülüyor ki gerçek müminler çevrelerindekilerin kurtulması ve onların saygın kişiler olması için de Allah’a dua etmektedirler, yani bencil değildirler.
Allah’tan kendilerin müttekilere önder yapılmasını dilerler.
Dikkat edilirse bu ifadede çok ince bir nokta vardır. Burada Rahman’ın kulları, toplumlara yöneticilik veya siyasî liderlik için değil, müttekilere önderlik etmek için dua etmektedirler. Bunun anlamı da; “Takva, dindarlık ve salihatı işlemede üst olalım, yani müttekilere rehberlik edelim ki, dünyada fazilet ve takvanın yayılmasında öncüler olalım.” demektir.
75, 76. Ayetler:
İşte onlar (Rahman’ın kulları), sabretmelerine karşılık ğurfede (cennetin en yüksek makamlarında); orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır -orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır. -
63–74. ayetlerde üstün nitelikleri sayılıp dökülen Rahman’ın kullarının ahiretteki konumları da bu ayetlerde açıklanmaktadır. Bu kişilerin akıbetleri, birçok ayette farklı bir anlatımlarla dile getirilmiştir:
Ra’d; 20–24: O kişiler, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar.
Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar. Ve o kişiler Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, namazı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açıkça infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya (adn cennetlerine) gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”
Ahzab; 44: O’na kavuşacakları gün onların selâmlamaları “Selâm”dır. O (Allah) da onlar için cömertçe bir ödül hazırlamıştır.
Hud; 108: Ve şu mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ardı arkası kesilmeyen bir ikram olarak cennettin içinde sürekli olmak üzere kalacaklardır. -Ancak Rabbinin dilediği müstesna.-
Zümer; 20: Lâkin Rabblerine takvalı davranan o kişiler için, Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, gurfe üstüne yapılmış gurfeler (köşk üstünde köşkler) vardır. Allah vaadinden caymaz.
Nisa; 147: Eğer şükretmiş ve iman etmişseniz Allah sizin azabınıza ne yapar? Allah, şükrün karşılığını veren ve en iyi bilendir.
Gurfe
“Gurfe” sözcüğü, Arapça’da “yüksek olan” anlamına gelir. Buna göre, her yüksek bina bir “gurfe”dir. Rahman’ın kullarının “gurfe”de olmalarından maksat ise, onların cennette yüksek derecelerde, köşklerde olduklarını bildirmektir.
77. Ayet:
De ki: “Duanız olmasa Rabbim size kıymet verir mi ki de siz kesinkes yalanladınız? Artık size o kaçınılmaz olacaktır.”
Bu ayette Rabbimiz elçisine, yalanlayıcılara yönelik bir hitap yaptırmış ve bu hitap ile de Rabbine yakarmayan birinin Allah katında herhangi bir değerinin olmadığı ve de olamayacağı açıklanmıştır.
Nitekim bu ayetin muhatapları olan yalanlayıcıların akıbetleri korkunç olmuş, onlar dünyada iken de rezil rüsva olmuşlardır. Onların ahiretteki hâlleri ise, Rabbimizin Kur’an’da açıkladığı gibi, temelli kalacakları cehennemde çok çeşitli azap içinde yaşamalarından başka bir şey değildir. Yalanlayıcılar bu korkunç sonu hesap gününde büyük bir pişmanlıkla hissedeceklerdir:
Kehf; 49: Ve Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış.” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
En’âm; 30: Ve Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! (Rabbleri onlara) “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi (der). Onlar; “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir.” dediler (derler). (Rabbleri de onlara) “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi (der).
Yüce Allah, yalanlayıcıları bu kötü sonun beklediğini başka ayetlerde, farklı üslûplarla da yapmıştır:
Zümer; 7: Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur. Hiçbir günahkâr (suçlu), bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.
En’âm; 155–157: Ve bu (Kur’an), “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa (Yahudi ve Hıristiyanlara) indirildi; biz ise, onların okumasından habersizdik (o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk.” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk.” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz kitaptır, bereketlidir. Onun için ona uyun ve takvalı davranın. Belki rahmet olunursunuz. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız.
Rahman Allah’a kul olanlar ise dünya ve ahirette mutlu olacaklardır:
Âl-i Imran; 110: Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları müminlerdir, pek çoğu da yoldan çıkmış kimselerdir.
Konumuz olan ayetin kâfirlere verdiği mesaj şudur: “Yardım ve himaye için Allah’a dua etmez ve O’na ibadette bulunmazsanız, O’nun yanında hiçbir değer ve öneminiz olmayacak, her şeyiniz boşa gidecektir. Size rahmetiyle davranması için, kendisine dua etme fırsatı tanıması, şüphesiz kendi yararınızadır.”
CİHAD
“Cihad” sözcüğü “cehd” sözcüğünün türevlerinden olup, “Müfaale” babından mastardır. “Cühd” olarak okunuşu da söz konusu olan “cehd” sözcüğü, “ağır yük taşıyan hayvanın menziline ulaşabilmesi için gösterdiği çaba”yı anlatmak için türetilmiştir ve dolayısıyla sözcüğün esas anlamı “takat” demektir. “Müfaale” babı, “işteşlik” ifade ettiği için, konumuz olan “cihad” sözcüğü de; “karşılıklı olarak gayretleşme” anlamına gelir. Diğer bir ifadeyle “cihad”; “karşı tarafın gücüne karşı güç kullanma, güç ile mukabele etme” demektir. (Lisan ül Arab; c:2, s:239, 240 “chd” mad. ve Tac ül Arus; c:4, s:407 “chd” mad.)
“Cihad” sözcüğü gibi bu sözcüğün türediği “cehd” sözcüğü de “müçtehid”, “mücahede”, “içtihat” gibi türevleri ile Türkçeye geçmiş bir sözcüktür ve yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda “cehd” sözcüğünü; “gayeye ulaşmak için yük altında gösterilen gayret” olarak anlamlandırmak mümkündür.
Kur’an’da 41 kez yer alan “cihad” sözcüğünün ifade ettiği kavram, İslâm dininin temel sabitelerinden biridir. Günümüz şartlarına göre de; Kur’an (bilgi) ile, mal ile, dil ile, beden ile yerine getirilir. Daha açık şekilde söylemek gerekirse “cihad”; “Allah tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, yani Kur’an’ı anlama, anlatma, yaşama ve tanıtıp yayma için kuvvet harcamak” demektir ve bu da bilgi, beden ve mal ile yapılır.
“Cihad” sözcüğünün anlamında “adam öldürme, düşman yok etme, ortadan kaldırma” anlamı yoktur.
Ölme ve öldürme (savaş), Kur’an’da “kıtal” ve “muharebe” ifadeleriyle yer almıştır. “Cihad”ın her zaman yapılmasını isteyen Rabbimiz savaşa ise ancak şartlar oluşunca, yani fitneyi yok ermek, zulüm ve fesadı ortadan kaldırmak için izin vermiştir. İntikam, yağma, kişileri zorla İslâm’a sokma gibi amaçlarla savaş yapılamayacağı, Hacc suresinin 39. ayetinden ve diğer kıtal ve muharebe ayetlerinden açıkça anlaşılmaktadır.
“Cihad”ın en güzeli ve en muteberi, ilim ile yapılanıdır. Çünkü dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk’a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir. Bilginin kişiler ve toplumlar üzerindeki etkisi şüphesiz tartışılmaz. Onun için Rabbimiz şöyle buyurmuştur.
Furkan; 52: Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla (Furkan ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihad yap!
İslâm dinin tanıtılması, Kur’an’ın tebliğ ve tebyin esasına dayanır. “İlim ile cihad” işte bu faaliyetin adıdır. Buna “Kur’an ile cihad” da denilir. Yukarıdaki ayette Kur’an ile cihadın “Büyük cihad” olarak nitelenmesi, Allah’ın “ilim ile cihad” konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir.
“Mal ile yapılan cihad” ise, Allah’ın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin, Allah yolunda harcanmasıdır. Bilindiği gibi artık dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile yapılan cihadın önemi de çok büyüktür. Nitekim Rabbimiz de cihad ayetlerinde hep malların cihad için harcanmasından söz etmiştir:
Saff; 10–12: Ey inanmış olan kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim miAllah’a ve O’nun elçisine inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur.
Tövbe; 24: De ki; eğer ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, O’nun elçisinden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz. Ve Allah fasıklar kavmine doğru yolu göstermez.
Hucurat; 15: Müminler ancak, Allah’a ve O’nun elçisine iman edenler, sonra da şüpheye düşmeyen ve malları ve canları ile Allah yolunda cihad eden kimseledir. İşte bunlar sadıkların ta kendisidir.
Tövbe; 41:Hafif teçhizatla ve ağırlıklı olarak sefere çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
Nisa; 95, 96: Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlara fazlalıklı kıldı. Ve Allah onların hepsine “En Güzel”i vaat etmiştir. Ve Allah mücahitlere, oturanların üzerine büyük bir ecir fazlalaştırmıştır: Kendi katından dereceler, bir mağfiret ve rahmet. Ve Allah, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Âl-i Imran; 142, Tövbe; 16, 19, 20, 73, 88, Bakara; 218, Muhammed; 31, Enfal; 72, 74, 75, Nahl; 10, Ankebut; 68, Maide; 35, 43, Tahrim; 9, Hacc; 78.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ








