87-BAKARA SÛRESİ-8

 

221.Ve ortak koşan kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş, kâfirlerin himayesindeki bir köle kadın, –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. Ortak koşan erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle, –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Ortak koşanlar ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar.

Bu âyette de birtakım sosyal ilkeler ortaya konmaktadır. Şöyle ki:.

* İman etmiş bir erkek müşrik bir kadınla evlenemez.

* İman etmiş bir câriye, evlenmek için müşrik bir kadından hayırlıdır.

* İman etmiş bir kadın, müşrik ber erkekle evlenemez.

* İman etmiş bir köle, evlenmek için müşrik bir erkekten hayırlıdır.

Buradaki  أمة[eme/câriye] ve  عبد[‘abd/köle] ile, kâfirlerin elindeki köle ve câriyeler kasdedilmiştir. Zira bu süreçte mü’minlerin köle ve câriyelerinin bulunması uygun değildir.

Bu âyetteki, …o [müşrik kadın], sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da, …o [müşrik erkek], sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da ifadeleriyle; iman etmiş bir câriyenin, hür, asil, güzel ve makam-servet sahibi müşrik bir kadından; iman etmiş bir kölenin, hür, asil, yakışıklı ve mal-mülk sahibi müşrik bir erkekten hayırlı olduğu bildirilmektedir.

Mü’min kadının müşrikle evlendirilmeme gerekçesi olarak, Onlar ateşe çağırırlarbuyurulmuştur; zira müşrikler eş ve çocuklarını cehenneme götürürler. Buna karşılık,Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve mağfirete çağırır buyurularak, koyduğu ilkelerle Allah’ın cennete ve mağfirete çağırdığı ifade edilmiştir. Demek ki bu ilke, başta aile olmak üzere tüm insanların dünya ve âhiret selâmeti için konulmuştur. Şöyle ki, bir mü’minin bir müşrikle velenmesi, mü’mini şirke sürükleyebilir. Çünkü evlilik, sadece cinsel birliktelik değildir; onun sosyolojik, pisikolojik ve kültürel boyutları vardır. Müslüman eş, müşrik eşi, ailesini ve çocuklarını İslâm’a sokabileceği gibi; müşrik eş de, mü’min eşi, ailesini ve çocuklarını şirke sokabilir. Aklı başında olan bir mü’min kendini böyle bir riske atmaz; müşrikle evlenmektense evlenmemeyi tercih eder.

Âyetin nüzûl sebebi hakkında verilen bilgiler şöyledir:

Mukâtil der ki: Bu âyet-i kerîme Ebû Mersed el-Ğanevî hakkında nâzil olmuştur. Bunun adının Mersed b. Ebî Mersed olduğu da söylenmiştir. Asıl adı ise Kennâz b. Husayn el-Ğanevî’dir. Rasûlullah (s.a) onu Mekke’ye, ashâbından bir adamı çıkartıp getirmek üzere gizlice göndermişti. Mekke’de câhiliyye döneminde iken sevdiği Anak adında bir kadını vardı. Bu kadın ona geldi. Kadına, “İslâm câhiliyye döneminde olanı harâm kılmıştır” deyince, kadın, “O hâlde benimle evlen” dedi. O da, “Rasûlullalı’tan (s.a) izin almadıkça yapamam” dedi. Peygamber’in (s.a) yanına geldi. Ondan izin istedi. Hz. Peygamber onunla evlenmeyi yasakladı. Çünkü kendisi müslüman, o kadın ise müşrik idi.[1]

Bu buyruk, Huzeyfe b. el-Yeman’a ait Hansa adında siyah bir câriye hakkında nâzil olmuştur. Huzeyfe ona, “Ey Hansa! Sen siyahlığın ve çirkinliğin ile birlikte mele-i a‘lâ’da anıldın ve Yüce Allah Kitab-ı Kerîm’inde senden söz etti” dedi ve onu azad ettikten sonra da onunla evlendi.[2]

es-Süddî de dedi ki: Bu buyruk Abdullah b. Revâha hakkında nâzil olmuştur. Onun siyah bir câriyesi vardı. Kızdığı bir sırada ona tokat attı, daha sonra da pişman oldu. Peygamber’in (s.a) yanına geldi ve durumu o’na bildirdi. Hz. Peygamber ona, “Ey Abdullah! Bu câriye nasıl bir şeydir?” diye sorunca, şöyle cevap verdi: “Oruç tutuyor, namaz kılıyor, güzelce abdest alıyor ve iki şehâdeti getiriyor.” Bunun üzerine Rasûlullah, “Bu mü’min bir câriyedir” deyince, İbn Revaha, “Andolsun onu azad edeceğim ve onunla evleneceğim” dedi ve dediğini yaptı. Müslümanlardan bazıları bundan dolayı onu tenkid etmeye koyuldular ve, “Bir câriye ile evlendi” dediler. Hâlbuki onlar müşriklere kız nikâhlamayı uygun görüyorlar ve soylarına rağbet dolayısıyla onlara kız verdikleri oluyordu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[3]

İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a), müslümanları oradan gizlice çıkarsın diye, Hâşimoğulları’nın müttefiki olan Mersed ibn Ebî Mersed’i Mekke’ye yollamıştı. Bu zât Mekke’ye geldiğinde, câhiliyye döneminde sevgilisi olan, müslüman olunca Mersed’den yüz çevirip inzivaya çekilen Anâk adındaki kadın ona geldi. Mersed ona, İslâm’ın buna müsaade etmeyeceğini, ama Allah’ın Rasûlü’nden müsaade isteyeceğini ve onunla evleneceğini vaad etti. Mersed, Hz. Peygamber’in yanına varınca, Anâk ile ilgili meseleyi O’na anlattı ve, Anâk’la evlenmesinin caiz olup olmadığını sordu. Bunun üzerine Allah bu âyeti indirdi.[4]

10.Ey iman etmiş kimseler! Mü’min kadınlar göçmenler olarak size geldiği zaman, hemen onları sorgulayın. –Allah onların imanlarını daha iyi bilir.– Artık, eğer siz de onların inanmış kadınlar olduğunu öğrenirseniz, artık onları kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere geri döndürmeyin. Göç eden mü’min kadınlar, onlara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. İnanmamış eski kocalarına sarfettiklerini verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi/ ödediğiniz mehiri geri isteyin. Onlar da sarfettiklerini/ size harcadıklarını geri istesinler. İşte bu, Allah’ın hükmüdür. Ki aranızda O hükmeder, Allah, çok bilendir, çok iyi yasa koyandır.

                                                                        (Mümtehine/10)

Allah Müslüman erkek ve kadınların, müşrik erkek ve kadınlarla evenmesini yasaklamış, fakat Müslüman erkeklerin Ehl-i Kitab kadınlarıyla evlenmesine izin vermiştir.

5.Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü’minlerden özgür kadınlar ile sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden özgür kadınları da, nikâhlayarak koruma altına alınmış biri yapmak, –zina etmemek ve gizlice dostlar edinmemek şartıyla– kendilerine mehirlerini ödediğiniz durumlarda size helal kılındı. Kim imanı tanımayıp küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık kesinlikle onun yaptığı boşa gitmiştir ve o, âhirette kayba/zarara uğrayıp acı çeken kimselerdendir.

                                                                                        (Mâide/5)

Ehl-i Kitab [Yahûdi, Hristiyan] kadınlar, mehirlerini ödemek şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere Müslümanlara helâldir. Bu âyete göre Yahûdi ve Hristiyanlar müşrik sayılmamış; mü’min erkeklerin, Yahûdi ve Hristiyan kadınlarla evlenmesine izin verilmiş, ama mü’min kadınların, Yahûdi ve Hristiyan erkekleriyle evlenmesine müsaade edilmemiştir.

Bunun nedeni şudur: Müslümanlar bütün peygamberlere inanır ve saygı duyarlar. Diğer dinlerin mensupları ise, sadece kendi peygamberini tanırlar, son peygamber Muhammed’e inanmaz ve saygı duymazlar. Bu durumda müslüman bir erkekle evlenen Yahûdi ve Hristiyan kendi dinini rahatlıkla yaşar, bu hususta herhangi bir müdâheleye maruz kalmaz, dinine ve peygamberine saygısızlık görmez. Ama Yahûdi veya Hristiyan bir erkekle evlenen müslüman kadın, peygamberine saygısızlık, hatta hakaret edildiğini görür, dinî vecibelerini yerine getiremez.

Burada şu hususa dikkat edilmelidir: Kur’ân’a göre her Ehl-i Kitap müşrik değildir:

105.Kitap Ehlinden, küfreden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenşu kimseler ve ortak koşanlar, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise, rahmetini dilediği kimseye mahsus kılar. Ve Allah, çok büyük armağan sahibidir.

                                                                                  (Bakara/105)

1-3.Kitap Ehlinden ve ortak koşanlardan küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler, kendilerine açık delil; içinde tertemiz/sapasağlam yazgılar bulunan, tertemiz sayfaları okuyan, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi gelinceye kadar serbest bırakılmadılar, gözden çıkarılmadılar.

                                                                                        (Beyine/1-3)

199.Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah’a samimiyetle saygı duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

                                                                                (Âl-i İmrân/199)

113,114.Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah’ın âyetlerini okurlar. Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

                                                                              (Âl-i İmrân/113-114)

222.Sana kadınların aybaşı hâlinden de soruyorlar. De ki: “O, bir eziyettir. Onun için aybaşı hâlinde kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Artık iyice temizlendikleri zaman da Allah’ın emrettiği yerden onlara varın. Şüphesiz Allah, hatadan iyice dönenleri sever ve çok temizlenenleri sever.”

223.Kadınlarınız, sizin için bir tarladır/kültürdür. Öyleyse tarlanıza/kültürünüze dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için de önceden gönderin ve Allah’ın koruması altına girin. Şüphesiz O’na kavuşacağınızı da bilin. –Ve mü’minlere müjdele!–

Bu âyetlerde karı-koca ilişkileri hakkında bazı ilkeler ortaya konmuştur. Şöyle ki:

* Aybaşı hâlinde iken kadınlarla cinsel ilişki kurulmamalıdır.

* Kadınlar, erkekler için bir tarladır/kültürdür. Evlilikteki esas amaç, üreme ve onurlu bir hayattır.

Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Yüce Allah’ın, Sana ay hâlinden sorarlar buyruğu ile ilgili olarak Taberî es-Süddî’den, soranın Sâbit b. ed-Dahdah olduğunu zikretmektedir. Soranın Huseyd b. Hudayf ile Abbâs b. Bişr olduğu da söylenmiştir. Çoğunluğun kabul ettiği görüş de budur. Katâde ve başkalarının belirttiklerine göre bu sorunun sebebi şudur: Medîne ve civarındaki Araplar ay hâli olan kadınla birlikte yemek yemekten, onunla aynı meskende bulunmaktan uzak durmak hususunda İsrâîloğulları’nın yolunu izliyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Mücâhid de der ki: “Ay hâlinde kadınlardan uzak duruyor, fakat ay hâli süresinde de kadınlara arka yoldan yaklaşıyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.” Müslim’in Sahîh‘inde Enes’ten gelen rivâyete göre Yahûdiler ay hâlindeki kadınlarla birlikte yemek yemez ve evlerde onlarnla bir arada bulunmazlardı. Peygamber’in (s.a) ashâbı Hz. Pey-gamber’e bu durumu sordular. Bunun üzerine Yüce Allah, Sana ay hâlinden sorarlar. De ki: “O bir ezadır, ay hâlinde kadınlardan uzak durun” âyetini sonuna kadar inzâl buyurdu. Rasûlullah(s.a) bunun üzerine, “Nikâh [cima] dışında her şeyi yapabilirsiniz” dedi. Durum Yahûdilere ulaşınca, “Bu adam bize kendisinde muhalefet etmedik hiçbir şey bırakmak istemiyor” dediler. Useyd b. Hudayr ile Abbad b. Bişr gelip şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Yahudiler böyle böyle diyor. Biz onlarla cima etmeyelim mi?” Bunun üzerine Rasûlullah’ın (s.a) yüzü değişti. Onlara kızdığını zannettik. Onlar dışarı çıkınca karşılarında Rasûlullah’a (s.a) hediye olarak süt getirildiğini gördüler. Hz. Peygamber arkalarından haberci gönderdi; onlara o sütten içirdi. Biz de o’nun onlara kızmadığını öğrenmiş olduk.[5]

Yüce Allah’ın, Kadınlarınız sizin için bir tarladır buyruğu ile ilgili olarak –lafız Müslim’e ait olmak üzere– hadis imamları tarafından Câbir b. Abdullah’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yahûdiler; “Erkek, hanımına arka tarafından önden yaklaşırsa; çocuk şaşı olur” derlerdi. Bunun üzerine, Kadınlarınız sizin için bir tarladır, o hâlde tarlanıza dilediğiniz gibi varın âyet-i kerîmesi nâzil oldu. ez-Zührî’den gelen rivâyette şu fazlalık da vardır: “Dilerse başını önüne eğmiş, [yüzükoyun], dilerse eğmemiş olarak; şu kadar var ki hep aynı yolda olmalıdır.”[6]

Hristiyanlar ise, hayız falan dinlemeden, kadınlarla cima ediyorlardı. Câhiliyye dönemindekiler ise, kadın hayızlı olduğu zaman, onunla aynı sofraya oturmuyorlar, verdiği şeyleri içmiyorlar, onunla aynı yatakta yatmıyorlar, Yahudî ve Mecûsilerin yaptığı gibi, aynı çatı altında barınmıyorlardı. Bu âyet nâzil otunca, Müslümanlar âyetin zâhirine sarılarak, hayız olan kadınları evlerinden çıkarıyorlardı. Bedevilerden bir grup kimse, “Yâ Rasûlallah! Soğuk çok fazla, elbiselerimizse çok az! Elbiseleri, dışarı attığımız kadınlara versek, evde kalanlar bu sefer soğuktan üşürler. Elbiseleri kendimize alıkoysak, hayızlı olan kadınlar soğuktan ölürler!” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Ben size hayızlı oldukları zaman kadınlarla cinsî münasebet yapmamanızı emrettim, yoksa acemlerin yaptığı gibi onları evlerinizden çıkarmanızı emretmedim” buyurdu. Yahûdiler bunu duyunca şöyle dediler: “Bu adam bize muhalif davranmadığı hiç bir mesele bırakmıyor.” Sonra, Abbâd ibn Beşir ile Useyd ibn Hudayr, Hz. Peygamber’e gelerek o’na bu durumu haber verdiler ve, “Yâ Rasûlallah! Hayızlı iken onlarla cima etmeyelim mi?” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in (s.a) yüzünün rengi değişti, bu iki zât da o’nun kendilerine kızdığını zannederek kalktılar. Tam o sırada Hz. Peygamber’e bir süt hediye ve ikram edildi. Bunun peşinden Hz. Peygamber o iki kimseye haber salarak, bu sütü onlara ikram etti. Böylece de, kendisinin onlara kızmamış olduğunu bize anlatmış oldu.[7]

1) Rivâyet edildiğine göre Yahûdiler şöyle diyorlardı: “Kim, fercinden olsa da hanımına arka taraftan yaklaşırsa, onun çocuğunun gözleri şaşı ve sakat olur.” Aynca onlar bunun, Tevrât’ta bulunan bir hüküm olduğunu söylüyorlardı. Bu husus Hz. Peygamber’e anlatılınca o, “Yahûdiler yalan söylüyor” dedi ve sonra âyet-i kerîme nâzil oldu.

2) İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre Hz. Ömer, Hz. Peygamber’e gelerek, “Yâ Rasûlallah! Ben mahvoldum!” dedi ve kendisinden, böyle bir şeyin meydana geldiğini söyledi. Bunun üzerine de Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.

3) Ensâr, fercinden olsa da kadına arka taraftan yaklaşmayı hoş görmüyordu. Bu düşünceyi de, Yahûdilerden almışlardı. Muhâcirler ise, bunu yapıyorlardı. İşte bunun üzerine Ensâr bunu onlara çok gördü. Bu sebebten dolayı da, bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[8]

Âyette geçen eza sözcüğü, “sıkıntı, eziyet, cinsel ilişki anındaki rahatsızlık, enfeksiyon riski, tiksinti” vs. gibi şeyleri kapsar.

Âyette, Onun için aybaşı hâlinde kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Artık iyice temizlendikleri zaman da Allah’ın emrettiği yerden onlara varınbuyurularak, erkeklerin eşlerine karşı duyarlı ve saygılı olmaları istenmiştir.

Burada sadece, aybaşı hâlindeki kadınla cinsel ilişki yasaklanmış olup bunun dışında kısıtlayıcı bir hüküm yoktur. Kadınlar bu dönemlerinde namaz kılar, Kur’ân okur, doktor izin verirse oruç da tutarlar. Doktor izin vermezse, hayız dönemlerinden sonraki günlerde oruçlarını kaza ederler.

Ne varki, Rasûlullah’a isnaden kadınlar bu özel günlerinde namazdan, oruçtan ve Kur’ân’dan uzaklaştırılmışlardır. Hâlbuki Rasûlullah Sünen ve Târih kitaplarına göre kadınları özel günlerinde namazdan, oruçtan ve Kur’ân okumaktan değil, Mâide/6 ve A‘râf/31′deki emirler kapsamında musallâya çıkmaktan menetmiştir. Bu konuya ait yazımızın bir bölümünü burada da sunuyoruz:

KADIN-HAYIZ-NAMAZ: Hayızlı kadının namaz kılamayacağı, oruç tutmayacağı, Kur’an’ı eline almayacağı iddiası, hem Kur’ân’a, hem de Rasûlullah’ın sünnetine aykırıdır. Sünnete aykırılığına gelince:

Bir kadın Rasûlullah’a sordu:

– Yâ Rasûlallah! Elbisesine hayız kanı bulaşan kadın ne yapmalıdır?

Rasûlullah şöyle cevap verdi:

– Birinizin elbisesine hayız kanı bulaşırsa, onu parmaklarıyla yahut tırnağıyla kazısın, sonra azar azar üzerine su döküp yıkasın, ondan sonra o elbise içinde namaz kılsın![9]

İşte sünnetteki uygulama böyledir.

İslâm öncesi devirlerde, Yahûdiler, Hırıstiyanlar ve Arap müşrikleri hayızlı kadınları hor görürler; hayızlı oldukları sürede kendilerine kötü ruhların iliştiğine inanırlar, hapsedederlerdi. Onları murdar, necis sayarlar, pişirdiklerini yemezler, onlarla bir arada oturmazlar, dokundukları nesnelere uğursuzluk bulaştırdıklarına inanırlar, yanlarından bile geçmezlerdi. Buna rağmen Hristiyanlar o şartlarda onları cinsel ilişkiye zorlar, taciz ederlerdi, hiç acımazlardı.

Kur’ân değer verip akıl, insaf, vicdan ve din dışı bu uygulama ve inançları ortadan kaldırarak kadını erkekle aynı haklara sahip kılınca, o günün Medîne halkı, hayızlı kadının durumunu Peygamber efendimize sordular. Onların sorusunu Allah cevapladı:

222.Sana kadınların aybaşı hâlinden de soruyorlar. De ki: “O, bir eziyettir. Onun için aybaşı hâlinde kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Artık iyice temizlendikleri zaman da Allah’ın emrettiği yerden onlara varın. Şüphesiz Allah, hatadan iyice dönenleri sever ve çok temizlenenleri sever.”

                                                                                      (Bakar/222)

Âyette görüldüğü üzere, cinsel ilişki dışında hayızlı kadına hiçbir yasak getirilmemiştir.

Kur’ân ve sünnette durum böyle olmasına rağmen, ilmihal ve fıkıh kitaplarında hayızlı kadınlarla ilgili, İslâm öncesindekilere benzer veya onlara yakın yasaklar konmuştur; namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kur’ân okuyamaz, camiye giremez, tavaf edemez gibi.

Bunlar, kadını Kur’ân’dan uzaklaştırıp câhil bırakmak, aşağılamak, toplumdan dışlayıp direncini kırmak ve böylece de sömürebilmek için uydurulmuş hükümlerdir.

Sahih rivâyetlere göre Peygamber Efendimiz, “Hayızlı kadınlar namaz kılmasın” dememiştir. “Hayızlı kadınlar, hayır meclislerine [okul, dernek vs. toplantılarına] katılsınlar, sadece musallâya [Cuma ve bayram namazlarına] gelmesinler” demiştir.

Hafsa bt. Sirin şöyle demiştir: Biz genç kızlarımızı bayramlarda musallâya çıkmaktan men ederdik. Bir kadın gelip Halefoğulları’nın kasrına indi. O kadın kızkardeşinin –ki kocası Peygamber ile birlikte oniki savaşta bulunmuş, kendisi de bizzat altısına iştirak etmişti–, “Biz yaralılara ilaç yapar, hastalara bakardık” dediğini rivâyet ettikten sonra şöyle dedi: “Kızkardeşim Peygamber’e, “Birimizin örtünecek çarşı elbisesi olmazsa, musallâya çıkmamasında bir sakınca var mı?” diye sormuş. Peygamber, “Arkadaşı kendi çarşı elbiselerinden birini ona giydirsin de hayır yerlerinde ve Müslümanların duasında bulunsun” buyurmuştur.

Hafsa bt. Sirin der ki: Ümmü Atıyye buraya geldiği zaman, “Bunu sen Peygamber’den işittin mi?” diye sordum. Ümmü Atıyye, “Babam o’na feda olsun, evet işittim” dedi. Ümmü Atıyye şöyle devam etti: “Babam o’na feda olsun, ben Peygamber’den işittim, o şöyle buyuruyordu: “Tazelerle perde sahibi kadınlar, yahut perde sahibi tazeler ile hayızlı kadınlar çıkıp hayır meclisinde [okul, cemiyet ve her türlü sosyal etkinlik] ve mü’minlerin duasında hazır bulunsunlar. Yalnız hayızlı kadınlar musallâdan [Cuma ve bayram namazlarından] uzakça dursunlar.” Hafsa dedi ki: Ben Ümmü Atıyye’ye, “Hayızlılar da mı?” diye sordum. Ümmü Atıyye cevaben, “Hayızlılar Arafat’ta ve falan falan yerlerde hazır bulunmuyorlar mı?” dedi.[10]

Bu nakilde görülen o ki, Peygamber Efendimiz, hayızlı kadının namaz kılmasını yasaklamamış, sadece “Cuma ve bayram namazlarına gelmesinler” buyurmuştur.

Hadis kitaplarındaki nakiller arasındaki çelişkiler giderilip Kur’ân ile sağlaması yapıldığında durum ortaya çıkmaktadır. İmam Buhârî ve diğer hadis bilginleri, topladıkları rivâyetleri kendi ölçüleri içerisinde değerlendirip sınıflandırmışlar, fakat Kur’ân ile bunların sağlamasını yapmamışlardır. O nedenle, rivâyetler birbiriyle çelişmektedir.

Peki, hayızlı kadınların topluma çıkmaları neden hoş görülmemiştir? Bunu anlamak için o çağa ve o ortama gitmek gerekir. O dönemde, ped, steril pamuk ve bez; çamaşır makinasıı, deterjan, kokulu çamaşır suyu ve yumaşatıcı yoktu. Hatta yeterli su bile yoktu. Yukarıda Peygamber Efendimizin, elbisedeki hayız kanını parmak veya tırnakla temizlenmesini tavsiye ettiğini zikretmiştik. Kadınların muayyen günlerinde giydikleri birhayız elbisesi vardı. Yıkansa bile leke çıkmazdı.Dolayısıyla bir kadının hayızlı olduğu herkesçe bilinebilirdi. Bu ise kadınların hor görülmesine ya da komplekse neden olabilirdi.

Peygamber Efendimiz temiz, beyaz elbiseli ve koku sürünmüş olarak cemaate gelinmesini, soğan-sarımsak yiyenlerin ise cemaate katılmamalarını tavsiye ederdi. Bundan hareketle kimse, “Soğan-sarımsak yiyenlere namaz harâmdır” hükmü çıkarmamıştır.

İlgili hadisten de açıkça anlaşıldığı üzere, hayız hâli, musallâya gitmeye [cemaate katılmaya] engel olsa da, namaz kılmaya mani değildir. Ayrıca Allah tarafından kader olarak çizilen hayız görme özelliği irâde dışı oluştuğundan asla kusur ve eksiklik sayılamaz.

KADINLAR TARLADIR/KÜLTÜRDÜR

Âyetteki, Kadınlarınız sizin için bir tarladır/kültürdür buyruğu, üzerinde durulması gereken bir ifadedir.  حرث[hars] kelimesi, hem “tarla”, hem de “kültür” anlamına gelir. Buna “biyolojik ve sosyolojik kültür” de diyebiliriz. Zira kadın, biyolojik bir tarla gibidir. Tıpkı bir organizmanın, biyo-kimya laboratuarında çeşitli evrelerden geçirilerek amaca uygun hâle getirilmesi gibi, kadında da yumurta ve siperm, önce embriyon, sonra et parçası, sonra kemikler ve onlara et giydirilme, sonra da bebek oluşmaktadır. Bebeğin doğumundan sonra da kadınların sosyolojik kültür/tarla olma fonksiyonu devreye girer; çocuklarına toplumun manevî değerlerini [dinî inanç ve ilkeleri, davranış ve düşünüş biçimlerini, düşünce ve sanat varlıklarını] yavaş yavaş empoze eder ve gelecek kuşaklara aktarır. Kısaca kadın, maddî bakımdan ana olduğu gibi, sosyolojik açıdan da anadır. O nedenle de erkekeler, kadını yoracak ve ona zarar verecek işleri yapmamakla yükümlü kılınmışlardır (bkz. Nisâ/34).

Evliliğin amacı, sadece cinsel tatmin olmadığından, eşlerin birbirlerini ve geleceklerini etkileyeceklerinden, herkesin düşüncesine uygun eş seçmesi; toplumu yozlaştıracak ve kültürü mahvedecek eş seçmemesi gerekir.

224.Ve iyilerden olmanıza, Allah’ın koruması altına girmenize, insanlar arasını düzeltmenize, Allah’ı, yeminleriniz için engel yapmayın; “Yapardım ya Allah’a yemin ettim, artık yeminimi bozamam” demeyin. Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

225.Allah, sizleri yeminlerinizdeki boş sözlerden sorumlu tutmaz; ama bilinçli yapılmış eylemleriniz nedeniyle sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok yumuşak davranandır.

Bu âyetlerde şu toplumsal ilke ortaya konmuştur: Bir mü’min, yemin ettiği gerekçesiyle hayırlı işlerden uzak durmamalı; aksine yemininin kefaretini ödeyerek hayırlı işi yapmalıdır. Kefillik, ödünç, borç vs. gibi durumlardaki kırgınlık, kızgınlık veya hayal kırıklığı nedeniyle bu işlere bulaşmamak üzere yemin edilmemeli, edilse bile keffâreti verilerek iyilikler yapılmalı; yeminler hayırlara engel kılınmamalıdır.

22.Ve sizden fazlalık ve genişlik sahibi kimseler akrabaya, miskinlere, Allah yolunda göç edenlere vermemeye yemin etmesinler; bağışlasınlar, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.

                                                                                 (Nûr/22)

89.Allah, sizi, kasıtsız olarak yaptığınız/ağız alışkanlığı yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat kasıtlı yaptığınız/sözleşmeler oluşturduğunuz yeminlerinizden sizi sorumlu tutar; onun kefareti, ehlinize yedirdiğinizin en hayırlısından/en iyisinden on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin kefaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah, karşılığını ödersiniz diye âyetlerini sizin için böyle açığa koyar.

                                                                               (Mâide/89)

Bu âyetin iniş sebebi hakkında kaynaklarda şu nakiller yer almaktadır:

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme Ebû Bekr es-Sıddîk hakkında nâzil olmuştur. O, Hz. Âişe hakkında ileri-geri konuşan Mıstah’a herhangi bir infakta bulunmamak üzere yemin etmişti.

Bir görüşe göre bu âyet-i kerîme yine Ebû Bekr es-Sıddîk hakkında misafirlerle birlikte yememek üzere yemin etmesi üzerine nâzil olmuştur. Bir başka görüşe göre bu âyet-i kerîme Abdullah b. Revaha hakkında Beşir b. en-Nu‘man ile konuşmamak üzere yemin etmesi üzerine nâzil olmuştur. Beşir b. en-Nu‘man ise Abdullah’ın eniştesi idi.[11]

Bakara/225′teki, Allah, sizleri yeminlerinizdeki boş sözlerden sorumlu tutmaz; ama kalplerinizin kazandıkları [bilinçli yapılmış eylemleriniz] nedeniyle sorumlu tutar ifadesi, Mâide/89′daki,Fakat yeminleri düğümlediğiniz şeylerle [kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden] sizi sorumlu tutarifadesine benzemektedir.

Burada, dil alışkanlığı ile yapılan yeminler yasaklanmaktadır. Çünkü bu tür yeminler, yemin sahibinin itibarını ve yeminin kıymetini yok eder.

Burada dikkat çeken diğer bir nokta da, işlenen hatanın keffâretinin, ibâdet ve sosyal yardım olarak belirlenmesidir. İnsanlık, bu ilkeden hareketle suçluları daha çok suç işleymeye iten ceza usûllerinden ziyade, Allah’ın gösterdiği istikâmette yöntemler geliştirerek insanların içsel eğitimlerini ve üretkenliklerini artırmalı ve onları iyi birer insan olarak topluma kazandırmalıdır.

226.Kadınlarından îlâ edenler/onlara yaklaşmamaya yemin edenler için, dört ay beklemek vardır. Sonra eğer dönerlerse, artık şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

227.Eğer boşamaya karar vermişlerse de, şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

Bu âyetlerde de aile hukukuna ilişkin bazı ilkelere yer verilmektedir. İyilerden olmanıza, takvâlı davranmanıza, insanlar arasını düzeltmenize, Allah’ı, yeminleriniz için engel kılmayın(Bakara/224) buyruğuna somut bir örnek olarak Arap kültüründeki îlâ’ ele alınıp çözüme kavuşturulmakta; böylece Allah’ın adının zulme alet edilmesi engellenmektedir.

إيلاء [ÎLÂ’]

Îlâ’, “kocanın eşiyle cinsel ilişkişi; yemin, adak veya şarta bağlayarak, belirli veya belirsiz bir süre kendisini bundan menetmesi” anlamında bir terim olan îlâ’, evlilik akdinin sona ermesine yol açabilen bir yemin türüdür. Eşlerine kızan erkekler bu yolla kadına eziyet ederlerdi.

İslâm’dan önce Hicaz yöresi Arapları tarafından bir boşama yöntemi olarak da uygulananîlâ’, genellikle uzun vadeli veya süresiz olması nedeniyle, kadını baskı altına almak, ona sıkıntı ve zarar vermek için kullanılmaktaydı. Çünkü karısına îlâ’ yapan erkek kocalık görevini yapmaz, îlâ süresinin sonuna kadar evlilik akdi devam ettiği için kadın boşanmış da sayılmaz, bunalım içinde günlerini geçirirdi. Kur’ân bu zulme son vererek, îlâ’yı dört ay ile sınırladı. Koca bu süre içinde ya keffâret vererek eşine dönecek, ya da dört aylı süre dolunca evlilik sona erecektir. İslâm dini, aile hukukuyla ilgili bu ve benzeri bir çok hususta yeni ilkeler ve köklü çözümler getirmiş, erkeğin ailedeki mutlak hâkimiyetini ortadan kaldırmıştır.

228.Boşanmış kadınlar da, kendi kendilerine üç âdet dönemi süresi beklerler. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa Allah’ın rahimlerinde oluşturduğunu gizlemeleri, kendilerine helâl olmaz. Ve onların kocaları, barışmak isterlerse o süre içersinde onları geri almaya daha çok hak sahibidirler. Ve onların zararlarına olanlar gibi, örfe uygun/herkesçe kabul gören bir şekilde kendi yararlarına olanlar da vardır. Erkekler için de, onların üzerinde bir derece vardır. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

229.Boşamak iki defadır. Bundan sonrası ya örfe uygun/herkesçe kabul gören bir şekil ile tutmak veya iyileştirmekle salmaktır. Onlara verdiklerinizden bir şey almanız da sizin için helâl olmaz. Ancak ikisinin de Allah’ın sınırlarını yapamamaktan korkmaları başkadır. Artık eğer siz kamu görevlileri, bunların, Allah’ın sınırlarını yapamayacaklarından korkarsanız, kadının fidye/ayrılma bedeli vermesinde ikisine de vebal yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Artık bunları aşmayın. Her kim de Allah’ın sınırlarını aşarsa, artık işte onlar, kendi benliklerine haksızlık edenlerin ta kendisidir.

230.Eğer o, kadını boşarsa, artık bundan sonra o kadın, ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. Sonra eğer ikinci koca onu boşarsa, Allah’ın sınırlarını yapabileceklerini zannettilerse, birbirlerine dönmelerinde her ikisine de vebal yoktur. Allah’ın, bilip duran bir toplum için ortaya koyduğu sınırlar, işte bunlardır.

231.Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini de bitirdiklerinde, artık onları ya ma‘rûf ile tutun veya ma‘rûf ile salın, haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa kendi benliğine haksızlık etmiş olur. Allah’ın âyetlerini oyuncak da edinmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri hatırlayıp düşünün. Hem de Allah’ın koruması altına girin ve şüphesiz Allah’ın her şeyi en iyi bilen olduğunu bilin.

232.Ve siz kadınları boşayıp da onlar, sürelerinin sonuna geldikleri zaman, eşleriyle aralarında örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekil ile rızalaştıkları zaman, kendilerini kocalarıyla nikâhlanacaklar diye sıkıştırıp engellemeyin. İşte bu, sizden Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimselerin kendisi ile öğütleneceğidir. İşte bu, sizin için daha uygun ve daha nezihtir. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Bu âyetlerde de aile hukuku çerçevesinde boşanma ilkeleri ortaya konmaktadır. Buna göre İslâm, boşama mevzuunda kocayı hem taraf, hem de yargıç olmaktan çıkararak ona sadece mahkemeye müracaat hakkı tanımış; eşler arasındaki nikâh bağını çözme yetkisini kocadan alıp hukuka teslim etmiştir. Boşanma davalarında, hakem-bilirkişi tayinini öngörmüş, boşanmalarda tanık gösterme ve yemin etme ilkelerini getirmiştir. Bu konular Nisâ, Ahzâb ve Talâk sûrelerinde gelecektir.

Bu pasajda ortaya konan ilkeler şunlardır:

* Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç adet süresi beklemelidir.

* Boşanmış kadınlar, rahimlerinde yaratılmış olanı gizlememelidir.

* Kocaları, barışmak isterlerse o süre içersinde yeniden onlarla evlenmelidirler.

* Boşamak iki defadır. Bundan sonrası ya ma‘rûf ile tutmak veya iyileştirmekle salmaktır.

* İkinci boşamadan sonra kadın ondan başka biri ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. Sonra eğer o ikinci koca da onu boşarsa, Allah’ın sınırlarını ikâme edeceklerini zannettikleri takdirde birbirlerine dönmelerinde her ikisi için de sakınca yoktur.

* Verilen mehir geri alınmaz.

* Kadın bir bedel ödeyerek boşanmak isteyebilir.

* Boşandıktan sonra tekrar evlenmek isteyenler iddete riâyet etmelidirler.

* Arada hakk tecavüzü olmamalıdır.

* Boşanmış kadınların yakınları, kadının eski kocası ile evlenmesine engel olmamalıdırlar.

Âyetteki, Boşanmış kadınlar da, kendi kendilerine üç adet süresi beklerler ifadesi ile kasdedilenler, kendileriyle gerdeğe girilmiş, hâmile olmayan kadınlardır:

49.Ey iman etmiş kimseler! Mü’min kadınları nikâh edip, sonra onlara dokunmadan boşadığınız zaman, artık sizin için üzerlerinde sayacağınız bir bekleme süresi yoktur. Derhal onları kazançlandırın ve onları güzel bir şekilde salıverin.

                                                                   (Ahzâb/49)

 4.Ve kadınlarınızdan aybaşından kesilenler ve ay hâli olmayanlar; eğer şüphe ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların da bekleme süresi, yüklerini bırakmaları; doğum yapmaları veya düşük yapmalarıdır. Kim Allah’ın koruması altına girerse, Allah ona işinde bir kolaylık sağlar.

                                                                                  (Talâk/4)

Boşanan kadın için iddet öngörülmesi, pasajdaki ifadelerden anlaşıldığına göre kadının hâmile olup olmadığının anlaşılmasına ve kocaya bu süre içinde tekrar karısına dönme fırsatı vermeye yöneliktir.

Âyetteki, Allah’ın rahimlerinde yarattığı… buyruğuyla, “hayız” ve “hâmilelik” kasdedilmiştir.

Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında nakledilenler şöyledir:

Câhiliyye döneminde çocuklannı yeni kocaya ilhak etmek kasdıyla hâmileliklerini gizlemek kadınların adeti idi. İşte âyet-i kerîme buna dair nâzil olmuştur. Rivâyet edildiğine göre Eşcalılardan bir adam Rasûlullah’ın (s.a) yanına gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü!” demiş, “Ben hâmile olduğu hâlde karımı boşadım. Bununla birlikte onun evlenmeyeceğinden ve böylelikle çocuğumun başkasına gitmeyeceğinden emin değilim. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu ve böylece o Eşcalının hanımını kocasına geri döndürdü.[12]

Âyetteki, Onların da aleyhlerindeki gibi ma‘rûf ile kendileri için de vardır. Erkekler için de, onların üzerinde bir derece vardır buyruğunda, kadınlarla erkeklerin birbirleri üzerindeki evlilik hakkları konu edilmektedir. Bu, Bakara/187′de geçen, Onlar, sizin için bir giysidir, siz de onlar için bir giysisiniz ifadesiyle bildirilen hukuktur.

Âyetteki, Erkekler için de, onların üzerinde bir derece vardır buyruğundan hareketle; akıl, din, güç, nafaka, miras, ganimet, mehir, kadının erkekten yaratılmış olması, birçok ibâdette kadının kocasının iznine tâbi olması, kadının devlet başkanlığı, hâkimlik yapamaması, erkeğin hanımı üzerine evlenebilmesi, boşama yetkisinin kocada olması gibi sebeplerle erkeğin kadından üstün olduğu iddia edilmiştir.

Hâlbuki buradaki derece farkı; erkeğin mehir vermesi, iddet beklememesi ve kas gücüne sahip olmaları sebebiyle, boşamış olsalar da bir sene süreyle kadınların ev dışındaki işlerini görmek mecburiyetinde olmalarıdır. Bunlar, Bakara/240 ve Nisâ/34′te detaylı olarak gelecektir.

Âyetteki, Boşamak iki defadır. Bundan sonrası ya ma‘rûf ile tutmak veya iyileştirmekle salmaktırbuyruğunda ortaya konulan ilke ile Arap örfünde yaygın olan sınırsız boşama yetkisi ortadan kaldırılmaktadır. İslâm’dan önce bir koca istediği zaman ve istediği sayıda boşama ve geri dönme hakkına sahipti. Kadının buna karşı yapabileceği hiçbir şey yoktu. Allah bu ölçüler ile, kocanın karısına boşama yoluyla zulmetmesini ortadan kaldırmıştır.

Âyetin bu hükmü ile ilgili klasik kaynaklarda şu bilgilere rastlıyoruz:

Yüce Allah’ın, Boşama iki defadır buyruğu ile ilgili olarak sabit olduğuna görecâhiliyye dönemi insanlarının boşama için kabul ettikleri belli bir sayı yoktu. Bununla birlikte iddet onlarca belli idi ve süresi tesbit edilmişti. Aynı durum İslâm’ın ilk dömemlerinde de bir süre böyle devam etti. Erkek karısını dilediği kadar boşayabiliyordu. İddetini sonuna yaklaşıp başkasıyla evlenmesi helâl olacağı zaman, kocası ona dönebiliyordu.

Rasûlullah (s.a) döneminde bir erkek karısına, “Seni barındırmam ve senin başkasına helâl olmana da imkân vermem” dedi. Kadın, “Bu nasıl olur?” deyince şu cevabı verdi: “Seni boşarım. İddetinin bitmesi yaklaştı mı sana dönerim.” Kadın bunu Hz. Âişe’ye şikâyet etti. Hz. Âişe de durumu Peygamber’e (s.a) bildirdi. Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi erkeğin yeni bir mehir ve velîye ihtiyaç olmaksızın ric’at yapabileceği talâk sayılarını beyan etmek üzere indirdi ve onların önceki durumlarını neshetti.[13]

ALLAH’IN SINIRLARI

229. âyette boşanma hükümleri konu edilirken, Ancak ikisinin de Allah’ın sınırlarını ikâme edememekten korkmaları başkadır. Artık eğer siz bunların, Allah’ın sınırlarını ikâme edememelerinden korktuysanız, kadının fidye vermesinde ikisine de vebal yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Artık bunları aşmayın. Her kim de Allah’ın sınırlarını aşarsa, artık işte onlar, zâlimlerin ta kendisidir buyurularak, taraflar dikkatli olmaya çağırılmıştır. Zikri geçenAllah’ın sınırları ibaresiyle, “birbirlerine karşı dürüst ve samimi olmaları” kasdedilmiştir.

229. âyetteki, Artık eğer siz bunların, Allah’ın sınırlarını ikâme edememelerinden korktuysanız, kadının fidye vermesinde ikisine de vebal yoktur ifadesi, kadının ödemeyi kabul ettiği bedel karşılığında evliliği bitirebileceği; diğer bir ifade ile eşlerin anlaşma yoluyla evliliklerine son verebilecekleri beyân edilmektedir. Hukuk literatüründe buna “hul” adı verilir.

Klasik kaynaklarda bu konu hakkında şu olay nakledilir:

Bu âyetin, Cemile bt. Abdullah ibn Ubey ile kocası Sâbit ibn Kays ibn Şemmâs hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Kadın, kocasınden nefret ederken, kocası onu çok seviyor… Kadın Allah’ın Rasûlü’ne gelir ve, “Beni ondan ayır. Çünkü ben ona buğzediyor, onu sevmiyorum. Çadırın ucunu kaldırdığım zaman, onu bazı kimselerin arasında gelirken gördüm; o, o insanların en kısa boylusu, en çirkin yüzlüsü ve en esmeri idi. Öte yandan ben, İslâm’a girdikten sonra, küfrü de istemiyorum” der. Bunun üzerine Sâbit, “Ey Allah’ın Rasûlü! Ona emret de, kendisine verdiğim bahçemi bana iade etsin” der. Hz. Peygamber de Cemile’ye dönerek, “Ne diyorsun?” dediğinde Cemile, “Evet, fazlasını da veririm” der. Bu cevap üzerine Hz. Peygamber, “Hayır, sadece bahçesini geri ver” der, sonra da Sâbit’e dönerek, “Ona ne verdinse geri al ve yolunu aç” buyurur. Sâbit de öyle yapar. Bu hâdise, İslâm’daki ilk “hul” hâdisesidir. Ebû Dâvûd’un Sünen‘inde bu kadının Hafsa bt. Sehl el-Ensâriyye olduğu zikredilmektedir.[14]

Âyetteki, Allah’ın âyetlerini oyuncak da edinmeyin ifadesiyle, ilâhî kanunların su-i stimal edilmemesi, yani dönüşü mümkün olan iki boşama hakkının keyfî kullanılmaması uyarısı yapılmıştır.

232. âyetteki, Ve siz kadınları boşayıp da onlar sürelerinin sonuna geldikleri zaman, eşleriyle aralarında ma‘rûf ile [meşru bir şekilde] rızalaştıkları zaman, kendilerini kocalarıyla nikâhlanacaklar diye sıkıştırıp engellemeyin buyruğuyla, boşanmış kadınların yakınlarına uyarı yapılmaktadır. Eğer taraflar anlaşmışlarsa nikâhı yenilemelerine engel olunmamalıdır. Âyetin bu kısmı hakkında da klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Yüce Allah’ın, kendilerini kocalarıyla nikâhlanacaklar diye sıkıştırıp engellemeyin buyruğu ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre, Ma‘kil b. Ye’sâr’ınkızkardeşi Ebu’l-Beddah’ın nikâhı altında idi. Onu boşadı ve iddeti bitinceye kadar bıraktı. Daha sonra pişman oldu, tekrar ona talib oldu. Hanımı buna razı olmakla birlikte kardeşi Ebu’l-Beddah ile onu evlendirmek istemedi ve, “Şâyet onunla evlenecek olur isen yüzüm yüzünü görmeyecektir” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[15]

Rivâyet edildiğine göre Ma‘kil ibn Ye’sâr, kızkardeşini, Cemil ibn Abdullah ibn Âsım ile evlendirir… Daha sonra, Cemil hanımını boşar. İddeti bitinceye kadar onu terkeder. Daha sonra ise yaptığına pişman olarak, kendisine nikâhlamak üzere hanımına tekrar başvurur. Hanımı da buna razı olur. Bunun üzerine Ma‘kil, “O seni boşadı. Şimdiyse sen ona dönmek istiyorsun.. Eğer ona tekrar dönersen, bir daha yanıma gelme!” der. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirir. Allah’ın Rasûlü de Ma‘kil’i çağırarak kendisine bu âyeti okur. Ma‘kil de, “Rabbimin emrinden dolayı burnun sürtülsün!.. Ey Allahım, razı oldum, emrine teslim oldum ve kızkardeşimi kocasıyla tekrar evlendiriyorum” der.

Mücâhid ve Süddî’den rivâyet edildiğine göre, Câbir ibn Abdillâh’ın amcasının bir kızı vardı. Kocası onu boşamıştı. İddetin bitimini müteakip de tekrar ona dönmeyi istemiş, ama Câbir kabul etmemişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi. Câbir, “Bu âyet benim hakkımda nâzil oldu” demiştir.[16]

233.Anneler, çocuklarını, –emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için– tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri örfe uygun/ herkesçe kabul gören şekilde bir borçtur. Kişi sadece gücüne; kapasitesine göre yükümlü olur. Ve çocuğu sebebiyle bir anne, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Vârise de bunun aynısı borçtur. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişâre edip, kendi rızalarıyla çocuğu sütten ayırmak isterlerse kendilerine bir vebal yoktur. Eğer çocuklarınızı emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekil ile teslim ettiğiniz zaman, bunda da size bir vebal yoktur. Ve Allah’ın koruması altına girin ve şüphesiz Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gören olduğunu bilin.

Bu âyetle de boşanmış eşlerin bebekleri hakkındaki ilkeler ortaya konmaktadır. Şöyle ki:

* Anneler, çocuklarını, –emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için– tam iki yıl emzirirler.

* Çocuk kendisine ait olan babaya da onların [emzirenlerin] yiyecekleri ve giyecekleri ma‘rûf üzere bir borçtur.

* Kişi, sadece gücüne göre mükellef olur.

* Çocuğu sebebiyle ne anne ne de baba zarara sokulmamalıdır.

* Vârise de bunun aynı borçtur.

* Ana ve baba kendi rızalarıyla çocuğu sütten kesmek isterlerse kendilerine bir günah yoktur.

* Vereceklerini ma‘rûf ile vermeleri şartıyla çocuklarını süt anneye emzirtmelerinde bir sakınca yoktur.

Âyette geçen anneler ile, öncelikle “eşinden boşanan anneler” anlaşılmalıdır. Zira, bu paragraf talak âyetlerinin peşi sıra gelmiştir. Bu, öncelikle boşanan kadının, bebeğini bırakıp gitmesini, ona ilgisiz kalmasını engellemeye yönelik olmakla birlikte genel bir kural olup ister boşanmış, ister boşanmamış olsun tüm anneleri kapsar. Ayrıca burada, süt annelik ve süt kardeşlik müessesine işaret edilmiş, süt emme hukukunun hangi şartlarda oluşacağı beyân edilmiştir, zira süt annelik ve süt kardeşlik nikâh konusunda önemlidir (bkz. Nisâ/23). Süt emme hukuku, ancak bu müddet zarfındaki emzirme ile oluşur. Bu süreden sonraki emzirme ile, süt hukuku oluşmaz.

Ayrıca burada, babanın iki yıllık emzirme bedeli ile yükümlü olduğu, iki yıldan sonraki emzirme bedelinden sorumlu olmadığı da bildirilmiştir.

Âyetteki, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için ifadesi, bu sürenin mutlaka tamamlaması gerekmediğini, iki yıl dolmadan da çocuğun sütten kesilebileceğini göstermektedir.

Allah, çocukla ilgilenme görevini anneye, iaşe ve ibate görevini ise babaya yüklemiştir:

15.Ve Biz insana, ana ve babasına iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi yükümlülük olarak ulaştırdık. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı/ doğurdu. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Sonunda insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk seneye geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine karşılık ödememi ve Senin hoşnut olacağın sâlihi işlememi sağla. Benim için soyumun içinde düzeltmeler yap/ sâlih kimseler ver. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz müslümanlardanım” dedi.

                                                                              (Ahkâf/15)

234.İçinizden geçmişte yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırılanlar; ölenler ve geride eşler bırakan kimselerin hanımları da, kendiliklerinden dört ay ve on gün beklerler. Sonra süreleri sona erdiği zaman, artık kendileri hakkında örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekil ile yaptıklarında sizin [bunu yapanlar ve bunu izleyenler] için bir vebal yoktur. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

235.Ve bu kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya içinizde tutmanızda size bir günah yoktur. Allah, şüphesiz sizin onları anacağınızı bilir. Fakat örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekilde bir söz söylemekten başka bir şekilde kendileriyle gizlice sözleşmeyin. Farz olan süre sona erinceye kadar da nikâh akdine kesin karar vermeyin. Bilin ki şüphesiz Allah içinizdekini bilir. Öyle ise O’ndan sakının. Yine bilin ki şüphesiz Allah kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, çok yumuşak davranandır.

236.Eğer kadınları, kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir ayarlamadan/belirlemeden boşarsanız size bir vebal yoktur. Ve onları kazançlandırın. Geniş olan hâline göre, eli dar olan da hâline göredir. Örfe uygun/herkesçe kabul gören bir şekle göre kazanç, iyilik-güzellik üretenler üzerine bir borçtur.

237.Ve eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız, o zaman borç, o kestiğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse/velisi bağışlarsa başka. Ve bağışlamanız, Allah’ın koruması altına girmeye daha yakındır. Aranızdaki fazlalığı da unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.

Bu âyetlerde de aile hukukuna dair ilkeler yer almaktadır. Şöyle ki:

* Kocası ölen kadınlar, dört ay ve on gün beklemelidir. Bundan sonra evlenme hususunda serbesttirler.

* Erkekler, kocası ölmüş kadınlarla evlenmeyi düşünülebilir; onlara açık ve kapalı evlenme teklifinde bulunabilirler.

* İddeti henüz bitmemiş kadınlarla, gizli sözleşme yapılamaz.

* İddet süresi sona erinceye kadar nikâh akdi gerçekleştirilemez.

* Kadınlar, kendilerine dokunulmadan veya bir mehir takdir edilmeden de boşanabilir.

* Boşanan kadına, durumuna göre koca bir tazminat ödemelidir.

* Kendilerine dokunulmadan boşanan ve fakat mehiri belirlenmiş olan kadınlara, o mehirin yarısı verilir. Taraflar birbirine hakklarını bağışlamakta serbesttirler. (Bağışlama, Allah’ın razı olacağı bir uygulamadır.)

Kocası vefat etmiş hâmile kadının ve henüz hayız görmeden kocası ölen kadının iddeti de şöyle hükme bağlanmıştır:

Ve kadınlarınızdan aybaşından kesilenler ve henüz aybaşı olmayanlar; eğer şüphe ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların da bekleme süresi, yüklerini bırakmalarıdır [doğum yapmaları veya düşük yapmalarıdır]. Kim Allah’a takvâlı davranırsa O [Allah], ona işinde bir kolaylık kılar. (Talâk/4)

238,239.Salâtları [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını] ve en hayırlı salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmanın; toplumu aydınlatmanın en yararlı olanı; haftalık toplantı günü salâtını] elbirliği ile koruyun. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın; işe koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin. Ama eğer korkulu bir ortamda bulunuyorsanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken; hareket hâlinde koruyun, yerine getirin. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı hemen anın.

Bu âyetler ayrı bir necm olup aile hukuku pasajı arasında mushafta tertip görmüştür. Burada salâtların önemine, özellikle de “en hayırlı salât”a dikkat çekilmiştir.

“Salât” kavramı ile ilgili detay, Ankebût sûresi’nin sonunda, “Salât ve Namaz” başlığıyla verilmiştir.[17] Burada, es-salâtu’l-vustâ ifadesi üzerinde duracağız.

Bu âyette geçen  الصّلوة الوسطى[es-salâtu'l-vustâ/vustâ salât] ifadesi, çok tartışılmasına rağmen açıklığa kavuşturulamamıştır. Bu ifadenin, “orta namaz” olarak anlaşılmasında bir mutabakat olmasına karşılık, “orta namaz” ile hangi namazın kasdedildiği hususunda 40 civarında nakil ve 19 farklı görüş bulunmaktadır.الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vustâ], kimine göre “sabah namazı”, kimine göre “öğle namazı”, kimine göre de “ikindi namazı”dır.

Derinlemesine bir çalışma yapmadığımız bu konuda, biz de uzun yıllar mevcut görüşlerden en uygun görüneni doğru olarak kabul etmiştik. Ancak, gerek Kur’ân, gerekse dil yönünden yaptığımız araştırmalar, meseleyi daha iyi anlamamıza sebep oldu ve vardığımız sonucu burada paylaşmak istiyoruz.

Hemen belirtelim ki, Peygamberimizin ve ilk Müslümanların “vustâ salât”ın ne olduğunu gâyet iyi bildikleri kanaatindeyiz. Çünkü “vustâ salât” hakkında ilk muhataplar ne Peygamberimize bir soru yöneltilmiş, ne de bir tartışma meydana gelmiştir.

Konunun tahliline başlarken, öncelikle âyetlerdeki ifadelerle ilgili olarak iki hususa dikkat edilmesi gerekir:

1) الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vustâ/vustâ salât] tamlaması, muarref [belirtili] bir sıfat tamlamasıdır. Bir başka ifadeyle sıfat ve mevsuf, lam-ı tarifli olup nekre [belgisiz] değildir. Yani, muarref bir ifade olan “vustâ salât”, özel isim olup herkesin bildiği bir salâttır.

2) Salâtları ve vustâ salâtı koruyun ifadesi, “vustâ salât”ın, normal salâtlardan ayrı bir salât olduğunu gösterir. Zira bu ifadede, salâtları ve vustâ salâtı olmak üzere iki mef‘ul [tümleç; belirtili nesne] vardır ve bu da kesin olarak “vustâ salât”ın, diğer salâtlardan başka bir salât olduğuna delâlet eder. Bu yüzden, “vustâ salât”ı, günlük salâtlardan biri olarak kabul etmek büyük bir hata olur.

“VUSTÂ SALÂT” NEDİR?

Bir konuyu doğru anlamak için gerekli ilk şart, konunun dilini iyi bilmektir. Dolayısıyla bu konuda da yapılacak ilk iş, الوسطى [el-vustâ] sözcüğünün Arap dilindeki doğru anlamını bulmak olmalıdır. Ancak, sözcüğün doğru anlamını bulmak, bu konuda meseleyi çözmek için yetmemekte, âyette sözcüğün bu anlamda kullandığını Kur’ân ile de teyit etmek gerekmektedir.

الوسطى [el-vustâ] sözcüğü,  وسط[v-s-t] sözcüğünden türediği için, tahlile وسط [v-s-t] sözcüğünden başlamak gerekir. Arap dilinin tartışmasız en muteber iki kaynağı olan Lisânu’l-Arab ve Tâcu’l-Arûs bu konuda aşağıdaki açıklamaları vermiştir:

وسط [v-s-t] kök sözcük, vesat ve vest şekillerinde okunur. Vesat şeklinde okununca isim, vestşeklinde okununca zarf olarak kullanılır.

Bu sözcüğün anlamı, “bir şeyin iki ucu arasındaki kendine ait kısmı” demektir.(Bunu, bir şeyin kendi ortası olarak anlayabiliriz.) “İpi ortasından kavradım”, “Oku ortasından kırdım” şeklinde kullanılır.

Arap örfünde bir şeyin ortası, o şeyin en hayırlı, en yararlı bölümü anlamındadır. At veya devesine binecek bedevi için at veya devesinin en hayırlı yeri at ve devenin boyun ve kıçı olmayıp belinin ortasıdır. Yine, devesi için kuracağı ağıl için en hayırlı yer, otlağın ortasıdır. Gerdanlığın, inci veya elmas takılacak en hayırlı [güzel ve uygun] yeri gerdanlığın ortasıdır. Ayrıca her güzel ve yararlı davranış, kendi cinsinden olan davranışların ortada olanıdır. Meselâ cömertlik, cimrilik ve savurganlığın ortasında bir davranıştır. Cesaret, korkaklık ve saldırganlık arasında bir davranıştır.

İşte bu nedenle وسط[vest]sözcüğü; “hayırlı, yararlı, üstün” anlamına genelleşmiştir. Araplar, “O, kavminin evsatındadır” dediklerinde, “o, kavminin hayırlı, yararlı, şerefli olanıdır” demek isterler. Veya “Şu vesît kişiye bir bakın” dediklerinde “şu hayırlı, şerefli kişiye bir bakın” demek isterler.

Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şâhit olsun diye sizi vasat bir ümmet kıldık(Bakara/143) âyetindeki, vasat ümmet, “hayırlı, yararlı ve şerefli ümmet” demektir.

Bakara/238de yer alan, es-salâtül-vustâile ilgili 40 civarında rivâyet olup bunlar 19 farklı görüşü içermektedir. Bunların en kuvvetlisi, salât-ı vustânın “ikindi namazı”, “sabah namazı” ve “Cuma namazı” olduğu görüşleridir.

Ebul-Hasen, “es-Salâtul-vustâ, Cuma namazıdır. Namazların en hayırlısı Cuma namazıdır. Kim buna muhalefet ederse hata eder” demiştir.

Ayrıca İbn Side, el-Muhkem kitabında yer aldığına göre, “Kim salât-ı vustâyı Cumadan başka bir şey derse hata eder” demiştir.[18]

Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre, “orta” demek olan vesat sözcüğü, Araplar arasında; “hayırlı, yararlı” anlamında kullanılmaktadır. O hâlde, وسط [v-s-t] sözcüğünün ism-i tafdili ve müennes [dişil] kalıbı olan الوسطى [el-vustâ] ile müzekker [eril] kalıbı olan evsat sözcükleri de, “en hayırlı, en yararlı” anlamına gelir; aynı, ekber ve kübra, hasen ve hüsnasözcüklerinde olduğu gibi.

الوسطى [el-vustâ] sözcüğünün türevleri, ikisi müzekker (bkz. Kalem/28 ve Mâide/89) olmak üzere Kur’ân’da 5 yerde geçmektedir:

اوسطهم [evsatuhum/en hayırlı, şerefli olanları], “Ben size ‘Tesbih etmiyor musunuz!’ dememiş miydim?” dedi. (Kalem/28)

Allah sizi, yeminlerinizdeki lağv ile [kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden] sorumlu tutmaz. Fakat yeminleri düğümlediğiniz şeylerle [kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden] sizi sorumlu tutar; onun keffâreti, ehlinize yedirdiğinizin من اوسط ما [evsatından/en hayırlısından; en iyisinden] on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin keffâretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah âyetlerini sizin için böyle açığa kor ki, belki şükredesiniz [karşılığını ödersiniz]. (Mâide/89)

Sonra bir topluluğun فوسطن [orta yerine/en değerli, en hayırlı yerine] kadar dalanlara…(Âdiyât/5)

Vustâ sözcüğünün, “en değerli, en yararlı” demek olduğu, Kur’ân ile de tescil edildiğine göre, Bakara/238′de geçen, الوسطى [el-vustâ] sözcüğü ile الصلوة [es-salât] sözcüğünün birleşmesinden oluşan الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vustâ] tamlaması, “en yararlı, en hayırlı salât” olarak anlaşılmalıdır.

KUR’ÂN, “EN HAYIRLI SALÂT”I BİLDİRMİŞTİR

Kur’ân’da belirgin olarak zikredilen bir ifadenin anlamının bilinememesi/anlaşılamaması, Kur’ân için bir nâkısa –ki mübîn ve mufassal olan Kur’ân bundan münezzehtir–, mü’minler için de bir eksiklik teşkil eder. Kanaatimize göre Peygamberimiz ve sahabe tarafından bilinen/anlaşılan bu ifade, zaman içinde rivâyetlerle oluşan kaosta anlaşılamaz hâle gelmiştir. Kur’ân’dan anlaşıldığına göre, salâtu’l-vustâ [en hayırlı salât, toplantı günü salâtı], Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin [elbirlik koruyun] (Bakara/238) emriyle farz kılınmıştır. Daha sonra da Cum‘a sûresi’nde buna gönderme yapılmıştır:

Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği zaman, Allah’ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz işte bu, خير لكم [sizin için en hayırlıdır].(Cum‘a/9)

Bu âyette, Bakara/238′de, الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vustâ/en hayırlı salât] olarak tanıtılan salâtın, “Toplantı/Cum‘a Günü” yapılan salât olduğu bildirmektedir.

Kur’ân’daki bu delilden sonra “vustâ salât”ın, hangi salât olduğuna dair başka delil aramak beyhudedir.

Bu âyetlerde salâtların muhafazası emredilmiş ve herkesin bunu samimiyetle yerine getirmesi istenmiştir. Ayrıca, korku ve tehlike anlarında bile salâtın terk edilmeyip binit üzerinde veya yaya olarak icra edilmesi istenmiştir.

Burada konu edilen salâtlar, namaz değil, “zihnî destek”tir [kişilerin eğitilmesi, öğretilmesi; ilâhî kanunları tanımalarının sağlanması ve Allah'ın birliğine ikna olmalarının sağlanmasıdır].

Korku hâlinde salâtın icra edilmesi Nisâ sûresi’nde de yer almıştır:

101.Ve yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselerin size bir kötülük yapacağından korkarsanız salâttan [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma çalışmanızdan] kısaltmanızda [eğitimi-öğretimi kısa kesmenizde] sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler, sizin için apaçık düşmandırlar.

102.Ve sen seferde olanların içinde bulunup da onlar için eğitim-öğretim verdiğin zaman içlerinden bir kısmı seninle beraber dikilsinler/eğitime katılsınlar. Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar, yeterli bilgi alıp ikna olduklarında arka tarafınıza geçsinler. Sonra eğitim-öğretim almamış diğer bir kısmı gelsin seninle beraber eğitim-öğretim yapsınlar ve tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler, silâhlarınızdan ve eşyanızdan habersiz durumda olsanız da size ani bir baskın yapsınlar isterler. Eğer size yağmurdan bir eziyet erişir veya hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Tedbirinizi de alın. Şüphesiz Allah, kâfirler; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

103.Sonra eğitim-öğretimi tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükûnet bulduğunuzda/ güvene erdiğinizde, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun]. Hiç şüphesiz salât [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma görevi], eskiden beri mü’minler üzerine vakti belirlenmiş bir yazgıdır.

                                                                               (Nisâ/101-103)

Salâtın muhafaza edilmeyip zâyi edilmesinin, insanlığın felaketine neden olacağı Meryem sûresi’nde ihtar edilmişti:

59-61.Sonra onların ardından kötü bir nesil geldi ki, salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmaya çalışmayı] kaybettiler/hayatlarından çıkarıp attılar. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tevbe eden ve iman eden ve sâlihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler cennete; Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kullarına –görmedikleri hâlde– vaat ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi kesinlikle yerini bulacaktır.

                                                                             (Meryem/59-61)

240.Ve sizden eşler bırakarak ölecek olanlar, eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. Artık onlar, çıkarlarsa, örfe uygun/herkesçe kabul gören bir şekil ile kendilerinin yaptıklarında sizin için bir vebal yoktur. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyandır, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

241.Boşanmış kadınlar için de Allah’ın koruması altına girmiş kişiler üzerine bir görev olmak üzere, örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekilde bir yararlanma/nafaka alma vardır.

242.İşte Allah, akıllarınız ersin diye âyetlerini size böyle açığa koyar.

Bu âyetlerde de aile hukukuna dair mesajlara devam edilerek, ölüm döşeğindeki kocalara, geride bırakacakları eşlerinin bir yıllık geçimini sağlayacak bir vasiyette bulunmaları ve bu süre içinde evlerinden çıkarılmamalarını vasiyet etmeleri emredilmektedir.

Bu âyetlerde şu ilkeler belirlenmiştir:

* Ölüm döşeğindeki erkekler, geride bırakacakları eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etmelidirler. Ölenin velîsi ve mirasçılarının o kadını evden çıkarma hakları yoktur.

* Kadınlar, isterlerse bu süreden evvel çıkabilirler. Yani, kocası ölen kadın iddetini bitirdikten sonra, meşru sınırlar dahilinde hareket etmek şartıyla evden çıkıp gidebilir; evlenebilir veya babasının evine dönebilir.

* Boşanmış kadınlar için de böyle bir uygulama çok yararlı olur.

Bu âyetlerde, miras hukuku değil, nafaka ele alınmakta; boşanan kadın ile kocası ölen kadının nafakası belirlenmektedir.

243.Kendileri binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıkan, sonra da Allah’ın kendilerine “Ölün/canınız çıksın!” deyip, sonra da kendilerine bir hayat verdiği kimseleri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şüphesiz Allah, insanlara karşı bir armağan sahibidir. Velâkin insanların pek çoğu kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemiyorlar.

244.Ve Allah yolunda savaşın. Şüphesiz Allah’ın en iyi işiten ve en iyi bilen olduğunu da bilin.

245.Kimdir o kişi ki Allah’a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını katlayıversin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.

Bakara/190-194, 216-218. âyetlerde, hoşlarına gitmese de mü’minlere savaşın farz kılındığı bildirilmişti. Burada ise, ölüm korkusuyla savaştan kaçanların kaçınılmaz olarak zillete düşecekleri, savaşın neden gerektiği ve savaşta akıllı bir yol izlendiğinde savaştan zarar görülmeyeceği ifade edilmekte ve bu İsrâîloğulları târihinden bir kesitle örneklendirilerek mü’minler uyarılmaktadır.

Savaştan kaçmanın âkıbeti, Ahzâb sûresi’nde şöyle beyân edilmiştir:

16.De ki: “Eğer ölmekten veya öldürmekten kaçıyorsanız, kaçmak hiçbir zaman size yarar sağlamaz. Ve o zaman sadece, çok az bir şey kazandırılırsınız.”

                                                                            (Ahzâb/16)

Burada bahsi geçen toplum ile ilgili görüşlere bir göz atalım:

Âyet-i kerîmede sözü geçenlerin kıssasına gelince, bunlar aralarında vebanın başgösterdiği İsrâîloğulları’ndan bir kavim idiler. “Dâverdân” denilen bir kasabada yaşıyorlardı. Vebadan kaçmak kastıyla kasabalarından çıktılar, bir vadide konakladılar. Yüce Allah da onların canını aldı. İbn Abbâs der ki: Bunlar 4.000 kişi idiler. Taundan kaçmak kastıyla çıkıp şöyle dediler:” Ölümün bulunmadığı bir yere gidelim.” Yüce Allah da onların canını aldı. Bir peygamber onların bulunduğu yerden geçti, Yüce Allah’a dua etti, Allah da onları diriltti.[19]

el-Hasen der ki: “Onlara ceza olmak üzere ecellerinden önce Allah onları öldürdü. Daha sonra ecellerinin geri kalan kısmını yaşamak üzere onları diriltti. Denildiğine göre Allah onları peygamberlerinden birisine mucize olmak üzere diriltmiştir. Bu peygamberin adının Şem’ûn olduğu söylenmektedir.” en-Nekkâş’ın naklettiğine göre bunlar hummadan kaçmak istemişlerdi. Bir diğer görüşe göre ise bunlar cihaddan kaçmışlardı. Allah, peygamber Hazkiel aracılığıyla onlara cihadı emredince cihadda öldürülmekten korktukları için ölümden kaçmak arzusuyla yurtlarından çıktılar. Allah ise, kendilerini ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını onlara göstermek üzere onları öldürdü, daha sonra tekrar diriltti ve Yüce Allah’ın, Allah yolunda savaşınız buyruğu ile cihadı emretti. Bu açıklama da ed-Dalıhâk’a aittir.[20]

Bu âyet-i kerîme hakkında Amr b. Dinar da der ki: “Bulundukları kasabada taun başgösterdi. Bir kısmı kasabadan dışarı çıktı, bir kısmı da orda kaldı. Çıkanlar geriye kalanlardan fazla idiler. Oradan çıkanlar kurtuldular, kalanlar ise öldüler. İkinci bir veba daha başgösterince pek azı müstesnâ toptan çıktılar. Allah da hayvanlarıyla birlikte canlarını aldı, sonra da onları diriltti. Kasabalarına geri döndüklerinde, zürriyetlerinin üreyip çoğaldığını gördüler.” el-Hasen der ki: “Taundan korunmak kastıyla çıktılar, aynı anda Allah onların da hayvanlarının da canlarını aldı, sayıları 40.000 kişi idi.[21]

1) Süddî şöyle demiştir: Bir beldede veba salgını başladı. Belde halkı kaçtı. Kaçmayıp kalanların çoğu öldü. Geri kalanların çoğu da hastalık ve musibetlere dûçâr oldular. Veba salgını ve hastalıklar sona erince, kaçanlar sağ-selâmet geri döndüler. Bunun üzerine hastalıklardan kıvranmış olanlar, “Bu kimseler, bu memlekette kalmayı bizden daha çok istiyorlardı. Eğer biz de onlar gibi yapsaydık, hastalık ve belâlardan kurtulmuş olurduk. Eğer bu memlekete bir daha veba gelirse, biz de çıkıp gideriz” dediler. Yine veba salgını oldu ve böyle söyleyenler de beldeyi bırakıp kaçtılar. Sayıları 30.000 civarında idi. Vâdilerinden çıkınca, vâdinin üstünden ve altından birer melek onlara, “Ölünüz” diye seslendi. Bunun üzerine hepsi öldü ve cesedleri çürüdü. Adı Hazkil olan bir peygamber onların cesedlerine rastladı. Onları görünce durup, onlar hakkında tefekkür etti ve Cenâb-ı Allah ona, “Onları nasıl dirilteceğimi sana göstermemi mi istiyorsun?” diye vahyetti. O da, “Evet” dedi. Ona, “Ey kemikler! Cenâb-ı Allah toplanmanızı emrediyor” diye seslenmesi söylendi. O seslenince kemikler birbirine doğru uçuşmaya başladılar ve (herkesin kemiği) tamamlandı. Daha sonra Allah Teâlâ ona, “Ey kemikler! Allah Teâlâ, et ve kan giymenizi emrediyor” diye seslen” diye vahyetti. O böyle seslenince, kemikler et ve kana büründü. Sonra ona, “Allah Teâlâ canlanıp kalkmanızı emrediyor” diye seslenmesi söylendi. O seslenince, cesetler canlanıp kalktılar ve şöyle diyorlardı: “Ey Rabbimiz! Seni tesbih eder ve Sana hamdederiz. Senden başka ilâh yoktur.” Onlar böyle dirildikten sonra beldelerine geri döndüler. Ölmüş olduklarının işareti yüzlerinde belli idi. Bundan sonra onlar, ecellerine göre geri kalan ömürlerini yaşadılar.

2) İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “İsrâîloğulları krallarından biri, askerlerine savaşmalarını emretti. Onlar savaşmaya yanaşmadılar ve krallarına, “Savaşacağımız yerde veba var. Veba ortadan kalkıncaya kadar oraya gitmeyiz” dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, onların hepsinin canını aldı. Onlar cansız olarak sekiz gün kalıp şiştiler. İsrâîloğulları’na bu askerlerin ölüm haberi ulaşınca, onları gömmek için oraya gittiler. Ölenlerin sayısı çok olduğu için, bunu da tam yapamadılar. Hepsini bir araya toplayıp etraflarını duvarla çevirdiler. Allah Teâlâ, sekiz gün geçtikten sonra onları diriltti. Bu koku hem onlar üzerinde kaldı, hem de evlâdları üzerinde bugüne kadar devam etti.” Bu görüşte olanlar, bu âyetin peşi sıra gelen Allah yolunda savaşınız… âyetini delil getirmişlerdir.

3) Hazkil (a.s), kavmini cihada teşvik etti. Fakat onlar, bunu hoş görmeyerek korktular. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara ölümü gönderdi. İçlerinde ölüm çoğalınca, ölümden kurtulmak için memleketlerinden kaçtılar. Hazkil (a.s) bunu görünce, “Ey Ya’kûb’un ve Mûsâ’nın ilâhı Allahım! Kullarının şu isyanını görüyorsun. Onlara, kendileri üzerinde kudretinin nelere yeteceğini ve Senin kudret elinden kurtulamayacaklarını gösteren bir mucize gönder” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ kaçanlara da ölümü gönderdi. Sonra Peygamber onların ölümlerine dayanamayarak, onlar için dua edince, Allah onları diriltti.[22]

Seleften bazılarının anlattığına göre; bu kavim İsrâîloğulları’ndan bir peygamberin zamamnda bir belde halkı olup yerlerini tehlikeli görmüşlerdi. Orada kendilerine şiddetli bir veba gelmişti. Onlar da ölümden kaçarak memleketlerinden ayrıldılar ve boş çöle kaçtılar. Açık bir vâdiye inip iki tarafını doldurdular. Allah Teâlâ onların üzerine biri vâdinin altından, diğeri yukarısından olmak üzere iki melek gönderdi. Melekler onlara bir bağırış bağırdılar ki son ferdine varıncaya kadar öldüler ve çukurlara sürüklendiler, üzerlerine duvarlar örüldü. Yok oldular, parçalanıp dağıldılar. Aradan bir asır geçtikten sonra İsrâîloğulları’ndan Hazkıyel adındaki bir peygamber onların bulunduğu yere uğradı ve Allah’tan onların diriltmelerini diledi. Allah Teâlâ onun duasını kabul buyurarak, “Ey çürümüş kemikler! Allah toplanmanızı emrediyor” demesini emretti. Her bir cesedin kemikleri bir araya toplandı. Sonra Allah Teâlâ, “Ey kemikler! Allah sizin et, sinir ve deri ile örtülmenizi emrediyor” diye nida etmesini emretti ve öylece oldu. Bunu peygamber görüyordu. Sonra Allah Teâlâ, “Ey ruhlar! Allah Teâlâ daha önce bulunduğunuz cesedlere dönmenizi emrediyor” diye nida etmesini emretti. Onlar etraflarına bakar oldukları hâlde dirilerek kalktılar. Allah Teâlâ onları uzun uykularından sonra diriltmişti ve onlar şöyle diyorlardı: “Seni tesbih ederiz ey Allahımız, Senden başka ilâh yoktur.”[23]

Âyette, “onları öldürdük” denmeyip, Allah’ın kendilerine “Ölün” [canınız çıksın] dediği bildirilmektedir. Yani, Kur’ân’a göre onlar bir anda ölmemişler; sürünmüş, sıkıntı ve zillete düşüp perişan olmuşlardır. Bunun bir benzeri de 65. âyette geçmişti:

65.Ve siz içinizden sebtte/düşünme gününde sınırları aşan kimseleri de elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara, “Sefil maymunlar olun!” dedik.

                                                                                   (Bakara/65)

Âyetteki, Kendileri binlerce kişi iken ifadesi, çokluktan kinayedir. Bunların, 600.000, 80.000, 70.000, 40.000, 37.000, 30.000, 8.000, 4.000 kişi olduklarına dair rivâyetler asılsızdır.

Medîne’deki Yahudiler, İsrâîloğulları târihlerine ait bu olayı bildiklerinden, Allah ölüm korkusuyla savaşmayanların nasıl bir zillete düşeceklerine bunlardan örnek getirmiştir. Burada bahsi geçen hâdise, Kitab-ı Mukeddes’tekiyle (Sayılar/13, 14. Bablar) aynıdır. Bu olay, Tesniye, I. bölümde Mûsâ’nın ağzından anlatılır.

Oradan okunmasını öneriyoruz.

Konu edilen bu olaylar, Mâide sûresi’nde çok veciz bir şekilde verilmiştir:

20,21.Ve hani Mûsâ, toplumuna: “Ey toplumum! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani Allah, içinizden peygamberler gönderdi. Sizi de hükümdarlar kıldı. Ve âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini size verdi. Ey toplumum! Allah’ın size yazdığı temizlenmiş toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrayanlar olarak dönersiniz” dedi.

22.Onlar, “Ey Mûsâ! Şüphesiz orada zorba bir toplum var. Onlar oradan çıkmadıkça da biz oraya asla girmeyiz. Şâyet onlar, oradan çıkarlarsa, şüphesiz biz de artık girenleriz” dediler.

23.Korkanlardan ve Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam dedi ki: “Onların üzerlerine kapıdan girin. İşte, oradan girerseniz şüphesiz siz, galip olanlarsınız. Eğer inanıyorsanız da artık yalnızca Allah’a işin sonucunu havale edin.”

24.Mûsâ’nın toplumu: “Ey Mûsâ! Şüphesiz biz, onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Artık sen ve Rabbin gidin de savaşın. Şüphesiz biz, burada oturanlarız” dediler.

25.Mûsâ: “Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu hak yoldan çıkmışlar toplumunun arasını ayır” dedi.

26.Allah dedi ki: “Artık temizlenmiş topraklar onlara kırk sene haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O nedenle sen, hak yoldan çıkmış o toplum için tasalanma!”

                                                                              (Mâide/20-26)

Savaştan kaçmanın kötü sonuçları örneklendikten sonra, Ve Allah yolunda savaşın. Şüphesiz Allah’ın en iyi işiten ve en iyi bilen olduğunu da bilin. Kimdir o kişi ki Allah’a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını katlayıversin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Ve yalnız O’na döndürüleceksiniz buyurularak mü’minler, savaşa teşvik edilmekte, Allah’ın birçok kazanç lutfedeceği müjdelenmekte; fakirlere, ihtiyaç sahiplerine sadaka vermeye, infakta bulunmaya ve Allah yolunda savaş hazırlığına destek vermeye davet edilmektedir.

Bu âyetle ilgili şöyle bir anekdot mevcuttur:

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca Ebu’d-Dahdâh Rabbinden sevap umarak hemen malını tasadduk etme yoluna gitti. (…) Abdullah b. Mes‘ûd’dan rivâyet edildiğine göre: Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? buyruğu nâzil olunca Ebu’d-Dahdah dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Yüce Allah bizden ödünç mü istiyor?” Hz. Peygamber, “Evet ey Ebu’d-Dahdah” deyince Ebu’d-Dahdah, “Bana elini göster” dedi. Hz. Peygamber ona elini uzattı. Ebu’d-Dahdah dedi ki: “İçinde altıyüz hurma ağacı bulunan bahçemi şüphesiz ben Allah’a ödünç verdim.” Daha sonra yürüyerek yola koyuldu, nihâyet bahçeye vardı. (Hanımı) Umm ed-Dahdah çocuklarıyla birlikte bahçenin içerisindeydi. Ona, “Ey Umm ed-Dahdah” diye seslendi. Hanımı, “Buyur efendim” deyince; “Oradan çık” dedi, “Ben azîz ve celîl olan Rabbime içinde altıyüz hurma ağacı bulunan bahçeyi borç verdim.”[24]

Kimdir o kişi ki Allah’a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını katlayıversinifadesiyle infak, “Allah’a borç verme” olarak nitelendirilerek infak edenler onurlandırılmıştır. Allah mü’minleri birçok âyette (Mâide/12, Hadîd/11, Hadîd/18, Teğâbün/17-18, Müzzemmil/20)

Kendisine borç vermeye” davet ederek, kamu hizmetine ve Allah için yapılan işlere destek vermeye teşvik etmiştir

Âyetteki, Allah da ona birçok katlarını katlayıversin ifadesindeki kat kat ihsana nail olmayı şu âyetlerde de görmekteyiz:

261.Mallarını Allah yolunda harcayan kimselerin örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz adet tane bulunan tane örneği gibidir. Allah dilediğine katlar. Ve Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir.

262.Allah yolunda mallarını bağışlayan, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve incitmeyen şu kimselerin mükâfâtları Rablerinin yanındadır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

263.Örfe uygun/herkesçe kabul gören bir şekildeki söz ve bağışlamak, kendisini incitme, başa kakma izleyen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah zengindir/hiçbir şeye muhtaç değildir, yumuşak davranandır.

264.Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve son güne inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağnak isâbet ettiği zaman, sağanağın cascavlak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, kâfirler toplumuna; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler topluluğuna kılavuzluk etmez.

265.Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlamlaştırmak için harcamada bulunanların durumu da kendisine bol yağmur isâbet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir bahçenin durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur düşmese de bir çisinti… Allah, yapmakta olduklarınızı en iyi görendir.

                                                                     (Bakara/261-265)

160.Kim iyilik getirirse, artık ona getirdiğinin on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

                                                                                 (En‘âm/160)

84.Kim bir iyilik getirirse, ona ondan daha hayırlısı/ ona ondan dolayı bir hayır vardır. Ve kim bir kötülük getirirse; işte o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları şeyler ile karşılıklandırılırlar.

                                                                                      (Kasas/84)

246.İsrâîloğulları’nın Mûsâ’dan sonra ileri gelenlerini görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Hani onlar, kendi peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. Peygamber, “Size savaş farz kılınırsa, acaba yapmamazlık eder misiniz?” dedi. İsrâîloğulları’nın ileri gelenleri, “Bize ne oldu da yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarılmışken Allah yolunda savaşmayalım?” dediler. Sonra da savaş kendilerine görev olarak verilince de onlardan pek azı hariç, yüz çevirdiler. Ve Allah, o kendi benliklerine haksızlık edenleri en iyi bilendir.

247.Peygamberleri de onlara, “Şüphesiz Allah, size hükümdar olarak Tâlût’u gönderdi” demişti. İsrâîloğulları, “O, bizim üzerimize nasıl hükümdar olur, oysa hükümdar olmaya biz ondan daha çok hak sahibiyiz, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da verilmemiştir” dediler. Peygamberleri, “Onu sizin başınıza Allah seçmiş ve onu bilgi ve vücut bakımından fazlalıklı kılmıştır” dedi. Allah da, mülkünü dilediği kimseye verir. Ve Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir.

248.Peygamberleri de, “Şüphesiz onun hükümdarlığının alâmeti/göstergesi, size, güçlü varlıkların taşıdığı, içinde Rabbinizden kalbi teskin eden güven ve yatışma duygusu/moral, Mûsâ ve Hârûn ailelerinin bıraktıklarından bir güçlü varlıkların taşıdığı, kalıntı bulunan o tabutun gelmesi olacaktır. Eğer iman etmiş kimseler iseniz, şüphesiz bunda sizin için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır” dedi.

249.Sonra Tâlût, ordu ile ayrılınca dedi ki: “Şüphesiz Allah sizi kesinlikle bir nehirle imtihan edecek. Artık kim ondan içerse, benden değildir. Kim de, –ancak eliyle bir avuç alan başka– onu tatmaz ise, işte o bendendir.” Sonra da içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler. Tâlût ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde İsrâîloğulları, “Bizim bugün, Câlût ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarına kesinlikle inananlar, “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah, sabredenlerle beraberdir” dediler.

250.Ve onlar, Câlût ve ordusu için ortaya çıktıkları zaman, “Rabbimiz! Bize çok çok sabır ver de gevşemeyelim, zaafa düşmeyelim, boyun eğmeyelim, ayaklarımızı sâbit tut ve kâfirler toplumuna;  senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler topluluğuna karşı bize yardım et!” dediler.

251.Sonra da, Allah’ın izniyle/ bilgisiyle Câlût ve ordusunu bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri verdi. Ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü kesinlikle bozulur giderdi. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir armağan sahibidir.

252.İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen de kesinlikle gönderilenlerdensin.

Bu âyetlerde de, târihten bilinen bir örnekle, gerektiğinde savaşılması, savaştan kaçılmaması, savaştan kaçanların düşeceği zillet ve Allah yolunda savaşanların kazanacağı zafer ve nimetler bildirilmekte; iyi askerler ve iyi takdik ile yapılacak savaşın mal ve can kaybına neden olmayacağı açıklanmaktadır.

Burada kısaca, önce savaş isteyip sonra yan çizen bir grup ile sayıları çok az olmasına rağmen Allah’a güvenerek inançla savaşan ve başarya ulaşan bir grup anlatılıyor.

Kanaatimizce konumuz olan âyetlerde anlatılan hâdise, Kitab-ı Mukaddes’te yer alan (l. Samuel/8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15 ve 16. Bablar) hâdise ile aynıdır. Bu âyet grubunun anlaşılması için zikri geçen olayın iyi bilinmesi gerekir. Oradan okunmasını öneririz.

Kitab-ı mukaddes’teki anlatımlardan, Kur’ân’da bahsedilen peygamberin Samuel, Tâlût olarak zikredilen hükümdarın Saul, Câlût’un da Golyat olduğu anlaşılıyor.

Âyetteki, O, bizim üzerimize nasıl hükümdar olur, oysa hükümdar olmaya biz ondan daha çok hakk sahibiyiz, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da verilmemiştir ifadesinden anlaşılıyor ki, İsrâîloğulları Tâlût’un hükümdarlığına itiraz edip Allah’ın emirleri hususunda yan çizmek istiyorlar.

Onların itirazlarına verilen, Onu sizin başınıza Allah seçmiş ve onu bilgi ve vücut bakımından ziyadeleştirmiştir cevabı da, Tâlût’un hükümdar seçilmesinin nedenini bildiriyor ki buna göre, hükümdar seçilecek kişide bulunması gereken nitelik, soy-sop değil, bilgi ve bedensel güçtür.

TABUT

Âyetteki, Şüphesiz onun hükümdarlığının âyeti [kanıtı], size, güçlü varlıkların taşıdığı, içinde Rabbinizden bir sekine, Mûsâ ve Hârûn ailelerinin bıraktıklarından bir bakiyye [kalıntı] bulunan o tabutun gelmesi olacaktır ifadesinde geçen tabut ile ilgili kaynaklardaki nakiller şöyledir:

Nakledildiğine göre tabutu Yüce Allah, Âdem’e (a.s) indirmişti. Bu tabut, Hz. Âdem’in yanında idi. Nihâyet Hz. Ya‘kûb’a ulaşmıştı. Ordan da İsrâîloğulları’na geçmişti. Kendileriyle savaşan kimselere karşı onunla gâlip geliyorlardı. Bu durum isyana başladıkları vakte kadar böylece sürüp gitti. Sonunda yenilgiye uğratılıp tabut ellerinden alındı. Onu ellerinden alanlar es-Süddî’nin dediğine göre Amalikalılardan olan Câlût ve beraberindekiler idiler.

Denildiğine göre; bu tabutu putlarının bulunduğu bir mabede koydular. Sabah olunca putlarının yüz üstü yıkılmış olduklarını görüyorlardı. Bir diğer görüşe göre; onu putlarının bulunduğu yerde büyük putun altına koydular. Sabah olduğunda tabutun putun üzerinde olduğunu gördüler. Tabutu alıp putun ayaklarına bağladılar. Sabah olduğunda putun el ve ayaklarının kesilmiş olduğunu ve tabutun altına atılmış olduğunu gördüler. Bu sefer tabutu alıp bir kavmin yaşadığı kasabaya bıraktılar. O kavmin boyunlarına birtakım ağrılar isâbet etti. Kimisine göre de tabutu basur hastalığına yakalanan bir kavmin büyük abdest bozdukları bir yere bıraktılar. Her nasıl ise bu konudaki musibet ve belaları büyüyünce musibetlerinin tek sebebinin bu tabut olduğunu söylediler. “Haydi bunu İsrâîloğulları’na geri verelim” dediler. Tabutu iki öküz tarafından sürüklenen bir araba üzerine bıraktılar ve öküzleri İsrâîloğulları’nın yaşadıkları bölgeye doğru bir yerde serbest bıraktılar. Allah’ın gönderdiği iki melek bu inekleri (asıl nüshada da böyle, Taberî’de, öküzleri şeklindedir) sürüyorlardı. Sonunda İsrâîloğulları’nın topraklarına girdiler. O sırada da Tâlût meselesi üzerinde duruyorlardı. Bunu da görünce zafer kazanacaklarından emin oldular. İşte bu rivâyete göre meleklerin tabutu taşımaları böyledir.[25]

Kitab-ı Mukaddes’te de tabut şöyle tanıtılır:

Akasya ağacından bir sandık yapsınlar. Boyu 2.5, eni ve yüksekliği 1.5 arşın olsun. İçini de dışını da saf altınla kapla. Çevresine altın pervaz yap. Dört altın halka döküp dört ayağına tak. İkisi bir yanda, ikisi öbür yanda olacak. Akasya ağacından sırıklar yapıp altınla kapla. Sandığın taşınması için sırıkları yanlardaki halkalara geçir. Sırıklar sandığın halkalarında kalacak, çıkarılmayacak. Antlaşmanın koşullarını belirten taş levhaları sana vereceğim. Onları sandığın içine koy. “Saf altından bir Bağışlanma Kapağı yap. Boyu 2.5, eni 1.5 arşın olacak. Kapağın iki kenarına dövme altından birer Keruv yap. Keruvlar’dan birini bir kenara, öbürünü öteki kenara, kapakla tek parça hâlinde yap. Keruvlar yukarı doğru açık kanatlarıyla kapağı örtecek. Yüzleri birbirine dönük olacak ve kapağa bakacak. Kapağı sandığın üzerine, sana vereceğim taş levhaları ise sandığın içine koy. Seninle orada, Levha Sandığı’nın üstündeki Keruvlar arasında, kapağın üzerinde görüşeceğim ve İsrâîlliler için sana buyruklar vereceğim.[26]

Besalel, Antlaşma Sandığı’nı akasya ağacından yaptı. Boyu 2.5, eni ve yüksekliği 1.5 arşındı. İçini de dışını de saf altınla kapladı. Çevresine altın pervaz yaptı. İkisi bir yanda, ikisi öbür yanda olmak üzere sandığın dört köşesindeki ayaklara takmak için birer altın halka döktü. Akasya ağacından sırıklar yapıp altınla kapladı. Sandığın taşınması için sırıkları yanlardaki halkalara geçirdi. Bağışlanma Kapağı’nı saf altından yaptı. Boyu 2.5, eni 1.5 arşındı. Kapağın iki kenarına dövme altından birer Keruv yaptı. Keruvlar’dan birini bir kenara, öbürünü öteki kenara koyarak kapağı tek parça hâlinde yaptı. Keruvlar yukarı doğru açık kanatlarıyla kapağı örtüyor, yüzleri birbirine dönük kapağa bakıyorlardı.[27]

Âyetteki, içinde Rabbinizden bir sekine, Mûsâ ve Hârûn ailelerinin bıraktıklarından bir bakiyye [kalıntı] ifadesinden de, bu sandukanın içinde Tevrât metinleri –ki bunlar, taşlara, tabletlere, yassı kemiklere yazılıyor ve büyük hacim tutuyordu– ile Mûsâ-Hârûn ailesine ait birtakım özel eşyaların bulunduğu anlaşılıyor. Allah’tan gelen sekine ise, “vahiyler”dir.

TABUTU MELEKLERİN TAŞIMASI

Melek sözcüğünün, “haberci” veya “güç, güçlü varlık” manasına geldiğini daha önce ifade etmiştik. İçinde, yassı taş levhalara yazılmış bir hayli hacim ve ağırlıkta olan Tevrât metinlerinin bulunduğu tabut da, ancak öküz, manda gibi güçlü hayvanların taşıyabileceği bir arabada taşınabilirdi.

NİCELİK DEĞİL NİTELİK ÖNEMLİ

Âyetteki, Allah’a kavuşacaklarına kesinlikle inananlar, “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir” dediler ifadesinden anlaşılıyor ki, samimi bir avuç mü’min, düşmanın çokluğundan korkup yılmamış, Allah’a tevekkül ederek gerekeni yapmışlardır. Bizden istenen de böyle olmaktır. Zira Allah, birçok âyette  (Hacc/39-40,  Mücâdele/21, Sâffât/171-173, Muhammed/7, Fetih/4, Âl-i İmrân/139, Enfâl/45, Âl-i İmrân/26, Âl-i İmrân/146-147) yardımıyla inananları muzaffer kılacağını bildirmiştir.

Bu pasajdaki, Sonra da, Allah’ın izniyle onları [Câlût ve ordusunu] bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü ifadesi üzerinde dikkatlice durulması gerekir:

DÂVÛD’UN GOLYAT’I ÖLDÜRMESİ

Savaşmak üzere ordularını bir araya getiren Filistliler, Yahuda’nın Soko Kenti’nde toplandılar. Soko ile Azeka Kenti arasındaki Efes-Dammim’de ordugah kurdular. Saul ile İsrâîlliler de toplandılar. Ela Vâdisi’nde ordugah kurup Filistliler’e karşı savaş düzeni aldılar. Filistliler tepenin bir yanında, İsrâîlliler de karşı tepede yerlerini aldı. Aralarında vâdi vardı. Filist ordugahından Gatlı Golyat adında usta bir dövüşçü ortaya çıktı. Boyu 6 arşın 1 karıştı. Başına tunç miğfer takmış, pullu bir zırh kuşanmıştı. Tunç zırhın ağırlığı 5.000 şekeldi. Baldırları zırhlarla korunmuştu. Omuzları arasında tunç bir pala asılıydı. Mızrağının sapı dokumacı tezgahının sırığı gibiydi. Mızrağın demir başının ağırlığı 600 şekeldi. Golyat’ın önüsıra kocaman kalkanını taşıyan bir adam yürüyordu. Golyat durup İsrâîl ordusuna, “Neden savaş düzeni aldınız?” diye haykırdı, “Ben Filistli’yim, sizse Saul’ün kölelerisiniz. Aranızdan karşıma çıkacak birini seçin. Dövüşte beni yenip öldürebilirse, biz sizin köleniz oluruz. Ama ben üstün gelip onu yok edebilirsem, siz bizim kölemiz olur, bize kulluk edersiniz.” Filistli Golyat konuşmasını şöyle sürdürdü: “Bugün İsrâîl ordusuna meydan okuyorum! Benimle dövüşecek birini çıkarın karşıma!” Filistli’nin bu sözlerini duyunca, Saul de İsrâîlliler de çok korkup dehşet içinde kaldılar. Dâvûd Yahuda’nın Beytlehem Kenti’nden Efratlı Yişay adında bir adamın oğluydu. Yişay’ın sekiz oğlu vardı. Saul’ün krallığı döneminde Yişay’ın yaşı oldukça ilerlemişti. Yişay’ın üç büyük oğlu Saul’le birlikte savaşa katılmıştı. Savaşa giden en büyük oğlunun adı Eliav, ikincisinin adı Avinadav, üçüncüsünün adıysa Şamma’ydı. Dâvûd en küçükleriydi. Üç büyük oğul Saul’ün yanındaydı. Dâvûd ise babasının sürüsüne bakmak için Saul’ün yanından ayrılıp Beytlehem’e gider gelirdi. Filistli Golyat kırk gün boyunca sabah-akşam ortaya çıkıp meydan okudu. Bir gün Yişay, oğlu Dâvûd’a şöyle dedi: “Kardeşlerin için şu kavrulmuş bir efa buğdayla on somun ekmeği al, çabucak ordugaha, kardeşlerinin yanına git. Şu on parça peyniri de birlik komutanına götür. Kardeşlerinin ne durumda olduğunu öğren ve iyi olduklarına ilişkin bir belirti getir. Kardeşlerin Saul ve öbür İsrâîlliler’le birlikte Ela Vâdisi’nde Filistliler’e karşı savaşıyorlar.” Ertesi sabah Dâvûd erkenden kalktı. Sürüyü bir çobana bıraktı. Yişay’ın buyurduğu gibi erzağı alıp yola koyuldu. Ordugaha vardığı sırada askerler savaş naraları atarak savaş düzenine giriyorlardı. İsrâîlliler’le Filistliler karşı karşıya savaş düzeni almışlardı. Dâvûd getirdiklerini levazım görevlisine bırakıp cepheye koştu; kardeşlerinin yanına varıp onları selâmladı. Dâvûd onlarla konuşurken, Gatlı Filistli, Golyat adındaki dövüşçü Filist cephesinden ileri çıkarak daha önce yaptığı gibi meydan okudu. Dâvûd bunu duydu. İsrâîlliler Golyat’ı görünce büyük korkuyla önünden kaçıştılar. Birbirlerine, “İsrâîl’e meydan okumak için ortaya çıkan şu adamı görüyorsunuz ya!” diyorlardı, “Kral onu öldürene büyük bir armağanın yanısıra kızını da verecek. Babasının ailesini de İsrâîl’e vergi ödemekten muaf tutacak.” Dâvûd, yanındakilere, “Bu Filistli’yi öldürüp İsrâîl’den bu utancı kaldıracak kişiye ne verilecek?” diye sordu, “Bu sünnetsiz Filistli kim oluyor da yaşayan Tanrı’nın ordusuna meydan okuyor?” Adamlar daha önce verilmiş olan söze göre Golyat’ı öldürecek kişiye neler verileceğini anlattılar. Ağabeyi Eliav Dâvûd’un adamlarla konuştuğunu duyunca öfkelendi, “Ne işin var burada?” dedi, “Çöldeki üç-beş koyunu kime bıraktın? Ne kadar kendini beğenmiş ve ne kadar kötü yürekli olduğunu biliyorum. Sadece savaşı görmeye geldin.” Dâvûd, “Ne yaptım ki?” dedi, “Bir soru sordum, o kadar.” Sonra başka birine dönüp aynı soruyu sordu. Adamlar öncekine benzer bir yanıt verdiler. Dâvûd’un söylediklerini duyanlar Saul’e ilettiler. Saul onu çağırttı. Dâvûd, Saul’e, “Bu Filistli yüzünden kimse yılmasın! Ben kulun gidip onunla dövüşeceğim!” dedi. Saul, “Sen bu Filistli’yle dövüşemezsin” dedi, “çünkü daha gençsin, o ise gençliğinden beri savaşçıdır.” Ama Dâvûd, “Kulun babasının sürüsünü güder” diye karşılık verdi, “bir aslan ya da ayı gelip sürüden bir kuzu kaçırınca, peşinden gidip ona saldırır, kuzuyu ağzından kurtarırım. Eğer aslan ya da ayı üzerime gelirse, boğazından tuttuğum gibi vurur öldürürüm. Kulun aslan da, ayı da öldürmüştür. Bu sünnetsiz Filistli de onlar gibi olacak. Çünkü yaşayan Tanrı’nın ordusuna meydan okudu. Beni aslanın, ayının pençesinden kurtaran Rabb, bu Filistli’nin elinden de kurtaracaktır.” Saul, “Öyleyse git, Rabb seninle birlikte olsun” dedi. Sonra kendi giysilerini Dâvûd’a verdi; başına tunç miğfer taktı, ona bir zırh giydirdi. Dâvûd giysilerinin üzerine kılıcını kuşanıp yürümeye çalıştı. Çünkü bu giysilere alışık değildi. Saul’e, “Bunlarla yürüyemiyorum” dedi, “çünkü alışık değilim.” Sonra giysileri üzerinden çıkardı. Değneğini alıp dereden beş çakıl taşı seçti. Bunları çoban dağarcığının cebine koyduktan sonra sapanını alıp Filistli Golyat’a doğru ilerledi. Filistli de, önünde kalkan taşıyıcısı, Dâvûd’a doğru ilerliyordu. Dâvûd’u tepeden tırnağa süzdü. Kızıl saçlı, yakışıklı bir genç olduğu için onu küçümsedi. “Ben köpek miyim ki, üzerime değnekle geliyorsun?” diyerek kendi ilâhlarının adıyla Dâvûd’u lânetledi. “Bana gelsene! Bedenini gökteki kuşlara ve kırdaki hayvanlara yem edeceğim!” dedi. Dâvûd, “Sen kılıçla, mızrakla, palayla üzerime geliyorsun” diye karşılık verdi, “bense meydan okuduğun İsrâîl ordusunun Tanrısı, Her Şeye Egemen Rabbin adıyla senin üzerine geliyorum. Bugün Rabb seni elime teslim edecek. Seni vurup başını gövdenden ayıracağım. Bugün Filistli askerlerin leşlerini gökteki kuşlarla yerdeki hayvanlara yem edeceğim. Böylece bütün dünya İsrâîl’de Tanrı’nın var olduğunu anlayacak. Bütün bu topluluk Rabbin kılıçla, mızrakla kurtarmadığını anlayacak. Çünkü savaş zaten Rabbindir! O sizi elimize teslim edecek.” Golyat saldırmak amacıyla Dâvûd’a doğru ilerledi. Dâvûd da onunla dövüşmek üzere hemen Filist cephesine doğru koştu. Elini dağarcığına sokup bir taş çıkardı, sapanla fırlattı. Taş Filistli’nin alnına çarpıp saplandı. Filistli yüzükoyun yere düştü. Böylece Dâvûd Filistli Golyat’ı sapan ve taşla yendi. Elinde kılıç olmaksızın onu yere serdi. Sonra koşup üzerine çıktı. Golyat’ın kılıcını tutup kınından çektiği gibi onu öldürdü ve başını kesti. Kahraman Golyat’ın öldüğünü gören Filistliler kaçtılar. İsrâîlliler’le Yahudalılar kalkıp Gat’ın girişine ve Ekron kapılarına kadar nara atarak onları kovaladılar. Filistliler’in ölüleri Gat’a, Ekron’a kadar Şaarayim yolunda yerlere serildi. Filistliler’i kovaladıktan sonra geri dönen İsrâîlliler Filist ordugahını yağmaladılar. Dâvûd Filistli Golyat’ın başını alıp Yeruşalim’e götürdü, silâhlarını da kendi çadırına koydu. Saul, Dâvûd’un Golyat’la dövüşmeye çıktığını görünce, ordu komutanı Avner’e, “Ey Avner, kimin oğlu bu genç?” diye sormuştu. Avner de, “Yaşamın hakkı için, ey kral, bilmiyorum” diye yanıtlamıştı. Kral Saul, “Bu gencin kimin oğlu olduğunu öğren” diye buyurmuştu. Dâvûd Golyat’ı öldürüp ordugaha döner dönmez, Avner onu alıp Saul’e götürdü. Golyat’ın kesik başı Dâvûd’un elindeydi. Saul, “Kimin oğlusun, delikanlı?” diye sordu. Dâvûd, “Kulun Beytlehemli Yişay’ın oğluyum” diye karşılık verdi.[28]

Buradan da anlaşılacağı üzere savaş, akıl ve eğitim ile kazanılıyor. Akıllı ve eğitimli tek kişi savaşın kaderini değiştirebiliyor. Allah’ın bu pasajda mü’minlere vermek istediği mesaj da budur. Kalabalık ve kaba güce güvenmeyip harp taktikleri geliştirilmeli ve Dâvûd örnek alınmalıdır. Bugün savaşı binlerce kilometreden kontrol eden ve bir tuşa basarak can ve mal zayiatı vermeden zafer elde edenler, kâfirler değil Müslümanlar olmalıydı! Bir başka uyarı:

60.Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki onlarla, Allah’a düşman olanları, kendi düşmanlarınızı ve Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

                                                                                                (Enfâl/60)

SAVAŞIN GEREKLİLİĞİ

Âyetteki, Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı [bozulur giderdi]. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir ifadesiyle, savaşın yararları ve mü’minlere savaş emrinin Allah’ın lütfu olduğu bildirilmektedir. Bu ifade Hacc sûresi’nde de geçmektedir:

39-41.Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri haksızlığa uğramaları; onlar, başka değil sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle savaşmalarına izin verildi.

Ve şüphesiz ki Allah, onları zafere ulaştırmaya en iyi gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, filiz, tomurcuk, ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl, bakliyat, kıraç arazide diken, yapılı bina ne varsa hepsi, tüm alış-veriş yerleri; çarşı-pazar, tüm Salat; destek yerleri (iş; istihdam ve istihsal yerleri, eğitim öğretim kurumları ve güvenlik merkezleri) ve içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan mescitler yerle bir edilirdi.

Allah, Kendisine yardım edenlere –kendilerini yurtlandırıp güçlendirirsek salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], zekâtı/vergilerini veren, örfe uygun/herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden ve vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeylerden alıkoyan kimselere– kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, çok güçlüdür, mutlak galiptir. İşlerin sonucu da sadece Allah’a âittir.

                                                                            (Hacc/39-41)