







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
KADR SÛRESİ’NE GİRİŞ
Kadr sûresi Mekke’de 25. sırada inmiştir. Sûrenin Medine’de indiğini iddia eden rivâyetler de vardır. Ancak gerek üslubu, gerekse İslâm ve Kur’ân’a rağbeti arttırmaya yönelik mesajları sûrenin Mekke indiğini göstermektedir. Sûrenin Abese sûresinden hemen sonra indiğini gösteren bir başka gerekçe de sûrenin ilk âyetinin incelendiği sayfalarda açıklanmıştır.
Hem Kadr sûresiyle ve hem de Kadir gecesi ile ilgili olarak Nesefî, Süfyan-ı Sevrî, Mücâhid, İbn-i Ebi Hâtim, Amr b. Kays, el-Melâi, Beyhakî, İmam Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvûd, et-Tayalîsi, İbn Ebî Âsım en-Nebîl, İbn Kesir gibi bilginler tarafından çeşitli bilgiler verilmiştir. İslam ilimleriyle uğraşan bu zatların açıklamaları o günün şartlarına göre gayretli birer çaba olsa da, maalesef tatmin edici değildirler.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Kadr sûresinin iniş sebebi hakkında birçok rivâyet vardır. Hadis Usulü kurallarına göre intikali [elden ele gelişi] sağlam görünen bu rivâyetler ile saygınlıklarıyla meşhur zatların bu rivâyetlere dayanarak ortaya attıkları birçok görüş, içerikleri dikkate alınmadan ve dirâyet yönüyle tenkitleri yapılmadan nakledilmiş, hiçbirinin Kur’ân ile sağlaması yapılmayan bu görüşler kendilerine çeşitli kitaplarda yer bulmuştur.
Sûrenin doğru anlaşılmasını engelleyen bu nakillerin en meşhurlarından birkaçını alıntılamanın Kur’ân mesajının önündeki yapay engelleri tanımak bakımından yarar sağlayacağını düşünüyoruz:
Bir gün peygamberimiz arkadaşlarına İsrâîloğullarından birisinin Allah yolunda bin ay silâhla cihat ettiğini anlatmış. Arkadaşları, kendilerinin de Allah yolunda bin ay savaşabileceklerini ama ömürlerinin o kadar uzun olmadığını söyleyip üzülmüşler. İşte, bu sûre onların üzüntülerini gidermek için inmiş. (Kaynak: Mücahid)
Bir gün peygamberimiz arkadaşlarına İsrailoğullarından dört kişinin [Eyyub, Zekeriyya, Hazkıyl b. Acuz ve Yuşa b. Nun] seksen yıl Allah’a ibâdet edip hiç günah işlemeden yaşadıklarını anlatmış. Arkadaşları da hayretler içinde kalmışlar. Bu olay üzerine bu sûre inmiş ve “bir Kadir gecesi sizin için onların bin ayından daha hayırlıdır” denmiş. Böylece peygamberimiz ve arkadaşları sevinmişler. (Kaynak: Ali b. Urve)
Peygamberimize Allah tarafından ümmetinin kısa ömürlü insanlardan oluştuğu gösterilmiş. Bunun üzerine, kısa ömürlü insanlardan oluşan kendi ümmetinin geçmişte yaşamış ve uzun ömürlü insanlardan oluşmuş diğer ümmetlerin işledikleri hayırlara yetişemeyeceğini anlayan peygamberimiz karamsarlığa düşmüş. Allah da üzülen peygamberini sevindirmek için bu sûreyi indirmiş. (Kaynak: İmam Malik; Muvatta)
Peygamberimiz rüyasında Emevileri kendi minberi üzerinde görmüş. [Bu rüya, Emevî hanedanlığının İslâm devletini idare ettiği anlamına geliyormuş.] Peygamberimiz bu ailenin iktidara gelmesine çok üzülmüş. Allah da “Üzülme Muhammed, ben sana Kevser verdim, bin aydan daha hayırlı Kadir gecesi verdim” demek sûretiyle peygamberimizi gönüllemiş. Yani buradaki bin ay Emevilerin iktidar süreleri imiş.
Bu safsataya peygamberimizin torunu Hasan’ın da adı karıştırılmıştır.
Güya Muaviye’ye biat etmesi nedeniyle, birisi Hasan’a, “Ey inananların yüz karası, şu adama nasıl biat ettin?” diye sitem etmiş. Hasan da peygamberimize ait olduğu iddia edilen yukarıdaki rüyayı nakletmiş. Hasan bununla şunu demek istemiş: “Emevilerin iktidarı mukadderdir [ezelde Allah tarafından kader olarak yazılmıştır]. Bunu Peygamberimiz de görmüştü, öğrenmişti, biliyordu. Bizim de bu olaydan haberimiz vardı. Onun için ne yapsak faydasızdı. Biat etmek zorundaydım. Ama hiç önemi yok, bizim Kadir gecemiz Emevilerin bin aylık saltanatlarından daha hayırlıdır.” (Kaynak: Tirmizi, İbn-i Cerir) Bu konu tüm diğer kaynaklarda da yer almaktadır.
Yukarıdaki rivâyetlerin ilk üçünde İsrailiyat’a ait bilgiler vardır; rivâyetlerdeki öyküler İsrail mişnalarındandır. Hâlbuki Kur’ân bize peygamberimizin ehlikitap olmadığını bildirmektedir. Peygamberimiz Tevrat, Zebur ve İncil kitaplarını okuyup yazmadığı gibi, bu kitapların getirdiği hükümler doğrultusunda bir inanca, amele ve kültüre de sahip değildir:
Ve sen bundan önce herhangi bir kitaptan okumuyordun; onu sağ elinle de yazmıyorsun. Eğer öyle olsaydı, batılcılar mutlaka kuşku duyacaklardı. Ankebut; 48.
İşte böylece sana da emrimizden olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Şûra; 52.
Biz bu Kur’ân’ı sana vahyederek, kıssaların/hikâyelerin en güzelini anlatıyoruz. Oysaki sen, bundan önce bunlardan tamamen habersiz olanlardandın. Yusuf; 3.
Peygamberimizin İsrâîliyat’a dair bildikleri Kur’ân’dan öğrendikleri ile sınırlı olduğuna göre, rivâyetlerdeki gibi arkadaşlarına İsrail mişnaları anlatması söz konusu olamaz. Dolayısıyla gerçeğin aksini söyleyen diğer binlercesi gibi, bu rivâyetler de birer yalan ve iftiradır.
Dördüncü rivâyet ise tam bir komedidir. Bu rivâyet, o zamanki siyasîlerin kendi tuttukları yolun doğruluğu hakkında peygamberimizden bir delil getirebilmek için saraylarda hadis uydurma yarışı yaptırdıkları kargaşa döneminin bir ürünüdür. Rivâyetin uydurma olduğunu gösteren temel nedenler ikidir: Birincisi, Emevî hanedanlığının peygamberimiz için bir gayb konusu olmasıdır. Gaybı bilemeyeceği Kur’ân’la sabit olan peygamberimizin, ölümünden yıllar sonra hangi soyun hanedan olacağından haberdar olabilmesi mümkün değildir. İkincisi, Emevî hanedanının saltanat süresinin bin ay olmadığıdır. Bunun böyle olmadığı tarihî belgelerle kesin olarak sabittir. Olaya hangi açıdan bakılırsa bakılsın, mızrak bir türlü çuvala sığmamaktadır. Zaten ed-Dürrü’l-Mensur, İtkan, İbn-i Cerir, İbn-i Esir, Kadı Cemaleddin, Ebû’l-Fida, Kadı Abdülcebbar, Razi gibi büyük otoriteler de bu rivâyete daha önceki tarihlerde benzer şekilde cevaplar vermişlerdir.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1- Muhakkak ki biz onu Kadir gecesinde indirdik.
2- Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi [bildirdi/öğretti] ?
3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
4- Melekler [haberciler] , içlerindeki ruh ile Rabblerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.
5- Bir esenliktir o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar.
1. Âyet: Muhakkak ki biz onu Kadir Geces’inde indirdik/ hulûl ettirdik.
Âyette indirilen [hulûl ettirilen] şey için “o” zamiri kullanılmıştır. Acaba Allah’ın indirdiği/ hulûl ettirdiği nedir? Arapça ve tüm diğer dillerdeki genel kural şudur: “Gaip [üçüncü şahıs] zamirinin mercii, zamirden evvel lâfzen, mânen veya hükmen zikredilmiş olmalıdır.” Yani cümlede herhangi bir gaip zamiri kullanıldığı zaman, kullanılan zamirle kastedilen şey, nesne veya anlam daha önce söylenmiş olmalıdır. Aksi halde kurulan cümleden kimse bir şey anlayamaz. Buradaki “o” zamiri sûrenin ilk âyetinde kullanıldığına göre, bu zamirin mercii nedir? Yani Allah’ın indirdiği/ hulûl ettirdiği şey nedir?
Bize göre, “انزلناه - enzelnâhu” ifadesindeki “hu [o]” zamirinin mercii, bu sûreden önce 24. sırada inmiş olan Abese sûresinin 11. âyetindeki “تذكرة - tezkiretün-öğüt [Kur’ân]” ve 23. sırada inmiş olan Necm sûresinin 59. âyetindeki “الحديث - hadîs [Kur’ân]” sözcükleri ile kastedilen Kur’ân’dır. Yani sûreyi anlayabilmek için önce Abese sûresi okunmalıdır. Aksi halde “enzelnahu” ifadesindeki “hu o” zamiri herhangi bir yere bağlanamaz ve “hu o” zamiri ile kastedilenin ne olduğu bilinemez.
Kur’ân’ı anlamak ve yaşamak isteğinde olanlar, onu kesinlikle iniş sırasına göre okumalıdırlar. Aksi halde âyetler ve sûreler arasındaki bağı tespit edemezler, dolayısıyla Kur’ân’ı da gerektiği gibi anlayamazlar. Sevap olur diye anlamadan okumayı yeterli görenler ile kesim ve cifir hesaplarıyla uğraşanların zaten böyle bir taleplerinin olduğu söylenemez. Âyetteki “انّا - innâ [biz]” ifadesi ile “ta’zîm [saygı]” kastedilmiştir. Bu ifadeden çoğul anlamı çıkarmak imkânsızdır. Zira Rabbimizin “bir tek”liği, şerik [ortak] ve nazirinin [benzerinin] olmadığı aklen ve naklen sabittir. Bazılarının “Allah, işlerini yardımcıları olan evliyaları, Üçler, Yediler, Kırklar ile beraber yürütür” şeklindeki inançları sapıklıktan başka bir şey değildir. Yüce Rabbimizin Kur’ân’da sıkça kullandığı “Biz” ifadesiyle ilgili bir açıklama, sûrenin tahlilinin sonuna konulan “Allah ve ‘Biz’ Zamiri” başlığı altında okuyucunun dikkatine sunulmuştur.
2. Âyet: Kadir Gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi/ bildirdi/öğretti?
“ليلةالقدر - leyletü’l qadir Kadr gecesi” ifadesi, bir tamlama hâlinde Arap diline ilk kez bu sûre ile girmiştir. Bu sûre inene kadar kimse böyle özel bir geceden haberdar değildi. Bu âyetten anlaşıldığına göre, Kadir gecesinin ne olduğunu daha önceden peygamberimiz de bilmiyordu. Zaten kolunda saati, masasında ajandası, olanı-biteni kaydettiği bir günlüğü ve peygamberlik gelene kadar çevresinde kayıt tutan vakanüvisleri olmayan birinin böyle özel bir geceyi bilmemesi de son derece doğaldı.
Bu nedenledir ki, gerek peygamberimizin kendisi ve gerekse diğer müminler, peygamberimizin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürütüldüğü ve Cennetü’l-Me’vâ denilen yerde son sidre ağacının yanında Allah’tan ilk vahiyleri aldığı o Ramazan gecesinin “Kadir Gecesi” olduğunu bu sûre indikten sonra öğrenmişlerdir. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, Kadir gecesi peygamberimizin Kur’ân ile ilk kez tanıştığı gecedir.
Yüce Allah bu konuda başka bilgi vermemiş, bu kadarının bizim için yeterli olacağını takdir etmiştir. Demek ki, Kur’ân’ın inmeye başladığı bu gecenin M.S. 611 yılının Ramazan ayının hangi gecesi olduğu önemli değildir; bunu bilmenin kimseye faydası da yoktur. Önemli olan sûrenin mesajını doğru anlamak, dolayısıyla kerametin gecede değil indirilende olduğunun bilincine varmaktır. Bu bakış açısı ile denilebilir ki, Kur’ân ile meselâ 5 Ocak günü öğle saatinde tanışan bir insan için o gün Kadir günü olur. Çünkü önemli olan Kur’ân ile tanışmaktır ve hemen sonraki âyetten öğreneceğimiz gibi, Kur’ân ile kurulan ilişki bir ömürden daha değerlidir.
İşin gerçeği böyle olmasına ve Kur’ân’ın da bu doğrultuda mesaj vermesine rağmen karanlığa taş atma itiyadındaki kimi eski zevat Kadir gecesinin hangi gece olduğu konusunda epeyce mesai harcamış ve pek çok görüş üretmişlerdir. İbret alınması bakımından bu görüşlerden bazısını rivâyet tefsircilerinin temel kaynağı olan Mef âtihü’l-Ğayb’den naklediyoruz:
“Kadir gecesinin hangi gece olduğu hususunda ihtilâf edilmiştir. Sekiz farklı görüş ileri sürülmüştür. İbn-i Rezin Kadir gecesinin Ramazan ayının ilk gecesi olduğunu söylerken, Hasan el-Basri yirmi yedinci gecesi olduğunu söylemiştir. Enes’ten de “merfu” olarak bu gecenin yirmi dokuzuncu gece olduğu rivâyet edilmiştir. Muhammed b. İshak yirmi birinci gece olduğnu; İbn-i Abbas yirmi üçüncü, İbn-i Mes’ud yirmi dördüncü, Ebû Zer el-Gıfari yirmi beşinci, Ubeyy b. Ka’b ile bir grup sahabe yirmi yedinci, diğer bazıları ise yirmi dokuzuncu gece olduğunu söylemişlerdir.
Kadir gecesinin Ramazan ayının ilk gecesi olduğunu ileri sürenler şöyle bir gerekçeye dayanmaktadırlar: Vehb, İbrahîm peygamberin Suhuf’unun Ramazan’ın ilk gecesinde, Tevrat’ın da İbrahîm peygamberin Suhuf’undan yedi yüz yıl sonra Ramazan’ın altıncı gecesinde, Davud’a inen Zebur’un Tevrat’tan beş yüz yıl sonra Ramazan’ın on ikinci gecesinde, İsa’ya indirilen İncil’in de Zebur’dan altı yüz yirmi yıl sonra Ramazan’ın on sekizinde nazil olduğunu, Kur’ân’ın ise Peygamber’e bir seneden diğer seneye kadar olan her Kadir gecesinde indiğini, Cebrail’in Kur’ân’ı Beytü’l-Izze’den, yedinci kat gökten en yakın semaya indirdiğini, böylece Yüce Allah’ın Kur’ân’ı yirmi yıl, yirmi ayda indirdiğini rivâyet etmiştir. Şimdi Ramazan ayı, bu kadar yüce şeylerin kendisinde meydana geldiği bir ay olunca, hiç şüphesiz ki bu ay, son derece kıymetli, şerefli ve muazzam olmuş olur. Dolayısıyla bu ayın ilk gecesi Kadir gecesi olmuş olur. Hasan el-Basrî’ye gelince, Bedir Savaşının bu gecenin sabahında gerçekleşmiş olduğu gerekçesiyle Kadir gecesinin Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olduğunu söylemiştir.
Bu gecenin Ramazan’ın on dokuzuncu gecesi olduğu iddiası ise Enes’in bu konu hakkında bir hadis rivâyet etmesinden dolayıdır. Bu gecenin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğunu düşünen Şafii, bu görüşe “Âdem’in daha su ile çamur arası bir şey olduğu sırada Peygamberin Nebi olması” hadisinden dolayı meyletmiştir. Eski tefsircilerin büyük bir kısmı da bu gecenin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğu kanaatindedirler. Bu kanaatin sahipleri bu hususta ipucu olarak şu zayıf verileri ileri sürmüşlerdir: Bir hadiste İbn-i Abbas, “Bu sûre otuz kelimedir. “هى - hiye” kelimesi ise yirmi yedinci kelimeyi teşkil etmektedir” demiştir. Rivâyet olunduğuna göre, Ömer bu meseleyi sahabeye sormuş, sonra da İbn-i Abbas’a dönerek “Ey ilimler dalgıcı, bu konuya bir dalıver!” demiş. Bunun üzerine sahabeden Zeyd b. Sabit “Muhacirlerin çocukları burada bulunduruldu da bizim çocuklarımız bulundurulmadı!” deyince Ömer de “Sen bu sözünle İbn-i Abbas’ın bir çocuk olduğunu söylemek istiyorsun; ne var ki, onda bulunan ilim sizde yoktur” demiş. İbn-i Abbas, bunun üzerine söze girerek: “Allah’a en sevimli sayı, tek olan sayıdır. Tek olan sayıların en sevimlisi ise yedidir. İşte bundan dolayı O, yedi kat göğü, yedi kat yeri, yedi günden oluşan haftaları, yedi tabakalı cehennemi, sayısı yedi olan tavafı, yedi uzvu zikretmiştir. Böylece bu, bu gecenin Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olduğuna delalet eder” demiş. İbn-i Abbas’ın şöyle dediği de nakledilmiştir: “ ليلةالقدر leyletü’l-qadr [Kadir gecesi]” Arapça olarak dokuz harftir. Bu tamlama bu sûrede üç defa geçmektedir. Binaenaleyh, [çarpma işlemi yapıldığında sonuç 3 x 9= 27] yirmi yedi olmuş olur.” Osman b. Ebi’l-As’ın bir kölesi vardı. Bunun üzerine o köle, “Ey efendimiz, denizin suyu bu ayın bir gecesinde tatlılaşıyor” deyince, Osman da “O gece olduğunda beni haberdar et” tembihinde bulundu. Bir de ne görsünler, bu gece Ramazan’ın yirmi yedinci gecesiymiş. Görüldüğü gibi, gündelik hayatın en tabii tecrübelerine bile aykırı olan böyle bir iddianın kitaplara geçirilmesi gerçekten dramatiktir. Hem gerçeklere uygun olmayan böylesi bir iddianın ileri sürülebilmesi, hem de tefsircilerin önlerine gelen bu tür verileri eleştirel gözle değerlendirmeden kitaplarına dercetmesi aynı derecede üzüntü vericidir. Bu gecenin Ramazan’ın en son gecesi olduğunu söyleyenler ise şöyle demektedirler: “Çünkü bu gece, bu aya ait taatların kendisinde tamamlandığı bir gecedir. Ramazan’ın böyle oluşu, tıpkı peygamberlerin ilkinin Âdem, sonunun da Muhammed (as) olması gibidir. İşte bundan ötürü, bir hadiste, ‘Ramazanın sonunda, başından itibaren o güne kadar cehennemden azat edilen nefisler sayısınca, sadece bu gecede azat edilir…’ buyrulmuştur. Daha doğrusu Ramazanın ilk gecesi, birinin bir oğlunun olması gibidir. Bundan dolayı bu gece şükür gecesidir. En son gecesi de birinin çocuğunu kaybettiği ayrılık gecesi gibidir. Binaenaleyh bu son gece de sabır gecesidir. Şimdi sen, herhalde sabırla şükür arasındaki farkı anlamış bulunuyorsun.”
Saydığımız görüşler söz konusu zevatın kendi görüşleri olup peygamberimizle herhangi bir ilgileri yoktur. Kadir gecesinin Ramazan’ın hangi gecesi olduğu ancak modern araçlar ile geçmişin tespit edilebilmesi durumunda mümkün olabilecektir. Şimdilik söz konusu olmasa bile ilerleyen zamanlarda bunun da gerçekleşebileceği muhal sayılmamalıdır.
Kesin olarak bilinen şudur ki, Kadir gecesi Kur’ân’ın inmeye başladığı ilk gecedir. Bu da tarihte sadece bir kez yaşanmıştır. Her yıl yeni bir Kadir gecesi yaşanmaz. Bu, Kur’ân’ın her sene yeniden inmediği anlamına gelir. Sadece Kur’ân’ın indiği vaktin yıl dönümleri olur.
Tıpkı doğum ve evlilik günleri gibi… İnsan her sene doğmaz ve her sene evlenmez. Kutlanan günler bu olayların sadece yıldönümleridir.
3. Âyet: Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
“الفشهر - bin ay” ifadesi, söylenenin önemine dikkat çekmek üzere mübalâğa üslûbuyla ifade edilmiş bir sözdür. Dünyanın her yerinde ve her dilde bu tür mübalâğa ifadeleri kullanılmaktadır. Mübalağa sanatı, Arapçada ve dolayısıyla Kur’ân’da da kullanılan bir anlatım aracıdır. Kur’ân’da mübalağa üslubuyla kullanılan ifadeler genellikle övgü veya saygıya değerlik belirtmek için kullanılmıştır. “Bu asker bin askere bedeldir” örneğinde olduğu gibi, bu âyette de “Bu gece bin aydan daha hayırlıdır/yararlıdır” denilmiştir. “Bin ay” zaman olarak ortalama bir insanın ömrüne eşittir. Dolayısıyla bin aydan daha yararlı olan Kadir gecesi, aynı zamanda bir insanın da ömrüne bedel bir değerdedir. Bilinmelidir ki, bir ömre bedel değerde olan bir şey, her insan için mutlak bir önemi ifade eder.
4. Âyet: Melekler [haberciler] , içlerinde ruh olduğu halde, Rabblerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.
Âyette geçen “تنزّل - tenezzelü” kelimesinin aslı “تتنزّل - tetenezzelü”dür. Bu sözcüğün kullanıldığı “Tefa’ul” kalıbı, gramer yapısı itibariyle bir iş, oluş ve hareketin tekrar edip duran bir süreç olduğunu, bir olaydan sonra o olayın üst üste tekrarlandığını anlatır. Tefa’ul kalıbının bu anlam özelliğinden dolayı “تنزّل - tenezzelü” ifadesinin “Melekler iner [hulûl eder], sonra yine iner [hulûl eder], sonra yine iner [hulûl eder]…” ya da “…inmeyi [hulûl etmeyi] sürdürür…” şeklinde anlaşılması gerekir.
Bu anlamın Türkçeye “iner dururlar/ hulûl eder dururlar” veya “iner de iner, hulûl eder de hulûl eder” şeklinde çevrilmesi daha da uygun olur.
“Nüzul” sözcüğünün esas anlamı “hulûl [girmek, içe işlemek, nüfuz etmek]” demektir. Bu anlamdaki “giriş”, “duhul” sözcüğüyle ifade edilen “giriş”ten farklıdır. Hulûl etmek, gizlice, haber etmeden, fiziksel bir etki yapmadan girip girdiği nesnenin her bir zerresine homojen olarak yerleşmek şeklinde bir giriştir [İbn Menzur; Lisanü’l-Arab Cilt.8, S.523, Darülhadis Kahire-2003]. Nitekim Mümin sûresinin 15. âyetinde ruhun hulûlü [içe yerleştirilmesi] “تنزّل - tenezzül” sözcüğüyle değil “القائ - ilqa [koymak, bırakmak]” sözcüğüyle ifade edilmiştir.
Bu nedenle, âyette geçen “inme” ifadeleri “hulûl etme” anlamıyla açıklanacaktır. Bazı sapkın inançlarda Allah’ın bazı kişi veya eşyaya girişi olarak kabul edilen “hulûl inancı” konumuzun dışındadır.
Zaman içerisinde “yukarıdan aşağı giriş” e de “iniş” anlamı verilmiş ve daha sonraları “nüzul” sözcüğü de “iniş” anlamında kullanılır olmuştur. Özellikle halk kültünde melekler gök varlığı kabul edildiğinden, meleklerin de gökten indikleri tasavvur edilmiştir.
Sûrenin buradan itibaren doğru anlaşılabilmesi, “melek-melâike”, “meleklerin inişi [girişi]” ve “ruh” kavramlarının doğru bilinmesine bağlıdır. Bu kavramlar Kur’ân’dan öğrenilmeyip örf bilgileri ile değerlendirilirse, sûre anlaşılamaz ya da yanlış anlaşılır.
Necm sûresinde “melek” sözcüğünün iki farklı kökten de gelebileceği belirtilmişti. Buna göre, eğer “ئلوك - ülûk” kökünden geliyorsa “elçiler [haberciler]”, “ملك - milk” kökünden geliyorsa “yönetim güçleri” anlamlarına geldiği ifade edilmiş, hangi kökten ne anlama geldiğinin ancak sözcüğün yer aldığı pasajın kontekstinden [bağlamından] anlaşılacağı açıklanmıştı.
Meselâ, meleklerin nüzulünü [hulûlünü] konu alan aşağıdaki âyetlerden bazılarında “melek” sözcüğü “elçiler [haberciler]” anlamında, diğer bazılarında da “yönetim güçleri” anlamında kullanılmıştır.
“ ملك - Melek” sözcüğünün “elçiler [haberciler]” anlamında kullanıldığı âyetler:
Kullarından dilediğine melekleri, emrinden [kendine özgü iş] olan ruh ile “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o hâlde benden sakının” diye uyarmaları için indirir/ hulûl ettirir. Nahl; 2.
Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler iner durur [hulûl eder durur] ; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz size, dünya hayatında da âhirette de [yol gösteren, yardım eden] Yakınlarız. Orada sizin için nefislerinizin arzuladığı şey var. Orada sizin için istediğiniz şey var. Gafur ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak…” Fussılet; 30 32.
Hani sen inananlara, “Rabbinizin indirilen/ hulûl ettirilen üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Âl-i Imran; 124.
“Melek” sözcüğünün “yönetim güçleri” anlamında kullanıldığı âyetler:
Biz melekleri ancak gerçekle indiririz ve o zaman, asla göz bile açamazlar. Hicr; 8.
Hani elçiler onlara önlerinden, arkalarından gelerek şöyle demişlerdi: “Allah’tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin!” Şöyle cevap vermişlerdi: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri inkâr ediyoruz.” Fussılet; 14.
Ve: “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık iş mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. En’âm; 8.
Görüldüğü gibi, örnek olarak verilen âyetlerin hepsi de meleklerin nüzulü [hulûlü] ile ilgili âyetlerdir. Bu âyetlerde “melek” sözcüğü ile hep aynı şey kastedilmemiş olmasına rağmen, hangi âyette ne kastedildiği kolayca anlaşılmaktadır.
Bu noktada çok önemli bir hususa daha dikkat edilmelidir. Bu önemli husus, “elçiler [haberciler]” anlamındaki meleklerin ne iş yaptıklarıdır. Yukarıdaki örnek âyetlere bakıldığında elçi meleklerin inzar [uyarı] ve tebşir [müjdeleme] görevi yaptıkları görülmektedir. Hâlbuki meleklerin inzar ve tebşir görevi yapmaları mümkün değildir. Çünkü Kur’ân bu görevlerin ya peygamberler ya da vahyedilmiş kitaplar tarafından yapıldığını belirtmektedir. Uyarı ve müjdeleme ile ilgili olan âyetlerin tümünden anlaşılan mesaj da uyarı ve müjdeleme görevinin peygamberler ve vahyedilen kitaplar dışında herhangi bir varlık tarafından yapılmadığıdır. (Mümin 15, İbrahîm 52, Ahkâf 12, Furkan 1, Fussılet 3, 4, 14, Bakara 97, 119, 213, Nahl 89, 102, Neml 2, En’âm 48, 92, A’râf 2, Sebe; 28, Fatır 24, İsra 105, Ahzab 45, Feth 8, Nisa 165, Kehf 56)
Dolayısıyla “melek” sözcüğünün, “elçiler [haberciler]” anlamında kullanıldığı âyetlerde bu sözcükle kastedilenler “Kur’ân Âyetleri”dir. Talâk sûresinin 10 ve 11. âyetlerine göre zaten Kur’ân’ın bir adı da “rasül [elçi]”dür. Bu elçi [haberci], toplumun canı demek olan güvenilir ve kutsal bilgiler içermektedir.
Buraya kadar 4. âyet kapsamında “nüzul” sözcüğü ile ifade edilen “inme” kavramına ve “melek” sözcüğünün Kur’ân’daki kullanılışına değinilmiştir. Şimdi de “meleklerin inişi”, “ruh” ve “ruhun inişi” konuları incelenerek sûrenin mesajının daha iyi anlaşılmasına çalışılacaktır.
MELEKLERİN İNİŞİ:
Bugüne kadar “melek” kavramı Kur’ân’daki kullanımı dikkate alınarak ve vahiy perspektifi içinde ele alınmadığından, meleklerin hep gökte yaşadıkları ve gökten yeryüzüne indikleri kabul edilmiştir. Rivâyetçiler meleklerin daima uçsuz bucaksız yedi kat gökten, Arş’tan, Kürsi’den yeryüzüne indiklerini iddia etmişler fakat onları ufacık dünyaya sığdırmayı da içlerine sindirememişlerdir. Yeryüzüne indirilen ama oraya sığdırılamayan meleklerin geri dönüp dönmedikleri konusunda ise herhangi bir açıklama yapmamışlardır. Buna karşılık meleklerin yeryüzüne niçin indikleri konusunda birçok asılsız öngörü ileri sürmekten de geri kalmamışlardır:
Bazılarına göre melekler insanların taatlerini, kulluktaki ciddiyet ve samimiyetlerini görmek için [meraktan] inerlermiş.
Bazılarına göre melekler, cennetlik insanları ziyaret edip onlara selâm vermek için inerlermiş. Zira kimi ziyaret edip selâm verirlerse onların günahları affedilirmiş.
Allah Kadir gecesinin faziletini yeryüzündeki taata, ibâdete bağlamış. Melekler yeryüzüne inip göktekinden daha çok sevap kazanmak isterlermiş. Yeryüzüne de bunun için inerlermiş. Bu tıpkı daha çok sevap kazanmak için Mekke’ye gitmeye benzermiş.
Kişinin büyüklerinin yanında yaptığı ibâdet ve taat, yalnızken yaptığından daha değerli imiş. Böylece meleklerin yanında yapılan ibâdet ve taat, yanlarında melekler olmadan yapılandan daha çok sevap getirirmiş. Allah da kulları daha çok sevap kazansınlar diye melekleri yeryüzüne indirirmiş.
Bazı rivâyetler de İsrailiyatın Müslümanlar arasında revaç bulmasıyla oluşmuştur. Mesela Yahudi kültürünü Müslümanlar arasında yaymakla meşhur olan Ka’b el-Ahbar’dan nakledilen şu rivâyetler ibret vericidir:
“Sidre-i Münteha, cennetin komşusu olan yedinci kat göğün sınırındadır. Binaenaleyh Sidre, dünya havası ile âhiret havası çizgisi üzerindedir ve kökü cennette, dalları Kürsi’nin altındadır. Sidre’de sayılarını ancak Allah’ın bilebileceği kadar çok melek vardır. Bunlar hep Allah’a ibâdetle meşguldürler. Cebrail’in makamı da Sidre’nin tam ortasındadır. Buradaki her meleğe, müminler için merhamet etme ve anma duygusu verilmiştir. Dolayısıyla bu Sidre melekleri, Kadir gecesinde Cebrail ile birlikte dünyaya inerler. Binaenaleyh bu gecede, yeryüzünün her tarafında ya secdeye kapanmış yahut mümin ve müminelere dua ile meşgul melekler vardır. Cebrail ise istisnasız herkesle musafaha eder [tokalaşır]. Bu musafahanın alâmeti, musafaha ettiği kimsenin tüylerinin ürpermesi, kalbinin rikkate gelmesi ve gözlerinin yaşla dolmasıdır. Bu haller, Cebral’in o kimseyle musafahasından kaynaklanmadadır.”
Meleklerin iniş nedeniyle ilgili olarak dile getirilen ilginç açıklamalardan biri de şudur:
Bilindiği gibi, Yüce Allah yeryüzünde bir halife kılacağını murat edip bunu meleklere bildirince, melekler “Sen yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birilerini mi halife yapacaksın? Hâlbuki biz seni tespih ve takdis edip duruyoruz” demişlerdi. Allah da “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diye cevap vermişti Bakara; 30.
Bu âyetle ilişki kurularak yapılan açıklama, Kur’ân’a kulak vermemenin trajik sonuçlarını gösterir niteliktedir: Meğer Allah melekleri kendisine yaptıkları bilgisizce itirazlarını ve terbiyesizliklerini yüzlerine vurmak için yeryüzüne indirirmiş. Onlara “Bakın bakalım, benim kullarım sizin dediğiniz gibi yeryüzünde bozgunculuk mu yapıyor, kan mı döküyor, yoksa her biri oruç tutarak, namaz kılarak, secde yaparak, rükû yaparak bana kulluk mu ediyor?” dermiş. Melekler de Kadir gecesinde namaz kılanı, mevlit okuyanı, tespih çekeni, zikir yapanı görerek “Ya Rabbi, biz büyük hata etmişiz, senin halife yaptığın kulların bizden daha da melek imiş, özür dileriz” derlermiş.
Gerek bu safsatayı uyduranlara ve gerekse buna inananlara, söz konusu meleklerin yeryüzüne inişlerinde insanlığın genel vahşet ve zilletini, nankörlüğünü, özellikle de Müslümanlığı elden bırakmayanların vahşetini, Ahmetlerin Mehmetleri, Mehmetlerin de Ahmetleri vahşîce katlettiğini, insanların birbirlerinin kanlarını nasıl emdiklerini, Rabblerini bırakıp nasıl kula kul olduklarını, fesatlarını [yeryüzünde ortaya koydukları yıkım ve kargaşayı], kısacası insanlığın ve özellikle de Müslümanların genel durumunu görüp görmedikleri de sorulmalıdır. Ne var ki, meleklerin yeryüzüne hatalarını anlamaları için indirildiğini ileri süren bu zihniyetten “Yüce Allah genel manzarayı meleklerden saklar” şeklinde bir cevap gelme olasılığı hiç de az değildir.
Bu tür gerçek dışı anlatıların terk edilip Kur’ân’dan çıkarılan sorulara yine Kur’ân’dan cevaplar aranmalıdır. Çünkü dinimiz ile ilgili olarak aklımıza gelebilecek “neden, niçin, nasıl” şeklindeki tüm soruların cevapları yine Kur’ân’da yer almaktadır.
“Melek” sözcüğünün “elçi [haberci]” anlamında kullanılışına örnek verdiğimiz âyetler “nüzul, melek ve melek çeşitleri” hakkında verilen bilgiler ışığında tekrar okunduğunda, Nahl sûresinin 2. ve Fussılet sûresinin 30–32. âyetlerinde “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o halde Benden sakının!” diye inzar eden [uyaran] ve “Korkmayın, üzülmeyin! Size vaat edilen cennete sevinin!” diye tebşir eden [müjdeleyen] meleklerin aslında Kur’ân âyetlerinden başka bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Keza, Âl-i Imran sûresinin 124. âyetinde Allah’ın inananlara üç bin melekle yardım ettiği yolundaki ifade, o gün savaş alanına gökyüzünden üç bin meleğin indiği anlamına gelmez. Bize göre bu âyette sözü edilen üç bin melek, o güne kadar inmiş olan Kur’ân âyetleri ya da o savaş esnasında herkesçe bilinen yağmur ve rüzgâr gibi olaylardır. Çünkü gerek bu âyetlerin her birinin yaptığı uyarı ve verdiği müjdelerin manevi sonuçları, gerekse rüzgâr ve yağmurun sebep olduğu çamur gibi fizikî sonuçlar inananlara destek sağlamaktaydı ve bu destek Müslümanlara yetip artmaktaydı.
Kur’ân meleklerin inişinden söz ettiği gibi, şeytânların da inişinden [hulûl edişinden] söz etmektedir. Ancak geleneksel din anlayışı içinde pek konuşulmayan bu konu, bazı Müslümanlar tarafından neredeyse unutulmuş gibidir:
Şeytânların kime indiğini/ hulûl ettiğini [kimin içine yerleştiğini] size haber vereyim mi? Onlar, her iftiracı günahkâra iner/hulûl eder. Kulak kabartırlar. Onların çoğu da yalancıdır. Şuara; 221–223.
Bu âyetlerin yukarıda meali verilen Fussılet sûresinin 30–32. âyetleri ile karşılaştırılması durumunda, birbirlerinin tam karşıtı olduğu görülmektedir.
RUH: Ruh kavramı bugüne kadar dinli veya dinsiz, müslim veya gayrimüslim birçok kişinin ilgi alanına girmiş, cahil veya bilgin birçok kimse tarafından ruh hakkında yüzlerce kitap kaleme alınmıştır. Bu eserlerde genellikle şu konular işlenmiştir:
Bütün bunlardan başka, ruh ile ilgili bu eserlerde ruh çağırma, telepati, medyumluk, yoga, doğru rüya, büyü, sihir ve reenkarnasyon [ruh göçü] gibi konuların açıklanmasına da çalışılmıştır.
İnsanlık çok eski çağlardan beri bu konuların ardına düşmüş, psikoloji biliminin gelişmediği ve kuramlaşmadığı bu uzun süreçte vahyin doğrulamadığı, modern psikoloji biliminin de desteklemediği pek çok görüş ve anlayış ortaya çıkmıştır. Vahiy kontrolü dışında gerçekleşen zihin işçiliğinin en belirgin örneklerinden biri olan Eski Yunan Felsefesi kendi döneminde çok etkili olmuş, bu vahiy dışı felsefenin zihnin gizemli labirentlerindeki akıl sürçmeleri VIII. Yüzyılın ortalarında başlayan tercüme hareketleri sonrasındaki süreçte bazı Müslüman bilginleri de etkisi altına almıştır. Dolayısıyla evrensel merak konularından biri olan ruh ve ruha ilişkin konular İslam dünyasının da ilgi alanına girmiştir. Bazı Müslüman düşünürler Eski Yunan-Lâtin kabullerini güya İslamileştirerek kitaplarında İslâmî bilgiler olarak takdim etmişler, ruhun mahiyeti ve çeşitleriyle ilgili olur olmaz düşüncelerle dolu yüzlerce risale ve ciltlerce kitap yazmışlardır. Bu konuda yazılan en ciddî eser, İbn Kayyim el-Cevziyye [1299-1351, Hicrî 691-751] tarafından kaleme alınan “Kitabu’r-Rûh”dur . Ayrıca İmam Gazâlî de Eski Yunan felsefesinden derlediği bilgileri muhtelif eserlerinde dile getirmiştir. Ancak bunların hepsi de Kur’ân’ın ifade ettiği “ruh” kavramından çok uzaktır. Sonuç olarak bugüne kadar bu konuda Kur’ân kaynaklı ciddî bir çalışma yapılmamış, tabir yerinde ise asırlardan beri havanda su dövülmüştür. Ne var ki, yazarlarının isimlerinin önünde saygınlık belirten unvanlar bulunan bu kitaplardaki bilgiler hem doğru, hem de İslâmî kabul edilmiştir. Fakat asıl esef edilmesi gereken konu, bin dört yüz seneden beri yazılmış olan “tefsir” adlı kitapların hiç birinin Kur’ân’a dayandırılmamış olması ve bu kitaplarda hep “Rivâyet Tefsiri”nin ön plâna çıkarılmış olmasıdır. Her bakımdan açık ve mufassal olan Kur’ân’ın bir takım asılsız rivâyetlere ve İsrailiyat kaynaklarına kurban edilmesi Müslümanlar için çok acı bir durumdur. Öyle ki, rivâyetlerin çokluğu ve farklılığı zihinleri iyice karıştırmış, gerek temel kavramlarımız ve gerekse inanç ve amel konularındaki bilgilerimiz çoğu zaman bu rivâyetler doğrultusunda şekillenmiştir.
Tekrar “ruh” konusuna dönülecek olursa, öncelikle şunun belirtilmesi gerekir ki, yukarıda sayılan konular arasındaki “ruh” kavramının araştırılıp incelenmesi dinin değil psikolojinin konusudur. Psikoloji ilmi geliştikçe Kur’ân’ın bu alandaki müteşabih sözcüklerinin de muhkemleşeceği kesindir. Kur’ânî ve bilimsel olmamasına rağmen sırf saygın unvanlı isimlerce ileri sürülüp kitaplara geçirilen bir takım ilkel görüşler, bu tür müteşabih konuların teviline katkı sağlaması bir yana, meselelerin daha da kördüğüm olmasına yol açacak bir nitelik taşımaktadır. Bu nedenle o tür görüşlerin nakli ve tahlili yerine, Kur’ân’daki “ruh” kavramının yine Kur’ân ile açıklanması yoluna gidilmelidir. Amacımız Kur’ân’ı belirsiz rivâyetlerle değil, Kur’ân’ın kendi iç imkânlarıyla anlamaya ve açıklamaya gayret etmektir.
“Ruh” sözcüğünün esas anlamı “can” demektir. Sözcük “vücuh” ifade eden yani hakikat ve mecaz olarak birçok anlamda kullanılabilen bir sözcüktür.
Ansiklopedik anlamda ruh, “Genel olarak varlığın maddî olmayan boyutu ya da özü” olarak tarif edilmiştir [Ana Britannica, cilt: 26, s: 383 ]. Bununla uyku anında geçici olarak, ölüm anında ise sürekli olarak bedenden ayrılan “nefis”, yani beyindeki ana fonksiyon olan bilinç kastedilmiştir.
“Ruh” sözcüğü, yukarıda verdiğimiz hem sözlük hem de ansiklopedik anlamlara uygun olarak, “manevî benlik” ve “can” kavramları ile eş anlamlı kabul edilmiştir. Geniş anlamda “canlılık, duygu” demek olan ve ayrıca “karakter” anlamına da gelen “ruh” sözcüğü, mecazen bir şeyin özünü, en önemli ve en can alıcı noktasını ifade eden bir anlam taşımaktadır. Meselâ pasif kimseler hakkında kullanılan “ruhsuz” sıfatı sözcüğün geniş anlamına, “meselenin bütün ruhu buradadır” şeklindeki deyimleşmiş cümle de mecaz anlamına birer örnek teşkil eder. Sonuç olarak, yukarıdaki anlamlar etrafında “ruh” ile ilgili yüzlerce deyim üretilmiştir.
“Ruh” sözcüğünün geleneksel dinî terim anlamı, çok genel bir ifadeyle “Bedensel varlığı yaratıldıktan sonra Allah tarafından üflenmek sûretiyle insana kazandırılan canlılık” şeklinde tanımlanmaktadır.
“Ruh” sözcüğü Kur’ân’da “İlâhî esinti, vahy/bilgi” anlamında kullanılmıştır. Vahyin bilgisizlikten dolayı ölü sayılan kalbe hayat verdiği, canın bedendeki işlevi ne ise vahyin de insanlık için aynı işlevi gördüğü, bu işlevi dolayısıyla bireyi ve toplumu kokuşmaktan koruduğu düşünülürse, “ruh” sözcüğünün sözlük, ansiklopedik ve dinî terim anlamlarıyla Kur’ân’daki anlamı arasında bir paralellik var gibi gözükebilir. Ancak sözcüğün kullanıldığı âyetler incelendiğinde, bu paralelliğin “ruh”un ne olduğu konusunda değil, sadece insan üzerindeki etkileri konusunda olduğu anlaşılır.
Kur’ân’da bahsedilen “ruh” [ilâhî esinti, vahiy] sadece bilerek ve isteyerek bu ruha sahip olan ve onu hayatına geçiren kişilere ve toplumlara anlamlı bir canlılık veren, onları kokuşmaktan koruyan bir şeydir. Fakat asla ölümün dışındaki canlılığı temsil eden ve her türlü rezilliği de kapsayan sihirli bir nefes değildir:
Ve sana ruhtan sorarlar. Deki: “Ruh Rabbimin emrindendir [işindendir] . Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir.” İsra; 85.
O Refi’dir, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu kullarından dilediğine ilka eder [bırakır] . Mümin; 15.
İkinci âyette ruhun hululü [inişi] “القائ - ilka [bırakmak, koymak]” sözcüğüyle ifade edilmiştir. Nitekim Âdem’e yapılan vahyler [Bakara 37] ve Kur’ân’ın inişi için “وحى - vahy” veya “انزال - inzal” yerine “ilka” fiili kullanılmıştır [Neml 6].
İsra sûresinin 85. âyetinden başlayıp 93. âyetine kadar devam eden pasaj bir bütünlük içerisinde değerlendirilirse, burada konu edilen ruhun rivâyet tefsirlerinde anlatıldığı gibi insan ya da herhangi bir canlının ruhu olmayıp açıkça “vahiy” olduğu görülür. Ancak İsra sûresinin 85. âyetinde de belirtildiği gibi, insana ruh konusunda verilen [vahyin şekli ve mahiyeti hakkındaki] bilgiler gerçekten azdır. Dolayısıyla bu konuda verilen bilgi ile yetinilmeli, temelsiz ve mesnetsiz görüşlerle bu konularda bilgi üretmeye kalkışılmamalıdır.
Ruhun indirildiği bildirilen birçok âyette aynı zamanda ruhun Rabbimizin emrinden olduğu da belirtilmektedir. Günlük dilde genellikle “buyruk” anlamında kullanılan “امر emr” sözcüğü, Kur’ân’da “iş [oluş]” anlamında da kullanılmaktadır. Sözcük tekil haliyle Kur’ân’da 153 kez geçmektedir. Sözcüğün çoğulu olan “ümûr [işler]” sözcüğü ise Hud sûresinin 97 . ve Âl-i Imran sûresinin 128. âyetlerinin de aralarında bulunduğu 13 âyette yer almaktadır. Bu bilgiler ışığında, “emrimizden bir ruh vahyettik” ifadesinden, Allah’ın işlerinden olan ruh vahyetme işinin yine O’nun tarafından gerçekleştirildiğini anlamamız gerekir.
Necm sûresinde de değinildiği gibi, “ruh” Allah’ın işlerinden biridir ve ruh indirilmesi [hulûl ettirilmesi] de sadece O’na aittir.
RUH / VAHİY NİÇİN VE KİME İNDİRİLİR?
İşte böylece sana da kendi emrimizden [kendi işimizden] olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur [ışık] yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin. Şûra; 52.
Allah’a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah’a ve elçisine karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurmuş olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden olan ruh [güvenli bilgi] ile desteklemiştir. Onları, sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah’ın hizbidir [yandaşlarıdır] . Dikkat edin, Allah’ın hizbi [yandaşları] başarıya ulaşanların ta kendileridir. Mücadele; 22.
Kesin olan şu ki, o, âlemlerin Rabbinin indirmesidir [hulûl ettirmesidir] .Onunla “güvenilir ruh” indi [hulûl etti] . Senin kalbine ki, uyarıcılardan olasın. Şuara; 192–194.
Bu âyetler üzerinde yeterince tefekkür edildiğinde, “روح - ruh” kavramının “orijinal [güvenilir] bilgi” demek olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Çünkü Mücadele sûresinin 22. âyetinde Allah’tan gelen güvenilir, sağlam bilgi [ruh] ile tüm inananların güçlendirildiği, desteklendiği açıkça ifade edilmektedir. Şuara sûresinin 193. âyetinde ise “er-ruhu’l-emin” tamlamasıyla kullanılarak bu bilgilerin [ruhun] “en güvenli, en yararlı bilgi” olduğu vurgulanmaktadır. Şuara sûresinin 193. âyetinde geçen “er-ruhu’l-emin” ifadesini Cebrâîl olarak yorumlamak ve birçok mealde olduğu gibi âyeti “Onu Ruhu’l-Emin [Cebrâîl] indirdi” diye çevirmek yanlıştır. Zira âyetteki “نزل - nezele” geçişsiz fiilini sanki geçişli imiş gibi anlamlandırmak, her şeyden önce âyetin lâfzî manasına aykırıdır. Ayrıca böyle bir çeviri, aynı sûrenin Kur’ân’ı âlemlerin Rabbi olan Allah’ın indirdiğini bildiren 192. âyeti ile de çelişmektedir. Ruhullah, Ruhu’l-Kudüs, er-Ruhu’l-Emin ifadeleri ile ilgili detay inşaallah Meryem sûresinde verilecektir.
Onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp ruhumdan içine üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın. Sâd; 72.
Onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp ruhumdan içine üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın. Hicr; 29.
Sonra da ona bir biçim verdi ve ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme gücü, gözler ve gönüller [bilgiye ulaşma yolları] var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz! Secde; 9.
Allah’ın gerçek anlamda üfürmeyeceği bilindiğine göre, “üfürmek” ifadesinin mecaz olduğu hemen anlaşılmaktadır. Mecazi anlamda “üfürmek”, herhangi bir şeyden başkalarına en az miktarda vermeyi ifade eder. Türkçede bu anlam yine mecaz bir ifade olan “koklatmak” sözcüğü ile karşılanmaktadır. Bu durumda “ruhun üfürülmesi” ifadesi “çok az miktarda bilgi verilmesi, bilginin koklatılması” anlamına gelmektedir. Nitekim İsra sûresinin 85. âyetinde “De ki: Ruh Rabbimin işindendir. Ve size bilgiden ancak çok az verilmiştir” denilerek bu husus açıkça belirtilmiştir.
Ruhun Âdem’e üfürülmesinden ne kastedildiğine gelince; Kur’ân’da bu da açıklanmıştır:
Ve bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde Bir halife kılacağım” demişti de onlar; “Orada bozgunculuk yapan ve kan döken birini mi kılacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tesbîh ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz” demişlerdi. O, “Şu bir gerçek ki, ben sizin bilmediklerinizi bilmekteyim” dedi. Ve Âdem’e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sundu ve “Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler iseniz” dedi. Dediler ki: “Yücedir şanın senin. Bize öğretmiş olduğunun dışında bilgimiz yok bizim. Sen, yalnız sen Alîm’sin, her şeyi en iyi şekilde bilirsin; Hâkim’sin, her şeyin bütün hikmetlerine sahipsin.” Dedi: “Ey Âdem, haber ver onlara onların adlarını.” O onlara onların adlarını haber verince, “Dememiş miydim Ben size! Ki Ben, göklerin ve yerin gaybını en iyi bilenim. Ve Ben, sizin açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da en iyi biçimde bilmekteyim” dedi. Ve o vakit Biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında melekler hemen secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu. Bakara; 30–34.
Dikkat edilecek olursa, Sâd sûresinin 72. ve Hicr sûresinin 29. âyetlerine göre meleklerin secde etmesi, Âdem’in belirli aşamalardan geçirilerek [amaçlanan düzgünlüğe ulaştırılarak] nihaî şekle getirilip kendisine ruh üfürülmesinden sonradır. Bakara sûresinin 30–34. âyetlerinde ise meleklerin Âdem’e secde etmesinden önceki aşama “Âdem’in bilgilendirilmesi ve bilgisinin meleklerle karşılaştırılması” olarak açıklanmıştır. Sad ve Hicr sûrelerinde kullanılan “ruh üfürme” tabiri Bakara sûresinde yerini “bilgi ile bilgilendirmek” tabirine bırakmış, böylece “ruh üfürme” deyiminin “bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği açıklanmıştır.
“Ruh üfürülmesi” ifadesiyle kastedilenin Âdem’e verilen bilginin ancak koklatma düzeyinde olduğunun kanıtı ise İsra sûresinin 85. âyetidir . Ancak hemen belirtilmelidir ki, Âdem’e verilen bilginin koklatma düzeyindeki azlığı, Rabbimizin sonsuz bilgisine nispetledir. Yüce Allah’ın sonsuz bilgisi ve bilgeliği Kur’ân’da pek çok âyette vurgulanmaktadır:
De ki: Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile. Kehf; 109.
Ve eğer yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa; deniz de arkasından yedi deniz katılarak onun mürekkebi olsa, Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki, Allah Aziz’dir, Hakim’dir. Lokman; 27.
Allah’ın ilmi böylesine sonsuz olunca, O’nun tüm peygamberlerine gönderdiği vahiy bilgilerinin toplamı da ancak bir koklatmadan [üfürmeden] ibaret olacaktır.
Sonuç olarak; melekler sıradan insana değil, kendisine ruh üfürülen [Rabbimizin sonsuz bilgisine nispetle az bir bilgi ile bilgilendirilmiş olan] Âdem’e, bir başka ifadeyle “adam” olmuş insana secde etmişlerdir. Secde etmenin aynı zamanda boyun eğmek anlamına geldiği de unutulmamalıdır.
Kur’ân’da Meryem’e de ruh üflendiği bildirilmiştir:
Ve o, ırzını titizlikle koruyan kadın. Ona ruhumuzdan üfledik de onu ve oğlunu âlemler için bir mucize yaptık. Enbiya; 91.
Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmrân kızı Meryem’i de örnek verdi. Biz onun içine ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdikledi ve içten bağlananlardan oldu. Tahrim; 12.
Ey ehlikitap! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Ki Meryem’e ilka ettiği [ulaştırdığı] kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Artık Allah’a ve elçilerine inanın. “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah Vahid’dir, tek ve biricik ilâhtır. Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır O. Yalnız O’nundur göklerdekiler ve yerdekiler. Vekil olarak Allah yeter. Nisa; 171.
Bu âyetlerden, Meryem valideye bazı özel bilgilerin lütfedildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu konunun teferruatı Âl-i Imran, Meryem ve Enbiya sûrelerindeki ilgili pasajlardan alınmalı ve bu olay Kur’ân’daki pasaj bütünlüğü içinde, Zekeriya (as)’nn durumunu açıklayan âyetler ile birlikte ele alınmalıdır. Çünkü yaşlı bir adam olan Zekeriya (as)’nn ve kısır eşinin çocuk sahibi olması ile Meryem’in erkeksiz çocuk doğurması, birbirini takip eden dönemlerde meydana gelmiştir.
Yukarıdaki ilk iki âyette geçen “ruh üfürme” tabiri, Nisa 171′de “القائ - ilka [bırakma, ulaştırma]” tabiri ile açıklanmaktadır. “Ruh üfürme” tabirinin “az bir bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği artık bilindiğine göre, Meryem’e üflendiği bildirilen ruhun da onun hamile kalması için rahmine [dölyatağına] yapılan fizikî bir üfürük değil, mabette Zekeriya (as)’nın himayesinde bulunduğu sırada Meryem’e lütfedilen bilgi olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân’a göre aynı tür bilgi daha önce Zekeriya (as)’ya verilmiş, onun hem yaşlı hem de kısır olan karısı da bu bilgi ile Yahya’yı doğurmuştur. Daha sonra bu kutsal bilgiyi/mesajı Meryem’e iletmekle görevlendirilen Zekeriya (as), Allah’ın elçisi olarak görevini yapmış ve kutsal bilginin doğruluğuna kanıt olarak da bu bilgi sayesinde “sapasağlam” bir insan olarak doğan Yahya’yı göstermiştir. Bu konuda daha detaylı açıklama inşaallah Meryem sûresinde yapılacaktır.
Kadr sûresinin başından buraya kadar olan ve melekler ile ruhun indirilmesini de içine alan bölümün mesajı şöyle özetlenebilir:
Kim ki Allah’a teslim olur, O’nu kendisine Rabb edinir, [terbiyesini ve hayat akışını Allah’ın kurallarına göre ayarlar] ve kendisine bir Kadir gecesi tayin edip o andan itibaren hayatını Kur’ân’a göre tanzim etmeye başlarsa, Allah’tan gelen ve içlerinde kutsal bilgiler [ruh] olan âyetler o insana iner, yani insanın içine [aklına, benliğine] hulûl eder, girer, iyice yerleşir. Böylece o insan, kendisine rehber, destek, müjdeci olan âyetler sayesinde Allah’tan başka ilâh edinilmemesinin, sadece O’na kulluk edilip O’ndan sakınılmasının bilincine varır, mutlu olur ve gerçek başarıya ulaşır.
İşte, meleklerin ruh ile inişi [hulûlü] budur.
Rablerinin izniyle her bir işten.
4. âyetin sonunda yer alan bu ifade; “Rablerinin izniyle her bir işten, her bir konuda bilgi vermek ve destek olmak için” demektir. Melekler ile ilgili diğer Kur’ân âyetlerinden anlaşılmaktadır ki, Allah’ın irade sahibi olmayan kulları olan melekler kendi kendilerine hiçbir şey yapamazlar; sadece Allah’ın kendilerine yüklediği muhtelif görevleri yerine getirirler. Kur’ân, çeşitli türleri olan bu varlıklara pek çok görevler yüklendiğini bildirmektedir. Ne var ki, bu farklı görevleri “Mevlit” yazarı Süleyman Çelebi gibi “Yüce Allah’ı sürekli tespih, tahmid ve tekbir etmek, hiç durmadan O’na rüku ve sücutta bulunmak” şeklinde açıklamak doğru değildir. Bu tür cahilî anlayışlar meleklerin hiç durmadan “suphanallah” “elhamdülillah” “Allahü Ekber” deyip durduklarını, sürekli rükû ettiklerini ya da başlarını hiç secdeden kaldırmadıklarını belirterek kendilerince meleklerin ne tür işlerle meşgul olduklarını ifade etmeye çalışmışlardır. Melekler, Allah’ın varlığına, birliğine, büyüklüğüne, her türlü noksanlıktan arınıklığına kanıt teşkil eden, onun koyduğu kurallardan dışarı çıkmayan maddî ve enerjik varlıklardır.
Kur’ân tarafından “melek” olarak nitelendirilmiş olan Kur’ân âyetleri, Allah’ın verdiği göreve uygun olarak her bir konuda yol göstermek, bilgi vermek, destek olmak, müjdelemek için Kur’ân’ı kendisine rehber edinmiş kişilerin içlerine inerler/ hulûl ederler. Bir bakıma her âyet o insana can olur, rehber olur, öğretmen olur, maddî ve manevî destek olur; o insanın her bir derdine, problemine reçete olur, merhem olur. Böylece o insan, Kur’ân’ı rehber edinerek hayatında yapacağı devrim sayesinde bin ayını [Kur’ân’sız geçebilecek ömrünü] daha değerli bir hâle getirmiş olur.
Duhân sûresinin 1–6. âyetlerinde de yine bir başka yönüyle Kadir gecesinden bahsedilmektedir:
Ha. Mim. O ayan-beyan gösteren Kitap’a yemin olsun ki, Biz onu mübarek [bereketli] bir gecede indirdik/ hulûl ettirdik. Hiç kuşkusuz biz uyarıcıyız. Hikmetlerle dolu her iş ve oluş o gecede ayırt edilir, -katımızdan bir emir [iş] olarak.- Hiç kuşkusuz biz, elçiler göndeririz, senin Rabb’inden bir rahmet olarak. Hiç kuşkusuz O, gereğince duyan, gereğince bilendir. Duhan; 1–6.
Bu âyetlerde Allah’ın uyarılmaya ihtiyaç duyan topluma peygamberler yolladığı, bundan dolayı mübarek bir gecede Kitab-ı Mübîn’i [özünde açık ve hakikati bütün açıklığıyla ortaya koyan Kur’ân’ı] indirdiği ve böylece katından bir emir/iş olarak her hikmetli işin o gecede ayırt edildiği anlatılmaktadır.
5. Âyet: Bir esenliktir o şafak sökene kadar/ aydınlığa kavuşuncaya kadar.
Âyette “şafağın sökmesi ” ile kastedilen, meleklerin ve ruhun inişiyle meydana gelen aydınlanmadır. Buna göre; melekler [Kur’ân âyetleri] ve içerdikleri ruh [bilgiler], inişlerini [içe işleyerek yardım ve destek vermelerini], zihinsel karanlıkların aydınlığa dönüşmesine kadar sürdürürler. Bu bilgileri öğrenmek isteyenler, zihinlerinde hiçbir problem ve karanlık nokta kalmayıp mutmain olurlar ve sonunda cennete girerler. Bir başka ifade ile Kur’ân âyetlerindeki bilgiler insanın düşüncelerinde hiçbir karanlık nokta bırakmayacak şekilde aydınlatıcıdır, tatmin edicidir ve cennete erdiricidir. Kur’ân’ı okuyarak ondaki bilgi ışığını bulanlar, iyiyi-kötüyü, doğruyu-eğriyi, yararlıyı-zararlıyı en isabetli şekilde ayırt etmeyi de öğrenirler.
SONUÇ : Kur’ân ile tanışanlar, her türlü zihinsel karanlıklardan mutlaka kurtulur, aydınlığa çıkarlar. Ruh [can] taşıyan melekler, kişilerin içlerine işlerler ve her konuda onlara yol gösterir, yardımcı olurlar. Sonunda da onları selâmete ulaştırırlar [karanlıklardan kurtarıp şafaklarını söktürürler]. Kadir gecesiyle tanışmak [Kur’ân’ı kendine rehber edinmek], bin aydan ya da bir ömürden daha hayırlıdır.
Her insanın bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi ise, o insanın Kur’ân ile tanıştığı, onu hayat reçetesi, rehberi, ışığı, ruhu, şifası, ibret levhası, hayat düsturu ve hayat yönetmeliği edindiği, bu nedenle de meleklerin ona yardıma koştuğu, mutluluklarının başladığı gecedir; ya da bunların gerçekleştiği herhangi bir gündür, saattir, dakikadır, saniyedir.
O halde, biz de ne zaman Kur’ân’a sarılırsak, sarıldığımız o an hayatımızın dönüm noktası olur. Öyle ki, o an bize bin aydan, bir ömürden, hatta milyonlarca aydan bile daha yararlı olur. Çünkü kurtuluşumuz Kur’ân’ı tanımamıza, ona inanmamıza, içeriğini anlamamıza, içerdiği tüm değerleri içselleştirerek yaşamamıza bağlıdır. Dinimizde faziletli zamanlar ve mekânlar asla yoktur; faziletli ameller vardır. Onun dereceleri de amelin zahmeti ve emeğiyle orantılıdır.
Keramet gecede değil, Kur’ân’dadır. Allah’ın koyduğu yaşam
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Kur’ân’a bakıldığı zaman Yüce Rabbimizin birçok âyette kendisiyle ilgili olarak “İnna, nahnü” “Biz” zamirini kullandığı görülür.
Dikkat edilirse, “Birinci Çoğul Şahıs” zamirinin farklı kullanımları olan “Biz, Bizi, Bize, Bizim, Bizden” gibi ifadelerin Allah için kullanıldığı her âyette, Allah’ın sıfatlarının tecellisine yönelik vasıtalı tasarrufların ifade edildiği görülür. Bunu yüzlerce örnekle açıklamak mümkündür. Ancak burada herkesçe bilinen birkaç örnek vermekle yetinilecektir:
“Şüphesiz Biz sana kevseri verdik.” Kevser; 1.
“Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?” İnşirah; 1.
“Muhakkak ki Biz onu kadir gecesinde indirdik.” Kadr; 1.
Ya Sin sûresine göz atıldığında, Allah’ın sıfatlarının tecellisi olan tasarruflarının açıklandığı 8, 9, 12, 14, 28, 31, 33, 34, 37, 39, 41, 42, 43, 44, 65, 66, 67, 68, 69, 71, 72, 76, 77, 78. âyetlerde “Biz” ifadesinin; zatına yönelik açıklamaların yapıldığı 60, 61. âyetlerde ise “Ben” ifadesinin kullanıldığı görülür.
Kur’ân’da Allah için kullanılan zamirlerin şu şablona uyduğu açıkça görülmektedir:
Allah’ın zatına ve üluhiyyetine ait ifadelerde “ene, inni Ben [birinci tekil şahıs] ifadesi kullanılmaktadır. Mesela: Bakara 30, 186; A’raf 173; Ta Ha 12-14; Secde 13; Enbiya 25, 92; Ankebut 56.
Yine Allah’ın zatına ve uluhiyetine ilişkin olmak üzere, bazı âyetlerde Rabbimiz “Sen, Seni, Sana, Senin” gibi “ikinci tekil şahıs” zamirleriyle; diğer bazı âyetlerde ise “O, O’nu, O’na, O’nun” gibi “üçüncü tekil şahıs” zamirleriyle ifade edilmektedir. İster İkinci Tekil Şahıs, isterse Üçüncü Tekil Şahıs olsun, her iki gurup zamir de Teklik ifade eder. Allah’ın zatının ve uluhiyetinin söz konusu edildiği hiçbir yerde “Siz” veya Onlar” gibi çoğul ifadeler kullanılmaz. Fatiha’da da “Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz ” şekliyle ifade buyrulmuştur.
Azametinin, güç ve kudretinin vurgulandığı âyetlerde ise Yüce Allah “Biz” zamiri ile ifade edilmektedir.
Tüm dünya milletlerinin dillerinde otorite sahipleri güç ve kudretlerini anlatırken “Biz” ifadesine başvururlar. Fermanlarında, söylevlerinde hep “Biz” ifadesini kullanırlar. Bu, Kur’ân inmeden de böyle idi, şimdi de aynen devam edip gitmektedir.
Kısaca Rabbimizin “Biz” ifadesi Kendisinin azamet ve kibriyasını; büyüklüğünü, ululuğunu vurgulamak içindir. Kesinlikle çoğul anlamında değildir. Çoğulluğu nefyeden yüzlerce âyet vardır. Ayrıca taaddüdü kudema akla da münafidir.
Buna rağmen maalesef Allah’ın tasarruflarında üçler, yediler, kırklar, kutuplar, gavslar gibi ortaklar kabullenen bahtsızlar da mevcuttur.
Meseleye vakıf olan ilim sahipleri Rabbimizin “Biz” ifadelerini “Biz Azimüşşan” olarak ifade etmek sûretiyle isabetli bir anlayış ve hizmet ortaya koymuşlardır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ