







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
İNŞİRAH SÛRESİ’NE GİRİŞ
İnşirah sûresi Mekke’de, Duhâ sûresinden hemen sonra, 12. sırada inmiştir. Bu sebeple Kur’ân ilimleri konusunda tanınmış uzmanlardan olan Tavus ve Ömer b. Abdülaziz, Duhâ ve İnşirah sûrelerini tek sûre olarak kabul etmişlerdir.
Duhâ sûresinde peygamberimizin geçmişteki hayatı ve kendisine verilen nimetler hatırlatılmış, ayrıca bundan sonra kendisinden beklenen davranışların bir kısmı açıklanmıştı. Bu sûrede de peygamberimize verilmiş olan nimetlerin hatırlatılması sürdürülmekte ve kendisinden beklenen davranışların açıklanmasına devam edilmektedir.
Sûrenin tahliline başlamadan önce, Müslümanlar arasına sokulmuş bir hurafe olan “شرحالصّدر - şerh-ı sadr [Göğsün Yarılması]” mucizesinden bahsetmekte yarar görüyoruz. Çünkü bu tür asılsız anlatımların bugüne kadar Müslümanlara nelere mal olduğu herkesin malûmudur.
Peygamberimizin kalbinin ameliyatla açılarak içindeki maddî ve manevî pisliklerin çıkarıldığını ve bunların yerine yüksek faziletlerin konduğunu dile getiren uydurma rivâyetlerin, olayın farklı zaman ve yerlerde gerçekleştiğini ifade eden dört ayrı varyasyonu vardır:
Birinci ameliyat, peygamberimiz henüz bebekken sütannesi Halime’nin yanında yapılmıştır. Rivâyete göre peygamberimiz o sırada bir süt çocuğu olmasına rağmen seneler sonra bu ameliyatı hatırlamış ve şöyle anlatmıştır:
“Çocuktum, arkadaşlarımla bir derede oynuyorduk. Üç kişi geldi, yanlarında bir altın leğen vardı. İçi karla doluydu. Beni arkadaşlarımın arasından aldılar. Birisi beni yanım üstüne yatırdı. Karnımı yardı. Ben bakıp duruyordum. Hiç acı duymadım. Karnımdan bağırsaklarımı çıkarıp leğende yıkadı. Yine karnıma koydu. Öteki gelip kalbimi dışarı çıkardı. Kalbimin içinden pıhtılaşmış bir kara kan parçasını çıkarıp attı. Sonra nurdan bir mühür çıkarıp kalbimi mühürledi. Sonra kalbim peygamberlik ve hikmet nuruyla doldu. Sonra kalbimi yerine koydu. Üçüncüsü ise karnımın yarılan yerini sıvazlayıp yaramı iyileştirdi. (Mevahibü’l-Ledünniyye kitabı)”
İkinci ameliyat, peygamberimiz on yaşındayken yapılmıştır. Bu ameliyat hakkındaki rivâyet, peygamberimiz hakkında uydurduğu yalan hadisler ile şöhret yapmış olan Ebû Hüreyre kaynaklıdır. Buna göre hadise şöyle olmuştur:
Peygamberimiz on yaşından birkaç ay almışken yolu çöle düşmüş. Başının üstünde (gökte) iki adam konuşuyorlarmış. Birisi diğerine “Bu, o mu?” diye kendisini göstermiş. Öbürü: “Evet, bu o” demiş. Sonra peygamberimizi yatırıp kansız ve acısız ameliyatı gerçekleştirmişler. Kalbinden “kin” ve “kıskançlığı” çıkarıp “merhamet” ve “şefkat”i koymuşlar.
Üçüncü ameliyatın Hıra mağarasında yapılmış olduğu rivâyet edilmişse de nedense senaryolaştırılmamış ve çeşitli kitaplarda ayrıntısız bir şekilde yer almıştır.
Dördüncü ameliyat ise, “Miraç” süreci içinde yapılmış ve Mevâhibü’l-Ledünniyye, İbn-i Kesir gibi daha birçok hadis kitabında geniş ayrıntılarla yer almıştır. Miraç’la ilgili rivâyetlerde detaylarıyla anlatılan bu ameliyatın özeti şöyledir:
Peygamberimiz Kâbe’nin yanında yan üstü yatmakta iken üç kişi gelmiş, kimlik tespiti yaptıktan sonra ameliyata başlamışlardır. Ameliyatta göğüs ve kalp zemzem ile yıkanmış, açılan kalbin içine altın leğendeki tastan iman ve hikmet doldurulmuştur. Sonra göğüs kapatılmış ve peygamberimiz cennet bineği olduğu iddia edilen Burak marifetiyle yüce makamlara gönderilmiştir.
Gerek bu yalanları uyduranlar, gerekse uydurulan bu yalanları eserlerine koyanlar, farkında olarak ya da olmayarak hem ağır bir günah işlemişler, hem de daha süt çocuğu iken kalbi zemzem ile yıkanıp nur ile mühürlenen peygamberimizi, her seferinde yeniden temizlenmeyi gerektirecek kadar kalbinde kötülük oluşan, uslanmaz, haşarı bir insan olarak göstermişlerdir. Böylece ilk günahlarına bir de “iftira suçu”nu eklemişlerdir.
Ancak; bu yalanların sadece uyduranlar açısından değil, aynı zamanda bu yalanlara inanan muhataplar açısından da olumsuz neticeler doğuracağı kesindir. Bu olumsuz neticelerle karşılaşmak istemeyen bir Müslüman’ın yapması gereken tek şey, aklını kullanmaktır. Aslında her akıllı Müslüman, kalbin ameliyat esnasında yıkanarak kötülüklerden arındırılması ve boşalan yere aklın ve idrakin ürünü olan erdemlerin ve imanın doldurulması gibi mantıksız bir yalanı derhal anlayabilir ve reddedebilir. Aklını kullanmayıp bu yalanlara inananlar ise bilmelidirler ki, “Allah, pisliği aklını kullanmayanların üzerine kılacaktır. [yağdıracaktır, bırakacaktır].” (Yunus 100)
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1- Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?
2- Senden ağır yükünü indirmedik mi?
3- Ki o, senin belini çatırdatmıştı.
4- Senin zikrini [şanını] de senin için yüceltmedik mi?
5- Demek ki zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık var.
6- Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var.
7- O halde boşalır boşalmaz hemen yeni bir şeye başla.
8- Ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt.
1. Âyet: Biz, senin için, senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
شرحالصّدر - ŞERH-I SADR: Deyimi oluşturan sözcüklerden biri olan “شرح - şerh” sözcüğü aslen et ve benzeri şeyleri açmak, yaymak, açıp yayarak genişletmek anlamındadır. Deyimin ikinci sözcüğü “صدر - sadr” ise, her şeyin ön ve baş tarafı, insan vücudunun kalp ve ciğerleri de içine alan baş ile bel arasındaki bölümünün ön kısmı, yani sine, göğüs, bağır denilen bölgesidir. Ayrıca “sadr” sözcüğü, kinaye olarak “قلب - kalp” ve “نفس - nefs” sözcükleri için de kullanılır.
Yukarıda açıkladığımız “şerh” ve “sadr” sözcüklerinden oluşan “شرحالصّدر - şerh-ı sadr” tamlamasının sözcük anlamı “göğüsün açılması” demektir. Deyim olarak ise “göğüs ve kalp ferahlığı” demektir. Bu deyim aynı zamanda ruhsal sevinç, şevk, bilgi ve tahammül genişliği anlamlarına da gelir. Nitekim Arap dilinin ve Kur’ân kavramlarının büyük otoritelerinden olan Ragıb, Müfredat adlı eserinde “şerh-ı sadr” deyimi için “ilâhî nurla göğsün genişlemesi, Allah tarafından bir huzur ve rahatlatmadır” açıklamasını yapmıştır. (el-Müfredat, S. 258)
Bu deyimin karşıt anlamlısı olarak “ضيق الصّدر - dîg-ı sadr [göğüs darlığı]” deyimi kullanılır. Türkçeye “tazyik [sıkıştırmak]” olarak geçen “ضيق - dîg” sözcüğü, çok sıkıştırmak, âdeta presle sıkıştırmak demektir. Göğsün sıkışması sebebiyle oluşan sıkıntıdan dolayı deyim “göğüs darlığı” anlamını kazanır. Bu nedenle “ضيقالصّدر - dîg-ı sadr” deyimi, manevî açıdan iç sıkıntısı, ümitsizlik, karamsarlık, manevî çöküntü anlamlarında kullanılır. Nitekim Hicr sûresinin 97. âyetindeki“ Ve hiç kuşkusuz, gerçekte onların söyledikleri sebebiyle gönlünün daraldığını biliyoruz” ifadesi de peygamberimizin çektiği böyle bir manevî sıkıntıyı dile getirmektedir.
“شرحالصّدر - şerh-ı sadr” deyimi, Kur’ân’da dört yerde daha geçmektedir:
Ve sonra, Allah kimi doğru yola iletmek isterse, İslâm için onun göğsünü açar. Kimi de saptırmak isterse, göğsünü öyle sıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. İşte böyle, Allah, pisliği iman etmeyenlerin üzerine kılar [bırakır, atar] .Enam; 125.
Allah’ın İslâm için göğsünü açtığı kimse, Rabbinden bir ışık/aydınlık üzerinde olmaz mı? Allah’ın zikrine karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar apaçık sapıklık içindedirler. Zümer; 22.
Kalbi iman ile yatışmış halde iken baskıyla zorlanan kimse hariç, kim imanından sonra Allah’a küfür eder, inkâra göğsünü açarsa, böylelerinin üzerine Allah’tan bir gazap iner. Bunlar için büyük bir azap da vardır. Nahl; 106.
Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar.” Ta Ha; 25–28.
Görüldüğü gibi, bu deyim âyetlerin hepsinde “ferahlık, rahatlık, metânet” gibi anlamlarda kullanılmış, ima ile de olsa kesinlikle kalp ameliyatı anlamında kullanılmamıştır.
Meallerin çoğu âyeti “Biz senin göğsünü açmadık mı?” şeklinde çevirmişler ve âyette geçen “لك - leke [senin için]” sözcüğünü ihmal etmişlerdir. Oysa çeviride bu sözcüğün de kullanılarak âyetin “Biz senin için, senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” şeklinde çevrilmesi gerekmektedir. Buradaki “لك - leke [senin için]” sözcüğü, peygamberimize yapılan özel bir iltifatı simgelemesi açısından bir incelik içermektedir. Bu incelik, Allah’ın peygamberimizin yüreğini, Ta Ha sûresinin 25. âyetinde belirtildiği üzere, Mûsâ peygamberin yakardığı gibi yakarmasına gerek kalmadan ferahlatmasıdır. Bu ferahlatmanın peygamberimize yapılan bir iltifat olduğu “ لك - leke [senin için]” sözcüğü kullanılmak sûretiyle vurgulanmıştır.
2, 3. Âyetler: Senden ağır yükünü indirmedik mi? Ki o, senin belini çatırdatmıştı.
Yukarıda bahsettiğimiz “شرح الصّدر - şerh-ı sadr” deyimi için ameliyat senaryoları yazanlar, neyse ki bu âyette geçen “sırtındaki yük” ve “belini bükme” deyimleri için peygamberimizin ağır yükler altında kemikleri çatırdayan bir hamal olduğu yolunda hikâyeler uydurmamışlardır.
Fakat tefsirciler “sırta ağır gelen yük”ün ne olduğu hakkında aşağıdaki gibi değişik yorumlar yapmışlardır:
Biz, bu ağır yükün peygamber olmanın getirdiği ağır sorumluluk olduğu görüşündeyiz. Nitekim “Doğrusu Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız” anlamındaki Müzzemmil sûresinin 5. âyeti hatırlandığında, peygamberimize tevdi edilen ağır sözden peygamberlik görevinin ağır bir görev olduğu kolayca anlaşılır.
Gerçekten de bu görev çok ağırdı ve tek başına altından kalkılması zordu. Peygamberimiz aldığı görev gereği hem tebliğine devam edecek, hem de Kalem sûresinin 48. âyetindeki “Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret, balık arkadaşı gibi olma” ve Müddessir sûresinin 7. âyetindeki “Ve yalnız Rabbin için sabret” talimatlarına uyarak tepkiler karşısında asla geri çekilmeyecek, karşılaştığı zorluklarla, azgınlıklarla, karanlıklarla tek başına mücadele edecekti. Peygamberimize “صبر - sabr” sözcüğü ile verilmiş olan mücadele görevi, bundan sonraki Asr sûresinde görüleceği gibi tüm Müslümanlara da verilmiştir.
Peygamberimizin görevi gerçekten çok ağırdı ama âyette bu yükün hafifletildiğinden bahsedilmektedir. Bu ifadeden anlaşılmaktadır ki, ilk tebliğden itibaren peygamberimizin tebliğine uyanlar çoğalmaya başlamış, bu yeni müminler ortaya koydukları maddî-manevî destekleriyle peygamberimizin yükünü kısmen de olsa hafifletmişlerdir.
4. Âyet: Senin zikrini [şanını] de senin için yüceltmedik mi?
Bu âyet hakkında da birçok yakıştırma yapılmış ve “zikrin yüceltilmesi”nden maksadın, peygamberimizin adının “Arş-ı a’lâ”ya yazılması olduğu söylenmiş ve buna bağlı olarak peygamberimizin adı kelime-i şehadette ve tahiyyatta Allah ile beraber anılmaya, ezanlarda, hutbelerde, vaazlarda, kitaplarda “Hamdele” ve “Salvele” ile yer almaya başlamıştır. Ancak peygamberimize verilen bu sıfat ve rütbelerin hepsi de ona insanlar tarafından verilmiş sıfat ve rütbelerdir. Oysa âyette bizzat Rabbimiz tarafından verilen rütbelerden bahsedilmektedir. Şu halde Allah’ın peygamberimize verdiği rütbelerin ve terfilerin neler olduğunu öğrenmek, dolayısıyla “zikrin yüceltilmesi”nin ne olduğunu anlamak için sadece Kur’ân’a bakmak gerekmektedir.
Kur’ân’a bakıldığında görülmektedir ki, Alak ve İsra sûrelerinin 1. âyetlerinde sıradan bir kul olarak zikredilen peygamberimiz;
Fetih sûresinin 29 ve Ahzab sûresinin 40. âyetlerinde “رسولاللّه - Allah’ın elçisi”,
A’râf sûresinin 157. âyetinde “النّبىّالامّى - Nebiyy-i Ümmî [Anakentli peygamber]”,
Enfal sûresinin 64, 65, 70;Ahzab sûresinin 1, 28, 45, 50, 59; Mümtehıne sûresinin 12; Talâk ve Tahrim sûrelerinin de 1. âyetlerinde “النّبى ّ- Nebiyy [peygamber]”,
Ahzab sûresinin 40. âyetinde de “خاتمالنّبىّ - Hatemu’n-Nebiyyîn [Peygamberlerin mührü, sonuncusu, zirvesi]” rütbeleriyle zikredilerek terfi ettirilmiştir.
ذكر - zikir sözcüğünün ilk anlamı hatırlama ve hatırlatma, ikinci anlamı ise hatırlatan şey demektir. Bu anlamıyla zikr, kişiyi hatırlatan namı, şanı, rütbesi demektir. Sözcük mecazen de itibar, onur manasına gelir. Buna göre âyetin anlamı “Senin namını, şanını, rütbeni, itibarını, onurunu seni memnun etmek için yüceltmedik mi? Sen sıradan bir kul iken sana ‘Allah’ın elçisi’, ‘peygamber’, ‘Hatemu’n-Nebiyyîn’ rütbelerini vermedik mi? Böylece seni toplumda yüksek rütbeli, yüksek itibarlı, çok onurlu bir duruma getirmedik mi?” olmaktadır.
Birinci âyette geçen “لك - leke [senin için]” sözcüğü bu âyette de kullanılarak “zikrin yüceltilmesi” yolu ile yine peygamberimize özgü bir iltifat yapıldığı vurgulanmıştır.
4. âyetin geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiş olması, yine tahakkuk-u vukûuna [gerçekleşmesinin kesinliğine] binaendir. Zira âyet indiğinde yukarıda anılan rütbeler henüz peygamberimize verilmemişti.
5,6. Âyetler: Demek ki zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık var. Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var.
Zorluk ve kolaylık gibi iki zıt olgunun bir arada olamayacağı düşüncesi ile bu iki âyetteki “مع - ma’a [beraber]” edatına genellikle “بعد - ba’de [sonra]” anlamı verilmiş ve Talâk sûresinin “Allah bir zorluktan sonra bir kolaylık kılacaktır” anlamındaki 7. âyetinin de delâletiyle âyetler her zorluktan sonra mutlaka bir kolaylığın geleceği şeklinde anlaşılmıştır.
Oysa bize göre bu âyetler, Bakara sûresinin 179. âyetindeki “… kısasta [ölüme ölüm, göze göz, dişe diş…] sizin için hayat vardır…” ve yine Bakara sûresinin 216. âyetindeki “… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için şerdir…” ifadelerinde olduğu gibi, zıt anlamlı kavramların bir arada olabileceği göz önüne alınarak yorumlanmalıdır. Bu açıdan bakılınca her iki âyet de Leyl sûresinin 5–7. âyetlerindeki “Bu nedenle kim malını/kazancını verir, takvalı davranır ve en güzeli doğrularsa Biz ona en kolay olanı kolaylaştıracağız” sözleriyle vaat edilenlerin gerçekleşmesi durumuna işaret etmektedir. Peygamberlerin ve sâlih amel sahibi müminlerin hayatlarına bakıldığında, karşılaştıkları zor gibi görünen her durumda Allah’ın onlara mutlaka bir kolaylık yaratmış olduğu görülmektedir. Çünkü Allah, “فتّاح - fettâh” sıfatı ile her türlü zorluğu açmakta, kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla bu âyetle Allah, dünya hayatında insanları denerken, sonsuz rahmetinin bir sonucu olarak her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık yaratacağını müjdelemiştir.
Nitekim Allah bu vaadini peygamberimiz döneminde yaşayan müminler üzerinde açıkça göstermiş ve bunu da Kur’ân’da belirtmiştir:
Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde barınacak çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah’a ve elçisine hicret etmek üzere evinden çıkar, sonra kendisine ölüm gelirse o kişinin ecri/ ödülü şüphesiz Allah’a düşmüştür. Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. Nisa; 100.
Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi [yerleşik kılıp] barındırıyordu, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz. Enfal; 26.
Allah’ın aynı vaadini peygamberimizle ilgili olarak yerine getirdiğini gösteren bir başka örnek de Tövbe sûresinin 40. âyetinde yer almaktadır. Bu âyette, müşriklerce izlenen peygamberimizin bir arkadaşı ile birlikte bir mağaraya sığınışı ve o kötü durumdan Allah’ın yardımıyla kurtuluşu anlatılmaktadır:
Siz ona [peygambere] yardım etmezseniz, kesinlikle Allah ona yardım etmiştir [edecektir] . Hani kâfirler ikinin ikincisi olarak onu [Mekke’den] çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.” Böylece Allah ona huzur ve güvenlik duygusunu indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini [inkâr çağrılarını] en alçak kılmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, en yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Tövbe; 40.
Allah’ın müminlere sağladığı kolaylıklara diğer peygamberlerin Kur’ân’da anlatılan hayatlarından da örnekler verilebilir:
Meselâ Yûsuf peygamber, kendisini kıskanan kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, ama kuyunun yanından geçen bir kervan tarafından kuyudan çıkarılmıştır. Daha sonra köle olarak satılmış ve bir iftiraya uğrayarak hapse düşmüş, buna karşılık güzel ahlâkı ve Rabbine olan güveni sayesinde Allah onu hem bu zorluklardan kurtarmış hem de ailesine kavuşturmak ve önemli bir yönetici yapmak sûretiyle ödüllendirmiştir.
Keza Mûsâ peygamber de, tarihin en azgın insanlarından biri olan Firavun ile olan mücadelesinden Allah’ın kendisine yaptığı mucizevî yardımlar sayesinde üstün çıkmıştır. Öyle ki, Rabbinin lütuf ve ihsanıyla Firavun’un büyücülerini alt etmiş, asası ile denizi ikiye ayırarak kavmini Mısır diyarından kurtarmıştır.
Sonuç olarak Allah, âyetinde de bildirdiği gibi, koyduğu hükümlere samimiyetle bağlı olanlar için mutlaka bir kolaylık yaratmaktadır. Bakmasını bilen her insan, Allah’ın kendisi için yarattığı kolaylıkları görebilir ve hiçbir zaman zorluklar karşısında gevşeklik göstermez. Ne var ki, bu gerçeği görebilmek ancak Allah’tan korkup sakınmakla, Allah’a güvenip sığınmakla, tek dost ve velinin sadece Allah olduğuna iman etmekle mümkündür. Yüce Allah, bu özellikteki kullarını ummadıkları yerlerden rızıklandıracağını ve onların işlerini kolaylaştıracağını şu âyetlerle ilân etmiştir:
İşte bununla, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah’tan saygıyla sakınırsa,[Allah] ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip, gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır [koymuştur, belirlemiştir] . Talâk; 2–3.
Geniş imkânları olan, nafakayı geniş imkânlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık kılacaktır. Talâk; 7.
7. Âyet: O halde boşalır boşalmaz yeni bir şeye başla.
Bu âyet peygambere görevini tatil etme veya ara verme yetkisi verilmediğini, tebliğe ara vermeksizin devam edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
Ancak buradaki mesaj sadece peygamberin ana görevi olan tebliğ ile sınırlı değildir. Bilakis peygamberlik süreciyle ilgili her olayı kuşatacak bir genelliğe sahip olan mesaj, her türlü olayda karşılaşılan sorunların üzerine gitmemek ya da sorunlardan kaçmak yerine, sorunlarla bıkmadan, yılmadan ve ara vermeden mücadele etme gerekliliğine işaret etmektedir. Dikkat edilecek olursa, âyette “boşalır boşalmaz” diye çevirdiğimiz ifade, bir acelecilik ve süreklilik içermektedir. Bu acelenin sebebi, bundan sonraki Asr sûresinde açıklanacağı gibi zamanın azalmasıdır.
8. Âyet: Ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt!
Çünkü Allah’tan başka yol gösterecek ve yardım edecek yoktur.
Rağbet, bir şeyi çok özlemle istemek demektir. Ne istiyorsan, neye özeniyorsan bunları sadece Rabbine yönelt, onları sadece Rabbinden iste!
Âyetteki “فارغب - ferğab” sözcüğü “فرغّب - ferağğıb” olarak da okunmuştur. Buna göre âyetin anlamı “ve başkalarını yalnızca Rabbine özendir” demek olur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ