







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
İHLAS SÛRESİ’NE GİRİŞ
İhlâs sûresi Mekke’de 22. sırada inmiştir. Sûre sadece Allah’ın sıfatlarından bahsettiği için O’na tahsis edilmiş olarak algılanmış ve sûreye “Allah’ın birliğini halis kılmak” anlamında “İhlâs” adı verilmiştir. Bu ismin yanında sûre, “معرفة - Ma’rifet [bilgi], توحيد - Tevhîd [birleme], Esâs [temel], Necât [kurtuluş], انّور - Nûr [aydınlık, ışık], تجريد - Tecrîd [soyutlama], Velâyet [Allah ile yakınlık], جمال - Cemâl, النّسبة - Nisbe [kimlik belirtme], الصّمد - Samed , المعوّذة - Muavvize [sığındıran], المقشقش - Mukaşkış [tedavi eden], المحضر - Muhzır [melek toplayan], مانعة - Mânia [engel], برائة - Berâe [uzaklaştırma], مذكّرة - Müzekkire [hatırlatan] ve Emân [güvence]” gibi isimlerle de anılır.
İhlâs sûresi, Allah hakkında tam anlamıyla “efradını cami ağyarına mani” bir tanımlama içermektedir. Sûrede, gerçek ilâhta olması gereken nitelikler belirtilmiş, olmaması gerekenlere ise yer verilmemiştir.
İhlâs sûresi hakkında, sûrenin baş-diş ağrılarına iyi geldiği, belli sayıda okunduğunda okuyana sevap sağladığı gibi birçok rivâyet uydurulmuştur. Rabbimizin anlaşılmak ve sonra da hayata geçirilmek üzere ağır ağır okunmasını bildirdiği Kur’ân’ın belli sûre veya âyetlerinin belli sayıda okunmasının insana sevap kazandırdığına ya da fiziksel rahatsızlıklardan kurtaran bir “sihirli kitap” işlevi gördüğüne inanılması bize göre “büyük günah”tır. Çünkü Kur’ân hakkındaki böyle bir algı, Rabbimizin Kur’ân’ın indiriliş amacı olarak açıkladığı temel ilkelere terstir. Zaten aklını çalıştırabilen her insan, manası anlaşılıp öğüt alınarak hayata geçirilmesi gereken bir kitabın ya da bu kitaba ait bir ibarenin, manası anlaşılmadan okunmasından kendisine bir yarar gelmeyeceğini bilir ve bu yollara başvurmaz.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Kur’ân’la ilgili klâsik eserlerde sûrenin inişi ile ilgili değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerin hepsi de bir takım rivâyetlere dayandırılmıştır. Bu rivâyetlerdeki ilk ortak nokta, peygamberimize Allah’ın neye benzediği yolunda bir soru soruluyor olmasıdır. Gerek bu sorudan önceki ayrıntılarda ve gerekse soruyu soranların Yahudiler mi, Hıristiyanlar mı, yoksa müşrikler mi olduğu konusunda hikâyeler birbirinden ayrılmaktadır. Hikâyelerdeki ikinci ortak nokta ise İhlâs sûresinin Mushaf’taki sırada, yani Nâsr ve Tebbet sûrelerinden sonra 112. sırada indiğinin kabul edilmesi ve bu kabule göre iniş gerekçeleri uydurulmasıdır. Hâlbuki İhlâs sûresi 22. sırada inmiş olup Mushaf’ta 112. sıraya konması sahabenin içtihadına göre olmuştur.
Bize göre bu sûrenin iniş sebebi, ister gerçek bir olaya dayansın ister takdir’i olsun, ilk inen âyetten bu yana herkesin kafasında oluşmuş merakları gidermek içindir. Bunu tam olarak anlayabilmek için, ilk vahiy olan Alak sûresinden bu sûreye kadar tüm vahiyleri göz önüne getirmemiz gerekir. Bu vahiylerde Yüce Rabbimiz kendisini bizlere “Senin Rabbin”, “Yaratan Rabb”, “Kalemle öğreten Rabb”, “En üstün olan Rabb”, “Rabbü’l-âlemîn”, “Rabbü’l-meşrikı ve’l-mağrib [doğunun batının Rabbi]”, “Rabbü’l-felâk”, “Rabbü’n-nâs”, “Meliki’n-nâs”, “İlâhi’n-nâs” ifadeleriyle, genelde “Rabb” olarak tanıtmıştır. Başta peygamberimiz olmak üzere, sahabe, müşrikler, Yahudiler, Hıristiyanlar, herkes bu Rabbi merak etmekte ve tanımak istemektedir. Bize göre İhlâs sûresi, kafalardaki “Kimdir bu Rabb?” sorusuna yanıt vermek için indirilmiştir.
RAHMÂN ve Rahîm Allah adına.
1- De ki: “O, bir tek olan Allah’tır,
2- Samed olan Allah’tır,
3- doğurmamış ve doğurulmamıştır.
4- Ve hiçbir şey O’na; sadece O’na denk olmamıştır.”
1. Âyet: De ki: “O [Rabb], bir tek olan Allah’tır,
“اللّه - Allah” ismi Rabbimizin özel ismi olup yalnız O’nun için kullanılır. Başka bir kelime bu ismin yerini tutamaz ve başka dillere de bu ismin dışında tercüme edilemez.
Araştırmacıların ve nahivcilerin [dilbilimcilerin] çoğunluğunun görüşüne göre “Allah” ismi türememiş, köksüz bir isimdir. Bazılarının iddia ettiği gibi, “lâhe-yelihü-leh” fiilinden ya da “lâilâhe”den türemiş değildir. Yine bazılarının iddia ettiği gibi, Süryanice olduğu ileri sürülen “lâhe” isminden Arapçalaşmış bir isim de değildir. Tesniye ve çoğulu olmadığı gibi, müennes eki de almaz. Nitekim Arapça’da “Allah” isminin çoğulu olduğu veya bir başka şey için kullanıldığı hiç bir örnek yoktur.
EHAD: Sûrede yer alan sözcüklerin hepsi de çok özel sözcüklerdir.
Âyette geçen ve bizim de “bir tek olan” anlamıyla çevirdiğimiz “احد - ehad” sözcüğü, üzerinde titizlikle durulması gereken bir sözcüktür. Bu âyetteki “bir tek”, matematikteki “bir” ve “tek” denen ve toplama-çıkarma gibi işlemlerde kullanılan sayılar değildir. Bu, mantıktaki “bir tek”tir. “Bir tek” olmak mantığa göre “eşsizlik” demektir. “Eşsizlik” ise “ekleme veya eksiltme yoluyla eşsizliği bozulamayan” demektir.
2. Âyet: Samed olan Allah’tır,
“الصّمد - samed” birçok anlamı olan bir sözcük olup bunların tek bir kelime ile çevrilebilmesi mümkün değildir. Rabbimiz bu sözcüğü özellikle seçmiştir. Bu anlamlar şöyle sıralanabilir:
Bu ifadeleri matematikçilerin ifadesiyle özetlersek: Varlığı ile ilgili olarak hiçbir sayı sistemiyle [doğal sayılardan sanal sayılara kadar] işlem yapılamayan mükemmel, kâmil varlık.
Bu kadar zengin anlamı olan bu sözcüğün, Kur’ân’da Allah için kullanılmadan önce tarihte başka bir ilâh için kullanılmamış olması dikkate değer bir husustur. Bu durum, Nâs sûresinin tahlilinde diğer dinlerdeki “ilâh” kavramı hakkında verdiğimiz açıklama ile örtüşmektedir. Çünkü diğer dinlerdeki ilâhların o dinlere mensup olan insanların korkularının, ihtiyaçlarının bir ürünü olmaları ve “samed” sözcüğünün anlamı içine giren özellikleri taşımamaları, “samed” sözcüğünün Allah’tan önce isim veya sıfat olarak hiçbir ilâha verilememesini izah etmektedir.
3. Âyet: doğurmamış ve doğurulmamıştır.
Burada Allah’ın yüce sıfatlarına aykırı yakıştırmalarda bulunan Yahudilere, Hıristiyanlara ve müşriklere cevap olarak Allah’ın doğurmadığı ve doğurulmadığı beyan edilmektedir.
Bu âyetle; Yahudiler tarafından Üzeyir’e, Hıristiyanlar tarafından da Îsâ’ya verilen “Allah’ın oğlu” sıfatı reddedilmekte, müşriklerin “Allah’ın doğurduğu ve meleklerin Allah’ın kızları olduğu yolundaki sözlerine kesin bir cevap verilmektedir. Âyet bu sapık inançları kesin bir şekilde reddetmektedir. Bu reddedişe paralel olarak “O, çocuk kabul etmemiştir” şeklindeki bir açıklama da ileride Furkan sûresinde karşımıza çıkacaktır.
Âyette geçen “doğurma ve doğurulma” sözcükleri sadece eşeyli üremeyi değil, eşeysiz üremeyi de kapsamaktadır. Yani bu sözcüklerden Allah’ın bilinen bir cisim, bir madde, bir organizma olmadığı, bölünme veya parçalanma yoluyla kısımlara ayrılmadığı, O’nun başka bir şeyden kopmuş bir parça olmadığı da anlaşılmalıdır. Bu anlamıyla âyet, aynı zamanda Rabbimizin “kadim”liğini de dile getirmiş olmaktadır.
4. Âyet: Ve hiçbir şey O’na, sadece O’na denk olmamıştır.
Allah Ehad, Samed, Doğurmamış ve Doğurulmamış olunca, hiçbir varlık, kimlik, kişilik O’na nitelik ve işlerinde denk olamaz.
Nitekim Kur’ân’da seksenden fazla âyette geçen “من دوناللّه - min dûnillâhi” ifadesi de hep bu “denk olmamayı” vurgulamaktadır. Meal ve tefsirlerin birçoğunda “Allah’tan başka” şeklinde çevrilen bu ifadenin gerçek anlamı “Allah’a denk olmayanlardan, Allah’ın astlarından” demektir. Yani “kimlik, nitelik ve amel yönünden rütbece Allah’tan aşağı olanlar, O’na denk olmayanlar” demektir. Bu ifade Kur’ân’da çoğunlukla müşriklerin ilâh edindikleri kimseler ve nesneler için kullanılmıştır:
Gerçekte, göklerin ve yerin egemenliğinin Allah’a ait olduğunu ve O’nun astlarından [O’na denk olmayanlardan]sizin için ne bir veli ne de bir yardımcınızın olmadığını bilmez misin? Bakara; 107.
İnsanlardan, Allah’ın astlarından [O’na denk olmayanlardan]eş ve ortaklar tutup onları Allah’ı sever gibi sevenler de vardır. Bakara; 165.
İhlâs sûresinin son âyetinde dikkat edilmesi gereken bir husus da, denk olmamanın sadece O’na mahsus olduğunu anlatmak için yapılan vurgudur [Kasr]. Bu vurgu, normal gramer kurallarına göre cümlenin sonunda olması gereken zarf tümlecinin “له - lehü” öne alınması sûretiyle yapılmıştır. Yani gramer kurallarına göre “ولم يكن احدكفوا له - ve lem yekün ehadün küfüven lehü” şeklinde olması gereken âyet, zarf tümleci öne alınması ile “ve lem yekün lehü küfüven ehad” şekline girmiş ve vurgulu olarak “sadece O’na” anlamını kazanmıştır.
Tevhit inancı Allah’ın varlığını, birliğini [tekliğini], tüm yetkin niteliklerin kendisinde toplandığını, eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna inanmaktır. Bu bilgi ve inanç, en özlü biçimde Kur’ân’da “lâ ilâhe illâ Allah [Allah’tan başka ilâh yoktur]” cümlesiyle ifade edilmiştir. Bu nedenle bu cümleye “kelime-i tevhit [tevhit kelimesi]” denir. “Tevhit” sözcüğü Kur’ân’da hiç geçmemesine rağmen, tevhit inancı çeşitli yönleriyle pek çok âyette dile getirilmiştir. Çünkü bu inanç Hakk Din’in temel öğesidir. Nitekim Allah, gönderdiği bütün peygamberleri, tevhit gerçeğinin ilke olarak yerleşmesini sağlamak ve sadece kendisine kul olunmasını öğütlemek ile görevlendirmiştir:
Ve senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki, Biz ona “Hakikat şu ki, benden başka ilâh diye bir şey yoktur; o nedenle bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım. Enbiya; 25.
Andolsun ki biz, Nuh’u kavmine [halkına]elçi olarak gönderdik de o: “Ey kavmim [halkım] !Allah’a kulluk ve ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka tanrı yok. Sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. A’râf; 59.
Semud’a da kardeşleri Salih’i [elçi olarak gönderdik] . O, “Ey kavmim [halkım] ! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. Size Rabbinizden bir beyyine [açık bir kanıt] gelmiştir. İşte şu, Allah’ın devesi… Sizin için bir mucize. Rahat bırakın onu, Allah’ın toprağında otlasın. Kötü bir niyetle dokunmayın ona. Yoksa can yakıcı bir azap yakalar sizi” dedi. A’râf; 73.
Rahmân, arş üzerine istiva etmiştir/ egemenlik kurmuştur. Göklerde, yerde, onların arasında, toprağın altında her ne varsa yalnızca O’nundur. Ve sen bu sözü açıkça duyuracaksın da, O, gizliyi de bilir, gizliden daha gizliyi de… Allah, kendinden başka ilâh diye bir şey olmayandır. O’nundur Esmau’l-Hüsna [en güzel isimler] . Mûsâ’nın haberi sana ulaştı mı? Bir zaman O, bir ateş görmüştü ve ailesine “Burada durun, ben bir ateş gördüm. Olur ki size ondan bir kor getiririm yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum” demişti. Sonra ona geldiğinde “Mûsâ!” diye seslenildi. “Benim Ben, senin Rabbin! Hadi, pabuçlarını çıkar; sen kutsal vadide, Tuva’dasın ve Ben seni seçtim; o halde vahyedilecek olanı dinle! Kesinlikle Ben, Ben, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah’ım. O halde Bana kulluk [ibâdet] et ve namazını beni hatırlayıp anmak için yerine getir. Ta Ha; 5–14.
Ve Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Allah’ın astlarından beni ve annemi de iki tanrı olarak kabul edin diye insanlara sen mi söyledin?” dediğinde İsa, “Hâşâ! Tesbîh ederim seni. Hakkım olmayan bir şeyi söylemek benim için olmaz. Eğer onu demiş olsaydım sen onu elbette bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin ama ben senin zatında olanı bilmem. Çünkü sen, evet sen gaybleri [görünmeyenleri] çok iyi bilensin. Onlara, senin bana emrettiğin: ‘Benim Rabbim ve sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.’den başka bir şey söylemedim. İçlerinde olduğum sürece üzerlerine tanıktım. Sen beni vefat ettirince yalnız sen onların üzerine gözetleyici oldun. Ve sen zaten her şey üzerinde bir Şehid’sin, bir tanıksın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Ama onları bağışlarsan hiç kuşkusuz sen Aziz [tüm gücün sahibi] , Hakim [tüm hikmetlerin sahibi] ’sin” dedi [diyecek] . Maide; 116–118.
Ve kendisini beyinsizliğe itenden başka kim, İbrahîm’in milletinden yüz çevirir? Hiç şüphesiz Biz onu dünyada seçip yüceltmiştik. Ve o, âhirette de kesinlikle Salihlerdendi[barış ve iyilik sevenlerdendi] . Rabbi ona, “Teslim ol” dediğinde, O, “Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum!” demişti. Ve İbrahîm ve Yakup oğullarına “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçmiştir. O halde ancak Müslümanlar olarak can verin” diye vasiyet etmişlerdi. Yoksa siz, Yakub’a ölümün gelip çatışına tanıklar mıydınız? Hani o zaman o, oğullarına “Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz?” demişti. Onlar, “Tek ve biricik ilah” olan senin ilâhına, ataların İbrahîm’in, İsmail’in, İshak’ın ilâhına kulluk edeceğiz; biz de yalnız O’na teslim olanlarız” demişlerdi. Bakara; 130–133.
Ne var ki peygamberler tarafından insanlara aktarılan tevhit inancı, zaman içinde hep tahrifata uğramış ve değişik inançlarla yozlaşmıştır. En son olarak Kur’ân, insanları bu yozlaşmalardan arındırmak için saf ve yegâne tevhidi tekrar ortaya koymuştur:
Gökleri ve yeri ortaya çıkarandır O. Size, kendilerinizden eşler, davarlardan da çiftler yapmıştır. Bu tarz içinde üretiyor sizi. O’nun benzeri gibi bir şey yoktur. O, Semi’ [gereğince işiten] ’dir, Basîr [gereğince gören] ’dir. Şûra; 11.
Rabbiniz Allah budur! O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse haydi O’na kulluk [ibâdet] edin. Ve O her şeye vekil’dir. En’âm; 102.
Ki göklerin ve yerin mülk ve saltanatı [yönetimi] yalnız O’nundur. Ve O, çocuk edinmemiştir. Mülk ve saltanatında O’na hiçbir ortak olmamıştır. Ve O, her şeyi yaratmış ve her şeye bir ölçü koymuştur. Furkân; 2.
Ey insanlar, Allah’ın, üzerinizdeki nimetini anın! Sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah’tan başka yaratıcı mı var? O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Hâl böyle iken nasıl oluyor da yüz geri çevriliyorsunuz? Fâtır; 3.
Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O’nu tesbîh ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tesbîh etmesin; fakat siz onların tesbîhlerini kavramıyorsunuz. O Halim’dir, Gafûr’dur. İsrâ; 44.
İhlâs sûresi de, İslâm’ın temel ilkesi olan tevhit inancını özlü bir şekilde ve herkesin anlayabileceği sadelikte açıklamıştır. Bu sûredeki anlatım o kadar özlü bir anlatımdır ki, başta “Âyetü’l-Kürsi” diye adlandırdığımız Bakara sûresinin 255. âyeti ve Haşr sûresinin son üç âyeti olmak üzere, Kur’ân’da yer alan tevhit inancına yönelik pek çok âyet, bu sûredeki anlatımın detaylandırılması mahiyetindedir:
Allah, kendinden başka ilâh diye bir şey olmayandır. Hayy’dır [sürekli diridir] ;Kayyum’dur [kudretin kaynağıdır] . O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ne var, yerde ne varsa yalnız O’nundur. O’nun huzurunda, bizzat O’nun izni olmadıkça, kim şefaat edebilir! O, onların önlerindekileri ve arkalarındakileri bilir. [Onlar] O’nun bilgisinden, bizzat kendisinin dilediği dışında, hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri çepeçevre kuşatmıştır. Onların [göklerin ve yerin] korunması O’na zor gelmez. Ve O, Aliyy’dir [yüceliği sınırsızdır] ; Azim’dir [büyüklüğü sınırsızdır] .Bakara; 255.
Öyle Allah ki O, ilâh diye bir şey yok O’ndan başka. O, gaybı [görünmeyeni] da görüneni de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir. Öyle Allah ki O, ilâh diye bir şey yok O’ndan başka. Melik’tir, Kuddüs’tür, Selâm’dır, Mümin’dir, Müheymin’dir, Aziz’dir, Cebbar’dır, Mütekebbir’dir. Allah, onların ortak koştuklarından arınıktır. O, Allah’tır. Hâlik’tir, Bari”dir, Mûsâvvir’dir. O’nun içindir en güzel isimler. Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nu tesbîh eder. O, Aziz’dir, Hâkim’dir. Haşr; 22-24.
Gerek İmam Maturidi gibi kelamcılar ve gerekse tasavvuf ekolünden gelen birçok zat bu âyetlerle ortaya konan tevhit inancı üzerinde değişik yorumlar yapmışlardır. Ancak biz, bu zatların konu hakkındaki uzun görüşlerini aktarmak yerine, tevhit inancının daha iyi anlaşılmasını sağlamak için “Allah’ın Zâtî Sıfatları”nı hatırlatmayı ve böylelikle de Rabbimizi doğru olarak tanıtmayı daha doğru bir yöntem olarak görüyoruz.
ALLAH’IN ZÂTÎ SIFATLARI ŞUNLARDIR:
VÜCÛD : Bu sıfat Yüce Allah’ın var olduğunu ifade eder. Yüce Allah’ın varlığı başka bir varlığa bağlı olmayıp zatının gereğidir. Bu, Allah’ın varlığının zatıyla kaim olması demektir. Var olmak Allah’ın zatının vâcip bir sıfatıdır. Bu sebeple Yüce Allah’a Vâcibü’l - Vücud denilmiştir. “Vücud”un zıddı “âdem”dir . “Yok, olma” demek olan “âdem” Yüce Allah hakkında söz konusu değildir. Allah’ın yok olduğunu iddia etmek, kâinatı ve içindeki varlıkları inkâr etmeyi gerektirir. Çünkü her şeyi yaratan ve var eden O’dur.
BEKA: Beka, Yüce Allah’ın varlığının sonu olmaması, daima var olması demektir. Yüce Allah’ın varlığının başlangıcı olmadığı gibi, sonu da yoktur. O hem kadim ve ezelî, hem de baki ve ebedîdir. Zaten kıdemi sabit olan bir varlığın, bekası da vâcip [zorunlu] olur. “Beka”nın zıddı “fena [sonu olmak]”tır. Bu ise Yüce Allah hakkında düşünülemez.
VAHDANİYET: Vahdaniyet Allah’ın bir [tek] olması demektir. Vahdaniyet Yüce Allah’ın kemal sıfatlarının en önemlisidir. Çünkü bu sıfat, Yüce Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir [tek] olduğunu; saltanat ve icraatında ortaksız bulunduğunu ifade etmektedir. Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Eğer o ikisinde [yerde ve gökte] Allah’ın dışında bir takım ilâhlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın sahibi olan Allah onların nitelendirdikleri şeylerden arınıktır” Enbiya; 22.
HAYAT: Yüce Allah’ın hayat sahibi olması demektir. Yüce Allah’ın bu sıfatı mahlûkattaki gibi geçici ve maddî bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Bütün hayatların kaynağı olan hakikî hayattır. Hayat sıfatı, Allah’ın İlim, İrade, Kudret gibi kemal sıfatlarıyla yakından ilgilidir. Bu sıfatların sahibi bir varlığın hayat sahibi olması zarurîdir. Çünkü ölü bir varlığın ilim, irâde ve kudret gibi kemalâtın sahibi olacağı düşünülemez. Bunun içindir ki, hayat sıfatı bilginlerce “Yüce Allah’ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla vasıflanmasını sağlayan ezelî bir sıfattır” diye târif edilmiştir. Hayat sıfatının zıddı “memat [ölü olmak]”tır. Bu ise Allah hakkında düşünülemez.
İLİM: Yüce Allah’ın her şeyi bilmesi, ilmi ile her şeyi kuşatması demektir. Bu âlemi en güzel şekilde ve en mükemmel bir nizam üzere yaratıp idare eden yüce gücün, yarattığı varlığı en ince teferruatına kadar bilmesi gerekir. Zira hakikati, faydası, lüzum ve hikmeti bilinmeyen bir şey nasıl yaratılabilir? O halde yaratıcının bir şeyi yaratabilmesi için evvelâ ilim sahibi olması, sonra o ilmin icaplarına göre yaratması şarttır. Ayrıca gerek iman ve salih amel sahiplerini ödüllendirmek, gerekse isyan eden ve kötü yolda olanları cezalandırmak ancak bu kimselerin yaptıklarını bütün ayrıntısı ile bilmekle mümkündür. İlmin zıddı olan cehl, gaflet ve unutkanlık gibi zaaflar Allah hakkında söz konusu edilemez.
İRADE: Allah’ın bir şey hakkında şöyle olup da böyle olmamasını dilemesi; her şeyi dilediği gibi tayin ve tespit etmesi demektir. Yüce Allah kâmil bir irade sahibidir. Bu kâinatı ezelî olan iradesine uygun olarak yaratmıştır. Kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah’ın dilemesi ile olmuş veya olacaktır. O’nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla olmaz. Bu hususta Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmederse [onu dilerse] ona ancak ‘ol’ der, o da oluverir.” Bakara; 117, Âl-i İmrân; 47, Nahl; 40, Meryem; 35, Yâ Sîn; 82, Mümin; 68.
KUDRET : Kudret, Yüce Allah’ın irade ve ilmine uygun olarak varlıklar üzerinde tasarruf etmesi, her şeyi yapmaya ve yaratmaya gücü yetmesi demektir. Kâinattaki şaşmaz düzen ve göz kamaştırıcı güzellikler, Allah’ın sonsuz kudret sahibi olduğuna en büyük delildir.
TEKVİN: Tekvin, icat ve yaratma; bir başka ifadeyle de, madum [yok] olan bir şeyi yokluktan çıkarmak demektir. Tekvin, ilim, irade ve kudret sıfatından ayrı bir sıfattır. Allah’ın yaratmak, rızk ve nimet vermek, azap etmek, diriltmek ve öldürmek gibi bütün fiilleri tekvin sıfatının tecellileridir. Bunlara “fiilî sıfatlar” da denilir. Kudret ve Tekvin Allah’ın kemal sıfatlarından olup zıtları olan acz, Allah hakkında ileri sürülemez.
SEM ve BASAR: Allah’ın her şeyi işitip her şeyi görmesi demektir. Sem’ ve Basar sıfatları da Allah’ın ezelî ve ebedî kemal sıfatlarındandır. Uzaklık-yakınlık, açıklık-gizlilik, aydınlık-karanlık gibi fiziksel durumlar Allah’ın işitip görmesine herhangi bir engel teşkil edemezler. O, içimizdeki fısıltıları, kalpten ve gönülden yaptığımız duaları işitir ve bu dualara hikmetine uygun şekilde karşılık verir. Yüce Allah’ın Semi’ ve Basîr [her şeyi en iyi işitici ve en iyi görücü] olduğu Kur’ân’da defalarca zikredilmiştir. Sem’ ve Basar sıfatları birer kemal sıfat olduğundan, zıtları olan âmâlık [görmemek] ve sağırlık [işitmemek], Allah hakkında söz konusu edilemez.
KELÂM: Yüce Allah’ın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir. Allah’ın kelâm [konuşma] sıfatı ezelî ve ebedîdir. Bu sebeple Allah’a “Mütekellim” denilir. Kur’ân’a da “Kelâmullah” tabir edilir. Allah’ın peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği ilâhî kitaplar hep Kelâm sıfatının bir tecellisidir.
İslâmiyet’in Allah inancı ile diğer dinlerdeki “ilâh” anlayışı arasında tartışmaya yer bırakmayacak nitelikte büyük farklar vardır. Batıl ilâhlar insanların kendi ihtiyaçları doğrultusunda edindikleri ilahlardır. Bu ilâhların hüküm koymak gibi bir özellikleri de yoktur. İnsanların ihtiyaçları karşılandığında bu ilâhların fonksiyonları da ortadan kalkmaktadır.
İslâm ise mutlak bir yaratıcının, hüküm koyucunun ve ibâdet edilecek bir tek ilâhın var olduğu, onun da hiç bir ortağı bulunmadığı esası üzerine kurulmuştur. İslâm, insanları bu ilâha [Allah’a] iman ve ibâdet etmeye çağırır. Vahiy kaynaklı olmayan diğer dinlerin ilah anlayışları insanların kendi telakkileri ile oluşmuştur. İnsan yok olduğunda bu ilâhlar da yok olurlar. Oysa Allah insanı yaratandır. Varlığı kendi zatı ile kaim olduğu gibi, insan yaratılmadan önce de vardır. Bu nedenle; yaratılış kodlarına uygun davranan insan gerçek ilah olarak ancak Allah’a inanabilir. İhtiyaçlarını gidermeye gücü yeten, sıkıntılara karşı ona yardım elini uzatan, onu koruyup gözeten, sıkıntılı ve korkulu anlarında onu emniyete ulaştıran bu tek gerçek ilah, aynı zamanda ibâdet edilmeye de layık tek varlıktır.
Allah’ın varlığını, birliğini [tekliğini], tüm yetkin niteliklerin kendisinde toplandığını, eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna inanmak olarak tanımlanan tevhit inancı, Kur’ân tarafından çeşitli yönleri ve boyutları ile ortaya konmaktadır. Bütün bunlar şöyle özetlenebilir:
Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır. O’na benzer bir şey yoktur. O, bir ortağı olmaktan arınıktır. Eğer O’nun yanı sıra başka tanrılar olmuş olsaydı, onlardan kimileri diğerleri üzerinde egemenlik kurmak isteyeceklerdi. O birdir, ama Hıristiyanların sandığı gibi üç içinde bir değildir. O’na oğulları, kızları isnat edenler, Îsâ’nın O’nun oğlu ya da kendisi olduğunu söyleyenler, Allah’a iftira etmiş olurlar. O’nun ne oğulları, ne de kızları vardır. O, doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Ancak kâfirler, hiçbir şey yaratmayan ve kendisi yaratılmış olan şeyleri O’na ortak koşmaktadırlar. Oysa O’na ortak koşulan sözde tanrılar ne kötülük, ne de iyilik yapmaya güç yetirebilir. Bu sahte tanrılar ne ölümü, ne hayatı, ne de yeniden dirilmeyi kontrol edebilirler. Bu nedenle, Allah’la ilişkili olabilecek bir tanrı yoktur. İnsanların uydurduğu tanrılar, zanna dayalı isimlerden ve uyduranların nefislerinin hevasından başka bir şey değildir.
Allah, mutlak güç sahibidir. Her şeyin dönüşü O’nadır. O, yaratıcıdır, yaratma sürecini başlatan ve dilediği gibi yaratandır. Başlangıçta gökleri ve yeri yaratmış, onları duman ya da nebülöz halindeki cevher olarak bir araya getirmiş ve daha sonra birbirinden ayırmıştır. O’nun emri kesindir, kimse onu değiştiremez. Gökler ve yer, üzerindeki tüm varlıklarla birlikte yarattığı Güneş, Ay ve yıldızların tümü O’nun kanunlarıyla ve O’nun buyruğuyla hareket ederler. Gökte ve yerde bulunan her yaratık O’nun emirlerine boyun eğer. O, her şeyi yaratan, var eden ve onlara şekil verendir.
Allah âlemlerin Rabbidir gizlilerin de Rabbidir. O’nun gücü her şeye yeter; göklerin ve yerin tüm güçleri O’na aittir. O, kerim olan Arş’ın, yüce Arş’ın Rabbidir. Tüm yükselme derecelerinin sahibidir. Bir beşik gibi arzı uzatır, gökten, uygun ölçülerde su indirir. O, bütün varlıkları çiftler halinde yaratmıştır. Gök kubbeye düzen ve mükemmellik vermiştir. Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hâkimiyeti Allah’ındır. Doğu ve batı O’nundur. Ne yana dönerseniz dönün, O oradadır. Çünkü her şeyi kuşatmıştır. Kürsüsü gökleri ve yeri kaplar. Yarattıklarını koruyup gözetir ve bunda hiçbir güçlükle karşılaşmaz. O, azizdir, hikmet sahibidir.
Allah yalnız yaratıcı değil, aynı zamanda râhîmdir, rızk verendir, koruyandır, yardımcıdır, hidâyet verendir ve tüm yaratıkların darda kalmışlarına yardım ulaştırandır. Allah dünyayı oyun ve eğlence olsun diye yaratmamıştır. Dünya, belirlenmiş bir süreye göre, bir amaçla ve bir plân doğrultusunda yaratılmıştır. O kanunlar koyar, rehberlik eder, her şeyi bir ölçü ve takdire göre düzenler, yaratır, yol gösterir. O, her şeyi bilendir, her şeyi görendir.
Allah, hüküm verenlerin en iyisidir. Hiç kimseye zerre kadar zulmetmez; hüküm gününde adalet tartıları kurulacak, en küçük bir amel bile hesaplanacaktır. O çabuk ceza verendir ve acı azapla cezalandırır. İnsanlara adil olmalarını buyurur ve adil olanları sever. Günahtan sakınıp sevap işleyenlere büyük ödüller verir. İnsanların iyi amellerini, en güzel şekilde ödüllendirmek için yazdırmıştır. Allah tüm iyilikleri kendisinde toplamıştır, tüm iyiliklerin kaynağıdır. Her türlü kötülükten de uzaktır.
Allah, insanı hiçbir şey değilken var etmiş, bir tek nefisten tüm insanlığı yaratmıştır. İlk insanla eşini yaratıp ikisinden birçok erkek ve kadının üremesini sağlamıştır. İnsanın yeryüzünde kendi halifesi olmasını istemiş, onu ölümlü bir varlık yapmış, ölümünden sonra kıyâmet günü dirilmesine hükmetmiştir. İnsanı yaratılmışların üstünü yapmıştır. Çünkü Allah onu en güzel bir sûretle yaratmıştır.
Allah, en güzel bir sûretle yarattığı insanın mükemmelleşmesinden başka bir şey istemez. Allah insanlığı kuşatmıştır. O, insanın daima yanındadır, ona şahdamarından bile daha yakındır.
Allah’ın birliğinden söz etmek, O’nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğunu söylemektir. Zatının bir olduğunu söylemek, O’nun kısmının, parçasının, bölümünün olmadığını söylemektir. Çünkü birleşik olmaması Allah’ın zorunlu niteliklerindendir. Sıfatlarının bir olduğunu söylemek, eşinin, benzerinin olmadığını kabul etmektir. Çünkü yaratılmış varlıklara benzememek de O’nun temel nitelikleri arasındadır. Fiillerinde bir olduğunu söylemek ortağı bulunmadığını söylemektir. Çünkü ortaklık aczi gerektirir.
Allah’a ibâdet belirli amellerle sınırlı değildir. Allah’a ibâdet etmek, insanın her adımında, her hareketinde, her sözünde O’nun koyduğu kurallara uyması, O’nun hükümlerini yerine getirmesi, elçileri vasıtasıyla gösterdiği yoldan yürümesi demektir. Yalnızca O’ndan yardım dilemek, korkmak, O’na güvenmek, dayanmak, tevekkül etmek, sığınmak, O’ndan başkasını veli edinmemek, sorunların çözümünü O’na havale etmek, O’ndan başka koruyucu, kollayıcı kabul etmemek tevhit inancının zorunlu gereklerindendir. Bütün bunlar bir ve tek olan Allah’a ibâdetin farklı boyutlarını oluşturan ilkelerdir.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ