87-BAKARA SÛRESİ-9

 

253.İşte elçiler; Biz onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kıldık. Onlardan bir kısmı Allah’ın tek taraflı olarak söz söylediği/ yaraladıkça yaraladığı, çok sıkıntı çektirdiği ve bazısının derecelerini fazlalıklı kıldığı kimselerdir. Ve Meryem oğlu Îsâ’ya açık kanıtlar verdik ve o’nu Allah’ın vahyi ile güçlendirdik. Ve eğer Allah dileseydi onların ardından gelenler, açık mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin ayrılığa düştüler de onlardan bazısı iman etti, bazısı küfretti; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetti. Ve eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin, Allah dilediğini yapar.

Bu âyette, inananların elçilere nasıl bakması gerektiği bildirilmektedir. Âyetten anlaşıldığına göre her elçinin kendine has bir özelliği olup birbirlerinden farklılıkları söz konusudur. Bu gerçeği ifade eden başka âyetler de vardır:

15.Kim, kılavuzlanan doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

                                                                         (İsrâ/55)

Âyette geçen ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken faddalnâ sözcüğü, manevî üstünlüğü değil, nesnel çokluğu ifade eder. Sözkonusu fazlalıklı kılınma; bilgi, bedensel güç, cesaret, hitap yeteneği, meslekî maharet, sanatkârlık, mâli durum, evlat ve eş durumları, İbrahim ve Lut’a uğrayan elçilerdeki gibi elçilere de elçilik, hem peygamber hem hükümdar olmak gibi şeylerdir.

Elbette elçiler Allah katında eşit değildir. Ama Allah kimin kimden daha mükerrem olduğunu bildirmemiştir. Bu nedenle mü’minler, peygamberleri üstünlük yarışına sokmamalı, tutumları şu âyetlerdeki gibi olmalıdır:

285,286.Elçi, kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah’a, doğal güçlerine/haberci âyetlerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah’ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır. Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve affet bizi, bağışla bizi, merhamet et bize! Sen bizim yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınımızsın. Ve de kâfirler toplumuna; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden toplumlara karşı yardım et bize” dediler.

Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka; kapasitesi dışında yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır.

                                                                              (Bakara/285)

84.De ki: “Biz, Allah’a, bize indirilen Kur’ân’a, İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kûb’a ve torunlara indirilene, Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O’nun için İslâmlaşanlarız.”

                                                                              (Âl-i İmrân/84)

Kimisi, bazı âyetleri yanlış te’vîl ederek ve uydurma mucizelere dayanarak, Muhammed’in; kimisi, meleklerin secde etmesi ve ilk peygamber olması hasebiyle Âdem’in; kimisi, Kur’ân’da en çok Mûsâ’dan bahsedilmesi ve Allah’ın o’nunla aracısız konuşması nedeniyle Mûsâ’nın; kimisi beşikte iken peygamber olması ve ölüleri diriltmesi sebebiyle Îsâ’nın; kimisi, yüce bir mekana ref edildiği için İdris’in; kimisi de Allah’ın dost edinmesi ve Rasûlullah’a da o’nun dinine uymayı emretmesi dolayısıyla İbrâhîm’in; kimisi, demiri ezmiş olmasından hareketle Dâvûd’un; kimisi de rüzgâra, cinlere, kuşlara, şeytânlara hükmetmiş olması nedeniyle Süleymân’ın en üstün olduğunu iddia etmiştir ki bütün bunlar, gaybı taşlamaktan başka bir şey değildir. Mü’mine düşen, haddini bilmek ve peygamberler arasında ayırım yapmamaktır.

254.Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir yardımın, iltimasın bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcamada bulunun/ başta yakınlarınız olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayın. Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler, kendi benliklerine haksızlık edenlerin ta kendileridir.

Burada konu yine infaka getirilmiş, özetle kullara, “âhiretle ilgili faydaları dünyada elde etmeye çalışın. Çünkü bu faydaları âhirette elde etmeniz mümkün olmaz” mesajı verilmiştir. Zira insan âhirette yapayalnız olup kimseden yardım görmeyecek, yakın bildikleri de kendisinden uzaklaşıp kaçacaklardır. İnsana sadece dünyadaki inancı ve amelleri eşlik edecektir. Bu gerçek, onlarca âyette dile getirilmiş ve kullar uyarılmıştı:

67.O gün Allah’ın koruması altına girmiş kişiler hariç tüm önderler/ birbirinin izinden gidenler, birbirlerine düşmandırlar.

                                                                                          (Zuhruf/67)

165,166.İnsanlardan kimi de Allah’ın astlarından birtakım eşler tutan kimselerdir. Onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman etmiş kimseler, Allah’a sevgi yönünden daha kuvvetlidir. Ve şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, azabı görecekleri zaman; kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaştıkları ve azabı gördükleri ve kendileriyle bağlar kesildiği zaman, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke görselerdi.

                                                                                             (Bakara/165-166)

 25.Ve İbrâhîm dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi dışlayıp gözden çıkaracaktır. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan da yoktur.”

                                                                                                 (Ankebût/25)

Ve Şu‘arâ/96-102, Bakara/270, Abese/33-37, Hacc/1-2, Hadîd/15, En‘âm/94, Meryem/78-80, Bakara/123, En‘âm/70, İbrâhîm/22.

Konumuz olan âyet ile zikrettiğimiz âyetlerin mesajı şu âyette özet olarak verilmiştir:

10.Ve sizden birinize ölüm gelip de, ‘Rabbim! Beni yakın bir süre sonuna kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden harcamada bulunun.

                                                                                  (Münâfikûn/10)

 

255.Allah, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, her zaman diridir, her şeyi ayakta tutan, koruyan, diri ve bütün kâinatın idaresini bizzat yürütendir. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O’nun içindir. Kendisinin izni/ bilgisi olmadan yanında yardım, kayırma yapacak olan kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O’nun dilediğinden başka bilgisinden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisinin de korunması O’na zor gelmez. Ve O, çok yücedir, yücelticidir, sonsuz büyüktür.

Müstakil bir necm olan bu âyet, evvelki âyetlere de sonraki âyetlere de bağlanabilir. Ama müstakil olup Allah’ın sıfatları ve varlıklarla ilişkisi ciheti ön planda tutulmalıdır. Âyetin açık olan ifadesinde Allah’ın şu vasıfları vurgulanmıştır:

* Allah, Kendisinden başka ilâh olmayandır.

* Hayy’dır [her zaman diridir], kayyûm’dur [her şeyi ayakta tutan, koruyan ve kâinatın idaresini yürüten, Kendisine hiçbir şeyin gizli kalmadığı zattır].

* Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz.

* Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O’nun mülküdür.

* O’nun izni olmadan yanında kimse şefaat edemez.

* Allah, varlıkların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir.

* Varlıklar, dilediğinden başka O’nun ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar.

* Allah’ın kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır.

* Göklerin ve yeryüzünün korunması Allah’a zor gelmez.

* O, alî’dir, azîm’dir.

Allah Kendisini şu âyetlerde de toplu olarak tanıtmaktadır:

1.De ki: “O Rabb, bir tek olan Allah’tır, 2Samed olan Allah’tır, 3doğurmamış ve doğurulmamıştır. 4Ve hiçbir şey O’na denk olmamıştır.”

                                                                                                (İhlâs/1-4)

22.O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah’tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet edendir, engin merhamet sahibidir.

23.O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah’tır. O, bütün kâinatın hükümdârı, tertemiz, her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, her türlü kusurdan uzak; sapasağlam, güven veren, gözetici, koruyucu, doğrulayıcı ve güvenilir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan, dilediğini zorla yaptıran, ulaşılmaz, azametli, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, derman veren, büyüklük ve ululukta tek olan; her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösterendir. Allah, onların ortak koştukları şeylerden arınıktır.

24.O, oluşturan, kusursuz yaratan, her şeye şekil ve sûret veren Allah’tır. En güzel isimler O’nun içindir. Göklerde ve yeryüzünde olanlar O’nu noksan sıfatlardan arındırırlar. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                                 (Haşr/22-24)

Allah’ın kayyûm sıfatı şu âyetlerde detaylandırılmıştır:

33.Peki, o, kazandığı şeyler ile birlikte her bir kişinin üzerinde dikilen/görüp gözeten kimdir? Onlar ise Allah’a ortaklar edindiler. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz, O’na yeryüzünde bilmediği bir şey mi ya da sözden açık olanı mı haber vereceksiniz? Aslında kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan şu kişilere plânları güzel gösterildi de Yol’dan saptırıldılar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur.

                                                                               (Ra‘d/33)

41.Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yokoluvermekten, Allah tutuyor. Andolsun ki eğer gökler ve yeryüzü yokoluverirlerse, onları O’ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır.

                                                                                             (Fâtır/41)

Âyetteki, O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir ifadesi, “onların dünya ve âhiretteki konumlarını, geçmiş ve geleceklerini bilir” demektir. Onlar ise, O’nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar ifadesi ise, insanların Allah katındaki bilgiyi, ancak O’nun dilemesiyle alabileceğini ifade eder.

EL-KÜRSÎ

Âyetteki, O’nun kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır ifadesindeki الكرسىّ [kürsî] kelimesi, “bir şeyin üst üste binmesi” anlamındaki كرس [k-r-s] kökünün türevlerinden olup “üzerine oturulan ve dayanılan şey” demektir[1] ki bunu, “iktidar koltuğu” olarak niteleyebiliriz. Nitekim bu sözcük, “bilgi ve kudret” anlamında da kullanılmaktadır. Çünkü ilim ve kudret, iktidarda olanın olmazsa olmaz vasfıdır. Buradan hareketle âyetteki ifadenin, “O’nun bilgisi ve iktidar gücü gökleri ve yeryüzünü kaplamıştır, O’nun bilgi ve kudreti dahilinde olmayan hiçbir şey yoktur” şeklinde anlaşılması gerekir.

Allah’ın bu sıfatı, “arşa istiva” şeklinde de geçmişti:

29.O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için oluşturandır. Sonra da O, semaya egemenlik kurdu; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir.

                                                                            (Bakara/29)

54.Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki oluşturma ve sistemler kurup yürütme sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne cömerttir!

                                                                                              (A‘râf/54)

5.Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], en büyük taht üzerine egemenlik kurmuştur. 6Göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler, bu ikisinin arasında olan şeyler ve nemli toprağın altında bulunan şeyler yalnızca Rahmân’ındır.

7.Sen sesini yükseltirsen, Rahmân şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir. 8Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler sadece O’nundur.

                                                                             (Tâ-Hâ/5-8)

Âyetteki, Onların ikisinin de korunması O’na zor gelmez ifadesiyle, Ehl-i Kitabın Allah hakkındaki görüşleri reddedilmektedir. Bu konu Kaf/38′de de ayrıntılı olarak incelenmişti.[2]

“Âyete’l-Kürsi” olarak bilinen bu âyet hakkında, maalesef Rasûlullah’ın adı kullanılarak birçok safsata uydurulmuştur. Bunların zikrini gereksiz buluyoruz.

256.Dinde zorlamak/tiksindirmek yoktur; iman, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten; iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûta küfreder; onu tanımaz Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

Bu âyette, dinde zorlamanın/tiksindirmenin olmadığı ve olmaması gerektiği gerekçeleriyle açıklanmaktadır.

Allah, insanlara irâde ve seçme hakkı tanımıştır. İnanç bir gönül işi olduğundan insanların kalplerine nüfuz etmek ve beyinlerini kontrol etmek mümkün değildir. İnanç konusunda insanları zorlamanın, ikiyüzlü kimseler üretmekten başka bir işe yaramadığı tecrübeyle sâbittir. Ayrıca cebr/zorlama ve baskı, imtihan esprisine de aykırıdır. O nedenle Yüce Allah insanları bu konuda özgür bırakmıştır. Bu konudaki onlarca âyetten bir kaçını nakletmekle yetiniyoruz.

29.Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

                                                                                         (Kehf/29)

40.Şüphesiz alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O hâlde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir.

                                                                                          (Fussilet/40)

2,3.Şüphesiz Biz, insanı karışık bir nutfeden oluşturduk. Onu yıpratacağız/yükümlülükler vereceğiz. Bu nedenle onu çok iyi işitici, çok iyi görücü yaptık; iyiyi kötüyü ayıracak bilgileri yollayarak bilgilendirdik. Şüphesiz Biz, ona yolu gösterdik, ister kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen biri olsun, ister nankör.

                                                                                           (İnsan/2-3)

Benzer âyetler: En‘âm/35, 104-107, 149; Ra‘d/31; Şu‘arâ/3-4; Hûd/15, 28; Kâfirûn/6; Yûnus/99, 108; Teğâbün/2; Zümer/7, 15; Nahl/9, 36, 93, 99; Secde/13; Mâide/48; İsrâ/15, 18; Şûrâ/20, 48; Ğâşiye/21-22; Nisâ/80; Beled/10.

Kaynaklarda bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Ebû Dâvûd’un rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme Ensâr hakkında nâzil olmuştur. Çocuğu yaşamayan kadın, çocuğu yaşarsa onu Yahûdi yapacağına dair söz verirdi. Medîne’den sürülen Nadîroğulları arasında birçok Ensâr çocuğu vardı. “Çocuklarımızı bırakmayız!” demeleri üzerine Yüce Allah, Dinde zorlama yoktur, doğruluk ile sapıklık gerçekten apaçık meydana çıkmıştır buyruğunu indirdi.

Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: “Biz bir işi yaparken onların dinlerinin bizim üzerinde bulunduğumuz dinden daha üstün olduğu görüşünde idik. Allah bize İslâm’ı gönderince, onları [çocuklarımızı] İslâm’a girmek üzere zorlamayı düşündük. Bunun üzerine, Dinde zorlama yoktur âyeti nâzil oldu. Artık (o çocuklardan) isteyen onlara [Yahûdilere] katılır, isteyen de İslâm’a girerdi.[3]

es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerîme iki tane oğlu bulunan Ensârdan Ebû Husayn hakkında nâzil olmuştur. Şam’dan Medîne’ye zeytinyağı getiren tacirler geldi. Bunlar çıkıp gitmek isteyince el-Husayn’ın iki oğlu onlara gittiklerinde bu tacirler oğullarını Hristiyanlığa davet ettiler. Bunlar da Hristiyanlığı kabul edip beraberlerinde Şam’a gittiler. Babaları Rasûlullah’ın (s.a) yanına gelerek durumlarından şikâyetçi oldu. Rasûlullah’ın (s.a) onları geri getirecek kimseler göndermesi arzusunu belirtti. Bunun üzerine, Dinde zorlama yoktur âyeti nâzil oldu. O güne kadar henüz Kitap Ehli ile savaşma emri verilmemiş ve şöyle buyurmuştu:“Allah onları uzaklaştırsın. Onlar ilk küfre girenlerdir.” Ebû Husayn onları geri getirmek üzere kimseyi göndermedi diye Peygamber’e (s.a) karşı içinde bir şeyler duydu. Bunun üzerine şanı yüce Allah, Hayır, Rabbine yemin olsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp… iman etmiş olmazlar (Nisâ/65) âyetini indirdi. Daha sonra da, Dinde zorlama yoktur âyetini Tevbe sûresi’nde Kitap Ehli ile savaşma emri [Tevbe/29] ile neshetti.[4]

Bu çocuklar Şam’dan kuru üzüm getiren tacirler tarafından Hristiyanlaştırılmışlardı. Onlarla birlikte gitmeye kalkışınca babaları onları zorlamak istedi ve Rasûlullah’tan (s.a), onların peşinden birisini gönderme talebinde bulundu. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil oldu.[5]

Bu âyetlerde açıkça ifade edildiğine göre Allah, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, hakk ile bâtılı açıkça beyân etmiş, ayrıca da herkese akıl ve seçme hürriyeti vermiştir. Bundan sonrası kişiye kalmıştır. Kimse baskı, işkence ve ölüm tehdidi ile dine girmeye zorlanamaz.

Âyetin son bölümündeki, O hâlde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır ifadesiyle de, kimsenin yanlış tercihte bulunmaması gerektiği uyarısı yapılmaktadır. Zira, aklını kullanmayıp çevresindeki bunca kanıtı dikkate almayarak yanlış tercih yapanlar cezalarını bulacaklardır.

TÂĞÛT: Tâğût ile ilgili Alak sûresi’nde ayrıntılı bilgi verilmişti.[6]

257.Allah, inananların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere gelince; onların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar.

Tâğût şeytân tanıtıldıktan sonra ilk önce Allah’ın inananların velîleri olduğu daha sonra da inkârcıların velîsinin Tâğût olduğu bildirilmektedir.

Âyetin iyi anlaması için “velî-evliyâ” sözcüğü hakkında yaptığımız bir açıklamayı naklediyoruz:

الاولياء [evliyâ] sözcüğü,الولىّ [velî] sözcüğünün çoğuludur. Velî ise,ولاء [velâ]kökünden türemiş sıfat-ı müşebbehe kipinde bir sözcük olup anlamı “yakın olan, yakın duran” demektir. Ancak bu yakınlık nicel değil, nitel bir yakınlıktır.

Hem velî, hem de evliyâ sözcüğü Kur’ân’da hep bu anlamda kullanılmıştır. Bu sözcükler İslâm’ın ortaya çıkışından yüzyıllar sonra, yabancı kültürlerin etkisiyle sözcük anlamları dışında birer kavram hâline gelmiş ve Müslümanların dinî hayatlarını istila etmiştir. Açıklıkla belirtmek gerekir ki, velî ve evliyâ sözcükleri Kur’ân’da tamamen kendi doğal anlamlarıyla kullanılan iki sözcüktür. Tasavvuf literatürünün bu doğal anlamları bozarak halk kültürüne özel mistik anlamlar ve hiyerarşik bir derecelendirmeyi ifade etmek üzere soktuğu velî ve evliyâ kavramlarının Kur’ân’daki velî ve evliyâ sözcükleriyle bir ilgisi yoktur.

Esma-i Hüsnâ’dan biri olan ve Kur’ân’da hem Allah hem de kullar için kullanılmış olan velîsözcüğü âyetlerde hepنصير [nasîr/yardımcı],مرشد [mürşid/aydınlatan, yol gösteren],شفيع [şefî‘/şefaat eden],واق [vâq/koruyucu],حميد [hamîd/öven, yücelten]sıfatları ve “karanlıklardan aydınlığa çıkarır”, “bağışlayıp merhamet eder”, “zarardan alıkoyup yarara yaklaştırır” nitelemeleri ile birlikte yer almıştır. Bu da demektir ki, velîliğin [yakınlığın] bu nitelikler ve bu sıfatlar ile yakın ilişkisi vardır. Yani, bu nitelik ve sıfatlar, velî‘nin [yakın olanın] belirgin özellikleridir. Buna göre her nerede bir kimse için velî [yakın]sıfatı kullanılmışsa, o kimsenin, “yardım eden, yol gösteren, şefaat eden, aydınlatan ve koruyan” olduğu anlaşılmalıdır.

Âyetteki karanlıklar ile, küfür ve bilgisizliğin getirdiği olumsuzlukların tümü kasdedilmiştir. Bunlar çok oldukları için karanlıklar şeklinde çoğul gelmiştir. İman ise ışık olup vahye dayandığından tektir. Bu âyetin bir benzeri de En‘âm sûresi’nde geçmişti:

1.Tüm övgüler, gökleri ve yeri oluşturan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur; başkası övülemez. Sonra da Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğini kabul etmeyen şu kişiler, bir şeyleri Rabblerine eşit / denk tutuyorlar.

                                                                              (En‘âm/1)

Allah mü’minlerin velîsi olduğundan onları küfür ve cehâletin karanlıklarından; insanı cehenneme götüren yollardan çıkarıp cennet yoluna sevkeder:

153.Ve şüphesiz ki, bu, dosdoğru olarak Benim yolumdur. Hemen ona uyun. Ve başka yollara uymayın da sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte bunlar, Allah’ın koruması altına girersiniz diye Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.

                                                                                     (En‘âm/153)

Yukarıda Allah, rüşd ve ğayyı açıkça beyân edip insanların önüne koyduğunu; bu âyette ise, inananların velîsi olduğundan bunu yaptığını ifade etmiştir:

11.İşte mü’minlerin bahtiyarlığı, kâfirlerin perişanlığı, şüphesiz Allah’ın iman eden kimselerin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakını olması, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden/inanmayanlar için yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın diye bir şeyin olmamasındandır.

                                                                                                    (Muhammed/11)

258Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrâhîm’le tartışan kimseyi görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Hani İbrâhîm, “Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” demişti. O, “Ben diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrâhîm, “Öyleyse, şüphesiz Allah, güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!” deyince o kâfir; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kişi şaşırıp kaldı. –Ve Allah kendi benliklerine haksızlık edenler toplumuna doğru yolu göstermez.–

Yukarıda 256-257. âyetlerde tâğûta dikkat çekilmiş ve tâğût hakkında, Küfretmiş kimseler de; onların velîleri tâğûttur ki, kendilerini nûrdan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar buyurulmuştu. Bu âyette ise, yönetim gücüne güvenerek hakk yola yanaşmayan İbrâhîm peygamber ile tartışan biri –ki bir tâğûttur– konu edilmektedir. Âyetten anlaşıldığına göre bu kişi, İbrâhîm peygamber dönemindeki yöneticilerden biridir. Bu âyet ile ilgili klasik kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Hz. İbrâhîm ile tartışan kimse Numruz b. Kûş b. Ken’an b. Sâm b. Nûh’tur. Zamanının hükümdarı, Hz. İbrâhîm’i atmak üzere ateş yakan ve sivrisinek ile ölümü gerçekleşen kimsedir. Bu, İbn Abbâs, Katâde, Mücâhid, er-Rabi, es-Süddî, İbn İshâk, Zeyd b. Eslem ve başkalarının da görüşüdür.

Yüce Allah’a karşı savaşmayı kararlaştırması sebebiyle onun ölümü şöyle olmuştu: Allah (kavminin) üzerine bir bölük sivrisinek göndermiş, bu sivrisinekler güneşi kapatmış, Nemrud’un beraberindeki askerleri yiyip bitirmiş ve geriye kemiklerinden başkasını bırakmamıştı. Bu sineklerden bir tanesi de Nemrud’un beynine girmiş, beynini yeyip durmuş, sonunda bu sinek bir fare kadar büyümüştü. Artık bundan sonra Nemrud’un nezdinde en değerli kimse kafasına bu iş için hazırlanmış bir tokmak ile vuran kişi olmuştu. Bu musibeti kırk gün devam etti.

Denildiğine göre Nemrud, bütün dünyayı eline geçirmişti. Ve o (yeryüzüne egemen olan) iki kâfirden biridir. Diğeri ise Buhtanassar’dır. Yine denildiğine göre Hz. İbrâhîm ile tartışan kimse Numruz b. Falih b. Âbir b. Şâlih b. Erfehşed b. Şam’dır. Bütün bunları İbn Atiyye nakletmiştir.

es-Süheylî’nin naklettiğine göre ise Hz. İbrâhîm ile tartışan; Numrûz b. Kûş b. Ken’an b. Hâm b. Nûh’dur. Bu kişi Sevad’ın [Sevad-ı Irak'ın] hükümdarı idi. Buranın başına onu “el-İzdihak” ile tanınan ed-Dahhâk getirmişti. Bunun da adı Beyûrâseb b. Endrâset idi. Bütün bölgelerin hükümdarı idi. Efridûn b. Esfiya’nın öldürdüğü de odur:

Hz. İbrâhîm, yiyecek almak üzere gelince o’na, “Rabbin ve ilâhın kimdir?” diye sordu. Hz. İbrâhîm, “Rabbim dirilten ve öldürendir” dedi. Numruz bunu işitince, “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi. Hz. İbrâhîm de güneş ile ilgili isteğini söyleyerek ona cevap verince o kâfir şaşırıp kaldı ve  “Buna yiyecek vermeyin” dedi. Hz. İbrâhîm, bir şey almaksızın ailesine geri döndü. Unu andıran kumdan bir tepeciğin yanından geçince kendi kendisine şöyle dedi: “Ben bundan heybeme doldursam, içeri girdiğim vakit çocuklar sevinir, ben de onları seyrederim.” Kumu alıp gidince evine vardığında çocuklar sevindiler. İki heybe üzerinde oynamaya başladılar. Kendisi de yorgunluktan dolayı uyudu. Hanımı da, “Uyandığı vakit hazır bulacağı şekilde o’na yiyecek bir şey yapsam” diye düşündü. İki heybeden birisini açınca en güzelinden has un ile karşılaştı. Hz. İbrâhîm uyanınca hanımı (pişirdiğini) önüne koydu. “Bu nereden geldi?” deyince, hanımı, “Getirdiğin undan yaptım” dedi. Böylelikle Hz. İbrâhîm, Yüce Allah’ın kendilerine bir kolaylık ihsan ettiğini anladı.[7]

Âyette, söz konusu hükümdarın kimliği ile ilgili ayrıntı verilmese de bunun, Bâbil kralı Nemrut olduğu varsayılır. İbrâhîm putperestliği reddettiği, tek ve ortaksız Allah’a iman ettiği için aralarında böyle bir tartışma olmuş olmalıdır. Kur’ân’dan öğrendiğimize göre Nûh peygamberden Rasûlullah’a kadar tevhid akidesine karşı çıkanlar, hep toplumun ileri gelenleri olmuştur. Çünkü bu inanç, onların düzen ve dümenlerini bozmaktadır.

Buradaki tartışma, Mûsâ ile Firavun arasındaki tartışmaya benzemektedir:

15.Allah: “Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Haydi, ikiniz alâmetlerimizle/göstergelerimizle gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz, işitenleriz.16,17.Haydi, ikiniz Firavun’a gidin de ‘Biz kesinlikle, İsrâîloğulları’nı bizimle beraber gönderesin diye’ âlemlerin Rabbinin elçisiyiz deyin” dedi.

18.Firavun: “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatından birçok yıllar içimizde kalmadın mı? 19.Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen nankörlerden birisin de…” dedi.

20-22.Mûsâ: “Ben, o işi şaşkınlardan olduğum zaman yaptım. Sizden korkunca da hemen sizden kaçtım. Sonra Rabbim bana yasalar-ilkeler bahşetti ve beni elçilerden biri yaptı. O başıma kaktığın nimet de İsrâîloğulları’nı kendine köle edinmiş olmandır” dedi.

23.Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir ki?” dedi.

24.Mûsâ: “Eğer yakinen bilmiş olsanız, O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbidir.”

25.Firavun, yanı başında bulunanlara “İşitmiyor musunuz?” dedi.

26.Mûsâ: “O, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir” dedi.

27.Firavun: “Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle gizli güçlerce desteklenen/delinin biridir” dedi.

28.Mûsâ: “Şâyet aklınızı kullansanız, O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir” dedi.

29.Firavun: “Benden başka ilâh edinirsen, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan yaparım” dedi.

30.Mûsâ: “Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” dedi.

31.Firavun: “Haydi hemen getir onu, eğer doğrulardan isen” dedi.

                                                                                       (Şu‘arâ/15-31)

TARTIŞMANIN ÖZÜ

Bu tartışma ile ilgili yukarıda görüldüğü gibi birçok senaryo üretilmiştir. Nakillere göre, İbrâhîm, Benim Rabbim dirilten ve öldürendir deyince, o kâfir kral, iki kişiyi çağırtarak, birisini öldürür, diğerini serbest bırakır ve, “Ben de diriltip öldürüyorum” der. Bunun kabul edilmesi mümkün değildir. Adamın böyle dediği farzedilse bile bundan dolayı kimse, kralın da dirilttiğini ve öldürdüğünü kabul etmez.

Burada geçen tartışmayı iyi anlamak için İbrâhîm peygamberin durumunu hatırlamakta yarar vardır:

75.Ve Biz, kanıt elde etmesi ve kesin inananlardan olması için İbrâhîm’e göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimini böylece gösteriyorduk.

76.Bu nedenle İbrâhîm, üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir” dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi.

77.Sonra ay’ı doğarken görünce de, “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Andolsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar toplumundan olurum” dedi.

78,79.Sonra güneşi doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey toplumum! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif; bâtıl inançlardan dönmüş biri olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi.

80-81.Ve toplumu o’nunla tartıştı. İbrâhîm; “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O’na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. –Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.– Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünmez misiniz? Ve Allah, haklarında hiçbir güç-kuvvet indirmediği hâlde, siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Bu durumda eğer biliyorsanız, bu iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha layıktır?” dedi.

82.Şu iman edenler ve imanlarına yanlış; kendi zararlarına olan iş giydirmeyenler/ ortak koşma inancı karıştırmayanlar, işte onlar, güven kendilerinin olanlardır. Kılavuzlandıkları doğru yolu bulanlar da onlardır.

                                                                                       (En‘âm/75-82)

Bu paragraftan anlaşıldığına göre, İbrâhîm peygamber yer ve gök bilimleri [fizik, kimya, biyoloji ve astronomi] konusunda bir hayli birikime sahiptir. Ve bu bilgisi sayesinde şirkten uzak durmuştur.

Zaten Allah da, akıllı insanları yer ve gök bilimlerini incelemeye ve bu sistemi kuran gücü itirafa davet etmektedir:

185.Ve onlar göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimine, Allah’ın oluşturmuş olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?

                                                                                            (A‘râf/185)

88.De ki: “Eğer biliyorsanız; her şeyin mülkiyeti ve yönetimi Kendisinin elinde olan ve Kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat Kendisi korunmayan kimdir?”

                                                                               (Mü’minûn/88)

83.O hâlde her şeyin mülkiyet ve yönetimi Kendi elinde olan Allah, her türlü noksanlıklardan arınıktır. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.”

                                                                                             (Yâ-Sîn/83)

İbrâhîm peygamber ile hükümdarın tartışması, yer ve gök bilimleri çerçevesinde olmuştur. Makam koltuğunun verdiği şımarıklıkla, “Ben de öldürürüm, diriltirim” diyen kimse, olayı determinizm kurallarına göre açıklamıştır. Yani, hayat bulmayı, cinsel birleşmeye bağlayarak, cinsel ilişki ile kendisinin de çocuk sahibi [bir çocuğu diriltmiş] olacağını; bir kimseyi yaralayarak, zehirleyerek ölüme götürebileceğini ifade ediyor. Kısacası bu kişi hayat ve ölümün birtakım sebepler aracılığı ile olduğunu ileri sürüyor. Buna karşılık İbrâhîm peygamber, Öyleyse, şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir! diyerek, yer ve gökteki sebepler zincirini, tüm evrenin yasalarını koyanın Allah olduğunu, gücü varsa yer ve göklerdeki sistem ve kanunları değiştirmesini istiyor. Ve Allah’ın, onun gibi dünyanın ücra bir köşesine değil, tüm evrene hükmettiğini ifade ediyor. Bunun üzerine kâfir kral verecek cevap bulamayarak mağlup ve rezil oluyor.

259.    

259. âyet, 171. âyetin devamı olduğundan tahlili orada yapılmıştır.

260.Bir zamanlar İbrâhîm de, “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. Allah, “İnanmadın mı ki?” dedi. İbrâhîm, “İnandım, fakat kalbim tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşsun diye” dedi. Allah, “Hemen kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça bırak. Sonra da kuşları çağır, koşa koşa/hızlıca sana gelecekler. Ve bil ki, Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır” dedi.

Bu âyette insanlara, yeniden dirilmenin kanıtlarından biri, İbrâhîm peygamber aracılığıyla gösterilmektedir. Şöyle ki: ‘Kuşların İbrâhîm’e alışması ve çağırdığında gelmesi’ ile ‘ölünün dirilmesi’ arasında bir benzerlik kurulmuştur.

Âyetten anlaşıldığına göre İbrâhîm peygamber ölülerin diriltileceğine inanıyor, fakat kalbinin mutmain olmasını istiyordu. Bu âyetle insanlığa, tam bir imana sahip olabilmeleri için eksik bilgilerini tamamlamaları, sorgulamadan çekinmemeleri gerektiği mesajı verilmektedir. Özellikle de toplumun önüne çıkan kimselerin bilgili, becerili ve toplumu ikna edecek ölçüde zihinsel donanıma sahip olmaları gerekir. Aynı hususa Hûd sûresi’nde de dikkat çekilmişti:

17.Artık dünyayı isteyenler, hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Rabbinden bir şâhitin takip ettiği ve de önünde bir önder ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı bulunan kimse gibi midir? İşte böyle olanlar, Kur’ân’a inanırlar. Hangi karşıt gruptan olursa olsun kim Kur’ân’ı örtbas ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de Kur’ân’dan şüphe içinde olma. Kesinlikle o, Rabbinden bir hakktır/gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar.

                                                                                           (Hûd/17)

Bu hâdiseyle ilgili hayal mahsulü birçok hikaye icat edilmiştir ki bunlardan bir kısmını aktarıyoruz:

Hz. İbrâhîm’i böyle bir talepte bulunmaya itenin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Denildi ki: “Yüce Allah o’na kendisini halil edineceğine dair vaadde bulunmuştu. O da buna dair bir alamet istedi.” Bu açıklama es-Saib b. Yezid’e aittir. Bir diğer görüşe göre de Numruz’un, “Ben diriltir ve öldürürüm” demesi üzerine Allah’tan böyle bir istekte bulunmuştur. el-Hasen der ki: O bir leş görmüştü. Bunun yarısı karada yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanıyordu. Diğer yarısı ise denizde idi. Deniz hayvanları tarafından darmadağın ediliyordu. Hz. İbrâhîm bu leşin darmadağın olduğunu görünce bunun bir araya gelişini görmek istedi. Ne şekilde darmadağın olduğunu gördüğü gibi, ne şekilde bir araya getirildiğini görmekle kalbinin mutmain olması istediğinde bulundu. Bunun üzerine o’na, “Dört kuş al” buyurdu. Bu dört kuşun horoz, tavus, güvercin ve karga olduğu söylenmiştir. Bunu İbn İshâk ilim ehli birisinden nakletmektedir. Mücâhid, İbn Cüreyc, Atâ b. Yesar ve İbn Zeyd de böyle demiştir.

İbn Abbâs ise, karga yerine turna kuşunu zikreder. Yine İbn Abbâs’tan güvercin yerine kartal dediği de nakledilmiştir.

Hz. İbrâhîm emrolunduğu şekilde bu kuşları aldı. Bunların kafalarını kesti, sonra küçük parçalara böldü. Daha bir hayret verici olsun diye kanlarını ve tüylerini de katarak hepsinin etlerini birbirine karıştırdı. Daha sonra bu toplu karışımdan her bir dağın tepesine bir parça koydu, o da bu parçaları göreceği bir yerde durdu. Kestiği kuşların kafasını da elinde tuttu, sonra da, “Yüce Allah’ın izniyle geliniz!” dedi. Bu parçalar, kanlar, tüyler her birisi kendi bedenine doğru uçuştu, sonunda önceki hâli gibi bir araya geldi ve başsız kaldılar. Hz. İbrâhîm bir daha seslenince ayakları üzerine koşarak ona geldiler.[8]

İbrâhîm (a.s) kuşları kesip, onları parçalayarak, her dağın tepesine onların karışımından birer parça koyup da, sonra da onları çağırdığında, karışım içerisindeki her bir cüz kendi parçasına doğru uçmaya başladı. Bunun üzerine Hz. İbrâhîm’e, “Her parça kendi parçasına doğru koştuğu gibi, kıyâmet gününde de, her parça kendi parçasına doğru uçar. Böylece de bedenler teşekkül eder ve rûhlar onlarla birleşir” denildi.

Bu dört kuş, canlıların ve bitkilerin bedenlerinin kendisinden meydana geldiği dört esas rükne, asla işarettir. Bu işaret ise şöyledir: Sen, bu dört kuşu birbirinden ayırdedemediğin sürece senin rûhun rubûbiyyet göklerine ve kudsiyyet âleminin safalarına uçamaz, yükselemez.

İbrâhîm (a.s), özellikle bu dört kuşu seçip aldı. Çünkü tavus kuşu insanın kalbindeki zînet, makam ve yükselme sevgisine işarettir. Nitekim Hakk Teâlâ, Nefsin isteklerini sevme insanlara süstü gösterildi (Âl-i İmrân/14) buyurmuştur.Kerkenez kuşu da, yemeye çok düşkün olmaya işarettir; horoz, şehvetperestliğe işarettir; karga da, derleyip toplamaya olan ihtiras ve tutkuya işarettir. Çünkü karganın, gece-gündüz uçup, çok soğuk günlerde bile bir şeyler toplama arzusu içinde olması, onun bu hırsından ileri gelmektedir. Burada şuna işaret edilmektedir: İnsan, nefsinin ve tercihinin şehvetini kırma; hırsını alt edip onu yenme ve başkaları için süslenmeyi terketme hususunda çaba sarfetmediği müddetçe, kalbinde Allah’ın celâlinin nûrlarından feyezan eden bir rahatlık duyamaz.[9]

Nakillerde görüldüğü üzere, İbrâhîm peygamber dört kuş alıp keserek tüylerini yolar ve onları parçalar, parçaları da birbirine karıştırır ve o karışımdan da bir kavle göre dört, diğer kavle göre yedi dağın başına birer parça koyar. Sonra çağırır, o kuşlar birleşmiş ve canlanmış olarak koşa koşa İbrâhîm peygambere gelirler. Oysa âyette böyle bir şeyden bahsedilmez. Eğer böyle olsaydı, 159. âyetin tahlilinde açıkladığımız gibi hâdise iman meselesi olmaktan çıkar, deneysel bilgi meselesi olurdu.

Burada kuşlar ile İbrâhîm arasında oluşan bağa dikkat çekilerek, Allah ile yarattıkları arasında da öyle bir bağın bulunduğu, bunun da ölümden sonra dirilmeye kanıt olduğu beyân ediliyor. Dirilmeye kanıt olarak birçok () örnek verilmiştir.  Kıyâmet/36-40, Ahkâf/33, Kaf/43, Rûm/50, Fâtır/9. âyetlere bakılabilir.

261.Mallarını Allah yolunda harcayan/ başta yakınları olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayan kimselerin örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz adet tane bulunan tane örneği gibidir. Allah dilediğine katlar. Ve Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir.

262.Allah yolunda mallarını harcayan/ başta yakınları olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayan, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve incitmeyen şu kimselerin mükâfâtları Rablerinin yanındadır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

263.Örfe uygun/herkesçe kabul gören bir şekildeki söz ve bağışlamak, kendisini incitme, başa kakma izleyen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah zengindir/hiçbir şeye muhtaç değildir, yumuşak davranandır.

264.Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve son güne inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağnak isâbet ettiği zaman, sağanağın cascavlak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, kâfirler toplumuna; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler topluluğuna kılavuzluk etmez.

265.Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlamlaştırmak için harcamada bulunanların/ başta yakınları olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayanların durumu da kendisine bol yağmur isâbet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir bahçenin durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur düşmese de bir çisinti… Allah, yapmakta olduklarınızı en iyi görendir.

266.Hiç biriniz ister mi ki kendisinin hurmalık ve üzümlüklerden bir bahçesi olsun, altında ırmaklar aksın, içinde her türlü ürünü bulunsun da, kendi üzerine de ihtiyarlık çökmüş ve zayıf soyu olsun. Derken ona ateşli bir bora isâbet ediversin de o bahçe yanıversin. İşte Allah, iyiden iyiye düşünürsünüz diye âyetlerini size böylece açığa koyuyor.

267.Ey iman etmiş kimseler! Kazandıklarınızdan, sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız pis şeyleri vermeye yeltenmeyin. Ve şüphesiz Allah’ın çok zengin/hiçbir şeye muhtaç olmayan, övülen/övgüye lâyık bulunan olduğunu bilin.

268.Şeytân, sizi fakirlikle korkutur ve size çirkinliği-hayâsızlığı emreder. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat eder. Ve Allah, bilgisi ve rahmeti sonsuz geniş olandır, en iyi bilendir.

245. âyette infak, “Allah’a ödünç verme” olarak nitelenmiş; birçok âyette de Allah’a verilen ödüncün kat kat ilavesiyle iade edileceği vaad edilmişti.

Burada ise Allah’a ödünç verme, “infak” olarak nitelenmiştir. Daha evvelki âyetlerde üzerinde zikredilen infak, burada detaylı olarak açıklanmıştır. Yüce Allah açıklamaya güzel bir örnekleme ile başlamıştır:

* Mallarını Allah yolunda harcayan kimselerin örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz adet tane bulunan tane örneği gibidir. Allah dilediğine katlar. Ve Allah vâsi’dir, alîm’dir.

* Allah yolunda mallarını bağışlayan, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve incitmeyen kimseler mükâfâtlarını Rabb’lerinden alacaklar. Onlara hiçbir korku olmayacak ve onlar üzülmeyecekler.

* Ma‘rûf söz [bir tatlı dil, güzel söz] ve bağışlamak, kendisini eza [incitme, başa kakma] izleyen bir sadakadan daha hayırlıdır.

* İnanmış kimseler, Allah’a ve son güne inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimse gibi, sadakalarını başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmamalıdır.

* Böylesi kimselerin infakının durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağanak isâbet ettiği zaman cascavlak kalan kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.

* Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlamlaştırmak için infakta bulunanların durumu, kendisine bol yağmur isâbet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir cennetin/bahçenin durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur düşmese de bir çisinti ile bol bol ürün alırlar.

* Hiç kimse, ihtiyarladığı ve zayıf zürriyetinin bulunduğu bir esnada, hurmalık ve üzümlüklerden olan, altında ırmaklar akan, içinde her türlü ürün bulunan bahçesine ateşli bir bora isâbet etmesini ve bahçesinin yanmasını istemez.

* Mü’minler, kazandıklarının ve Allah’ın kendileri için yerden çıkardıklarının temizlerinden infak etmelidir.

* Kendilerinin beğenmedikleri pis şeyleri vermemelidir.

* Şeytân, infak edecek kimseleri fakirlikle korkutur ve onlara aşırılığı [çirkinliği-hayasızlığı] emreder. Onun için şeytânın oyununa gelinmemelidir.

* Allah ise, Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaad eder. Ve Allah vâsi’dir [ilmi ve rahmeti sonsuz geniş olandır], en iyi bilendir. Onun için inananlar Allah’a kulak vermelidir.

Bu âyetlerin iniş sebebine ilişkin şu bilgiler verilmektedir:

Rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîme Osman b. Affan ve Abdurrahman b. Avf (r. anhuma) hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a) Tebük gazvesine çıkmak üzere ashâb-ı kiramı sadaka vermeye teşvik edince Abdurrahman b. Avf 4.000 (dirhem) getirip o’na dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Benim 8.000 dirhemim vardı, kendim ve aile halkım için 4.000′ini alıkoydum, diğer 4.000′ini de Rabbime ödünç verdim.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Alıkoyduğunda da verdiğinde de Allah bereket ihsan buyursun.” Hz. Osman da şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Cihad için hazırlık yapamayanın hazırlığını ben üstleniyorum.” İşte bu âyet-i kerîme bu ikisi hakkında nâzil olmuştur.[10]

Yüce Allah’ın, Allah yolunda mallarını infak edip de… buyruğunun Osman b.Affan hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Abdurrahman b. Semura dedi ki: Osman (r.a) Zorluk Ordusunun teçhizi için 1.000 dinar getirdi ve bunları Rasûlullah’ın (s.a) kucağına koydu. Elini o dinarlar arasına sokup evirip çevirdiğini ve şöyle dediğini gördüm: “Bugünden sonra İbn Affan’a ne yapacağının zararı olmaz. Allahım! Osman’ın bu gününü unutma.”

Ebû Sa‘îd el-Hudrî de dedi ki: Peygamber’in (s.a), ellerini kaldırıp Hz. Osman’a şöyle dua ettiğini gördüm: “Rabbim! Şüphe yok ki ben Osman’dan razı oldum, Sen de ondan razı ol.” Rasûlullah (s.a) tan yeri ağarıncaya kadar bu şekilde dua edip durdu ve nihâyet, Allah yolunda mallarını infak edip de sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve bir eziyet katmayanların Rabb’leri katında mükâfatları vardır… âyeti nâzil oldu.[11]

Bu âyet, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf (r.ahmuma) hakkında nâzil olmuştur. Hz. Osman Tebük Gazvesi “usre” [zorluk ve meşakkat] ordusunu, takımları ile beraber 1.000 deve ve 1.000 dinar vererek teçhiz etmiş, bunun üzerine Rasûlullah (s.a) ellerini göğe kaldırarak, “Ey Osman’ın Rabbi, ben Osman’dan razı oldum, Sen de ol” demiştir. Abdurrahman b. Avf ise, malının yarısı olan 4.000 dinarı tasadduk etmişti, Bunun üzerine, bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[12]

Âyetlere göre, Allah’a ödünç verirken veya infak ederken dikkat edilmesi gereken hususlar şöyle sıralanabilir:

* İnfakta bulunulan kişiye başa kakmak yoluyla veya başka bir yolla eziyet edilmemelidir.

* İnfakta bulunulan kimseye iyi sözler söylenmelidir.

* İnfakta bulunulan kimsenin sıkıntıda olduğu –infakta bulunacak olanlar hariç– kimseye söylenmemelidir.

Âyetteki, İşte onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağanak isâbet ettiği zaman, sağanağın cascavlak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez ifadesiyle, yaptığı infakı başa kakan kimse bir örnekle kınanmış ve onun eline bir şey geçmeyeceği bildirilmiştir.

Âyetteki, Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız pis şeyleri vermeye yeltenmeyinifadeyle de, kendisinin beğenmediği bir şeyi infak olarak vermemesi istenmektedir. Âyetin bu bölümü ile ilgili kaynaklarda şu bilgi verilir:

Bu âyeti kerîme Ensâr hakkında nâzil oldu. Ensâr, hurma kesme günleri gelince bahçelerinden taze hurmaları alır ve bunları Rasûlullah’ın (s.a) mescidinde iki direk arasına gerilmiş bir ipe asarlardı. Muhâcirlerin fakirleri de onlardan yerdi. Ensârdan birisi kötü, âdi hurmaları aldı ve taze hurma salkımlarının arasına koydu. Bunun caiz olduğunu sanıyordu. Böyle yapanlar hakkında Allah Teâlâ, Bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin âyetini indirdi.[13]

Pasajın başında “bire yediyüz”, sonunda da Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaad eder buyurularak infak yapanların ahrette bire yediyüz sevap kazanacakları, dünyada da bire yediyüz bolluğa kavuşacakları beyân edilmektedir.

Paragraftaki, Şeytân, sizi fakirlikle korkutur ve size aşırılığı [çirkinliği-hayasızlığı] emrederifadesiyle, şeytânın fakirlikle korkutmak sûretiyle infakı engellemeye çalışacağı (ilerideki âyetlerden anlaşılacağı üzere, infak yerine faizi yerleştirmeye çalışacağı) beyân edilmektedir.

269.Allah, dilediğine haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler verir. Ve kime haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler verilirse, gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir. Kavrama yetenekleri olanlardan başkası da iyice düşünmez.

Bundan önceki âyette, Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaad ederbuyurulmuştu. Bu âyette ise, söz konusu bol ihsan zikredilmektedir. Kanaatimizce burada isim verilmeden Rasûlullah’a işaret edilmekte; kendisinin ve ailesinin sahip olduğu serveti Allah yolunda harcamasının sonucu olarak Allah’ın kendisine “hikmet” verdiğine, yani o’nu devlet başkanlığına yükselttiğine işaret edilmektedir.

Buradaki hikmetin, Rasûlullah’a özgü olan bir hikmet olduğu şu âyetlerden anlaşılmaktadır:

231.Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini de bitirdiklerinde, artık onları ya ma‘rûf ile tutun veya ma‘rûf ile salın, haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa kendi benliğine haksızlık etmiş olur. Allah’ın âyetlerini oyuncak da edinmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri hatırlayıp düşünün. Hem de Allah’ın koruması altına girin ve şüphesiz Allah’ın her şeyi en iyi bilen olduğunu bilin.

                                                                                      (Bakara/231)

 113.Ve eğer senin üzerinde Allah’ın armağanları ve merhameti olmasaydı, kesinlikle onlardan bir akılsız, beyinsiz kesim seni saptırmaya çalışmıştı. Hâlbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab’ı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki armağanı çok büyüktür.

                                                                                                 (Nisâ/113)

164.Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

                                                                                    (Âl-i İmrân/164)

150,151.Ve her nereden çıkarsan hemen yüzünü Mescid-i Haram/ dokunulmaz eğitim-öğretim kurumu tarafına çevir. Ve siz, her nerede olsanız, insanlardan, –onlardan şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler hariç– sizin aleyhinizde bir delil olmaması için, Benim size, içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten ve size bilmediğiniz şeyleri öğreten bir elçi göndermem gibi, size olan nimetimi tamamlamam için ve doğru yolu bulabilmeniz için hemen yüzünüzü onun tarafına çevirin. Artık onlara saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duymayın, Bana saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyun.

                                                                                  (Bakara/150-151)

270.Nafaka cinsinden neyi harcamada bulunduysanız veya adak türünden ne adadıysanız şüphesiz Allah onu bilir. Ve kendi benliklerine haksızlık eden kimseler için herhangi bir yardımcı yoktur.

271.Sadakaları açıkça verirseniz, artık o, ne iyi olur; eğer onları gizlerseniz, fakirlere verirseniz de artık bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmını kapattırır. Ve Allah, işlemiş olduğunuz şeylere haberdardır.

272.Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan Allah yolunda harcamada bulunduğunuz/ başta yakınlarınız olmak üzere başkalarının nafakalarını sağladığınız şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında harcamada bulunmazsınız. Ve hayırdan ne harcamada bulunursanız, o, size tastamam ödenecektir. Ve siz, haksızlığa uğratılmayacaksınız.

273.Allah yolunda harcamanız, yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremeyen kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirler için olsun. Utangaçlıklarından, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. –Sen onları işaretlerinden tanırsın.– Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Ve siz, hayırdan neyi harcarsanız, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu çok iyi bilendir.

274.Mallarını her zaman, gizlice ve açıkça Allah yolunda harcayan kimseler; işte onların, Rableri nezdinde ödülleri vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

Bu âyetlerde de infakla ilgili bazı ilkelere dikkat çekilmektedir:

* Allah, infak edileni ve adananı bilir.

* Zâlimler için herhangi bir yardımcı yoktur.

* Sadakaları açıkça vermek iyidir, fakat gizli olarak vermek daha iyidir.

* Allah, infakla kusurları kapatır.

* Ve hayırdan infak edilen şeyler infak eden içindir.

* Allah rızasını gözetmenin dışında başka bir amaçla infak edilmemelidir.

* Hayırdan ne infak edilirse karşılığı Allah tarafından tastamam ödenecektir. Kimsenin hakkı yenmeyecektir.

* İnfak, yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremeyen, kendilerini Allah yoluna adamış olan, utangaçlıktan kendilerini bildirmeyen, yakından tanımayanların zengin sandığı, yüzsüzlük edip de dilenmeyen fakirlere yapılmalıdır.

* Mallarını gece ve gündüz [her zaman], gizlice ve açıkça infak eden kimseler, Rabb’leri tarafından ödüllendirilecekler, onlar için korku ve üzüntü olmayacaktır.

Âyetteki, Nafaka cinsinden neyi infak ettiyseniz veya adak türünden ne adadıysanız şüphesiz Allah onu bilir. Ve zâlimler için herhangi bir yardımcı yoktur ifadesi, hem teşvik hem de tehdit içeriklidir. Burada, Allah rızasının dışında bir amaçla infak edenler zâlimler olarak nitelenmekte; bunun onlara bir hayrının dokunmayacağı, onları Allah’ın cezalandırmasından kimse kurtaramayacağı ifade buyurulmakta; mü’minler de bu tiplere karşı tedbirli olmaya davet edilmektedir.

Âyette bahsi geçen adak ise, “mecbur olmadığı hâlde, ibâdet cinsinden bir şeyi kişinin kendine zorunlu kılması” demektir.

Bu âyetlerin iniş sebebine ilişkin kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Ashâb müşrik olan akrabalarına az da olsa sadaka vermekten hoşlanmıyorlardı. Bu konuyu sorduklarında kendilerine müsâde edildi ve, Onları hidâyete erdirmek sana düşmez. Allah dilediğini hidâyete erdirir. Hayır namına ne infâk ederseniz kendinizedir. Zaten yalnız Allah rızâsını kazanmak için infâk edersiniz. Verdiğiniz her hayır tâm olarak size ödenir ve siz, hakksızlığa uğratılmazsınız âyet-i kerîmesi nâzil oldu.[14]

Sa‘îd b. Cübeyr mürsel olarak Peygamber’den (s.a) bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebine dair şunu rivâyet etmiştir: Müslümanlar zimmet ehli olan fakirlere sadaka veriyorlardı. Ancak müslümanlar arasındaki fakirler çoğalınca Rasûlullah (s.a), “Dinimize mensup olanlardan başkasına sadaka vermeyin” buyurdu. Bu âyet-i kerîme nâzil olarak İslâm dininden olmayanlara sadaka vermeyi de mübah kıldı. en-Nakkaş’ın zikrettiğine göre Peygamber’e (s.a) birtakım sadakalar getirilmişti. Yahûdinin biri gelerek, “Bana da bir şeyler ver” deyince, Peygamber, “Müslümanların sadakasından senin hakk ettiğin bir şey yoktur” buyurdu. Yahûdi fazla uzağa gitmeden, Onların hidâyete ermesi üzerine borç değildir âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Rasûlullah (s.a) onu geri çağırdı ve ona bir şeyler verdi. Daha sonra YüceAllah bunu sadakalara ait âyet-i kerîmeleri ile (zekâtın harcama yerlerini belirten Tevbe/60 âyetiyle) neshetti.[15]

Âyet-i kerîme, Muhâcirlerin fakirleri hakkında nâzil olmuştur. Onlar kırk kişi kadar olan ve Medîne’de ne yurtları, ne de akrabaları bulunan Ashâb-ı Suffe idiler. Onlar Mescid-i Nebî’den ayrılmıyorlar, Kur’ân-ı Kerîm öğreniyorlar, oruç tutuyorlar ve her gazveye de iştirak ediyorlardı. İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a) bir gün Ashâb-ı Suffe’nin yanında durur; onların fakirliğini ve buna rağmen şevklerini görünce onların gönüllerini hoş tutarak şöyle der: “Ey Ashâb-ı Suffe! Sevinin ve birbirinize müjdeleyin ki, benim ümmetimden her kim razı olarak sizin bulunduğunuz sıfat üzerinde olduğu hâlde benimle karşılaşırsa, muhakkak ki o, benim kendisiyle dirsek dirseğe olacağım arkadaşlarımdan olacaktır.”[16]

a) Hakk Teâlâ’nın, (Sadakalar) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir âyeti nâzil olunca, Abdurrahmân ibn Avf, Suffe Ashâbına birkaç dinar; Hz. Ali (r.a) de geceleyin bir “vesk” hurma gönderir. Böylece Allah Teâlâ nezdinde, bu iki sadakanın en sevgilisi Hz. Ali’nin (r.a) sadakası olmuş olur. Bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil olur. Böylece de geceleyin verilen sadaka daha mükemmel olmuş olur.

b) İbn Abbâs (r.a) şöyle der: “Hz. Ali’nin (r.a) sadece dört dirhemi vardı. Böylece o, bunların birini geceleyin, birini gündüzün, birini gizlice ve diğer birini de aşikâre olarak tasadduk etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Seni, bu şekilde hareket etmeye sevkeden nedir?” dedi. Hz. Ali, “Rabbimin bana vaad ettiğini hakk etmek istemem” dedi. Hz. Peygamber de, “Rabbinin sana vaad ettiğini hakk ettin” dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[17]

Bu âyet-i kerîme [274. âyet] Hz. Ebû Bekr hakkında nâzil olmuştur. Çünkü o, 40.000 dinarın 10.000′ini gece; 10.000′ini gündüz, 10.000′ini gizli, 10.000′ini de açıktan tasadduk etmişti.[18]

Bu âyetlerde mü’minlerin infak hususunda mü’min-kâfir ayırımı yapmamaları gerektiği ifade edilmektedir. Sadakalarda din-iman ayırımı yapılmamalı, yakınlardan başlanıp halka genişletilmelidir.

Âyetteki, Yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremeyen, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirler için olsun ifadesiyle de, öncelikle “eğitim-öğretim kurumlarındaki öğretmen ve öğrenciler ile ülke ve dini savunan askerler” kasdedilmektedir.

271. âyetteki, ve eğer onları gizlerseniz, fakirlere verirseniz artık bu, sizin için daha hayırlıdırifadesi, sadakanın gizli verilmemenin, açıktan verilmesinden daha faziletli olduğuna delalet eder. Çünkü bu, riyadan uzak olup, Allah’ın rızasını kazanma hususunda daha uygundur. Ayrıca bu uygulama, fakirin rencide olmasını da engeller.

Örnek olmak, başkalarını teşvik etmek için sadakanın açıktan verilmesi de makbuldür. Âyetteki iki ifade birleştirildiğinde, açıktan verilen sadakanın, fertlere doğrudan değil, bir kurum aracılığı ile verilmesi gerektiği anlaşılır ki böylece riya, minnet ve eziyet ortadan kalkar. Öyleyse sadaka, ferde gizli, kurumlara aşikâr verilmelidir.

275.O ribayı [emeksiz, risksiz, çalışıp çabalamadan kolayca elde edilen kazançları] yiyen şu kişiler, şeytânın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, “Alış-veriş, riba gibidir” demeleriyledir. Oysa ki Allah, alış-verişi helâl, bu ribayı harâm kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte onlar ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.

276.Allah, ribayı yok eder, sadakaları da artırır. Allah, tüm aşırı nankör ve günahkâr kimseleri sevmez.

277.Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan] ve zekâtı/vergiyi veren kişilerin Rableri katında mükâfâtları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

278.Ey iman etmiş kimseler! Eğer mü’minler iseniz, Allah’ın koruması altına girin ve ribadan kalanı bırakın.

279.Artık böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Elçisi’nden size savaş olduğunu/ bozuma uğratıacağınızı; perişan edileceğinizi bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.

280.Eğer borçlu, darlık içindeyse, kolaylığına kadar süre tanınmalıdır! Eğer biliyorsanız, sadaka olarak vermeniz, sizin için daha hayırlıdır.

281.Ve kendisinde Allah’a döndürüleceğiniz güne karşı Allah’ın koruması altına girin. Sonra da herkes kazancını tastamam alır. Ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

Kaynaklarda, bu âyetlerin iniş sebebi hakkında aşağıdaki rivâyetler mevcuttur:

(Âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi ile ilgili olarak) şöyle denilmiştir: Âyet-i kerîme Sakifliler dolayısıyla nâzil olmuştur. Bunlar Peygamber (s.a) ile, faiz alacaklarının onlara bağışlanacağı, faiz borçlarının da kendilerinden kaldırılacağı şeklinde ahidleşmiş idiler. Alacakları faizlerin vadeleri gelince, bunları tahsil etmek üzere Mekke’ye haber gönderdiler. Alacaklılar, Sakiflilerden olan Amr b. Umeyroğulları olan Abdeoğulları idi. Borçlular ise Mahzumlu Muğîreoğulları idiler. Muğîreoğulları, “Biz bir şey ödemeyiz, çünkü faiz kaldırılmıştır” dediler. Bu konudaki davalarını da Attab b. Esid’e (o zamanın Mekke valisine) götürdüler. O da durumu Rasûlullah’a (s.a) yazılı olarak bildirdi. Bunun üzerine âyet nâzil oldu. Rasûlullah (s.a) bu âyeti Attab’a yazılı olarak gönderince Sakif de bu âyeti öğrenmiş oldu ve bundan vazgeçti.[19]

Yüce Allah, faizli alacaklıların ödeme imkânı bulanlardan mallarını alabilecekleri hükmünü verdikten sonra ödemede zorluk çeken kimseler hakkında da, Eğer o darlık içinde ise… buyruğu ile kolaylıkla ödeyebilecekleri duruma kadar mühlet tanınmasını hükme bağlamaktadır. Çünkü Sakifliler Muğîreoğulları’ndaki alacaklarını isteyince Muğîreoğulları sıkıntı içinde olduklarından söz ettiler ve, “Hiçbir şeyimiz yok” dediler. Mahsullerinin alınacağı zamana kadar süre tanınmasını istediler. İşte bunun üzerine,Eğer o darlık içinde ise… âyeti kerîmesi nâzil oldu.[20]

Bu, ribâ ile alış-veriş yapan Mekkelilere hitaptır. Mekke’nin fethi sırasında müslüman olduklarında, Allah Teâlâ onlara faizi değil de, sermayelerini geri almayı emretmiştir.

Mukâtil, bu âyetin Sakîf kabîlesi’nden dört kardeş; Mes‘ûd, Abdi Yâleyl, Hubeyb ve Rebîa hakkında nâzil olduğunu söylemiştir. Amr ibn Umeyr es-Sakâfî’nin oğulları olan bu kişiler, Muğîreoğulları’ndan borç alıp, onlara borç veriyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) Taîf’i hükmü altına alınca bu kardeşlerin hepsi müslüman oldu. Sonra da Muğîreoğulları’ndaki faizlerini istediler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi.

Âyet-i kerîme, Abbâs ile Osman ibn Affân (r.a) hakkında nâzil olmuştur. Onlar, daha sonra almak üzere parasını peşin vererek hurma alıyorlardı. Toplama zamanı geldiğinde, hurmanın bir kısmını alıyor, geriye kalan kısmını da bilâhere olmak üzere fazlasıyla alıyorlardı.

Bu âyet-i kerîme Abbâs ile Hâlid ibn Velîd hakkında nâzil olmuştu. Onlar daha sonra fazlasıyla almak üzere, peşin parayla ribâ yapıyorlardı.[21]

Müfessirler bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şunu zikretmişlerdir: Allah Teâlâ’nın,Allah’a ve Peygamberi’ne karşı harbe (girmiş olduğunuzu) bilin âyeti inince Sakîfli o dört kardeş, “Biz Allah’a döner, O’na tevbe ederiz. Çünkü biz, Allah ve Rasûlü’yle harbedemeyiz” dediler ve Muğîreoğulları’ndan sadece ana paralarını istediler. Bunun üzerine Muğîreoğulları, ellerinin darlığından şikâyet ederek, “Ücretleri alıncaya kadar bize mühlet tanıyın” dediler. Onlar, mühlet tanımayı kabul etmeyince, Cenâb-ı Hakk, Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin âyetini indirdi.[22]

Âyetlerin doğru anlaşıbilmesi için doğrudan Kur’ân’a yönelmek gerekir. Bu nedenle tahlilimize, yukarıdaki âyetlerdeki ilkelerin tesbitiyle başlıyoruz:

Riba yiyen kişiler, şeytânın çarptığı kişinin kalkışı gibi kalkarlar.

Onların bu duruma düşmelerinin sebebi, “Alış-veriş, riba gibidir” demeleridir.

Oysa Allah, alış-verişi helâl, ribayı harâm kılmıştır.

Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de ribadan vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’a aittir.

Bundan sonra riba yemeye devam edenler, ateşin dostlarıdır, orada sürekli kalacaklardır.

Allah, ribayı yok eder, sadakaları artırır.

Allah, aşırı nankör ve günahkârların hiç birini sevmez.

İman eden ve sâlihatı işleyen, salâtı ikâme eden ve zekâtı verenlerin Rabb’leri katında mükâfatları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

Gerçekten iman eden kimseler, Allah’a takvâlı davranmalı ve ribadan vazgeçmelidirler.

* Ribadan vazgeçmeyenlere, Allah ve Elçisi savaş ilan etmiştir.

Ribadan vazgeçenler, sermayelerini alabilirler, böylece de zarara uğramamış olurlar.

Borçlu darlık içindeyse, ana para için de mühlet verilmelidir. Ama ana paranın da sadaka olarak verilmesi daha iyidir.

Bu hükümlere uyanlar, kazançlı çıkarlar, âhirette hakk ettiklerini tastamam alırlar, kesinlikle zarara sokulmazlar.

“Artma, çoğalma, şişme” demek olan riba,[23] Türkçe’deki “faiz” anlamına geldiği gibi, bir hukuk terimi olarak, değiş-tokuşlarda taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve sözleşme esnasında şart koşulan “karşılıksız fazlalık” anlamında da kullanılır. Yani riba, sadece parasal işlemlerdeki artışları değil, mal takasıındaki artışları da kapsar.

Nitekim klasik kaynaklarda Kur’ân’ın indiği dönemde Araplar arasında, biri “nesi’e ribası”, diğeri de “fazlalık ribası” olmak üzere iki tür riba uygulaması olduğu bildirilmektedir:

A) Nesi’e ribası [vade faizi]; câhiliye devrinde daha yaygın olarak uygulanan riba türü olup, belirli bir vade ile verilen ödünç para veya mal karşılığında, vade boyunca her ay alınana ya da vade sonunda alınan fazlaları [faizi] ifade eder.

B) Fazlalık ribası; aynı cinsten olan malların peşin olarak birbiriyle değiştirilmesi sırasında gram, litre, aded gibi miktar cinsinden ortaya çıkan fazlalık kısmı ifade eder.

Bu iki riba arasında, “nesi’e ribası”nın vadeli işlemlerden, “fazlalık ribası”nın ise peşin işlemlerden kaynaklanıyor olması sebebiyle bir fark vardır. Ama her iki riba da, taraflardan birinin “karşılıksız fazla” bir şey elde etmesi esasına dayanır.

Kelime anlamının tesbitinden sonra, yukarıdaki pasajın ana konusu olan “riba”nın doğru anlaşılması yolunda atılması gereken ikinci adım, 275. âyette yer alan “riba yemek” ve “şeytânın çarpması” ifadelerinin tahliline yönelik olmalıdır:

RİBA YEMEK

275. âyetteki, O ribayı yiyen şu kişiler… ifadesi, riba doğuran işlemlerle mallarını arttıran kimselere işaret etmektedir. Riba yemek de, alınan fazlalıkların bizatihi yenilmesi değil, onlardan faydalanılması anlamındadır.

ŞEYTÂNIN ÇARPMASI

Sâd sûresi’nin sonunda “Kur’ân’da/İslâm’da Şeytân” başlıklı yazımızda bu deyimle alamalı yaptığımız tahlilin ilgili bölümünü burada da aktarıyoruz:

71,72.De ki: “Allah’ın astlarından bize yarar sağlamayan ve zarar vermeyen şeylere mi yakaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, kendisinin ‘Bize gel!’ diye doğruya ve güzele çağıran arkadaşları varken şeytanların kendisini ayartıp yeryüzünde şaşkın dolaşır hâle getirdiği kimseler gibi gerisin geri mi döndürülelim?” De ki: “Şüphesiz Allah’ın doğru yolu, gerçek doğru yolun ta kendisidir. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla ve salâtı; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturunuz-ayakta tutunuz ve O’nun koruması altına giriniz’ diye emrolunduk. Ve Allah, sadece Kendisine toplanacağımız kimsedir.”

                                                                                 (En‘âm/71-72)

83.Görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şüphesiz Biz şeytanları, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler üzerine gönderdik. Onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar.

                                                                                           (Meryem/83)

275.O ribayı [emeksiz, risksiz, çalışıp çabalamadan kolayca elde edilen kazançları] yiyen şu kişiler, şeytânın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, “Alış-veriş, riba gibidir” demeleriyledir. Oysa ki Allah, alış-verişi helâl, bu ribayı harâm kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte onlar ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.

                                                                                       (Bakara/275)

Âyetin orijinalindeki, لايقومون الا كما يقوم الّذى يتخبّطه الشّيطان من المسّ [lâ yeqûmûne illâ kemâ yeqûmullezî yetehabbetühü'ş-şeytânü mine'l-messi] ifadesi, “şeytânın dokunuşuyla düşürdüğü, aklını azalttığı, normal durumunu bozduğu kimse gibi” demek olduğu hâlde müfessirler tarafından “şeytânın çarptığı kimse” olarak meallendirilip geçilmiştir. Hâlbuki insanların, “Şeytânın aklı azaltması, düşürmesi, normal durumu bozması nedir?” diye düşünmelerini sağlamak için orijinal anlamın aynen verilmesi çok daha iyi olacaktır.

Halk dilinde, kişinin ağzının, yüzünün eğilmesi durumuna, “şeytân çarpması” denmektedir. Meselâ, yüz felci geçiren kişi de bu anlamda, “şeytân çarpmış” olarak nitelenmektedir. Halk arasında yaygınlaşmış olan bu anlamdaki bir çarpılmanın, Kur’ân’da bahsedilen “şeytân çarpması” ile bir alâkası yoktur. Halk arasında “şeytân” sözcüğünün yanlış anlaşılması, doğal olarak “şeytân çarpması”nın da yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır.

Kur’ân’ın bildirdiği şeytân çarpması, yukarıdaki âyetlerde tanıtılmış olan şeytânî karakterdeki insanların bu olumsuzlukları bir kişiye telkin edip onu kontrol altına almasıdır. Yani, şeytânî özellikte olan şeylerin bir kişiyi ele geçirmesidir ki bu durumda o kişiyi şeytân çarpmış demektir. Şeytânın çarptığı bir kişi ise;

* Allah’a karşı gelir.

* Hayâsızdır, edepsizdir, kötüleşmiştir.

* Hakksız kazanç peşinde koşar.

* Bilmediği şeyleri konuşur.

* Fakirlikten, fakir düşmekten korkar.

* Savurgandır.

* Kuruntuludur, şımarıktır, kışkırtılmıştır.

* Aldanmıştır.

* Azmıştır, çevresiyle arası bozulmuştur.

* Dönektir.

* Bilgilenmeye, aydınlanmaya kapalıdır.

Herhangi bir insanın yukarıdaki özellikleri taşıyor olması, onun bu hâle şeytân tarafından getirildiğini gösteren temel ölçüttür. Bu özellikleri taşıyan kişiler ise, “Onu şeytân çarpmış”, “Onu şeytân oyununa getirmiş, aklını azaltmış, düşürmüş” şeklinde tasvir edilirler.

Geçimlerini faiz yiyerek/tefecilik yaparak kazanan kimseler, aslında varlıklarını şeytânın kontrolüne girerek sürdüren ve bu şekilde ayakta kalan kimselerdir. Bu kişiler, Bakara/279′daki ifade ile, “Allah ve Elçisi’ne savaş açmış” kimselerdir. Bu konuyu iyi anlamak için, 279. âyetin bulunduğu tüm pasajın [261-281. âyetler] bir bütünlük içerisinde okunup düşünülmesi gerekir. Bu pasajda konu, muhtaçlara karşılıksız yardım [sadaka, infak] ile muhtaçları sömürü [ribâ/faiz] arasındaki karşıtlık ilişkisi içinde açıklanmaktadır.

Tefsircilerin pek çoğu 279. âyetin ihtarını kıyâmet gününe hamledip, “Faiz yiyenler kıyâmet günü, saralılar gibi dengeleri bozulmuş/şeytân çarpmış gibi kalkarlar ve bu hâlleriyle faiz yiyenlerden oldukları belli olur” şeklinde açıklamışlardır. Hâlbuki âyetin zâhirî [sözel] manası, böyle değildir. Olay tamamen dünya ile ilgilidir. Bize göre bu hatalı yorumlar, şeytân ve şeytân çarpması ifadelerinin, Kur’ân dışı kabullerinden kaynaklanmaktadır.[24]

275. âyetten; şeytân çarpmış/şeytânın oyununa gelmiş kimselerin bu duruma, “Alış-veriş riba gibidir” demeleri yüzünden düştükleri anlaşılmakta, bir başka ifadeyle, onlar kendilerini bu şekilde kandırdıkları için “şeytân çarpmış” diye nitelenmektedirler. Bu kişilerin “alış-veriş” ile “riba”yı aynı görmelerinin, kendilerine göre mantıklı bir gerekçesi olmalıdır ki bu da, alış-verişte de, riba doğuran işlemlerde olduğu gibi kazanç sağlama amacının güdülmesi ve alış-verişle sağlanan kazancın da, varlıklarda bir artış meydana getiriyor olmasıdır.

Allah ise buna karşılık önce, “alış-veriş”i helâl kılmak sûretiyle “alış-veriş”in tüm sonuçlarıyla meşru olduğunu ilân etmiş; sonra da, “er-riba”yı harâm kılarak ribanın, ödünç verme ve mal takası işlemlerinde taraflardan birinin elde ettiği “karşılıksız fazlalık” olduğunu belirtmiştir.

YASAKLANAN ER-RİBA

Riba, daha önceki ümmetlere de harâm kılınmıştır. Kitab-ı Mukaddes’te ifade şöyledir:

Kardeşinize para, yiyecek ya da faiz getiren başka bir şey ödünç verdiğinizde, ondan faiz almayacaksınız. Yabancıdan faiz alabilirsiniz ama kardeşinizden almayacaksınız. Böyle yapın ki, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede el attığınız her işte Tanrınız Rabb sizi kutsasın.[25]

Kardeşlerim, adamlarım ve ben ödünç olarak halka para ve buğday veriyoruz. Lütfen faiz almaktan vazgeçelim![26]

Halkıma, aranızda yaşayan bir yoksula ödünç para verirseniz, ona tefeci gibi davranmayacaksınız. Üzerine faiz eklemeyeceksiniz.[27]

Ama altını kıble edinen Yahûdiler, yasaklanmış olmalarına rağmen riba konusunda da her yolu mübah saymışlardır:

160,161.Sonra da Yahudileşen kimselerden olan haksız davranışlar, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde riba almaları [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazanç sağlamaları] ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve Yahudileşenlerden kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

                                                                           (Nisâ/160-161)

“Yahûdileşen kimseler” olarak isimlendirilen kimseler, sağladıkları bu tür kazançlardan mahrum olmak istemedikleri için konulan yasağa direnmişler ve ribanın, alış-verişten sağlanan kazançtan bir farkı olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Oysa, alış-veriş ile riba doğuran işlemler arasındaki farkları görmek için, iki işlemin hangi aşamalardan geçtiğini kaba hatlarıyla gözden geçirmek yeterlidir:

A) Alış-veriş yaparak kazanç sağlamak isteyen kişi, önce bir malı satın alarak o malın sahibi olur. Riba doğuran işlemlerden kazanç sağlamayı planlayan kişi ise, sahibi bulunduğu para veya malı ödünç vermek için, bu para veya mala ihtiyaç duyan birini arar veya ihtiyaç sahibinin kendisini bulmasını bekler.

B) Alış-veriş yaparak kazanç sağlamayı isteyen kişi, sahibi olduğu malın alış fiyatı üzerine, elde etmeyi düşündüğü kârı ilâve ederek bir satış fiyatı belirler. Bu kârın içinde, malın alışından itibaren yapılan masraflar ile kişinin yaptığı bu hizmete karşılık biçtiği ücret vardır. Riba doğuran işlemlerden kazanç sağlamayı planlayan kişinin ise, belirlediği riba miktarına kaynak olacak ne bir masrafı ne de değer biçeceği bir hizmeti vardır.

C) Alış-veriş yaparak kazanç sağlamak isteyen kişi malını, kendi belirlediği fiyata göre değil, piyasada oluşan fiyata göre satar. Riba doğuran işlemlerden kazanç sağlamayı planlayan kişi ise sözleşmesini, kendi belirlediği riba miktarı üzerinden yapar.

Görüldüğü gibi, alış-verişle kazanç sağlamak isteyen kişi ile riba yoluyla kazanç sağlamayı planlayan kişi, yukarıdaki aşamaları farklı davranışlarda bulunarak geçirirler ve farklı sonuçlar elde ederler:

* Alış-verişle kazanç sağlamak isteyen kişi, eylemli olarak gerçekleştirdiği iki hukukî işlemle, söz konusu malı üreticiden alarak tüketiciye ulaştırır. Bu kişinin belirlediği kâr, verdiği hizmete karşılıktır, ama bunun da garantisı yoktur, risk her zaman mevcuttur.

* Riba yoluyla kazanç sağlamayı planlayan kişi ise, sözleşme imzalamak sûretiyle eylemsiz yaptığı bir hukukî işlemle, herhangi bir masraf ve hizmet karşılığı olmadan belirlediği fazlayı, vade süresince almayı sürdürür. Riski, ödünç alanın ödeyemez duruma gelmesidir ki bu ahval de muhtemelen önceden düşünülmüş ve risk, rehin veya kefil yoluyla bertaraf edilmiştir.

Alış-veriş ile riba doğuran işlemler arasındaki bu önemli farklar, sadece ticarî alanda değil, sanayi ve tarım sektörlerinde emek harcanarak yapılan üretim faaliyetleri için de söz konusudur. Yani, kol gücü ve beyin gücü ile meydana getirilmiş bir üretimin satışından elde edilen kâr ile, borç para vererek borçlunun serveti, emeği üzerinden sağlanan fazlalık bir tutulamaz.

Yukarıda sayılan farklar, bir cümle ile şöyle ifade edilebilir: Alış-verişteki, sanayideki, tarımdaki emek, “yapıcıdır” ve bu emek karşılığı elde edilen kâr helâldir, riba doğuran işlemler sonucu elde edilen fazlalık ise “yıkıcıdır” ve bu yolla sağlanan kâr harâmdır.

Bu mukayeseden hareketle, yasaklanan ribanın özellikleri hakkında şunları söylemek mümkündür: Yasaklanan “er-riba”, herhangi bir masraf veya hizmet karşılığı olmadan alınan [ödeyenin kazancına risksiz bir şekilde ortak olmak anlamına gelen] ribadır. Başka bir deyişle, “karşılıksız” ve “risksiz” olan “fazlalık” yasaklamıştır.

“ER-RİBA”NIN YASAKLANMA SEBEBİ

Bu soruya cevap ararken hatırdan çıkarılmaması gereken bir âyet vardır:

39.Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur.

 (Necm/39)

Yukarıdaki âyette, emeksiz-risksiz elde edilen kazancın bir değeri bulunmadığı bildirilmektedir. Başka âyetlerde ise, bu tür kazanç elde etmek, “malların hakksız yolla yenmesi” olarak tanımlanmakta ve “insanların kendilerini öldürmesi” olarak nitelenmektedir:

188.Aranızda mallarınızı da bâtıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bilerek ve günah ile yemek için hâkimlere aktarmayın.

                                                                          (Bakara/188)

 29.Ey iman etmiş kişiler! Mallarınızı –kendi rızanızla yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere–aranızda haksız yolla yemeyin, kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir.

                                                                                    (Nisâ/29)

Bir şeytân emri, bir tehlike olduğuna dikkat çekilen bu tür davranışlardan, insanların kendilerini ancak infak yaparak kurtarabilecekleri bildirilmiştir:

268.Şeytân, sizi fakirlikle korkutur ve size çirkinliği-hayâsızlığı emreder. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat eder. Ve Allah, bilgisi ve rahmeti sonsuz geniş olandır, en iyi bilendir.

                                                                                      (Bakara/268)

195.Ve Allah yolunda malınızı harcayın, kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri-güzelleştirenleri sever.

                                                                                    (Bakara/195)

Bunlardan başka Allah, mal ve servetin, belli bir zümrenin kontrolünde bulunmasını da istememektedir:

7,8.Allah’ın, o kent halkından, Elçisi’ne verdiği fey’ler [savaşmadan zahmetsizce elde edilen gelirler], içinizden yalnız zenginler arasında devlet; gücün getirdiği refah olmasın diye Allah’a, Elçi’ye, yakınlık sahiplerine; göç eden fakirlere –ki onlar, Allah’ın armağan ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah’a ve Elçisi’ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir–, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah’ın koruması altına da girin. Şüphesiz Allah, kovuşturması/azabı çok çetin olandır.

                                                                                                  (Haşr/7-8)

Yukarıdaki âyetlerden anlaşılacağı üzere Yüce Allah, mal ve servet verdiği kimselerin, ellerinde tuttukları fazlalıkları muhafaza etmelerine veya daha da arttırmalarına imkân veren davranışlardan kaçınmalarını, kendilerine verilen bu fazlalıkları infak yoluyla harcamalarını, kişilerin gerçek kazançlarının ancak çalışıp didinerek elde edilenler olması sebebiyle boşu boşuna karşılıksız kazanç sağlama girişiminde bulunmamalarını istemekte, aksi davranışların ise “insanların kendi kendilerini tehlikeye atmaları”, hatta “birbirlerini öldürmeleri” anlamına geleceği ihtarını yapmaktadır.

Bu noktada, her müslümanın, Allah’ın helâl kıldığı “alış-veriş”in ve harâm kıldığı “riba”nın kapsamları üzerinde iyice düşünmesi gerekir. Çünkü, ribadan vazgeçmeyenlerin, “Allah ve Elçisi’nin kendilerine savaş açmış olduğu kimseler” olarak ilân edilmesi sebebiyle mesele büyük önem taşımaktadır.

Allah ve Elçisi’yle savaşan birinin ise, Allah ve elçilerinin mutlak gâlip gelecek olmaları sebebiyle, mahv u perişan olacağı kesindir:

21.Allah: “Elbette, Ben ve elçilerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır.

                                                                                    (Mücâdele/21)

“ER-RİBA”NIN KAPSAMI

Bu önemli konudaki kapsam belirleme tahliline, Kur’ân’ın indirildiği dönemde uygulanmakta olan riba çeşitlerinden başlamakta yarar görüyoruz.

İster paraya, ister mala bağlı olsun “nesi’e ribası”nın bütün işlemlerinde, verilen ve geri alınan para veya mal miktarları arasındaki fark, vade sebebiyle oluşturulduğundan, yani bu riba çeşidi, vadeye bağlı bir ödünç verme işleminden kaynaklandığından, bu kapsamdaki işlemlerden sağlanan kazançlar tam anlamıyla “karşılıksız fazlalık” hükmündedir, dolayısıyla da “er-riba”dır. Örnek olarak, ödünç olarak verilen para karşılığında ana paranın haricinde alınan her türlü fazlalık, nasıl “er-riba” ise, elindeki 10 kile buğdayı ödünç verip, altı ay sonra 12 kile buğday almak da “er-riba”dır.

“Fazlalık ribası”nın söz konusu olduğu mal takasında ise, ortaya bir “karşılıksız fazlalık”ın [er-riba'nın] çıkması, mantığa uygun görünmemektedir. Çünkü ister farklı, ister aynı cinsten olsun iki malın takas edilmesinde işlem, o malların ederleri ölçü alınarak yapılacağı için, böyle işlemlerde taraflardan herhangi biri lehine “karşılıksız fazlalık” oluşması anlamsızdır. Meselâ, 1 kg. hurmanın ederi 20 TL, 1 kg. sofralık zeytinin ederi 10 TL ve 1 kg. yağlık zeytinin ederi 5 TL ise, elindeki 1 kg. hurma ile zeytin almak isteyen kişi, ya 2 kg. sofralık zeytin veya 4 kg. yağlık zeytin alacaktır. Böyle bir işlemde miktarlar arasındaki farkların “karşılıksız” olduğunu söylemek mümkün değildir. Veyahut, elindeki 1 kg. sofralık zeytini yağlık zeytinle takas etmek isteyen kişi, 2 kg. yağlık zeytin talep edecektir. Çünkü ederi yüksek olan malın sahibinin, kendi malının bir ölçeğine karşılık, ederi düşük olan maldan daha fazla ölçekte mal talep etmesi kadar doğal bir şey yoktur. Kaldı ki, ederi yüksek olan malın sahibi, böyle bir takası tercih etmeyip alış-veriş yoluyla önce kendi malını para ile satsa, sonra da diğer malı başkasından parayla satın alsa, ederi düşük olan maldan yine aynı ölçekte alacaktır. Yani, ortada herhangi bir aldatma veya aldanma yoksa, bu takas ticarî bir alış-veriştir. Dolayısıyla da, aynı cins malların takası sırasında, miktarlar arasında kalite sebebiyle ederi yüksek mal sahibinin lehine oluşan farkın “er-riba” olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

Bizce “er-riba”nın en başta gelen ögesi, ister parayla ister malla olan ödünç verme işlemlerinde alınan fazlalıktır. Faizin, harâm kılınan riba kapsamı içinde olduğu hususu tartışmasız olmasına rağmen, bazıları günümüzdeki faizli muamelelerin, “zaruret hâli” istisnâsı gibi mütalâa edilip edilmeyeceğini tartışmaya açmışlar ve faizi; “paranın, enflâsyon karşısında değer kaybını önler” veya “paranın kirasıdır” gibi birtakım düşüncelerle yasak kapsamı dışına çıkarma gayreti içine girmişlerdir. Allah’ın yasaklamış olmasına aldırmayan bazı kişiler ise faizin, ekonomik gelişmenin en önemli araçlarından biri olduğunu iddia etmişlerdir. Hâlbuki faizin nasıl bir belâ olduğunu anlamak için yakın târihimize bakmak yeterlidir:

Osmanlı Devleti, ilk kez 1854′te Kırım savaşı’nın getirdiği mâlî yükü hafifletmek amacıyla istikraz [tahvil çıkarma] yoluyla dış borç aldı. Dış borçlar, yatırım alanı arayan Avrupa sermayesinin özendirmesi ve bazı yenilikler için yapılan harcamalar nedeniyle hızla arttı. 1854-74 arasında 15 kez istikraz yoluyla dış borç alındı. Borcun toplamı 5.297.676.000 altın franka, bunların yıllık faizi de 300.000.000 franka ulaştı. Osmanlı Devleti bu borçların faizlerini bile ödeyemez duruma düşünce, Ekim 1875′te, vadesi gelen taksitlerin yarısını ödeyeceğini açıkladı. Ama bu taksitleri de ancak üç ay ödeyebildi ve Mart 1876′da ödemeler bütünüyle durdu. Osmanlı hükümeti daha sonra Galata bankerlerinin verdiği kısa vadeli borç ve avanslardan oluşan iç borç ödemelerini de durdurdu. 22 Kasım 1879′da imzalanan anlaşmayla bu borçların faiz ve anaparası karşılığı olarak damga, müskirat, balık avı, tuz ve tütün resmi 10 yıl süreyle alacaklılara bırakıldı.[28]

Osmanlı İmparatorluğu örneğinde olduğu gibi, devletlerin borcunu ve o borcun faizini, ondan yararlanmayan halk ödemektedir. Hatta, batan kredi kurumlarının borçlarının devlet kasasından ödenmesi sûretiyle, bir kısım mevduat sahiplerinin kurtarılması yükü de tamamen halka yüklenmektedir. Bunlar ise, “zulüm”den başka bir kelime ile açıklanması mümkün olmayan durumlardır.

“er-Riba”nın bir numaralı unsuru olan faiz, bireyler üzerinde de maddî-manevî öldürücü etkiler doğurmaktadır:

* Faiz, insanları çalışmaktan alıkoyar.

Çünkü imkânı olan kimseler, paralarını faize vermek sûretiyle emeksiz, risksiz kazanç sağlayacaklarından, çalışmaya gerek duymazlar. Bu durum, toplumsal hareketliliğin düşmesine ve verimliliğin azalmasına yol açar. Zira borçlu çalışır ve kazanır, ama onun çalışarak elde ettiği kazançtan, faiz alan kişi de çalışmadan beslenir. Oysa bir ülkenin refahının artması, ancak her alanda daha fazla çalışmak ve daha fazla üretmek ile mümkün olabilir.

* Faiz, yardımlaşma ve dayanışmayı ortadan kaldırır.

Faiz gibi emeksiz ve risksiz kazanç, genellikle insanları bencilliğe iter. Dolayısıyla, mal ve servet sahipleri, ihtiyacı olan kardeşlerine yardım etmek yerine faize yatırmayı tercih ederler. Allah’ın emrettiği “ihtiyaç sahiplerine yardım” yolunun açılması için, faizle elde edilecek kazanca itibar edilmemesi gerekir.

* Faiz, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapar.

Yüksek oranlı ve uzun süreli enflâsyon dönemlerinde spekülâtif yatırım yapanlar hariç, borç alıp faiz ödeyenin zengin olduğu görülmüş bir şey değildir. Çünkü faiz oranları, elinde parası olanlar tarafından belirlenir ve bu kişiler faiz oranlarını, içinde bulunulan ekonomik ortamın imkân verdiği kazanç oranlarındaki aslan payını kendileri alacak şekilde belirlerler. Yani faiz oranları, o ortamda sağlanabilecek ortalama rantın daima büyük kısmına tekabül eder. Dolayısıyla, faizle borç alan yatırımcının zengin olmasına değil, ancak geçinmesine, başka bir ifade ile ancak borçlanmayı sürdürebilmesine izin verilir. Eğer borç alan yatırımcı değil de ihtiyaç sahibi, yani fakirse, bu kişinin faiz ödeyerek daha da fakirleşeceği zaten ortadadır. İşte bu yüzden; toplumda küçük bir azınlığın refah, çoğunluğun ise yoksulluk içinde yaşamalarını sağlayan ve sürekli kılan bir ortamın sebebi olduğu için faiz, fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapar. Ama iş bununla bitmez, bu tarz bir düzenin, çoğunluğu teşkil eden dar gelirliler bakımından giderek cehenneme dönüşmesi kaçınılmazdır. Çünkü böyle toplumlardaki faizci zenginler, zenginleştikçe hayatlarından ve servetlerinden daha fazla endişe eder hâle gelirler ve onları koruyabilmek için de daha değişik zulüm yollarına başvururlar.

* Faiz, şükretmeye engel olur, kişiyi Allah’a karşı nankör yapar.

Allah tarafından fazlalıklı kılınmış varlıklı kimselerin, bu fazlalıklarının karşılığını zekât, sadaka ve infak yollarıyla ödeyerek Allah’a şükretmeleri gerekir. Ama kolay, emeksiz ve risksiz bir kazanç olan faizin cazibesine kapılan insan, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerin karşılığını Allah’ın gösterdiği adreslere iletmek yerine faize meyleder ve tuzağa düşüp bu görevleri yerine getirmez. İnsanın bu yanlışa düşme ihtimalinin yüksek olduğunu çok iyi bilen Rabbimiz, Allah, ribayı yok eder, sadakaları da artırır. Allah, tüm çok nankör ve günahkâr kimseleri sevmez (Bakara/276) ifadesiyle, faizi de kapsayan ribanın kimseye hayır ve bereketinin olmayacağı, çünkü Kendisinin onu yok edeceği tehdidi ile birlikte sadaka ve infakın dünya ve âhirette kat kat iade edileceğini vaad etmiş, böylece insanların nankörlüğü değil, şükrü tercih etmeleri gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştır. Aynı mesele Kur’ân’da, “Allah’ın yaklaşma dediği ağaçtan Âdem’in tatması ve hemen istifçiliğe başlaması” şeklinde temsilî olarak da anlatılmıştır.

Faiz, başta psikolojileri olmak üzere kişilerin iş hayatlarının, geçimlerinin ve aile düzenlerinin alt üst olmasına yol açmaktadır. Böyle bireylerin toplum içinde giderek çoğalması da toplumu adım adım tehlikeye yaklaştırmaktadır. Faizin kölesi hâline gelmiş bir toplum ise, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini tüketmesi sonucunda sömürgeleşmeye maruz kalmaya mahkumdur. Evet faiz, fakirlerin köle, ülkelerin de sömürge hâline gelmesinde en büyük etkenlerden biridir.

Ancak, “er-riba”, faize indirgenemez. Çünkü yukarıda saptadığımız gibi “karşılıksız” ve “risksiz” her fazlalık yasaklamıştır. Dolayısıyla Müslümanların, sadece faizden uzak durup, “er-riba” kapsamına giren diğer karşılıksız fazlalıkların harâm olmadığını düşünerek kendilerini kandırma hatasına düşmemeleri gerekir. Fakat ne yazık ki insanlar için “er-riba” vazgeçilmez hâle gelmiş, bu tatlı kazancı bırakmak istemeyenler, “er-riba”yı faize indirgemek ve yedikleri “er-riba”yı da muamele-i şer’iyye denilen uygulamalarla faiz görüntüsünden çıkarmak sûretiyle, yaptıklarının, Allah’ın yasakladığı “er-riba” kapsamında olmadığına kendilerini inandırmışlardır.

Eğer söylenenler doğru ise, muamele-i şer’iyye denilen ve “Alacaklı tarafın borçludan, faiz sayılmayacak bir menfaat elde etmesini temin için yapılması gereken işlem” olarak tarif edilen bu çeşit uygulamalara dayanak teşkil eden fıkhî çözümlerin (!) bulunuşu, 700′lü yıllara kadar gitmektedir. Çeşitli usûller ihtiva eden bu uygulamalardan biri şöyledir: Para sahibi, vadeli olarak vereceği 10 dirheme karşılık 13 dirhem almak istiyorsa, o zaman borçlanacak olan tarafa, 13 dirheme bir mal satar ve teslim eder. Borçlanacak olan kişi de o malı üçüncü bir şahsa 10 dirheme satar ve teslim eder. Sonra bu üçüncü şahıs da o malı ilk sahibine 10 dirheme satar, parayı peşin alıp malı teslim eder. Sonra biraz önce aldığı malın bedeli olmak üzere 10 dirhemi, borçlanacak olan kişiye verir. Böylece mal, ilk sahibine, yani karşı tarafa borç vermek isteyen kişiye 10 dirhem karşılığında dönmüş ve karşı tarafın ona vadeli 13 dirhem borcu olmuş olur.[29]

Görüldüğü gibi, “alacaklı, borçlu, menfaat elde etme” gibi, ödünç verme işlemlerine has kavramlar olan bu uygulamalar, özünde şikeli alış-verişlerle borçlunun alacaklıya faiz kadar fazla ödemesini sağlamaktan başka bir şey değildir. Sadece ödemeler, faiz adıyla yapılmamaktadır. Hukuk dilinde “kanunu dolanma” denilen bu tür davranışlarla Allah’ın koyduğu yasağı dolandığını zanneden bazı kıt akıllı sapkınlar günümüzde de varlıklarını sürdürmektedirler. Meselâ, bankacılık sisteminin varlık sebebinin faiz olmasına rağmen birtakım çevreler “faizsiz bankacılık” diye bir kavram icat ederek, bu iddia ile kurdukları şirketlerden, kendilerine para yatıranlara “kâr payı” adı altında ödemeler yapmaktadırlar. Bu kâr payları, isteyene üç aylık, isteyene altı aylık, isteyene de yıllık olarak ödenmekte ve ne enteresandır ki, dönemlere göre yapılan ödemeler herkes için hep aynı tutarda olmaktadır. Yani, bu faizsiz bankaların, topladıkları paralarla ortak oldukları şirketlerin hepsi; tahsilâtlarını hep aynı dönemlerde yapmakta, dolayısıyla da kârlarını, ilan ettikleri ödeme dönemlerine uygun olarak elde etmekte ve hep aynı oranda kâr etmektedirler. Oysa, bu şirketlerin hepsinin; kârlarını ve giderlerini öngörerek dağıtılabilir kazanç olarak hesaplamaları mümkün olsa bile, tahsilâtlarını bu faizsiz bankaların ilan ettikleri kâr dağıtım dönemlerine uygun bir şekilde yapmaları ve kârlarını dağıtılabilir hâle getirmeleri mümkün değildir. Bu durumda, bu şirketlerin kâr payı adı altında yaptıkları ödemelere, “karşılıksız fazlalık”tan başka bir şey denemez. Bu yargımızı doğrulayan bir diğer husus da, bu faizsiz bankaların birçok şirkete ortak olduklarını ilân etmelerine rağmen, sanki bir tek şirketin kârını dağıtıyormuş gibi, hep aynı oranda kâr payı dağıtmalarıdır.

“er-Riba”nın bir diğer önemli unsuru da spekülâsyondur. Spekülâsyonu, “ileride fiyat değişikliğine uğrayacak malların aradaki fiyat farkından yararlanarak kâr etmek amacıyla önceden satın alınması” şeklinde tarif eden Ekonomi Ansiklopedisi, spekülâsyona sebep olacak fiyat değişikliği beklentilerinin başlıcaları arasında savaş, kıtlık ve enflâsyonu saymıştır. Görüldüğü gibi spekülâsyonda kâr beklentisi, herhangi bir çalışmaya veya hizmete değil, sadece fiyat artışına dayanmaktadır. Üstelik bu fiyat artışlarının da, birçok kişinin mahvına yol açacak afetler sebebiyle gerçekleşmesi beklenmektedir. Böyle bir kazanç umarak yapılacak alış-verişten sağlanan kârın, Allah’ın helâl kıldığı alış-veriş kârı cinsinden bir kâr olmayacağı ortadadır.

Özünde yine spekülâsyon gibi fiyat artışından kâr sağlama anlayışı olan, ama ondan çok daha çirkin başka bir “er-riba” unsuru daha vardır ki bu, “istifçilik” veya “karaborsacılık” denen rezilliktir. Bunu, spekülâsyondan daha çirkin kılan özelliği, yapılan mal alımlarının, piyasada o malın kıtlığına yol açarak fiyatının artmasını doğrudan etkileyecek miktarlarda olmasıdır.

Adına ister spekülâsyon densin, ister istifçilik densin, bunların “er-riba” kapsamına girmelerinin sebebi; her iki davranışın da, emeksiz olarak kazanç sağlamaya yönelik oluşlarıdır.

Bu açıdan bakıldığında, Allah’ın kendilerine bahşettiği fazlalıkları yabancı ülkelerin paralarına yatırarak, ileride kendi ülkesinin parası aleyhine gelişecek kur farklarından kazanç sağlamayı umanların veya faaliyet alanlarına bakıp muhtemel kârlarını değil de, piyasada oluşacak fiyatlarını hedefleyerek şirketlere, borsa kanalıyla ortak olanların, vicdan muhasebesi yapmalarında yarar vardır. Çünkü ne kur farkı beklentisi ile yapılan döviz alımlarının spekülâsyondan bir farkı vardır, ne de borsa gibi, büyük sermaye sahiplerinin oyuncağı hâline gelmiş bir kumarhaneden alınan hisse senetleri gerçek anlamda bir ortaklık hükmündedir.

Ülkemizde son zamanlarda uygulamaya konmuş bir diğer “er-riba” işlemi de, Vadeli İşlemler Borsası denilen kuruluş bünyesinde yapılmaktadır. Görünüşte ileriye matuf alım veya satım sözleşmeleri mahiyetinde olan bu işlemlere konu olan materyal, mal cinsinden olabileceği gibi, değişik ülke paraları cinsinden de olabilmektedir. Sözleşmelerin tarafları ise alım veya satım emirlerini verenler ile onlara böyle bir ortamı sağlayan kuruluşlardır. Bu işlemlerde alım veya satım emirlerini verenler, kesinlikle gerçek alıcı veya satıcı değildirler. Onlar, sözleşmede belirtilen gün geldiğinde, sözleşmedeki malları ne gerçekten alırlar, ne de satarlar, sadece sözleşmede yazan paraları öderler veya tahsil ederler. Özetle bu işlemler gerçek alış-verişlerle ilgili olmayıp, birtakım nesnelerin ileride oluşacak fiyatlarının tahmini üzerinden oynanan bir çeşit kumardır ve bu işlemlerin, Allah’ın helâl kıldığı alış-veriş ile hiç alâkaları yoktur. Ancak, Kapitalizm dininin önemli unsurlarından olan borsalar hakkında; ileride oluşacak fiyatların bilinmemesi sebebiyle borsa işlemlerinde bir riskin söz konusu olduğu, riski olan işlemlerden sağlanacak kazancın ise, baştan belirlenen faiz işlemlerindeki ile aynı sayılamayacağı yolunda birtakım fikirler ileri sürülmektedir. Bizce bu görüş sahiplerine öncelikle, “Tamamen riskten ibaret olan kumar, bu mantığa göre helâl mi sayılacak?” sorusu sorulmalı, sonra da helâl kazancı, “er-riba” işlemlerinden sağlanan kazançtan ayıran esas özelliğin risk değil, “bir emek karşılığı olması” olduğu hatırlatılmalıdır.

BANKACILIK ve İSLÂM

Bankalar, birikim sahiplerinden faiz karşılığında topladıkları fonları, iskonto, ödünç verme ve diğer mâlî işlemlerde, kendi hesaplarına ve yine faiz karşılığında kullanmayı esas iş edinmiş finansman kurumlarıdır. Yani faiz, bankaların yegâne hayat kaynağı, vazgeçilmez unsurudur. Faiz aynı zamanda da, Kapitalizm dininin ekonomik düzeninde sistem çarklarının dönmesi için gerekli olan dişlilerden biridir. Bu ilişki içinde bankalar, kapitalist ekonomilerin olmazsa olmazı durumundadır.

İslâm’da ise “er-riba”, dolayısıyla da “er-riba”nın bir numaralı unsuru ve en kötü türü olan faiz, tartışmasız olarak harâm kılınmıştır. Bu duruma göre aslında, sistem çarklarının dönmesi için faizin gerekli olduğu kapitalist düzenin ve bu düzenin yürümesini temin için faiz temeli üzerine kurulmuş bankacılık sisteminin İslâm’la bağdaşması mümkün değildir. Fakat ne yazık ki tam tersine, halkının büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerin hemen hepsinde kapitalist sistem tercih edilmiş ve o ülkelerdeki Müslümanlar da, özünde birbirlerine taban tabana zıt olan İslâm dini ile Kapitalizm dinini birlikte yaşar hâle gelmişlerdir. Hâl böyle olunca, iki din arasındaki zıtlıkların giderilmesi için bazı kuralların yumuşatılmalarına ihtiyaç duyulmuş, ama her nedense bütün yumuşatmalar, “gelişmenin gereği”, “uygulanması kaçınılmaz” gibi söylemler ileri sürülerek hep İslâm dininde yapılma cihetine gidilmiştir. Bu yöndeki gayretler öyle akıl almaz şekil ve boyutlara varmıştır ki, kelimelerin anlamları değiştirilmiş, otorite olarak tayin edilen kişilere fetvalar verdirilmiş ve sonunda İslâm dini, Allah’ın vahyettiğinden çok farklı bir şekilde uygulanır hâle gelmiştir.

Faiz konusundaki gayretler ise âdeta saldırıya dönüşmüştür. Bir taraftan ulema sıfatlı kişiler yukarıda örneğini verdiğimiz gibi, birtakım aldatmacalarla faize fıkhî çözümler (!) üretmişler, diğer taraftan kapitalist zihniyet sahipleri, “Verilen ödünç paranın borçlunun elinde uzun müddet kalması, fazladan alınacak paranın [faizin] bir karşılığıdır. Çünkü borç verilen para, eğer o müddet içinde borç verende dursaydı o kişi, onunla ticaret yaparak kazanç sağlayabilirdi” veya “Borç alan kişi, aldığı para ile ticaret veya yatırım yapıp kazanç sağlıyorsa, kazancının belirli bir oranını paranın esas sahibine ödemesinin ne sakıncası olur?” türünden sözlerle, insanların zaten bulandırılmış akıllarını iyice çelmeye uğraşmışlardır. Gerek ulema sıfatlıların, gerekse kapitalist zihniyetlilerin konuya yaklaşımları; faizi, helâl kılınan alış-veriş kârına benzeterek onunla eşdeğer kılmaya, yani Allah’ın koyduğu yasağı yasaklıktan çıkarmaya yönelik olup, Allah ve Elçisi ile yapılan savaş hükmündedir. Bir başka ifade ile bu şeytân çarpmış kişilerin, Allah ve Elçisi ile savaşı göze almalarının tek sebebi, Kapitalizm dininin vazgeçilmez unsuru olan faizi Müslümanlara uygulattırabilmektir. Ancak, Allah’ın emrine uyup aklını çalıştıran Müslümanların hemen fark edecekleri gibi, fıkhî çözümlerdeki uygulamalar ile kapitalist zihniyet sahiplerinin kabulleri arasında ciddî bir çelişki vardır. “Muamele-i şer’iyye”lerde borçluya mutlaka zararlı bir alış-veriş yaptırılmasına karşılık, faizi, “borç verenin ticaretten yoksun kalmasının karşılığı” veya “borç alanın elde ettiği kârdan borç verene hakkaniyete uygun olarak ödenmesi gereken pay” olarak gören zihniyet ise, zararı hiç hesaba katmamaktadır. Yani, borç alan kişi, aldığı borçla yaptığı işten zarar etse, bu durum “muamele-i şer’iyye”ye uygundur, ama bunun faizli sistemde kabul edilmesi asla mümkün değildir. Çünkü faizli sistemde, verilen para karşılığı adı konmuş bir fazlalığın ödenmesi kesin hükümdür ve borç alan kişi zarar etse bile, gerekirse her şeyini satıp hem borcunu hem de faizini ödemek zorundadır. Aslında faizli sistemin bu uygulaması, benzetme yerindeyse, ödünç aldığı yumurtayı kıran birisinden, “bu yumurta civciv, tavuk veya horoz olacaktı” mantığıyla civciv, tavuk veya horoz parası almaktan başka bir şey değildir.

Allah’ın koyduğu yasağı, birtakım yorumlarla sulandırıp Müslümanlara faizli muamele yaptırma çabasında olanlar, “Harâm olan faiz, fakire verilen ödünç paradan alınan faizdir. Bankaya para yatırıp da bankadan faiz alınmasında sakınca yoktur. Zira banka ve bankacı fakir değildir” tarzında bir başka fikir daha ortaya atmışlardır. Tabii ki bu düşüncenin de İslâm açısından kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü Allah, yasağı, ödeyecek olanın güçlü olup olmaması şartına göre koymamıştır. Yani faiz, ister zengin, ister fakir, ister banka; kimden alınırsa alınsın yasal bir kazanç değildir. Ayrıca bankalar, topladıkları parayı ödünç verme işinde kullanmakta olduklarından, bankaya bu amaçla para yatıranlar da, Allah tarafından harâm kılınan bir işlemin [paradan para kazanma işleminin] tarafı olmuş durumuna düşmektedirler.

Konuya, bankalardan kredi alanlar açısından bakıldığında, faizin o istenmeyen çirkin sonuçları daha net olarak görülmektedir. Eğer bankadan borç para alan kişi dar gelirli ise, krediyi herhangi bir ihtiyacını görmek üzere alıyor demektir ve gördüğü ihtiyacının ederinden daha büyük parayı geri ödemek sûretiyle emek ve kazancından, faiz kadar fazlasını bankaya kaptırmaktadır. Eğer bankadan kredi alan ve bu krediyi yatırımda kullanan kişi zengin ise, bankaya ödediği faiz giderini yaptığı işin maliyetine yansıtmakta, böylece de aldığı faizi hiç kusuru olmayan tüketiciye ödetmektedir.

Görüldüğü gibi can damarı faiz olan bankacılık, aslında dolaylı veya dolaysız olarak halka zarar vermekte, yani zulmetmektedir. Buna göre de, faizcilik esası üzerine kurulu olan bankalara para yatırmak; kötülüğün, zulmün artmasına ve devam etmesine vesile olmak anlamına gelmektedir. Hâlbuki İslâm dininin ana hedefi, insanları zulümden; soygun ve sömürüden kurtarmaktır. Dolayısıyla, faizin ve faize dayalı bankacılık sisteminin İslâm’la bağdaşması mümkün değildir.

ÇARE

Kapitalizm dini bugün dünyaya hâkim olan ekonomik bir düzendir. Bu dinin temelinde, “küçük balık büyük balığı yutar” ilkesi yatmaktadır. Bu sebeple de Kapitalizm dini, hem ahlâken, hem vicdanen İslâm dininin tam karşıtıdır. Böyle olmasına rağmen Müslüman olduklarını iddia eden insanların, Allah’ın istediği sistem ve kurumları oluşturmak yerine Kapitalizm dininin ilkeleri içerisinde kendilerine bir yer bulmak için gayret etmeleri, gerçekten utanılacak bir davranıştır. Müslümanlara yakışan davranış, Allah’ın önerdiği hayat tarzına uygun olan bir ekonomik sistem kurmak, ama daha önce “Allah ve Elçisi’nin düşmanı” konumundan çıkmak için “er-riba”dan uzaklaşmaktır.

Yüce Allah, her konuda olduğu gibi bu konuda da rahmetini esirgememiş; fertlerin, aile ve ülkelerin “er-riba” belâsından kurtulmaları için ne yapmaları gerektiğini, kurtuluş için gerekli sistem ve kurumların nasıl oluşturulacağını Kur’ân’da açıkça göstermiştir:

12.Ve andolsun ki Allah, İsrâîloğulları’nın sağlam sözünü almıştı. Ve Biz, kendilerinden on iki müfettiş/başkan göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, kesinlikle sizinle beraberim. Salâtı ikame eder [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturur, ayakta tutar], zekâtı/verginizi verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzelce ödünç verirseniz, andolsun ki sizden kötülüklerinizi örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de, bundan sonra küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık kesinlikle yolun doğrusunu kaybetmiş olur.”

                                                                               (Mâide/12)

17,18.Eğer Allah’a güzel bir ödünç verirseniz, O, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Ve Allah, en iyi karşılık ödeyen, çok yumuşak davranan, görüleni ve görülmeyeni bilendir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                   (Teğâbün/17-18)

219,220.Sana aklı karıştıran/örten şeylerden ve şans oyunlarından soruyorlar. De ki: “Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat dünya ve âhirette günahları, menfaatlerinden daha büyüktür.” Yine sana neyi Allah yolunda harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını harcayın.” Allah, iyiden iyiye düşünürsünüz diye âyetlerini işte böyle sizin için ortaya koyuyor. Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: Onlar için, “iyileştirme”, en iyisidir. Eğer onlara karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyla iyileştiriciyi birbirinden ayırt eder. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşardı. Şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                           (Bakara/219)

34.Ey iman etmiş kişiler! Şüphesiz, hahamlardan, rahiplerden birçoğu kesinlikle insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayan kimseler, hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!

35.O gün, biriktirdikleri altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak: “İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi, şimdi tadın şu biriktirmiş olduğunuz şeyleri!”

                                                                                          (Tevbe/34-35)

11.Kimdir o, Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir ödül de vardır.

                                                                                            (Hadîd/11)

2.Ey iman etmiş kimseler! Allah’ın alâmetlerine, haram aya, hedye/hac yapanlara yiyecek yollamaya, hediye etmeye, gerdanlıklarına [hac yapanların/orada yüksek ilâhîyat eğitimi için bulunanların yemesi için gönderilen hayvanlara konulan işaretlerine] ve Rablerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytü’l-Haram’a/hac görevi yapmak isteyenlere saygısızlık etmeyin. Dokunulmazlığınız kalktığında/hac göreviniz bittiğinde de avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve “iyi adam”lık ve Allah’ın koruması altına girme üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Ve Allah’ın koruması altına girin. Hiç şüphesiz Allah, azabı/kovuşturması çok çetin olandır.

                                                                                     (Mâide/2)

48.Sana da Tevrât’ın bir bölümünden kendisinin içinde konu edilenleri doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hak ile Kitab’ı/Kur’ân’ı indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir yol haritası/ toplu yaşam ilkeleri ve geniş, aydınlık bir yol belirledik. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir önderli toplum yapardı, fakat size verdiklerinde sizi yıpratmak/ denemek için böyle yapmadı. Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah’adır. Sonra O, kendisi hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.

                                                                                        (Mâide/48)

Ve Âl-i İmrân/103-104, Bakara/45-46, 153, Bakara/195, 245, Asr/1-3,  Ankebût/45, Meryem/59-61, Fatır/6, A‘lâ/14-17.

Yukarıdaki âyetler, “er-riba”dan uzaklaşmanın yollarından olan zekâtı, sadakayı, salâtı ve salâtın ikâmesini emreden yüzlerce âyetin bir kısmıdır. Bu âyetler ile Allah, mü’minlerin teşkilâtlanarak birlik ve beraberlikler oluşturmalarını, ihtiyaç fazlası birikimlerini Allah için infak etmelerini, sosyal yardım ve destek kurumlarını oluşturarak iyilik ve hayırlarda yarışmalarını emretmekte, bunları yerine getirmeyenlerin ise, kendilerini ve toplumlarını tehlikeye atacaklarını, dünyada cehennem hayatı yaşayacaklarını, kenz yapanların [paralarını küpte, yastık altında, kasada, bankada biriktirerek tedavüle çıkarmayanların] cezalandırılacaklarını açık bir dille haber vermektedir. O hâlde, fertlerin, aile ve ülkelerin “er-riba” belâsından kurtulmalarının çaresi, bu âyetlerle amel etmek; Allah’ın bu âyetlerde emrettiği görevleri yerine getirmektir.

Meselâ, Müslümanlar bu âyetler ışığında Allah’ın kendilerine bahşettiği ihtiyaç fazlalarını, spekülâtif yatırımlara veya faize yatırmak yerine birleştirebilirler; denetimlerinin kamu otoritesince sağlandığı ve su-i istimallere fırsat verilmeyen ortaklıklar kurabilirler. Böylece, yeni iş sahalarının açılması sûretiyle işsizlere iş imkânları yaratılmış ve serevetten başkalarının da istifadesi sağlanmış olur. Daha sonra ise, bu ortaklıklardan sağlanan kazançlarla, infak amaçlı sosyal yardım ve destek kurumları, yardımlaşma sandıkları kurulabilir ve bu kuruluşlar vasıtasıyla ihtiyacı olan Müslümanlara faizsiz borç verilebilir. Tabii ki, bu yardımlaşma sandıklarından yapılan ödünç verme işlemlerinde, eğer borç alan borcunu ödeyemiyorsa, Allah’ın tavsiyesi gereği borcun silinebilmesi, hatta gerekiyorsa daha da takviye yapılması mümkün olmalıdır. Yine bu sandıklardan esnaf ve tüccarın kısa vadeli ticarî ihtiyaçları karşılanmalı, böylece Müslümanların tefecinin, bankanın kıskacına düşmesi önlenmelidir. Yine de bu sandıklarda atıl para kalırsa, bu fonlarla değişik sektörlerde yeni şirketler, yeni şirketlerin gelirleriyle de yeni yardım sandıkları kurulabilir ve bu verimli döngünün büyüyerek devam etmesi sağlanabilir.

Ancak, böyle bir sistemin işlerlik kazanabilmesi için işe aile çevresinden başlanmalı, sonra da mahalle, köy, şehir ölçeklerinde yaygınlaştırılmalıdır. Çünkü başarı, ancak tek tek fertlerin kendilerini düzeltmeleri sonucunda elde edilebilir.

Böyle bir sistemde ne faize, ne borsaya, ne de “er-riba”nın başka bir unsuruna gerek duyulur. Çünkü bu tarz bir ekonomik düzenin yürümesi için kamu otoritesi, halkın elindeki fazlaları toplama ve bunları yatırımlarda kullanacak ortaklıkların istifadesine sunma gibi işleri faizsiz olarak gerçekleştiren kurumlar tesis etmek durumundadır. Bu kurumlar ise, sadece kapitalist sistemin banka ve borsalarının yaptığı işleri bihakkın yerine getirmekle kalmayıp, ayrıca esnafın, tüccarın ve vatandaşın çek-senet tahsilâtını, havale işlemlerini de, bankaların yaptığı gibi bir soygun düzeni içinde değil, masrafı karşılığı, masrafı yoksa ücretsiz yerine getirecektir.

Kapitalizm dinini benimseyip, bu dinin hakksız kazançlarıyla beslenmeye alışmış zihniyet tarafından böyle bir sistemin yürütülebilmesi hususuna yapılacak ilk itiraz muhtemelen, bu sistemde enflâsyonun hiç hesaba katılmamış olduğu yönünde olacaktır. Çünkü bu zihniyete göre faiz, enflâsyonun olumsuz etkilerini dengeleyen bir araçtır ve faizsiz bir ekonomide özellikle küçük tasarruf sahiplerinin hakksızlığa uğramaları söz konusudur.

İktisatta, “para arzının, parasal gelirlerin ya da fiyatların topluca artışı” olarak tarif edilen enflâsyon[30] birtakım kuramlara göre, söz konusu artışın kaynaklanma yeri, geçirdiği safhalar ve ülkelerin gelişmişlik düzeyleri itibarıyla, “maliyet”, “talep”, “aşırı”, “gizli”, “yapısal” gibi şekiller göstermektedir.[31] Tarifinden de anlaşılacağı gibi enflâsyon kesinlikle ekonomik sistemle alâkalıdır ve bir “arzu edilmeyen artış” mahiyetindedir. Yani enflâsyon, ekonomik düzendeki çarpıklıkların istenmeyen bir ürünüdür. Bu da demektir ki, ekonomik düzende bazı çarpıklıklar mevcut değilse, enflâsyon diye bir şeyden bahsedilemez. Meselâ, eğer bir ekonomide faiz uygulaması yoksa, enflâsyonun en önemli sebeplerinden biri olan “yüksek faiz haddi” kendiliğinden ortadan kalkmış olur. Ya da bir ülkenin insanları, ellerindeki fazlalar ile spekülâtif amaçlı alımlar yapmak yerine, devletçe planlanmış yatırımlara yönelirlerse, kimsenin talep artışına bağlı bir enflâsyondan korkmasına gerek yoktur. Veya ithalâtın, ihracat gözetilerek yapıldığı, yani dış ticareti dengede olan bir ülkede, enflâsyonun bir diğer önemli sebebi olan devalüasyon hiç gündeme gelmeyecektir. Ezcümle, eğer bir ülke halkı, Allah’ın emirlerine samimiyetle uyar ve bu emirlerin hâkim olduğu bir ekonomik düzen kurarsa, o ülkede enflâsyon gibi bahaneler ileri sürülerek “er-riba” doğuran işlemler yapılması söz konusu olmayacak, böylece Allah ve Elçisi ile savaş hâline girme riski herkes için ortadan kalkacaktır.

Bu konuda üzerinde durulmasında yarar olan bir husus da, enflâsyon sebebiyle zarara uğranılacağından korkularak, şahıslar arasındaki ödünç verme işlemlerinde yabancı para, kıymetli maden veya eşya cinsinden ölçüler kullanılmasıdır. Bu gibi durumlarda meseleye borçlu açısından bakılması gerekir. Çünkü, zarar etmekten korkan borç veren kişi, belki kendini bu yolla enflâsyondan korumaktadır ama bu korumayı borçlu karşılamakta, bu kez enflâsyondan zarar gören borçlu olmaktadır. Bir başka deyişle, borçludan daha kuvvetli olan borç veren, çarpık ekonominin ceremesini zaten güçsüz olan borçluya ödettirmektedir. Böyle bir davranışın, Allah’ın, Eğer o [borçlu], darlık içindeyse, kolaylığına kadar mühlet! Eğer biliyorsanız, sadaka olarak vermeniz, sizin için daha hayırlıdır buyruğuna pek uymadığı ortadadır. Çünkü Allah bu buyruğu ile Müslümanların, kardeşleri için gerekirse zararı göze almaları gerektiğini bildirmektedir. Buna göre Müslümanların, zarara uğrama korkusuyla bu gibi davranışlarda bulunmamaları, hele hele daha kötü bir davranışa yönelerek borç vermekten kaçınmamaları gerekir.

Önemine binaen riba konusunda yaptığımız uzunca tahlilin kapanışını, Prof. Mehmet Yazıcı’nın “müzakereci” sıfatıyla katıldığı, Ensâr Vakfı tarafından 1986 yılında İstanbul’da düzenlenen “İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri” adlı sempozyumdaki ifadelerine bırakıyor, bu ifadenin özellikle son cümlesine dikkat edilmesini tavsiye ediyoruz:

İslâm bir dindir; bu dinin kendine özgü bir iktisat düzeni vardır. Bankacılık, İslâm iktisat düzeni dışındaki iktisat düzenlerinde bir kavram ve kurumdur. İslâm iktisat düzeninde böyle bir kavram ve kurum yoktur. O hâlde ‘İslâm bankacılığı’ olmaz… İslâm’a zıt kimi kurum ve kavramları İslâmlaştırma çabaları, İslâm’a aykırı düşer. Bu tutum yanlıştır. Hani, bağışlayın lütfen bu gidişle yakın gelecekte ‘İslâm şarapçılığı’ diye ilmî toplantılar düzenlenirse şaşmamak gerekir. … İslâm’da faiz harâmdır. İslâm iktisat düzeninde faizin de, faize dayalı banka ve benzeri kurumların da yeri yoktur. İslâm iktisadında finansman sorunları, özellikle ortaklıklarla çözümlenir. İslâm, ortaklığın her türünü övmüştür. İslâm toplumlarında, ticaret yapmak, mal ve hizmet üretmek için küçük birikimlerle ortaklık yapma yolları araştırılmalıdır. İyi müslümanın ise, büyük birikimi zaten olmaz.[32]

282.Ey iman etmiş kimseler! Adı konmuş bir süreye [kadar] borçla borçlaştığınız zaman onu hemen yazın. Aranızda bir kâtip de adaletle yazsın. Ve o kâtip, Allah’ın, kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın da yazsın. Hakk kendi üzerinde olan kişi de söyleyip yazdırsın ve Rabbi olan Allah’a takvâlı davransın ve ondan [hakktan] bir şey eksiltmesin. Şayet hakk kendi aleyhine olan kişi [borçlu] bir aklı ermez veya zayıf biri veya bizzat söyleyip yazdırmaya güç yetiremeyen biri ise, velîsi adaletle söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden iki de iyi tanık tutun. Şayet iki erkek tanık] olmazsa, o zaman bir erkekle iki kadın olsun; iki kadın olması, bunlardan birisi yanılırsa, şaşırırsa, öbürü hatırlatsın diyedir. – Tanıklar, razı olacağınız iyi tanıklık yapacak kimselerden olsun.-  Tanıklar da çağırıldıklarında kaçınmasınlar. Siz, küçük veya büyük, [olan borcun] onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah nezdinde daha hakkaniyetlidir, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize daha elverişlidir. Aranızda hemen devredeceğiniz bir ticaret hariçtir; o zaman bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alım-satım yaptığınız vakit yine şahitlendirin. Yazan ve şahitlik eden bir zarar görmesin. Eğer yaparsanız [onlara zarar verirseniz], şüphesiz o, size dokunacak bir fısk [günah] olur. Allah’a da takvâlı davranın. Allah, size öğretiyor ve Allah, her şeyi en iyi bilendir.

283.Ve eğer siz, bir yolculuk üzere olur da bir kâtip de bulamazsanız, o vakit alınmış bir rehin! Yok, eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen adam üzerindeki emaneti ödesin. Ve Rabbi olan Allah’ın koruması altına girsin. Şâhitliği de gizlemeyin. Onu kim gizlerse, artık şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi bilendir.

Bu Âyetlerde, borca dayalı alış-veriş usulü belirlenmektedir. Her türlü işlemin söze dayandığı bir ortamda bu ilkelerin konulması, insanlar arasındaki ihtilafları ve hak gasplarını gidermeye yöneliktir. Gayet net ve açık olan Âyetteki ilkeleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Vadeli borçlanma durumlarında, borç büyük de olsa küçük de olsa yazılmalıdır.
  • Yazan kişi, taraflardan ayrı üçüncü bir şahıs olmalı ve taraf tutmadan yazmalıdır.
  • Borçlu, gerçeği yazdırmalı, en ufak bir şeyi gizlememelidir.
  • Borçlu, aklı ermez [çocuk, bunak, deli], zayıf, konuşamayan biri ise, velîsi, adaletle yazdırmalıdır
  • Bu işleme nitelikli iki erkek, iki erkek yoksa, bir erkek, iki kadın şahit tutulmalıdır.
  • Şahitler çağırıldıklarında şahitlik etmekten kaçınmamalıdırlar.
  • Küçük veya büyük olsun borç vadesine kadar yazılmalıdır, üşenilmemelidir. Bu, Allah nezdinde daha hakkaniyetlidir, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşülmemesine daha elverişlidir.
  • Peşin alış-verişlerde yazmaya ve şahit tutmaya gerek yoktur.
  • Alım-satım işleri de şahitlendirilmelidir.
  • Yazan ve şahitlik eden kimseye zarar verilmemelidir. Onlara zarar vermek, büyük suçtur.
  • Yolculukta olup da bir kâtip bulunamazsa rehin alınabilir.
  • Kendisine güvenilen kişi, üzerindeki emaneti ödemelidir.
  • Şahitlik gizlenmemelidir. Konu mahkemeye intikal ederse şahitler şahitlik yapmalı, bildiklerini söylemelidir.

Biz bu Âyetlerdeki bazı noktalarda açıklama yapılmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Âyetteki, Hakk kendi üzerinde olan kişi de söyleyip yazdırsın ve Rabbi olan Allah’a takvâlı davransın ve ondan [haktan] bir şey eksiltmesin ifadesine göre, yazdırma işi borçlunun sorumluluğundadır. O üzerindeki hakkın ne olduğunu bildirmek üzere bizzat kendi ifadesiyle hiçbir şey gizlemeden ikrarda bulunacaktır. Çünkü şahitlik ancak onun ikrarda bulunması üzerine gerçekleşir.

Borç senedini yazan kâtiple ilgili, Aranızda bir kâtip de adaletle yazsın emri verilerek adalet sıfatı şart koşulmaktadır.

Âyette şahit konusunda, “ من رجالكمerkeklerinizden” ifadesi kullanılmıştır. Âyetin başında mü’minlere hitap edildiğine göre, buradaki şahitler, mutlaka mü’minlerden olmalıdır. Bu borçlaşma protokolü mü’minler için zorunludur; İslâm toplumundaki gayr-i Müslimler için zorunlu değildir.

Ayette dikkat çeken bir nokta da “شاهد   Şâhid” sözcüğü yerine “شهيد şehiyd” sözcüğünün kullanılmış olmasıdır. Bu demektir ki bu konudaki tanıklar, sıradan bir tanık olmayıp ileri derecede nitelikli olmalıdır.

 Âyetteki, “Erkeklerinizden iki de iyi tanık tutun. Şayet iki erkek tanık] olmazsa, o zaman bir erkekle iki kadın olsun; iki kadın olması, bunlardan birisi yanılırsa, şaşırırsa, öbürü hatırlatsın diyedir. – Tanıklar, razı olacağınız iyi tanıklık yapacak kimselerden olsun.-  Tanıklar da çağırıldıklarında kaçınmasınlar.” ifadelerinden anlaşılıyor ki, borçlaşma protokollerindeki şahitlerin, öncelikle nitelikli iki erkek olması gerekir. Eğer iki erkek bulunamıyorsa, bir erkek ile iki kadın şahit tutulmalıdır.

Şahitlik meselesi İslâm dinin hassasiyetle üzerinde durduğu bir konudur. Önce konunun ciddiyetini gösteren birkaç âyete göz atalım.

…. De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Kendi yanındaki, Allah’tan gelen bir şâhitliği saklayandan daha zalim, kendisine daha haksızlık eden kim olabilir? …. (Bakara; 140 )

Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti tümden ayakta tutanlar/ gözetenler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için boş-iğreti arzunuza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa; 135)

Ey iman etmiş kişiler! Allah için, hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olunuz. Ve bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sürüklemesin. Adaletli olun, adaletli olmak, Allah’ın koruması altına girmeye daha yakındır. Allah’ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, yaptıklarınıza haberdardır. (Maide;  8)

Âyetleri okuyunca izaha gerek kalmıyor, şahitliğin ne kadar ciddi ve hassas bir konu olduğu, şahitlerin tüm olaylarda âdil, razı olunan kimselerden olması gerektiği anlaşılıyor.

Bu âyetlere dikkat edildiyse muhatap kadın erkek ayrılmıyor, insanlar, Müslümanlar hepsi muhatap alınıyor. Erkek ve kadın ayrışımı yapılmıyor.

Bu ayette bazı teknik noktaları tahlil zorunluluğu hissediyoruz. Bunlar ayetteki “ ممّن ترضونmin men terzavne….” ve “ ان تضلّen tedılle……” ifadelerinin bağlantı merkezleri           “ تضلّtedıllu” ve “تذكر tüzekkirü fillerinin yapıları ve “ رجل وامراتان racülün vemreatani” üzerinde vakıf; durma (Türkçedeki imla kurallarına göre nokta koyma) konularıdır. Bunları tek tek tahlil ediyoruz:

Klasik kabulde,

- “…  امراتانemretani” üzerinde nokta konmayıp ayetin “ ممن ترضونmimmen terzavne….” bölümü “ رجل وامراتانracülün vemreatani” ifadesine “sıfat” yapılmıştır. Böylece metinden “o zaman razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın …….” anlamı elde edilmiştir. Buna göre nitelikli tanık aramak “bir erkek, iki kadın tanıklığın”da ön görülürken, “iki erkek tanıklığın”da dikkate alınmamış olmaktadır.

Halbuki Rabbimizin Talak/2’deki beyanına göre de tanıkların adil; razı olunan âdil kimselerden olması gerekir. Yani “iki erkek tanığın da razı olunan; adil (özgür, reşit, Müslüman, neye şahadet ettiğini bilen, şahadeti sebebiyle bir menfaat elde etmeyecek veya bir zararı gidermeyecek olan, yanılma özelliği ile tanınmayan, kişilik sahibi ve aleyhine şahadet ettiği kimse ile bir düşmanlığı bulunmayan) kimselerden olması gerekir. Bu nedenle ayetteki “ممن ترضون mim men terzavne” ifadesi “ استشهدوisteşhidü” fiiline bağlanmalıdır. Buna teknik bir engel de bulunmamaktadır.

Kadınlardan iki tanık tutulması, kadınların, o dönemde aile içi işlerle meşgul olmalarından dolayı, ticarî konu ve ilişkilere âşina olmadıklarına, bir ihtilaf vukuunda, yıllar evvele ait bir ticarî konuyu karıştırabileceklerine bağlanmıştır. Ki kadın tanıklar, gerektiğinde tanık oldukları olayı aralarında müzakere edecekler; olayı iyice hatırlayacak ve öyle şahitlik yapacaklardır. Aksi hâlde haksızlığa vesile olabilirler.  Ayetten yanılma, sapma ihtimali olmayacak nitelikli; ticârî ve idârî konularda bilgili, deneyimli kadınlardan tanık olarak bir erkekle birlikte bir kadının yeterli olacağı anlaşılmaktadır.

Âyette, borca yapılan alış-verişin mutlaka yazılması ve şahit tutulması istenmektedir. Zira bu tür işlemlerde, ihtilaf ve niza olağan şeylerdendir. Kişiler miktarı ve vadeyi unutabilir ya da inkâr edebilir yahut alacaklı miktarı ve vadeyi değiştirmeye kalkabilir. Ama yazılı ve şahitli olunca bu sorunlarla karşılaşılmaz.

Âyetteki, “– Tanıklar, razı olacağınız iyi tanıklık yapacak kimselerden olsun.-”  ifadesiyle de, şahitlerin alelusul belirlenmemesi, onlarda belirli özelliklerin aranması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Ayrıca, ileride geleceği üzere boşanma sırasında da Ve sizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun (Talâk Sûresinin 2. Âyetinde) buyrulmuştur. Bundan anlaşılan şu ki; şahitler, “âdil” sıfatına layık kimselerden olacaktır. Yani şahit; özgür, reşit, Müslüman, neye şahadet ettiğini bilen, şahadeti sebebiyle bir menfaat elde etmeyecek veya bir zararı gidermeyecek olan, yanılma özelliği ile tanınmayan, kişilik sahibi ve aleyhine şahadet ettiği kimse ile bir düşmanlığı bulunmayan bir kimse olmalıdır.

284.Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler Allah’ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediği kimseyi bağışlar, dilediği kimseyi de azaplandırır. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

Bu âyet, özellikle de Bakara sûresi’nde açıklanan ilkelerin dikkate alınması konusunda bir uyarı niteliğindedir. Âyette, Allah’ın gökler ve yer üzerindeki mutlak egemenliğinden ve sınırsız tasarruf yetkisinden söz ediliyor. Ve Allah’tan hiçbir şeyin gizli kalmayacağı, hepsinden insanları hesaba çekeceği açıklanıyor.

285,286.Elçi, kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah’a, doğal güçlerine/haberci âyetlerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah’ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır. Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve affet bizi, bağışla bizi, merhamet et bize! Sen bizim yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınımızsın. Ve de kâfirler toplumuna; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden toplumlara karşı yardım et bize” dediler.

Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka; kapasitesi dışında yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır.

Bu âyetlerde bazı iman esaslarına dikkat çekilmekte; ardından da bir niyaz örneği verilmektedir. Buradaki iman esasları şöyle sıralanabilir:

* Diğer inananlar gibi Elçi de Rabbi’nden kendisine indirilene inanmak zorunda olup bir ayrıcalığı ve dine bir şey ekleme veya dinden bir şey çıkarma yetkisi yoktur.

* Elçi de dahil tüm inananlar, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman etmek ve Allah’ın elçileri arasında ayırım yapmamak zorundadır.

* İnananlar, “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır. Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sen bizim mevlâmızsın. Ve de kâfir kavimlere karşı yardım et bize demek sûretiyle inandıklarını göstermek durumundadırlar.

* Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır.

Bu âyetler de gerçek mesajından uzaklaştırılmak istenmiş ve âyetin lafzına yönelik birtakım kerametler ihdas edilmiştir. Mesela:

el-Hasen, Mücâhid ve ed-Dahhâk’tan rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîme(nin nüzûlü) Mirac kıssasında söz konusu olmuştur. İbn Abbâs’tan gelen bazı rivâyetlerde de böyle belirtilmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: “Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını Cebrâîl (a.s) Muhammed’e (s.a) indirmiştir. Ancak bu âyet müstesnâdır. Peygamber (s.a) Mirac gecesinde bu âyet-i kerîmeyi bizzat işitmiştir.” Bazıları da, “Mirac kıssasında böyle bir şey olmamıştır” derler. Çünkü Mirac gecesi Mekke’de olmuştur, bu sûre ise bütünüyle Medîne’de inmiştir. Bunun Mirac gecesi vahyolunduğunu söyleyenler olayı şöyle anlatırlar: Peygamber (s.a) miraca çıkıp semavatta Hz. Cebrâîl ile birlikte oldukça yüksek bir yere ulaştı. Nihâyet es-Sidretu’1-Müntehâ’yı da geçince Cebrâîl o’na, “Ben ileri geçemem. Senden başka da bu yeri geçme emri kimseye verilmiş değildir” dedi. Peygamber (s.a) Yüce Allah’ın dilediği yere ulaşıncaya kadar orayı aşıp gitti.

Hz. Cebrâîl o’na, “Rabbine selâm ver” diye işarette bulununca, Peygamber (s.a), “Bütün selâmlar, salâtlar ve iyi ameller [tayyibât] yalnız Allah’ındır” dedi. Yüce Allah da, “Selâm sana ey Peygamber, Allah’ın rahmeti ve bereketleri de üzerine olsun” buyurdu. Peygamber (s.a) ümmetinin de bu selâmdan bir pay sahibi olmasını istediğinden şöyle dedi: “Selâm bize ve Allah’ın sâlih kullarına.” Bunun üzerine Hz. Cebrâîl ve bütün semavat ehli şöyle dediler: “Şehâdet ederiz ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehâdet ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür.” Yüce Allah da ameli mükâfatla karşılayacağı anlamında, “Peygamber Rabbinden kendisine indirilene iman etti (yani, tasdik etti) buyurdu.

Peygamber (s.a) bu şeref ve fazilete ümmetinin de ortak olmasını istediğinden şöyle buyurdu: “Mü’minler de her biri Allah’a, Onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman etti. Peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız” (yani onlar “Biz bütün peygamberlere iman ettik” derler, “onlardan herhangi birisini inkâr etmeyiz. Yahûdilerle Hristiyanların ayrım gözettiği gibi ayrım gözetmeyiz.) Bunun üzerine Rabbi Hz. Peygamber’e, “İndirmiş olduğum bir âyeti kabulleri [karşılamaları] nasıl oldu?” diye sordu. Bununla kastettiği ise, İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de… buyruğudur. Rasûlullah (s.a) şöyle karşılık verdi: “Dinledik, itaat ettik. Rabbimiz! Senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez (yani takatinden başkasını yüklemez. Takatinden aşağısı diye de açıklanmıştır.) Hayır kabilinden kazandığı kendisine, şerr kabilinden yaptığı da onun aleyhinedir.[33]

Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer alır:

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân’ın… Ebû Hureyre’den rivâyet ettiğine göre o, şöyle demiştir: Rasûlullah’a (s.a), Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Ve Allah her şeye kâdir’dir âyeti nâzil olunca, bu Rasûlullah’ın (s.a) ashâbına ağır geldi. Rasûlullah’ın (s.a) yanına gelerek diz çöktüler ve, “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz (daha önce) gücümüzün yeteceği namaz, oruç, cihâd ve sadaka gibi ameller ile mükellef tutulduk. (Şimdi ise) sana bu âyet nâzil oldu ve bizim buna gücümüz yetmez” dediler. Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Sizden önceki Ehl-i Kitab’ın [Yahûdi ve Hristiyanların] dediği gibi ‘İşittik ve isyan ettik’ demek mi istiyorsunuz. Bilakis siz, ‘İşittik ve itaat ettik. Affını dileriz ey Rabbimiz, dönüş ve varış Sanadır’ deyiniz.”Kavim böyle söyleyip dilleri alışınca Allah Teâlâ bu âyetin peşinden, “Peygamber de, iman edenler de o’na indirilene inandı. Hepsi de Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman etti. O’nun peygamberlerinden hiç birinin arasını tefrik etmeyiz. İşittik ve itaat ettik, affını dileriz ey Rabbimiz, dönüş Sanadır” dediler âyetini indirdi. Böyle yaptıklarındaAllah Teâlâ bu âyeti neshetti ve, Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Kazandığı lehine yüklendiği aleyhinedir… âyetini indirdi.[34]

Rasûlullah (s.a), “İşittik, itaat ettik ve teslim olduk” deyin buyurdu ve Allah Teâlâ onların kalblerine imanı doldurdu: “Peygamber de iman edenler de o’na indirilene inandı. Hepsi de Allah’a, meleklerine, kitâblarına, peygamberlerine iman etti. O’nun peygamberlerinden hiç birinin arasını tefrîk etmeyiz. İşittik ve itaat ettik, affını dileriz. Ey Rabbimiz! Dönüş Sanadır” dediler… Sen mevlâmızsın. Kâfirler güruhuna karşı yardım et bize âyetini indirdi.

Bu âyet indirildiğinde Rasûlullah’ın (s.a) ashâbı çok üzüldü ve, “Ey Allah’ın Rasûlü! Helak olduk [mahvolduk]. Konuştuğumuz ve yaptığımız şeylerden dolayı hesaba çekilsek haydi ne ise; ama kalplerimiz bizim elimizde değil ki!” dediler. Rasûlullah (s.a) da onlara, “İşittik ve itaat ettik” deyin buyurdu. Onlar da, “İşittik ve itaat ettik” dediler. Bu âyeti kerîme’yi,Peygamber de iman edenler de o’na indirilene inandı… Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Kazandığı lehine yüklendiği aleyhinedir âyet/i kerîmeleri neshetti. Onların kalblerinden geçenler affolundu ve ancak işlediklerinden sorumlu oldular.[35]

Denildiğine göre bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, ondan önce yer alan, Göklerde ne var yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker. Kime dilerse mağfiret eder, kimi dilerse de azaplandırır. Allah her şeye kadirdir(mealindeki) âyet-i kerîmesidir. Bu buyruk,Peygamber’e (s.a) indirilince durum Rasûlullah’ın (s.a) ashâbına çok ağır geldi. Rasûlullah’ın (s.a) yanına gelip dizleri üstüne çöktüler ve, “Ey Allah’ın Rasûlü” dediler, “Namaz, oruç, cihad, sadaka gibi gücümüzün yettiği amellerle mükellef tutulduk. Allah bize bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. Biz bunun altından kalkamıyoruz.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Sizler de sizden önceki iki Kitap Ehli gibi ‘dinledik ve isyan ettik’ mi demek istiyorsunuz? Bunun yerine, ‘Dinledik itaat ettik. Rabbimiz! Senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır’ deyin.” Onlar da, “Dinledik, itaat ettik. Rabbimiz! Senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır” dediler. Bu buyrukları okumaya başlayınca dilleri buna alıştı [itaate boyun eğdi]. Bunun akabinde de Yüce Allah, “O peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti. Mü’minler de. Her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman etti. Peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. Dinledik itaat ettik. Rabbimiz! Senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır” dediler buyruğunu indirdi. Onlar bunu yapınca Yüce Allah (az önce sözü geçen) o âyeti neshederek şu buyruğu inzâl buyurdu: Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Kazandığı kendisine yaptığı da onun aleyhinedir. Rabbimiz, unuttuk ya da yanıldıysak bizi sorguya çekme. Yüce Allah,“Evet, (öyle yapacağım)” buyurdu. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yük yükleme!Yüce Allah, “Evet (öyle yapacağım)” buyurdu. Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme! Yüce Allah, “Evet (öyle yapacağım)” buyurdu. Bizi affet, bize mağfiret buyur ve bize merhamet eyle. Sensin bizim mevlâmız, kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et! Yüce Allah,“Evet (yapacağım)” buyurdu. Bu hadisi Müslim, Ebû Hureyre’den rivâyet etmiştir.[36]

286. âyette, Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır buyurularak kimseye kapasitesinin üzerinde bir yük yüklenmediği ve yüklenilmeyeceği; sorumluluğun da kişisel olduğu bildirilmektedir. Bu ilke şu âyetlerde de vurgulanmıştır:

233.Anneler, çocuklarını, –emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için– tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri örfe uygun/ herkesçe kabul gören şekilde bir borçtur. Kişi sadece gücüne; kapasitesine göre yükümlü olur. Ve çocuğu sebebiyle bir anne, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Vârise de bunun aynısı borçtur. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişâre edip, kendi rızalarıyla çocuğu sütten ayırmak isterlerse kendilerine bir vebal yoktur. Eğer çocuklarınızı emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekil ile teslim ettiğiniz zaman, bunda da size bir vebal yoktur. Ve Allah’ın koruması altına girin ve şüphesiz Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gören olduğunu bilin.

                                                                                            (Bakara/233)

152.Yetimin malına da yaklaşmamanızı, -Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar en güzel biçimde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz.-

 ölçüyü,  tartıyı hakkaniyetle tastamam yapmanızı, -Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız.-

söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olmanızı

ve Allah’a verdiğiniz sözü tastamam tutmanızı.’ -İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-”

                                                                                            (En‘âm/152)

42,43.İman edenler ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; –ki Biz hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada sonsuz olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. Onlar, “Tüm övgüler, bize bunun için kılavuzluk eden Allah’adır. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz kılavuzlandığımız doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris; son sahip oldunuz.”

                                                                                         (A‘râf/42-43)

62.Ve Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız. Nezdimizde de hakkı konuşan bir kitap vardır ve onlar, haksızlığa uğratılmazlar.

                                                                                         (Mü’minûn/62)

7.Geniş imkânları olanlar, geniş imkânlarına göre harcasınlar/ nafaka versinler. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiçbir kişiye ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık sağlayacaktır.

                                                                                                 (Talâk/7)

Bu âyetin daha iyi anlaşılması için En‘âm/164′te yaptığımız açıklamanın okunmasını öneririz.[37]

Âyette, Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! ifadesi ile inananlar, suç işlemeleri nedeniyle dünyada birtakım ağır sorumluluklarla karşı karşıya bırakılmamalarını istemektedir. Âyetin orijinalinde geçen ısr sözcüğü, “yük” demek olmayıp, “ağır ahd [ağır sorumluluk], suça karşı dünyevi ceza” demektir.[38]

Bunun örneği İsrâîloğulları’na uygulanan cezalarda görülmektedir:

153.Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de: “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da haksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde altını ilâh edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz, Mûsâ’ya apaçık bir kanıt verdik.

154-158.Ve söz vermeleri ile birlikte üstlerini/ en değerlilerini/Mûsâ’yı Tûr’a yükselttik. Ve onlara: “O kapıdan boyun eğip teslimiyet göstererek girin” dedik. Yine onlara: “Tefekkür/kulluk gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerine inanmamaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz örtülüdür/ sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, küfretmeleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeleri nedeniyle kalplerine damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmamaları ve Meryem’in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah’ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa O’nu öldürmediler ve O’nu asmadılar. Ama onlar için, Îsâ, benzetildi. Gerçekten O’nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir yetersiz bilgi içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. O’nu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah O’nu, Kendine yükseltti/ derecesini artırdı. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

160,161.Sonra da Yahudileşen kimselerden olan haksız davranışlar, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde riba almaları [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazanç sağlamaları] ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve Yahudileşenlerden kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

                                                                                    (Nisâ/153-161)

A‘râf sûresi’nde Rasûlullah, İsrâîloğulları’nın üzerindeki bu ek yükü kaldıran kimse olarak tavsif edilmiştir:

156,157.Allah diyor ki: “Benim azabım var; onu dilediğime dokundururum, rahmetim de var; o ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da özellikle Allah’ın koruması altına girenlere, zekâtını; vergisini verenlere ve âyetlerimize inananlara; kendilerine iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine serbestleştiren, kirli, pis ve kötü şeyleri de üzerlerine yasaklayan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de yazılmış bulacakları Anakentli/ Mekkeli Peygamber, o Elçi’ye uyan kimselere yazacağım. O hâlde, O’na iman eden, O’na kuvvetle saygı gösteren, O’na yardımcı olan ve O’nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

                                                                                        (A‘râf/157)

Allah, doğrusunu en iyi bilendir


[1]              Lisânu’l-Arab; c. 7, s. 636, “Krs” mad.

[2]              Tebyînu’l-Kur’ân; c. ???????

[3]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[4]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[5]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[6]              Tebyînu’l-Kur’ân; c. ???????

[7]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[8]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[9]              Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[10]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[11]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[12]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[13]             İbn Kesîr.

[14]             İbn Kesîr.

[15]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[16]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[17]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[18]             Zemahşerî, el-Keşşâf.

[19]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[20]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[21]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[22]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[23]             Lisânu’l-Arab; c. 4, s. 54-56, “Rbv” mad.

[24]             Tebyînu’l-Kur’ân; c. 2, s. 465-480.

[25]             Tesniye, 23:19-20.

[26]             Nehemya, 5:10.

[27]             Çıkış, 22:25.

[28]             Ana Britannica, c. 11, s. 22.

[29]             İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Ensâr Neşriyat, s. 316-317.

[30]             Ana Britannica, c. 11, s. 266.

[31]             Ekonomi Ansiklopedisi, c. 1, s. 393.

[32]             İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Ensâr Neşriyat, s. 463-465.

[33]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[34]             İbn Kesîr.

[35]             İbn Kesîr.

[36]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[37]             Tebyînu’l-Kur’ân; c.  ??????

[38]             Lisânu’l-Arab; c. 1, s. 160-162, “Isr” mad