39-A‘RÂF SÛRESİ-4

 

101,102.İşte o kentler ki, sana onların önemli haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz. Andolsun ki peygamberleri onlara apaçık deliller ile gelmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları şeylere iman etmemiş idiler. İşte kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselerin kalplerinin üzerine Allah böyle damga basar/ mühürler. Onların çoğunda, sözde durma ilkesini bulmadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış kimseler bulduk.

101. âyetin ilk cümlesi olan İşte o kentler ki, sana onların önemli haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz ifadesi ile bilgi verme üslûbundan canlı konuşma üslûbuna dönülmüş ve hitap Peygamberimize (dolayısıyla da bizlere) yönelmiştir.

Bu cümledeki haberlerinden bir kısmı ifadesinden anlaşılıyor ki, burada anlatılanlar serüvenlerin tamamı değil, sadece bir kısmıdır. Ayrıca, ne geçmişte helâk edilen kentler burada sayılanlar kadardır, ne de geçmiş peygamberler burada bahsi geçen Nûh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şu‘ayb peygamberlerden ibarettir. Yani, bize anlatılmayan birçok olay, bahsedilmeyen birçok kavim vardır.

110.Ve Biz, onların kalplerini ve gözlerini ilkin iman etmedikleri durumdaki gibi ters çeviririz. Ve Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın olarak bırakırız.

111.Ve eğer Biz, şüphesiz onlara birtakım güçler indirseydik, onlara ölüler söz söyleseydi ve her şeyi karşılarına toplasaydık, –Allah’ın dilemesi dışında– yine inanmayacaklardı. Velâkin onların çoğu cahillik ediyorlar.

(En‘âm/110-111)

102. âyette konu edilen vefasızlık, sadece insan karakterinin özelliklerinden birini yansıtmaktadır. “İnsanın dara düştüğünde Allah’a yönelmesi, dardan kurtulduğunda ise nankörleşmesi” demek olan bu özellik, aslında insanın kendisiyle çelişmesidir. Bunun ayrıntıları ileride, 189- 195. âyetlerde yer alacaktır. Bazıları bu vefasızlığı, Yüce Allah’ın, güya, ruhlar âleminde (!) sorduğu “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet” diye cevap verenlerden çoğunun daha sonra dünyada bu cevaplarını inkâr etmeleri olarak yorumlarlar. Ancak 172-173. âyetlerde de görüleceği gibi, bu yorum doğru değildir.

MÛSÂ PEYGAMBER

103.Sonra o elçilerin/ o toplumların arkasından Mûsâ’yı alâmetlerimizle/ göstergelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de onlar, alâmetlere/ göstergelere haksızlık ettiler. Hele bir bak, o bozguncuların âkıbetleri nasıl oldu!

Mûsâ peygamberin kıssası burada önceki kıssalardan hem farklı bir üslûpla hem de daha ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bize göre bunun sebebi, Firavun ailesinin bundan evvelki kavimlerden daha azgın ve zorba olması, Mûsâ peygambere verilen Âyetlerin evvelki peygamberlere verilenlere göre daha çok olması ve Mûsâ peygamber ile peygamberimiz arasındaki ortak noktaların çokluğudur.

FİRAVUN:

Başlangıçta yalnızca “krallık sarayı” anlamına gelen sözcük, İ.Ö. y.1570′te 18. sülâleyle başlayan Yeni Krallık döneminde bugün bilinen anlamını kazanmış, İ.Ö y.945′te başlayan 22. sülâle dönemine doğru da saygı belirten bir sıfat olarak benimsenmiştir. Hiçbir zaman kralın resmî unvanı olarak kullanılmadığı hâlde, terim o dönemden sonra bütün Mısır krallarını belirten genel bir Âd durumuna gelmiştir. (… ) Mısırlılar firavunlarının tanrı olduğuna inanırlar, onu Gök Tanrısı Horus ile Güneş tanrıları Ra, Amon ve Aton’la özdeş tutarlardı. (… ) Kutsal bir hükümdar olan Mısır kralı, maat’ın (tanrıların kurduğu düzen) koruyucusuydu. Ülke topraklarının büyük bölümü firavunun mülküydü; bu toprakların kullanımını da doğrudan o yönetiyordu. Kullarına adalet dağıtan firavunun iradesinin üzerinde başka bir irade yoktu. Kral ülkeyi kararnamelerle yönetirdi ama adil bir yönetim sağlayabilmek için bazı sorumluluklarını devretmek zorundaydı.[54] Çıkış [Eksodus] için en olası tarih İÖ y. 1290′dır. Bu varsayımla Çıkış’ta (1:2 – 2:23) sözü edilen zâlim firavun I. Seti (hd İÖ 1318 – 04), Çıkış dönemindeki firavun da II. Ramses’tir (hd y. 1304 – 1237).[55]

Âyetteki “Mûsâ’yı alâmetlerimizle; göstergelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de onlar, onlara [alâmetlere/göstergelere] zâlimlik ettiler”ifadesinin manası, “Onlar Elçiliğin, mu’cizelerin hakkını vermediler. O mu’cizeler ile akıllarını başlarına toplamaları gerekirken akılsızlık ettiler” demektir. İlerideki Âyetlerde Firavun ve avenesinin Mûsâ peygambere verilen ayetleri “Bu bir sihirdir” demek sûretiyle hafife alıp gülüp geçtikleri görülecektir.

101Ve andolsun Biz, Mûsâ’ya apaçık dokuz; birçok âyet [alâmet/gösterge] verdik –işte İsrâîloğulları’na soruver–. Hani Mûsâ, kendilerine geldi de Firavun o’na, “Ey Mûsâ! Ben senin büyülenmiş olduğunu kesinlikle biliyorum” demişti.

( İsra/101)

8-12.Sonra oraya geldiği zaman seslenilmişti: “Ateşin içindeki ve yanı başındaki kişi bolluklu kılınmıştır! Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden arınıktır!

“Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah’ım!

“Ve birikimini ortaya koy!” –Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görüverince, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. -Ey Mûsâ korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda elçiler korkmaz. Ancak, kim yanlış; kendi zararlarına iş yapar, sonra kötülüğün ardında iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.–

“Ve koynundaki gücünü devreye sok, dokuz âyet [alâmet/gösterge] içinde Firavun’a ve onun toplumuna hiç kusursuz, mükemmel çıkacaksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir toplum olmuşlardır.”

(Neml/8-12)

Âyetin son cümlesi olan, Hele bir bak, o bozguncuların âkıbetleri nasıl oldu! ifadesi, “bu kıssayı iyi anlayın ve belleyin” anlamında peygamberimize ve onun şahsında tüm insanlara yönelik bir sesleniştir. Kur’ân’da buna benzer mesajlar vardır:

14.Ve onların kendileri bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapmaları ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. –Şimdi bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!–

 (Neml/ 14)

104,105.Ve Mûsâ, “Ey Firavun! Ben kesinlikle âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah hakkında haktan başkasını söylememek bana bir yükümlülüktür. Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Bu nedenle İsrâîloğulları’nı gönder benimle” dedi.

Kıssanın hemen başında belirtilmesi gerekir ki, Mûsâ peygamber Firavun’a gittiğinde İsrâîloğulları Mısır’da köleleştirilmiş olarak ağır işlerde çalıştırılmaktaydı. Kur’ân’daki bilgilere dayanarak İsrâîloğullarının Mısır’a ilk yerleşmelerinin Yûsuf peygamber zamanında olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Yûsuf peygamberin Mısır’a yerleşmesini takiben anası, babası ve kardeşleri de Mısır’a gelip yerleşmişlerdi. Ne var ki, nüfusu çoğalan İsrâîloğullarının yerleştikleri bu yeni ülkenin halkı içinde asimile olmamaları zamanla Mısır idarecilerini rahatsız etmiş ve onları “ikinci sınıf insan/vatandaş” olarak görmeye, köle muamelesi yaparak onurlarını aşağılamaya yönelmiştir. Bu süreçte İsrâîloğulları her türlü kötü muameleye maruz bırakıldıkları gibi, düşünce ve inanç özgürlükleri de ellerinden alınmıştır. Doğumundan itibaren Mûsâ peygamberin tüm serüveni, Tâ-Hâ, Kasas, Neml ve Şu’arâ Sûrelerinde daha ayrıntılı olarak verilecektir. Burada sadece önemli noktalara değinilmiştir.

104-105. Âyetlerden, Mûsâ peygamberin Firavun’u hakka davet etmek ve İsrâîloğullarını kölelikten kurtararak Mısır’dan çıkarmak gibi özel bir görevle gönderildiği anlaşılmaktadır.

106.Firavun, “Eğer bir alâmet/gösterge ile geldiysen, getir hemen onu, tabii eğer doğru kimselerden isen” dedi.

Tabii eğer doğrulardan isen ifadesi, “Eğer sen doğruluğu herkes tarafından bilinen ve kabul edilen gerçek peygamberler zümresinden isen hemen getirdiğin göstergeyi ortaya koy, göster”anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi, Firavun burada Mûsâ peygambere karşı henüz bir haksızlık yapmamış, normal olarak herkese davrandığı gibi basit bir sorgulamada bulunmuştur.

107,108.Bunun üzerine Mûsâ, bilgi birikimini ortaya attı, o da birdenbire apaçık bir “silip süpüren” kesiliverdi. Gücünü de sıyırıp açığa koydu; artık gücü, izleyenler için mükemmel, tam kusursuzca idi.

Kur’ân’daki Mûsâ kıssalarının doğru anlaması için, İsrâîliyatın etkisiyle oluşmuş peşin kabullerin aşılıp bu kıssalarda kullanılan sözcüklerin gerçek anlamının tesbit edilmesi gerekir. Bunlardan bir olan asâ sözcüğü, nüzûl sırasına göre ilk olarak burada [A‘râf sûresi'nde] geçtiğinden bu sözcüğün burada tahlil edilmesi uygun olur:

عصا[‘asâ]sözcüğü, aslında إجتماع[ictimâ‘/toplanma]ve  إئتلاف[i’tilâf/uyuşma] demektir. ‘Asâsözcüğü, el ve parmaklar üzerinde toplandığı için (telli çalgılardan) “ud”a isim olmuştur. Esmai, bazı Basralılardan şöyle nakleder:

Baston’a, ‘asâ ismi verilmesinin nedeni, el ve parmakların üzerinde toplanmasıdır. Bu sözcük Arapların toplumu, hayır ya da şerr bir şey üzerine topladıkları zaman dedikleri عصوت القوم[‘asavtu'l-qavme], اعصوهم[a‘suhum/toplumu bir araya getirdim, onları bir araya getirin]deyişlerinden gelmektedir.

Asânın bırakılması ifadesi, mecâzen, “yolculuğun bitmesi, yolcunun gideceği yere varıp direklerini dikerek çadırını kurması; yerleşmesi” demektir.[56]

Bu açıklamalara göre ‘asâ sözcüğü, “birikim-sıkı tutulan” demek olup bu anlamıyla “Kur’ân” sözcüğünün de karşılığıdır. Bunun, “baston”a isim olması da, sadece el ve parmakların üzerinde toplanması değil, “üzerine dayanmak, yaprak silkelemek, silah, kazma olarak kullanmak vs. gibi birçok yararın da toplanması”dır.

Bu sözcük Mûsâ’ya izafe edildiğinde, “Mûsâ’nın birikimi, Mûsâ’nın kuvvetle tuttuğu [sıkı tuttuğu]” demek olur, ki bu da, –âyetlerden de anlaşılacağı üzere– “Mûsâ’ya yapılan vahiyleri ve Mûsâ’nın deneysel bilgi birikimi”ni ifade eder. Nitekim Bakara/63, 93; A‘râf/145, 171; Meryem/12′den de kuvvetle tutulacak şeyin, “kitap; ilâhî vahiy”ler olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

‘Asâ sözcüğü Kur’an’da 6 kez geçer. Tâ-Hâ/18′deki, “çoban asâsı/değneği”ni; diğerleri ise, “Mûsâ’nın vahiy ve tecrübe ile öğrendiği bilgi birikimi”ni ifade eder. Mûsâ’nın Firavun’a alamet; gösterge göstermek, sudan geçmek ve taş kalpli İsrâîloğulları’nı adam etmek için kullandığı ‘asâ, “Mûsâ’nın bilgi birikimi; kendisine verilen vahiyler, o zamana kadar öğrendiği bilgiler ve edindiği deneyimler”dir. Mûsâ’ya vahyedilenlerin özeti ise, Tâ-Hâ/11-16′da, Mûsâ! Ben, senin Rabbin olan Benim. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vâdide, Tuva’dasın/iki kere temizlenmiş bir vâdidesin. Ve Ben seni seçtim; o hâlde vahyedilecek olan şeye; “Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikâme et. Şüphesiz ki o Sâ‘at [kıyamet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim. O nedenle ona [kıyâmete] inanmayan ve kendi hevasına uyan kimse seni, ondan [kıyâmete iman etmekten] alıkoymasın; sonra helâk olursun şeklinde verilmiştir.

Anlaşılan o ki, Mûsâ bu ilkeleri tebliğ etmiş ve bunların kabulü için tartışmıştır, ki bu durum Kur’ân’da açıkça ortaya konmuştur:

79.Ve Firavun, “Bana en bilgili, etkili söz söyleyen bilginlerin tümünü getirin!” dedi.

80.Sonunda etkili söz söyleyen bilginler gelince, Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi.

81,82.Onlar ortaya atınca da Mûsâ, “Sizin getirdiğiniz şey bir göz boyama/ aldatmacadır. Şüphesiz, Allah onun boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır. Şüphe yok ki, Allah kargaşacıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de, hakkı, Kendi kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi.

(Yûnus/79-82)

Görüldüğü gibi bu âyetlerde ‘asâ [Mûsâ'nın birikimi/sıkı tuttuğu şey], “Allah’ın kelimeleri” olarak tefsir edilmiştir.

107. âyette, “silip süpüren” diye çevirdiğimiz (Türkçe meallerde “ejderha” diye de çevrilen) sözcük, su‘bân‘dır. Bu sözcüğün kadim lügatlerdeki anlamları şöyledir:

ثعبان [su‘bân], “su ve kan akması anlamındaki  ثعب[se‘ab] sözcüğünden gelir. Vâdide sel yataklarının kıvrım kıvrım olması, kıvrım kıvrım dere yataklarından suyun akması, sevgilinin uzun saçlarının kıvrım kıvrım olması da bu sözcükle ifade edilir. Bu sözcüğün çoğulu  ثعبان[su‘bân] şeklindedir. Su‘bân sözcüğü tekil olarak da, “uzun, güçlü, fare avlayan yılan” anlamında kullanılır.[57]

Demek ki su‘bân sözcüğünün esas anlamı, “selin, önüne gelen her şeyi içine alıp sürüklemesi”dir. Fareleri avlayıp yutan yılana da bu ismin verilmesi, yılanın şekli, uzunluğu ve kıvrım kıvrım olması itibariyle dereye benzemesi ve önüne çıkan fareyi sel gibi yutması sebebiyledir. Mûsâ’nın birikiminin buna benzetilmesi de, ilâhî vahyin, her türlü beşerî plan ve desiseleri [bâtılı] yok edip yutmasındandır.

Âyetteki su‘bân sözcüğü, ister “önüne geleni sürükleyen sel”; ister “fare avlayan yılan” anlamında ele alınsın, burada, Mûsâ’nın birikiminin, karşısındaki her şeyi silip süpürdüğü/yuttuğu, yani Mûsâ’nın ortaya koyduğu fikirlerin, bilgilerin, Firavun’un ve zînet günü yapılan müsabakada sihirbazlarının tezlerini çürüttüğü, iptal ettiği anlatılmaktadır.

Çünkü vahyin önünde hiçbir şey duramaz. Bu nitelik Kur’ân için de birçok yerde zikredilmiştir:

1-7.Küme küme/necm necm gönderilip de önüne gelenleri devirdikçe deviren, toplumları canlandırdıkça canlandıran, canlandırdıkça da hakkı bâtılı ayıran, özür veya uyarı olarak öğüt bırakan Kur’ân âyetleri kanıttır ki kesinlikle tehdit olunduğunuz, korkutulduğunuz şey, kesinlikle meydana gelecektir.

(Mürselât/1-7)

1-5.O saflar hâlinde dizilen/dizen, sonra da haykırıp sürükleyen, haykırıp sürükledikten sonra da öğüt okuyan Kur’ân âyetleri kanıttır ki sizin İlâhınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir.

(Saffat/1-5)

1-6.O tozuttukça tozutanlar, arkasından ağırlığı taşıyanlar, sonra kolaylıkla akanlar, sonra da bir emri paylaştıranlar kanıttır ki şüphesiz tehdit olunduğunuz o şey, kesinlikle doğrudur. Şüphesiz yapılanların karşılıklarını verilmesi de kesinlikle gerçekleşecektir.

(Zâriyât/1-6)

1-5.Evrendeki çekim kuvveti, evrendeki itme kuvveti,

yıldızlar; galaksiler; güneş, ay ve bunların kendi eksenlerinde ve bağlı olduğu yıldız çevresindeki yörüngelerde yüzmesi, bu sayede gece, gündüz ve diğer yaşam koşullarının, med-cezirin, gece-gündüzün, mevsimlerin oluşması,

tüm canlı türlerinin ve bitkilerin yaşam koşullarının ayarlanması kanıttır ki

Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için sürekli sıkıntı, bunalım ve vicdan azabı vesilesi olan,

mü’minlere hem kolay, hem de kolaylaştıran, onlara müjdeler veren, onların mutlu olmalarını sağlayan,

elden ele, dilden dile, gönülden gönüle dolaşıp duran, hep öne geçen, önemseten ve kişisel ve sosyal tüm işleri ayarlayan, her işe ait emirlerinin, yasaklarının olması; ilkeler koyan Kur’ân âyetleri kanıttır ki,

26.şüphesiz bunda; “o gün, kişinin iki gücünün/mal ve çevresinin ne takdim ettiğine bakıp/yaptıklarıyla yüz yüze gelip ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişinin, ‘Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım’ demesinde”, saygıyla, sevgiyle bilgiyle ürperti duyacak kimseler için bir ibret vardır.

(Nâziât/1-5, 26)

Bâtıl yok olucudur:

81.Ve de ki: “Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olup gider.”

(İsrâ/81)

Bâtıl hakk ile yok edilir:

18.Tam tersi Biz, hakkı bâtılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın bâtıl yok olup gitmiştir. Ve Allah’a yakıştırdığınız niteliklerden dolayı size yazıklar olsun!

(Enbiyâ/18)

108. âyette geçen ve “Mûsâ’nın elinin ışık saçması” şeklinde kabul edilen, yed-i beyzâ’tamlamasını tahliline gelince:

يد  [YED]

Âyette geçen ve genellikle “el” diye çevrilen  يد[yed] sözcüğü, mecâzen “kuvvet, zenginlik, iktidar, saltanat, nimet, yay, elle yapılan işlerin tümü” anlamında kullanılır.

Burada konu edilen güç, diğer âyetlerde [Neml/12, Kasas/32], “cebindeki/koynundaki güç” olarak nitelenmektedir. Bu güç ise, “Hârûn”dur.

بيضاء [BEYZÂ’]

Bu sözcükle ilgili şu bilgiler verilmektedir:

Biyz, “yumurta”, beyaz da “yumurta rengi” demektir.Bu sözcüğün beyzâe kalıbı, “aşırı beyazlığı, parlaklığı” ifade eder. Güneşe, beyaz yüzlü lekesiz kadına, üzerinde hiç bitki olmayan toprağa, kamerî ayların 14-15. geceki görünümlerine beyzâ’ denir. Yed-i beyzâ’,tamlaması,“isbatlanmış, kanıt” demektir.[58]

Bu açıklamalara göre bu sözcüğe, “bembeyaz” karşılığı verilebilir, ki bu da, mükemmellik ve kusursuzluğun mecâzî ifadesidir.

Yed’in/güc’ün, görenlere karşı bembeyaz [kusursuz, mükemmel] olmasıyla da, Hârûn’un ifade ve hitabet yeteneği kastedilmektedir. Tâ-Hâ/28′den açıkça anlaşıldığına göre Mûsâ peygamberin ifade yeteneği zayıftı. Mûsâ’nın bu zayıflığı, kardeşi Hârûn’un o’na vezir [sekreter, sözcü] olarak verilmesiyle giderilmiştir. Bunu Tâ-Hâ sûresi’ndeki pasajda açıkça göreceğiz.

Mûsâ peygamberin bu Âyetlerde gösterdiği peygamberlik göstergelerinin Allah tarafından kendisine verilişi Kur’ân’da;  Tâ-Hâ: 17–22) , (Neml: 8–12, (Kasas: 30–32’de de konu edilir.

Rabbimiz, bu göstergeleri Mûsâ peygambere verdikten sonra, onu özel bir görevle Firavun’a göndermiştir:

10.Bir vakit de Rabbin, Mûsâ’ya: “Git o yanlış; kendi zararlarına iş yapan topluma; 11Firavun toplumuna, hâlâ Allah’ın koruması altına girmeyecekler mi?” diye nida etmişti.

12.Mûsâ: “Rabbim! Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkarım. 13.Göğsüm de daralır, dilim konuşmaz, onun için Hârûn’a da elçilik ver. 14.Hem onlara ait benim üzerimde bir suç var. Ondan dolayı beni öldürmelerinden korkarım” dedi.

15.Allah:“Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Haydi, ikiniz alâmetlerimizle/göstergelerimizle gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz, işitenleriz.

16,17.Haydi, ikiniz Firavun’a gidin de ‘Biz kesinlikle, İsrâîloğulları’nı bizimle beraber gönderesin diye’ âlemlerin Rabbinin elçisiyiz deyin” dedi.

18.Firavun: “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatından birçok yıllar içimizde kalmadın mı? 19.Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen nankörlerden birisin de…” dedi.

20-22.Mûsâ: “Ben, o işi şaşkınlardan olduğum zaman yaptım. Sizden korkunca da hemen sizden kaçtım. Sonra Rabbim bana yasalar-ilkeler bahşetti ve beni elçilerden biri yaptı. O başıma kaktığın nimet de İsrâîloğulları’nı kendine köle edinmiş olmandır” dedi.

23.Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir ki?” dedi.

24.Mûsâ: “Eğer yakinen bilmiş olsanız, O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbidir.”

25.Firavun, yanı başında bulunanlara “İşitmiyor musunuz?” dedi.

26.Mûsâ: “O, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir” dedi.

27.Firavun: “Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle gizli güçlerce desteklenen/delinin biridir” dedi.

28.Mûsâ: “Şâyet aklınızı kullansanız, O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir” dedi.

29.Firavun: “Benden başka ilâh edinirsen, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan yaparım” dedi.

30.Mûsâ: “Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” dedi.

31.Firavun: “Haydi hemen getir onu, eğer doğrulardan isen” dedi.

32.Bunun üzerine Mûsâ, birikimini ortaya koyuverdi; bir de bakmışsın ki Mûsâ’nın birikimi, apaçık bir “silip süpüren”dir.

33.Gücünü de çekti çıkardı; bir de bakmışsın ki o güç, izleyenlere çok mükemmel, hiç kusursuzdur.

34,35.Firavun, yanı başındaki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, kesinlikle çok bilgili bir etkin bilgin! Sizi etkin bilgisiyle topraklarınızdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” dedi.

36,37.İleri gelenler dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün büyük ve çok etkin bilginleri sana getirsinler.”

38.Böylece, etkin bilginler belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.

39.İnsanlara da, “Siz toplanıyor musunuz?” denildi.

40.–“Bizim etkin bilginlere uymamız için, kendilerinin galip gelen kimseler olmaları gerekir!”–

41.Etkin bilginler geldiklerinde Firavun’a: “Şâyet biz üstün gelirsek, kesinlikle bize bir ücret var mı?” dediler.

42.Firavun: “Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız” dedi.

43.Mûsâ onlara, “Ortaya koyun ne koyacaksanız!” dedi.

44.Bunun üzerine onlar, birikimlerini, eski inanç ve tezlerini/çer-çöplerini; eften püften bilgilerini ortaya koydular ve “Firavun’un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız” dediler.

45.Sonra Mûsâ birikimini ortaya koydu; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor da yutuyor!

46-48.Sonra etkin bilginler boyun eğip teslimiyet gösterenler olarak bırakıldılar:

“Biz, Âlemlerin Rabbine; Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine iman ettik” dediler.

49.Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden O’na iman mı ettiniz? Şüphesiz ki o, elbette size sihri öğreten büyüğünüzdür! Peki, yakında bileceksiniz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama/ardarda kestireceğim ve kesinlikle hepinizi astıracağım!”

50,51.Etkin bilginler: “Zararı yok, şüphesiz biz Rabbimize dönenleriz. Biz mü’minlerin ilkleri olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret edeceğini; suçlarımızı bağışlayacağını umuyoruz” dediler.

63.Sonra Mûsâ’ya: “Vur birikimini o bol suya/nehire!” diye vahyettik. Sonra o bol su/nehir yarıldı/barajlar yapıldı da, her bir parça baraj, ulular ulusu bir dağ gibi oluverdi.

52.Ve Biz, Mûsâ’ya: “Kullarımı geceleyin yola çıkar, şüphesiz siz takip edilenlersiniz” diye vahyettik.

53-56.Derken Firavun da şehirlere toplayıcıları gönderdi: “Şüphesiz bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir topluluktur. Ve onlar bizim için elbette öfkelidirler. Biz ise, elbette hazırlıklı, tedbirli bekleyen bir cemaatiz.” 60Sonra Firavun ve adamları güneş doğarken onların ardına düştüler.

61.İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın ashâbı “Şüphesiz biz, kesinlikle kıstırıldık” dediler.

62.Mûsâ: “Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Şüphesiz Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir” dedi.

64.Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.

65,66.Ve Mûsâ ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, sonra da ötekileri suda boğduk.

57-59.Sonunda Biz, Firavun ve toplumunu bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık. İşte böyle! Ve sonra onlara İsrâîloğulları’nı mirasçı/son sahip yaptık.67Şüphesiz bunda kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdi. 68Ve şüphesiz ki Rabbin, kesinlikle en üstün olanın, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, engin merhamet sahibinin ta kendisidir.

(Şuara,10- 51, 63, 52- 56, 60- 66, 57- 59, 67, 68)

Görüldüğü gibi, 107-108. Âyetler Mûsâ peygamberin Allah’tan aldığı alametleri; göstergeleri Firavun’a göstermesini dile getirmektedir.

107. Âyette “Silip süpürenin” مبين - mübin = apaçık sıfatıyla yer almasından anlaşıldığına göre, bu mu’cize sihir gibi bir anda olup bitiveren bir göz aldatmacası, olmayıp herkesin açık açık kabul ettiği gerçekler olduğudur.

İşin gerçeği bu olmasına rağmen Müslümanlar arasındaki peşin kabul, Kitab-ı Mukaddes’ten kaynaklanmaktadır. Bu olaylar Kitab-ı Mukaddes’in Çıkış/ 4. Babında yer alır. İlgi duyanlar oraya bakmalıdır.

109-112.Firavun’un toplumundan ileri gelenler, “Kesinlikle bu çok bilgili büyüleyici, etkin bir bilgindir. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” dediler. Firavun, “O hâlde siz ne emredersiniz?” dedi. Onlar: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginleri sana getirsinler” dediler.

Mûsâ peygamberin burada ismi verilmeyen kardeşi, konuyla ilgili diğer Âyetlerden öğrendiğimize göre, Hârûn’dur. Mûsâ peygamber ile kardeşi Hârûn’un muhatapları ise, konuşmalardaki çoğul ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla Firavun ve kavminin ileri gelenleridir. Firavun, Mûsâ peygamber ile ilgili kararları kendi suç ortakları olan ileri gelenler kesimi ile istişare ederek vermekte, onlara danışmadan tek başına hareket etmemektedir.

MÛSÂ PEYGAMBERİN FİRAVUN İÇİN TEHLİKE OLUŞU:

Sihirbazlığın Mısır’da yaygın ve dolayısıyla sihirbazların fazla sayıda olmasına rağmen Mısır ileri gelenlerinin Mûsâ peygamber hakkında Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor demeleri ve onu kendileri için büyük bir tehdit olarak kabul etmeleri ilginçtir. Çünkü Mûsâ peygamberin gösterdiği mu’cizeler -ne kadar etkilenseler de- neticede onların gözünde bir sihirdir ve Mısır’da sihirle uğraşan pek çok sihirbaz bulunmaktadır. Üstelik Mûsâ peygamber köleleştirilmiş İsrâîloğullarının bir ferdidir. Köle soyundan gelen birinin pek çok kişi tarafından yapılan bir işi yapıyor olması, onun bu derecede bir tehdit olarak algılanmasını gerektirmemektedir.

Bizim görüşümüze göre, saray çocuklarıyla birlikte eğitim almış olan Mûsâ peygamberin temiz, güçlü bir karaktere ve üstün yeteneklere sahip olduğunu bilen Mısır ileri gelenleri, âlemlerin Rabbinin Elçisi olduğunu iddia eden Mûsâ peygamberin, taleplerinde geri adım atmayacağını ve kesinlikle uzlaşmaya yanaşmayacağını anlamışlardır. Böyle bir peygamberin varlığı ve onun çevresinde kendisine inananlardan oluşmuş bir halk kitlesinin toplanmış olması ise, yönetim düzeni dâhil mevcut hayat sisteminin tamamen değişmesi, yani tam bir inkılâp demektir. Mûsâ peygamberin bir tehdit olarak algılanmasının asıl sebebi budur.

Bir diğer sebep de, Mûsâ peygamberin gösterdiği mu’cizeler karşısında ileri gelenlerin onun sıradan bir sihirbaz olmadığını anlayarak dehşet ve korkuya kapılmaları ve onun arkasında gerçekten doğaüstü bir gücün olduğuna inanmalarıdır. Gerçekten de Mûsâ peygamberi sıradan bir sihirbaz olarak görmüş olsalardı, kesinlikle ondan korkmaz, büyük değişimleri gerçekleştirebileceğinden tedirgin olmaz ve onu kendileri için yakın bir tehlike saymazlardı. Çünkü sihir hiçbir zaman devrimci hareketlerin ateşleyicisi olmamış, hiçbir sihirbaz da sihir gücüyle yönetime el koymamıştır.

İleri gelenlerin uyarılarından hemen sonraki gelişmeleri Tâ-Hâ Sûresinden öğreniyoruz:

57,58.Firavun: “Ey Mûsâ! Sen etkili bilginle bizi topraklarımızdan çıkarmak için mi geldin bize? O hâlde biz de senin etkili bilgin gibi bir etkili bilgi ile sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı/yeri belirle ki; bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun” dedi.

59.Mûsâ: “Sizinle buluşma zamanı, tören, şenlik günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir” dedi.

60.Bunun üzerine Firavun sırt çevirdi de düzenlerini-planlarını topladı, sonra geldi.

(Tâ-Hâ: 57–60)

113,114.Ve o çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler Firavun’a geldiler: “Eğer galip gelen/ yenen biz olursak, gerçekten bizim için büyük bir ödül olacak/ olacak mı?” dediler. Firavun, “Evet” dedi, “siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da.”

113. Âyette sihirbazların sözlerini ihtiva eden cümle “haber cümlesi” niteliğindedir. Aynı sözlerden oluşan Şu’arâ Sûresi’nin 41. Âyetinde ise bir “soru cümlesi” niteliğindedir. Bazı kurralar bu Âyetteki إنّ - inne sözcüğünü ائن - einne olarak okumak sûretiyle bu Âyeti de “soru cümlesi” hâline getirmişlerdir.[59] Ancak biz bu cümleyi “haber cümlesi” olarak değerlendiriyoruz. Buna göre, sihirbazların sözleri Bizgalip gelirsek bize büyük bir ödül vereceksin değil mi? şeklinde Firavun’la pazarlık yapar mahiyette değil, kazandıkları takdirde ünlerinin yayılıp işlerinin artacağı ve Firavun tarafından da fazlasıyla ödüllendirilecekleri inancını yansıtan, kısaca bu işten büyük bir kârla çıkacakları şeklindeki kanaatlerini bildirir mahiyettedir.

Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginlerin sözleri içinde geçen اجرا - ecren sözcüğünün nekre[belirtisiz] olması, sözcüğün anlamına çokluk ve büyüklük kazandırdığı için “büyük bir karşılık, ödül” olarak çevrilmiştir.

Bu hadisenin başka Âyetlerdeki anlatımlarından olayın bazı bölümlerinin burada hazfedildiği anlaşılmaktadır. Mesela Şu’arâ Sûresi’ndeki anlatımda Firavun’un kavmin ileri gelenlerinin görüşleri doğrultusunda civar şehirlere haberciler, toplayıcılar saldığı ve çok sayıda sihirbazı gösteri meydanına getirttiği ifade edilmektedir. Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginlerin 113. Âyette nakledilen eğer galip gelen biz olursak, gerçekten, bizim için büyük bir ücret [ödül] olacak/olacak mışeklindeki sözleri, bu toplantı anında söylenmiş sözlerdir. Firavun’un onları tasdikle dikten sonra bir de onlara Siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da demesi ise, bu sözde bilginlere beklentilerinin çok üstünde bir ödül vaat ettiğini göstermektedir: Saray’a girmek ve sarayda yer almak gibi.

38.Böylece, etkin bilginler belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.

39.İnsanlara da, “Siz toplanıyor musunuz?” denildi.

40.–“Bizim etkin bilginlere uymamız için, kendilerinin galip gelen kimseler olmaları gerekir!”–

41.Etkin bilginler geldiklerinde Firavun’a: “Şâyet biz üstün gelirsek, kesinlikle bize bir ücret var mı?” dediler.

42.Firavun: “Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız” dedi.

(Şu’arâ: 38-42)

115.Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler: “Ey Mûsâ! Sen mi tezini ortaya koyacaksın, yoksa tez ortaya atanlar biz mi olalım?” dediler.

116.Mûsâ: “Siz tezinizi ortaya atın” dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir etkin hüner gösterdiler.

117.Biz de Mûsâ’ya, “Sen de birikimini ortaya atıver” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor.

BÜYÜK GÖSTERİ:

Daha fazla ayrıntı içermesi sebebiyle gösteriyi önce Tâ-Hâ Sûresinden takip etmekte yarar vardır. Örnek Âyet:

65.Etkili bilginler: “Ey Mûsâ! Ya sen ortaya koyacaksın veyahut ilk ortaya koyan kişiler biz olalım” dediler.

66.Mûsâ: “Tam tersi, siz ortaya koyun” dedi. Bir de ne görürsün! Onların birikimleri, eski inançları ve tezleri/çer-çöpleri/eften püften bilgileri, yaptıkları sihirden/hünerli gösterimden ötürü gözünde büyüdü.67Bu yüzden Mûsâ, içinde bir korku hissetti.

68,69.Biz: “Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin: Sen sahibi olduğun birikimi ortaya koy; o, onların yapıp ürettiklerini yutsun dursun. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir göz boyayıcısı hilesidir. Göz boyayıp etkileyen kişi ise, her nereye giderse gitsin zafer kazanamaz, başarılı olamaz” dedik.

(Tâ-Hâ: 65–69) 

Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginlerin, centilmenlik gibi gözüken Ey Mûsâ! Sen mi atacaksın yoksa atanlar biz mi olalım sözleri, kendilerine duydukları güvenden kaynaklanmaktadır. Nitekim Tâ-Hâ Sûresindeki ifadelerden, çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginlerin ileri sürdükleri tezlerle herkesi heyecanlandıran ve korkutan bir gösteri sundukları anlaşılmaktadır. Ancak Mûsâ peygamberin önceliği onlara vermesi sayesinde halk, biraz önce etkilendikleri gösterinin aslında düzmece bir hünerden ibaret olduğunu görmüş ve böylece çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginlerın yaptıkları basit bir gösteri konumuna düşmüştür.

118.Böylece hak yerini buldu ve Firavun ve ileri gelenlerin bütün yaptıkları boşa gitti, işe yaramadı.

119.Firavun ve ileri gelenler, artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüş bir toplum olarak geri döndüler.

Gösteri onu düzenleyenlerin hüsranıyla bitmiş, plânları ters tepen ve halkın karşısında küçük düşen Firavun ve avenesi, yenilmiş ve kahrolmuş bir halde oradan ayrılmışlardır.

120-122.Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler ise boyun eğip teslim olmuş kimseler hâlinde bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine; Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine iman ettik” dediler.

Bu yenilginin Firavun ve yandaşlarını perişan ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü bin bir emek ve masrafla getirilen bilginler, yenildikleri yetmezmiş gibi bir de gösterinin sonunda Mûsâ peygambere inandıklarını söylemişlerdir. Bilginlerin derhal imana yönelmeleri, akıllı ve bilinçli kişiler olarak Mûsâ peygamberin gösterdiği Tevrat’tan aktardığı ayetlerin  basit birer aldatıcı bilgi olmadığını hemen anlamış olmalarıdır. Zira bir şeyin mahiyeti; iyi olup olmadığı, en iyi bizzat o işin ustaları tarafından anlaşılabilecek bir durumdur.

Bilginlerin Firavun’a karşı bir meydan okuma mahiyetindeki Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine iman ettik sözleri, bilgi ile oluşmuş bir imanı göstermektedir. İmanlarını ikrar etmeden önce dile getirdikleri Âlemlerin Rabbine ifadesi ise, kendisini âlemlerin rabbi olarak gören Firavun tarafından yanlış anlaşılmasının önüne geçmek içindir.

123-126.Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu, halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi kesinlikle asacağım.” Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler de dediler ki: “Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz. Senin bizi, yakalayıp cezalandırman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.” –“Ey Rabbimiz! Bize çok çok sabır ver de gevşemeyelim, zaafa düşmeyelim, boyun eğmeyelim. Canımızı da Müslümanlar olarak al!”–

119. Âyette, Mûsâ peygamberin karşısına çıkarılan nilginlerin, ortaya konan ayetlerin sihir olmadığını anlayıp iman etmeleri üzerine, Firavun ve avenesinin gösteri mahallini terk ettiği bildirilmişti. Bu yenilgiyi kabul etmeyen Firavun, yeni oyunlar tertiplemek üzere tekrar sahneye çıkmıştır. Bilginlerin Mûsâ peygamberle el altından anlaşmış olduğunu iddia eder ve bilginlere tehditler yağdırır: “Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu, halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi kesinlikle asacağım.”

124. Âyetteki لاقطّعن - leugattı’anne ve لاصلّبنّ - le-usallibenne sözcükleri, yapı itibarıyla “çokluk” ifade ettiği için sözcükler “kesilmenin” ve “asılmanın” en kötüsünü ifade etmektedir.

Ne var ki, Firavun’un bu şiddetli tehdidi, mu’cizeyi görüp aklı-selimleriyle imana yönelen sihirbazlar tarafından hiç umursanmamıştır. Aksine sihirbazlar, Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz. Senin bizden intikam alman [cezalandırman] da sırf Rabbimizin Âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır diyerek Allah’a yönelmişler ve Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır dök [yağdır] ve canımızı Müslümanlar olarak al şeklindeki duaları ile teslimiyetlerini ortaya koymuşlardır.

Başka bir ifade ile gösteri öncesi biraz dünyalık peşinde olan sihirbazlar, ilâhî mu’cize karşısında hemen imana gelmişler ve bu imanlarını canları pahasına koruyacaklarını beyan etmişlerdir. Bu davranışlarıyla da, hakikati az bir dünyalıkla değiştirmeyi değil, karşılığı en büyük ödül [cennet] olan hakikatin yanında yer almayı tercih etmişlerdir.

Sihirbazların bu cevapları, zımnen “Senin bizi tehdit etmen umurumuzda bile değil. Nasıl olsa Rabbimize döneceğiz. Ölüm şeklimizin hiçbir önemi yok… Ha yataklarımızda ölmüşüz, ha senin tarafından kesilerek, doğranarak, asılarak ölmüşüz; bizim için fark etmez” anlamına gelmektedir. Senin bizden intikam alman [cezalandırman] da sırf Rabbimizin Âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır şeklindeki sözleri ise dolaylı olarak “Biz Rabbimize iman gibi önemli bir nedenden dolayı öldürülüyoruz; yoksa adî bir suçtan dolayı değil! Bu nedenle, niye tehdidini umursayalım?” mesajını içermektedir.

İyi bilinmelidir ki, eza, cefa ve mihnet, iman ve teslimiyet yolunda yürüyenlerin göze almaları gereken bir durumdur. Nitekim İbrâhîm peygamber de, peygamberimiz Muhammed peygamberde, Ashâb-ı Uhdud’ta bahsedilen müminler de, Yasir, Sümeyye, Bilâl gibi ilk Müslümanlar da hep aynı eza ve cefalara maruz kalmışlardır.

Bu süreçler bundan sonra da böyle devam edecek, inananlar kendilerinden önceki örnekleri gibi daima çeşitli eza ve cefalarla karşılaşacaklardır:

186.Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız konusunda yıpranacaksınız/imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine Kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza; can sıkıçı, sinir bozucu şeyler de işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

(Âl-i İmrân: 186)

39-41.Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri haksızlığa uğramaları; onlar, başka değil sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle savaşmalarına izin verildi.

Ve şüphesiz ki Allah, onları zafere ulaştırmaya en iyi gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, filiz, tomurcuk, ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl, bakliyat, kıraç arazide diken, yapılı bina ne varsa hepsi, tüm alış-veriş yerleri; çarşı-pazar, tüm Salat; destek yerleri (iş; istihdam ve istihsal yerleri, eğitim öğretim kurumları ve güvenlik merkezleri) ve içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan mescitler yerle bir edilirdi.

Allah, Kendisine yardım edenlere –kendilerini yurtlandırıp güçlendirirsek salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], zekâtı/vergilerini veren, örfe uygun/herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden ve vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeylerden alıkoyan kimselere– kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, çok güçlüdür, mutlak galiptir. İşlerin sonucu da sadece Allah’a âittir.

(Hacc:  39-41)

4,5.Uhdud’un/şiddetli tutuşturulmuş ateşin ashâbı öldürüldü: 6Hani onlar, onun üzerine oturmuşlar 7ve inananlara yaptıklarına tanık idiler. 8,9Mü’minleri cezalandırmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü, övgüye lâyık, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan ve her şeye tanık olan Allah’a inanmalarından başka bir şey değildi.

(Bürûc: 4–9)

Gerçekten de kâfirlerin bu tutumları tarih boyunca süregelmiştir. Ancak sihirbazların sözlerini bildiren Âyetler, tehdit altındaki bir Müslüman’ın nasıl davranacağı konusunda iyi bir örnek durumundadır. Peygamberimizin arkadaşlarının savaşa giderken birbirlerine söyledikleri sözler de dikkat çekicidir:

51.De ki: “Hiçbir zaman bize Allah’ın bizim için yazdığından başkası dokunmaz. O, bizim mevlamızdır. Onun için mü’minler, yalnızca Allah’a işin sonucunu havale etsinler.”

(Tövbe: 51)

123–126. Âyetlerdeki olayların Tâ-Hâ Sûresindeki anlatımı şöyledir:

70.Sonunda bütün etkili bilginler, “Mûsâ ile Hârûn’un Rabbine iman ettik” demek sûretiyle boyunlarını uzatıp teslim olmuş durumda bırakıldılar.

71.Firavun: “Ben size izin vermezden önce mi o’na iman ettiniz? Şüphesiz o, size etkili bilgi öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama/arka arkaya keseceğim ve kesinlikle sizi hurma kütüklerine asacağım. Ve hangimizin azap bakımından daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu kesinlikle bileceksiniz” dedi.

72,73.Etkili bilginler: “Bize gelen bu açık kanıtlar ve bizi yoktan yaratana karşı asla seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen hadi ver! Sen, ancak bu iğreti dünya hayatına hükmedersin. Şüphesiz biz, hatalarımıza ve bizi etkili bilgiden zorladığın şeye karşı, bizi bağışlasın diye Rabbimize iman ettik. Ve Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır” dediler.

(Tâ-Hâ: 70–73)

127.Firavun toplumundan ileri gelenler de, “Seni ve senin ilâhlarını/ seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde kargaşa çıkarsınlar diye mi Mûsâ’yı ve toplumunu serbest bırakacaksın?” dediler. Firavun dedi ki: “Onların oğullarını katledeceğiz; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştireceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde ezici bir güce sahip kimseleriz.”

Bu Âyette, Firavun sülâlesinden ileri gelenlerin Firavun’u tahrik ederek onu Mûsâ peygambere ve İsrâîloğullarına karşı kışkırttıkları görülmektedir. Firavun’un cevabı ise, Mûsâ peygamberi değil de İsrâîloğullarını hedef alması bakımından ilginçtir. Firavun’un Mûsâ peygamberi bir tarafa bırakıp İsrâîloğullarına karşı bir güçsüzleştirme plânlaması bize göre iki sebeple açıklanabilir: Firavun, ya halkının güçsüzleştirilmesi hâlinde Mûsâ peygamberin yalnız, desteksiz kalıp kendisine zarar veremeyeceğini düşünmüş ve onu hiç önemsememiştir, ya da getirdiği göstergelerden etkilenerek onun gerçekten Hakk elçisi olduğunu düşünmüş ve üzerine gitmeyi göze alamamıştır.

Firavun’un bu güçsüzleştirme plânı, İsrâîloğulları için yeni bir zulüm döneminin başlayacağı anlamına gelmektedir. Çünkü buna benzer bir zulüm Mûsâ peygamberin doğumundan önce de İsrâîloğullarına uygulanmıştı.

4.Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve idaresi altındaki insanları grup grup yaptı; onlardan bir grubu güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştiriyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.

                                                                (Kasas/4)

Bu zulümleri uygulayanlar her ne kadar farklı firavunlar da olsalar, zulmetmekteki amaç ve kasıtları birbirinin aynıdır. Bu güçsüzleştirme planı, bu surenin 141. Ayeti, İbrahim/6 Mü’min/ 25 ve Bakara/ 49’da de dile getirilmiştir.

Firavunun planının konu edildiği ayetlerde güçsüzleştirme, “katl (öldürme)” ve “zebh (boğazlama)” ifadeleri yer alır. Bu ifadeleri bu surenin 141. âyetinde tahlil edip meali tespit edeceğiz.

Âyetteki آلهتك - âlihetike senin ilâhlarını sözcüğü, Ali b. Ebi Talib, İbn Abbas ve Dahhâk tarafından ve ilâheteke = senin ilâhlığını şeklinde okunmuştur. Ubey kıraatinde ise bu Âyet, etezerü Mûsâ ve gavmehü li-yüfsidü fi’l-arzı ve kâd terakûke en ya’budeke Mûsâ’yı ve kavmini onlar sana ibadeti terk etmiş oldukları hâlde, yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi terk edeceksin? şeklindedir.

FİRAVUN’UN İNANCI:

Kur’ân’da Firavun’un inancı konusunda bilgi edinilebilecek Âyetler mevcuttur.

51-53.Ve Firavun, toplumunun içinde seslendi: “Ey toplumum! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise meramını anlatamayan kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem o’nun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar hâlinde melekler gelmeli değil miydi?” dedi.

(Zühruf: 51–53)

28,29.Ve Firavun ailesinden imanını saklayan bir babayiğit adam: “Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o, kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Ve eğer o, bir yalancı ise bir bakarsın ki o’nun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Ve eğer doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, aşırı giden bir yalancı kişiye kılavuz olmaz. Ey toplumum! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün yönetim sizindir. Peki, eğer gelecek olursa Allah’ın hışmından bizi kim yardım edip kurtarır?” dedi.

Firavun: “Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size reşitliğin/akıllı olmanın yoluna kılavuzluk ediyorum” dedi.

30-35.Yine o iman etmiş olan kimse: “Ey toplumum! Şüphesiz ben, sizin hakkınızda Ahzâb’ın günü benzerinden; Nûh toplumunun, Âd’ın, Semûd’un ve daha sonrakilerin maceralarının benzerinden korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir haksızlık, yanlışlık istemez. Ey toplumum! Şüphesiz ben, size gelecek o çağrışma-bağrışma/ kaçışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah’tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Ve andolsun ki, bundan önce size Yûsuf delillerle gelmişti. O zaman da o’nun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Sonunda o öldüğünde de, “Bundan sonra Allah, asla elçi göndermez” dediniz. Allah, şu kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah’ın âyetleri/alâmetleri/göstergeleri hakkında mücâdele eden, aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle şaşırtır. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında buğz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar” dedi.

(Mü’min: 28–35)

Yukarıdaki Âyetler dikkatlice okunduğunda, Firavun’un Allah’ı ve melekleri inkâr etmediği anlaşılmaktadır. Fakat bazıları Firavun’un mübalâğalı iddiasına bakarak onun Allah’ı inkâr ettiği veya kendisini Allah yerine koyduğu anlamını çıkarmışlardır. Oysa Firavun’un Allah’ı göklerin hâkimi olarak kabul ettiği, özellikle Zühruf Sûresi’nin 53. Âyetinden belli olmaktadır. Firavun’un reddettiği husus, Allah’ın Elçiler göndererek emirler bildirmesi ve kendisinin yeryüzündeki hükümranlığına müdahale etmesidir. Çünkü Firavun kendisini teoride bütün insanlığın siyasî anlamda rabbi [hâkimi] olarak görüyor ve hükümranlığını kendisinin Güneş Tanrısının insan şeklindeki sûreti olduğu iddiasına dayandırıyordu. Nitekim bu konuya “Mısır Dini” başlığı altında yer vermiş olan Ana Britannica Ansiklopedisi, Eski Mısır’da firavuna tapınmanın, onun Tanrı’nın oğlu kabul edilmesi sebebiyle olduğunu ve firavunun ülkesini, Mısır tanrıları adına yönettiğini yazmaktadır.[60]

Sonuç olarak, bazıları tarafından ileri sürülmüş olan firavun’un kendisini gerçek ilâh ve Rabb yerine koyduğu tezi, hem Kur’ân’a hem de bilimsel araştırmalara uymamaktadır.

Mûsâ peygamberin Rabbini her şeye hilkatini veren, sonra yol gösteren nitelikleriyle tanıtması üzerine, Firavun, Mûsâ peygambere, o güne kadar değişik yollar izlemiş olan eski kavimlerin âkıbetlerini sorma ihtiyacı duymuştur.

Bize göre Firavun’un bu soruyla asıl söylemek istediği şey şudur:

Eğer her şeye ayrı ayrı yaratılışını verenden başka Rabb yok ise, yüzyıllardan beri başka ilâhlara tapan bizim atalarımızın hâli ne olacak? Tüm bu insanlar hatalı mıydı? Hepsi azabı mı hak etti? Onların aklı yok muydu?”

Firavun burada, eskiden beri herkesin yanlış inançlar peşinde koşmasının uzak bir ihtimal olduğundan hareket ederek, çoğunluğun gittiği yoldan gitmenin daha doğru olacağına kendisini ve çevresini inandırmak istemektedir.

Hâlbuki Kur’ân, doğru yolda olanların daima azınlıkta kaldığını, çoğunluğun daima yanlış üzerinde, iman etmez ve nankör olduğunu bildirmektedir:

116.Ve eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece “zann”a uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar.

(En’âm: 116)

16,17.İblis, “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki ben, onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenler bulmayacaksın” dedi.

(A’râf: 16–17)

105.Ve göklerde ve yerde nice alâmetler/göstergeler var, onlar ondan yüz çeviren kimseler olarak üzerlerinden gelir geçerler. 106Onların çoğu, ortak koşmadan Allah’a iman etmezler.

(Yûsuf: 105, 106)

128.Mûsâ, toplumuna dedi ki: “Allah’ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı yapar. Mutlu son da Allah’ın koruması altına giren kimseler içindir.”

Mûsâ peygamberin zulüm altındaki halkına verdiği mesajı dile getiren bu Âyet sadece İsrâîloğullarına yönelik değil, aslında tüm insanlığa yönelik bir mesajdır.

129.Mûsâ’nın toplumu dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da.” Mûsâ dedi ki: “Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı değişime, yıkıma uğratacak ve sizi yeryüzünde onların yerine geçirecektir. Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.”

İsrâîloğullarının Mûsâ peygambere serzenişte bulunarak eskiden beri gördükleri eziyetin o geldikten sonra da azalmadığı şeklindeki cevabı, Mûsâ peygamberin bir önceki Âyette yer alan mesajından pek teselli bulmadıklarını göstermektedir. Mûsâ peygamber onların bu sızlanmalarına Hûd, Sâlih ve Şu’ayb peygamberlerin -bu Sûrenin önceki Âyetlerinde-Allah, …’dan sonra sizi halîfeler kıldı sözleriyle dile getirdikleri Allah’ın değişmez kuralını hatırlatarak cevap vermiştir:

Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edecek ve sizi yeryüzünde halîfe kılacaktır.[onların yerine koyacaktır] Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.

130.Ve andolsun ki Biz, Firavun sülâlesini, düşünüp öğüt alsınlar diye senelerle kuraklıklarla/ senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık.

Bu noktada, yukarıda geçen 94–96. Âyetlerin hatırlanmasında yarar vardır:

94,95.Biz hangi kente bir peygamber gönderdiysek, onun halkını kesinlikle yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; sonunda çoğaldılar ve “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik.

96.Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve Allah’ın koruması altına girselerdi, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları yapıp durmakta olduklarına karşılık yakalayıverdik.

(A’râf: 94–96)

Âyette geçen سنين - sinîn sözcüğü, dilbilimcilerin bazılarına göre”seneler”, bazılarına göre de “kuraklıklar” anlamındadır. Sonuçta sözcük “senelerce kuraklık” anlamında kullanılır olmuştur.[61]

Senelerce kuraklık ifadesi tarımla uğraşan kesimin, ürün noksanlığı ifadesi de şehirde oturan tüccarın, memurun, yani Mûsâ peygambere karşı olanların sıkıntılarını, içine düştükleri ekonomik bunalımları ifade etmektedir.

131.Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, “İşte bu bize aittir” dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Mûsâ ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Fakat onların çoğu bilmezler.

Âyetteki “uğursuzluğu olarak kabul ederler” diye çevirdiğimiz يطّيّر - yettayyeru sözcüğünün esas anlamı, “kuş uçurturlar” demektir. Araplar uğursuzluğu kuşlara bağladıkları için, “uğursuzluk” kavramı ile “kuşlar” bir anlamda özdeşleşmiş ve kuş uçurtmaifadesi sözlüklerde “uğursuzluk” karşılığı ile yer almıştır.

Arapların bu konuda yaptıkları özdeşleştirmeye örnek olabilecek kabullerinden bazıları şunlardır:

  • Yemen tarafından gelen ve “Sanih” diye adlandırılan kuşların uğurlu kabul edilmesine karşılık, Kuzeyden gelen ve “Barih” diye adlandırılan kuşlar uğursuz olarak kabul edilmiştir.
  • Kuşların karşılıklı ötüşmelerinden veya zamansız ötmelerinden kötü anlamlar çıkartılmış, karga sesi ise “ayrılık” olarak yorumlanmıştır.
  • Bir ihtiyacın giderilmesi için yola çıkmak gerektiğinde, yuvasında bulunan bir kuşun ürkütülmesi âdet hâline getirilmiştir. Eğer kuş sağ tarafa doğru uçarsa yola çıkılır, sol tarafa uçarsa yola çıkılmaktan vazgeçilirdi.[62]

Aslında cahil kesimin peygamberleri uğursuzlukla itham etmeleri çok eskilere dayanmaktadır. Bu tür ithamlar Mûsâ peygamberden önce Sâlih peygambere de yapıldığı gibi, daha sonra peygamberimize de yapılmıştır:

47.Onlar, “Senin sebebinle ve seninle beraber olan kişiler sebebiyle başımıza uğursuzluk geldi/seni ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz” dediler. Sâlih, “Uğursuzluğunuz Allah katındadır. Daha doğrusu siz, kendini ateşe atan/imtihana çekilen bir topluluksunuz” dedi.

(Neml: 47)

77,78.Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun], zekâtı/vergiyi verin” denilenleri görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah’a duydukları saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti gibi yahut daha şiddetli olarak insanlara saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar” bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isabet ederse, “Bu Allah’tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hepten söz anlamayacaklar?

(Nîsâ: 77-78)

Âyetteki onların uğursuzluğunun Allah katından olduğunu bildiren ifade, başlarındaki kıtlık, kuraklık, hastalık gibi musibetlerin Mûsâ peygamber ve ona inananlarla bir ilgisinin olmadığı, bu belâların kendi yaptıkları kötülüklerin bir karşılığı olarak Allah tarafından başlarına Mûsâllat edildiği anlamına gelmektedir.

132.Ve Firavun’un toplumu, “Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne alâmet/ gösterge getirsen de, biz sana inananlar değiliz” dediler.

Bu Âyet, son kararlarını açıklayan Firavun ve sülâlesinin, bâtıl üzerinde ısrar etmek sûretiyle ileri derecede bir yobazlık sergilediklerini göstermektedir. Çünkü bir ülkeye kıtlık getirmenin ve tüm halkını yoksul bırakmanın sihirle mümkün olabileceğini zannetmek -ki en cahil kişi bile bunun olmayacağını bilir- tam bir yobazlık örneğidir. Onların bu yobazlığı Neml sûresinde de dile getirilmiştir:

13.Sonra da âyetlerimiz/alâmetlerimiz/göstergelerimiz onlara parlak bir şekilde gelince, “Bu apaçık bir göz boyama, insan kandırmadır” dediler.

14.Ve onların kendileri bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapmaları ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. –Şimdi bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!–

 (Neml: 13–14)

Bazı kaynaklarda ise Mûsâ peygamberin, sihirbazları mağlûp etmesinden Firavun’un denizde boğulmasına kadar geçen sûre içinde (Îbranî kayıtlarına göre 20 yıl) Kıptilerin arasında yaşadığı ve onlara değişik mu’cizeler göstererek davette bulunduğu yer almakta, bu Âyette sözü edilen mu’cizelerin de bunlar olduğu ileri sürülmektedir.

133.Biz de belirli aralıklarla âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular toplumu oldular.

Bu Âyette Mısırlılara verilen cezalar sıralanmıştır:

Tufan: Sözcük anlamı itibarıyla “etrafı dolaşan, çevreleyen” demektir. İnsanı kuşatan, çevreleyen her türlü felaket için de kullanılır.[63] Bu sözcükten “kolera tipi salgın hastalık” anlamı çıkaranlar da vardır. Ama sözcük “boğan su” anlamında meşhurlaşmıştır. Bundan da anlaşılan aşırı yağışlarla oluşan sel baskınlarıdır.

Çekirgeler: Başta ekinler olmak üzere bütün bitki örtüsüne zarar veren bir canlıdır. Anlaşıldığına göre bir çekirge istilâsı söz konusu olmuş, tarlalardaki, bağ ve bahçelerdeki tüm ürün mahvolmuş, çekirgeler onları açlığa mahkûm etmiştir. Haşere: Bit, pire, tahtakurusu, güve, kene, karınca gibi böcek türü yaratıklardır. Demek ki, Mısır halkı bir dönem de bunların istilâsına maruz kalmıştır.

Kurbağalar: Dere, göl gibi suların çevrelerinde ve bataklıklarda yaşayan hayvanlar olup bunların şehre gönderildiğine dair ifade, oluşan hortum afeti ile yaşadıkları yerlerden sökülüp şehrin üzerine yağdırıldıklarını düşündürmektedir.

Kan: Genellikle su kaynaklarının kana dönüşmesi tarzında yorumlanmışsa da, bunun Zeyd ibn-i Eslem’in öngördüğü gibi “burun kanaması” tarzında bir hastalık olarak anlaşılması bizce daha uygundur.

Yüce Allah tarafından Mısırlılara verilmiş olan bu belâlar, Kitab-ı Mukaddes’te 8-10. Bablarda zenginleştirilmiş olarak ve masalımsı bir anlatımla yer almıştır. İlgi duyanlar oradan okuyabilirler.

134.Ve ne zaman ki, bu azap üzerlerine çöktü: “Ey Mûsâ! Sana olan ahdi/ verdiği söz nedeniyle bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve kesinlikle İsrâîloğulları’nı seninle birlikte göndereceğiz” dediler.

Buradaki الرّجز - ricz = azap sözcüğü ile kastedilen belâ, 133. Âyette sayılan belâlardan daha farklı ve daha beter bir belâ olmalıdır. Çünkü Kıptiler bu azap başlarına gelince dize gelmişler ve bundan kurtulabilmek için Mûsâ peygambere ricaya gitmişlerdir.

135.Ne zaman ki, ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhal sözlerinden cayıveriyorlar.

Kıptilerin genel karakterlerinin açıklandığı bu Âyette, belâ onlardan uzaklaşır uzaklaşmaz, yeniden cezalandırılabileceklerini hesaba katmadan sözlerinden hemen döndükleri vurgulanarak ne kadar ahlâksız bir toplum oldukları ortaya konmaktadır.

136.Biz de, şüphesiz âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil olmaları nedeniyle onları cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları bol suda/ nehirde boğduk. 137.O zaafa uğratıla gelmiş/ güçsüzleştirilmiş olan toplumu da bereketlendirdiğimiz yerin her tarafına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları’na olan o pek güzel sözü, sabretmeleri nedeniyle yerine geldi. Biz de Firavun ile toplumunun yapageldikleri sınâî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerlebir ettik.

136. Âyette, Firavun ve sülâlesinin birçok suçları bulunmasına rağmen, peygamberlerini yalanlamaları ve Allah’ın mesajını umursamamaları sebebiyle helâk edildikleri bildirilmiştir. Dikkat edilecek olursa, daha önceki kıssalarda helâk edildikleri bildirilen kavimler de aynı sebeple helâk edilmişlerdir.

137. Âyetteki يعرشون - ya’rişûn sözcüğü, يغرسون - yağrisûn olarak da okunmuştur.[64] Bu takdirde anlam “dikmekte, yetiştirmekte oldukları ağaçlar” demek olur. Bundan da Rabbimizin, Firavun ve kavminin yaptığı ev, bina, diktikleri ağaç ve yetiştirdikleri bahçeleri yıktığı anlaşılır.

PEK GÜZEL SÖZ:

137. Âyette Rabbimiz, peygamberlerine inanarak onun tavsiyelerine uyan ve sabır gösteren İsrâîloğullarına lütfettiği şeyi “pek güzel” söz olarak açıklamaktadır. Buradaki “pek güzel söz‘ün” ne olduğu, başka Âyetlerde bildirilmiştir:

5.Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere armağan verelim, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım. 6Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman ve bu ikisinin askerlerine, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.

(Kasas: 5–6)

20,21.Ve hani Mûsâ, toplumuna: “Ey toplumum! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani Allah, içinizden peygamberler gönderdi. Sizi de hükümdarlar kıldı. Ve âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini size verdi. Ey toplumum! Allah’ın size yazdığı temizlenmiş toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrayanlar olarak dönersiniz” dedi.

(Mâide: 20-21)

25-27.Onlar, bahçelerden, pınarlardan, ekinlerden, saygın makamlardan ve içinde safalar sürdükleri nice nimetlerden nicelerini bıraktılar.

28.İşte böyle! Biz onları başka başka toplumlara miras bıraktık.

(Duhân: 25–28)

Bazıları ise Allah’ın İsrâîloğullarına lütfettiği toprakların Mısır toprağı olduğunu, Kıptilerin çıkarılıp oraya İsrâîloğullarının yerleştirildiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak Kur’ân’da buna dair bir ifade olmadığı gibi, tarihte de böyle bir olayın vukuundan söz edilmemiştir.

İsrâîloğullarının kendilerine verilen topraklara yerleştirilmesi, Kitab-ı Mukaddes’in Çıkış/32. bölüm anlatılmıştır.

136-137. Âyetlerdeki olayların başka sûrelerde anlatımı da şöyledir:

77.Ve andolsun, Mûsâ’ya “Yetişilmekten korkmayarak ve saygıyla, sevgiyle ürpermeden/ Firavuna minnet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de kendileri için bol suda/nehirde kuru bir yol aç!” diye vahyettik.

78.Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de bol sudan/nehirden kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.

79.Ve Firavun toplumunu saptırdı ve doğru yolu göstermedi.

(Tâ-Hâ: 77–79)

39.Firavun, kendisi ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerine inandılar.

40.Biz de onu ve askerlerini yakalayıp o bol suda/nehirde fırlatıp atıverdik. Şimdi, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların sonunun nasıl olduğuna bir bak!

(Kasas: 39–40)  

38,39.Mûsâ’da da alâmetler/göstergeler vardır. Bir zaman Biz, o’nu apaçık bir delille Firavun’a gönderdik de Firavun, ordusu, tüm güç kaynakları ile birlikte yüz çevirdi. Ve “Bu, bir sihirbazdır, hatta gizli güçlerce desteklenen/ deli birisidir” dedi.

40.Sonra da Biz, onu ve ordularını yakalayıverdik de onları bol suda/nehirde fırlatıp atıverdik. O ise ayıplanan/ kınayan biridir.

(Zâriyât: 38–40)

Âyetlerde görüldüğü gibi, Firavun ve sülâlesi denizde boğulup yok olmuşlardır. Ama İsrâîloğullarının serüveni yeni bir kıssa ile devam etmektedir:

138,139.Ve İsrâîloğulları’nı bol sudan/ nehirden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir topluma rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı belirle!” Mûsâ dedi ki: “Siz gerçekten câhillik eden bir toplumsunuz. Şu gördüğünüz halkın içinde bulundukları din, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da bâtıldır.”

Bu ayetlerle başlayan pasajda Musa peygamberin İsrailoğullarının nasıl bir karaktere sahip olduklarının açıklandığı bir başka kıssası anlatılmaktadır.

138. ayette İsrailoğullarının kimlerle karşılaştığı açıklanmamıştır. Zira önemli olan o kavmin kimliği değil, yaptıklarının niteliğidir. Muhtemeldir ki, bu karşılaşılanlar Filistin’in kuzeyinde yaşamakta olan kabilelerden biridir. Bazı araştırmacıların tespitlerine göre onlar Mafka yakınlarında yaşayan ve Ay’a tapan “Samiler”dir.[65]

Kitab-ı Mukaddes’te bunların Amorlular [Amoriler] oldukları yazmaktadır:

14- Yeşu, “Bunun için RABB’en korkun, içtenlik ve bağlılıkla O’na kulluk edin” diye devam etti, “Atalarınızın Fırat Irmağı’nın ötesinde ve Mısır’da kulluk ettikleri ilahları atın, RABB’e kulluk edin. 15- İçinizden RABB’e kulluk etmek gelmiyorsa, atalarınızın Fırat Irmağı’nın ötesinde kulluk ettikleri ilahlara mı, yoksa topraklarında yaşadığınız Amorluların ilahlarına mı kulluk edeceksiniz, bugün karar verin. Ben ve ev halkım RABB’e kulluk edeceğiz.” [66]

Mealde, “bol su; nehir” diye çevirdiğimiz sözcük, بحر’dır [bahr'dır]. Kur’ân’da geçen Mûsâ pasajlarının doğru anlaşılabilmesi için  بحر[bahr] ve  يمّ[yemm] sözcüklerinin anlamının da doğru olarak tesbit edilmesi gerekir.

Bu iki sözcük genellikle “deniz” diye çevrildiğinden, doğal olarak Mûsâ’nın İsrâîloğulları’nı Kızıldeniz’den geçirdiği ve Firavun ile avanesinin de Kızıldeniz’de boğulduğu kabul edilir. Ne var ki Kur’ân ve Arap dili buna izin vermez.

İşin doğrusunun kavranabilmesi için bu sözcüklerin gerçek anlamını takdim ediyoruz:

البحر  [BAHR]

Bahr, “ister tatlı ister tuzlu olsun çok su” demektir. Bu sözcük “kara parçası” sözcüğünün karşıtıdır. Bu sözcüğün aslı “yarmak” demektir. Su, kara parçasını yardığı için bu isimle isimlenmiştir. Eski Arap şiirlerinde de Fırat nehri bahr sözcüğüyle yer almaktadır. Büyük, tuzlu sulara [denizlere] bahr denmesi yaygındır.[67]

Bahr sözcüğü, Mûsâ ile ilgili olarak Bakara/50, A‘râf/138, Yûnus/90, Tâ-Hâ/77, Şu‘arâ/63 ve Duhân/24′te geçer.

اليمّ [YEMM]

Yemm, “bahr/çok su” demektir. Leys bu sözcüğü, “derinliği ve kıyıları bilinemeyen deniz olarak tarif etmiştir. Ama Kur’ân’da Tâ-Hâ/39′da, Mûsâ’nınannesine bebeği “yemm”e bırakması vahyedildiği ve Mûsâ’nın sandığının yemm’de sahile vurduğu açıkça belirtildiğine göre bu iddia doğru olamaz. Zira Mûsâ Nil nehrine bırakıldı ve sandık nehrin kenarına yanaştı.

Bu sözcüğün Süryanice’den Arapçalaştırıldığına da inanılır.[68]

Bu sözcük, A‘râf/136; Tâ-Hâ/39 (iki kez), 78, 97; Kasas/7, 40 ve Zâriyât/40′ta geçer.

Mûsâ’nın ailesinin ve Firavun’un yaşadığı yerler dikkate alındığında, Mûsâ pasajlarında geçen bahr ve yemm kelimelerinin, “bol su/nehir” olarak çevrilmesinin daha uygun olduğunu düşünüyoruz. Bu durumda Firavun, Mûsâ’nın bebekken bırakıldığı suda boğulmuştur, denizde/Kızıldeniz’de boğulmamıştır.

Lügatlerde, yemm sözcüğünün Süryanice’den Arapçalaştırılmış olabileceğinin de belirtildiğini zikretmiştik. Bunun doğru olma ihtimalinin yüksek olduğu, İbranice’de “deniz”e, yamm denilmesinden anlaşılıyor. Zaten ömründe deniz görmemiş bedevilerin denize isim vermesi de beklenemez. Eşyaya ismi, o nesneyle haşir-neşir olanlar verir. Dünyadaki doğal veya yapay nesnelerin adlarına bakıldığı zaman bu açıkça görülür.

Eldeki Kitab-ı Mukaddes’in bazı yerlerinde bu bol su “deniz, bazı yerlerinde “Kızıldeniz”, bazı yerlerinde ise “kamış denizi” şeklinde geçmektedir:

Güçlü eli, kudretli koluyla, sevgisi sonsuzdur; İsrâîl’i Mısır’dan çıkarana, sevgisi sonsuzdur; Kamış Denizi‘ni ikiye bölene, sevgisi sonsuzdur; İsrâîl’i ortasından geçirene, sevgisi sonsuzdur; Firavun’la ordusunu Kamış Denizi‘ne dökene, sevgisi sonsuzdur;Kendi halkını çölde yürütene, sevgisi sonsuzdur.[69]

Rabb Mûsâ’ya, “İsrâîlliler’e söyle, dönsünler” dedi, “Pi-Hahirot yakınlarında, Migdol ile deniz arasında, Baal-Sefon’un karşısında deniz kıyısında konaklasınlar. Firavun şöyle düşünecek: ‘İsrâîlliler ülkede şaşkın şaşkın dolaşıyorlardır, çöl onları kuşatmıştır.’ Firavun’u inatçı yapacağım. Onların peşine düşecek. Böylece Firavun’la ordusunu yenerek yücelik kazanacağım. Mısırlılar bilecek ki, Ben Rabbim.” İsrâîlliler söyleneni yaptılar. Halkın kaçtığı Mısır Firavunu’na bildirilince, Firavun’la görevlileri onlara ilişkin düşüncelerini değiştirdiler: “Biz ne yaptık?” dediler, “İsrâîlliler’i salıvermekle kölelerimizi kaybetmiş olduk!” Firavun savaş arabasını hazırlattı, ordusunu yanına aldı. Seçme 600 savaş arabasının yanısıra, Mısır’ın bütün savaş arabalarını sorumlu sürücüleriyle birlikte yanına aldı. Rabb Mısır Firavunu’nu inatçı yaptı. Firavun sevinçle ilerleyen İsrâîlliler’in peşine düştü. Mısırlılar Firavun’un bütün atları, savaş arabaları, atlıları, askerleriyle onların ardına düştüler ve deniz kıyısında, Pi-Hahirot yakınlarında, Baal-Sefon’un karşısında konaklarken onlara yetiştiler. Firavun yaklaşırken, İsrâîlliler Mısırlıların arkalarından geldiğini görünce dehşete kapılarak Rabbe feryat ettiler. Mûsâ’ya, “Mısır’da mezar mı yoktu da bizi çöle ölmeye getirdin?” dediler, “Bak, Mısır’dan çıkarmakla bize ne yaptın! Mısır’dayken sana, ‘Bırak bizi, Mısırlılara kulluk edelim’ demedik mi? Çölde ölmektense Mısırlılara kulluk etsek bizim için daha iyi olurdu.” Mûsâ, “Korkmayın!” dedi, “Yerinizde durup bekleyin, Rabb bugün sizi nasıl kurtaracak görün. Bugün gördüğünüz Mısırlıları bir daha hiç görmeyeceksiniz. Rabb sizin için savaşacak, siz sakin olun yeter.” Rabb Mûsâ’ya, “Niçin Bana feryat ediyorsun?” dedi, “İsrâîlliler’e söyle, ilerlesinler. Sen değneğini kaldır, elini denizin üzerine uzat. Sular yarılacak ve İsrâîlliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçecekler. Ben Mısırlıları inatçı yapacağım ki, ardlarına düşsünler. Firavun’u, bütün ordusunu, savaş arabalarını, atlılarını yenerek yücelik kazanacağım. Firavun, savaş arabaları ve atlılarından ötürü yücelik kazandığım zaman, Mısırlılar bilecek ki, ben Rabbim.” İsrâîl ordusunun önünde yürüyen Tanrı’nın meleği yerini değiştirip arkaya geçti. Önlerindeki bulut sütunu da yerini değiştirip arkalarına, Mısır ve İsrâîl ordularının arasına geldi. Gece boyunca bulut bir yanı karartıyor, öbür yanı aydınlatıyordu. Bu yüzden, bütün gece iki taraf birbirine yaklaşamadı. Mûsâ elini denizin üzerine uzattı. Rabb bütün gece güçlü doğu rüzgârıyla suları geri itti, denizi karaya çevirdi. Sular ikiye bölündü, İsrâîlliler kuru toprak üzerinde yürüyerekdenizi geçtiler. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturdu. Mısırlılar ardlarından geliyordu. Firavun’un bütün atları, savaş arabaları, atlıları denizde onları izliyordu. Sabah nöbetinde Rabb ateş ve bulut sütunundan Mısır ordusuna baktı ve onları şaşkına çevirdi. Arabalarının tekerleklerini çıkardı; öyle ki, arabalarını zorlukla sürdüler. Mısırlılar, “İsrâîlliler’den kaçalım!” dediler, “Çünkü Rabb onlar için bizimle savaşıyor.” Rabb Mûsâ’ya, “Elinidenizin üzerine uzat” dedi, “sular Mısırlıların, savaş arabalarının, atlılarının üzerine dönsün.” Mûsâ elini denizin üzerine uzattı. Sabaha karşı deniz olağan hâline döndü. Mısırlılar sulardan kaçarken Rabb onları denizin ortasında silkip attı. Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrâîllilerin peşinden denize dalan Firavun’un bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı. Ama İsrâîlliler denizi kuru toprakta yürüyerek geçmişlerdi. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturmuştu. Rabb o gün İsrâîllileri Mısırlıların elinden kurtardı. İsrâîlliler deniz kıyısında Mısırlıların ölülerini gördüler. Rabbin Mısırlılara gösterdiği büyük gücünü görünce korkan İsrâîl halkı, Rabbe ve kulu Mûsâ’ya güvendi.[70]

140.Mûsâ dedi ki: “O sizi âlemlere fazlalıklı kılmışken, ben size Allah’tan başka ilâh mı arayayım!

İnsanın doğadaki varlıkların hepsinden üstün olduğu Kur’an’da defalarca vurgulanmıştır. Çünkü insan doğaya hâkim olmak için yaratılmış, doğa da insanın emrine müsahhar kılınmıştır. Musa peygamberin kavmine Allah’ın kendilerine verdiği lütfu hatırlattığı bu ayetteki “O sizi âlemlere fazlalıklı kılmışken” ifadesi bu hususu dile getirmektedir. Gerçekten de insanın her alanda rütbece kendisinden düşük nesnelere tapması gülünç bir durumdur. Rabbimizin defalarca üzerinde durarak insanları bu konuda uyarmasının sebebi, bu gülünç duruma düşmelerini istememesinden dolayıdır.

141.Hani bir zaman Biz, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı katleden; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştiren,  kızlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinin elinden de sizi kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından büyük sınav vardır.

Bu ayet ile Bakara suresinin 49. ayeti, harfi harfine birbirlerinin aynıdır. Bu ayetin, burada, önceki ve sonraki ayetlerle bir bağlantısının olmaması ve Bakara suresinde ise İsrailoğullarına yönelik bir hatırlatma pasajının içinde yer alması, bize göre ileride [Bakara suresinde] yapılacak olan açıklamaların bir işareti olarak anlaşılmasını mümkün kılar.

Burada üzerinde durulması gereken nokta, bazı ayetlerde “zebh (boğazlama)” bazı ayetlerde “katl (öldürme)” ifadelerinin yer almasıdır.

Klasik anlayışa göre hem Musa’nın doğduğu dönemde hem de Musa’nın elçiliği esnasında Firavun israiloğullarına, oğlan çocuklarını öldürmek ve boğazlamak suretiyle soykırım uygulamıştır. Ama bu kabul, mantıklı olmamakla birlikte tarihten de onay almamaktadır. Görüleceği üzere Kitab-ı mukaddes’te de ebelere verilen çocuk öldürme olayı gerçekleşmemiştir. Orada da konu israiloğullarının mustazaflaştırıldığı; güçsüzleştiridiğidir.

Burada Kasas/4. Ayet üzerinde iyi düşünülmelidir.

4.Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve idaresi altındaki insanları grup grup yaptı; onlardan bir grubu güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştiriyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.

Kasas/4 ve A’raf 127’ye göre Firavunun amacı bir toplumu yok etmek değil zayıf düşürmektir. Bir de âyette konu edilen “Katl (öldürme)” ve “Zebh (boğazlama)” ifadelerinin Kur’an’daki Mecaz kullanımlarıdır.

قتل [QATL]

قتل[qatl] sözcüğü, mecâzen “tahavvül” [değişim, hâlden hâle geçme] demektir. Şaraba su katan kimseye,  قتل الشّراب[qatele'ş-şerâbe/şarabı katletti] denir. Çünkü şaraba su katarak, onun sertliğini ve sarhoş edici özelliğini değiştirmiştir. Âşık olup da aşkın serserileştirdiği kimseye ve işlerde deneyim kazanmış, acemiliği üzerinden atmış kişiye de  رجل مقتّلة[racülün muqattelün] denir.[71]

Âyetten anlaşılan o ki, burada İsrâîloğulları’ndan istenen, tevbe ederek Allah’ın istediği gibi olgun kul olmalarıdır.

Ayetteki ifadeler içinde, üzerinde önemle durulması gereken sözcük, “kurban kesmek” anlamıyla değerlendirilen “zebh” sözcüğüdür.

ZEBH

“ ذبحZebh” sözcüğünün esas anlamı “şaklamak; herhangi bir şeyden parça koparmak” demektir. Daha sonraları “boğazdan kesme” anlamında kullanılır olmuştur.  “Zebh” sözcüğü mecazen “helak (yıkıma değişime uğramak)” anlamında kullanılır. Zira boğazın kesilmesi, bir canlıyı helake götürmenin en seri yoldur.[72]

“ ذبحZebh” sözcüğünün mecaz anlamından açıkça bu sözcüğün “Kurban etme” (Kurban kesme değil), “helak etme”, “mağdur etme”, “feda etme”,  argo ifadeyle “harcama” anlamlarında kullanıldığı anlaşılmaktadır.

102.Sonra ne zaman ki o müjdelenen çocuk kendisiyle birlikte koşacak duruma/o’nunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman İbrâhîm: “Oğulcuğum! Şüphesiz ben, bu, uyunan; sakin, ilgisiz, duyarsız; yerde, şüphesiz kendimi, seni ZEBH ediyor (perişan, mağdur ediyor)görüyorum. Bak bakalım sen ne düşünürsün?” dedi. Oğlu: “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap! İnşallah beni, sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere sabredenlerden bulacaksın” dedi.

(Saffat/102)

Bu ayetin lafzı manasında İbrahim peygamberin oğlunu boğazladığı söylenir. Bu akla ve dine uymayan bir davranıştır. O nedenle burada “zebh”(boğazlama)” sözcüğünün mecaz anlamına yönelmek mecburiyeti doğmaktadır.

Zebh’ın mecaz anlamına göre de, İbrahim peygamber, henüz oğlu kendisine muhtaç bir çağda iken oğlunu yüzüstü bırakmış, onun perişan olacağına aldırmadan Allah’a hizmete koşmuştur.

54.Hani bir zamanlar Mûsâ toplumuna, “Ey toplumum! Şüphesiz siz altına tapmakla kendi kendinize haksızlık ettiniz. Gelin hemen Yaratıcınıza tevbe edin de benliklerinizi değiştirin. Böylesi, Yaratıcınız nezdinde sizin için hayırlıdır” demişti. Sonra da Yaratıcınız tevbenizi kabul etti. Şüphesiz Yaratıcınız, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verenin, engin merhamet sahibinin ta kendisidir.

(Bakara/54)

66.Eğer Biz, onlara: “Kendinizi  katledin (öldürün) veya yurtlarınızdan çıkın” diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Ve eğer onlar, öğütlendikleri şeyleri yapsalardı, elbette kendileri için daha hayırlı ve sebat etmede daha kuvvetli olurdu. 67,68Ve o zaman kesinlikle kendilerine nezdimizden çok büyük bir ödül verirdik. Ve onları kesinlikle doğru yola kılavuzlardık.

                                                                        (Nisa/66)

Bu ayetlerdeki Qatl sözcüğü, hakikat anlamıyla “öldürmek” demektir. Burada “tevbe ile qatl” söz konusu olduğuna göre,  قتل[qatl] sözcüğünün hakikat manasına alınması mümkün değildir. O nedenle qatl kelimesi, mecâzî anlama (değişim, dönüşüm anlamına) hamledilmelidir.

Bu açıklamalardan sonra Firavunun planının konu edildiği ayetlerdeki “zebh” ve “katl” sözcüklerinin mecaz anlamlarını dikkate alınarak; Firavun’un israiloğullarının erkeklerini, eğitimsiz, öğretimsiz, mesleksiz bırakmak suretiyle mustazaflaştırdığını; güçsüzleştirdiğini, iktidarına zara veremeyecek alt tabaka halinde bıraktığını anlamak, kabullenmek daha sağlıklı olacaktır.

Bu konu hakkındaki tarihî bilgilerin ayetin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Ancak bu konudaki tek yazılı kaynak Kitab-ı Mukaddes’tir:

8- Derken Yusuf hakkında bilgisi olmayan biri Mısır Kralı oldu.

9- Halkına, “Bakın, İsrailliler sayıca bizden daha çok” dedi,

10- “Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, ülkeyi terk ederler.”

11- Böylece Mısırlılar İsrailliler’in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler Firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar.

12- Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrailliler daha da çoğalarak bölgeye yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak

13- İsrailliler’i amansızca çalıştırdılar.

14- Her türlü tarla işleri, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerde yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar.

15- Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbrani ebelere şöyle dedi:

16- “İbrani kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın.”

17- Ama ebeler Tanrı’dan korkan kimselerdi, Mısır Kralı’nın buyruğuna uymayarak erkek çocukları sağ bıraktılar.

18- Bunun üzerine Mısır Kralı ebeleri çağırtıp, “Niçin yaptınız bunu?” diye sordu, “Neden erkek çocukları sağ bıraktınız?”

19- Ebeler, “İbrani kadınlar Mısırlı kadınlara benzemiyor” diye yanıtladılar, “Çok güçlüler. Daha ebe gelmeden doğuruyorlar.”

20- Tanrı ebelere iyilik etti. Halk çoğaldıkça çoğaldı.

21- Ebeler kendisinden korktukları için Tanrı onları ev bark sahibi yaptı.

22- Bunun üzerine Firavun bütün halkına buyruk verdi: “Doğan her İbrani oğlan Nil’e atılacak, kızlar sağ bırakılacak.”[73]

Ayrıca Musa ile ilgili “katl (öldürme)” sözcüğü Kasas suresinde de yer almaktadır.


9.Ve Firavun’un karısı: “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu katletmeyin; Musa’yı diğer israiloğulları çocukları gibi niteliksiz; eğitimsiz- öğretimsiz, mesleksiz bırakmayın”, belki bize bir yararı dokunur, ya da o’nu evlat ediniriz” dedi. Ve onlar, işin farkında olmuyorlar.

(Kasas/9)

Buradaki “onu katletmeyiniz (onu öldürmeyiniz)” ifadesi de mecazi anlamda olup, ayetteki anlam, “Bu bebek senin ve benim için göz aydınlığıdır. Onu katletmeyin; Musa’yı diğer israiloğulları çocukları gibi niteliksiz; eğitimsiz- öğretimsiz, mesleksiz bırakmayın” demektir.

142.Ve Mûsâ ile otuz geceye sözleştik ve süreyi bir on gece ile tamamladık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit tam kırk geceye tamamlandı. Ve Mûsâ, kardeşi Hârûn’a, “Toplumum içinde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma!” dedi.

Bu ayetteki “otuz geceye on gece daha ekledik” anlamına gelen ifade, Bakara suresinin 51. ayetinde “kırk gece” olarak ifade edilmiştir. Bu anlatım usulü, Arap edebiyatında çok benimsenmiş ve Arap şiirinde pek çok örneği olan bir usuldür.

Ayetten anlaşıldığına göre, 40 günlük bir eğitime tâbi tutulacak olan Musa peygamber, bu süre için yerine kardeşi Harun’u vekil bırakmış ve ona “düzeltici ol, bozguncuların yoluna uyma” diye talimat vererek görev mevkiine gitmiştir.

Sina Dağı olan bu mevki hakkında şu bilgiler verilmektedir:

“Tur-i Sina, Musa Dağı ya da Harea Dağı olarak da bilinir, Arapça Cebel Musa, İbranice Har Sınaı. Mısır’da Sina yarımadasının ortagüney kesimindeki Sinaü’l-Cenubiye [Güney Sina] ilinde granit doruk (2285 m)”. Sina Dağı Yahudi tarihinde tanrısal vahyin indiği yer olarak kabul edilir, Tanrı’nın burada Hz. Musa’ya görünerek ona On Emir’i verdiğine inanılır (Çıkış 20; Tesniye 5). ( …) İ.S 530’da dağın kuzey eteğine Katherine Manastırı kuruldu. Günümüzde Sina Bağımsız Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı birkaç kişinin yaşadığı bu manastır, bir olasılıkla dünyanın aralıksız kullanılmış en eski manastırıdır. Bugün British Museum’da bulunan 4. yüzyıldan kalma Yunanca Kodeks Sinaitikos gibi pek çok eski yazmayı içeren kitaplığı, Kitab-ı Mukaddes metninin yeniden yazılmasında paha biçilmez bir kaynak olmuştur.”[74]

Kardeşi Harun, yaşça büyük olmasına rağmen rütbece Musa’dan küçüktür. Yüce Allah, Harun’u Musa’nın talebi üzerine kendisine yardımcı vermiştir:

20.O da onu hemen bıraktı/ yerleşik hayata geçti, bir de ne görürsün! Artık sağ elindeki; kendisine vahyedilen Kitap, koşan bir candır; sosyal hayatın kaynağıdır.

25.Mûsâ: “Rabbim! 33.Seni tüm noksanlıklardan çok arındırmamız 34.ve Seni çok çok anmamız için 25.göğsümü aç, 26.işimi bana kolaylaştır. 27.Dilimden de düğümü çöz 28.ki sözümü iyi anlasınlar. 29.Ve ehlimden; 30.kardeşim Hârûn’u 29.benim için bir vezir kıl,31o’nunla arkamı kuvvetlendir. 32.İşimde o’nu bana ortak et. 35.Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun” 20.dedi.

(Ta Ha/ 20-35)

35.Ve andolsun ki Mûsâ’ya Kitab’ı verdik, kardeşi Hârûn’u da o’nunla birlikte yardımcı, destekçi verdik.

(Furkan/ 35)

143.Ne zaman ki, Mûsâ, belirlediğimiz vakitte geldi ve Rabbi o’na söz söyledi. Mûsâ, “Ey Rabbim! Göster bana Kendini de bakayım Sana!” dedi. Rabbi o’na dedi ki: “Beni sen asla göremezsin, velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, Sana döndüm; tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim” dedi.

Kelâmcıların bir hayli meşgul olup tartıştıkları ve sonuçta mümkün olmadığı, olamayacağı üzerinde ittifak ettikleri “Allah’ın görülmesi” meselesi, Kur’an’da hiçbir tereddüde mahal vermeyecek bir açıklıkla bildirilmiştir:

103.Gözler O’na erişemez, O ise gözlere erişir; O, çok armağan sahibidir, her şeyden haberlidir.

(En’âm/ 103)

Zaten ayetteki “ لنlen” edatı ile arkadan gelen şart cümlesi, insanın Allah’ı görmesinin mümkün olmayacağını göstermektedir.

Buna rağmen bazı kimseler, içinde “ نظرnazar” sözcüğünün geçtiği Kıyamet suresinin 22, 23. ayetlerindeki ifadeyi, birçok rivayetten de destek alarak, Allah’ın görülebileceği şeklinde yorumlamışlardır. Hâlbuki “Lisanü’l-Arab”, “nazar” sözcüğünün anlamını “karşı karşıya gelmek” olarak vermiştir.[75] Yani sözcük gözlerle görmeyi değil, karşı karşıya bulunmayı ifade eder. Bu anlama göre “nazar etmek”, gözleri görmeyen birisinin de yapabileceği bir iştir. Dolayısıyla “Allah’a nazar etmek” tabirinin Allah’a gözle bakmak veya Allah’ı görmekle bir alâkası yoktur. Kıyamet suresindeki “Rabblerine nazar eden yüzler” ise Rabblerine yönelmiş ve O’ndan nimetler uman kişilerdir

TECELLİ

“ تجلّىTecelli” sözcüğü “ortaya çıkmak, görünmek” demektir. Sözcüğün kaynağı, Arapların “celevtü’l-arûse [gelini açığa çıkardım]” tabiridir. Bu sözcük ayrıca “üzerindeki pası giderilerek ortaya çıkarılan kılıç” için de kullanılır.[76] “Tecelli” sözcüğünün mastarı olan “ جلاءcila” sözcüğü Türkçeye de aynı anlamla geçmiştir.

Allah’ın Musa peygambere dağın parçalanışını göstermesindeki sebep, fizikî yapı olarak bir insanla mukayese edilmeyecek derecede sert olan kayaların bile Allah’ın tecellisi hâlinde ne duruma geleceğini göstermektir. Nitekim bu gösteriden sonra Musa peygamber “Seni tenzih ederim, sana döndüm (tövbe ettim) ve ben inananların ilkiyim” demek suretiyle Allah’ın görülemeyeceğine ilk inananın kendisi olduğunu beyan etmiştir. Yoksa Musa peygamberin “inananların ilkiyim” ifadesi, “Allah’ın varlığına inananların ilkiyim” anlamında değildir. Çünkü Musa peygamberin inancı o anda gördükleriyle oluşmamıştır ve o eskiden beri Allah’a inanmaktadır.

Bu olaydan daha sonra İsrailoğulları da Allah’ı görmek istemişlerdir:

55.Hani bir zamanlar da siz, “Ey Mûsâ! Biz, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti.

(Bakara/ 55)

144.Allah dedi ki: “Ey Mûsâ! Mesajlarımla ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçtim. Şimdi sana verdiğimi al ve kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenlerden ol!”

Allah’ı görme talebinin mümkün olmadığının gösterilmesinden sonra, bu ayette de Musa peygamberin kendisine verilenlerle yetinmesi ve bunlara şükretmesi istenmektedir. Hiç de az sayılır cinsten olmayan bu nimetlere şükür elbette ki lâfla değil, nimetlerin gereğini hakkıyla yerine getirmekle olacaktır.

145.Ve Biz o’nun için o levhalarda her şeyden, bir nasihat ve her şey için bir ayrıntı yazdık. “Haydi, bunları kuvvetle al, toplumuna da en güzel şekilde almalarını emret. Yakında size o hak yoldan çıkanların yurdunu göstereceğim. 146.Yeryüzünde, bütün âyetleri görseler de onlara iman etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu yol edinen haksız yere büyüklük taslayan şu kimseleri, âyetlerimizden uzak tutacağım.” –Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil; duyarsız, ilgisiz olan kimseler oluşlarındandır.–

Musa peygambere verilen levhalarda neler yazılı olduğu, başka bir ayette açıklanmıştır:

154.Sonra Biz, Rablerine kavuşacaklarına inansınlar diye iyilik-güzellik üretenlere tamam olarak, her şeyi genişçe açıklamak ve kılavuz ve rahmet olmak üzere Mûsâ’ya Kitab’ı verdik.

(En’âm/ 154)

İKİ LEVH

Bu iki levhanın cinsi ve üzerlerine nasıl yazı yazıldığına dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. İncil’de bu levhaların kalın taş kalıpları hâlinde oldukları ve üzerlerindeki yazının Allah tarafından yazıldığı ifade edilmiştir. Levhalardaki yazılar Kur’an’da da Allah’a atfedilmekle beraber, levhaların ne şekilde yazıldığını bilmediğimiz için, onların Musa peygamber tarafından yazıldığı yönünde bir kanaate sahibiz.

FASIKLAR YURDU

İlk bakışta bu yurtların daha önce fasık [günahkâr] olmuş ve bugüne sadece isimleri kalmış olan Ad ve Semud gibi kavimlerin yurtları olduğu anlaşılmaktadır. Zaten eldeki bilgiler de bu kavimlerin Ortadoğu’da yaşadıklarını göstermektedir. Ancak bu fasıklar yurdunun o dönemde putperestlerin elinde bulunan yerler olması da mümkündür. “Fasıklar yurdu” ifadesi ile yukarıdakilerden hangisi kastedilmiş olursa olsun, İsrailoğulları bu yurtlara Musa peygamber döneminde sahip olamamışlardır. Dolayısıyla, ayetin ifadesi bir müjde niteliğindedir.

İsrailoğullarının fasıklar yurduna yerleştirilecek olması, bir yönüyle de “Eğer siz de o fasık kavimler gibi olursanız, sizi de yok eder, sizin yerinize başkalarını getiririm. Bunu gözlerinizle görün!” anlamına gelen bir ihtar mahiyetindedir.

146. ayette, hevasını rabb edinip vahye kulak vermeyen ve Allah’ın ayetlerini yalanlayanların başlarına ne belâlar gelebileceği üzerinde durulmakta ve içine düştükleri durumun sebebi olarak onların kendi anlayış ve yaşayışları gösterilmektedir. Bu konu daha önce “Kalplerin Mühürlenmesi” başlığı altında geniş olarak işlenmiştir.

147.Âyetlerimizi ve âhiretteki karşılaşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar kendi yaptıklarından başka bir şey ile mi cezalandırılırlar?

Bu ayette, fasıkların sadece kendi amelleri karşılığında cezalandırıldıkları açıklanmaktadır. Bu açıklamadan da anlaşılmaktadır ki, bu kişilere zorla yaptırılmış bir davranış söz konusu değildir. Onların karşı karşıya geldikleri muamele, bir adalet gerçekleştirme işlemidir ve tamamen kendi özgür iradeleriyle yaptıkları davranışların önceden haber verilmiş sonuçlarıdır.

148.Mûsâ’nın toplumu, Mûsâ’dan sonra, kendi toplumunun süs takılarını bir araya getirerek aldatıcı, tuzağa düşürücü sesi olan, aslında hiç işe yaramayan bir ilâh edindiler; büyük bir sermaye oluşturarak ona tapındılar. –Onun kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi?– Onu edindiler ve zâlimlerden oldular.

149.Ne zaman ki, gözlerinin önüne geldi ve sapıtmış olduklarını gördüler, “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, kesinlikle biz büyük zarara uğrayanlardan olacağız” dediler.

150.Ve Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak toplumuna döndüğünde, “Bana arkamdan ne kötü bir halef/ nesil oldunuz! Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız mı?” dedi. Ve levhaları bıraktı ve kardeşi Hârûn’u kendine çekerek başından tuttu. Hârûn: “Ey anamın oğlu! İnan ki, bu toplum beni güçsüz düşürdü, az daha beni öldüreceklerdi. Onun için bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Ve beni bu zâlimler toplumu ile bir tutma” dedi.

151.Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al. Ve Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

152.Şüphesiz o altına tapanlara Rablerinden bir gazap, dünya hayatında bir “aşağılık” erişecektir. İşte Biz, uydurmacıları böyle cezalandırırız da.

153.Kötülükleri işleyip de sonra arkasından dönen o kimseler ve iman edenler için de hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir.

Burada Musa peygamberin bir başka kıssası anlatılmaktadır. Bu kıssanın daha ayrıntılı anlatımı Ta Ha suresindedir:

83.Seni toplumundan daha çabuklaştıran nedir ey Mûsâ?

84.Mûsâ: “Onlar, benim izim-öğretim üzerinde olanlardır. Ben de Sen hoşnut olasın diye Sana acele ettim Rabbim” dedi.

85.Allah: “Şüphesiz işte, Biz senden sonra toplumunu imtihan ettik. Samirî de onları saptırdı” dedi.

86.Bunun üzerine Mûsâ öfkeli ve üzgün olarak hemen toplumuna geri döndü; “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaat ile söz vermedi mi? Şimdi size bu uzun mu geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini mi arzu ettiniz de bana olan vaadinizden cayıverdiniz?” dedi.

87.Onlar dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o toplumun zînetlerinden birtakım ağırlıklar yüklenmiştik. Sonra onları fırlatıp attık. Sonra da işte böylece Samirî kafamıza soktu.”

88.Samirî onlara bir aldatan, tuzağa düşüren cesedi/altını çıkardı da İsrâîloğulları: “İşte bu, sizin ilâhınızdır ve de Mûsâ’nın ilâhıdır. Ama Mûsâ onu terk ediverdi” dediler. 89.Peki, onlar görmüyorlar mıydı ki, altın kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç yetiremiyordu!–

90.Ve andolsun ki Hârûn daha önce onlara: “Ey toplumum! Şüphesiz siz bununla imtihana çekildiniz/dinden çıkıp kendinizi ateşe attınız. Ve şüphesiz sizin Rabbiniz Rahmân’dır [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tır]. Gelin bana uyun ve emrime uyun” demişti. 91.Hârûn’un toplumu: “Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” dediler.

92,93.Mûsâ: “Ey Hârûn! Bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni benim yolumu takip etmekten engelleyen ne oldu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?” dedi.

94.Hârûn: “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Şüphesiz ben senin ‘İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın ve benim sözüme bakmadın’ demenden korktum” dedi.

95.Sonra da Mûsâ: “Ey Samirî! Senin bu yaptığın nedir?” dedi.

96.Samirî: “Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da elçinin eserinden bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi” dedi.

97,98.Mûsâ: “Haydi git. Artık senin için hayat boyunca ‘Benimle temas yok’ diye söylemen var. Hem senin için asla karşı çıkamayacağın bir buluşma günü daha var. Bir de kulluk edip durduğun ilâhına bak” dedi. –Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu bol suda kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız, ancak Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. Şüphesiz ki O bilgi yönünden her şeyi kuşatmıştır.–

                                                      (Ta Ha/ 80–98)

Musa peygamberin kıssası ve Ta Ha suresinin 96. ayeti ile ilgili olarak kaleme alınmış aşağıdaki kısa pasaj, klâsik anlayışın bu konudaki ilginç yaklaşımına iyi bir örnek teşkil ettiği için, kendi tahlilimizden önce bu pasajı sunuyoruz:

Buzağı kıssasında rivayet olunduğuna göre, Samiri’nin adı Musa b. Zafer olup Samire diye bilinen bir kasabaya mensuptu. Erkek çocukların öldürüldüğü yıl dünyaya gelmişti. Annesi onu bir dağda mağarada saklamıştı. Onu Cebrail besledi. İşte onun Cebrail’i tanıması bundan dolayı olmuştur. Cebrail, Firavun denize doğru ilerlesin diye erkek ata arzu duyan bir kısrak üzerinde denizi geçtiği sırada Samiri onun kısrağının toynağının izinden bir avuç toprak almıştı. İşte yüce Allah’ın “Bunun üzerine o elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım (Ta Ha 96)” buyruğunun anlamı budur.[77]

Kıssada bahsi geçen buzağı hakkında tarih kitaplarında ve İbrani kültüründe yeterince bilgi yoktur. Yahudi asıllı olup ihtida eden Muhammed Esed ise “Kur’an Mesajı” adlı Kur’an çevirisinde buzağı hakkında şu açıklamayı yapmıştır:

İsrailoğullarının bu altın buzağısı, besbelli, yüzyıllarca süren mısır etkisinin bir ürünüydü. Mısırlılar Menfis’te tanrı Ptah’ın tecessümü olarak gördükleri kutsal boğaya, Apis’e tapınırlardı. Boğa yaşlanıp da ölünce, onun yerine hemen yeni bir Apis’in doğduğu düşünülüyor ve eskisinin ruhunun ölüm ülkesinde Osiris’e hulûl ettiğine inanılıyor ve bu iki başlı tanrıya bundan böyle artık Osiris-Apis (Greco-Egiytian dönemde “Serapis”) adıyla tapınılıyordu. Altın buzağının çıkardığı “boğuk ses”e gelince, bunun, Mısır tapınaklarında bulunan ve içine açılmış bir takım oyuklar sayesinde ses çıkardığı bilinen putlarda olduğu gibi rüzgarın etkisiyle çıkan bir ses olması muhtemeldir.[78]

Buzağı konusu klâsik kaynaklarda yukarıda verdiğimizin dışındaki bir yaklaşımla yer almamıştır. Bizim bu konudaki tevilimiz ise başkadır:

BUZAĞI; BÖĞÜRMESİ [ÇEKİCİ, ALDATICI SESİ] OLAN CESET

Konumuz olan A’râf suresinin 148. ve Ta Ha suresinin 88. ayetlerine dikkat edilecek olursa, bu ayetlerde buzağı “böğürmesi olan bir ceset” olarak nitelenmiş ve insanların buzağı edinmek suretiyle şirke bulaşıp kendilerine zulmettikleri açıklanmıştır.

Bilindiği gibi, buzağı “sığır yavrusu” demektir. Ancak; günümüzde olduğu gibi, söz konusu olayın cereyan ettiği zamanlarda da yeryüzünde milyonlarca buzağının var olduğu gerçeği, ayetlerde geçen “buzağı” sözcüğünün müteşabih olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Zaten Rabbimiz de “buzağı”yı niteleyerek sözcüğün anlamını tevil etmiş ve “buzağı” ifadesinin müteşabih olduğunu bizzat göstermiştir.

Ceset, herkesin bildiği gibi “ölü vücut” demektir. Ama bu sözcük de müteşabihtir ve bize göre burada hakikat anlamı dışında kullanılmıştır. Hatırlanacak olursa “ceset” sözcüğü Sad suresinin 34. ayetinde de karşımıza çıkmış ve biz orada “ceset” sözcüğünün Süleyman peygamberi nitelediğini belirterek şu açıklamayı yapmıştık:

“Süleyman peygamberin tahtının üzerine bir ceset bırakılması, bize göre kinaye yollu bir anlatım olup bu ifade Süleyman peygamberin bir dönem tahtta yani iktidarda işe yarar işler yapmadığından kinaye olabilir. Nitekim Arapçada toplumda işe yaramayan kişilere “ الميّت المتحرّكmeyyit-i müteharrik [hareketli ölü] denmektedir. Muhtemelen Süleyman peygamber bir dönem elinde olarak veya olmayarak pasifleşmiştir, çok zayıf düşmüştür, iktidarda olmasına rağmen muktedir değildir, âdeta yaşayan bir ölü durumuna düşmüştür.”

Bize göre, “ceset” sözcüğü nasıl Sad suresinde Süleyman peygamberin “hareketli ölü” hâlini belirtmek için kullanıldıysa, burada da buzağının aslında hiçbir işe yaramadığını, iradesinin olmadığını, kendi kendine veya başkalarına yarar veya zarar vermeye malik olmadığını belirtmektedir. Buzağının bu işe yaramaz özelliği de A’raf/148’de “Onun kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi?” ve Ta Ha/89’da “Onlar görmüyorlar mıydı ki, o [buzağı], kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç yetiremiyordu” ifadeleriyle pekiştirilmiştir.

Buzağının bu nitelikleri aslında insanların Allah’ın astlarından edindikleri sözde ilâhların nitelikleridir. Rabbimiz pek çok ayette tekrarlayarak bu nitelikleri insanlara iyice tanıtmış ve bu nitelikteki şeylerin ilâh edinilmemesini öğütlemiştir: Yunus/18, 106, Meryem/42, Enbiya/66, Maide/76, Ra’d/16, Şuara/73, Furkan/3, 55, Hacc/12 ve Bakara/102.

 “Böğürmesi [çekici, aldatıcı sesi] olan” ifadesindeki “böğürme” sözcüğünün orijinali “ خوارhuvar” sözcüğüdür. Bu sözcük, Lisanü’l-Arab’ta şöyle açıklanmıştır:

“Leys, “boğa sesi” olarak, İbn-i Side, “sığır, koyun, geyik ve havada uçan nesnelerin sesi” demişlerdir. “Huvar’ın aslı: Avcı geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür [bağırır]. Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar veavcıya yakalanır.”[79]

Lisanü’l-Arab’ın verdiği bu bilgiye göre “huvar”, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Yani “çeken, aldatan bir ses”tir. Nitekim bu, bir yöntem olarak ördek ve keklik avında da yaygın şekilde kullanılmakta, hatta “huvar” bir nevi boru ile taklit bile edilmektedir.

Konumuza bu bilgiler ışığı altında bakıldığında, ayetlerde “böğürtüsü [çekici, aldatıcı sesi] olan ceset” olarak nitelenmiş buzağının [altının] insanları tuzağa düşüren bir özelliğe, aldatıcı bir cazibeye sahip olduğu anlatılmaktadır.

Sonuç olarak bize göre burada konu edilen buzağı, [böğürmesi, çekici, aldatıcı sesi olan ceset], “altın”dır. Nitekim 148. ayetteki “kendi kadınlarının süs takılarından bir buzağı” ifadesi de buzağının ziynet olduğunu bildirmek suretiyle bu görüşü doğrulamaktadır. “Altın”ın [ziynetin] insanları nasıl tuzağa düşürdüğü, nasıl onları kendisine köle yaptığı [insanların “altın”ı ilâh edindiği], günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır. Ayrıca aynı kıssanın Bakara/67–71. ayetlerindeki anlatımında, ilâh edinilen sığır için kullanılan “sarı, lekesiz ve bakanlara haz veren” ifadeleri de aynen “altın”ın özelliklerini yansıtmaktadır. Bu konu, orada Rabbimizin “Bakara [sığır]” ifadesinin tevilini yapışı ile daha iyi anlaşılmış olacaktır.

Bu pasajda anlatılanlar Kitab-ı Mukaddes’in Çıkış/ 19 ve 32. Bölümlerinde  yer almaktadır

Kur’an’daki anlatım TKitab- mukaddes’teki anlatımdan farklıdır. Hele Musa peygamberin ilâhî emirlerin yazılı olduğu levhaları parçalayacak derecede hiddetine yenik düşmesi ve yere atılan taş levhaların üzerindeki yazılar okunmayacak şekilde parçalanması kabul edilir şeyler değildir.

154.Öfkesi Mûsâ’yı rahat bırakınca da levhaları aldı. Onlardaki yazıda da, ancak Rablerinden korkan kimseler için bir kılavuzluk ve rahmet vardı.

Dikkat edilirse, Musa peygambere verilen levhaların [Tevrat’ın] bu ayette sayılan nitelikleri, Kur’an’ın nitelikleri ile aynıdır. Kur’an’da Tevrat için “zikir”, “furkan” isimleri kullanıldığı gibi, bu ayette de “rahmet” ve “kılavuz” olma nitelikleri kullanılmıştır.

Bu nitelikler başka ayetlerde Kur’an için de kullanılmıştır:

2-4.İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ıssız yerlerde iman eden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan], kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcama yapan, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden Allah’ın koruması altına girmiş kişiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur.

(Bakara/ 2)

185.Ramazân ayı ki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık seçik açıklamalar olarak kendisinde indirilmiştir. ….

(Bakara/ 185)

155.Ve Mûsâ, belirlediğimiz vakit için toplumuna yetmiş adam seçti. Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, işte o zaman Mûsâ, “Rabbim!” dedi, “Dileseydin bunları da, beni de daha önce değişime/ yıkıma uğratırdın. Şimdi bizi, içimizdeki o aklı ermezlerin yaptıkları yüzünden değişime/ yıkıma mı uğratacaksın? O, Senin, saflaşmamız için ateşlere atmandan başka bir şey değildir. Sen bu saflaştırma işlerinle dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğine de kılavuzluk edersin. Sen bizim yardımcımız, kılavuzluk eden yakınımızsın. Artık bizi bağışla, merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de âhirette. Biz gerçekten de Sana döndük.”

156,157.Allah diyor ki: “Benim azabım var; onu dilediğime dokundururum, rahmetim de var; o ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da özellikle Allah’ın koruması altına girenlere, zekâtını; vergisini verenlere ve âyetlerimize inananlara; kendilerine iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine serbestleştiren, kirli, pis ve kötü şeyleri de üzerlerine yasaklayan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de yazılmış bulacakları Anakentli/ Mekkeli Peygamber, o Elçi’ye uyan kimselere yazacağım. O hâlde, O’na iman eden, O’na kuvvetle saygı gösteren, O’na yardımcı olan ve O’nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

Bu iki ayetten oluşan pasaj Musa peygamberin bir başka kıssasıdır. Bu kıssada, işledikleri günah için Allah’tan af dilemek ve yeni bir misak sağlamak [sözleşme yapmak] üzere İsrailoğullarından yetmiş kişinin Musa peygamberle birlikte Tur’a çıkışı anlatılmaktadır.

Musa peygamberin yanında bu kadar kişi götürmesinin sebebi Bakara suresinde açıklanmıştır:

55.Hani bir zamanlar da siz, “Ey Mûsâ! Biz, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti.

56.Sonra Biz, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye sizi ölümünüzün ardından dirilttik/zilletten kurtarıp onurlu duruma getirdik.

(Bakara/ 55, 56)

155. ayette ve daha önce de bu surenin 78. ve 91. ayetlerinde geçmiş olan “ رجفة  recfe [azap]” sözcüğü ile deprem gibi doğal bir afet kastedilmiş olabileceği gibi, mecazî anlamda kişilerdeki psikolojik sarsıntı da kastedilmiş olabilir. Çünkü şüpheye düşen, Allah’ı görmedikçe inanmayacağını söyleyen, hatta buzağıya [ziynete] tapan kişilerin durumunu anlatmak için, onların din hususunda tam anlamıyla sarsıntı içinde olduklarının söylenmiş olması mümkündür.

Rabbimizin 156. ayetteki sözleri ise genel bir mesaj mahiyetindedir. Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığına dair ifade, Allah’ın azabının, belâsının bile rahmetinden kaynaklandığı anlamına gelmektedir. Çünkü insanın azapla fitnelenmesindeki maksat, onu incitmek değil, onu doğruya iletmektir. Bu rahmetten istifade edecekler ise müttekilerdir.

158.De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah’ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde kılavuzlandığınız doğru yolu bulmanız için Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden, Ümmî; Anakentli; Mekkeli Peygamber olan Elçisi’ne iman edin ve o’na uyun.”

Bu paragrafın Musa peygamber kıssaları ile alâkası yoktur. Bu ayetlerin Musa peygamberin kıssaları içinde yer alması, sahabenin bu ayetlerdeki mesajı kıssaların arasına bir “parantez içi mesaj” olarak koyduklarını düşündürmektedir. Dolayısıyla, kıssalardan oluşan pasaj okunurken bu hususa dikkat edilmelidir.

ÜMMÎ: Anlamı yanlış bilinen sözcüklerin en önemlilerinden birisi de “ امّى ümmî” sözcüğüdür. Kur’an’da peygamberimiz için kullanılmış olan bu sözcüğe yanlış anlam verildiğinden dolayı hem dinimiz doğru anlaşılamamış, hem de peygamberimiz insanlara yanlış tanıtılmıştır.

“امّى  Ümmî” sözcüğü halk arasında “anasından doğduğu gibi bilgisiz, okuryazar olmayan” anlamında kabul edilmiş ve Müslüman toplumlarda da bu anlamıyla kullanılır olmuştur. Bu yanlış anlamdan dolayı da “anasından doğduğu gibi bilgisiz olmak” hep yerilmiştir.

Şair Eşref’in bir hicvi buna örnektir:

“Rahm-i maderden [ana rahminden] nasıl çıkmışsa hâlâ o hâldedir,

Gezmeden seyyah-ı âlem, bilmeden allâmedir”

“Ümmînin ümmîye imameti caizdir [Cahilin cahile imam olması sakıncasızdır]” deyiminde de yine “ümmi” sözcüğü aynı yanlış anlamda kabul edilmiş ve bir bakıma alay edilmesi gereken cehalet ile eşdeğer tutulmuştur.

Hâl böyle iken “امّى  ümmî” sıfatının peygamberimiz için “anasından doğduğu gibi bilgisiz” anlamında kullanılması son derece yanlış bir uygulamadır. Peygamberimizi övme niyeti ile söyleniyor olsa bile, zihinlerde peygamberimiz hakkında ümmi olmayla ilgili nahoş çağrışımlar yapmaktadır. “Ümmî” sözcüğünün bu nahoş çağrışımdan mutlaka kurtarılması gerekmektedir. Doğruları öğrenenler, manevi sorumlulukları gereği, bu doğruları insanlara da anlatmalıdırlar. Bu nedenle, “ümmî” sözcüğünün Allah’ın lütuf ve yardımı ile öğrendiğimiz doğru anlamını aşağıda okuyucuya sunuyoruz:

PEYGAMBERİMİZİN ÜMMÎLİĞİ

Bilindiği üzere, Müslümanların ekserisi tarafından peygamberimizin okuryazar olmadığına inanılmaktadır. Ne var ki, başkaları için kınanacak bir özellik sayılan ümmîlik, peygamberimiz için bir iftihar ve övgü sebebi kabul edilmektedir. Böylece bilerek veya bilmeyerek peygamberimize haksızlık yapılmakta, manevi şahsiyeti rencide edilmektedir.

Peygamberimizin “anasından doğduğu gibi bilgisiz” anlamında “ümmî” olduğu iddiası, konu ile hiç ilgisi bulunmayan Ankebut suresinin 48. ayeti ile ilk vahyi konu alan meşhur Hıra mağarası rivayetine dayandırılmaktadır:

48.Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; sen Kur’ân’ı kendiliğinden yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı, bâtıla inananlar kesinlikle kuşku duyacaklardı.

(Ankebut/ 48)

Ümmîliği “anasından doğduğu gibi bilgisiz olma” olarak kabul edenler, bu ayeti yanlış yorumlayarak peygamberimizin Kitap okumayı ve yazmayı bilen biri olması durumunda onun bazı konuları Tevrat ve İncil’den öğrenip Kur’an’a yerleştirdiğinin zannedilerek peygamberliği hakkında şüphe uyanacağının bildirildiği şeklinde anlamışlardır.

Hâlbuki ayette peygamberimizin Ehl-i Kitap hahamları ve papazları gibi kitap okumak ve yazmakla meşgul olmadığı vurgulanmakta, bozulmuş halde Tevrat ve İncil’de de bulunan bazı konuların gerçeğinin Kur’an’da yer almasından dolayı, peygamberimizin kitap okumak ve yazmakla meşgul olması hâlinde onun peygamberliği hakkında şüphe uyanacağı bildirilmektedir.

Aslında bu ayet, iddiaların aksine peygamberimizin okuryazar olduğunun kanıtıdır. Çünkü okuma yazma bilmeyen birine “onu sağ elinle [kendin] de yazmıyorsun” ifadesinin kullanılması anlamsızdır. Yani, peygamberimiz okuma yazma biliyor olmalıydı ki, kendisine bu şekilde bir ifade yöneltilebilmiştir. Ayrıca, peygamberimizin okuma yazma bilmediğine kanıt gösterilen Hıra mağarası rivayetinin de uydurma olduğu ve orada geçen “ma ene bi kâriin” ifadesinin de “Ben okuma bilmiyorum” demek olmayıp “ ما انا بقارئ Ben okuyucu değilim” demek olduğu, Alak suresinin tahlilinde açıklanmıştır.

Diğer taraftan, peygamberimizin okuma yazma bilmediğine Hıra mağarası rivayetini kanıt gösteren rivayetçiler, onun okuryazar olduğunu, hatta yazısının pek iyi olmadığını ileri süren şu rivayeti ise görmezden gelmektedirler:

Kitabu’l-Megazi; 45. Bab:

45- Hudeybiye Andlaşması Hükmü İle Yapılan Umre Babı

Bunu Enes, Peygamber (S)’den zikretmiştir.

263- (Rivayet zinciri; el Berâ – Ubeydüllah b. Musa) … : “Peygamber (S)  Zilkade ayı içinde umre yapmak üzere yola çık­tı. Fakat Mekke halkı Peygamber’i Mekke’ye girmeye bırakma­larını kabul etmediler. Nihayet Peygamber Mekkeliler ile gelecek senede üç gün Mekke’de kalmak üzere, bir antlaşma yaptı. Antlaşma hükümlerini yazdıkları zaman, “Bu, Allah’ın Elçisi Muhammed’in üzerinde andlaşmış olduğu şeylerdir” yazmışlardı.

Onlar [Mekkeliler]:

“Biz bunu [senin elçiliğini] ikrar etmiyoruz. Eğer biz senin Allah’ın Elçisi olduğunu bilir ve tasdik eder olsaydık, seni hiçbir şeyden men etmezdik. Ama sen Abdullah oğlu Muhammed’sin”  dediler.

Bunun üzerine o [Rasûlullah]:

“Ben Allah ‘in Elçisiyim ve Abdullah oğlu Muhammed’im” dedi.

Sonra da Alî’ye:

“Allah’ın elçisini sil!” dedi. Alî:

“Hayır vallahi ben Seni ebediyyen silmem!” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah, sallallahü aleyhi ve selem, kitabı aldı. Rasûlullah kendisi yazı yazmayı güzel yapamıyordu. Akabinde “Bu, Abdullah oğlu Muhammed’in üzerinde antlaşma yaptığı şeylerin yazısıdır” diye yazdı:

- Mekke’ye silâh sokmayacak, yalnız kılıfı içinde kılıç getirecek;

- Mekkeliler’den bir kişi Muhammed’e tâbi olmak isterse, Mekke’den çıkamayacak. Muhammed’in sahâbîlerinden birisi Mekke’de kalmak isterse, bunun da Mekke’de ikameti men edilmeye­cektir.

Ertesi sene ……”[80]

Rivayetin bundan sonraki bölümleri ertesi sene Mekke’de cereyan eden olayları nakletmekte olup burada konu edilen antlaşma, adı açıkça geçmese de Hudeybiye Antlaşması’dır.

Bu rivayetin altını çizdiğimiz bölümünün orijinal metni aynen şöyledir:

“فأخذ رسول اللّه صلى اللّه عليه و سلّم الكتاب و ليس يحسن يكتب فكتب هذا ما قاضى ….. ”

Rivayetin metnindeki “ كتبketebe [yazdı]” fiili birçok çeviride “yaz(dır)dı” veyahut “yazdırdı” şeklinde yer almıştır. Ayrıca bu rivayetlere göre Siyer ve Tarih yazanlar da her nedense bu rivayetin bizim üzerinde durduğumuz bölümünü görmezden gelmişlerdir. Biz, bu kadar önemli bir konuda, kaynak olarak kabul ettikleri rivayetler arasında yer alan yukarıdaki rivayeti dikkate almayanların bir cinayet işlediklerini düşünüyor, bu cinayetin ne amaç güttüğünü ise kamu vicdanına havale ediyoruz.

Peygamberimizin “ümmî” olduğu, Kur’an tarafından bildirildiği için tartışmasızdır. Burada tartışılması gereken konu, peygamberimizin hangi anlamda ve nasıl bir “ümmî” olduğu, daha doğrusu “ümmî”liğin ne anlama geldiğidir. Bize göre meselelerin en doğru ve en kısa çözümleri ancak Kur’an’a müracaat edilerek bulunabilir. Bu nedenle, “ümmî” sözcüğüyle ilgili gerçeklerin de Kur’an ışığında ve akıl yoluyla gözler önüne serilmesi gerekmektedir.

“ÜMMΔ NE DEMEKTİR?

“امّى  Ümmî” sözcüğü, “ana” anlamındaki “ امّ ümm” ile “nisbet [bağıntı] ‘yâ ى’sı”ndan oluşturulmuş bir sözcük olup “anaya mensup”, “analı” demektir. Çünkü sözcüklerin sonuna getirilen “yâ” bağlantı edatı, genellikle kişilerin hangi şehirli olduklarını ifade etmek için kullanılır. Meselâ; Konevî, Konyalı; Bağdadî, Bağdatlı; Halebî, Halepli; Rumî, Romalı demektir. Buna göre “ümmî” de adı “Ümm (Ana)” olan kent mensubu, Analı demektir. Ancak buradaki “Ana” özel isim olup cins isim olan “ana [anne]” ile karıştırılmamalıdır. “Ana” adlı yerin neresi olduğu konusunda ise rehberimiz her zaman olduğu gibi yine Kur’an’dır:

92.İşte bu da Bizim Anakent’i ve yanı başındaki kişileri uyarman için indirdiğimiz, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı, bolluk dolu bir Kitaptır. Âhirete inananlar ona da inanırlar ve onlar salâtlarına [mâlî yönden ve ve zihinsel açıdan destek olma: toplumu aydınlatma kurumlarına] da koruyucudurlar.

(En’âm/ 92)

Bu ayette peygamberimize önce “ امّ القرى Ümmü’l-Kurâ”yı, sonra da çevresindekileri uyarma talimatı verilmiştir. Peygamberimizin Mekke’de elçi seçilip ilk kez Mekkelileri uyardığı herkesçe bilinmektedir. O hâlde ayetteki “Ümmü’l- Kurâ” ifadesi ile Mekke şehrinin kastedildiği açıktır. Nitekim Mekke, tüm yazılı Arap metinlerinde ve çevredeki halkın dilinde “Ümmü’l-Kurâ”dır. Dolayısıyla Mekke şehrinin Kur’an’da da bu isimle anılması hiç yadırganmamış, bu konuda herhangi bir tartışma olmamıştır. “Ümmü’l-Kurâ”; “Köylerin/Kentlerin Anası, Anakent” demek olup Mekke’nin Arap toplumunda bu isimle anılmasının sebebi, onun Kâbe çevresinde kurulan ilk yerleşim merkezi olmasıdır. Bazı yerleşim birimlerinin kendi isimleri ile değil de o birimlerin özelliklerini yansıtan isimlerle anılması Türkçede de mevcut bir durumdur. Meselâ; Ankara yerine Başkent, Türkiye yerine Anayurt veya Anavatan, Kıbrıs yerine Yavruvatan denmesi gibi…

“ANAKENT” NASIL “ANA” OLDU?

Arap dilindeki izafetlerde [isim tamlamalarında) bazen “muzafun ileyh” hazf olur, ondan bedel olarak da muzâfa “lâm-ı tarif [ ال  el]” takısı getirilir”. Yani, tamlanan kaldırılarak onun yerine tamlayanı belirtili/özel isim hâline getiren bir edat getirilir. Burada da “ امّ القرى  Ümmü’l-Kurâ” tamlamasındaki “ القرى el-Kurâ” kaldırılarak yerine “ ال el” takısı konmuş ve iki kelimeden oluşan tamlama “ الامّ el Ümm [Ana]” şeklinde tek kelime hâline getirilmiştir. Böylece “Kentlerin anası / Anakent” ifadesi sadece “Ana” olmuştur. Bu gibi durumlarda yeni sözcük özelleşmekte ve artık özel isim hâline gelmiş olan yeni sözcüğün ilk harfinin de büyük harfle yazılması gerekmektedir.

Mekke’nin diğer ismi olan “ امّ القرى  Ümmü’l-Kurâ”, yukarıdaki şekilde “ الامّ  el-Ümm” şekline dönüştüğü için “Mekkeli”yi ifade etmek üzere sözcüğün sonuna bağıntı “ ى ya”sı getirilmesi yeterli olmaktadır: “ الامّى el-Ümmî”. Artık “الامّى  el-Ümmî” denince “Anakentli” anlaşılmalıdır.

Yerleşme birimleri ile ilgili olarak bu tarz kısaltmalar Türkçede de uygulanmaktadır. Meselâ, Aydın’ın Kuşadası ilçesine, İzmir ve Aydın yöresi halkı tarafından “Ada” denmekte ve halk arasındaki konuşmalarda Kuşadası ile ilgili cümleler; “Ada’ya gittim”, “Ada’dan geliyorum”, “Ada’nın kaymakamı”, “Ada’nın belediyesi”, “Adalı Ahmet”, “Adalı Mehmet” gibi ifadelerle dile getirilmektedir.

“Ümmî” sözcüğü de yukarıda verilen örneklerde olduğu gibi “Ümmü’l-Kurâ” ifadesinin değişime uğramış hâli olup “Ana’ya mensup, Analı”, yani “Mekkeli” anlamına gelmektedir. Kur’an’da tekil ve çoğul olarak toplam altı ayette geçen “Ümmî” sözcüğü, bu ayetlerin hepsinde de aynı anlamı ifade etmektedir:

78.Bunlardan bir kısmı da, kuruntu dışında Kitab’ı bilmeyen, okuma-yazma bilmeyen/analarından doğdukları gibi kalmış kimselerdir. Bunlar, sadece zannediyorlar.

(Bakara/ 78)

20.Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben tüm benliğimi Allah için İslâmlaştırdım/ben Müslüman oldum. Bana uyanlar da Müslüman oldular.” Kitap verilenlere ve Anakentliler’e: “Siz de sağlamlaştırdınız mı/İslâm’ı kabul ettiniz mi?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa/İslâm’a girerlerse, artık kılavuzlandıkları doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece mesajı iletmektir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

(Âl-i Imran/ 20)

75.Ve Kitap Ehlinden öylesi vardır ki, eğer onlara yüklerle emanet teslim etsen onu sana geri öder. Onlardan öyleleri de vardır ki ona bir tek altın para emanet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bu, onların: “Ümmilerin/Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir” demelerinden dolayıdır. Onlar, bilip durdukları hâlde, Allah hakkında yalan da söylerler.

( Âl-i Imran/ 75)

2,3.O, Anakentliler/Mekkeliler içinde, kendilerinden olan ve Anakentlilere ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir elçi gönderendir. –Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.–Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                           ( Cuma/ 2)

“Ümmî” sözcüğünün tekil veya çoğul olarak geçtiği yukarıdaki ayetler, bulundukları pasaj ile birlikte dikkatle okunur ve iyi anlaşılırsa, “Ümmî” kavramının da “Kitap ehli olmayan, yani Tevrat ve İncil’i okumayan veya Yahudi ve Hıristiyan olmayan Mekkeliler” demek olduğu kolayca anlaşılır.

O dönemde Peygamberimizin içinde yaşadığı toplumu “Ehl-i Kitap olanlar [Yahudi ve Hıristiyanlar]” ve “Ehl-i Kitap dışındakiler” olmak üzere iki farklı zümreye ayırmak mümkündür. Yahudiliğin millî bir din olması sebebiyle, Yahudilerin aslen Mekkeli olmadıkları zaten bilinmektedir. Ehl-i Kitap zümresinin diğer bölümü olan Hıristiyanların da, Mekke’nin “anakent” olması dolayısıyla Mekke’ye başka yörelerden göç etmiş oldukları çeşitli kaynaklarla doğrulanmış bir gerçektir. Nitekim Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan ve “zımmî” adı verilen bu yabancıların hukukî varlıkları, peygamberimizin devlet başkanı olduğu dönemde yasalarla belirlenmiştir.[81] Toplumun Ehl-i Kitap dışında kalan diğer zümresi ise, Kur’an’dan öğrendiğimize göre, kitap (Tevrat, İncil) bilmeyen, sadece kuruntu ve zanlarıyla hareket edenlerdir ki bu zümre Mekke’de doğup büyümek suretiyle Mekkeli olanlardır. Kur’an’da bu kesime mensup olanlara, yani Mekke’nin içinde doğmuş, büyümüş, yaşamış olanlara, taşralı olmayanlara, bedevî olmayanlara “Ümmî” denmektedir. Bunun böyle olduğu, hem Kur’an ayetleri hem de tarihî belgelerle sabittir.

Demek oluyor ki, peygamberimizin “امّى  Ümmî” oluşu onun okuma yazma bilmediğini değil, Mekke’nin Ehl-i Kitap dışındaki zümresine mensup olduğunu göstermektedir.

Konuya aklî olarak yaklaşıldığında da netice aynı olmaktadır:

Elçi olarak seçilmeden önce Mekke’de ticaretle uğraşan peygamberimizin bir tüccar olarak okuma yazma bilmemesi mümkün değildir. Ayrıca Mekke’nin emini olması dolayısıyla, okuması yazması olmadan birçok insanın malının ve parasının kaydını tutması da imkânsızdır.

Elçilik görevine seçildikten sonra, gelen ilk vahylerde kendisine “Oku! En üstün olan Senin Rabbin ise kalemle öğretendir.” (Alak; 3, 4) talimatı verilmiştir. Bu ifade aslında peygamberimize aldığı vahyleri yazmasını bildiren dolaylı bir emirdir. Okuryazar olmayana böyle bir emir verilmez. Ayrıca Kur’an’da okuyup yazmayı özendiren, cehaleti yeren onlarca ayet mevcuttur. Eğer peygamberimiz okuryazar olmasa idi, sürekli onun açığını arayan müşrikler bunu kendilerine malzeme yapar, okuma yazma bilmeyen birisinin bunu başkalarına ne yüzle emredebildiğini sorar, böyle bir davranışın “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır” (Saf/2-3) ve “Sizler Kitab’ı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara/44) şeklindeki ayetler ile yasaklandığını hatırlatarak ona çelişki içinde olduğunu söylerlerdi.

Bir an için peygamberimizin elçi seçilmeden önce okuma yazma bilmediği var sayılsa bile, bunu yirmi üç senelik elçilik hayatında da öğrenmediğini iddia etmek mümkün değildir. Çünkü ilmi, bilgilenmeyi emreden ayetler karşısında, bu emirlere ilk muhatap ve ilk teslim olan insan olarak onun bu emirlere kayıtsız kalması ve bu süre içinde okuma yazma öğrenmemesi mantıksızdır. Kaldı ki, peygamberimizin Bedir Savaşı esirlerini okuma yazma bilmeyen Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakması gibi, Kur’an emirleri doğrultusunda ilmi ve irfanı tavsiye eden birçok önerisi ve uygulaması vardır.

Rabbimiz herkese ilim ve irfanı emrederken kendi elçisini bundan vareste tutmadığına göre, peygamberimizin okuma yazma bilmediğini söylemek hem mantıksız, hem de büyük haksızlıktır.

SONUÇ OLARAK: Naklen ve aklen sabittir ki, Kur’an’da geçen “el-Ümmî” ifadesi “Anakentli [Mekke’nin içinde doğmuş, büyümüş, yaşamış, taşralı olmayan, bedevî olmayan]” demektir. (Ümmî sözcüğü ile el-Ümmî karıştırılmamalıdır.)Bu ifade, Mekkelilere peygamberimizin kendi içlerinden biri olduğunu, hemşehrileri olduğunu, yakından tanıdıkları ve yabancı olmayan birisi olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır. Kur’an’da, peygamberimizin Mekkelilerin kendi içlerinden biri olduğu konusu üzerinde duran daha birçok ayet vardır (Sad/4, Kaf/2, Tövbe/128). Yani, peygamberimiz okuyup yazabilen, Ümmî / Anakentli [Mekke’nin içinde doğmuş, büyümüş, yaşamış, taşralı olmayan, bedevî olmayan] birisidir.

Yukarıdaki 157, 158. ayetlerden anlaşıldığına göre, peygamberimizin yaşadığı dönemdeki ehlikitabın elinde bulunan Kitab-ı Mukaddes’te de, son peygamberi niteleyen ve haber veren cümleler bulunmaktadır. Zaten Kur’an’ın bu ayetlerine o günleri yaşayan Ehl-i Kitap tarafından bir tepki gösterilmemiştir.

Kur’an’da da, kendilerine kitap verilenlerin peygamberimize inandıkları bildirilmiştir:

45,46.Bir de sabretmekle, salâtla [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma ile] yardım isteyin. –Şüphesiz salât ve sabırla yardım isteme, saygılı olanlardan; gerçekten Rablerine kavuşacaklarına ve gerçekten kendilerinin O’na dönücü olduklarına inanan kimselerden başkasına çok ağır gelir.–

                                                                                              (Bakara/ 46)

20.Kendilerine Kitap verdiğimiz şu kimseler, Peygamber’i, kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Kendi nefislerini kayba uğratan şu kimseler, işte onlar iman etmezler.

(En’âm/ 20)

121.Kendilerine kitabı verdiğimiz kimseler onu, okumasının-izlemesinin hakkını vererek okurlar-izlerler. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de Kitabı bilerek reddederse, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.

(Bakara/ 121)

Ümmî peygamber ile ilgili Kur’an’da bir başka ayet daha vardır:

6.Ve hani Meryem oğlu Îsâ: “Ey İsrâîloğulları! Şüphesiz ben, Tevrât’tan iki elimin arasındakileri doğrulayan ve benden sonra gelecek, adı, Ahmed/övgüye başkalarından daha layık bir elçiyi müjdeleyen, Allah’ın bir elçisiyim” demişti. Sonra Îsâ, onlara apaçık delillerle gelince “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.

(Saff/ 6)

Tevrat’ta, o günkü peygamber olan Musa peygamberden sonra bir peygamber geleceği, Tesniye 18. Bölüm 15–19. cümlelerde; İşaya 41. Bölüm 25. cümlede ve 42. Bölüm 1–5. cümlelerde yer almaktadır. Ancak geleceği söylenen bu peygamber, tarihî gerçekler itibarıyla İsa peygamberdir. Zaten bizi de orijinal İncil’deki ifadeler ilgilendirmektedir. İncil’in orijinalindeki ifadeleri bulma ve bilme imkanımız yoktur.

Anlaşıldığına göre eldeki düzmece İncillerde de Rasülüllah’a işaret eden ibareler bulunmaktadır:

Yuhanna İncili

25- “Ben daha aranızdayken size bunları söyledim. 26- Ama Baba’nın benim adımla göndereceği Yardımcı, Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacak. 27- Size esenlik bırakıyorum, size kendi esenliğimi veriyorum. Ben size dünyanın verdiği gibi vermiyorum. Yüreğiniz sıkılmasın ve korkmasın. 28- Size, ‘Gidiyorum, ama yanınıza döneceğim’ dediğimi işittiniz. Beni sevseydiniz, Baba’ya gideceğim için sevinirdiniz. Çünkü Baba benden üstündür. 29- Bunları size şimdiden, her şey olup bitmeden önce söyledim. Öyle ki, bunlar olunca inanasınız. 30- Artık sizinle uzun uzun konuşmayacağım. Çünkü bu dünyanın egemeni geliyor. Onun benim üzerimde hiçbir yetkisi yoktur.[82]

7- Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem,
Yardımcı size gelmez. Ama gidersem, O’nu size gönderirim. 8- O gelince günah, doğruluk ve gelecek yargı konusunda dünyayı suçlu olduğuna ikna edecektir: 9- Günah konusunda, çünkü bana iman etmezler; 10- doğruluk konusunda, çünkü Baba’ya gidiyorum, artık beni görmeyeceksiniz; 11- yargı konusunda, çünkü bu dünyanın egemeni yargılanmış bulunuyor. 12- “Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. 13- Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi tüm gerçeğe yöneltecek. Çünkü kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek. 14- O beni yüceltecek. Çünkü benim olandan alıp size bildirecek. 15- Baba’nın nesi varsa benimdir. ‘Benim olandan alıp size bildirecek’ dememin nedeni budur.[83]

Matta İncili

33- “Bir benzetme daha dinleyin: Toprak sahibi bir adam, bağ dikti,
çevresini çitle çevirdi, üzüm sıkma çukuru kazdı, bir de bekçi kulesi yaptı.
Sonra bağı bağcılara kiralayıp yolculuğa çıktı. 34- Bağbozumu yaklaşınca, üründen kendisine düşeni almaları için kölelerini bağcılara yolladı. 35- Bağcılar adamın kölelerini yakaladı, birini dövdü, birini öldürdü, ötekini de taşladı. 36- Bağ sahibi bu kez ilkinden daha çok sayıda köle yolladı. Bağcılar bunlara da aynı şeyi yaptılar. 37- Sonunda bağ sahibi, ‘Oğlumu sayarlar’ diyerek bağcılara onu yolladı 38- “Ama bağcılar adamın oğlunu görünce birbirlerine, ‘Mirasçı bu; gelin, onu öldürüp mirasına konalım’ dediler. 39- Böylece onu yakaladılar, bağdan atıp öldürdüler. 40- Bu durumda bağın sahibi geldiği zaman bağcılara ne yapacak?” 41- İsa’ya şu karşılığı verdiler: “Bu korkunç adamları korkunç bir şekilde yok edecek; bağı da, ürününü kendisine zamanında verecek olan başka bağcılara kiralayacak.”  42- İsa onlara şunu sordu: “Kutsal Yazılar’da şu sözleri hiç okumadınız mı? ‘Yapıcıların reddettiği taş, İşte köşenin baş taşı oldu. Rab’bin işidir bu, Gözümüzde harika bir iş!’ 43- “Bu nedenle size şunu söyleyeyim, Tanrı’nın Egemenliği sizden alınacak ve bunun ürünlerini yetiştiren bir ulusa verilecek. 44- “Bu taşın üzerine düşen, paramparça olacak; taş da kimin üzerine düşerse, onu ezip toz edecek.” 45- Başkâhinler ve Ferisiler, İsa’nın anlattığı benzetmeleri duyunca bunları kendileri için söylediğini anladılar. 46- O’nu tutuklamak istedilerse de, halkın tepkisinden korktular. Çünkü halk, O’nu peygamber sayıyordu.[84]

Kitab-ı Mukaddes

15 Tanrınız RABB size aranızdan, kendi kardeşlerinizden benim gibi bir peygamber çıkaracak. Onu dinleyin. 16 Horev’de toplandığınız gün Tanrınız RABB’den şunu dilemiştiniz: ‘Bir daha ne Tanrımız RABB’in sesini duyalım, ne
de o büyük ateşi görelim, yoksa ölürüz. 17 RABB bana, ‘Söyledikleri doğrudur dedi. 18 ‘Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek. 19 Adıma konuşan peygamberin ilettiği sözleri dinlemeyeni ben cezalandıracağım.[85]

157. ayette geçen “ağır yükler” “üzerlerindeki bağlar” ve “zincirler”, İsrailoğullarının kendi kendilerine dine koydukları ağır hükümleri ifade etmektedir. Meselâ, bu ağır yüklerin bir tanesi, cumartesi günü çalışmayı terk etme yükümlülüğüdür. Rivayete göre Musa peygamber bu yükümlülüğe uymayan birisini görmüş ve onu öldürmüştür. Bundan başka, İsrailoğulları arasında yaygınlaşmış olan; cinayetlerde diyet uygulaması yerine sadece kısas uygulanması, işlenen suçlar için tövbe etmenin ancak insanın kendini öldürmesiyle mümkün olması gibi daha birçok kural, ayetteki “ağır yükler”, “üzerlerindeki bağlar” ve “zincirler” kapsamına girmektedir. İşte ayette, Ümmî peygamberin kaldırdığı yüklerle, kurtardığı bağlar ve zincirlerle kastedilen, bu hükümlerdir.

157. ayette yapılmasını gerekli gördüğümüz bir tespit de, peygamberimizin tam dokuz sıfatla nitelenmesidir: “Resul”, “Nebiy”, “Ümmî”, “Tevrat ve İncil’de adı geçen”, “İyiliği emreden”, “Kötülüklerden nehyeden”, “Temizleri helâlleştiren”, “Pis şeyleri haramlaştıran”, “Ağır yükleri ve zincirleri kaldıran”.

158. ayette dikkatlerden kaçırılmaması lâzım gelen husus, tüm insanlığa sesleniliyor olmasıdır. Bir önceki ayette nitelikleri ve görevi açıklanmış olan peygamberimize inanılmasını, yardım edilmesini ve destek verilmesini isteyen Rabbimizin bu ayette tüm insanlara seslenmesi, elçisinin belli bir kavme, belli bir yöreye değil, tüm insanlara gönderildiği anlamına gelmektedir. Nitekim Kur’an’ın ilk ayetinden son ayetine kadar peygamberimizin muhatabı tüm insanlıktır. Geçmiş peygamberler ise hep belli bir yöreye veya belli bir kavme elçi olmuşlardır. Buradan da, İslâm dininin Araplara özgü bir din olmayıp tüm insanlığın dini olduğu sonucu çıkmaktadır.

159.Mûsâ’nın toplumundan da hakkı gösteren ve hak ile adaleti uygulayan bir liderleri olan bir topluluk vardır.

157 ve 158. ayetlerle kıssanın arasına konulan parantezden sonra konu tekrar İsrailoğullarına dönmüştür.

Bu ayette İsrailoğullarının hepsinin aynı olmadığı ifade edilmektedir. Yani onların içinde din hususunda sarsıntı geçiren, şüpheye düşen, “Allah’ı görmeden inanmayız” diyen, hatta buzağıya [ziynete] tapan gruplar olduğu gibi, hakkı gösteren, hakk ile adaleti uygulayan bilinçli bir gurubun da olduğu açıklanmaktadır. “يهدون Yehdûne” fiilinin âyette geniş zaman kipinde kullanılmış olması, İsrailoğulları arasında bulunan bu bilinçli grubun sadece Musa peygamber zamanında değil, tüm zamanlarda da var olduğunun kabul edilmesini gerektirmektedir.

Böyle grupların ehl-i kitap içinde var olduğu başka ayetlerde de bildirilmiştir:

113,114.Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah’ın âyetlerini okurlar. Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

(Âl-i Imran 113,114)

199.Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah’a samimiyetle saygı duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

(Âl-i Imran/ 199)

162.Fakat bu Yahudileşenlerden bilgide derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], vergiyi veren, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir ödül vereceklerimizdir

(Nisa/ 162)

Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Maide/82–84, Ra’d/36, İsra/107–109, Kasas/52, 53, Ahkaf/10, Ankebut/47 ve Bakara/121.

Bu surenin 181. ayetinde ise, hakka kılavuzluk eden ve hakk ile adaleti sağlayan Ehl-i Kitap dışındaki bir ümmetin varlığından söz edilecek ve o ümmet övülecektir:

181.Yine Bizim oluşturduklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.

(A’râf/ 181)

160.Ve Biz onları on iki torun liderleri olan oymak topluluğa ayırdık. Ve toplumu kendisinden su istediği zaman Mûsâ’ya, “Birikimini, o taş kalpli toplumuna uygula diye vahyettik. Hemen o taş kalpli toplumdan on iki toplum/ belde halkı oluşuverdi. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi/ işaretledi. Ve bulutu da üzerlerine gölge yaptık. Onlara kudret helvası ve bal/ bıldırcın indirdik; size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz! Onlar Bize haksızlık yapmadılar, kendi kendilerine haksızlık ediyorlardı.

Bu âyetin bir benzeri de Bakara sûresi’nde bulunmaktadır:

60Ve hani bir zamanlar Mûsâ, toplumu için su istemişti de, Biz, “Birikimini taş kalpli toplumuna uygula!” demiştik. Bunun üzerine o taş kalpli toplumdan on iki toplum-belde halkı ayrışmıştı. Oluşan her beldenin halkı, kendi su alacağı yeri kesinlikle öğrendi. –Allah’ın rızkından yiyin, için ve bozgunculuk yaparak yeryüzünde taşkınlık yapmayın.–

(Bakara/60)

12.Ve andolsun ki Allah, İsrâîloğulları’nın sağlam sözünü almıştı. Ve Biz, kendilerinden on iki müfettiş/başkan göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, kesinlikle sizinle beraberim. Salâtı ikame eder [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturur, ayakta tutar], zekâtı/verginizi verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzelce ödünç verirseniz, andolsun ki sizden kötülüklerinizi örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de, bundan sonra küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık kesinlikle yolun doğrusunu kaybetmiş olur.”

(Maide/ 12)

TAŞ

Yukarıda, asâ‘nın, “Mûsâ’nın birikimi” olduğunu ifade etmiştik. Burada ise Mûsâ’nın birikimini kullanacağı, vuracağı “taş” ifadesini ele alalım. “Taş”, sertlik ve katılığın sembolüdür.

Allah’ın, İsrâîloğulları’nın kalplerinin taş gibi, hatta daha da katı olduğunu bildirdiği için buradaki “taş” ifadesiyle, malum taş-kaya değil, “taş kalpli İsrâîloğulları” kastedilmiştir:

Sonra da kalpleriniz katılaştı; işte onlar, taş gibidir, hatta daha katıdır. Ve şüphesiz taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır da ondan su çıkar, öyleleri vardır ki Allah’ın haşyetinden düşerler. Allah yaptıklarınızdan habersiz-duyarsız değildir. (Bakara/74)

ضرب [DARB]

Lisânu’l-Arab ve Tâcu’l-Arûs‘ta açıklandığına göre darb sözcüğünün hakikat manası, “bir şeyin üzerinde bir şey oluşturmak” demektir. Bu asıl anlamdan hareketle sözcük, “vurmak, çarpmak, yarmak, sıkıştırmak, yola gitmek, kalp atışı, nabız vuruşu, örnek vermek vs. gibi birçok anlamda kullanılır. Bunu, Sâd sûresi’nde Eyyûb peygamberle ilgili bölümün tahlilinde izah etmiştik.

Bu sözcüğün buradaki anlamı da, gerçek anlamı olan “bir şey üzerinde bir şey oluşturmak”tır.

Bu âyette, üzerinde durulması gereken bir diğer husus da ‘ayn sözcüğüdür. Bu sözcük hakkında lügatlerde şu bilgiler verilir:

عين [‘AYN]

Bu sözcüğün, “görme, göz, güneş, pınar, yağmur, mal, altın, insan, hayat, toplum, belde halkı…” gibi yüzden çok anlamı vardır.[86]

Bu âyetlerdeki ‘ayn sözcüğü, hep “pınar” anlamıyla çevrilegelmiştir. Halbuki Mûsâ pasajındaki ‘ayn sözcüklerinin “toplum, belde halkı” anlamı tercih edilmeliydi. Zira Allah böyle anlaşılması gerektiğine âyetin başındaki, Ve Biz onları on iki torun liderleri olan oymak topluluğa ayırdık ifadesiyle işaret buyurmuştur.

Bu, Mâide sûresi’nde de açıkça görülmektedir:

Ve andolsun ki Allah, İsrâîloğulları’nın misakını almıştı. Ve Biz, kendilerinden on iki kaymakam göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, muhakkak sizinle beraberim. Salâtı ikâme eder, zekâtı verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzelce ödünç verirseniz, andolsun ki sizden kötülüklerinizi örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de bundan sonra küfrederse, artık kesinlikle yolun doğrusunu kaybetmiş olur.”

 (Mâide/12)

Bu âyetlerdeki, “birikimini taş kalpli toplumuna vur” ifadesi üzerinde de durulması gerekir. Her iki âyetteki, Ve kavmi kendisinden su istediği zaman, Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi, Hani bir zamanlar Mûsâ, kavmi için su istemişti de ifadelerinden anlaşıldığına göre Mûsâ’nın kavmi su sıkıntısı çekmiştir. Su yüzünden aralarında problemler oluşmuş, Allah da Mûsâ’ya, birikimini/deneyimini kullanmasını vahyetmiştir.

Zira Mûsâ, su sıkıntısının nelere mâlocağını Mısır’dan Medyen’e kaçtığında Medyen suyunun başında görmüş; su yüzünden tartışma ve kavgaların olduğuna şâhit olmuştu. Bu konuda tecrübesi vardı.

Bu konu Kasas sûresi’nde açıklanmıştır:

23.Ve Mûsâ, Medyen suyuna varınca, orada hayvanlarını sulayan insanlardan bir önderli topluluk buldu. Ve Mûsâ, hayvan sulayanlar kadar güçlü olmayan, hayvanlarını geri çeken iki kadın buldu. Dedi ki: “Hâliniz nedir?” Dediler ki: “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz sulamayız; babamız da çok yaşlı bir ihtiyardır.”

24.Bunun üzerine Mûsâ, ikisi için hayvanları suladı. Sonra gölgeye çekildi de “Rabbim! Şüphesiz ki ben, iyilikten bana indirdiğin şeye muhtacım” dedi.

25.Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek Mûsâ’ya geldi. Dedi ki: “Şüphesiz babam, bizim yerimize sulamanın ücretini karşılamak için seni çağırıyor.” Mûsâ, kızın babasına geldi ve kıssaları ona anlattı. Kızın babası; “Korkma, o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapmış toplumdan kurtuldun” dedi.

(Kasas/23-25)

Demek oluyor ki Mûsâ, bu kadar kalabalık halkın bir arada yaşamasının sorunlara yol açacağı gerekçesiyle İsrâîloğulları’nı on iki yere, on iki toplum hâlinde dağıtmış ve susuzluk problemini böyle çözmüştür. Malumdur ki yerleşim alanları hep subaşlarına, nehir kıyılarına kurulur.

İsrâîloğulları’nın on iki gruba/topluma ayrılması ve her birinin başına bir kaymakam/komutan/yönetici dikilmesi, Kitab-ı Mukaddes’te de yer alır:

İsrâîllilerin Mısır’dan çıkışının ikinci yılı, ikinci ayın birinci günü Rabb Sina Çölü’nde, Buluşma Çadırı’nda Mûsâ’ya şöyle seslendi: “Sen ve Hârûn İsrâîl topluluğunun bütün boylarıyla ailelerinin sayımını yapın. Bütün erkekleri bir bir sayıp adlarını yazın. İsrâîllilerden savaşabilecek durumda yirmi ve daha yukarı yaştaki bütün erkekleri sayıp bölüklere ayırın. Size yardım etmek için yanınızda her oymaktan birer adam bulunsun; bu kişiler aile başı olmalı. Size yardımcı olacak adamların adları şunlardır: Ruben oymağından Şedeur oğlu Elisur, Şimon oymağından Surişadday oğlu Şelumiel, Yahuda oymağından Amminadav oğlu Nahşon, İssakar oymağından Suar oğlu Netanel, Zevulun oymağından Helon oğlu Eliav, Yusufoğulları’ndan Efrayim oymağından Ammihut oğlu Elişama, Manaşşe oymağından Pedahsur oğlu Gamliel, Benyamin oymağından Gidoni oğlu Avidan, Dan oymağından Ammişadday oğlu Ahiezer, Aşer oymağından Okran oğlu Pagiel, Gad oymağından Deuel oğlu Elyasaf, Naftali oymağından Enan oğlu Ahira.” Bunlar İsrâîl topluluğundan atanmış adamlardı; atalarının soyundan gelen oymak önderleri, İsrâîl’in boy başlarıydı.[87]

Âyetteki السّلوى - selvâ sözcüğü; “bıldırcın” anlamına geldiği gibi “bal” anlamına da gelir. Bu sözcüğün içinde yer aldığı “bıldırcın/bal ile beslemek” deyimi ise, Türkçedeki “bir eli yağda bir eli balda” deyimi gibi bir rahatlığı ve “bal börekle beslemek” deyimindeki gibi iyi ve bol beslenmeyi ifade etmektedir.

161.Ve bir zaman onlara, “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve “Hitta” [günahlarımızı bağışla]! deyin ve teslim olmuş olarak kapıdan girin. Biz suçlarınızı bağışlayacağız, iyilere arttıracağız” denilmişti.

162.Sonra onların içinden bir kısım yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, sözü, kendilerine söylenenden başka söze değiştirdiler. Biz de yanlış; kendi zararlarına iş yaptıklarından dolayı üzerlerine gökten bir ceza gönderiverdik

160. ayetten başlamak üzere bu ayetlerde anlatılanlar, bazı sözcüklerin cümle içindeki yerleri öne veya arkaya alınmak suretiyle değiştirilmiş ve bazı farklı edatlar kullanılmış olarak Bakara suresinde de geçmektedir:

57.Ve üstünüze o bulutu gölge yaptık ve üzerinize kudret helvası ve bıldırcın/bal indirdik. –Ve size verdiğimiz rızıkların hoş olanlarından yiyin.– Onlar, Bize karşı haksızlık etmediler, lâkin onlar şirk koşmak sûretiyle kendi benliklerine haksızlık ediyorlardı.

***

58.Ve hani bir zamanlar Biz, “Şu kente girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. O kapıdan da boyun eğip teslimiyet göstererek; onlara tebâ/uyruk olarak, taşkınlık, yanlış; kendi zararlarına iş yapmadan girin ve “Hıtta [bizi bağışla]!” deyin. Ki size, hatalarınızı bağışlayıverelim, iyilik-güzellik yapanlara nimetlerimizi daha da arttıracağız” demiş idik.

59.Bunun üzerine o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler, sözü, kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle değiştirdiler. Biz de yapmış oldukları hak yoldan çıkış karşılığında o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerin üstüne gökten bir azap indirdik.

***

60.Ve hani bir zamanlar Mûsâ, toplumu için su istemişti de, Biz, “Birikimini taş kalpli toplumuna uygula!” demiştik. Bunun üzerine o taş kalpli toplumdan on iki toplum-belde halkı ayrışmıştı. Oluşan her beldenin halkı, kendi su alacağı yeri kesinlikle öğrendi. –Allah’ın rızkından yiyin, için ve bozgunculuk yaparak yeryüzünde taşkınlık yapmayın.–

***

61.Ve hani bir zamanlar siz, “Ey Mûsâ! Biz, tek yemeğe asla dayanamayız, artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, acurundan, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” demiştiniz. Mûsâ da size, “O, üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya/ Mısır’a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır” demişti. Ve üzerlerine aşağılık ve meskenet damgalandı ve sonunda Allah’tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, küfretmiş; Allah’ın âyetlerini bilerek reddetmişolmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir.

(Bakara/ 57- 61)

Bu ayetlerden İsrailoğullarının kendilerine söylenen bazı sözleri değiştirme cihetine gittikleri ve bundan dolayı cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır. 161. ayetten anlaşıldığı kadarıyla değiştirdikleri söz “ حطّةhıttatün” sözüdür. Onlar “günahlarımızı affet!” anlamına gelen bu sözü “حنطة  hıntatün [buğday]” şekline sokmuşlardır. Bu durum, İsrailoğullarının ne kadar aç gözlü, mala mülke meyilli bir karakterde ve dinlerinin imanlarının maddî çıkar olduğunu göstermektedir.

Bu olaylara Tevrat’ın Yeşu bölümünde de değinilmektedir. Buradan hareketle anlatılan olayların Musa peygamberden sonra Yeşu döneminde cereyan ettiği ve ayette konu edilen şehrin de bugünkü Kudüs şehri olduğu sanılmaktadır. Rivayetlerde İsrailoğullarının bu şehre kendilerine tavsiye edilen şekilde teslim olarak değil de kıçları üzerinde emekleyerek girdikleri yer almaktadır.

163.Ve onlara, o deniz kıyısındaki kentten de sor. O sırada onlar kulluğa, iyiden iyiye düşünmeye özgülenmiş günde sınırı aşıyorlardı. Kulluğa, iyiden iyiye düşünmeye özgülenmiş günde aşırı bunalıyorlardı, diğer günlerde ise çok mutluydular. İşte hak yoldan çıkmaları nedeniyle Biz onları böyle belâlandırıyoruz.

Bu ayette İsrailoğullarının her zaman kazanma zihniyetinde oldukları, kazançlarına engel olmasından dolayı ibadet günlerinde bunalıma girdikleri bildirilmektedir. Ancak ayeti böyle anlamak için ilgili sözcüklerin Kur’an’da hangi anlamda kullanıldığının iyi tahlil edilmesi gerekmektedir:

“SEBT” GÜNÜ

Halk arasında “cumartesi günü” olarak bilinen “sebt” günü; insanların günlük yaşamları ile ilgili [dünyevî] işlerini bir taraf bırakıp bunları hiç düşünmeden, sadece Tanrı’nın sözlerini dinledikleri ve bunları derin derin düşünmeye vakit ayırdıkları, dolayısıyla hem bedenlerini hem de ruhlarını dinlendirdikleri gündür.

İsmi “Şabat Günü” olarak geçen “sebt” günü hakkında Kitab-ı Mukaddes’in, çıkış/20 Levililer/19, Sayılar/15, Yeremya/ 17, Hezekieel/20. Bölümlerinde ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.

Dünya işlerini bırakıp ibadete tahsis edilen gün olan “sebt” gününün, halk arasında “cumartesi günü” olarak yaygınlaşmasının sebebi, “sebt”in cumartesi günlerinde uygulanmasından kaynaklanmaktadır.

Ayette geçen “hıytanühüm” ifadesi, “hut” sözcüğünün çoğuludur. Genellikle “balık” olarak çevrilen bu sözcük ile ilgili kalem suresinde ayrıntılı bilgi verilmiştir. Ki bu sözcük “bunalım”dan kinayedir.

“Hut” sözcüğünün Kur’an’da yer aldığı pasajlardaki anlatım dikkate alındığında, sözcüğün daima “sebebiyet mecaz-ı mürseli” şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Yani, sebep olan “hırs ve doyumsuzluk” zikredilmekte fakat hırsın insanda sebep olduğu “bunalım ve karamsarlık” kastedilmektedir.

Buradan hareketle denilebilir ki, Kehf suresinin 61. ve 63. ayetlerinde geçen Musa peygamberin “hut”u da Yunus peygamberin “hut”u gibi balık değil, düşmüş olduğu bunalımdır, karamsarlıktır.

Bu açıklamalardan sonra, 163. ayetin tahliline başlarken bu ayette İsrailoğullarının aç gözlülüğünün ifade edildiği yönündeki görüşümüzün gerekçesi açıklığa kavuşmuş olmaktadır. Çünkü artık “sebt” yapıldığında gelen “hut”ların balık olmadığı anlaşılmış, bu “hut”ların doymazlık sebebiyle oluşan karamsarlık, bunalım olduğu ortaya çıkmıştır. Buna göre, 163. ayette geçen “sebt” yapılan günde “hut”ların akın akın geldiğine ve “sebt” yapılmadığında gelmediğine dair ifadeden şu anlam çıkmaktadır:

İsrailoğulları “sebt”e uydukları zaman iş yapıp para kazanmadıkları için çileden çıkıyorlar, aşırı derecede sıkıntıya, karamsarlığa, bunalıma düşüyorlardı. Yani, sebt günü İsrailoğullarının bunalımları, sıkıntıları artıyordu. “Sebt”e uymadıkları takdirde ise çalışıp kazanç sağladıkları için doymazlıktan kaynaklanan o sıkıntıya düşmüyorlardı.

“Hut” sözcüğünün 163. ayette “balık” anlamında kullanılmadığının bir başka göstergesi de ayetteki “hîtânühüm [onların hutları]” ifadesi ile “hut”ların kavme izafe edilmesidir. Gerçekte ise balıklar denize aittirler ve kavme ait olmaları söz konusu olamaz.

Bu bilgiler ışığı altında 163. ayetten anlaşılan şudur: Allah’ın kendilerine “Haftada bir gün sebt yapacaksınız; dünya işleriyle uğraşmayacaksınız, ibadet edeceksiniz” dediği İsrailoğulları, sebte uydukları zaman iş yapıp para kazanmadıkları için çileden çıkıyorlar, aşırı derecede sıkıntıya, karamsarlığa, bunalıma düşüyorlardı. Yani, sebt günü İsrailoğullarının bunalımları, sıkıntıları artıyordu.

164.Ve hani onların içlerinden bir ümmet; önderli toplum, “Allah’ın değişime/ yıkıma uğratacağı ya da çetin bir azapla azap edeceği bir topluma ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediği vakit, o uyarıda bulunanlar da dediler ki: “Rabbinize karşı mazeret olsun, bunlar da Allah’ın koruması altına girsinler diye.”

Hatırlanacak olursa 159. ayette İsrailoğullarının içinde hakkı gösteren ve hakk ile adaleti uygulayan bilinçli bir grup olduğundan söz edilmişti. Bu ayette de o bilinçli grubun kendi aralarında ikiye ayrıldıkları görülmektedir.

Bu bilinçli grubun içindeki bazı kişiler, uyarıların ve öğütlerin boşa gittiğini görünce diğer öğütçü arkadaşlarına “Söz dinlemeyen şu insanlara niye boş yere öğüt verip nefes tüketiyorsunuz?” diye sormaktadırlar. Daha derin düşündükleri için öğüt vermeye devam edenler ise, vazifelerini yaptıklarına dair Allah’a mazeret beyan edebilmek için uyarı ve öğüde devam ettiklerini, belki bir gün onların da yola gelebileceklerini umduklarını söylemektedirler.

Burada nakledilen yöntem her zaman dikkate alınmalı ve hakkı tavsiye etme işine yılmadan, sabırla devam edilmelidir.

165,166.Ne zaman ki onlar kendisiyle hatırlatma yapılan şeyleri umursamadılar, Biz o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zâlimleri de hak yoldan çıkmalarından dolayı şiddetli/ fakir düşüren bir azapla yakaladık. Ne zaman ki onlar kendisiyle yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendiler, Biz de onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.

Dikkat edilirse kurtulanlar daima iman edip salihatı işleyenler [devamlı düzeltmeye yönelik işler yapanlar] olmakta, diğerleri ise cezalandırılmaktadır.

İsrailoğullarının para canlısı, çıkar sağlamayı düşünen kesimine yöneltilen “Aşağılık maymunlar olun!” ifadesi bir başka ayette daha geçmektedir:

65.Ve siz içinizden sebtte/düşünme gününde sınırları aşan kimseleri de elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara, “Sefil maymunlar olun!” dedik. (Bakara/ 65)

Bu ifade ile ilgili olarak, İsrailoğullarına mensup bu suçluların gerçekten maymun olduklarına dair rivayetler ortaya çıkmıştır:

“Yahudiler sabahleyin kendilerinin zelil maymunlar olduğunu gördüler. Onlar üç gün bu şekilde kaldılar. Derken diğer insanlar onları gördü… sonra da yok olup gittiler.” “Yahudilerin gençleri maymun, ihtiyarları ise domuz haline getirildiler.” [88]

Hâlbuki ayetlerde “Biz onları aşağılık maymuna çevirdik” denilmemiş, “Onlara ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik” denilmiştir. Yani burada, Rabbimizin suçluları maymun hâline getirmesi söz konusu değildir. Ayetteki “Aşağılık maymunlar olun!” ibaresi, suçluların kendi davranışları sonucunda maymuna benzeyeceklerini ifade etmektedir. Yani zımnen onlara “Siz, size verilen kurallara uymaz, bu açgözlülüğü sürdürür, sürekli altına, mala-mülke taparsanız; her yerde ve her zaman para kazanacağız diye her türlü maskaralığı, hokkabazlığı yaparsınız. Madem istiyorsunuz, buyurun, aşağılık maymunlar gibi maskaralık edip durun!” denilmiştir. Nitekim “maymun” sözcüğü, klâsik Arapçada “iştah ve arzuya gem vuramayan taşkın insanlar” için sık sık kullanılan bir sözcüktür. Bu tip doyumsuz insanlara Türkçede de “maymun iştahlı” denmektedir. Diğer taraftan, Tevrat’ta da İsrailoğullarının maymunlaştığı hakkında herhangi bir bildirim yoktur.

Buna benzer bir ifade bir başka ayette daha vardır:

60.De ki: “Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimleri dışlamış ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte bunlar, mekânca kötüdür ve yolun doğrusundan daha çok kaybolmuşlardır.”

(Maide/ 60)

Maide suresinin 60. ayetindeki Rabbimizin “Biz kıldık” ifadesi, Allah’ın kullarının tüm fiillerinin yaratıcısı olması bakımındandır. Yoksa onları maymunlaştıran, maskara yapan, şeytana taptıran Allah değil, bizzat kendileridir. Yani onlar bizzat kendileri maymun karakterine bürünerek maymun hâline gelmişlerdir.

167.Ve o vakit Rabbin, kıyâmet gününe kadar üzerlerine, kesinlikle kendilerini en kötü azaba uğratacak kimseler göndereceğini ilân etti. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabucak verendir. Ve kesinlikle O, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.

Bu ayette, haddi aşanlara karşı Allah’ın tavrının [sünnetüllah] ne olduğu ilân edilmektedir.

Buna göre, birçok topluma kıyasla fazlalıklı kılınmış ve çeşitli nimetlerle beslenmiş olan İsrailoğulları, Allah’ın emirlerini çiğneyerek buzağıya [ziynete] taptıkları, sebt yasağına uymadıkları ve daha birçok günah işledikleri için Allah’ın başka kulları vasıtasıyla cezalandırılmışlardır.

Gerçekten de İsrailoğullarının tarihine bakıldığında, hiçbir zaman rahat yaşamadıkları, onları her zaman haraca bağlayan, ezen, öldüren birçok ülke veya yönetimin olduğu görülmektedir.

İsrailoğullarına ilk musallat edilen Buhtunnasır’dır. Buhtunnasır onları öldürdü ve esir aldı. Şehirlerini yerle bir etti. Hıristiyanlar da onları çok ezdi. Onlardan cizye aldı. Daha sonra da Müslümanlar Medine yöresinden hatta Arap yarımadasından onları temizlediler. Son olarak da mallarına ve canlarına Almanya tarafından tasallut edildi.

İsrailoğulları ile ilgili bu mealdeki bir diğer ayet de şudur:

112.Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Ve –Allah’ın sözleşmesine ve insanların sözleşmesine bağlı kalanlar hariç– onlar Allah’ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik vurulmuştur. Bu, onların Allah’ın âyetlerini örtbas etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, isyan etmiş ve sınırı da aşmış olmaları nedeniyledir.

(Âl-i Imran/ 112)

Bu ayette hem peygamberimizin dönemindeki hem de günümüzdeki Yahudilere ince göndermeler yapılarak sanki şöyle denilmektedir: “Bu tavırlarınızı sürdürürseniz kıyamete kadar rahat yaşama fırsatınız olmayacaktır. Ama ahitlerinize sadakat gösterip hakka dönerseniz rahat yaşarsınız.”

168.Ve onları yeryüzünde birçok önderli toplumlara ayırdık. Onlardan bir kısmı düzgün kimselerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle sınama yaptık.

Bu ayette İsrailoğullarına verilen cezalardan birine değinilmekte ve onların birçok parçaya bölündükleri bildirilmektedir. İsrailoğullarına verilen bölünme cezası onların kendi ağızlarından Cinn suresinde de dile getirilmiştir:

11.Şüphesiz bizler; bizlerden bir kısmı sâlihlerdendir, bizden bazıları da bunun aşağısındandır. Biz, çeşit çeşit yollarda idik.

(Cinn/ 11)

168.ayette ayrıca, İsrailoğullarının arasında, iyi yöne çalışan ve düzeltici mahiyette toplumsal girişimde bulunan “salihler” ile eski tutumlarında direnen “azgınlar” bulunacağı bilgisi tekrar verilmiştir.

Ayetin sonunda ise Rabbimizin onları hem kıtlık, kuraklık, hastalık, zorluk gibi sıkıntılarla hem de bolluk, sağlık, zenginlik gibi nimetlerle imtihan ettiği bildirilmiştir.

169.Derken onlardan sonra bir nesil gelip onların yerlerine geçti. Kitab’a mirasçı oldular. Onlar bu dünyanın değersiz kazanımlarını alırlar, “Bize ileride mağfiret olunur/ suçlarımız bağışlanır” diyorlardı. Kendilerine ona benzer değersiz bir mal gelirse, onu da alıyorlardı. –Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Hâlbuki onda olanı okuyup öğrenmişlerdi. Âhiret yurdu, Allah’ın koruması altına girmiş kimseler için daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?–

Bu ayette yine İsrailoğullarının mala tutkun karakterleri sergilenmekte ve bu tutumları kınanmaktadır.

Ayetin bildirdiğine göre, İsrailoğulları, kendilerine indirilen ve vâris oldukları kitapta malın, mülkün, kazancın ölçülerinin bildirilmiş olmasına ve kendilerinin de bu kitabı okuyup durmalarına rağmen kitapta söylenenin aksini yapmaktadırlar.

Oysa kitaptaki bilgileri göz ardı etmeyeceklerine dair ortada verilmiş sözleri bulunmaktadır:

187.Ve hani Allah, kendilerine Kitap verilen kimselerden sağlam sözünü almıştı: “Kitabı kesinlikle insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırt

(Âl-i Imran/ 187)

Ayet, hem o güne hem de bugüne hitap eden evrensel bir mesajla sona ermektedir:“Ahiret yurdu takva sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?”

170.Ve Kitab’a sımsıkı sarılanlara ve salâtı ikame edenlere [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumunu oluşturanlara-ayakta tutanlara] gelince, Biz o düzeltenlerin/iyileştirenlerin ödülünü yitirmeyiz.

Bu ayetten, mal canlısı İsrailoğullarının tamamen düzelmez, yola gelmez olmadıkları anlaşılmaktadır. Çünkü Rabbimiz dönüş kapısını aralayarak ayetteki iyi davranışlarda bulunanlara ödüllerini vereceğini bildirmektedir.

Aslında bu ilke sadece İsrailoğullarına yönelik olmayan, Yüce Allah’ın rahmeti gereği tüm kullarına bildirdiği bir ilkedir:

30.Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; şüphe yok ki Biz, işi güzel yapanların karşılığını kaybetmeyiz.

(Kehf/ 30)

171.Hani bir zamanlar, o dağ gölgelik/şemsiye gibi iken, onlar da, dağ üzerlerine yıkılacak diye inanmışlarken Biz, onların Üst’ünü/en seçkinlerini o dağa çekmiştik/ yükseltmiştik: “Allah’ın koruması altında olmanız için size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın!”

Bu Âyette İsrâîloğullarının yaşamından başka bir kesite değinilmektedir. Sûrede Mûsâ peygamber, Firavun ve İsrâîloğullarına dair kıssalara diğer kıssalardan daha fazla ve ayrıntılı olarak yer verildiği görülmektedir. Ne var ki, bu durum sadece bu Sûreye mahsus olmayıp Kur’ân’ın tümü için geçerlidir. Bunun sebebi, İsrâîloğullarının diğer kıssalardaki kavimler gibi yok edilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Nitekim İsrâîloğulları sadece o gün için bulundukları bölge olan Ortadoğu ile sınırlı olmadan tüm dünyada varlık göstermiş ve etkin olmuş bir toplumdur. Bu özellikleri sebebiyle Rabbimiz bu toplumun iyi tanınmasını istemektedir.

Âyette İsrâîloğullarının karşılaştığı anlatılan olay, Kur’ân’ın indiği dönemde İsrâîloğulları arasında bilinen ve dilden dile söylenip gelen bir olaydır ve başka Âyetlerde de yer almıştır:

63.Hani bir zamanlar Biz, sizden, “Allah’ın koruması altına girmeniz için verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırınızdan çıkarmayın!” diye sağlam bir söz almıştık ve sizin üstünüzü; seçkininiz Mûsâ’yı Tûr’a/dağa yükseltmiştik/çıkarmıştık.

64.Bir de siz, bundan sonra yüz çevirdiniz. İşte eğer üzerinizde Allah’ın armağanı ve rahmeti olmasa idi kesinlikle siz zarara uğrayanlardan olmuştunuz.

(Bakara: 63-64)

93.Ve hani Biz sizden, “Size verdiğimiz Kitab’ı kuvvetlice alın ve dinleyin” diye sağlam söz almış ve sizin üstününüzü/ seçkininiz Mûsâ’yı Tûr’a yükseltmiştik/ çıkarmıştık. Demişlerdi ki: “Dinledik ve isyan ettik/iyice sarıldık.” Ve gerçeği bilerek reddetmeleriyüzünden altının ilâhlığı kalplerine içirilmişti. De ki: “Eğer inananlar iseniz, inancınızın size emrettiği şey ne çirkindir!”

(Bakara/ 93)

154-158.Ve söz vermeleri ile birlikte üstlerini/ en değerlilerini/Mûsâ’yı Tûr’a yükselttik. Ve onlara: “O kapıdan boyun eğip teslimiyet göstererek girin” dedik. Yine onlara: “Tefekkür/kulluk gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerine inanmamaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz örtülüdür/ sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, küfretmeleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeleri nedeniyle kalplerine damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmamaları ve Meryem’in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah’ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa O’nu öldürmediler ve O’nu asmadılar. Ama onlar için, Îsâ, benzetildi. Gerçekten O’nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir yetersiz bilgi içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. O’nu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah O’nu, Kendine yükseltti/ derecesini artırdı. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

 (Nîsâ: 154-158)

Âyetteki zann sözcüğü burada yakînkesin bilgi anlamındadır ve muhtemelen Mûsâ peygambere Tevrât’ın vahyedilmesi sırasında meydana gelen yer sarsıntısı, yıldırım, şimşek gibi doğal afetlere atıfta bulunulmaktadır.

İsrâîloğullarının yaşadığı bu olay Kitab-ı Mukaddes’te de yer almaktadır:

Mûsâ halkın Tanrı’yla görüşmek üzere ordugâhtan çıkmasına öncülük etti. Dağın eteğinde durdular. Sînâ Dağı’nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RABB dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu.[89]

172,173.Hâlbuki senin Rabbin, kıyâmet günü, “Biz, bunlardan bilgisizdik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız ortak koşmuş, biz onlardan sonra gelen kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi değişime/ yıkıma uğratacaksın?” demeyesiniz diye, Âdemoğulları’nın sulbünden onların soylarını alır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.”

Hiç kuşku yok ki Kur’an hem mübin [apaçık], hem de mufassaldır [tafsilâtlıdır]. Kur’ân’ın böyle olduğu Rabbimizin beyanı ile sabittir. Böyle olmasına rağmen Kur’an’daki bazı ifadelere -sanki anlaşılmamış veya anlaşılamazmış gibi- açıklama getirmek için asılsız rivayetlere müracaat edilmiş ve tutarsız yorumlar yapılmıştır. Bunların sonucu olarak ortaya dinimizle hiç alâkası olmayan binlerce acayip kavram ve inanış çıkmıştır. Bunlardan biri de “Kalu Bela” veya “Elest Bezmi” kavramıdır. Bu kavram, surenin 172–174. ayetlerinin açıklaması için uydurulan rivayetlerde icat edilmiştir.

KALU BELA / BEZM-İ ELEST

A’râf suresinin 172–174. ayetleri dirayetle anlaşılmaya çalışılmadığı için, açık olmayan, gaybî manalar içeren bir ayet muamelesi görmüş ve ayetlerin anlaşılıp anlatılması da uydurmacılara kalmıştır. Bu konudaki uydurmacılar ve uydurulanlar o kadar çoğalmıştır ki, “Kalu Bela” veya “Bezm-i Elest” adlarıyla özel bir tasavvuf kültürü ve edebiyatı meydana gelmiştir. Bu gidişatın doğal sonucu olarak konunun kaynağı olan A’râf suresinin 172–174. ayetlerinin meali de dirayetsizce ve ortaya çıkan uydurmalar doğrultusunda yapılmıştır.

Aşağıdaki meal, mevcut meallerin bir çoğuna da örnektir:

“Hani Rabbın; âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendilerini nefislerine şahit tutmuş: Ben sizin Rabbınız değil  miyim? demişti. Onlar da demişlerdi ki: Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz.

Veya daha önce sadece atalarımız şirk koşmuştu, biz ise, onların ardından gelen bir nesiliz, bizi bâtıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden helak eder misin demeyesiniz.

İşte biz âyetleri böyle uzun uzadıya açıklarız. Belki dönerler diye.

Görüldüğü gibi, yapılan meal yeterince anlaşılır değildir. Arapça bilgilerine güvenerek ayetleri böyle meallendirenler de büyük olasılıkla kendi yaptıkları bu mealden bir şey anlamamışlardır. Söz konusu ayetlerin sonunda “İşte biz ayetleri böyle uzun uzadıya açıklarız” denilmesine rağmen yapılan mealleri neden yeterince anlaşılır değildir, bunun üzerinde dikkatle durulması gerekir. Bize göre sorun, âyetlerden bir şey anlayabilmek için rivayetçilerin eteğinden tutmak ve onların “Rasülüllah bu konuda şöyle buyurdu …” diye yaptıkları yalan yanlış açıklamaları itirazsız kabul etme alışkanlığından kaynaklanmaktadır. Her konuda rivayete ihtiyaç duyma alışkanlığı, o konuyla ilgili âyetlerin anlaşılmasında ortaya konması gereken tefekkür ve gayreti azaltan bir etki yapmaktadır.

Mesela İbn-i Kesir bu konu ile ilgili olarak tefsirinde on farklı rivayete, Suyutî ise ed-Dürrü’l-Mensur adlı eserinde yaklaşık elli rivayete yer vermiştir. Özellikle peygamberimize isnat edilerek rivayet edilmiş bu haberlerin hepsi de birbirinden farklı, birbiriyle çelişik, özü ve muhtevası değişik rivayetlerdir. Zihni melekeleri sağlam, akıllı ve düşünen bir insanın bu rivayetlere bakıp “Peygamberimizi bu tutarsız sözlerden, biri diğerini nakzeden bu tür rivayetlerden tenzih ederiz!” demekten başka çaresi yoktur. Peygamberimizi böyle bir kusurdan biz de tenzih ediyor ve bu rivayetlerden Kütüb-ü Sitte’de yer alan iki tanesini ibret için aktarıyoruz:

Rivayet 1:

Müslim İbn Yesar el-Cühenî anlatıyor: “Hz. Ömer RA’dan, “Rabbin Âdemoğullarından; bellerinden zürriyetlerini … (A’raf 172-173)” âyetinden soruldu. Hz. Ömer RA. şu cevabı verdi: “Bu âyetten Rasülüllah’a da sorulmuştu. O şöyle açıkladı: “Allah,  Âdem’i yarattı sonra sağ eliyle meshedip ondan bir zürriyet çıkardı ve: “Bunlar cennet içindir, bunlar cennet ehlinin ameliyle amel ederler” dedi. Rabb Teala, ikinci defa sırtını okşadı, ondan bir nesil daha çıkardı ve: “Bunları da cehennem için yarattım, bunlar da cehennem ehlinin amâlini işleyecekler” dedi.

Cemaattan bir adam: “Ey Allahın Rasülü! (Kaderimiz ezelden yazılmış ise) niye amel ediyoruz? diye sordu. Rasülüllah şu açıklamayı yaptı: “Allah bir kişiyi cennet ehli olarak yaratmışsa onu cennet ehlinin amelinde çalıştırır. Öyle ki cennetliklerin bir ameli üzere ölür ve Allah da onu cennetine koyar. Aksine bir kulu da cehennem ehli olarak yaratmışsa, onu da cehennemliklerin amelinde istimal eder. Öyle ki bu da cehennemliklerin bir ameli üzere ölür, Allah da onu cehenneme koyar.”[90]    

Rivayet 2:

Ebu Hüreyre anlatıyor: Rasülüllah buyurdular ki: “Allahü Zülcelâl Hazretleri Âdem’i yarattığı zaman sırtını meshetti. Bunun üzerine kıyamete kadar onun neslinden yaratacağı insanlardan her birinin iki gözü arasına nurdan bir parlaklık koydu. Sonra hepsini Âdem’e arzetti. Âdem:

“-Ey Rabbim bunlar kim? diye sordu.

“-Bunlar senin zürriyetindir” dedi.

Onlardan bir tanesi dikkatini çekti, gözlerinin arasındaki parlaklık çok hoşuna gitmişti.

“-Ey Rabbim şu da kim?” diye sordu.

“-Dâvûd!” deyince.

“-Pekâlâ, ne kadar ömür verdin?” diye sordu.

“-Altmış yıl!” dedi.

Âdem:

“-Ey Rabbim, ona benim emrimden kırk yıl ilave et!” dedi.

Rasülüllah buyurdular ki: Âdem’in yaşı kırk yıl eksik olarak kesinleşince hemen ölüm meleği geldi. Âdem ona:

“-Yani benim ömrümden kırk yıl daha geride kalmadı mı?” dedi. Melek:

“-İyi ama, dedi, sen onu oğlun Dâvûd’a vermedin mi?”

Âdem inkar etti, zürriyeti de inkar etti, Âdem unuttu ve meyveden yedi. Zürriyeti de unuttu. Âdem hata işledi, zürriyeti de hata işledi.”[91]

Bu rivayetlere dayanılarak Müslümanlar arasında oluşturulmuş inancı şöyle özetlemek mümkündür:

Allah, henüz bedenleri yaratmadan önce ruhları karşısına toplamış ve onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştur. Ruhlar da “Belâ! [Hiç şüphesiz sen bizim Rabbimizsin]” diye cevap vermişler ve böylece Müslüman olmuşlardır.

Konunun özeti bu olmakla beraber, Allah ile ruhlar arasında yapılmış olan bu sözleşmenin yeri ve zamanı konusunda rivayetlerde bir birlik sağlanamamıştır. Şöyle ki: Bazı rivayetlerde bu sözleşmenin Neman bölgesinde [Arafat’tan Mina’ya kadar olan vadide], bazılarında ise Taif ile Mekke arasındaki bölgede yapıldığı yer almaktadır.

Sözleşmenin zamanı konusunda ortaya atılan görüşleri de iki kısımda toplamak mümkündür:

-  İnsanların bedenleriyle birlikte dünyaya gelmelerinden önce, zerreler hâlindeki zürriyetlerinden topluca alınmış bir ahit yoktur. Bu sözleşme mecazî anlamdadır ve bedenlerin yaratılmasıyla gerçekleşmiştir.

-  Allah’ın insanlardan aldığı ahit, insan türünün fiilen dünyaya gelmesinden önce gerçekleşmiştir. Bütün insanların zürriyeti, Âdem’in sırtından zerreler hâlinde çıkartılmış, onlara ruh ve akıl verilerek ilâhî hitapta bulunulmuş, onlar da buna sözlü olarak cevap vermişlerdir. Bu olay mecazî ve temsilî bir anlatım değildir, gerçekten vuku bulmuştur.

RİVAYETLERİN AKLEN VE NAKLEN TAHLİLİ:

-  Rivayet 1’de, cemaatten bir adamın sorusuna cevap olarak peygamberimizce yapıldığı öne sürülen açıklama gerçekte bir “açıklama” değil, düpedüz Cebriyeciliktir.

-  Konumuz olan ayette insan soyu “Benî Âdem [Âdemoğulları, insanlar]”, “Zürriyetehüm [Âdemoğullarının zürriyetleri/soyları]”, “Min zuhûrihim [Âdemoğullarının sırtları/belleri/sulbleri]” kelimeleriyle çoğul olarak zikredilmiştir. Ayette kesinlikle tek olarak Âdem’den bahsedilmemiştir. Oysa rivayetler, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi hep Âdem odaklıdır.

-  Ayette konu edilen “ataların şirki” Âdem’e fatura edilemez. Çünkü Âdem müşrik değildir. (A’râf suresinin 189. ayeti ile ilgili olarak Razi ve İbn-i Kesir’in yaptığı açıklamalarda Âdem’e şirk isnat edilmiş, şeytana kulluk yaptırılmış ve kendi çocuğuna “Abdülharis [şeytanın kulu]” adını verdiği ileri sürülmüştür.)

-  Rivayetlere bakılırsa, insan misak vaktinde ve dünyada, kabirde, kıyamette hayat bulmuştur. Bu kabule göre onun yine misaktan sonra ve dünyada, kabirde ölmesi gerekir. Böyle bir anlayış, insanın doğmadan önce ölü olduğunu, sonra canlanıp dünyaya geldiğini, daha sonra öldüğünü ve en sonunda da diriltilip haşrolunduğunu bildiren Mümin suresinin 11. ve Bakara suresinin 28. ayetlerine, dolayısıyla da gerçeğe terstir.

-  Rivayetlerde sözleşmenin tarafı olarak zerrelerden söz edilmekte ve Rabbimiz tarafından bildirilmemiş bilgiler verilmeye çalışılmaktadır. Oysa herhangi bir sözleşmede taraf olacakların akıllı ve reşit olmaları gerekmektedir. Dolayısıyla insanların zerreler hâlinde iken taraf oldukları bir sözleşmeden sorumlu tutulmaları mantıklı değildir. Zaten bu sözleşmeyi bilen ya da hatırlayan tek kişi bile yoktur.

Rivayetlerle ilgili olarak daha onlarca ta’n [ayıplama, kınama, suçlama] noktası sıralamak mümkündür. “Bir delinin kuyuya attığı taşı bin akıllı çıkaramaz” özdeyişi de göstermektedir ki, dinî literatürümüze girmiş bu tür akıl dışı görüşlerin ayıklanabilmesi, bu inanç ve kabullerin zihinlere yerleşmesinden çok daha zordur. Nitekim milyonlarca Müslüman hâlâ bu konudaki asılsız rivayetlerin tesiri altında kalmaya devam etmekte ve “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna “Kâlû Belâ’dan beri” diye cevap verme gereğini duymaktadır.

KONUMUZ OLAN AYETLERİN TAHLİL DÜZENİ:

Konumuz olan üç ayet, 163–174. ayetlerden oluşan pasajın bitim noktasını oluşturmaktadır. Bu pasajda Rabbimizin insanları bazı şeylerle deneyeceği, insanların bir kısmının sorumluluk sahibi olarak duyarlı davranacağı, diğer kısmının ise vurdumduymazlık sergileyerek görevlerini yapmayacağı, bu durumun kıyamete kadar böyle süreceği, sonuçta da sorumsuzların cezalandırılıp sorumluların ödüllendirileceği; ayrıca kâfirlerin seçmiş oldukları yolu gaflet ve bilgisizlikten değil kesinlikle bilinçli olarak istedikleri, bunu da herhangi bir bahaneye başvurmadan itiraf ederek kendi aleyhlerine tanıklıkta bulunacakları bildirilmektedir.

Meal ve tefsirlerin çoğunda rivayetlerin etkisiyle konumuz olan bu ayetlere birçok ekleme yapılmış, bu nedenle de ayetlerin gerçek anlamından ister istemez uzaklaşılmıştır. Biz söz konusu ayetleri sözcük sözcük tahlil etmek suretiyle güvenli bir yol izleyecek, böylece konuyu mevcut meal ve tefsirlerle karşılaştırarak okumak isteyenlerin yapılan ilâveleri daha rahat görmelerini sağlamaya çalışacağız.

Hâlbuki  senin  Rabbin,

Metinlerde genellikle “vaktiyle”, “bir zamanlar” diye tercüme edilen “ إذiz” edatı, bu edatın “anlamca zait olduğu, birçok yerde kelâmı süslemek için kullanıldığı” görüşündeki bazı tefsirciler ve bunlara itibar edenler tarafından meallerin çoğunda anlamca ihmal edilmiştir. Oysa “iz” edatı, anî ve beklenmedik bir şeyin meydana gelmesini veya anlatılan konuda birden bire yapılan bir dönüşü, değişikliği ifade etmek için kullanılır ve bu edattan sonra anlatılan konunun yer aldığı pasajın başlangıcı olur. Burada ayet “ve” bağlacı ile başlamaktadır. Bu, “iz” edatı ile başlayan konunun daha önceki ayetlerle bağlantılı olduğunu gösterir. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, bu bölümün “Hâlbuki senin Rabbin” diye çevrilmesi gerekir.

… kıyamet günü, “Biz, bunlardan  gafildik” demeyesiniz, yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz/kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?” demeyesiniz diye

Bu cümlede Rabbimiz, insanoğlunun yapısına koyduğu üreme sistemi ile her kuşağa, her nesle kendi varlığını en iyi şekilde gösterdiğini belirterek bu sebeple şirk koşanların kıyamet günü mazeret bulamayacaklarını bildirmektedir.

Âdemoğullarının sulbünden onların soylarını alır,

Ayetin orijinalindeki fiillerin tümü geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiş olup bu cümlede geçen  EHAZE” fiilinin Türkçedeki tam karşılığı “aldı” sözcüğüdür. Ancak insanların yeryüzüne gelişi herhangi bir zaman diliminde olmuş bitmiş bir şey değildir; insanoğlunun yeryüzündeki sorumluluk sınavı son insan nesline kadar devam edecek bir süreçtir. Yüce Allah “Rabb” sıfatıyla insanoğluna bu süreci başarıyla değerlendirebileceği birçok üstün yetenek vermiş, Hakk’ı bulması için kitap indirmiş ve peygamber yollamıştır. Yani, insanoğlunun gerek yetenekleri, gerekse kitaptan ve peygamberden yararlanması süreklidir, daima tekerrür eden bir süreçtir. Dolayısıyla gerek “ehrace” fiilinin gerekse ayette geçen “ اشهدeşhede [tanık etti]”, “ قالواkâlû [dediler]”, “ شهدناşehidnâ [tanık olduk]” fillerinin “şimdiki zaman-geniş zaman” kipiyle meallendirilmeleri gerekir. Söz konusu fiillerin ayette mazi [geçmiş zaman] kipiyle kullanılmış olması, anlatılan olayların gerçekleşeceğinin kesinliğini vurgulamak içindir.

ve onları kendi aleyhlerine tanık eder;

Piyasadaki birçok meal ve tefsirde bu bölüm de eksik olarak “Kendilerine şahit tuttu” gibi ifadelerle meallendirilmiş ve tanıklığın lehte mi yoksa aleyhte mi olduğu belirtilmemiştir. Söz konusu tanıklık, “ala enfüsihim [kendi aleyhlerine]” şeklinde ifade edildiği için aleyhte bir tanıklıktır. Bu husus kesinlikle gözden kaçırılmamalıdır.

Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

Tahlilini yaptığımız konuyu anlayabilmek, bu soru cümlesinin manasını ve pasaj içindeki yerini bilmeye bağlıdır. Hemen belirtmek gerekir ki, piyasadaki birçok meal ve tefsirde yapılmış olan “dedi”, “demişti” gibi eklemeler, ayetin orijinal ifadesinde yoktur.

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu ile başlayan “Elestü bi rabbiküm?” Kâlû: “Belâ… Şehidnâ.” [“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Evet, Rabbimizsin. Tanık oluyoruz” cümlesi, ayette kendisinden önce yer alan “Ve eşhedehüm ala enfüsihim [ve onları kendi aleyhlerine tanık eder]” cümlesinin bedelidir; onu açıklar, tefsir eder. Dolayısıyla, bu cümle Allah’ın insanları kendi aleyhlerine nasıl tanık ettiğini açıklamaktadır.

Verilecek cevabı bilmesine rağmen Rabbimizin insanlara soru yöneltmesi, mesajın karşılıklı konuşma yöntemi ile verilmesi sebebiyledir. Bu metod aynı zamanda bir “Belâğat” sanatıdır. Belâğat ilmine göre soru cümleleri, bir şeyi sorup öğrenmekten daha çok, bir şeyi inkâr ya da takrir için veya muhataba iltifat ve minnet için, yahut da muhatabı tekdir ve sorumlu tutmak için kullanılır.

Bu soru cümlesi ile ilgili olarak yanlış anlamalara, yanlış kavram ve inançların oluşmasına yol açan bir husus da “rabb” sözcüğünün toplumda “ilâh”, “yaratan” anlamında kullanılması sebebiyle cümlenin “Ben sizin Allah’ınız, yaratıcınız değil miyim?” şeklinde anlaşılmasıdır. Oysa “rabb” sözcüğü “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü programlayıp yöneten” demektir. Buna göre soru cümlesinin içerdiği gerçek anlam şöyle takdir edilebilir: “Ben, sizin yaratılışınızı, yaşayışınızı, üremenizi plânlayan; sizi terbiye eden, sizi bir hedef için hazırlayan, size akıl fikir veren; size doğruyu bulma, Rabbinizi bilme, hakikati idrak edebilme güç ve istidadını veren; ayrıca size peygamber yollayan, kitap indiren değil miyim?”

Derler ki: Elbette Rabbimizsin,

Burada geçen “ بلىbelâ” sözcüğü, “neam” sözcüğü gibi “Evet” anlamına gelen bir tasdik edatıdır. Fakat “ نعمneam” sözcüğü, olumlu veya olumsuz her söyleneni tasdik ve takrir için kullanılabilirken “belâ” sözcüğü sadece olumsuz soruya cevap olarak kullanılabilir. Meselâ; “Ali geldi mi?” sorusuna verilen “neam” cevabı, “Evet, Ali geldi” anlamına gelir. Ama soru, “Ali gelmedi mi?” şeklinde sorulacak olursa, bu takdirde “neam” cevabı “Evet, Ali gelmedi” demek olur. “Bela” edatı ise sadece olumsuz soruya cevap olarak verilebileceğinden, daima menfinin sübutunu ifade eder. Dolayısıyla, “Ali gelmedi mi?” sorusuna “belâ” cevabı verilecek olursa, bu cevap “Evet, Ali geldi” demek olur.

Konumuz olan ayette de “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna karşılık “bela” dendiğinden, cevap da “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” demektir.

Ayetteki bu diyalogdan anlaşılıyor ki, insanlar kıyamet günü kesinlikle inkâra yönelmeyeceklerdir. “Rabb” sözcüğünün anlamı dikkate alınarak, verilen cevap şöyle takdir edilebilir: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin; Sen, bizi terbiye ettin, bizi bir hedef için hazırladın; bize akıl fikir verdin, bize doğruyu bulma, Rabbimizi bilme güç ve istidadını verdin, ayrıca bize peygamber yolladın, kitap indirdin. Ama biz bunlara itibar etmeyen suçlular olduk; kendi aleyhimize şahidiz.”

Üreme olayında herkesin tanık olduğu Allah’ın imzasını taşıyan ayetler:

Meninin yapısı, Cinsiyetin belirlenmesi, rahim duvarına asılı olma, Bir çiğnemlik et olma, kemiklerin oluşumu, kemiklerin etle kaplanması, üç karanlıkta yaratılma, sulb teraib, atan su, döllenme şekli, doğum şekli; anne ve bebekte oluşan sevgi bağı vs.

tanıklık ediyoruz

Ayetin bu bölümü de tefsirlerin çoğunda “Senin Rabbimiz olduğuna tanığız” şeklinde yanlış olarak açıklanmıştır. Ayette insanların neye şahit oldukları beyan edilmemiştir. Zaten edebî kurallara uygun olması bakımından da beyan edilmemesi gerekir. Burada, ayetin sibakının delâletiyle “şehidna” fiilinin mef’ulü [tümleci] mahzuf olarak takdir edilen “alâ enfüsina (kendimizin aleyhine)” ifadesidir. Kur’an’ı anlayacak kadar Arapça bilenler, cümlenin siyak ve sibakına [bağlamına] iyi dikkat ettikleri takdirde bu gizli tümlecin “alâ enfüsina” ifadesi olduğunu kolayca anlarlar. Bu nedenle “şehidnâ” ifadesi “Biz kendi aleyhimize tanık oluyoruz” şeklinde anlaşılmalıdır.

Nitekim En’âm suresinde de bu ayetin tefsiri mahiyetinde bir ifade mevcuttur:

130.Ey gizli, âşikar, geleceğin, bugünün insan topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar, “Kendi aleyhimize şâhitiz” dediler. Basit dünya yaşamı onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin ta kendisi olduklarına şâhitlik ettiler.

131.İşte bu; Rabbinin, halkı ilgisiz, bilgisiz iken, ülkeleri haksız yere değiştiren/yıkıma uğratan biri olmayışıdır.

(En’am/ 130, 131)

Yapılan tanıklığın “kendi aleyhlerine” olduğu şeklinde hem bu surenin 37. ayetinde hem de Nahl suresinin 89. ayetinde benzer ifadeler mevcuttur.

Haklarında yeterli ve ikna edici bilgiler bulunmayan kişilerce öne sürülen bazı görüş ve kanaatleri birer akide haline getirmemek, garip rivayetlerin arkasına düşüp yanlışlar içinde kaybolmamak ancak ayetlerin doğru anlaşılmasıyla mümkün olmaktadır. Ayetlerin doğru anlaşılması için Rabbimizin yardımını istemeli, O’ndan ilmimizi, anlayışımızı ve kavrayışımızı arttırmasını talep etmeliyiz.  Ankebût/57’de söz verdiği gibi, uğrunda üstün çaba harcayanları Yüce Allah mutlaka kendi yollarına ulaştırır.

174.Ve işte Biz, düşünsünler diye âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.

Gerçekten de Rabbimiz kendi varlığına yönelik kanıtları, uzaklarda aramamıza gerek kalmayacak şekilde çok yakına, kendi bünyemize de yerleştirmiştir. Kendi varlığı hakkında tefekkür eden, biyolojik yapısındaki fiziksel ve zihinsel sistemler, özellikle de üreme sistemi üzerinde düşünen bir insanın “Benim Rabbim Allah’tır!” dememesi mümkün değildir.

175.Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz, sonra da onlardan sıyrılıp çıkan, derken şeytânın peşine taktığı, böylece de azgınlardan oluveren o kişinin ciddî haberini onlara anlat.

176.Ve eğer Biz, dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. O nedenle sen iyice düşünsünler diye bu kıssayı iyice anlat.

177.Âyetlerimizi yalanlayıp, sırf kendilerine haksızlık eden o toplumun durumu ne kötüdür!

Bu pasajda, Allah’ın afak ve enfüsteki [insanın etrafındaki ve iç dünyasındaki] ayetlerine karşı duyarsızlaşarak kendi kalplerini mühürlemiş olan kişiler, tepki gösterme bakımından duyarsız bir köpeğe benzetilmiştir.

Rivayetlerde ayette karakterize edilen kişinin kim olduğu ile ilgili olarak İsrailoğullarından Bel’am b. Bahura, Sayfi b. er-Rahib, Ebu Amir b. Sayfi, Yemen halkından Bel’am, Ümeyye b. Ebu Salt gibi birçok şahsın adı geçmektedir.[92] Bazı rivayetlerde ise, ayette ismi belirtilmemiş olan bu kişi ile Mekke’nin duyarsız müşriklerinin kastedildiği ileri sürülmüştür. Ancak Müslümanlar arasında bu kişinin Bel’am b. Bahura olduğuna dair yaygın bir kanaat vardır. Bu ayet okunduğunda daima bu şahıstan ve onun hakkında uydurulan bir sürü mesnetsiz menkıbeden bahsedilir. Ne var ki, bu rivayet ve görüşlerin hiçbiri de itibar edilecek bir düzeyde değildir. Ayette tasvir edilen kişilikle ilgili olarak bizim de bazı isimleri zikretmemizin nedeni, konu hakkındaki spekülatif yorumların varlığını hatırlatmak ve bu gibi isimler etrafında anlatılan hikâyelere odaklanmayı engellemektir. Çünkü bu tür hikayeler gereksiz yere ilgi çekerek çoğu zaman insanları ayetin asıl mesajından uzaklaştırma riski taşımaktadır. Bu olumsuz durumu önlemek üzere mevcut rivayetleri kısaca hatırlatarak tarihsel değerleri hakkında bilgi vermek yararlı görülmüştür.

Dikkat edilirse ayette kişinin kimliği belirtilmeden karakteri üzerinde durulmuştur. Böylece belirli bir kişi değil, bu karakteri taşıyan herkes kastedilmiştir. Nitekim 177. ayette ifade genelleşerek kastedilenin “bir kişi” olmadığı iyice ortaya çıkmaktadır.

Kötüye örnek gösterilen bu karakterin belirgin özelliği, “vahyi bilmesi” ve “hakikati tanımış olması”dır. Yani bu kişiler sıradan kişiler değildirler. Vahyi bilmelerine, hakikatı tanımalarına rağmen kuruntularına kul olmuş, tutkularına esir olmuşlardır. Dolayısıyla bu ayetler, Kur’an’dan başka kılavuz edinip bilgili sandıkları bazı kişilerin ardına düşenlere “gerçek”ten uzaklaşıp uzaklaşmadıklarını her an kontrol etmeleri gerektiğini hatırlatan “çok önemli uyarı” niteliğindeki ayetlerdir.

Kötüye örnek gösterilen karakterdeki insanların varlığı ve sergiledikleri davranışlar, Kur’an’da birçok kez gündeme getirilmiştir:

23.Peki sen, kendi boş-iğreti arzusunu ilâh edinen ve Allah’ın bir bilgi üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü/ hiç düşündün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim doğru yol kılavuzluğu yapacaktır? Yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?”

(Casiye/ 23)

43.Kötü duygularını, tutkularını kendine tanrı edinen kişiyi gördün mü/hiç düşündün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?

(Furkan/ 43)

42,43.Ve onlar, var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, kesinlikle önderli toplumların her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi düzenbazını çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan/ onlara uygulanandan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen, Allah’ın uygulamasında asla bir değişme bulamazsın. Sen, Allah’ın uygulamasında asla bir başkalaşma da bulamazsın.

(Fatır/ 42, 43)

Ve Enfal/ 31, İsra/ 84, Bakara/ 6,   Tövbe/ 80.

178.Allah kime yol gösterirse, işte o kılavuzlandığı doğru yolu bulandır. Kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.

Bu ayet, bir önceki pasajda yapılan uyarılarla bağlantılı olarak Müslümanlara sabırlı ve metin olmaları gerektiği mesajını vermekte ve bir anlamda müminler teselli edilmektedir.

179.Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu cehennem için türetip ürettik; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir.

İlk bakışta 178. ve 179. ayetlerden insanın doğru yola veya sapıklığa yönelmesinin Allah’ın zorlaması ile olduğu yolunda bir yanlış anlam çıkarılabilirse de, ayetlerin bulunduğu pasajdaki söz akışı dikkate alınarak değerlendirildiğinde Allah’ın kimseyi zorlamadığı görülmektedir. Çünkü cennete girebilecek yeteneklerle donatılmış insan, Allah’ın kılavuzluk ederek gösterdiği yola girmeye kendisi direnmekte, yaptıklarıyla cehennemi hak etmekte ve bunu da kendi aleyhine tanıklık ederek itiraf etmektedir. Dolayısıyla, Allah kimseyi zorlamamakta, tam tersine, serbest bıraktığı insanın kibre kapılarak gösterdiği yola gelmemesini kınamaktadır.

Allah’ın insanları iyiye veya kötüye zorlamadığı konusu, daha önce Tekvir suresinin tahlilinde “Meşiet”; Tin suresinin tahlilinde ise “Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi” başlıkları altında incelenmiştir.

Kendilerine verilmiş olan akıl nimetini kullanmayanlar, ayette dört ayaklı hayvanlardan daha sapık olarak nitelenmiştir. Hayvanların sadece içgüdüleriyle ve doğal ihtiyaçlarının yönlendirmesiyle hareket etmelerine fakat kendi yarar ve zararlarını bilmelerine karşılık, zihinsel ve fiziksel onca donanıma sahip insanın kendi yarar ve zararını ayırt edememesi ve kendi zararına yol açacak davranışlarda bulunması, onun o dört ayaklı hayvanlardan daha aşağı nitelikte olduğunu göstermektedir.

Allah’ın verdiği aklı ve diğer yetenekleri gerektiği gibi kullanmayan duyarsızlar, başka ayetlerde de kınanmıştır:

26.Ve andolsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık; size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir yarar sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.

(Ahkaf/ 26)

17.Onların durumu, bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumu gibidir. Ateş, ateş yakan kimsenin kenarını aydınlatınca, Allah, onların nûrlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez olarak bıraktı. -18Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler! Artık onlar dönmezler.-

                                                                                                (Bakara/ 18)

171.Ve kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/ karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar akıl da etmezler.

(Bakara/ 171)

46.Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

(Hacc/ 46)

36,37.Ve her kim Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] öğüdünden, anılmasından körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için akrandır/ yandaştır; ve şüphesiz ki yandaşlar/ akranlar, körleşenleri Yol’dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin kılavuzlandıkları doğru yolda olduklarını sanırlar.

(Zühruf/ 36, 37)

180.Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.

Bu ayet, tevhit ilkesinden sapanların dikkatlerinin çekilerek uyarıldığı başlı başına bir necm, bağımsız kısa bir pasajdır.

Klâsik kaynaklarda yer aldığına göre bu ayet özel bir nedenle inmiştir:

Namaz esnasında “Ya Rahman, Ya Rahîm” diyen bir kişiyi gören Mekkeli müşrik [Ebu Cehil], “Muhammed ve arkadaşları bir tek Allah’a ibadet etmiyorlar mıydı? Bu adama ne oluyor ki, iki rabbe dua ediyor” demişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.”[93]

“ الاسماء الحسنىEsma-i Hüsnâ” hakkında, bazısı Allah’ın 99 ismi olduğunu, bazısı 200’den fazla ismi olduğunu iddia eden pek çok rivayet bulunmaktadır. Biz böyle sınırlamaların çok yanlış olduğunu ve Allah için her dilden güzel isimler oluşturulabileceğini düşünüyoruz. Nitekim bu güne kadar Allah’a atfen Çalap, Tanrı, Huda, Yezdan gibi değişik dillerde birçok isim söylenmiştir.

EN GÜZEL İSİM VE SIFATLAR ALLAH’INDIR

“En güzel isimler” ifadesi, bu ayetten başka İsra/110, Ta Ha/8 ve Haşr/24’de olmak üzere Kur’an’da üç yerde daha geçmektedir.

Herhangi bir dilde varlıkları belirtmek üzere bazı anlamsız sözcükler de isim olarak kullanılsa bile, genellikle isimler birer anlamı olan sözcüklerdir. İsimlerin “güzel isim” veya “çok güzel isim” olması, anlamlarının “güzel” veya “çok güzel” olmasına bağlıdır. Dillerin gereği olarak Rabbimizin de kendisini belirttiği, kimliğini niteleyen isimleri ve sıfatları vardır. Ancak bu isimler sıradan sözcükler değil, Rabbimize yakışan “çok güzel”, “en güzel” anlamlı sözcüklerdir.

Kur’an’da Rabbimiz kendini birçok farklı isim ve sıfatla anmıştır. İncelendiğinde bunların bir kısmının zatına ait, diğer bir kısmının da yarattıkları ile ilişkilerini niteleyen isim ve sıfatlar olduğu görülür.

“En güzel isimler” ifadesinin yer aldığı cümleler, yapı itibariyle “Kasr” ifade etmektedirler. Yani bu ifade cümleye “en güzel isimler sadece Allah içindir” şeklinde bir vurgu kazandırmaktadır. Bu vurgu, kullara ait olan isimlerin “en güzel” derecesine ulaşmadığını ve ulaşamayacağını ifade eder. Dolayısıyla yaratılmışlar için “en güzel isimler” değil, ancak “güzel isimler” söz konusu olabilir. Meselâ, insanlar “bilen” olabilirler ama “en iyi bilen” sadece Allah’tır. Bu sebeple Allah’a ait tüm isim ve sıfatlar mübalâğa kalıplarıyla; “en iyi bilen”, “her şeyi en iyi bilen” örneklerinde olduğu gibi ifade edilmiştir.

Allah’ın isim ve sıfatları ile ilgili olarak geçmişte ve günümüzde birçok çalışma yapılmıştır. Bu konu geçmiş dönemlerde birçok inanç ekolünün de ortaya çıkma nedenidir. Söz konusu ekollerin Akaid [Kelam] ile ilgili klasik eserlerden tetkik edilmesi mümkündür.

ALLAH’IN ÇOKÇA ANILAN ESMA-İ HÜSNÂ’SI [EN GÜZEL İSİMLERİ]

Adl: Çok adaletli, mutlak adil.

Afüvv: Affeden, bağışlayan.

Ahir: Varlığının sonu olmayan.

Alim: Her şeyi çok iyi bilen, hakkıyla bilen.

Aliyy: Çok yüce, yüceltici.

Allah: O’nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.

Azim: Çok ulu, sonsuz büyük.

Aziz: Üstün, kuvvetli, güçlü, şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan, galip olan.

Bâ’is: Öldükten sonra dirilten.

Baki: Varlığının sonu olmayan.

Bâri: Yaratan, kusursuzca var eden.

Basîr: Her şeyi gören, çok iyi gören.

Bâsit: Ruhları bedenlere yerleştiren, genişleten, açan ve bolluk veren.

Bâtın: Gizli, her şeyde gizli, O’ndan gizli bir şey olmayan.

Bedi: Örneksiz yaratan.

Berr: Kullarına şefkatli olan, iyilik yapan.

Cebbar: Dilediğini zorla yaptıran, ulaşılmaz, azametli, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, derman veren.

Celil: Ululuk, azamet ve büyüklük sahibi, emir ve yasak koyma hakkına sahip.

Darr: Dilediğine belâ verici, zarar verici, O’nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen.

Evvel: Varlığının başı olmayan.

Fettâh: Hayır kapılarını açan, hüküm veren.

Gaffar: Günahları tekrar tekrar, çokça bağışlayan.

Gani: Çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan.

Ğafur: Kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.

Habir: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar.

Hadi: İstediğini hidayete erdiren.

Hâfid: Aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan.

Hafiz: Gözetici, koruyucu.

Hakem: Hükmedici, bilgisi ve adaletiyle nihai hükmü veren.

Hakim: Hikmet ve hüküm sahibi, yerli yerine koyan.

Hakk: Hak ve hakikatin kendisi, gerçeklerin gerçeği.

Hâlik: Yaratıcı.

Halim: Yumuşak davranan.

Hamid: Hamd edilen, övülen, övgüye lâyık bulunan, öven.

Hasib: Hesap görücü, her şeyi saymışçasına bilen, hesaba çeken.

Hayy: Her zaman diri.

Kabid: Ruhları kabzeden, sıkan, daraltan, rızkı belli ölçülerde veren.

Kâdir: İstediğini istediği gibi yapamaya gücü yeten.

Kahhâr: İsyankarları kahreden, hiçbir şekilde mağlûp edilemeyen, üstün gelinemeyen.

Kavi: Her şeye gücü yeten, kudretli olan.

Kayyûm: Her şeyi ayakta tutan, koruyan, diri ve bütün kâinatın idaresini bizzat yürüten, hiçbir şeyin gizli kalmadığı.

Kebir: Mutlak büyük.

Kerim: Çok cömert, istemeden veren, vesilesiz ihsan eden.

Kuddûs: Her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, temiz, kutsal, yüce ve saygın olan.

Lâtif: Lütfedici, gizliyi bilen.

Mâcid: Şanı yüce, ulu ve cömert.

Malikü’l-Mülk: Mülkün ebedî sahibi.

Mâni: Dilediğini engelleyen.

Mecid: Şanı büyük ve yüksek, ikramı çok, yüce.

Melik: Her şeyin hâkimi, bütün kâinatın hükümdarı.

Metin: Çok sağlam, kuvvetli.

Muaahhir: İstediğini sona erteleyici, yüksek mertebelerden indirilen.

Muğni: Dilediğini zengin eden.

Muhsi: Her şeyin sayısını bilen.

Muhyi: Hayat veren, dirilten.

Muid: Öldükten sonra tekrar dirilten.

Muiz: İzzet veren, yükselten.

Mukaddim: İstediğini öne alıcı, dilediğinin mertebesini yükselten.

Mukît: Bütün canlıların gıdasını veren.

Muksit: Adalet gösterici, adaletin gerçek sahibi, hükmünde adil.

Muktedir: Kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden, mutlak güç sahibi.

Musavvir: Tasvir eden, her şeye şekil ve suret veren.

Mübdiü: Maddesiz ve örneksiz yaratıcı, yoktan yaratıp var eden.

Mücîb: Duaları kabul eden.

Müheymin: Gözetici ve koruyucu olan, doğrulayıcı ve güvenilir.

Mü’min: Güven veren

Mümit: Öldüren, ölümü yaratan.

Müntekim: İntikam alan (ceza vererek adaleti sağlayan).

Müte’ali: Pek yüce, yüceler yücesi, aklın alabileceği her şeyden pek yüce.

Mütekebbir: Büyüklük ve ululukta tek olan, her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.

Müzill: Alçaltan, zillet veren, hor ve hakir eden.

Nafi: İstediğine fayda sağlayan, O’nun takdiri olmadan kimseye yarar verilemeyen.

Nur: Âlemleri nurlandıran, aydınlatan.

Râfi: Dereceleri yükseltici, rızkı yükseltici.

Rahîm: Acıyıcı.

Rahman: Yarattığı bütün canlılara nimet veren.

Rakîb: Bakıp gözeten ve kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen.

Rauf: Çok şefkat ve merhamet gösteren, çok esirgeyen, kolaylık sağlayan.

Reşid: Doğru yolu gösteren.

Rezzak: Rızk ihsan edici, tekrar tekrar, bol bol rızk veren.

Sabur: Çok sabırlı, sabreden, cezayı erteleyen.

Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey kendisine muhtaç olan.

Selâm: Bütün ayıplardan arınmış. Selâm sahibi‚ yani her çeşit ayıptan selâmette‚ her türlü afetten beri.

Semi: İşitici.

Şehid: Her şeye şahit olan, O’ndan saklı olmayan.

Şekûr: Kullukları kabul edici, az amele çok sevap veren, şükrü kabul edip çok ihsan eden, şükredilen.

Tevvab: Tövbeleri çokça kabul eden, çok tövbe fırsatı veren.

Vâcid: İstediğini istediği an bulan, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan.

Vahid: Tek ve eşsiz. Zatında, isimlerinde, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan.

Vali: Yardım eden, destek veren, veliyy, dost, işleri düzenleyen, yöneten ve idare eden.

Vâris: Bütün servetlerin gerçek sahibi.

Vâsi: İlmi ve rahmeti geniş ve sınırsız, geniş olan.

Vedûd: Seven, bütün mahlûkatın hayrını isteyen, onlara ihsan eden.

Vehhab: Karşılıksız veren, sonu gelmeyen bağışların sahibi.

Vekil: Her şeye vekil.

Veliyy: Yol gösteren, yardım eden, koruyan yakın.

Zahir: Görünen, varlığı aşikâr olan.

Zü’l-Celali ve’l -İkram: Ululuk ve ikram sahibi.

Bu isim ve sıfatlardan tamlama yapmak suretiyle Rabbimizin her bir eylemini mübalâğa kalıplarıyla “en güzel isimler” hâline getirmek de mümkündür. Meselâ; “Rabbü’l-Âlemin [Âlemlerin Rabbi]”, “Maliki Yevmi’d-Dîn [Din Günü’nün Sahibi]”, “Allâmü’l-Guyûp [Gayıpları En İyi Bilen]”, “Settârü’l-Uyûp [Ayıpları Çokça Örten]”, “Gaffârü’z-Zünûp [Günahları Çok Bağışlayan]”, “Razzâku’l-Âlemîn [Âlemleri Çokça Besleyen]”, “Hayru’r-Râzikîn [Rızk Verenlerin En Hayırlısı]” gibi.

181.Yine Bizim oluşturduklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.

Bu ayet, akıllarını kullanmayanların düştükleri durumun anlatıldığı 179. ayetin devamı mahiyetindedir. Bu ayetle, hayvandan daha sapkın duruma düşebilen insanoğlu içinde akıllarını kullanan değerli kişilerin de var olduğu bildirilmektedir.

Bu ayetten, Rabbimizin dünyayı hakka davet eden, kılavuzluk yapan insanlardan hiçbir zaman boş bırakmayacağı, Allah’ın doğru yoluna kılavuzluk eden birilerinin bu dünyada her zaman bulunacağı anlaşılmaktadır. Hatırlanacak olursa 159. ayette İsrailoğulları içinde de hakka kılavuzluk edenlerin bulunacağı bildirilmişti.

182.Ve âyetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece, yavaş yavaş değişime/ yıkıma yaklaştıracağız.

183.Ben onlara süre de tanırım. Kesinlikle Benim plânım pek çetindir.

Ayetlerde sözü edilen yalanlayıcılar ilk plânda Kur’an’ın indiği dönemdeki Mekkeliler olmakla birlikte, sonradan dünyada yaşamış ve kıyamete kadar var olacak olan yalanlayıcılar da bu ayetin kapsamına girmektedir.

Ayette geçen “ الاستدراجistidrac” sözcüğü “derece derece, azar azar yükseltmek veya indirmek, yavaş yavaş toplamak” anlamlarına gelir.[94] Buna göre ayetleri yalanlayanlar, kendileri farkına varamayacak şekilde yavaş yavaş helâke sürüklenmektedirler. Bu yalanlayıcılar günah işledikleri zaman hemen cezalandırılmazlar; çünkü Allah onlara mühlet vermiştir. Buna karşılık, hemen cezalandırılmamaları sebebiyle şımarırlar ve içinde bulundukları durumun aslında kendileri için bir tuzak olduğunu fark etmezler. Öyle bir tuzak ki, hemen cezalandırılmadıklarını gördükleri için tutkularının peşinde koşmaya başlarlar, Allah’ı hiç düşünmez olurlar, hesap vereceklerini unuturlar ve bulundukları ortamı terk edemez olurlar. Bu hallerinden dolayı da, hiç farkına varmadan yaptıkları işlerin tutsağı olarak kendi kötü sonlarını hazırlamış olurlar. İşte, Allah’ın plânı, tuzağı budur. Üstelik bu plân, içine düşen kişinin helâke sürüklendiğini anlayamaması sebebiyle çok da çetindir.

Yalanlayıcılara hazırlanmış olan bu plân, En’am suresinde de dile getirilmiştir:

44Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular.

45Böylece şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapan topluluğun kökü kesildi. –Ve tüm övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’adır; başkası övülemez.–

46.De ki: “Hiç düşündünüz mü, eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilâh kimdir?” Bak, Biz âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra da onlar sırt çevirip engelliyorlar?

47.De ki: “Kendinizi hiç düşündünüz mü, Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, şirk koşarak yanlış davrananlar; kendi zararlarına iş yapanlar toplumundan başkası mı değişime/yıkıma uğratılmış olur?”

48.Ve Biz gönderilen elçileri, ancak müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere göndeririz: Artık kim iman eder ve düzeltirse, artık onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun olmayacaklar da.

49.Âyetlerimizi yalanlayanlara da, yapmakta oldukları hak yoldan çıkışlar yüzünden azap dokunacaktır.

(En’am/ 44–49)

184.Ve onlar arkadaşlarında hiçbir deliliğin/ cinlenmişliğin bulunmadığını düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.

185.Ve onlar göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimine, Allah’ın oluşturmuş olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?

186.Allah, kimi saptırırsa, artık ona yol gösterecek bir kimse de yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir durumda bırakır.

Bu ayet grubu, peygamberimiz ile çağdaşı Mekkeliler arasındaki olaylara değinen ve yalanlayıcıları uyaran ayrı bir necmdir. Bu pasajda Allah elçisinin mecnunun biri olmadığı ciddiyetle vurgulanmıştır.

Bilindiği gibi, peygamberimize Mekkeliler tarafından “mecnun [deli/cinlenmiş]” dendiği Kur’an ile sabittir:

5.Hiçbir ümmet, süre sonunun önüne geçemez ve geciktiremezler.

6,7.Ve onlar; “Ey kendisine Öğüt/Kur’ân indirilen kişi! Şüphesiz sen gizli güçlerce desteklenen/deli birisin. Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin” dediler.

(Hicr/ 6)

185. ayette yine yalanlayıcıların düşüncesizliğine dikkat çekilmekte ve Allah’ın ayetlerine karşı duyarsız ve lâkayt kalan bu kişilere ömür sermayesinin tükenmekte olduğu hatırlatılarak üzerinde oldukları çıkmaz yoldan dönmeleri çağrısında bulunulmaktadır.

187.Sana, Sâat’ten; kıyâmetin kopuş anından soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Onun vaktini bilmek, göklerde ve yerde ağır basmıştır/ bilinemez olmuştur. O size ansızın gelir.”

 Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

188.De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye yetkin değilim. Ben eğer görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir topluma müjdeleyenim.”

Kıyametin ne zaman kopacağı hakkındaki soru, peygamberimize çok sorulan bir sorudur ve Kur’an’da birçok kez yer almıştır:

48.Ve onlar; “Eğer doğrular iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar.

(Yunus/ 48)

38.Ve inkâr eden kişiler, “Eğer doğrular iseniz, bu vaat ne zamandır?” diyorlar.

(Enbiya/ 38)

Ve Neml 71, Yasin 48.

Yukarıdaki ayetlerde kıyamet saati ile ilgili sorular inkâr nitelikli sorulardır. Ancak konumuz olan ayetlerdeki ifadelerden 187. ayetteki sorunun samimî olduğu ve kıyametin kopma saatinin tabii bir merak saiki ile sorulduğu anlaşılmaktadır. Ayette soruyu soranların kimliklerine dair bir açıklama yapılmamasına rağmen bu kişiler klâsik kaynaklardan gizli kalamamışlardır: Bir anlatıma göre bu soruyu peygamberimize yöneltenler, Hısl b. Ebi Kuşeyr ile Şemuyil b. Zeyd adlı Yahudilermiş.[95] Bu şahıslar kıyametin vaktini bildiklerini iddia ederek eğer peygamberimiz de bu vakti doğru olarak söylerse ona iman edeceklerine söz vermişler. Ancak bu soruyu yöneltmekteki asıl niyetleri, peygamberimizin bildireceği herhangi bir vakti yalanlamakmış. Bir başka anlatıma göre de soru Mekkeliler tarafından sorulmuş ve peygamberimize “Aramızda akrabalık bağları var; onun için bunu bize söyle de tedbir alalım” demişler.

Sure Mekke’de indiğine göre soruyu soranların da Mekkeliler olması gerekir. Ancak burada esas olan soruyu soranların kimlikleri değil, soruya verilen cevaptır. Çünkü çok önemli bir konuyu açıklığa kavuşturan bu cevap, peygamberimizin gaybı bilmediğini ve bilemeyeceğini ortaya koymaktadır.

Oysa hurafelere batmış bir topluluk içinde yaşayan peygamberimizin kendini olağanüstü güç sahibi biri olarak tanıtması için ortam uygundur. Nitekim kendisinde olağanüstü bir güç olmadığını söylemesine rağmen, çevresinde bulunanlar ona olağanüstü güç yakıştırma yarışına girmişler, hatta oğlu İbrahim’in öldüğü gün yaşanan “Güneş Tutulması” olayını Güneş’in matem tutması olarak yorumlamışlardır. Peygamberimiz ise Allah’ın vahyettiği gibi, gayb hakkında hiçbir şey bilmediğini söyleyerek sadece “açıkça uyaran” bir hakk peygamber olduğunu açıklamıştır.

Peygamberimizin hayatı boyunca karşı çıktığı ve mücadele ettiği olağanüstü güçlerle donatıldığı iddialarının kökü ne yazık ki kazınamamış, bu konudaki uydurmalar günümüze kadar gelmiştir. Surenin sonuna koyduğumuz “Gayb Meselesi” başlıklı yazımızda peygamberimizin mücadele ettiği bu zihniyet ele alınmakta, aynı zihniyet tarafından üretilen sapkın anlayışların Kur’an ile çürütülmesi yoluna gidilmektedir.

188. ayetteki “Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan arttırmak isterdim” ifadesinin açıklamasını pek çok şekilde yapmak mümkündür:

-  Eğer Allah’ın bana bildirmesinden önce neyi istediğini bilmiş olsaydım şüphesiz onu yapardım.

-  Eğer ben gaybi bilseydim, gaybe dair her sorulanı cevaplardım.

-  Eğer ben ne zaman öleceğimi bilseydim, çokça iyi işler yapardım.

-  Eğer ben, savaşta ne zaman zafer kazanacağımı bilseydim, o vakit savaşırdım ve hiç yenilmezdim.

-  Eğer ben hangi yılın veriminin kıt olacağını bilseydim bolluk zamanından bana yetecek kadarını hazırlardım.

-  Eğer ben hangi malın ticarette çok satılacağını bilseydim, o malı alıcısının olmadığı zamanda satın alırdım.

189.O, sizi bir candan oluşturan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki hanım ağırlaştı, hemen o ikisi Rablerine dua ettiler: “Eğer bize sağlıklı bir çocuk verirsen, andolsun ki kesinlikle karşılığını ödeyenlerden olacağız.”

190.Ne zaman ki o ikisine sağlıklı bir çocuk verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar edindiler. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah arınıktır, yücedir.

Hem ayetleri hem de asıl konuyu iyi anlayabilmek için bu pasajın ayrıntılı olarak tahlil edilmesi yararlı olur.

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye, eşini yapandır.

Üzülerek tespit etmiş bulunuyoruz ki, bugüne kadar okuduğumuz Türkçe veya Arapça eserlerde ayetin bu kısmının Yahudi kültürünün[96] etkisinde kalınmadan yapılmış bir açıklamasına rastlanılmamıştır. Mevcut meal ve tefsirlerin tümünde de  ilk insanın Âdem olduğu, Havva’nın ondan (kaburga kemiğinden) yaratıldığı, Âdem’in kaburga kemiklerinin Havva’nınkinden bir adet noksan olmasının da bundan kaynaklandığı ya açıkça yazmakta, ya da ima edilmektedir. Hâlbuki ayetin lâfzında Âdem ve Havva diye birilerinden söz edilmediği gibi, ima yolu ile de olsa bu ikisine herhangi bir işaret bulunmamaktadır.

İnsanın bir candan yaratılması, ondan da eşinin yaratılması konusu sadece bu ayette geçmemekte, Nisa/1, Zümer/6 gibi daha birçok ayette dile getirilmektedir. Rum suresinin 20, 21. ayetleri de konumuz olan ayetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak bir muhtevaya sahiptir.

Ayette önce cinsiyeti belirtilmeyen bir canlıdan bahsedilmekte, sonra da bu canlıdan onun eşinin yaratıldığı bildirilmektedir. Bu yaratılış tarzının bugünkü “klonlama”ya benzediği söylenebilir. Rabbimiz, insanın eşinin kendisinden yaratılmasının gerekçesini de göstermiş, bu yaratmanın ikisinin arasında bir sıcaklığın, yakınlığın, sevginin, sükûnetin [yatıştırmanın] doğması için olduğunu açıklamıştır. İnsanlar görünüm olarak erkek ve dişi olarak ayrılsalar da, yaratılışta tek canlıdan türedikleri için aynı özellikleri taşımaktadırlar. Bu da özde birbirlerinden farkları olmadığı anlamına gelmektedir. Erkeklik ve dişilik farkına gelince; bu fark ilk yaratılışta değil, Nisa suresinin 1. ayetinden anlaşıldığına göre yaratılışın üçüncü aşamasından sonra oluşmuştur.

Ayetin bu giriş bölümünde Allah’ın plânlı yaratıcılığı vurgulanmak suretiyle insanlar tevhide, imana yönlendirilmektedir.

Ne zaman ki o, onu örttü/bürüdü [örtüp bürüdü], hafif bir yük yüklendi ve bununla gidip geldi.

Ne zaman ki zevce ağırlaştı, ikisi [karı koca] Rabbleri Allah’a yalvardılar: “Eğer bize bir salih [sağlam çocuk] verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız!

Ne zaman ki Allah onlara bir salih [düzgün bir çocuk] verdi, o ikisi Allah’ın o ikisine verdiği şeyler hakkında onun için ortaklar kıldılar.

Görüldüğü gibi, hamileliğin başlangıcında eşler ne annenin başarılı bir doğum yapacağı, ne de bebeğin salih olup olmayacağı ile ilgili bir endişe taşımaktadır. Her ikisi de işlerin yolunda gittiği düşüncesiyle rahattırlar. Ancak anne adayı ağırlaşıp da doğum iyice yaklaşınca panik başlar ve açıkça Allah’tan yardım istemeye başlarlar. Başa gelen her sıkıntıda olduğu gibi, eğer sağlıklı, iyi bir çocuk ihsan ederse kesinlikle şükredenlerden olacaklarına ve asla nankörlük etmeyeceklerine dair Allah’a sözler verirler. Çocuk sağ ve salim doğduğunda ise verilen sözler unutulur, çocuğun sağlıklı oluşu Allah’tan başka etkenlere bağlanır ve şirk ortaya çıkar.

Bu çocuk ve şirk meselesi, İbrani kültürünce üretilen Âdem-Havva rivayetleri ile birleştirilmiş ve ortaya hayal ürünü anlatımlar çıkmıştır:

İbn Abbas:

Bu âyette geçen “bir nefs” kelimesiyle Hz. Âdem; “bundan da eşini yapan …” ifadesiyle de Hz. Havva murad edilmiştir. Yani Allah Teala, Hz. Havva’yı, eziyet vermeksizin Hz. Âdem’in kaburgasından yaratmıştır. … Vakta ki Âdem, Hz. Havva’yı bürüyünce, Havva hafif bir yük yüklendi [hamile kaldı]. Çocuk onun karnında ağırlaşınca, İblis, bir adam suretine girip Havva’nın yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Havva, bu nedir? Ben, bunun bir köpek ya da herhangi bir hayvan olmasından korkuyorum. Onun, nereden çıkacağını nereden bileceksin? Arkandan mı çıkıp seni öldürecek, yoksa karnın mı yarılacak?” Bunun üzerine Havva endişelendi ve bunu Âdem’e anlattı. Böylece Âdem ile Havva hep bunun endişesi ve hüznünü taşıdılar. Daha sonra o İblis, Havva’ya gelerek şöyle dedi: “Eğer Allah’tan onu tıpkı senin gibi kusursuz ve hilkati tam bir kimse yapmasını ve onun karnından çıkmasını istersen, ona Abdül Harîs adını verirsin…” Melekler arasında, İblis’in adı el- Harîs idi. İşte bu, Cenab-ı Hakk’ın “Fakat Allah onlara düzgün bir çocuk verince, kendilerine verdiği çocuk hakkında ona eşler tutmaya başladılar” âyetinde ifade edilen husustur. Yani, “Allah onlara, düzgün ve kusursuz bir çocuk verince, Âdem ile Havva, O’na eşler tutmaya başladılar” demektir. İşte, buradaki koşulan şirk ile Harîs [İblis] kasdedilmiştir. Kıssanın tamamı bundan ibarettir.” [97]

AYETTE SÖZÜ EDİLEN İKİLİ / KARI KOCA KİMDİR?

Arap dili gramerine vakıf olanlar bilirler ki, “Kelâmda [sözde] zamirlerin merciinin mutlak surette lâfzen, manen veya hükmen zikredilmiş olması gerekir.” Oysa bu ayette ne lâfzen, ne manen ve ne de hükmen Âdem ve Havva diye bir merci bulunmamaktadır. Buna karşılık, ayetteki “nefs ve eşi” ifadelerinden bu ikilinin karı koca oldukları anlaşılmaktadır. Bundan dolayı da hem tesniye ifadelerinin özneleri, hem de zamirlerin mercileri bu “karı koca”ya raci olmaktadır. Klâsik Arap edebiyatında birçok uygulaması görülen bu durumun en meşhur örneği, “İ’dilû hüve akrabu littakvâ. [Adaletli olun; o (adalet) takvaya en yakın olandır]” ayetindeki “hüve [o] zamiridir. Ayette açıkça “adl [adalet]” sözcüğü geçmediği halde ayetin manasından “Hüve [o] zamirinin “adl [adalet]” sözcüğüne raci olduğu anlaşılmaktadır.

Aynı ayetteki zaman kiplerinin “geçmiş zaman kipi” olması, Kur’an’ın pek çok yerinde görüldüğü gibi, Allah için zaman mefhumunun söz konusu olmadığını ve anlatılanların kesinlikle gerçekleştiğini veya gerçekleşeceğini vurgulamak içindir.

Ayette konu edilen bu karı koca Âdem-Havva, Ali-Ayşe, Ahmet-Fatma gibi bilinen ve tanınan birileri değil, genel olarak tüm karı kocalar, tüm insanlardır. Dolayısıyla ayette ifade edilen davranışlar da tüm karı kocaların genel karakteridir, fıtrî özellikleridir.

İnsanın şirke ve nankörlüğe meyilli bu ham karakteri Hud suresinde de dile getirilmiştir:

9-11.Ve eğer, sabreden ve düzeltmeye yönelik işleri yapan kişilerin –işte bunlar, bağışlanma ve büyük ödül kendileri için olanlardır– dışındaki insanlara, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir.

(Hud 9, 10)

Kur’an’da konumuz olan ayetin üslûbunu taşıyan ve Hud suresinin yukarıda verdiğimiz ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olan daha birçok ayet  (Tövbe/ 75, 76, Yunus/ 22, 23, Nahl/ 53, 54, Lokman/ 31, 32, Rum/ 33,         Ankebut/ 65, İsra/ 67) vardır

Zümer suresine ait aşağıdaki ayetler ise, konumuz olan 189, 190. ayetlerin bire bir tefsiri olarak değerlendirilebilir:

6.O, sizi tek bir nefisten oluşturdu, sonra ondan eşini yaptı ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, oluşturluştan sonra bir oluşturuluşla oluşturuyor. İşte bu, sahiplik, yönetim yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah’tır. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?

7.Eğer küfredecek; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedecek/ iyilikbilmezlik edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah size hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için, küfre; Kendisinin ilâhlığının ve rabliğinin bilerek reddedilmesine/ nankörlüğe rıza göstermez. Ve eğer kendinize verilen nimetlerin karşılığını öderseniz, sizin için ona razı olur. Hiç bir taşıyıcı, bir başkasının yükünü çekmez. Sonra dönüşünüz yalnızca Rabbinizedir. Böylece yapmış olduklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı iyi bilendir.

8.İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü O’na vererek Rabbine yakarır. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na yakardığı hâli unutur da Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar oluşturur. De ki: “Küfrünle; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedişinle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashâbındansın.”

(Zümer/ 6 – 8)

Onların şirk koştuklarından Allah münezzehtir.

Ayetteki bu ifade, insanların yukarıda anlatılan olumsuz yönlerinin Allah’ın ortak koşulanlardan münezzeh olduğunu bilmemelerinden ileri geldiğini ve bu yanlış davranışların vahye dayalı bilgilerle ortadan kaldırılması gerektiğini anlatmaktadır.

Ayetin bu bölümünde dikkat edilmesi gereken bir husus da, daha önce kullanılan tesniye  (ikil) ifadelerden, “ يشركونyüşrikûn [şirk koşup durdukları]” şeklindeki çoğul ifadeye yapılan geçiştir. Nitekim bu bölümden itibaren konu pasajın sonuna kadar hep çoğul olarak ifade edilmiştir.

191.Hiçbir şey oluşturmayan ve kendileri oluşturulmuş olan şeyleri mi eş koşuyorlar?

192.Hâlbuki bunlar, tapınanlar için yardıma güç yetiremezler. Kendi nefislerine de yardım edemezler. 193.Eğer siz onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar. Onları çağırsanız da çağırmayıp susmuş olsanız da size karşı hiç fark etmez.

194.Allah’ın astlarından yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer doğru iseniz haydi onları çağırın da size karşılık versinler. 195.Onların kendileriyle yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var?

De ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun ve bana zaman da tanımayın.

Kendisine kullanılmaya hazır bir akıl verilmiş olan insanın, duyuları bile olmayan, ne kendisine ne başkasına zararı veya yararı dokunmayan bir şeyden medet umması, akılla bağdaştırılacak bir davranış değildir.

Bu ayetlerde, aklını kullanmayıp da aslında kendileri de kul olan ve kendilerine bile hayırları dokunmayan kişi ve nesneleri Allah’a eş koşanlar kınanmaktadır. Ayette “ الّذينellezine [kişiler]” ve “ عبادıbâd [kullar]” sözcükleri kullanılmak suretiyle, Allah’a eş koşulan kişi ve nesnelerin yelpazesi oldukça geniş tutulmuştur. Buna göre, yaşayan ve ölmüş azizler, azizeler, sözde evliyalar, kutsallık yakıştırılan kişiler ile put, fetiş gibi sembolik şeyler, idoller ve kutsal bilinen tüm varlıklar bu kapsama girmektedir.

Bu konu, Kur’an’da üzerinde çok durulan önemli konulardan biridir:

42-45.Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir bilgi bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân’dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir azap dokunur da şeytan için bir yol gösteren, koruyan, yardım eden bir yakın olursun diye korkuyorum” demişti.

(Meryem/ 42)

73.Ey insanlar! Bir örnek verilmektedir, şimdi ona kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler bile, bir sineği asla oluşturamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.

74.Allah’ı gereği gibi değerlendirip bilemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür.

(Hacc/ 73, 74)

95,96.İbrâhîm: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah oluşturmuştur’ dedi.

(Saffat/ 95, 96)

53-57Onlar dediler ki: “Ey Hûd! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz, senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz, sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” Hûd dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şâhit tutuyorum, siz de şâhit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a işin sonucunu havale ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir irili-ufaklı hareket eden canlı yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmiş isem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, başka bir toplumu sizin yerinize getirir. Ve siz O’na hiçbir şekil ve yolla zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”

(Hud/ 54, 55)

75,76.İbrâhîm: “Peki, siz ve en eski babalarınızın nelere tapmış olduğunuzu hiç düşündünüz mü? 77İşte onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi ayrı. 78-82O, beni oluşturandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yedirenin, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, kusurumu bağışlayacağını umduğumdur. 83Rabbim! Bana ‘hüküm’ ver ve beni iyilere kat! 84Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl!85Ve beni nimeti bol cennetin mirasçılarından kıl! 86Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu. 87-91Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple/gerçek imanla gelenlerden başkasına yarar sağlamadığı ve cennetin Allah’ın koruması altına girenlere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi.

(Şuara/ 75–91)

26,27.Ve hani bir zamanlar İbrâhîm babasına ve toplumuna: “Şüphesiz ben sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni yoktan yaratan ayrı. Şüphesiz ki artık O, beni doğru yola iletecektir” dedi.28İbrâhîm bu sözü, onların dönmesi için ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir söz yaptı.

(Zühruf/ 26-28)

196.Şüphesiz ki benim velîm [yol gösterenim, yardım edenim, koruyanım], o kitabı indiren Allah’tır. Ve O, düzgün kimselere velî [yol gösteren yardım eden, koruyan] olur. 197.Sizin O’nun astlarından yakardığınız kimseler ise, size yardıma güç yetiremezler, kendi nefislerine de yardım edemezler. 198.Siz onları doğru yola çağırsanız da duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar görmezler.”

Bu ayetlerde de yine şirk koşan akılsızlar kınanmakta ve tek ‘veliyy’nin Allah olduğu, dolayısıyla gerçek yardımın sadece Allah’tan geleceği, Allah’ın ise düzgün insanlara yardım edeceği bildirilmektedir.

Ayrıca ayetlerde, Allah’ın astlarından bel bağlanan ilâhların ne kendilerine ne de onlara tapanlara yardım edemeyecekleri, çağırıldıklarında sesleri duymayacakları ve bakar gibi durmalarına rağmen görmedikleri açıklanmak suretiyle, hem “Bizim ilâhlarımızı karalama! Sonra onların hışmına uğrarsın!” şeklinde peygamberimize yapılan tehditlere cevap verilmiş olmakta, hem de Allah’ın astlarından ilâh edinilen şeylerin kesinlikle ilâh olamayacakları vurgulanmaktadır.

Görünmez varlıkların sembolü sandıkları “şey”lere taparak Allah’a yaklaşacaklarını zanneden ve bu “şey”lerin Allah ile kendi aralarında şefaatçi olacaklarına inanan müşriklerin, bu “şey”lerden yardım isteme, o “şey”lere koku, yağ sürüp mum yakma, kurban kesme gibi törenleri, bazı değişikliklerle günümüzde de devam etmektedir. Ama bu müşrikler bilmelidirler ki, yaptıkları davranışların tümü Yüce Allah tarafından Kur’an’da pek çok defa kınanıp reddedilmiştir. Yakardıkları ise, kıyamet günü onların aleyhine dönecektir:

13,14.Allah, geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneşi ve ayı insanlığın yararlanacağı yapı ve işleyişte yaratmıştır. Hepsi adı konmuş bir müddet için akıp gidiyor. İşte bu, mülk Kendisinin olan sizin Rabbinizdir. O’nun astlarından yakardığınız kimseler bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip olamazlar. Onları çağırırsanız, onlar çağrınızı işitmezler; işitseler bile size cevap veremezler, Kıyâmet günü de ortak koştuğunuzu kabul etmezler. Sana her şeyden haberdar olan Allah gibi kimse haber veremez.

(Fatır/14)

199.Sen afvı/ malın fazlasını al, “urf” [örf, Kur’ân âyetleri öbeği] ile emret ve câhillerden de mesafeli dur.

200.Eğer sana şeytândan bir vesvese gelirse de hemen Allah’a sığın. Kesinlikle O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

Bu ayetlerde Rabbimiz, peygamberimize hitap ederek ona çevresiyle olan ilişkilerini yönlendirmeye yönelik dört temel görev vermiştir:

1-Afvı al: Bu ifade hem malın fazlasını almak [zekât toplamak], hem de hataları bağışlamak, özürleri kabul etmek anlamlarına gelir. Ancak bu ayet indiği dönemde henüz zekât ile ilgili bir yükümlülük bulunmadığından, ifadenin “bağışlamak” diye anlaşılması gerekir. Zaten ayetlerdeki söz akışı da “bağışlamak” anlamına daha uygundur.

Bağışlayıcı olmak, insanlara müsamaha ile yaklaşmak ve çevresine karşı sert davranmamak gibi talimatlar, peygamberimize başka ayetlerde de tekrarlanmıştır:

159.İşte sen, sırf Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever.

(Âl-i Imran/ 159)

125.Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

(Nahl/ 125)

2- Urf ile emret: “ عرفUrf” sözcüğü, bu surenin adı olan “ اعرافa’raf” sözcüğünün tekili olup hem bu surenin baş tarafında, hem de Mürselat suresinin tahlilinde açıkladığımız gibi öncelikle “Kur’an ayetleri öbeği” anlamına gelir. Bu anlama göre, peygamberimizden istenen ikinci husus çevresine Kur’an ayetleri ile emretmesidir. “Urf” sözcüğü ayrıca “örf, güzel ve hayırlı olan şey” anlamına da gelmektedir. “Maruf” kavramı da “urf” sözcüğünün bu anlamdaki türevlerindendir. Ancak; birinci anlamın ikinci anlamı da kapsadığı düşünülürse, sözcüğün buradaki manasını “Kur’an ayetleri öbeği” olarak anlamak daha isabetli görünmektedir.

3- câhillerden de mesafeli dur: “Cahil” sözcüğü, “düşüncesizce hareket eden, inkârcı, bir şey bilmez” anlamlarına gelir. Konunun akışı içerisinde buradaki anlamı ise, “hisleriyle ve tutkularıyla hareket eden, birden bire kızan, düşüncesiz ve kaba insan” demektir. Bu anlama göre Rabbimiz peygamberimizden böyle insanlara aldırmamasını, onların davranışlarından ve kırıcı sözlerinden etkilenerek maneviyatını bozmamasını istemektedir.

63.Ve Rahmân’ın; yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde alçakgönüllülükle yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler.

72.Ve Rahmân’ın kulları, yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygın bir şekilde geçerler.

(Furkan/ 63,72)

3.Ve onlar, boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir, …

(Mü’minun/ 3)

4- Şeytandan Allah’a sığın: Burada konu edilen şeytan “İblis” olup peygamberimizin dikkati kendi içinden gelebilecek zarara çekilmiş ve içindeki şeytandan [İblis’ten] Allah’a sığınması istenmiştir.

96.Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz.

97,98.Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Ve Rabbim! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”

(Mü’minun/ 96–98)

33,34.Ve Allah’a çağırıp/ yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben, Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/ iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın’dır.

35.Bu olgun davranışa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.

36.Ve eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, en iyi duyanın ve en çok bilenin ta kendisidir.

(Fussılet/ 33–36)

98.Öyleyse Kur’ân öğrenip öğrettiğin zaman Racim Şeytan’dan; [aklınıza hemen geliveren, iyiden iyiye düşünme sonucu olmayan, sizi mahvedecek mesnetsiz düşünceler üreten yetiden] Allah’a sığın.

99,100.Şüphesiz ki iman etmiş ve Rablerine işin sonucunu havale eden kimseler üzerinde Şeytan-ı Racim’in hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü, ancak kendisini, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın edinenler ve Allah’a ortak koşanların ta kendileri olan kimseler üzerinedir.

(Nahl/ 98–100)

ŞEYTANDAN ALLAH’A SIĞINMAK:

Şeytandan Allah’a sığınmak, “Euzu billahi mineşşeytanirracim [Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım / Allah’ım, şeytandan sana sığınırım, beni ondan koru!]” demek değildir.

Şeytandan Allah’a sığınmak:

-  Şeytan tipler ve güçler tarafından dayatılan düşünce ve amelleri hemen Allah’ın gönderdiği Kur’an terazisinde tartmaktır.

-  Şeytanın aklımıza, fikrimize zerk ettiği zehirleri Allah’ın Kur’an’da bize ikram ettiği panzehirle tedavi etmektir.

-  Doğruyu Allah’tan öğrenip şeytanın bizi saptırmasına engel olmaktır.

-  Fırtınaya tutulan geminin hemen limana sığınması gibi, derhal Kur’an’a sarılıp problemleri Kur’an ile çözmektir. Bilinmelidir ki, anlamadan Kur’an okumakla bu problemler çözülemez.

Günümüzde bu konuya örnek olabilecek çok sayıda şeytanî vesvese türü mevcuttur. Bu vesveseler birçok yönden insanların hayatına sokulmaya çalışılmaktadır. Bunlardan bir tanesini somut bir örnek olarak sunmanın yararlı olacağı kanısındayız:

Mütedeyyin olmakla beraber bilgisiz ve sıradan insanlara yüzyıllardır şöyle telkinlerde bulunulmaktadır: “Şu kandil gecesinde şu kadar rekât namaz kılar, şu kadar sayıda tespih çekersen, bütün günahların affolur ve cennete gidersin!” Bu telkin ve öneriler ilk bakışta insanların hoşuna gitmekte, daha doğrusu işlerine gelmektedir. Çünkü insanın dünyaya gelişinden itibaren onun “karin”i olarak faaliyet gösteren şeytan [İblis], bu teklif üzerine hemen harekete geçip bir ham düşünce üretmekte, önerilen bu kolay davranışları yaparak cenneti ucuza elde etme fikrini insana “süslü” göstermektedir. Böylece insan, kendisine yapılan bu tür telkin ve öneriler ile hem Allah’ın bildirdiği dışında bir yolla cennet vadeden şeytanların, hem de bu yolu kendisine süslü gösteren beynindeki İblis’in vesveseleri ile karşı karşıya kalmaktadır. İşte, Rabbimizin kendisine sığınılmasını istediği şeytan vesvesesi bu ve buna benzer kuruntulardan oluşmaktadır. Ancak ayetteki ifadelerden anlaşıldığına göre, bu sığınma lâfla olmamaktadır. Zira ayette “Allah’a sığınırım de!” veya “Allah’a sığınmak istiyorum de!” değil, “Allah’a sığın!” denmektedir.

O hâlde yapılacak iş, yukarıda da söylediğimiz gibi, insanın kendisini sadece Allah’ın sözlerine teslim etmesidir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örnek için insan “Cennetin bedeli nedir Ya Rabbi!” diye Allah’a sığınmak isterse, Allah’ın cevabını Kur’an’da bulacak ve bu bedelin “mütteki olmak, ebrardan olmak, malını ve canını Allah’a satmak” olduğunu öğrenerek kendini hem o teklifi yapan yalancı şeytanların, hem de beynindeki İblis’in vesvesesinden kurtarabilecektir.

Sonuç olarak insan mutlaka aklını çalıştırmaya yönelmeli ve bu tarz yalanlarla sürekli vesvese veren şeytanlardan korunmak için Allah’a, O’nun kitabına sığınmalıdır. Böyle yapmalıdır ki, Âdem ve eşi gibi hataya düşmesin.

201,202.Kendi kardeşleri onları sapıklığa sürüklediği ve bırakmadığı hâlde şüphesiz Allah’ın koruması altına giren şu kimseler, kendilerine şeytândan bir vesvese, karanlık kuruntu, sırnaşma gibi bir tufan iliştiği zaman, hatırlarlar/düşünürler. Sonra bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir!

Bu ayetlerde şeytandan Allah’a nasıl sığınılması lâzım geldiği anlatılmakta ve inanmayan kardeşleri tarafından çok büyük etki altında bırakıldıklarında bile, müttekilerin hatırlamak/düşünmek suretiyle Allah’a kulluktan ayrılmayacakları açıklanmaktadır.

89,90.Münâfıklar, kendileri Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmadıkları gibi, sizin de inanmamanızı, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda yurtlarından göç edinceye kadar onlardan yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınan kimseler yahut sizinle ve kendi toplumlarıyla savaşmaktan göğüsleri daralarak size gelenler hariç onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir yakın ve bir yardımcı edinmeyin. Sonra, eğer Allah dileseydi onları size musallat ederdi de onlar sizinle savaşırlardı. Artık eğer onlar sizden mesafelenip de sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah sizin için onlar aleyhine bir yol tanımamıştır.

(Nisa/ 89,90)

202. ayetteki “ و اخوانهمve ihvanühüm [onların kardeşleri]” ifadesi pek çok yerde yanlış olarak “şeytanın kardeşleri” olarak çevrilmektedir. Hâlbuki ayetin yapısı bu anlamı çıkarmaya engel olup, “ همhüm” zamirinin “şeytan” sözcüğüne gönderilmesi mümkün değildir. Zira ayetteki “şeytan” sözcüğü tekil, ona gönderilmek istenen zamir ise çoğuldur. Dolayısıyla “ همhüm [onlar]” zamiri “müttekiler” sözcüğüne gönderilip “ihvanühüm” ifadesinin de “müttekilerin kardeşleri” olarak anlamlandırılması gerekir. Ayet, bizim yaptığımız gibi “Hâl cümlesi” şekline getirildiğinde cümlenin anlamında herhangi bir sorun oluşmamaktadır. Zaten “İsim cümlesi” olan ayetin teknik yapısı da buna uygundur. Cümlede “vav” bağlacının ve “hüm” zamirinin bulunuyor olması, ayetin “Hâl cümlesi” olarak anlamlandırılmasını mümkün kılmaktadır.

203.Onlara bir âyet getirmediğin zaman da, “Kendin onu uyduruverseydin ya!” derler. De ki: “Ben ancak Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa ona uyuyorum.” İşte bu Kur’ân, Rabbinizden gelen kalp gözünü açacak beyanlardır, iman eden bir toplum için bir kılavuz ve bir rahmettir.

Bu ayette, her istenildiğinde ayet veya mucize getiremeyen peygamberimizden, kendisine ayet uydurması yönünde yapılan tahriklere karşı sadece Allah’ın vahyettiğine tâbi olduğunu açıklaması istenmektedir. Çünkü peygamberimiz sadece bir elçidir ve ayet getirmek onun elinde değildir. Allah, dilediği zaman ona vahyeder ve o da kendisine vahyedileni tebliğ eder. Aslında bir peygamberin istenilen anda ayet getirememesi ve vahyi beklemesi, söylediği sözlerin kendi sözü olmayıp vahiy olduğunun kanıtıdır.

15.Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.”

(Yunus/ 15)

109.Ve ortak koşanlar, kendilerine bir alâmet/gösterge gelirse, ona kesinlikle iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah’a yemin ettiler. De ki: “Alâmetler/ göstergeler ancak Allah katındadır.” Onlara alâmetler/ göstergeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz?

(En’am/ 109)

90-93.Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, öğrenip öğreteceğimiz bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan arınıktır. Ben, beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!”

(İsra/ 90)

Ayetin son bölümündeki “İşte bu [Kur’an], Rabbinizden gelen basiretlerdir [kalp gözünü açacak beyanlardır], iman eden bir kavim için bir kılavuz ve bir rahmettir” ifadesi müşriklere bir uyarı mahiyetinde olup şu mesajı vermektedir:  “Elçiyle ve sizi aşan şeylerle uğraşacağınıza, size kılavuz olacak, sizi aydınlatacak ve size rahmet olup sizi kurtaracak Kur’an’ı araştırın!”

204.Ve esirgenmeniz için Kur’ân öğrenilip-öğretildiği zaman, hemen ona kulak verin ve susun.

Bu ayette, Kur’an okunurken onu dinlemenin adabı öğretilmekte ve Kur’an’ın saygıyla, sessiz ve can kulağıyla dinlenilmesi emredilmektedir. Çünkü her kitap gibi Kur’an’dan da ancak böyle istifade etmek mümkündür.

Ayette verilen “Kur’an’ın ciddiyetle dinlenmesi hâlinde ilâhî kelâm olduğunun anlaşılacağı ve ona inanılacağı, böylece de Allah tarafından esirgenip kurtuluşa erileceği” yolundaki mesaj, inanmayanlara yöneliktir. Çünkü müminler, kalp gözünü açan, kılavuz ve rahmet olan ayetleri zaten can kulağıyla dinlemektedirler.

Kâfirler ise kendi hayat düzenlerini eskisi gibi sürdürebilmek için hem sürekli Kur’an’a kulaklarını tıkamakta, hem de halkı Kur’an’dan uzak tutmaya yönelik çeşitli yollara başvurmaktadırlar:

26.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler: “Üstün gelmeniz için bu Kur’ân’ı dinlemeyin, onun içinde anlamsız şeyler yapın/ anlaşılmasını her türlü yolla engelleyin” dediler.

(Fussılet/ 26)

205.Ve her zaman kendi içinden, korkarak ve alçala alçala, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

Ayetteki “sabah akşam” ifadesi, Nâs suresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, “daima, her zaman” anlamında olup burada peygamberimize ve dolayısıyla tüm insanlara Allah’ın nasıl ve ne zaman hatırlanması gerektiği bildirilmektedir.

“Allah’ın anılması, hatırlanması” anlamına gelen “zikrullah” sözcüğü zaman içinde anlam kaybına uğratılarak yozlaştırılmıştır. Bir isim tamlamasından oluşan bu ifadenin doğru anlaşılabilmesi ancak Kur’an’daki bağlamının iyi incelenmesiyle mümkündür. Aksi takdirde sözcüğün tasavvuf terminolojisince zayi edilen gerçek anlamına ulaşılamaz.

206.Şüphe yok ki Rabbini iyi tanıyan kişiler, Allah’a kulluk etmekten büyüklenmezler, O’nu her türlü noksanlıklardan arındırırlar ve yalnızca O’na boyun eğip teslim olurlar.

Surenin bu son ayeti, bir önceki ayette geçen “… korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle …” ifadesinin açıklaması mahiyetindedir. Ayette, Allah’a karşı derin sorumluluk duyan ve O’nun katında itibarlı olan kulların Allah’a kulluktan büyüklenmedikleri, sürekli O’nu noksan sıfatlardan arındırdıkları ve yalnızca O’na boyun eğdikleri bildirilerek Allah katında muteber birisi olmak için “Allah’a kullukta büyüklenmemek, sürekli O’nu arındırmak ve ürpererek sadece O’na yalvarmak, boyun eğmek gerektiği” mesajı verilmektedir.

Bu mesaj Secde suresinde biraz daha ayrıntılı verilmiştir:

15.Gerçekten Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman boyun eğip teslimiyet göstererek yerlere kapanan ve Rablerinin övgüsüyle birlikte noksan sıfatlardan arındıran ve büyüklük taslamayan kimseler inanırlar.

16.Onların yanları, yan gelip yattıkları yerlerden uzaklaşır; onlar keyfetmezler, onlar korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bağışlarlar.

(Secde/ 15, 16)

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.


[1](Lisanü’l Arab, el İsfehani; el Müfredat, vly mad.)

[2] Lisanü’l Arab, el İsfehani; el Müfredat, vly mad.)

[3]              İman-ı ye’s ve iman-ı be’s konusunun ayrıntıları, Tebyînu’l-Kur’ân/İşte Kur’ân’ın, Kıyâmet sûresi’nin tahlilinde “Zoraki İman” başlığı altında verilmiştir.

[4] (Lisanü’l Arab, “zlm” mad. )

[5] (Lisanü’l Arab, el İsfehani; el Müfredat, “cnn” mad. )

[6] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[7](Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[8](Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[9]              Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2:1-25.

[10]             Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 3:1-24.

[11]             Lisânü’l-Arab; c. 5, s. 32-33, “Şcr” mad.

[12]             Lisânü’l-Arab; c. 8, s. 403, “Mvl” mad.

[13]             Bkz. Tebyînu’l-Kur’ân/İşte Kur’ân, c. 1.s??????

[14]             Lisânü’l-Arab; c. 4, s. 434-436.

[15]             Lisânü’l-Arab; c. 9, s. 277, 280.

[16]             el-Müfredât; s. 520, “Verk” mad.

[17]             Tâcü’l-Arûs; c. 13, s. 476-480.

[18]             Lisânü’l-Arab; c. 3, s. 535 “Zvg” mad.

[19]             Lisânü’l-Arab; c. 9, s. 18-19.

[20] (Lisanü’l Arab, el İsfehani; el Müfredat ; “vky” mad.)

[21] (el İsfehani; el Müfredat, hşy mad.)

[22]             Zerkeşî, el-Bürhân; Suyûtî, el-İtkân.

[23]             Suyûtî, el-İtkân; c. 1, s. 538, 539 ve Zerkeşî, el-Bürhân; c. 4, s. 392-395.

[24]             Râgıb el-İsfehanî, el-Müfredât, “Fahşâ” mad.

[25]             el-Müfredât; s. 218-219, “Zeyn” mad.

[26] Lisânü’l-Arab, c. 4, s. 563-564; el-Müfredât, s. 231, “Srf” mad.

[27](el İsfehani; el Müfredat, Lisanü’l Arab, “ ism” mad. )

[28]Lisanü’l Arab, “emm” mad. )

[29] Lisanü’l Arab, “ümmet” mad. )

[30](el İsfehani; el Müfredat, ümmet mad.)

[31] Lisanü’l Arab, “emm” mad. )

[32](Lisanü’l Arab, “emm” mad. )

[33](el İsfehani; el Müfredat, imam mad.)

[34](Lisanü’l Arab, (Tacü’l Arus; (el İsfehani; el Müfredat

“ecl” mad. )

[35] (Lisanü’l Arab, “nisyan” mad. )

[36]             İbn-i Manzur, Lisânü’l-Arab; c. 6, s. 198.

[37]             İbn-i Manzur, Lisânü’l-Arab; c. 6, s. 198.

[38]             İbn-i Manzur, Lisânü’l-Arab; c. 6, s. 198.

[39] lisan

[40] (Lisanü’l Arab, “te’vil” mad. )

[41] (Lisanü’l Arab, “istiva” mad. )

[42](Lisanü’l Arab, “shr” mad. )

[43]             İbn-i Abbâs.

[44]             el-Kelbî.

[45]             Vehb b. Münebbih.

[46]             Amr b. Şeddad.

[47] (Lisanü’l Arab, “hlf” mad. )

[48]             Sale (Kur’ân’ı İngilizceye çeviren bilgin).

[49]             Tâcü’l-Arûs, c. 4, s. 373-374; Lisânü’l-Arab, c. 1, s. 698.

[50]      (Lisanü’l Arab, “casim” mad. )

[51]             Tekvin, 9:20-27.

[52]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[53]      (Lisanü’l Arab, “srf” mad. )

[56]             Lisân, “‘Asâ” mad.; Tâc, “‘Asâ” mad.

[57]             Lisânu’l-Arab, “Sab” mad.; Tâcu’l-Arûs, “Sab” mad.

[58]             Lisânu’l-Arab, “Byz” mad.

[61]  (Râgıp, el-Müfredât; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb

[65] Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an

[66] Yuşa; 24. 4, 15. Cümleler:

[67]             Lisânu’l-Arab, “Bhr” mad.; Tâcu’l-Arûs, “Bhr” mad.

[68]             Lisânu’l-Arab, “Yemm” mad.; Tâcu’l-Arûs, “Yemm” mad.

[69]             Mezmurlar, 136:11-16.

[70]             Çıkış, 14:1-31.

[71]             Lisânu’l-Arab; c. 7, s. 241-245, “Qtl” mad.; Tâcu’l-Arûs, c. 15, s. 607-606, “Qtl” mad.; Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, “Qtl” mad.

[72] (Lisanü’l Arab; c: 3, s: 486-488  “zbh” mad.; Tacü’l-Arus, c: 4, s: 38-41 “zbh” mad.)

[73] Kitab-ı Mukaddes; Çıkış; 1/ 8–22:

[74] Ana Britannica ansiklopedisi; c: 28, s: 34

[75] (Lisanü’l-Arab; Nazar mad.)

[76] (Lisanü’l-Arab; c.2, s.188,189 Celâ mad.)

[77] (Kurtubi; A’râf; 148 ile ilgili açıklamalardan)

[78] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı: Meal- Tefsir

[79] (Lisanü’l-Arab; c: 3 s: 245)

[80] ( Buhari; Sulh ve İlim kitapları)

[81] (Ana Britannica, c:32, s:393)

[82] 14. Bölüm; 25–30. cümleler:

[83] 16. Bölüm; 7–15. cümleler:

[84] 21. Bölüm; 33–46. cümleler:

[85] Tesniye; 18. Bölüm, 15-19. Cümleler:

[86]             Lisânu’l-Arab; Tâcu’l-Arûs, “Ayn” mad.

[87]             Sayılar, 1:1- 16.

[88] Razi, İbn Abbas’tan)

[89] Çıkış/ 19. bölüm

[90] (Muvatta, Kader 2; Tirmizi, Tefsir, A’raf; Ebu Davut, sünnet.)

[91] (Tirmizi Tefsir, A’raf.)

[92] (Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[93] (Mukatil)

[94] (Lisanü’l-Arab; c:3, s:325-327; drc mad.)

[95] (Taberî; İbn Abbas’tan naklen)

[96] Tekvin/ II. Bab, 18–25. cümleleri)

[97](Razi; el Mefatihu’l Gayb)