87-BAKARA SÛRESİ-2

 

TAHLİL:

1.ا[elif/1], ل [lâm/30], م [mîm/40].

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, “Hurûf-ı Mukatta‘a” [kesik harfler] denilen bu harflerin neyi ifade ettiği henüz bilinmemektedir. Bir uyarı veya gelecek âyetlere dikkat çekme ünlemi olabilecekleri gibi, Kur’ân’ın içyapısına ait önemli bir yapı taşı da olabilirler. Ayrıca, Kur’ân indiği dönemde henüz rakamların icat edilmediği, rakam yerine EBCD harflerinin kullanıldığı dikkate alındığında, bu harflerin belirli sayıları ifade ediyor olması da mümkündür. Ancak bu durumda da söz konusu sayıların matematiksel olarak neyi ifade ettikleri henüz bilinmemektedir. İleriki dönemlerde yapılacak çalışmalar sonucunda bu harflerin doğru şekilde te’vîl edilebileceği kanaatindeyiz.

Ebced hesabına göre sûrenin başındaki harflerin sayı değerleri şöyledir:

 ا[elif/1],

 ل[lam/30],

 م[mim/40].

2-4.İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ıssız yerlerde iman eden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan], kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcama yapan/ başta yakınları olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayan,, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden Allah’ın koruması altına girmiş kişiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur.

5.İşte bunlar, Rablerinden bir kılavuz üzerindedirler. Yine işte bunlar, kurtulanların, kazançlı çıkanların ta kendileridir.

Bu âyet grubunda Kur’ân’a ve Kur’ân’ın oluşturduğu muttaki kitleye değinilmiştir. Ayrıca burada, Kur’ân’da  ريب[rayb/tutarsızlık, çelişki ve şüphe] olmadığı belirtilmiştir, ki bundan, “Kur’ân’ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirildiğinde şüphe bulunmadığı, insanlara güzeli-doğruyu sunduğu, onda tutarsızlık, çelişki, gerçek dışı bir şeyin olmadığı” sonucu çıkarılabilir.

Kur’ân’ın nitelikleri hakkında birçok yerde  (Bakara/23-24, Zümer/27-28,  Kehf/1-4,  Fussilet/44)  bilgi verilmiştir:

Sonra da Kur’ân’ın gaybda iman eden, salâtı ikâme eden, kendilerine Allah tarafından verilen rızıklardan infak eden, Kur’ân’a ve Kur’ân’dan önce indirilen kitaplara iman eden ve âhirete de kesinlikle inanan muttakilere; samimi müslümanlara rehber olduğu vurgulanmıştır. Ardından da muttakilerin; zarar etmeyen, fenalık görmeyen, zafer kazanan kimseler olduğu ifade edilmiştir.

Burada, Kur’ân’ın muttakiler için rehber olduğu; başka âyetlerde ise muttaki, fâsık, fâcir, müşrik, kâfir herkese rehber olduğu ifade edilmektedir; ki bundan kasıt, bu kitaptan ancak muttakilerin yeterince yararlanacağı, diğerlerinin yararlanamayacağıdır.

Takvâ ve muttaki kavramları hakkında A‘râf sûresi’nde  (26. Âyet) ayrıntılı açıklama yapılmıştır. Ez cümle, “Taqvâ, ‘insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması, ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılması, en vecizifadesiyle “Allah’ın koruması altına girmesi”dir”

Ancak konu ile ilgili diğer Kur’ân âyetleri de göz önüne alınarak daha geniş bir tarif de yapılabilir: “Taqvâ, ‘iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah’ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta ve darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, salâtı ikâme etmek, kulluk bilinciyle tazarrulu duada bulunmak; zekât vermek, verilen sözde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tevbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmek’tir.”

Bütün bu tariflere dayanarak özlü bir ifade ile taqvâ‘nın, “iman ve onun yansıması” olduğunu söylemek de mümkündür.

Muttakilerin özelliği sayılırken şu nitelikler önplana çıkarılmıştır:

Âyetteki,  بالغيب[bi'l-ğaybi] ifadesini, “gayba iman” ve “gaybda iman” olarak çevirmek mümkündür. Zira  ب[be] edatı, “ilsak” anlamında kullanıldığı gibi, “zarf” anlamında da kullanılır. Kur’ân’da bunun birçok örneği vardır. Burada konu, ileriki âyetlerden de anlaşılacağı üzere “gaybda iman”dır. Yani, iki yüzlü olmayıp, hem göz önünde hem de tenhada, kimsenin görmediği yerlerde gerçekten imanlı olmaktır.

Ğaybda iman ilgili daha evvel (Fâtır/18,  Kaf/32-33, Fâtır/28, Yûnus/57) geniş açıklamalar yapmıştık. Burada ilgili âyetleri hatırlatmakta yarar vardır:

Bu paragrafta rızkın Allah tarafından verildiği, verenlerin de Allah’ın verdiğinden verdiklerine dikkat çekilmiştir. Rızık ve rızık olarak verilenlerin Allah yolunda harcanmasına dair Kur’ân’da yüzlerce âyet mevcut olup hatırlamaya yönelik olarak birkaçını zikrediyoruz: Fâtır/3, Zâriyât/58,  Mülk/21,  Hûd/6,  Münâfikûn/10,  (Tevbe/34.

“Allah’ın verdiği rızıktan, hayr için harcamak; nafakayı (ihtiyaç maddelerini temin etmek)” demek olan infak, fert ve toplumu tehlikeden korur, sosyal patlamayı engeller.

İnfakın olmadığı toplumlarda yoksulluk ve açlık; bundan da kıskançlık ve düşmanlık meydana gelir ve neticede sosyal patlama kaçınılmaz olur:

195.Ve Allah yolunda malınızı harcayın, kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri-güzelleştirenleri sever.

                                                                             (Bakara/195)

İnsanın sevdiği şeylerden Allah yolunda harcaması ise insanı, cennetliklerin nitelikleri olan birr ve takva mertebesine ulaştırır:

92.Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla “iyi adamlık” mertebesine eremezsiniz. Ve siz, her neyi bağışlarsanız kesinlikle Allah, onu en iyi bilendir.

                                                                                (Âl-i İmrân/92)

89.Allah, sizi, kasıtsız olarak yaptığınız/ağız alışkanlığı yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat kasıtlı yaptığınız/sözleşmeler oluşturduğunuz yeminlerinizden sizi sorumlu tutar; onun kefareti, ehlinize yedirdiğinizin en hayırlısından/en iyisinden on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin kefaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah, karşılığını ödersiniz diye âyetlerini sizin için böyle açığa koyar.

                                                                                  (Mâide/89)

133-135.Ve Rabbinizden bağışlanmaya, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcama yapan, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları kötü şeylerde bile bile ısrar etmeyen, Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Ve Allah, iyilik, güzellik üretenleri sever.

                                                                       (Âl-i İmrân/133-135)

265.Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlamlaştırmak için harcamada bulunanların durumu da kendisine bol yağmur isâbet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir bahçenin durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur düşmese de bir çisinti… Allah, yapmakta olduklarınızı en iyi görendir.

                                                                                        (Bakara/265)

274.Mallarını her zaman, gizlice ve açıkça Allah yolunda harcayan kimseler; işte onların, Rableri nezdinde ödülleri vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

                                                                                          (Bakara/274)

267.Ey iman etmiş kimseler! Kazandıklarınızdan, sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız pis şeyleri vermeye yeltenmeyin. Ve şüphesiz Allah’ın çok zengin/hiçbir şeye muhtaç olmayan, övülen/övgüye lâyık bulunan olduğunu bilin.

                                                                                              (Bakara/267)

Âyetteki, …sana indirilene… ifadesiyle, vahiylerin tümüne iman etmek gerektiğine işaret edilmiştir. Bir insanın, mü’min ve muttaki olabilmesi için ilk peygamberden son peygambere kadar indirilmiş tüm vahiylere inanması gerekir.

Nitekim Mekke döneminde Peygamber’e şu direktifler verilmişti:

15,10.İşte bunun için sen, davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların boş iğreti arzularına uyma ve de ki: “Ben, Allah’ın kitaptan indirdiğine inandım ve ben, aranızda adaleti gerçekleştirme görevi ile emrolundum. Allah, bizim Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız yalnızca bize, sizin yaptıklarınız da yalnızca size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir delile yer yoktur. Allah, bizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de yalnız O’nadır. Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah’a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah’tır. Ben, yalnız O’na işin sonucunu havale ettim ve ben, yalnız O’na yöneliyorum.”

                                                                          (Şûrâ/15, 10)

285,286.Elçi, kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah’a, doğal güçlerine/haberci âyetlerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah’ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır. Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve affet bizi, bağışla bizi, merhamet et bize! Sen bizim yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınımızsın. Ve de kâfirler toplumuna; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden toplumlara karşı yardım et bize” dediler.

Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka; kapasitesi dışında yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır.

                                                                        (Bakara/285,286)

136.Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e ve İsmâîl’e ve İshâk’a ve Ya’kûb’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilene ve peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik; onlardan hiç birini diğerinden ayırmayız ve biz ancak O’nun için islâmlaştıranlarız [sağlamlaştıran/ esenlik-mutluluk kazandıran birileriyiz].”

                                                                                       (Bakara/136)

84.De ki: “Biz, Allah’a, bize indirilen Kur’ân’a, İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kûb’a ve torunlara indirilene, Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O’nun için İslâmlaşanlarız.”

                                                                                  (Âl-i İmrân/84)

Muttakilerin, “salâtı ikâme eden kişiler” olarak nitelendiğini görmekteyiz. Salât ve salâtın ikâmesi ile ilgili daha evvel ayrıntılı bilgiler sunulmuştu. Burada kavramlar ile ilgili özet bir tanım yapmakla yetiniyoruz:

الصّلوة[SALÂT]

Salât sözcüğünün anlamını, “destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak; sorunların çözümünü üzerine almak” şeklinde özetlemek mümkündür. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, buradaki sorunlar, sadece bireysel sorunları değil, toplumsal sorunları da kapsamaktadır. Dolayısıyla الصّلوة [salât] sözcüğünün anlamını, “yakın çevrede bulunan muhtaçlara yardım” boyutuna indirgemek doğru olmayıp, “topluma destek olmak, toplumu aydınlatmak, toplumun sorunlarını sırtlamak, üstlenmek, toplumun sorunlarını gidermek” boyutunu da içine alacak şekilde geniş düşünmek gerekir. Yapılacak yardımın, sağlanacak desteğin gerçekleştirilme şeklinin ise “zihnî” ve “mâlî” olmak üzere iki yönü bulunmaktadır: A) Zihnî yönü ile salât; eğitim ve öğretimle bireyleri, dolayısıyla da toplumu aydınlatmak, rüşde erdirmek; en sağlam yola iletmek; B) Mâlî yönü ile salât; çeşitli iş imkânları ve hastalıkta, emeklilikte, âfetlerle karşılaşıldığında devreye giren güvence sistemleri ile bireylerin mâlî sıkıntılarına yardım etmek, onları zor günlerinde sırtlamak, böylece de toplumun sıkıntılarını gidermek demektir.

إقام الصّلوة [İQÂMİ'S-SALÂT/SALÂT'IN İKÂMESİ]

Kur’ân’da, salâtın ikâmesi ile ilgili, emir ve haber cümlesi niteliğinde yüzlerce ifade olup, bunlar genellikle “namazı doğru kıl, namazlarını dosdoğru kılarlar” şeklinde çevirilegelmiştir. Bizim yaptığımız tahlil bu çevirilerin, ifadenin anlamını yansıtmak açısından yetersiz kaldığını, hatta yanlış olduğunu göstermektedir.

إقام [iqâm] ve الصّلوة [es-salât] sözcüklerinden oluşan ifadedeki salât sözcüğünün anlamı yukarıda açıklandığı için, burada iqâm sözcüğünü tahlil edeceğiz:

Q-v-m harflerinden oluşan iqâm sözcüğü, “oturmak” fiilinin karşıtı olan qıyâm sözcüğünün if‘âl babından mastarıdır ve lügatlerde bu kalıbın anlamı, “ayağa kaldırmak, dikmek, ayakta tutmak” olarak belirtilmiştir.

Buna göre,  إقام الصّلوة[iqâmi's-salât] tamlamasının anlamı da, “zihnî ve mâlî yardım ve destekle sorunların üstlenilip giderilmesi ve devam ettirilmesi, yani ayakta tutulması” demek olmaktadır.

Bunu somutlaştırarak ifade etmek gerekirse, zihnî yönü ile salâtın ikâmesi, “eğitim ve öğretim için okullar, halk evleri, halk eğitim merkezleri açılması ve bunların [maarif sisteminin] ayakta tutulması”; mâlî yönü ile salâtın ikâmesi ise, “iş alanları açılması, Emekli Sandığı, Bağkur, SSK gibi sosyal güvenlik sistemlerinin teşkil edilmesi, yoksul ve yetimlerin desteklenerek –bekâr ve dulların evlendirilmesi de dâhil– her türlü sorunlarının sırtlanması, her türlü sıkıntılarına çare olunması için kurumlar oluşturulması, bu sistem ve kurumların sürekli yaşatılarak ayakta tutulması” demektir.

Muttakilerin bir niteliği de, âhirete kesinkes inanmalarıdır. Zira âhirete iman, hakk dinin en önemli ilkelerinden biridir. Tüm kötülüklerin, âhirete inanmamaktan [din gününü yalanlamaktan] kaynaklandığı onlarca âyette yer almıştır:

1.Âhirette herkesin iyi veya kötü, yaptığı işlerin karşılığını görmesini/ Allah’ın sosyal düzeni belirleyen ilkelerini yalanlayan şu kimseyi gördün mü/ hiç düşündün mü? 2,3İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse.

                                                                                (Mâûn/1-3)

5.Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: 6Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”

                                                                                   (Kıyâmet/5-6)

Hâlbuki âhiret vardır ve aklını kullanan kimseler için dünyadan daha değerlidir:

169.Derken onlardan sonra bir nesil gelip onların yerlerine geçti. Kitab’a mirasçı oldular. Onlar bu dünyanın değersiz kazanımlarını alırlar, “Bize ileride mağfiret olunur/ suçlarımız bağışlanır” diyorlardı. Kendilerine ona benzer değersiz bir mal gelirse, onu da alıyorlardı.–Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Hâlbuki onda olanı okuyup öğrenmişlerdi. Âhiret yurdu, Allah’ın koruması altına girmiş kimseler için daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?–

                                                                             (A‘râf/169)

32.Ve basit dünya hayatı, sadece eğlence ve oyundur. Son yurt/Âhiret yurdu ise, Allah’ın koruması altına girenler için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?

                                                                               (En‘âm/32)

ÂHİRETE İMANIN FAYDALARI

Âhiret, rahatına düşkün ve dünya nimetlerini arzulayan bir yapıda yaratılmış olan insanı, bu uğurda işleyeceği suçlar konusunda caydırıcı bir unsurdur. Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışta bulunabilecek yapıdaki insan, ancak bir mükâfat ve ceza yurdunun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte, böylece dünya yaşamındaki kötülükler frenlenmektedir.

Nitekim tâğûtların tuğyanının sebebi, âhirete inanmamalarıdır:

1.Âhirette herkesin iyi veya kötü, yaptığı işlerin karşılığını görmesini/ Allah’ın sosyal düzeni belirleyen ilkelerini yalanlayan şu kimseyi gördün mü/ hiç düşündün mü? 2,3İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse.

                                                                                      (Mâûn/1-3)

İnsanın yaptıklarının karşılığını bu dünyada tam olarak gördüğünü söylemek mümkün değildir. Zira birçok iyi davranış, görülmediği veya görmezden gelindiği için karşılıksız kalır, birçok iyi insan da zulme uğrar, su-i istimale maruz kalır ve bu yüzden ümidini kaybeder. Âhirete inanan insan ise ümitsizliğe düşmez, isyan etmez, kendisinin de kötü olması gerektiğini düşünmez, kişisel cezalandırmaya kalkışmaz; bunun bir imtihan vesilesi olduğunu kabul ederek sabreder.

Âhiret inancı, dünya hayatının çekilmezliği ve anlamsızlığı düşüncesini ortadan kaldırır, geçici olandan sürekli olana geçme özlemi oluşturur.

Âhiret inancı, ufku açar; uzun vâdeli düşünmeyi, planlamayı ve hedef edinmeyi sağlar; böylece inanan kişi, dünya hayatını âhirete göre planlar.

Dünyada yapılan bir davranışın âhirette karşılığının olacağı inancı, insanda bir iç disiplin oluştururlar.

6.Şüphesiz şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş şu kimseler; onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir: onlar inanmazlar.

7.Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; onların gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlar içindir.

Burada, gerçek mü’min ve muttakilerin zikrinden sonra, küfür ve fücûr ehli tescilli; belirli kâfirler konu edilmiştir. Burada vurgulanan, kalbi paslanmış kimselerin iman etmeyeceği hususudur, ki bu durum Mekkî âyetlerde birçok kez yer almıştı:

9.Ve Biz, onların önlerinden bir set, arkalarından bir set oluşturduk. Böylece Biz, kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler. 10Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar.

                                                                                         (Yâ-Sîn/9-10)

Kâfirûn sûresi’nin tahlilinde “كفر küfr” ve كافر kâfir” sözcükleri ile  ayrıntılı bilgi verilmişti özet olarak,

كفر [küfr] sözcüğünün sözlükteki birincil anlamı, “örtmek” tir. Karanlığı ile her şeyi örttüğü için geceye, كافر [kâfir/örten] dendiği gibi, erişilen nimetlere teşekkür etmeyerek yapılan nankörlüğe de küfr denir.

كفر [küfr] sözcüğünün terim anlamı ise, “Allah’ın varlığını ve birliğini, rabbliğini, ilahlığını, peygamberlik kurumunu ve peygamberleri, din gününü ve âhireti bile bile inkâr etmek”tir. Bu anlamıyla imanın zıddı olan inançsızlığı ifade eder.

Bu âyet grubunu iyi anlayabilmek için, Tîn sûresi’nde yaptığımız açıklama ile Mutaffifîn sûresi’ndeki paragrafa göz atmak gerekir:

14.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Onların kazandıkları, kalpleri üzerine pas olmuştur.

                                                                                           (Mutaffifîn/14)

Bu âyette, yine müşriklerin âhireti yalanlamaları, özellikle de Kur’ân için, Daha öncekilerin masalları demeleri reddedilerek gerçek ortaya konmaktadır: İşin aslı onların kalpleri pas tutmuştur. İşledikleri ameller kalpleri üzerinde pas tabakası oluşturmuştur. Kalplerini örtmüş işe yaramaz hale getirmiştir.

İyi ya da kötü bir şeyin sürekli yapılması insanda bir alışkanlık, tutku meydana getirir; Sürekli o işi yapmak ister. Hatta, elinde olmadan sürekli yapar durur. Sürekli kötülük yapması hâlinde bu durum insanda, alışkanlık hâline gelir; kişi alışkanlığının tutsağı olur. Hayatını bu tutsaklıkla devam ettirir gider. İşte burada konu elden kâfirler de kötülük ede ede kötülüğü alışkanlık hâline getirip, gönülleri paslanmış, başka şey yapamaz olmuşlardır.

Kalplerin pas tutması ile ilgili Tin sûresi’nde “Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi” başlığı altındaki detaya bakılabilir.[1]

8,9.İnsanlardan bir kısmı da, –inanan kişiler olmamalarına rağmen– “Allah’a ve âhiret gününe inandık” derler. Allah’ı ve inanmış kimseleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini aldatırlar da bilincine ermezler.

10.Onların kalplerinde hastalık vardır da Allah, onlara hastalığı artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı da onlar için acı bir azap vardır.

11.Onlara, “Yeryüzünde kargaşa çıkarmayın” denildiğinde de, “Biz ancak düzelten kişileriz” derler.

12.Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, kargaşa/karışıklık çıkaranların ta kendileridir, fakat bilincine ermiyorlar.

13.Ve onlara, “İnsanların inandığı gibi inanın” denilince, “Biz, o aklı ermezlerin inandığı gibi mi inanacağız!” derler. Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, aklı ermezlerin ta kendileridir. Velâkin bilmiyorlar.

14.Onlar, inanmış kimselere rastladıkları zaman da, “İnandık” dediler. Kötü niyetli elebaşlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, “Şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz sadece alay edenleriz” dediler.

15.Allah, onlarla alay eder ve tuğyanları içinde serserice dolaşmalarına süre tanır/izin verir.

Bu âyetlerde, toplumdaki inkârcıların bir başka grubu tanıtılmaktadır. Bunlar, inanmadıkları hâlde insanları aldatmak ve onlardan çıkar sağlamak için inanmış gözüken ikiyüzlülerdir. Burada imanın sadece söylemden ibaret olmadığı vurgulanarak onlara, “inanacaksanız adam gibi inanın!” denilmiştir.

2,3.İnsanlar, denenmeden, “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ve andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de saflaştırılmaları için ateşlere/ sıkıntılara sokmuştuk. Artık elbette Allah, doğru kimseleri bildirecektir ve elbette yalancıları da kesinlikle bildirecektir.

                                                                                             (Ankebût/2-3)

İman-amel ilişkisi hakkında sunduğumuz detaya bakılabilir.[2]

14. âyette zikri geçen şeytânlar, “Medîne’deki kâfirlerin akıl hocası olan kimseler”dir.

İKİYÜZLÜLERİN ALLAH’I ALDATMASI

Aslında Allah’ı aldatmak, aklen de naklen de imkânsızdır. O nedenle, “Allah’ı aldatmak” ifadesiyle, “kamuyu ve Elçi’yi” aldatmak” kasdedilmiştir. Bununla ilgi Kur’ân’da örnekler mevcuttur:

10.Şüphesiz sana bağlılık yemini eden şu kimseler, gerçekte Allah’a bağlılık yemini etmektedirler. Allah’ın gücü; nimetleri, yardımları onların güçlerinin; yardımlarının, hizmetlerinin üzerindedir. O nedenle kim sözünden dönerse, artık sadece kendisi aleyhine olmak üzere dönmüştür. Kim de Allah’a verdiği söze vefa gösterirse, Allah ona hemen büyük bir ödül verecektir.

                                                                                    (Fetih/10)

 41.Yine, biliniz ki eğer siz Allah’a, hak ile bâtılın ayrıldığı o gün; iki ordunun karşı karşıya geldiği Bedir günü, kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman etmiş iseniz, herhangi bir şeyden ganimet olarak elinize geçirttiğimiz şeyler; artık onların beşte-biri, Allah, Elçi, yakınlığı olanlar; yurtlarından çıkarılan fakirler, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir. Ve Allah, her şeye güç yetirendir.

                                                                                              (Enfâl/41)

57.Şüphesiz Allah’a ve Elçisi’ne eziyet verenler; Allah onları dünyada ve âhirette dışlamıştır. Ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.

                                                                                               (Ahzâb/57)

Âyette zikredilen ikiyüzlülerin, Allah’ı ve iman edenleri aldatması konusuna gelince, bu, şu şekillerde söz konusu olmaktadır:

* Bunlar çevrelerinde mü’min gözükerek itibar görmek sûretiyle,

* Rasûlullah ve mü’minlerden sırlar çalmak sûretiyle,

* Kâfirlere uygulanacak yasalardan kendilerini korumak sûretiyle,

* Savaş ganimetlerinden pay almak sûretiyle,

* Dini, maddî ve manevî çıkarlarına âlet etmek sûretiyle.

İkiyüzlülerin kendilerini aldatması ise, bu suçları nedeniyle, onlara verilecek cezanın artırılmasıdır. Bu sebeple, onlar gerçekte, sadece kendilerini aldatmış olurlar.

Ayrıca Allah onların her türlü planlarını tersine çevirir. Onların düzenleri hakkında bilgi verir. Bu hususta şu âyetler yeteri kadar açıktır:

142,143.Şüphesiz ki münâfıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Ve onlar, salâta [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmaya; toplumu aydınlatmaya] kalktıkları/toplum içine çıktıkları zaman, ikisi arasında gidip gelen kararsızlar olarak, tembel tembel kalkarlar, mü’minlerle ve kâfirlerle olmazlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah’ı ancak, pek az olarak anarlar. Ve Allah, kimi saptırırsa, sen artık ona bir yol bulamazsın.

                                                                                             (Nisâ/142)

54.Ve inanmayanlar kötü plân yaptılar, Allah da onların kötü plânlarını boşa çıkardı. Ve Allah, kötü plânları boşa çıkaranların en hayırlısıdır.

                                                                                (Âl-i İmrân/54)

15.Şüphesiz onlar, oldukça tuzak kuruyorlar. 16Ben de onları cezalandırırım.

                                                                                  (Târık/15-16)

50.Ve onlar, böyle bir tuzak kurdular, şüphesiz Biz de onların farkında olmadığı bir ceza ile cezalandırdık.

                                                                                     (Neml/50)

33,34.Allah’a ve Elçisi’ne karşı savaşan;  bozum yapmaya teşebbüs etmiş olan ve yeryüzünde kargaşa çıkarmaya çalışanların –siz onlar üzerine güçlü olmazdan/onları yakalayıp denetim altına almazdan önce hatalarından dönenler hariç– karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/ arka arkaya kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir aşağılıktır. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

                                                                                       (Mâide/33,34)

13. âyetteki, İnsanların inandığı gibi inanın ifadesindeki insanlar sözcüğü ile kimlerin kasdedildiğini anlamak için biraz fikir yürütmek gerekir. Âyetteki, النّاس [en-nâs] sözcüğünün başındaki  ال[el] takısı, “ahd-i hâricî” anlamına alınırsa, “Elçi ve o’nunla beraber olan kişilerin iman ettikleri gibi iman edin” anlamına ulaşılır. Öyleyse buradaki insanlar,“Peygamber ve o’nunla birlikte inanmış olan insanlar”dır.

15. âyette, Allah, onlarla alay eder ve tuğyanları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verirbuyurulmuştur ki buradaki, Allah’ın  “onlarla alay etmesi” ifadesinden, “Allah’ın onları cezalandırması”nı anlamak durumundayız.

Buna, belağat ilminde müşâkele sanatı denir. Daha önce müşâkele sanatından bahsetmiştik:[3]

40.Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse, artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez.

                                                                                               (Şûrâ/40)

194.Dokunulmazlık ayı, harâm aya karşılıktır. Ve bütün dokunulmazlıklar/ bağlayıcı hükümler, birbirine karşılıktır. O hâlde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın. Ve Allah’ın koruması altına girin. Ve bilin ki Allah, Kendi koruması altına girmiş kişiler ile beraberdir.

                                                                                                              (Bakara/194)

78,79.Şüphesiz onlar; mü’minlerden, sadakalardan kendi gönülleriyle bağışta bulunanlara ve güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanlara dil uzatan, sonra da onlarla alay eden kimseler, Allah’ın, onların sırlarını ve fısıltılarını bilip durduğunu ve şüphesiz Allah’ın bütün bilinmeyenlerin çok iyi bilicisi olduğunu bilmediler mi? Allah, onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

                                                                                                      (Tevbe/79)

Ve  En‘âm/33, Tevbe/65, Mutaffifîn/29-36.

Buradaki alayı, kıyâmet günündeki alay olarak anlamak da mümkündür.

Bu âyetlerde insanlar, “münâfık” olarak nitelenmektedir. Bu  kavramla ilgili yine kısa bir bilgi sunmak yararlı olur:

NİFAK-MÜNÂFIK

 منافق[münâfıq] sözcüğü, “yer altındaki ev, barınak, in” anlamına gelen نفق [nefeqa] sözcüğünden gelir. Kertenkele ve yaban faresinin yer altındaki yuvalarına, نفقة [nüfeqa] ve  نافقة[nâfiqa] denir. Yaban faresinin yer altında birden çok yuvası olur; kaçtığı zaman yuvalardan hangisine gittiği bilinmez. O nedenle de yakalanmaz.

Münâfığa bu ismin verilmesinin sebebi, onun birden çok inancının olmasıdır. O, bir bakarsın İslâm’a girmiş, bir bakarsın ondan çıkıp başka bir dine girmiştir.[4]

Dinî bir terim olarak nifaq, “inanmadığı hâlde çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati icabı kendini müslüman göstermek; Allah’a, Rasûlü’ne ve mü’minlere düşmanlığını gizlemek” demektir. Bunu yapan kişiye de “münâfık” denir.

Âyetten anlaşıldığına göre buradaki münâfığın ön plana çıkan özelliği, yükümlülüklerden kolayca sıyrılıp çıkmaya teşebbüs etmesidir. Toplum içinde fesatçı olmaları, akılları sıra Allah’a oyun etmeye çalışmaları, gösterişçi olmaları, salât görevine gönülsüz, üşene üşene katılmaları, döneklikleri, maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvurmaları, kötü sözlerin müslümanlar arasında yayılmasını istemeleri, yaptıkları kötülüğe sevinmeleri ve övünmekten hoşlanmaları vs. gibi özellikleri de Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ ve Mâide sûrelerinde zikredilecektir.

Bu tipler, tüm toplumların her zaman en büyük problemi, belaları olmuşlardır:

204.İnsanlardan kimi de vardır ki, onun basit dünya yaşamı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah’ı şâhit tutar. Ve o, düşmanlığı en yaman olanıdır.

                                                                                             (Bakara/204)

10. âyetteki, Onların kalplerinde hastalık vardır da Allah, onlara hastalığı artırdı ifadesindeki hastalık, “onların dünyaya meyledip dünyayı sevmeleri, âhiretten yana gâfil olup ondan yüz çevirmeleri”dir. Allah’ın onların hastalığını artırması da, “onları kendi hâllerine bırakması, onlara mühlet verip hemen cezalandırmaması, geçici başarılara kapılıp kötülüklerini sürdürmelerine imkân tanıyarak kalplerini, kulaklarını mühürlemesi ve gözlerini perdelemesidir. Yani, sağlıklı düşünmemeleri, değerlendirme yapmamaları; bunun neticesi olarak da dine-diyanete eğilmemeleridir.

125.Kalplerinde bir hastalık olanlara; zihniyeti bozuk kimselere gelince de; onların da pisliklerinin içine pislik ilave etmiştir. Ve onlar, kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenbirileri olarak ölmüşlerdir.

                                                                                    (Tevbe/125)

46.Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

                                                                                        (Hacc/46)

166-168.İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah’ın izniyledir/ bilgisiyledir. Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bilsin diyedir. Ve onlara: “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar: “Biz, savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar o gün, imandan çok Allah’ın ilâhlığını, rabliğini örmeye yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”

                                                                                (Âl-i İmrân/166-167)

11.Bedevi Araplardan geri bırakılmış; sizinle gelmemiş olanlar, sana yakında, “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti/alıkoydu. Hadi Allah’tan bizim bağışlanmamızı dile” diyeceklerdir. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: “Allah, size bir zarar dilediyse veya bir yarar dilediyse O’na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Tam tersi Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

                                                                                 (Fetih/11)

14.Bedevi Araplar, “İnandık!” dediler. De ki: “Siz İnanmadınız, ama ‘Eslemna [sağlamlaştırdık/kendimizi sağlama aldık]!’ deyin; iman henüz kalplerinize girmedi. Ve eğer Allah’a ve Elçisi’ne itaat ederseniz, O, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi size eksiltmez.” Gerçekten Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir!

                                                                                (Hucurât/14)

145,146.Şüphesiz ki münâfıklar –tevbe edenler, düzeltenler, Allah’a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesna; artık bunlar, mü’minlerle beraberdirler ve Allah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir –, Ateş’ten, en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın.

                                                                                 (Nisâ/145)

Demek ki münâfık, kâfirden daha âdi bir insan tipidir.

11-12. âyetlerde ikiyüzlüler ile ilgili, Onlara, “Yeryüzünde kargaşa çıkarmayın” denildiğinde de, “Biz ancak düzelten kişileriz” derler. Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, kargaşa çıkaranların ta kendileridir, fakat bilincine ermiyorlar şeklinde bilgi verilmiş; kargaşa çıkarıp bozgunculuk yapmalarına rağmen düzeltici olduklarını iddia eden münâfıklara karşı uyanık olunması gerektiği bildirilmiştir.

Böylelerini geçmişe hapsetmek yanlış olur. İkiyüzlü bu insan tipleri her çağda ve her yerde mevcut olup, “Düzeltiyoruz, yardım ediyoruz” diyerek, ferdlerin, akrabaların, toplumların ve ulusların arasını bozarlar; ahlâkî, iktisadî ve siyasî açıdan her yeri fesada verirler.

Bu tipler hakkında Kur’ân’da birçok bilgi verilmiştir:

61.Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin!” denince, o münâfıkların senden uzaklaştıkça uzaklaştıklarını görürsün.

62Elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman bak nasıl oldu!

63.Sonra, “Biz, sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istedik” diye Allah’a yemin ederek sana geldiler. İşte onlar, Allah’ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; artık sen, onlardan mesafelen ve onlara öğüt ver. Ve onlara, kendileri hakkında, derinden etkileyecek güzel söz söyle!

                                                                        (Nisâ/61-63)

22.Peki siz, yönetimi ele geçirirseniz, yeryüzünde kargaşa çıkarmayı ve akrabalık bağlarınızı paramparça etmeyi mi umdunuz?

                                                                  (Muhammed/22)

 205.O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini/kültürü/kadınları ve nesli değişime/yıkıma uğratmak için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.

                                                                                     (Bakara/205)

Bu bozguncular Rasûlullah döneminden evvel de mevcuttu. Tedbirli olunması ve ibret alınması için Allah onları da teşhir etmiştir:

76,77.Şüphesiz Karun, Mûsâ’nın toplumundan idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, şüphesiz onun anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır gelirdi. Bir zaman toplumu ona demişti ki: “Şımarma! Şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez. Ve Allah’ın sana verdiğinde âhiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun. Ve yeryüzünde bozgunculuğu isteme. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”

                                                                         (Kasas/76-77)

4.Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve idaresi altındaki insanları grup grup yaptı; onlardan bir grubu güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştiriyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.

                                                                                   (Kasas/4)

MÜNÂFIKLARIN DİĞER KARAKTERLERİ

138,139.Mü’minlerin astlarından, küfre; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeyesapanları yol gösterici, koruyucu yakın edinen şu münâfıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! Onların yanında şan ve şeref mi arıyorlar? Oysa şan ve şerefin tümü Allah’ındır.

                                                                                (Nisâ/138-139)

25.Şüphesiz doğru yol kendilerine açıkça belli olduktan sonra gerisin geri küfre; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeyedönen kimseler, şeytan onlara hoş göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.

26.Bu, onların, Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimselere: “Bazı işlerde biz, size itaat edeceğiz” demeleri sebebiyledir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor.

                                                                                     (Muhammed/25-26)

Münâfıkların karakteri ile ilgili Mücâdele, Tevbe, Enfâl, Haşr ve Mâide sûrelerindeki detaylı pasajlara da bakılabilir.

16.İşte onlar, doğru yol karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir de onların ticaretleri kâr etmedi ve onlar kılavuzlandıkları doğru yolu bulan kimseler olmadılar.

17.Onların durumu bazen, bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumu gibidir. Ateş, ateş yakan kimsenin kenarını aydınlatınca, Allah, onların nûrlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez olarak bıraktı. 18.Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler! Artık onlar dönmezler.-

19.Bazen de onların durumu; içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek olan, gökten boşanan bir yağmur gibidir. Onlar, ölüm korkusuyla yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. –Oysa Allah, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenleri çepeçevre kuşatandır.–

20.O şimşek nerdeyse gözlerini kapıverecek. Şimşek önlerini aydınlattı mı aydınlığın içinde yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü de dikilip kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini de, görmelerini de giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye en çok güç yetirendir.

Durumlarının deşifre edilmesinin ardından münâfıkların âkıbetleri açıklanmaktadır: “Onlar, hidâyet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir. Kâr ettiklerini sandılar ama onların ticaretleri kâr etmedi ve onlar doğru yolu bulamadılar. Kısacası onlar, aptalın, iflas etmiş tüccarın ta kendileridir.” Sonra da onlar, etkili iki benzetme ile tasvir edilip uyarılmışlardır.

17-18. âyete göre bunlar, yakınlarındaki ışıktan istifade edemeyen bakar körler ve akıllı geçinen zavallılardır.

Burada ateş yakan “Rasûlullah”, Allah’ın ışıksız bıraktıkları da “Allah’ın kalplerine ve kulaklarına mühür vurduğu, gözlerine perde çektiği aklını kullanmayan kâfirler”dir.

19. âyette ise münâfıklar, “içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek olup gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kimseler”e benzetilmiştir. Anlaşılıyor ki münâfığın kalbinde küfür ve cehâlet karanlıkları, korkunç bunalımlar var, beyninde şimşekler çakıyor ve ölüm korkusuyla paniklemiş, kulaklarını tıkıyor. Beyninde çakan şimşekler, iman ışıkları, hakk ve hakikattir. O hakikat şimşeği onun gözlerini yalayıp duruyor. Ama o, bunu değerlendirmiyor, zarar göreceği korkusuyla kulaklarını tıkıyor. Şimşek önünü aydınlattı mı onun aydınlığında yürüyor, karanlık üzerine çöktü mü de dikilip kalıyor. Yani, müslüman görünüp ikiyüzlülük ederek dünyada İslâm’ın nimetlerinden istifade ediyor. (Yukarıda, münâfıkların Allah’ı aldatmaları konusunu hatırlayınız.)

Allah onları başka âyetlerde şöyle örneklendiriyor:

 4.Onları gördüğün zaman da cüsseli yapıları –sanki onlar, dayandırılmış/yarı giydirilmiş ahşap kütükler gibidirler– beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da kulak verirsin. Her feryadı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp sakının. –Allah onları kahretti; nasıl da çevriliyorlar!–

                                                                                      (Münâfikûn/4)

Aynı körler geçmişte de vardı; onlar da ayaklarına gelen ışığı değerlendirememişlerdi:

17.Semûd’a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevip tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.

                                                                                      (Fussilet/17)

Kâfirlerin vahye kulak tıkamaları yeni bir olgu değil, öteden beri süregelen bir tavırdır:

5-12.Nûh dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben, toplumumu gece-gündüz/sürekli olarak davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı. Ve şüphesiz ben, onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe de kibirlendiler. Sonra şüphesiz ben onları yüksek sesle çağırdım. Sonra şüphesiz onlar için ilan ettim. Onlar için gizli gizli de söyledim. Sonra dedim ki”: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın. 13Size ne oluyor ki, Allah için “ağır davranış”ı ummuyorsunuz?

                                                                                     (Nûh/5-13)

7.Ve ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında bir ağırlık varmış da onları işitmemiş gibi, büyüklük taslayarak sırt çevirir. İşte ona, çok acı verecek bir azabı müjdele.

                                                                                           (Lokmân/7)

39.Âyetlerimizi yalanlayan şu kimseler de karanlıklar içindeki sağır ve dilsizlerdir. Her kim dilerse Allah onu şaşırtır, kim de dilerse onu doğru yol üzerine bırakır.

                                                                                        (En‘âm/39)

171.Ve kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/ karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar akıl da etmezler.

                                                                                            (Bakara/171)

20. âyetteki, Allah dilemiş olsaydı… ifadesiyle, gerçekleri görebilme kapısının onlar için açık bırakıldığı mesajı verilmektedir.

21,22.Ey insanlar! Allah’ın koruması altına giresiniz diye, sizi ve sizden öncekileri oluşturan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.

Bu âyetlerde tüm insanlığa seslenilerek, Allah’ın güç ve azametine dikkat çekilmiş, ardından da insanlara verdiği nimetler hatırlatılarak şirkten uzak durulması için açık mesajlar verilmiştir.

Şirkten uzak durulması ve uydurma ilâhların hiçliği hususunda yüzlerce âyetle insanlık uyarılmıştır. Bunlardan birkaçını hatırlatıyoruz:

18.Onlar, Allah’ın astlarından, kendilerine zarar vermeyen ve kendilerine yarar sağlamayan şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim yardımcılarımız/ destekçilerimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah’a göklerde ve yerde Kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden arınıktır ve çok yücedir.

                                                                                 (Yûnus/18)

165,166.İnsanlardan kimi de Allah’ın astlarından birtakım eşler tutan kimselerdir. Onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman etmiş kimseler, Allah’a sevgi yönünden daha kuvvetlidir. Ve şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, azabı görecekleri zaman; kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaştıkları ve azabı gördükleri ve kendileriyle bağlar kesildiği zaman, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke görselerdi.

                                                                       (Bakara/165,166)

10.O Allah ki, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı. Orada kılavuzlandığınız doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da yaptı.

                                                                                  (Zuhruf/10)

6,7.Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı?

                                                                                     (Nebe/6-7)

61.Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da yeryüzünü barınak yapan, aralarında nehirler oluşturan, onun için sabit dağlar koyan ve iki deniz arasına engel koyan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Tam tersi onların çoğu bilmiyorlar.

                                                                                      (Neml/61)

51.Ve Rablerinin huzurunda toplanılacaklarından korkanları, Allah’ın koruması altına girmeleri için sana vahyedilenle uyar. Onların, O’nun astlarından yardım eden, yol gösteren, koruyan bir yakın kimseleri ve destekçileri, kayırıcıları yoktur.

                                                                                    (En‘âm/51)

İBÂDET-KULLUK

Daha evvel açıkladığımız bu konuyu, kısaca hatırlatmada fayda vardır: Mastar olan عبادة [‘ibâdet] kelimesi, lügatte “kulluk yapmak, kölelik etmek, kayıtsız-şartsız teslim olmak, itaat etmek ve boyun eğmek” anlamına gelir.

Belirli kişilere, güçlere, ideoloji ve otoritelere gösterilen mutlak itaat ve teslimiyet de bu kapsamdadır. Firavun ile İsrâîloğulları arasındaki ilişki (bkz. Mü’minûn/45-47) de bu anlamı teyit eder niteliktedir.

Dinî açıdan ibâdet ise, “kulun sahibine/yaratanına itaat etmesi, sahibi/yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabul edip yerine getirmesi” demektir. Allah, Kur’ân adındaki talimatname ile kullarına birtakım görevler yüklemiş ve bunların kayıtsız-şartsız bir itaat ve teslimiyet içinde yerine getirilmesini istemiştir. Seçtiği peygamberler de, verilen görevleri önce kendisi yerine getirmiş, sonra diğer insanlara öğreterek nasıl yerine getirileceğini bizzat göstermiştir.

Başka bir ifadeyle ibâdet, “Allah’ın hoşnut olduğu davranışları yapmak sûretiyle Allah’a gösterilen saygı ve içten bağlılık”tır. Bu anlamıyla ibâdet, ortaya konan güzel iş ve davranışların hepsini birden kapsayan ve hürmetin en yüksek derecesinin sergilendiği genel bir tutumu ifade etmektedir.

Ancak, dilimize aynen geçmesi sebebiyle ibâdet kelimesinin anlam derinliği halk tarafından yeterince kavranamamış, Allah’a gösterilen bağlılıkla ilgili bir süreç ve tutum olduğu algısı yaygınlaşamamıştır. Bunun sonucu olarak da ibâdet denilince belirli bir kaç dinî davranış anlaşılır olmuştur. Oysa ibâdet, tıpkı hayat, sevgi, mutluluk, medeniyet gibi tek bir olgu için değil, içinde aynı türde birçok olguyu barındıran kavramlardaki gibi süreç ifade eden bir anlam içeriğine sahiptir. Bu nedenle de belirli dinî davranışlarla sınırlı değildir. Allah’a ibâdet etmek, “insanın her adımında, her hareketinde, her sözünde O’nun koyduğu kurallara uyması, hükümlerini yerine getirmesi, gösterdiği yoldan severek ve isteyerek yürümesi” demektir.

Âyetteki, yeryüzünü sizin için bir döşek kılan ifadesiyle, insan ile yeryüzü ilişkisine dikkat çekilmiştir. Tüm evrenin insanın rahatı, başka bir ifadeyle faydası için yaratıldığını anlatmak için “döşek” sözcüğü kullanılmıştır. Ayrıca bununla, dünyanın geçici olduğu, insanın sürekli yatıp durmadığı ve evdeki döşeğine gösterdiği ihtimamı yeryüzüne de göstermesi gerektiği de hatırlatılmaktadır.

Konumuz olan âyetin bir benzeri de Zâriyât sûresi’nde geçmişti:

47.Ve sema; Biz onu kudretle/ sağlamca bina ettik. Hiç şüphesiz Biz, genişleticileriz.

48.Ve yeryüzü; onu Biz döşedik. İşte, ne güzel döşeyenleriz!

                                                                                  (Zâriyât/47-48)

10.O Allah ki, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı. Orada kılavuzlandığınız doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da yaptı.

                                                                                 (Zuhruf/10)

6,7.Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı?

                                                                                      (Nebe/6-7)

23.Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre siz getirin, Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.

24.Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun.

Bu âyetlerde de tüm insanlığa seslenilmeye devam edilmiş, bu kez Kur’ân gündeme getirilmiştir. Burada Kur’ân’ın mucize olduğu gerçeği ön plandadır. Zira, –Kur’ân’dan öğrendiğimize göre– inkârcılar Kur’ân’a dil uzatmaktaydılar:

31.Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da, “İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, geçmiş toplumların efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi.

                                                                                         (Enfâl/31)

İşte bu inkârcılara bu âyetle meydan okunmuştur. Anlaşıldığına göre bu âyette zikri geçenler Medîne’deki inkârcılardır. Hatırlanacağı üzere Mekkeli müşriklere de meydan okunmuştu:

49.De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Allah katından bana ve Mûsâ’ya inen kitaplardan daha çok doğruya kılavuz olan bir kitap getirin de ben de ona uyayım!”

                                                                                (Kasas/49)

38.Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri bir sûre meydana getirin, Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.”

39.Tam tersine, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve ilk olarak ortaya çıkması kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler, böyle yalanlamışlardı. İşte bak şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların âkıbeti nasıl olmuştur.

                                                                                        (Yûnus/38-39)

33,34.Yahut vahyedilenleri, “Kendi uydurup söyledi” mi diyorlar? Aslında onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğru kimseler iseler.

                                                                                              (Tûr/33-34)

13.Aslında onlar, “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, eğer doğrulardan iseniz, uydurma olarak da olsa, benzeri on sûre getirin, Allah’ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın.”

14.Yok, eğer bunun üzerine onlar, size cevap vermedilerse, artık bilin ki, Kur’ân ancak Allah’ın bilgisiyle indirilmiştir. Ve O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz?

                                                                                      (Hûd/13-14)

Bu konuyla ilgili şu âyetler de dikkate alınmalıdır:

24.Ya da onlar, “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? İşte eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir.

                                                                                           (Şûrâ/24)

44-47.Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O’ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O’ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O’na siper de olamazdınız.

                                                                                   (Hâkka/44-47)

Tüm bunlardan kesin olarak anlaşılan şu ki: Kur’ân’ın, Muhammed tarafından yazılması/söylenmesi şöyle dursun, o’nun tarafından tek bir sözcük dahi ilave edilmemiştir. Zira bir insanın kendi yazdığı kitaba böyle bir tehdit koyması mümkün değildir.

24. âyette inkârcıların inkârlarına karşılık atılacakları ateş, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş şeklinde nitelenmiştir. Aynı niteleme, Âl-i İmrân ve Tahrîm sûresi’nde de görülmektedir:

10,11.Şüphesiz kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olanşu kimseler; onların malları ve evlatları, –aynı Firavun’un yakınlarının ve onlardan öncekilerinki gibi–Allah’tan hiçbir şeyi savamaz. Ve onlar Ateş’in yakıtıdırlar. Firavun’un yakınları ve onlardan öncekiler, âyetlerimizi yalanladılar da Allah, onları günahları yüzünden yakalayıverdi. Ve Allah, cezası/yakalaması çok çetin olandır.

                                                                             (Âl-i İmrân/10-11)

 6,7.Ey iman etmiş kimseler! Kendinizi ve yakınlarınızı, yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş’ten koruyun. Ateşin üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba görevli güçler vardır. Ey kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişkimseler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz!

                                                                                  (Tahrîm/6,7)

Müfessirler, burada zikri geçen taş ile; çabuk alevlenmesi, pis kokması, çok dumanlı olması, aşırı yapışkanlığı ve şiddetli ısısı nedeniyle “kükürt” madeni kasdedildiğine kâil olmuşlardır. Oysa bu taş ile neyin kasdedildiği şu âyetten anlaşılabilir:

 98.Kesinlikle siz ve Allah’ın astlarından taptıklarınız, cehennemin odunusunuz/ yakıtısınız; siz oraya gireceksiniz.

                                                                                   (Enbiyâ/98)

Bu âyete göre kâfirlerin Allah’ın astlarından taptıkları sözde şefaatçi ortakları; taştan putları, cehennemde yakıt olarak kullanılacak, müşriklerin azabının artmasına sebep olacaklardır.

Bu âyetlerden anlaşıldığına göre müşrik hem cehennemde yanacak, hem de cehennemi yakacaktır.

25.İnanmış ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere de, “Şüphesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu” müjdele. Onlar, oradaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında, “Bu, bizim daha önce rızıklandığımız şeydir” derler. Ve onlara onun benzeşenleri verildi. Orada çok temiz eşler de yalnızca onlarındır. Ve onlar, orada sürekli kalanlardır.

Aklını kullanmayanların, çevresindeki Allah’ın sayısız âyetlerini görmezden gelen insanların âkıbetlerinin ne olacağı bildirildikten sonra da inananların durumu ortaya konmuştur: Onlar, altlarından ırmaklar akan cennetlerde olacaklar; oradaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında, ‘Bu, bizim daha önce rızıklandığımız şeydir’ diyeceklerdir. Orada onlar için çok temiz eşler de bulunacak. Ve onlar, orada sürekli kalacaklardır.

Klasik âlimler, burada zikri geçen çok temiz eşler ile, cennette erkeklere verilecek kadınların; hayız-nifastan uzak olup her an cinsel ilişki kurulabilen kadınların kasdedildiğini iddia etmişlerdir. Oysa, söz konusu çok temiz eşler ile, “Allah’ın cennette mü’min kullarına lutfedeceği arkadaşlar” kasdedilmiştir. Buradaki çok temiz/tertemizifadesi, “kini-buğzu olmayan, kıskanmayan ve can sıkmayan” demektir.

Cennette cinsiyet yoktur. Bu konuyu Vâkıa sûresi’nde detaylı olarak sunmuştuk:[5]

42,43.İman edenler ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; –ki Biz hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada sonsuz olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. Onlar, “Tüm övgüler, bize bunun için kılavuzluk eden Allah’adır. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz kılavuzlandığımız doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris; son sahip oldunuz.”

                                                                                                (A‘râf/42-43)

47.Ve Biz Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin göğüslerindeki kinleri çıkarıp attık. Onlar kardeşler hâlinde yüz yüze sedirlere otururlar.

                                                                                               (Hicr/47)

26,27.Şüphesiz Allah, bir sivrisineği, hatta daha daha küçük olan bir şeyi örnek vermekten çekinmez. İşte iman eden kimseler bilirler ki, şüphesiz o hakktır, Rablerindendir. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan o kimseler de artık, “Allah böyle bir örnek ile ne demek istedi?” derler. Allah, verdiği örneklerle birçoklarını şaşırtır, onunla birçoklarını kılavuzlar. Allah, onunla sadece, söz verip antlaştıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozan, Allah’ın birleştirmesini emrettiği şeyi; iman-amel ayrılmazlığını bozan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan hak yoldan çıkmış kimseleri şaşırtır. İşte bunlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.

Allah’ın rahmet ölçüsünü gösteren bu âyetlerde, insanların iyice öğrenmesi için birçok örnek verilmekte ve bunlar da herkesin anlayacağı seviyeye indirilmektedir:

44,45.Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. –Daha önce siz, sizin için bitişin/tükenişin/yok oluşun olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, şirk koşarak kendilerine haksızlık edenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.–

                                                                                            (İbrâhîm/44-45)

39.Ve Biz onların hepsine örnekler verdik ve hepsini kırdık geçirdik.

                                                                                            (Furkân/39)

 58.Ve andolsun ki Biz, insanlar için bu Kur’ân’da tüm örneklerden kesinlikle örnekler getirdik. Ve andolsun ki sen, onlara bir âyet de getirsen o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan o kimseler: “Siz, sadece, bâtıl şeyleri ortaya koyanlarsınız” diyeceklerdir.

                                                                                          (Rûm/58)

27,28.Ve andolsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir okuma olarak; Allah’ın koruması altına girsinler diye bu Kur’ân’da insanlar için her türlüsünden örnek verdik.

                                                                                 (Zümer/27-28)

Sebeb-i nüzûlle ilgili nakillere göre[6] 17- 19. âyetlerde örneklemeler yapılınca Medîne’deki iki yüzlüler, “Allah misaller vermekten yüce ve azametlidir” dediler. Bunun üzerine Allah, bu âyet indirdi. Âyetlerden anlaşıldığına göre Allah’ın, sinek, örümcek, karınca gibi küçük ve önemsiz varlıkları örnek vermesini müşrikler alaya almışlar; böyle örnekler veren bir ilâha kulluk etmeyeceklerini ifade etmişlerdir. Allah ise, insanların meseleyi iyice anlamaları için ısrarla bu tür varlıklardan örnekler vermektedir.

27.âyetteki, Allah’ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesen ifadesi, genellikle “akrabalık bağını kesen” şeklinde anlaşılmıştır. Hâlbuki burada, “amel ile imanın birleştirilmesi” kasdedilmekte; salt imanın yetmeyeceği, imanın mutlaka sâlihatı işlemek ile birleştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Böylece münâfıkların, “İnandık” demekle yetinerek diğer dinî vecibeleri yerine getirmedikleri beyân edilmektedir:

 2,3.İnsanlar, denenmeden, “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ve andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de saflaştırılmaları için ateşlere/ sıkıntılara sokmuştuk. Artık elbette Allah, doğru kimseleri bildirecektir ve elbette yalancıları da kesinlikle bildirecektir.

                                                                                        (Ankebût/2-3)

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

                                                                                       (Ra‘d/19-24)

24,25.Görmedin mi; hiç düşünmedin mi, Allah nasıl bir örnek verdi? Güzel bir söz, kökü, sabit, dalı-budağı gökte olan, Rabbinin izniyle/ bilgisiyle her an ürün veren güzel bir ağaç gibidir. Ve onlar öğüt alsınlar diye Allah, insanlara böyle örnekler verir.

                                                                                         (İbrâhîm/24-25)

İman amel ilişkisi ile ilgili daha evvel fatır suresinde ayrıntılı bilgi verilmiştir.

Kur’ân’dan öğrendiğimize göre inançsızlar, ikiyüzlüler Allah’ın temsillerine karşı hep itirazda bulunmuşlardır:

31.Biz, cehennem yârânını da hep melekler yaptık. Sayılarını da, kendilerine Kitap verilen kimseler iyice ve apaçık bilsinler, iman etmiş olan kişilerin imanı artsın, kendilerine Kitap verilmiş olan kimseler ve iman sahipleri kuşkuya düşmesin diye ve de kalplerinde hastalık olan; zihniyeti bozuk kimseler ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmiş kimseler, “Allah bununla neyi kastetti?” desinler diye, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler için bir sınamadan başka şey yapmadık. İşte böyle. Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de kılavuzlar. Rabbinin ordularını da ancak Kendisi bilir. Bu, beşer için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.

                                                                              (Müddessir/31)

7-9.Allah, sana bu kitabı indirendir. Bu kitaptan bir kısmı yasa içeren âyetlerdir ki bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de benzeşen anlamlılardır. Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık/tutarsızlık olan kimseler,

insanları dinden çıkarmak,

ortak koşmaya sürüklemek

ve onun anlamlarından en uygununun tesbitine yeltenmek için hemen ondan benzeşen anlamlı olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun anlamlarından en uygun olanının tesbitini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiçbir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez” diyen– o bilgide uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar.

                                                                             (Âl-i İmrân/7-9)

Âyette fâsıkların bir niteliği de, O [Allah], onunla sadece, söz verip andlaştıktan sonra Allah’ın ahdini [verdikleri sözü] bozan… ifadesiyle, siyasî, askerî, idarî ve iktisadî alanlarda ahde vefasızlık olarak nitelenmiştir. Ahde vefa konusunda Mü’minûn ve Nahl sûrelerinde detay sunmuştuk. Cennette cinsiyetin bulunmadığı hakkında da Vâkıa sûresi’nde detaylı bilgi vermiştik.[7]

28.Siz, nasıl küfredersiniz; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini nasıl bilerek reddedersiniz? Oysa siz, ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksiniz.

29.O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için oluşturandır. Sonra da O, semaya egemenlik kurdu; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir.

Bu âyetlerde insanlığa, Siz Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O, hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksiniz. O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratandır. Sonra da O, semaya istiva etti [egemenlik kurdu]; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendirşeklinde bir soru yöneltilerek Allah’ı inkâr etmenin imkânsızlığı ve müşriklerin Allah’ın nimetlerini yanlış yolda kullandığı ortaya konulmuştur.

29. âyetteki ifadeler 28. âyetle ilişkilendirildiğinde, Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı ifadesinden, “bunlarla daha iyi, daha rahat ve daha çok kulluk yapasınız diye yarattı, bunları kötü yollarda tüketesiniz diye yaratmadı” anlamına ulaşılır.

Bu anlamı şu âyetlerde görüyoruz:

21,22.Ey insanlar! Allah’ın koruması altına giresiniz diye, sizi ve sizden öncekileri oluşturan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.

                                                                         (Bakara/21-22)

13.Ve O, göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyi Kendinden sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için alâmetler/ göstergeler vardır.

                                                                                 (Câsiye/13)

5.Hayvanları O oluşturmuştur. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok yararlar vardır. Siz, onlardan bir kısmını da yersiniz.

                                                                                     (Nahl/5)

Allah’ın evreni yaratması ile ilgili Kur’ân’da yüzlerce âyet mevcuttur.

Bu âyette dikkat çeken bir başka nokta da, Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O, hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksinizifadesidir. Bununla ilgili Mü’min ve Mülk sûrelerinde detaylı bilgi verilmişti.[8] Kısaca ifade etmek gerekirse, burada bahsi geçen ilk ölüm hâli, insanın ilk toprak [cansız madde] hâlidir.

2.O, hanginizin amelce daha iyi-güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı oluşturdu. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.

                                                                                         (Mülk/2)

YEDİ GÖK

Âyetteki, yedi gök ifadesini, bugünkü astronomik teorilere bağlamadan çokluktan kinaye olarak algılamak en doğrusudur.

29. âyetteki, O, her şeyi en iyi bilendir ifadesiyle, bu işlerin bilgisizce olamayacağı, bu işi, ancak çok bilgili birinin yapabileceği gerçeğine işaret edilerek insanlar bu ölçüdeki bir bilginin de sadece Allah’a mahsus olduğu kabulü ile inanmaya davet edilmektedir.

30.Ve bir zaman Rabbin, doğadaki güçlere, “Şüphesiz Ben, yeryüzünde bir halîfe getiren Zatım” demişti. Doğadaki güçler, “Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi yapacaksın? Oysa biz, Senin övgünle birlikte tüm noksanlıklardan arındırıyoruz ve Senin tertemiz; her türlü kötülük ve eksiklikten uzak olduğunu haykırıyoruz” demişlerdi. Senin Rabbin, “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim” demişti.


Read more at http://istekuran.com/bakara2.html#FMrCXgWizCH6jMrc.99