







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
KAF SÛRESİ’NE GİRİŞ
Adını 1. âyetteki, ق [kaf] harfinden alan sûrenin iniş tarihi tam olarak bilinmese de, içeriğinden Mekke döneminin ortalarında indiği anlaşılmaktadır.
Bir önceki sûre olan Mürselât sûresi’nin, Artık bundan [Kur’ân’dan] sonra hangi söze inanacaklar? Mealindeki son âyetinin devamı niteliğinde başlayıp gelişen sûrede Kur’ân ve Peygamber ilişkisi açıklanmakta, âhirete ait bazı sahneler canlandırılmakta ve diğer sûrelerde olduğu gibi geçmişte yaşamış olan inançsızların kötü sonları ibret olarak aktarılmaktadır.
Bilindiği üzere, öldükten sonra dirileceklerine ve yaptıkları her çeşit amelin hesabını vereceklerine inanmak, Mekkeli müşriklerin işlerine gelmiyordu. “Bu olmayacak bir iş… Olabileceğini akıl da kabul etmez. Her zerremiz toprakta darmadağın olduktan ve üstünden binlerce yıl geçtikten sonra bu dağınık parçaların tekrar bir araya getirilmesi, vücudumuzun yeni baştan düzenlenip-diriltilip ayağa kaldırılması olacak şey midir?” diye bu inancı reddediyorlardı.
Yüce Rabbimiz bu sûrede de inançsızları ikna etmek için yine insanın hem içinden hem de çevresinden kanıtlar göstermekte, ölümden sonra dirilmenin ve haşr’ın kesinlikle gerçekleşeceğini bildirmektedir.
Kur’ân’da yapı ve içerik bakımından bu sûrenin ikizi diyebileceğimiz bir başka sûre de Sâd sûresi’dir. Bu sebeple Kaf sûresi’nin anlaşılmaya çalışılması sırasında Sâd sûresi’nin de okunması ve anlaşılmaya çalışılmasının büyük yarar sağlayacağı kanaatini taşımaktayız.
RAHMAN, RAHIM ALLAH ADINA
MEAL:
1. Kaf/100. Çok şerefli/çok büyük Kur’ân’a kasem olsun ki,
2–3. ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler.
4. Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır.
5. Aksine, hakk kendilerine geldiği zaman onu yalanladılar, onun için onlar karmakarışık bir iş içindedirler.
6. Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, onu Biz hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz!
7. Ve Biz yeri yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı- göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik;
8. Allah’a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak.
9. Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.
10. Tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da;
11. kullara rızık olmak üzere. Ve Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte çıkış [diriliş] böyledir.
12. Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ashâb-ı Ress ve Semûd yalanlamıştı.
13. Âd, Firavun ve Lût’un kardeşleri,
14. Ashâb-ı Eyke ve Tübba kavmi de. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da Benim azabım hakk oldu.
15. Peki Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler.
16. Ve and olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.
17. Onun sağından ve solundan oturmuş [yerleşik] iki tespitçi tespit edip dururken,
18. o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.
19. Ölümün sarhoşluğu gerçekten hakk ile gelmiştir de: –“ (Ey insan!) İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir.”–
20. Ve Sur da üflenmiştir. –“İşte bu, korkutulan gündür.”–
21. Ve herkes, kendisiyle beraber bir sâik [sürücü] ve bir şâhit bulunarak geldi.
22. Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir.
23. Ve onun karîni [yaşıtı olan arkadaşı] dedi ki: “İşte yanımdaki hazır.”
24. “Haydi ikiniz, atın cehenneme her inatçı kâfiri;
25. o hayrı alabildiğine engelleyen, zalim ve şüpheci olanı.
26. O ki Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmişti. Haydi, ikiniz birlikte onu şiddetli azaba atın.”
27. Onun karîni [yaşıtı olan arkadaşı] dedi ki: “Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi uzak bir dalâlet [kayboluş/sapıklık] içindeydi.”
28. (Allah) buyurdu ki: “Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim.”
29. Benim huzurumda Söz değiştirilmez. Ve Ben kullara asla zulmedici değilim.
30. Biz, o gün, cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “Daha var mı?” der.
31. Cennet de muttakîlere uzak olmayıp yaklaştırılmıştır.
32–33. İşte bu, çokça yönelen ve çokça koruyan, Rahmândan gaybda [tenhada, kimsenin kendini görmediği yerlerde] iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen [gönülden bağlı olan] herkes için söz verilendir.
34. –“Selâm ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür.”–
35. Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.
36. Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri helâk ettik. Öyle ki onlar beldeleri delik deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı?
37. Şüphesiz ki bunda kalbi [aklı] olan veya kendisi şahit olarak kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.
38. Ve kesinlikle Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattık. Ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.
39. O nedenle, sen onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbîh et,
40. ve geceden bir bölümde. Ve secdelerin artlarında da O’nu tesbîh et.
41. Ve sen bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver;
42. o gün o çağrıyı gerçek olarak duyarlar. İşte bu çıkış [diriliş] günüdür.
43. Gerçekten Biz, evet Biz, hayat veririz ve öldürürüz. Dönüş de yalnız Bizedir.
44. O gün yer onlardan çabuk yarılır. İşte bu, sadece Bize kolay bir haşrdır [toplamadır] .
45. Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin. O halde sen, benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver.
TAHLİL:
1. Kaf. Çok şerefli/çok büyük Kur’ân’a kasem olsun ki,
KAF [100] : ق [kaf] harfinin tek başına iken herhangi bir anlamı yoktur. Hatırlanacak olursa bu uygulama ilk olarak Kalem sûresi’nde ortaya çıkmış ve o sûrenin ilk âyetinde de ن [nun] harfi tek başına yer almıştı.
“Huruf-ı mukattaa” [kesik harfler] denilen bu harflerin her biri hakkında geçmişte çok değişik yorumlar yapılmıştır. Bu görüşlerden bir kısmı Kalem sûresi’nin tahlilinin yapıldığı sayfalarda okuyucuya arz edilmişti. O açıklamalar doğrultusunda ifade etmek gerekirse, sûrenin başındaki ق[kaf] harfi, Ebced hesabına göre “100” sayısını ifade ediyor olabilir. (Ebced hesap tablosu ve açıklama Kalem sûresi’nde verilmiştir.)
Aklını kullanan Müslümanlar için bir uyarı olacağını düşünerek, konu hakkında mevcut eserlerde yer alan görüşlerden kaf harfi ile ilgili olan bazılarını aktarıyoruz:
“O, yeryüzünü kuşatan ve kendisinden dolayı da semânın yeşil göründüğü yeşil zümrütten bir dağdır. Semânın her iki yanı onun üzerindedir. Semâ ise onun üzerinde kubbe şeklinde örtülmüştür. İnsanların ele geçirdikleri zümrütler bu dağdan düşenlerdir.” (İbn-i Zeyd, İkrime ve ed-Dehhak)
“O, Kaf dağıdır. Zülkarneyn Kaf dağını gördü. (Vehb)
“O, Allah’ın isimlerindendir.” (İbn-i Abbâs)
“O, Kur’ân’ın isimlerindendir.” (Katâde, İbn-i Abbâs)
“O, Allah’ın Kadîr, Kâhir, Karîb, Kabıd, Kahhâr isimlerinin baş harflerdir.” (el-Kurazî)
“O, قف [kıf=dur] demektir. Yani, bizim verdiğimiz emir ve yasaklara uy, onları aşma anlamında bir emirdir.” (Ebû Bekr el-Verrak)
“O, Peygamberin kuvvetidir.” (İbn-i Atâ)
Görüldüğü gibi mantıkî bir dayanağı bulunmayan ve sadece adı geçen zatların şahsî tercihlerini yansıtan bu görüşlerin herhangi bir ciddiyeti yoktur. Buna rağmen ciddiye alınarak birçok eserde yer verilen bu görüşler, maalesef toplumlar tarafından da ciddiye alınmaktadır.
“Mukattaat” denen bu harfler sadece birer harf midir yoksa rakam mıdır; ne anlama gelmekte veya neyi simgelemektedirler? Bununla ilgili gerçeklerin Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar tarafından bilindiği kanısındayız. Ne var ki, bu konuyla ilgili bilinenlerin bize kadar ulaşamadığını düşünüyoruz. Kanaatimiz, bunun nedeninin muhtemelen hicrî I. yüzyıldan sonra ortaya çıkan ihmal olduğu yönündedir.
Çok şerefli/çok büyük Kur’ân’a kasem olsun ki,
Bu âyette Kur’ân, Burûc/21‘deki gibi Rabbimizin sıfatları arasında yer alan el-mecîd sıfatıyla nitelenmiştir. المجيد [mecîd] sözcüğü, “çok şerefli ve çok büyük” demek olup Burûc/15‘de bizzat Rabbimizin sıfatı olarak da yer almıştır.
Mecîd sözcüğü bu âyette;
a) “Çok büyük”olarak kabul edilirse, âyetteki ifade de “çok büyük Kur’ân” olarak anlaşılır. Kur’ân’ın “çok büyük” olarak nitelenmesi, insanlığa olan faydasının çok muazzam olmasından dolayıdır. Ayrıca Kur’ân, azîm olan Allah’ın bir öğüdü olduğundan ve büyüğün öğüdü de büyük olacağından bu sıfatla nitelenmiştir. Kur’ân aynı zamanda büyüklük, ululuk delilidir de… Çünkü hiç kimse Kur’ân gibisini getirmeye muktedir olamamıştır, olamayacaktır da… Dolayısıyla, bâtılın ona önünden-arkasından yaklaşması söz konusu değildir. O değiştirilemez, buna güç yetirilemez.
b) “Çok şerefli” olarak kabul edilirse, âyetteki ifade de “çok şerefli Kur’ân” olarak anlaşılır. Zaten Kur’ân da, aradığını onda bulmak isteyen herkesin umduğu biçimde kerîmdir [şereflidir] . Çünkü Kur’ân kendisine yapışan hiç kimseyi başka şeylere muhtaç etmez. Kendisine başvuran herkesi aradığına kavuşturmak sûretiyle amacına ulaştırır. Bu nedenle Kur’ân, muhtaç olana umduğunu verme anlamında da iyiliğin, keremin [şerefin] ve cömertliğin zirvesidir.
Dikkat edilirse, 1. âyet bir kasem cümlesinin kasem bölümüdür. Ne var ki, görünürde kasem cümlesinin kaseme cevap bölümü yoktur. Bu durum, kasem cümlesinin yarım bırakıldığı izlenimini vermektedir. Çünkü çok şerefli Kur’ân kanıt gösterilerek güçlendirilmek istenen yargı, âyetin devamında mevcut bulunmamaktadır.
Dikkat çekicidir ki, gerek eskiler ve gerekse çağdaş Kur’ân uzmanları bu durumdan hiç rahatsız olmamışlar, bir edebiyat mucizesi olan Kur’ân’da böyle eksikliklerin, anlam bozukluklarının olamayacağına zihin yormadan, tıpkı bundan önceki kasem cümlelerinde de eleştirdiğimiz “geçiştiriverme” alışkanlıklarına bağlı kalarak burada da 1. âyetin sonuna noktayı koyuvermişlerdir. Öyle ki, çeşitli meal ve tefsirlerde kasem cümlesi, kasem vurgusu imiş gibi değerlendirilmiş, buna karşılık kasemin cevabının ne olduğu hakkında ikna edici bir açıklama yapılmayarak kasem cümlesinin ilk bölümü askıda bırakılmıştır.
Muhammed Esed gibi bazı çağdaş bilginler ise, çareyi kasem cümlesini bozmakta bulmuşlar, kasem cümlesine “inşa cümlesi” [dilek kipi] nitelikli olarak “…düşün!” şeklinde bir anlam yükleme cihetine gitmişlerdir. Bu anlayışta olanlar bize göre çok hatalı bir tutum sergileyerek âyetlere; Asr sûresi‘nde, “Zamanın akıp gidişini düşün!”; Tîn sûresi‘nde, “İnciri ve zeytini düşün!”; Duha sûresi‘nde, “Aydınlık sabahı düşün!”; Fecr sûresi‘nde, “Şafağı düşün!” şeklinde anlamlar vermişlerdir. Böylece Kur’ân’ın eksik ve yanlış anlaşılmasına yol açmışlardır.
Bazıları ise kaseme gizli bir cevap bulma yoluna gitmişler ve konumuz olan kasem için “…kasem olsun ki, sen uyarcısın” veya “…kasem olsun ki, ölümden sonra dirilme ve dönüş mutlaka olacaktır” şeklinde cevaplar takdir etmişlerdir. Hatta takdir edilen bu tür cevapların bazı meal ve tefsirlerde âyetin orijinalinde varmış gibi gösterildiği bile olmuştur.
Doğrusu şu ki, edebiyatta cümlenin bir bölümünün söylenmemesi, gizli bırakılması şeklinde anlam zenginleştirmeye yönelik bir uygulama vardır ve Arapça’da bu uygulamaya “hazf sanatı” denmektedir. Ancak, bir örneğini Alak/11-12‘de gördüğümüz, bir diğer örneğini de bu sûrenin 3. âyetinde göreceğimiz “hazf sanatı” kasem cümlelerinde uygulanmaz. Çünkü diğer cümle türlerinde anlama zenginlik katan bu sanat, kasem cümlesinde konunun eksenini kaybettirir. Hele de kasem cümlesinin birinci bölümünün söylenip ikinci bölümünün zikredilmemesi, kelâmı kelâmlıktan çıkarır. Burada takdir edilen cevaplar sûrenin başlangıç bölümünü kısmen anlamlı hâle getirse de, kasemin cevabının bulunduğu pasajda ortaya çıkmış olan anlam kargaşasına bir çare olamazlar. Bu sebeplerden dolayı burada hazf sanatı uygulandığı görüşüne katılmıyoruz.
Bu konuyla ilgili gerçekçi bir çözüm üretebilmek, bilgi, samimiyet ve cesaretten oluşan üç yönlü bir donanımı gerektirmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, sûrelerin oluşumu Allah ve Peygamberimiz tarafından yapılmamış, Kur’ân sahabe tarafından toplanıp kitaplaştırılmıştır. Dolayısıyla konumuz âyette olduğu gibi, bize göre sûrenin düzenlenmesinden kaynaklanan bu tip hataların, bu incelikleri düşünecek kadar müsait ortama sahip olmayan sahabeden kaynaklanması mümkündür. İşte, sözü edilen samimiyet ve cesaret bu noktada lâzımdır ve tespit edilen gerçekler açıklanmalıdır. Bunların geçmişte dile getirilmemiş olması, susmayı gerektirmemektedir.
Bu durumda yapılacak şey, aynen Burûc sûresi‘nde yaptığımız gibi, Kaf/45‘in içinde kaseme cevap formatında olan bir âyetin var olup olmadığını araştırmaktır. Yapılacak tetkik sonunda 4, 18, 22 ve 37. âyetlerin kaseme cevap formatında oldukları görülecektir. Çözüme giden yol, bu dört âyetin 1. âyetteki kasemin cevabı olup olamayacakları yönünden dikkatle incelenmesinden geçmektedir. Bu inceleme yapıldığında ortaya şu sonuçlar çıkmaktadır:
4. Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır.
Olumlu fiil cümlesi olan bu âyette normal şartlarda ل [le] ve قد [kad] edatlarının bulunması gerekirken, ل [le] edatı mevcut değildir. Ancak, kadim Arapça’da birçok örneği olduğu ve Kur’ân’da da birçok uygulaması görüldüğü gibi, bazı durumlarda le edatının kaldırılması söz konusu olabilmektedir. Diğer taraftan bu âyet kendi paragrafındaki anlam bütünlüğünün bir parçasını teşkil etmektedir. Dolayısıyla, bu âyetin bulunduğu paragraftan alınıp başka bir yere bağlanması durumunda hem âyetin kendi anlamı, hem de bulunduğu paragrafın anlamı bozulmaktadır. Sonuç olarak bu âyetin kasemin cevabı olarak değerlendirilmesi uygun değildir.
18. (İnsan) hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, hazır biri bulunmasın.
Orijinali olumsuz bir fiil cümlesi olan bu âyet, dilbilgisi kurallarına göre kasem cümlesinin cevap kısmını oluşturabilir. Ne var ki, bu âyet de 4. âyet gibi kendi paragrafına aittir. Oradan alınıp başka bir yere bağlanması durumunda hem kendi anlamı, hem de bulunduğu paragrafın anlamı bozulmaktadır. Bu nedenle, ilk örnekteki gibi, bu âyetin de kasemin cevabı olarak değerlendirilmesi uygun düşmemektedir.
22. Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir.
Bu âyet de dilbilgisi kurallarına göre kaseme cevap olabilecek tüm koşulları taşımaktadır. Ancak diğerlerinden farklı olarak anlam itibariyle bulunduğu pasaj ile bir uyum göstermemekte, sanki orada gereksiz gibi durmaktadır.
37. Şüphesiz ki bunda kalbi olan ve kendisi şâhit olarak kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.
Dilbilgisi kurallarına göre kaseme cevap olabilecek bir cümle olmasına karşılık bu âyet de bulunduğu pasajın anlam bütünlüğü ile uyum içindedir ve bu âyetin de başka bir yere bağlanması pek uygun görünmemektedir.
Yukarıdaki saptamalar sonucunda kasemin cevabının 22. âyet olduğu anlaşılmaktadır. Bu demektir ki, ilk Mushaf’ı hazırlayan sahabe, 1. âyetteki kasemin cevabı olan cümleyi 22. sıraya yerleştirmiştir. Buna benzer bir başka tespitimizi de inşallah Sâd sûresi‘nin incelemesinde sunacağız.
Bu durumda sûrenin 1. ve 22. âyetlerinden oluşan kasem cümlesi şu şekilde olmaktadır:
1. Kaf. Çok şerefli Kur’ân’a kasem olsun ki,
2. [22] . Kesinlikle sen bundan [şerefli Kur’ân’dan] gaflet içinde [duyarsız] idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir.
Bu hüküm tarihî gerçeklerle de örtüşmektedir. Çünkü Peygamberimiz, peygamber seçilmeden evvel Kur’ân’dan habersiz ve tüm vahiyler hakkında da gâfildi [duyarsızdı, ilgisizdi] . Yani, vahiy ve vahyin içeriği konusunda bilgi sahibi değildi, bu konularda kitap okumamış ve yazmamıştı [kendisine peygamberlik verileceğini bilmiyor ve ummuyordu] . Kasem cümlesinde de belirtildiği gibi, bu hususların doğruluğuna şerefli Kur’ân âyetleri de şâhittir, kanıttır:
De ki: “O çok büyük bir haberdir. Siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Onlar birbirileriyle tartışırken, benim Mele-i A‘lâ’ya [Kur’ân’a] dair bir bilgim yok idi. Ancak ben açıktan açığa bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor.” (Sâd/67-70)
İşte Biz böylece emrimizden olan ruhu vahyettik. Yoksa sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de doğru bir yola götürüyorsun. (Şûrâ/52)
Biz bu Kur’ân’ı sana vahyederek, kıssaların/hikâyelerin en güzelini anlatıyoruz. Oysaki sen, bundan önce kesinlikle gâfillerden idin [bunlara karşı duyarsız olanlardan idin] . (Yûsuf/3)
Ve sen bundan önce herhangi bir kitaptan okumuyordun; onu sağ elinle de yazmıyorsun. Eğer öyle olsaydı, bâtılcılar mutlaka kuşku duyacaklardı. (Ankebût /48)
Ve sen Kitap’ın sana verileceğini umuyor değildin. (O) ancak Rabbinden bir rahmet olarak (verildi). Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma [yardımcı olma] . (Kasas/86)
22. âyetin bulunduğu pasajdan alınıp 2. sıraya konulmasından sonra ise 22. âyetin yer aldığı pasaj şu duruma gelmektedir:
20. Ve Sur da üflenmiştir. “İşte bu, korkutulan gündür.”
21. Ve herkes, kendisiyle beraber bir sâik [sürücü] ve bir şâhit bulunduğu hâlde geldi.
23. Ve onun karîni [yaşıtı olan arkadaşı] dedi ki: “İşte yanımdaki hazır.”
24. “Haydi ikiniz, atın cehenneme her inatçı kâfiri;
25. o hayrı alabildiğine engelleyen, zalim ve şüpheci olanı.
26. O ki Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmişti. Haydi, ikiniz birlikte onu şiddetli azaba atın.”
27. Onun karîni [yaşıtı olan arkadaşı] dedi ki: “Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi uzak bir dalâlet [kayboluş/sapıklık] içindeydi.”
28. (Allah) buyurdu ki: “Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim.”
29. Benim huzurumda Söz değiştirilmez. Ve Ben kullara asla zulmedici değilim.
Gerek 1. âyetteki kasem cümlesi, gerekse 22. âyetin içinde bulunduğu pasaj, yukarıdaki tertiple okunduğunda, Rabbimizin mesajı gâyet iyi anlaşılmakta, aksi takdirde ise her iki pasaj da anlaşılamamaktadır.
22. âyetin 1. âyetten sonraki sıraya yerleştirilmesi sonucunda dikkatlerin Kur’ân’a çekildiği görülmekte ve yapılmış olan açıklamadan anlaşılmaktadır ki, Kur’ân’ın mucizeliğinin Peygamberimiz ile bir ilgisi yoktur.
Gerçekler böyle iken kâfirlerin buna verdikleri tepki ise şu şekildedir:
2–3. Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler.
Kur’ân’ın daha önce inmiş olan bölümlerinden de biliyoruz ki, Allah’ın, Elçisi vasıtasıyla bildirdikleri, Mekke’nin azgın ve küstah ileri gelenlerinin mevcut düzenlerine ve dümenlerine uygun düşmemiştir. Bu sebeple bu kodamanlar kendi düzenlerinin bozulmaması için birçok sudan sebebin arkasına sığınarak Rabbimizin bildirilerine karşı çıkmışlardır. Kimi zaman kendileri gibi beşerden bir peygamber gelmesini yadırgayarak, “Niye bir melek gelmedi?” demişler, kimi zaman da “Öldükten sonra dirilmek mi olurmuş?” diyerek inkâr içerikli bir şaşkınlık sergilemişlerdir.
Oysa hayret gösterdikleri durum, sağduyulu insanların kolayca ve gönül huzuru ile kabullenebileceği normal bir durumdur. Çünkü rahmân ve rahîm Allah, uyarıcı ve öğütçü olarak kendileri ile aynı hisleri duyan, aynı şeyleri hisseden, kendi dillerini konuşan, onları her yönüyle anlayan ve kendilerinin tahammül derecelerini bilen bir kimseyi peygamber seçmiştir. Yüce Allah kendi içlerinden birini seçip elçi yapmıştır ki, içinde bulundukları yanlış tutumu sürdürecek olurlarsa bu elçi onları bekleyen felâket konusunda dikkatlerini çeksin ve aralarında yükümlülükleri ilk yüklenen, mesajı ilk uygulayan kişi olarak diğerlerine örnek olsun, onlara doğru yönü nasıl bulabileceklerini göstersin. Fakat âyetlerden, müşriklerin peygamberlik kurumunun bizzat kendisini garip karşıladıkları, özellikle de bu uyarıcı Peygamber’in duyurduğu yeniden dirilme konusuna hayret ettikleri anlaşılmaktadır.
Oysa ilk âyetten buraya kadar gelen vahiyler bize göstermektedir ki, “yeniden dirilme” konusu, İslâm inanç sisteminin temeli niteliğindedir. Çünkü sadece Allah’a teslimiyeti ve yalnızca Allah’ın mesajına uymayı öğütleyen İslâm, Rabbimizin hiç kimseye zerrece haksızlık yapmayacağını, herkesin yaptıklarının karşılığını mutlaka göreceğini söylemektedir. Yani, her amele mutlaka karşılığı verilecek, iyiler ödüllerini alacak, kötülerin yaptıkları yanlarına kâr kalmayacaktır. Ancak, bu karşılıklar bazen yeryüzünde verilecek, bazen da yolculuğun en sonundaki kesin hesaba ertelenecektir. O hâlde kesin hesabın görüleceği bir başka dünya [âhiret] mutlaka var olmak durumundadır. Bir başka ifadeyle belirtmek gerekirse, kesin hesabın görülmesi için yeniden dirilme kaçınılmazdır.
4. Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır.
İnkârcıların 3. âyette nakledilen, Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür şeklindeki itirazları ve Allah’a dönüşü inkârları başka âyetlerde de dile getirilmiştir:
Ve onlar, “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabb’lerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10)
4. âyet, inkârcıların bu bahanelerine verilen cevaptır. İnkârcıların yeniden dirilmeyi alışılmıştan uzak [imkânsız] zannetmeleri, yaratılış gerçeğini ve bölümlerini ayrıntılarıyla bilmemelerinden, yani bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Hayat ilminin bütün sırları keşfedilmiş olsa idi, herhâlde ölümden sonra dirilme de akıllara pek uzak gelmezdi. Ama Yüce Allah bu sırları bilmekte ve ona göre yaratmaktadır:
De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek ve O her yaratmayı çok iyi bilir.” (Yâ-Sîn/79)
Rabbimiz, öldükten sonra çürüyüp toprak olanlara ne olduğunu, varlıklarını nelerin oluşturduğunu ve varlıkları oluşturan parçalardan nelerin kaybolup nelerin kaybolmadığını, nelerin şekil değiştirerek mevcut kaldığını [varlıklarını koruduğunu] , bu parçalar arasındaki bağların neler olduğunu bilmektedir. Âyette bu bilgilerin korunduğu da bildirildiğine göre, insanların öldükten sonra çürüyüp toprağa karışmaları, onların kaybolup gittikleri anlamına gelmez. Hayatın bu topraktan [maddeden] yeniden başlaması, daha önce bir kez gerçekleşmiştir ve sürekli gerçekleşmeye devam edip gitmektedir.
5. Aksine, hakk kendilerine geldiği zaman onu yalanladılar, onun için onlar karmakarışık bir iş içindedirler.
Asr sûresi’nin tahlilinde genişçe açıklandığı gibi, الحقّ [hakk] sözcüğünün asıl anlamı, “uygunluk ve denk gelme” demektir. Özet olarak tekrarlamak gerekirse, Kur’ân’da hakk, kesin mucizelerle sabit olan peygamberliği, Peygamberimizin doğruluğuna dair olan aklî delilleri, indirilen Furkân’ı [Kur’ân’ı] ve mutlaka gerçekleşecek olan haşrı [âhirette dirilip toplanmayı] ifade etmektedir.
Âyete göre inkârcılar, “hakk”ı, yani kendilerini yaratmış olan Allah’ın ilmini, gönderdiği kitapını ve Peygamberini gelir gelmez yalanlamışlardır. Bu yalanlamalarının sonucu olarak da pek karışık bir hâl içinde çalkalanmaktadırlar. Peygamberimize de bazen sihirbaz, bazen kâhin, bazen şâir diyerek şaşkınlık içinde inkâr etmekte, ama aynı zamanda da ızdırap içinde yüzmektedirler.
Herkes bilir ki, hakktan uzak yaşayanlar hevâlarına uyarak sıkıcı işlere tevessül ederler ve bunun sonucunda da sürekli bunalım içinde yaşarlar. Vicdanları onları rahatsız eder durur, toplum içinde mahcup ve ezik kalırlar.
KARMAKARIŞIK BİR İŞ:
Âyetteki, مريج [merîc] sözcüğü, “bomboş, muhtelif, karışık, sıkıntı veren” anlamlarına gelmektedir. Bu sebeple âyetten bir kaç tane güzel anlam çıkarmak mümkündür:
6. Peki, onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, Biz onu hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz.
Bu gibi âyetlerde Rabbimizin الصّبور [sabûr] sıfatının tecellileri görülmektedir: Yüce Allah suçlarından dolayı insanları hemen kahredivermez; onlara sürekli ikna edici örnekler verir, düşünüp anlayabilecekleri aklî deliller gösterir. İşaret ettiği enfüsî [kendinden] ve afakî [çevresinden] kanıtlarla insanı doğru inanca yönlendirir. Rabbimizin bu âyette dikkat çektiği kanıt semâ‘dır.
Burada السّماء [semâ=gök] , akıl almaz derinlik ve büyüklükteki “kâinat”ı ifade etmektedir. Büyüklüğü, güneşin parlaklığı sebebiyle gündüzleri çıplak gözle yeteri kadar görülemeyen kâinat, geceleri milyarlarca yıldızın saçtığı ışıkla insanı büyüklüğü konusunda hayrete düşürmektedir. Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu büyüklük, özellikle teleskopla bakıldığında daha da baş döndürücü bir hâl almaktadır. 6. âyette ifade edilen semâ, içinde güneşten binlerce defa daha parlak yıldızların, dünyadan binlerce defa daha büyük gezegenlerin bulunduğu, bütün bu gök cisimlerinin uçan birer nesne gibi içinde yüzdükleri muazzam kâinatı simgelemektedir.
Semâ‘nın insanlığın gözü önüne serilen ilâhî bir kanıt olduğu, Kur’ân’da başka âyetlerde de dile getirilmiştir:
Ki O, yedi göğü birbiri üzerine yarattı. Rahmân’ın yaratmasında bir çatlaklık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür! Gözün, aciz bir hâlde sana dönecektir. Ve o çok bitkindir. (Mülk/3-4)
Ve gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir] . Ve O, çok iyi yaratandır, çok iyi bilendir. (Yâ-Sîn/81)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Mümin/57)
Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki O, her şeye gücü yetendir. (Ahkâf/33)
Yukarıdaki âyetleri de dikkate alarak 6. âyetin takdirini şöyle yapmak mümkündür: “Bu hayrete düşüren büyüklüğe, derinliğe rağmen kâinat düzeni o kadar sağlamdır ki, kâinatın içindeki gezegen, yıldız, galaksi, gökada sistemleri, aralarında herhangi bir yarık, çatlak olmadan birbirleri ile uyumlu ve kopmaz bir irtibat içindedir. Göklerin yapısının insanın yapısından daha büyük olmasına rağmen, insandan daha karmaşık yapıda olan bu muhteşem semâda hiçbir düzensizliğin olmaması, Bizim gücümüzün ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.”
Hâlâ yeni keşiflerin yapıldığı güneş sistemini içinde bulunduran Samanyolu galaksisi, bünyesinde güneş benzeri yaklaşık 100.000.000.000 yıldız barındırmaktadır. Gözlenebilir evrende ise yaklaşık 10.000.000.000 galaksi olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakamlar, bu büyüklükler sadece evrenin gözlenebilir kısmı için söz konusu olup belki de kâinatın gerçek boyutu karşısında okyanustaki bir damla gibidir. Dolayısıyla bu muhteşem varlık âlemini yaratırken hiç yorgunluk duymadığını bildiren Allah’ın kudret ve azameti sonsuzdur. Bu kudret ve azameti değil ölçmek, düşünmek bile insan aklının kapasitesini aşmaktadır. Hâl böyle iken, “Öldükten sonra tekrar nasıl diriltilebiliriz?” diye yapılan inkâr, sağlıklı düşünen aklın yapacağı bir şey değildir.
Sûrenin sonunda Kur’ân Araştırmaları Grubu’nun, Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize adlı eserinden, “semâ”nın yapısı hakkında bir alıntı yer almaktadır.
7. Ve Biz yeri de yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı-göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik;
Bu âyette geçen “dağlar” ve “yerin döşenmesi” konuları Şems ve Mürselât sûrelerinin tahlilinde açıklandığı için burada tekrar detaylandırılmamıştır.
8. Allah’a yönelen her kula, gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak.
Bu âyet, kendinden önceki [6–7.] âyetlerdeki fiillerin “mutlak” veya “lieclih” mef‘ulü durumundadır. Bu mef‘ul türleri Türkçe’deki “durum zarfı”na karşılık gelmektedir. Bu nedenle bu üç âyet [6–8. âyetler] , bir cümle içinde toplanarak şu şekillerde takdir edilebilir:
1) Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, Biz onu Allah’a yönelen her kula, gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak, hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz.
2) Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, Biz onu Allah’a yönelen her kula, gönül gözünü açması ve ona öğüt olması için, hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz.
3) Ve Biz, Allah’a yönelen her kula, gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak yeri de yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü çeşit her çiftten bitkiler bitirdik.
4) Ve Biz Allah’a yönelen her kula, gönül gözünü açması ve ona öğüt olması için yeri de yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü çeşit her çiftten bitkiler bitirdik.
8. âyetteki, Allah’a yönelen her kul ifadesi, aklını kullanıp tefekkür eden kişilerin arasında ancak Allah’a yönelenlerin öğüt alabileceğini bildirmektedir. Bilindiği gibi, bilim adına olduğu iddia edilen yaklaşımların pek çoğunda, yeryüzünde ve gökyüzünde milyarlarca yıldan bu yana meydana gelmiş oluşumlar, –bir “yaratıcı” kavramının “bilim”le bağdaşmadığı anlayışıyla– hep tesadüflerle izah edilmiştir. Oysa evrendeki değişim ve gelişim kanunlarının tesadüflerle açıklanması, bu muhteşem düzenin, hesaplanması bile neredeyse imkânsız küçüklükteki ihtimallere dayandırılması demektir ki, asıl bilimle [matematikle, mantıkla] bağdaşmayan anlayış budur.
Aslında bu evren, her dilde okunabilen ve her vesile ile anlaşılabilen, herkese açık bir kitaptır. Bu kitap, bakar kör olmamak şartı ile üst düzeyde bilgiye sahip kişiler tarafından da, dağ başında medeniyetten uzak bir çoban tarafından da okunabilmektedir. Yani, Allah’a yönelen ve aklını çalıştıran herkes, bu evrenin bilinçle tasarlandığını, belirli bir programa bağlı olarak devam ettiğini anlayabilir ve böyle muhteşem bir düzeni de ancak yüce bir Yaratıcının [Allah’ın] programlayabileceğini idrak edebilir.
9–11. Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla da kullara rızk olmak üzere/kullara rızk olsun diye bahçeler ve biçilecek taneler, tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları bitirdik. Ve Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte çıkış [diriliş] böyledir.
6–8. âyetlerdeki kısa açıklamalardan sonra evren kitapının bazı sayfalarını gözler önüne sermeye devam eden Rabbimiz, bu âyetlerde de yeniden dirilme konusunu gündeme getirmiştir.
Çıkış‘ın, tıpkı bereketli bir suyun gökten ölü toprağa indirilmesi sonucunda ölü topraktan bitki ve ağaçların çıkması gibi olacağını bildiren Yüce Allah, bu tarifle inançsızlara diriltmeyi sanki laboratuarda tatbikî olarak göstermektedir.
Bu âyetler, özellikle Arabistan gibi kurak iklim şartlarında yaşayan insanlara, tam anlayacakları dilden hitap etmektedir. Zira Arabistan halkı yaşarken görmektedir ki, bazen beş sene boyunca bir damla bile yağış düşmeyen bölgelerde, kavrularak ne bitki ne de hayvan hiçbir canlının yaşayamayacağı hâle gelen topraklarda, azıcık da olsa yağmur yağması ile otlar bitmekte, böcekler canlanıvermektedir.
Yüce Rabbimiz bu âyetlerde sanki şöyle demektedir: “Yerküreyi canlı yaratıkların yaşaması için uygun bir yer yapan, yeryüzünün cansız toprağını gökyüzünün cansız suyu ile birleştirerek bağ ve bahçelerde göz alıcı bin bir çeşit bitkiyi yaratan, bu bitkileri tüm canlılar için rızk ve hayat kaynağı kılan Allah hakkında ölümden sonra diriltmeye gücü yetmeyeceği şeklinde bir düşünce beslemeniz akılsızca bir zandır. Siz, tamamen kuru ve cansız olan bir bölgenin yağmur taneleri düşer düşmez hayat bulduğunu, ölmüş olan köklerin aniden dirildiğini, bin bir çeşit böceğin o ölü topraktan çıkarak koşuşmaya başladığını gözlerinizle görüyorsunuz. İşte bu gördüğünüz, ölümden sonra dirilmenin imkânsız olmadığının apaçık ispatıdır.”
Rabbimiz başka âyetlerde de yağmur ile ölü topraktan bitkilerin çıkmasını ölümden sonra âhirette dirilmeye örnek olarak göstermiştir:
Ve ölü toprak onlara bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyorlar. (Yâ-Sîn/33)
Yine O’nun âyetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir kavim için nice deliller vardır. (Rûm/24)
Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir göz at; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir. (Rûm/50)
O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız. (Rûm/19)
Yukarıdaki âyetlerden başka, Nahl/65, Ankebût/63, Fâtır/9, Câsiye/5, Hadîd/17 âyetleri de aynı anlamdadır.
Şerefli Kur’ân da, bereketli su gibidir. Ölmüş, kokuşmuş, yozlaşmış birey ve toplumlar da bu bereketli suyla yeniden canlanabilirler.
12–14. Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ashâb-ı Ress, Semûd, Âd, Firavun, Lût’un kardeşleri, Ashâb-ı Eyke ve Tubba kavmi yalanlamıştı. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da Benim azabım hakk oldu.
Benzerleriyle daha önce de karşılaştığımız bu âyetlerde hem ibret, hem uyarı, hem de Peygamberimize teselli vardır. Rabbimiz, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayanları imha ettiğini bildirmek sûretiyle peygamberlerini sahipsiz bırakmadığını, güçlendirdiğini göstermiş ve Peygamberimizin durumunun kendisinden öncekilerden farklı olmadığına dikkat çekmiştir.
Âyetlerde kendilerinden bahsedilen kişi ve toplumlar, muhtemelen ya Arabistan’da ya da Arapların gidip geldikleri yollar üzerinde veya ilişki kurdukları ülkelerde yaşamışlardır. Bu kişi ve toplumların [Ashâb-ı Ress, Ashâb-ı Eyke ve Tubba kavmi] sadece isimlerinin bildirilip haklarında başka hiçbir bilgi verilmemiş olması, Kur’ân’ın indiği dönemde yaşamış olan insanların onlardan ve hikâyelerinden haberdar olduklarını düşündürmektedir. Bu bilgilerin günümüze dek ulaşamaması, muhtemelen ilk tarihî kaynakların bu bilgileri derleyip koruyamamasından kaynaklanmaktadır.
Üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, verilen örneklerden birinin bir kavim değil, kişi oluşudur. Diğer örneklerin hepsi birer topluluğu işaret ederken, Firavun’un doğrudan şahsı örnek gösterilmiştir. Bunun sebebi, Firavun’un kendininki dışında hiçbir görüş, kanaat, hür düşünce ve inanç kabul etmeyerek milletine musallat olması, gittiği yanlış yolda milletini peşinden sürüklemesi, dolayısıyla bütün bir kavmin sapkınlığının sorumlusu olarak kabul edilmesidir. Çünkü bir toplum ancak kendi düşünce ve davranış hürriyetine sahipse sorumlu tutulabilir. Firavun, diktatörlük yaparak milletini güçsüz bırakmış, onu zavallı bir hâle getirmiş, topluca gidilen sapıklık yolunda milletinin günah yükünü de omuzlarına almış ve “tek sorumlu” konumuna gelmiştir.
Ancak, sapıklığın sorumluluğunu tek kişinin yüklenmiş gibi göründüğü böyle bir durumda bile bir toplumun sorumluluktan tümüyle kurtulması söz konusu değildir. Çünkü böyle bir diktatörün kendilerini saptırmasına rıza göstermesi, ses çıkarmama âcizliği de o toplumun cezalandırılması için yeterli olmaktadır:
Fakat ne zaman ki azabı kendilerinden kaldırdık, o zaman onlar sözlerinden dönüverirler. Ve Firavun kavmine seslendi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim? Onun üzerine altın bilezikler bırakılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?” Firavun kendi kavmini hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Gerçekten onlar fâsık bir kavimdi. Nihâyet Bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık [cezalandırarak adaleti sağladık] . Hepsini suda boğduk. Onları sonradan gelecekler için geçmiş ve örnek kıldık. (Zuhruf/50-56)
12–14. âyetlerde bazı kişi ve toplumlara sadece isim vererek işaret edilmiş olmasından maksat, bu toplumların hikâyelerini anlatmak değil, ölümden sonra diriliş haberini veren peygamberleri yalanlayanların âkıbetlerini hatırlatarak kalplere etki etmektir. Örnek gösterilenlerin ortak özelliği, hepsinin de kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamış olmalarıdır.
Ancak, örnek verilen toplumların işledikleri suçu sadece bir tek kendi peygamberlerini yalanlamak olarak görmek doğru değildir. Şöyle ki: Bütün peygamberler kendi toplumlarına Allah tarafından kendilerine bildirilen ortak haberi iletmişlerdir. Bu toplumlar, kendilerine gelen peygamberleri, getirdikleri haberden dolayı yalanlamışlardır. Bu nedenle, yalanladıkları aslında peygamberler değil, Allah’ın bildirdiği haberdir. Dolayısıyla; bir tek peygamberi yalanlamak, bütün peygamberleri ve aslında Allah’ı yalanlamak anlamına gelmektedir.
12–14. âyetler, daha önceki 6 âyette âhiretin mümkün olduğu hakkında gösterilen delillere ek olarak Arapların yakînen bildikleri bazı toplumların ortadan kaldırılışlarını da kanıt göstermekte, böylece âhiretin gerçekleşeceğini “tarih” ile de ispat etmektedir. Çünkü bütün peygamberlerin öne sürdükleri âhiret inancını yalanlayan, insanlıktan çıkmış, alçaklar alçağı konumuna düşmüş inkârcıların çıkardıkları fesat, döktükleri kan ve ahlâksızlıkları sebebiyle helâk edilmeleri, aslında insanın Allah tarafından yakından takip edildiğini, hesaba çekilmeden bırakılmadığını, yaptıkları yüzünden bu dünyada da cezalandırılabileceğini gösteren bir kanıttır.
Âyetlerde adı geçen toplumlardan Âd ve Semûd hakkında daha önceki sûrelerde detaylı bilgi verilmişti. Nûh ve kavmi için ise ilerideki sûrelerde yeri geldiği zaman bilgi verilecektir. Bunların dışında kalan toplumların kronolojik olarak sıralanması ilk kez bu sûrede yapılmış olup Ress, Eykeliler, Tubba toplumları hakkında Kur’ân’da fazla ayrıntı verilmemiştir.
15. Peki, Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler.
Rabbimiz, Fussılet sûresi‘nde çok açık ve net olarak ortaya koyduğu ve şimdiye kadar da birçok örneklerini gördüğümüz genel ilkesi gereği, bu âyette de yine afak ve enfüsteki kanunlarından bir örnek vermiştir.
Onun hakk olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem afakda [dış dünyada] , hem enfüslerinde [kendi içlerinde] âyetlerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanık olmuş olması yetmedi mi? (Fussılet/53)
İLK YARATMA:
Âyette verilen örnek, ilk yaratma‘dır. Bu örnek hem afakî hem enfüsî olarak değerlendirilebilir ve iki şekilde anlaşılabilir:
1) İlk yaratma‘dan, insanın dünyaya getirilmesi anlaşılabilir ki, bu takdirde örnek enfüsî niteliktedir:
Ve o insan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi? Bakıyorsun ki o, apaçık bir hasımdır. Ve kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek vurdu: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecek ve O her yaratmayı çok iyi bilendir.” (Yâ-Sîn/77-79)
2) İlk yaratma‘dan; göklerin, evrenin ve ilk insanın yaratılışı anlaşılabilir ki, bu takdirde örnek afakî nitelik arz eder:
Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki O, her şeye gücü yetendir. (Ahkâf/33)
Hatırlanacak olursa Rabbimiz 6. âyette, Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki? demişti. Burada da, Peki, Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Buyurmuştur. Bize göre bu ifade, ilk yaratılanın gökler olduğuna işaret etmektedir.
Bu açıklamaların ışığı altında 15. âyetin takdiri aşağıda belirttiğimiz şekillerde yapılabilir:
Şu hâlde ilk yaratmada âciz mi kaldık?
Yani, gerek diğerlerini, gerek kendilerini ilk yaratılışla meydana getirmekle kudretimizi göstermiş değil miyiz ki, ikinci bir yaratışı uzak görüyorlar da, Bu uzak bir dönüştür diyorlar? İlk yaratışla kudretimiz tükenmiş de daha sonrasını yaratmaktan güçsüzlüğe mi düşmüşüz? Hayır, öyle olmadığını bilirler. Onlar yeniden yaratılmaktan şüphe ediyorlar.
15. âyet aslında âhiretin akıl yoluyla [mantıkla] ispatı mâhiyetindedir. Çünkü gerek insanın bu dünyada canlı olarak var olması gerçeği, gerekse yer, gök ve evrenin düzeninin gözler önünde sürüp gitmesi Allah’ın bunları yaratmaktan aciz olmadığını açıkça ispat etmektedir. Yüce Allah âdeta, “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın ispatıdır” demektedir.
Bu durumda, kıyâmeti koparttıktan sonra Allah’ın başka bir düzen kuramayacağını, ölüleri tekrar diriltemeyeceğini söylemek mantıklı bir yaklaşım değildir. Çünkü Allah bunları yapmaktan aciz olsa idi (hâşâ), önceden de yapamaz, gördüğümüz hiçbir varlığı yaratamazdı.
Şu hâlde; insanı ve evreni yoktan var eden Gücün yarattığı varlıklara bakarak, O’nun bu varlıkların hayatlarını ellerinden aldıktan sonra onları tekrar yaratabileceği [diriltebileceği] sonucuna varmak gayet sağlıklı bir akıl yürütme biçimidir. Bunun aksini söylemek ise, yani değişmez kanunlara dayanan muhteşem bir düzen içindeki evreni yoktan yaratmış olan Gücün, yarattığı bu varlıkları yine Kendi koyduğu kanunlarla değiştirdikten [ölmelerini sağladıktan] sonra başka bir düzen içinde tekrar yaratamayacağını [diriltemeyeceğini] söylemek ise, –yaratıcının gücünde bir azalma, kaybolma olmadığına göre–, gerçeklere ve gerekçelere dayanan mantıklı bir akıl yürütme olmadığından, tek kelime ile abestir.
16–18. And olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Onun sağından ve solundan oturmuş, iki tespitçi tespit edip dururlarken, o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında bir hazır gözetleyen bulunmasın [o her ne söylerse onun yanında mutlaka hazır bir gözetleyen vardır] .
Bu pasajda insanı saptıran gücün kaynağına dikkat çekilerek insanlar uyarılmış, sonra da “insan” ile onu yaratan, yarattığı için tüm özelliklerini bilen, özgür bırakmış olmasına rağmen onu sürekli kontrol eden “Yaratıcı” arasındaki ilişki konu edilmiştir. Bu ilişkinin derecesi ise Ve Biz ona şah damarından daha yakınız ifadesiyle açıklanmıştır.
Pasajda zımnen şöyle denmektedir: “Bizim kudret ve ilmimiz insanoğlunu içinden ve dışından öyle çepeçevre sarmıştır ki, Bizim ilim ve kudretimizin ona yakınlığı, şah damarının ona olan yakınlığından daha fazladır. Konuşmasını işitmek için bir mesafe kat edip yanına gelmemiz gerekmez, gönlünden geçen düşünceleri bile doğrudan doğruya biliriz. Aynı şekilde, ona müdahale etmemiz gerekirse, bir mesafe kat etmemiz söz konusu değildir. Nerede olursa olsun, o, her zaman kontrolümüzdedir, istediğimiz zaman ona müdahale ederiz.”
Bir taraftan Allah’ın insana, nefsinin kendisine neler fısıldadığını bilecek kadar, hatta şah damarından bile yakın olduğu söylenmekte; diğer taraftan da insanın üzerine onun her söz ve hareketini kaydeden iki adet kayıtçı ve denetçinin yerleştirildiği bildirilmektedir. Yüce Rabbimiz herkesin ne yaptığını en ince ayrıntısına kadar bildiği halde acaba neden ayrıca herkesin üzerine ne yapıp ettiklerini denetleyen ve kaydeden iki şahit daha yerleştirmiştir?
Bize göre bunun manası; Allah’ın adaleti önünde hesaba çekilecek olan insanın, hesabını önceki dünyada yaptıklarını gözler önüne serecek iki şâhit eşliğinde verecek olmasıdır. İnsanın kendi vücudu, sözlerini, hareketlerini hatta düşüncelerini en ince ayrıntısı ile zapt edip kayda alan bir teyp, bir disk gibidir. Hesap gününde bu kayıtlar açılarak ilân edilecek, her insan dünyada iken söylediklerini kendi sesinden kendi kulağı ile duyacak, yaptığı işleri de kendi organlarından kendi gözleri ile görecektir. Böylece yaptıklarını inkâr etmesi asla mümkün olmayacaktır. Her şeyi bilmesine rağmen Yüce Allah, âhirette hesaba çektiği kimseyi adaletin bütün şartları yerine getirilmiş bir şekilde ve her insanın bizzat kendisini tanık olarak dinlemek sûretiyle yargılayacaktır. Herkesin dünyadaki söz ve hareketlerinin tam ve eksiksiz kaydı bu nedenle gerekmektedir.
Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz.
Nefsin vesvesesi, insanın kendi içinden geçirdiği duygular, kuruntular, kararlar gibi, gizli, içe dönük şeyleri ifade etmektedir. İnsanın içine [gönlüne] , söylenenleri ve yapılanları kaydetmekle görevli yetilerin bile farkına varamadıkları bir gizlilikte geliveren bu içsel, nefsî şeyler, Allah’tan asla gizli kalamazlar. Çünkü Allah, yaratıcısı ve programlayıcısı olarak insana, onun kendi nefsine olan yakınlığından daha yakındır. Zaten insana diri olmasını sağlayan nefsi [canı] veren de Allah’tır.
HABL-İ VERÎD:
Âyetteki, حبل وريد [habl-i verîd] tamlaması, uzun zamandan beri “şah damarı” olarak kabul edilmektedir. Oysa bu deyimin esas anlamı anatomi bilimindeki “şah damarı” değildir. Anatomi bilimindeki “şah damarı”, kalpten çıkıp baş ve boyun bölgesine temiz kan taşıyan ana atardamarların ortak adıdır. Habl-i verîd ise, “vücuttaki kirli kanı taşıyan ana toplardamar”dır.
Bu konuda klâsik kaynakların bazılarında şu bilgiler yer almaktadır:
Allah'ın insana yakınlığı belirtilirken habl-i verîd ifadesinin kullanılmasında iki ince nokta vardır:
1) Bilindiği gibi, atardamar, kanı kalpten vücuda dağıtmakta, yani kanı kalpten uzaklaştırmakta; toplardamar ise vücuttaki kanı kalbe doğru götürmekte, yani kanı kalbe yaklaştırmaktadır. Bu sebeple yakınlık ölçüsü olarak verîd [toplardamar] zikredilmiştir. Nitekim habl-i verîd deyimi, Arap kültürünün yazıya geçmeden önceki hâlinde, [kadim Arap dilindeki şiirlerde] "Ölüm ona verîdden daha yakındır" örneğinde olduğu gibi "pek yakında" anlamı ile yer almıştır.
2) Habl-i verîd, "kullanılmış, siyah renkli, kirli kanı taşıyan toplardamar"a denmektedir. Kalbin sağ kulakçığında toplanan bu kan oradan akciğerlere gönderilmekte, akciğerlerde temizlendikten sonra tekrar kalbe dönüp vücuda pompalanmaktadır. Bu döngü bir çeşit yeniden yaratma gibidir. Bize göre bu deyimin Âyette ifade ettiği diğer incelik de budur.
Kur’ân'ın buraya kadarki bölümünde, kendisini tanıttığı ifadelerden öğrendiğimize göre Allah'ın zatının kullarına mesafe itibariyle yakınlığı söz konusu değildir. Âyette geçen Allah'ın yakınlığı, mecâzî bir ifadedir. Bu ifade ile kastedilen mana, "insan üzerinde kudret yürütüp bir etki meydana getirme konusunda ona kendisinden daha yakın, daha mâlik, daha çok tasarruf sahibiyiz, onun nefsindeki vesveseyi de ondan daha iyi bilmekteyiz" demektir.
Allah'ın yakınlığı konusu, klâsik kaynakların bazılarında şu şekillerde değerlendirilmiştir:
Allah Teâlâ'nın ilminin kemalini, genişliğini beyandır. Allah ilmi ile ona damarındaki kandan daha yakındır. Çünkü damara bir engel vardır. O, ona gizli kalabilir. Fakat Allah Teâlâ'nın ilmine engel mümkün değildir. Buna şu mana da verilebilir: Kudretimizin eşsizliği itibariyle Biz ona "habl-i verîd"den daha yakınız. Emrimiz onda, damarlarındaki kanın akışı gibi cereyan eder. [34–8] Râzî, Mefâtihu'l–Ğayb.
Biz ona daha yakınız ifadesi mecâzdır. Bundan maksat, Allah’ın ona ilmen yakınlığıdır. "Allah her yerdedir" ifadesiyle de O’nun ilminin her yeri kuşatmış olduğu kast edilir. Zira yakınlık mekân ve mesafe itibariyledir; Allah ise mekândan münezzehtir.
Yani, "Biz onun halini, ona habl-i verîd’den daha yakın olandan daha iyi biliriz" demektir. Zatın yakınlığı ile ilmin yakınlığına mecâz yapılmıştır. Çünkü o onun gerekçesidir. [34–10] Kadı Beydavî ve Ebû's–Suud.
Her ne söylerse, "ağızdan ne çıkarsa, hayır veya şer her ne söz söylenirse" demektir ki bu ifade ile sadece ağızdan çıkan sözler değil, dışa vurulan tüm eylemler de kastedilmiştir. Çünkü ağızdan çıkan bir hece, kişinin dışa vuran en küçük eylemidir. Dolayısıyla insanın ne söylediğini, ne yaptığını gözetleyen tespitçiler hiçbir sözü ve hareketi kaçırmadan kaydederler.
Ancak, insana, her yakından daha yakın olan, insanın nefsindeki gizlilikleri ve içine doğan her dürtüyü insandan daha iyi bilen Allah, insanları sadece iradeleri ile bilinçli olarak yaptıklarından sorumlu tutar:
(Bakara: 225) Allah, sizleri yeminlerinizdeki boş sözlerden sorumlu tutmaz; ama kalplerinizin kazandıkları [bilinçli yapılmış eylemleriniz] nedeniyle sorumlu tutar. Allah bağışlayıcıdır, yumuşak davranandır.
Buradan da, insanın bilinci yerinde değilken, iradesi dışındaki sözleri ve hareketlerinin kayda girmeyeceği, bunlardan insanın sorumlu tutulmayacağı anlamı çıkmaktadır.
Bu iki tespitçinin ne oldukları, bir sonraki pasajda kendilerinden سائق – sâik ve شهيد - şehîd olarak bahsedilmek sûretiyle açıklanmıştır. Ayrıca sâik, 23. ve 27. Âyetlerde karîn sözcüğü kullanılarak bir kez daha açıklanmıştır. Bu açıklamalara rağmen Âyetteki tespitçiler’i, insanın sağında hayırları, solunda şerleri yazan melekler olarak anlayıp anlatmak hem sözcükler açısından, hem melek kavramı açısından ve hem de pasajın anlamı açısından yanlıştır.
Âyette bahsi geçen iki tespitçi ile ilgili olarak, "sağdaki melek iyilikleri ve sevapları, soldaki melek kötülükleri ve günahları kaydeder" şeklinde ilginç rivayetler ortaya atılmış ve bu rivâyetlerde gerçek dışı anlatımlara yer verilmiştir.
Zıt anlamlı sözcüklerin birlikte kullanılmasının ifadeye anlam zenginliği kazandırdığını ve bu tür ifadelerdeki sözcüklerin birlikte kullanımının o sözcüklerin kendi anlamlarından daha başka bir anlam oluşturduğunu Nâs Sûresinin tahlilinde "İns ve Cinn" başlığı altında incelemiştik.
Burada da aynı durum söz konusu olup sağından, solundan ifadesi ile sadece "sağ ve sol" değil, "tüm yönler" kastedilmiştir. Dolayısıyla bu tespitçiler insanın sadece sağında ve solunda değil; sağında, solunda, önünde, arkasında, altında, üstünde, içinde, dışında, yani kalbindedirler. İnsanı sürekli kontrol altında tutarak söylediği ve yaptığı her şeyi kayda alıp saklayan ve zamanı gelince sakladıklarını çıkarıp ortaya koyan bu tespitçiler, Allah'ın insana verdiği iki yeti olup bunlar bize göre İblis ve hafızadır. [bellektir] Bu yetilere, "meleke" demek mümkünse de "melek" demek doğru değildir.
19–23. Ölümün sarhoşluğu gerçekten/hakk ile gelmiştir de:–" (Ey insan!) İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir." –Ve Sur da üflenmiştir. –"İşte bu, korkutulan gündür."– Ve herkes, kendisiyle beraber bir sâik [sürücü] ve bir şahit bulunarak geldi. Ve onun karîni [yaşıtı olan arkadaşı] dedi ki:" İşte yanımdaki hazır."
22. Âyet, 1. Âyetteki kasem cümlesinin cevabını teşkil etmesi sebebiyle, bize göre aslında bulunması gereken yerde değerlendirildiğinden, ölüm sarhoşluğundan başlayıp haşr ile yüz yüze gelişin ve hesap gününün dehşetinin anlatıldığı bu pasajın içine konulmamıştır.
19. Âyette üçüncü şahıstan ikinci şahsa dönülerek iltifat sanatı yapılmış ve anlatım muhataba yöneltilmiştir. Bu da bize muhatabın özel olduğunu anlatmaktadır. Muhatabın özel olması demek, hitap edilen bu insanın genel anlamdaki insanları değil, sadece inkârcı, yalanlayıcı insanları sembolize ediyor olması demektir. Zaten İblis ile olan tartışması ve cehenneme atılması gibi pasajın bütününde anlatılan olaylar da bu insanın inkârcı, yalanlayıcı olduğunu göstermektedir.
لسّكرا – sükr sözcüğü genelde, "içkinin verdiği sarhoşluk, zihin bulanıklığı" olarak biliniyorsa da aslında insanın herhangi bir sebeple zihinsel melekelerini tam olarak kullanamadığı her türlü zihinsel uyuşukluk durumunu ifade eden bir kavramdır. Buna göre, normal ve sağlıklı muhakemenin şaştığı veya ortadan kalktığı her türlü durum, sükr hâlidir.
Konumuz olan Âyetteki sükr ise, –daha önce Kâriah ve Kıyâmet Sûrelerinde de tasvir edildiği gibi– ölüm sarhoşluğunu, ölümle yüz yüze gelindiğinde meydana gelecek şoku ifade etmektedir.
Sükr sözcüğü Kur’ân'da bu anlamı dışında, "gözlerin sihir ile bulanması" anlamında Hicr Sûresinin 14–15. Âyetinde, "şehvetten gözü dönmüşlük" anlamında Hicr Sûresinin 72. Âyetinde, "kıyamet korkusu" anlamında da Hacc Sûresinin 1–2 Âyetinde, geçmektedir.
Bu ifade ile ölümün canı söküp aldığı başlangıç safhası kastedilmiştir. Bu safha, daha evvel peygamber ve gönderilmiş kitap aracılığı ile verilmiş olan kıyâmete dair bilgi ve haberlerin gerçekleşerek insanın gözünün önüne geldiği safhadır. Bu safhada insan, âhiretin tamamen hakk olduğunu ve hayatın bu ikinci safhasına mutlu olarak mı, yoksa bedbaht olarak mı giriyor olduğunu bilecektir. Hatırlanacak olursa bu durum Kıyâmet Sûresinde daha ayrıntılı olarak anlatılmıştı:
(Kıyâmet: 13-19) O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir. Aslında insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir. Tüm mazeretlerini koysa bile de/Tüm perdelerini koysa bile de. Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme! Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. O hâlde Biz onu [yaptıklarını-yapmadıklarını] topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! Sonra, onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da sadece Bizim üzerimizedir.
İnançsız insan bu dünyada –sorumsuz diğer canlılar gibi– başıboş gezip dolaşmak istemekte, öldükten sonra yaptıklarının karşılığını göreceği başka bir hayatın varlığını da istememektedir. Bu yüzden âhiret düşüncesinden âdeta kaçmakta, böyle bir âlemin olacağını kabul etmeye asla yanaşmamaktadır. Ne var ki, ölüm sarhoşluğunun hakk ile geldiği o gün, [o ölüm anı] gözler önüne serilen o ikinci âlemin ilk safhasıdır. İnançsızın inanmaktan kaçtığı o âlem, o anda bütün gerçekliği ile inançsızın karşısına çıkmaktadır.
Sûr'un üflenmesi ifadesi, tıpkı eski devirlerde kullanılan, toplanmayı veya tehlikeyi haber vermek için genellikle büyükbaş hayvan boynuzundan yapılma bir borunun öttürülmesi gibi, o gün de sanki bir içtima borusunun veya sireninin çalınacağını düşündürmekte ya da bir hakemin oyunu başlatan ve bitiren düdüğünün öttürülmesini veya bir okulda dersin başladığını ve bittiğini bildiren zilin çalınmasını çağrıştırmaktadır.
Sûr'un birinci defa üflenmesi ile bütün canlılar ölecek, ikinci defa üflenen Sûr ile de ölmüşler canlandırılarak kabirlerinden kaldırılacak ve Yüce Divan'da toplanmaya sevk edilecektir.
Sûr'un üflenmesi konusu Kur’ân'da birçok yerde geçmektedir:
(Zümer: 68) Ve Sûr'a üflenmiştir. Allah'ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir. Bir de bakarsın onlar kalkmışlar karşıda bakıyorlardır.
(Kehf: 99) Ve Biz o gün [kıyâmet günü] onları dalgalar hâlinde birbirlerine girer hâlde bırakıvermişizdir. Sûr'a da üflenmiştir. Böylece onların hepsini bir araya toplayıvermişizdir.
(Yâ-Sîn: 51) Ve Sûr'a üflenmiştir. Bir de bakmışsın ki kabirlerinden Rabb'lerine doğru akın ediyorlar.
Bu Âyetlerden başka, Mü'minun Sûresinin 101.; Hâkkah Sûresinin 13.; En'âm Sûresinin 73.; Tâ-Hâ Sûresinin 102.; Neml Sûresinin 87.; Nebe Sûresinin 18. Âyetleri de sûra üfürülmesinden bahsetmektedir.
Klâsik eserlerde sâik'in, insanı önce mahşer meydanına oradan da hakk ettiği yere sevk edip götüren melek; şehîd'in de amelleri yazan melek olduğu yönünde açıklamalar yapılmıştır. Ancak bu yöndeki açıklamalar hem dayanaksızdır, hem de Kur’ân'daki tanıtıma uymamaktadır.
Sâik ve şehîd, yukarıda 17. Âyette bahsedilen iki tespitçi olup bize göre bunlar İblis ile insan hâfızası'dır. Bizim "İblis" dediğimiz sâik, burada ve 27. Âyette karîn olarak nitelenmiştir. Bu kavramla ilgili daha ayrıntılı açıklamanın Karîn başlığı altında yapılmasını daha yararlı görüyoruz.
قرين – karîn sözcüğü, "yakın, hısım, akraba, arkadaş ve yaşıt [aynı yaşta olan arkadaş]" anlamlarına gelir. [34–11] Lisanü’l-Arab, c.7 s.340
Türkçedeki "akran" sözcüğü de buradan gelmiştir.
Sözcüğün Âyete göre en uygun anlamı, "yaşıt" anlamıdır. Çünkü karîn olarak nitelenen bu varlık, Rabbimizin emri ile Yüce Divan'da o kişi aleyhinde tanıklık yaptığına göre, onun ayrılmaz parçası denecek kadar o kişiye yakın olmalıdır. Ayrılmaz parça konumundaki bir yakınlık ise, o kişi ile birlikte doğup onunla yaşamayı ve onunla birlikte ölmeyi, yani o kişi ile yaşıt olmayı ifade etmektedir.
Bize göre bu karîn, "İblis"tir. Her kişi İblis'i ile doğar, yaşar ve ölür. Nitekim İblis de mahşere kadar, yani kişi ile birlikte huzura çıkıp aleyhteki tanıklığını yapıncaya kadar Rabbimizden izinlidir.
Karîn sözcüğü Kur’ân'da, 7'si tekil, 1'i de çoğul hâlde olmak üzere toplam 8 kez geçmektedir. Hem karîn'i, hem de İblis'i daha iyi anlayabilmek için bu Sûrede geçen iki Âyet dışındaki Âyetlere de bakmakta yarar görüyoruz:
(Sâffat: 51) Onlardan bir sözcü der ki: "Gerçekten benim için karîn [yaşıt, yakın arkadaş] vardı."
(Zuhruf: 36-38) Ve her kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse, Biz ona bir şeytân Mûsâ llat ederiz. Artık o onun için karîndir; [yaşıt, yakın arkadaştır] ve şüphesiz ki onlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihâyet Bize gelince, "Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı" der. –Öyleyse bu ne kötü bir karîndir! – [yaşıt, yakın arkadaştır]
(Nisâ: 38) Ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri. Ve şeytân kimin için karîn [yaşıt, yakın arkadaş] olursa, o ne kötü bir karîndir!
(Fussılet: 25) Ve Biz onlara bir takım karînler [yakın arkadaşlar] Mûsâllat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini güzel gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinn ve insan toplulukları [herkes] hakkındaki Söz onlar için de hakk oldu. Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmiş olanlardır.
Yukarıdaki Âyetlerde de görüldüğü gibi, bu dünyadaki yaşamında kişiyi yoldan çıkaran karîn, [İblis] mahşerde yine devreye girecek ve neredeyse inançsız kişinin kendisini suçlamasına bile meydan vermeyecek şekilde, İşte yanımdaki hazır diyecektir. İnançsızın son bir çırpınışla, yaptıklarının asıl suçlusu olarak İblis'i göstermesi karşısında da birçok Âyette anlatıldığı gibi kendini savunacaktır:
(İbrâhîm: 22) Ve iş olup bitince şeytân onlara şöyle diyecek:"Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaat etmişti, ben ise size vaat ettim, ama sonra caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de hemen geldiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam siz de beni kurtaramazsınız! Ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim." Şüphesiz zalimlere, onlar için acı bir azap vardır!
24–26. "Haydi ikiniz, atın cehenneme o hayrı alabildiğine engelleyen, zalim ve şüpheci. O, Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmiş olan her inatçı kâfiri... Haydi, ikiniz birlikte onu şiddetli azaba atın."
Âyette geçen, القيا فى جهنّم – elkiyâfî cehennem = ikiniz onu cehenneme atın cümlesindeki القيا – elkiyâ = ikiniz atın ifadesi, klâsik eserlerde Kur’ân dışı zorlamalarla değişik anlamlara çekilmiştir. Kimileri bu ifadeyi, "Atın, atın" anlamında yorumlamışlar, kimileri de "ikiniz" şeklinde çevirip hitap edilenlerin 'iki melek’ olduğunu düşünmüşlerdir. Hâlbuki Rabbimizin elkiyâ [ikiniz atın] emrinin muhatapları, 21. Âyette bildirilen sâik ve şehîd'dir.
Bu pasajda, Haydi ikiniz, atın cehenneme her inatçı kâfir, talimatı ile seslenilen, yalanlayıcı kâfirle birlikte haşr alanına getirilmiş olan sâik; karîn = İblis ile şahit, [insanın hafızası] dolayısıyla suçu işleyen organlarıdır. Bu demektir ki, inançsızı cehenneme atacak olanlar; kişinin cehennemi hakk eden davranışlarda bulunmasına sebep olan İblisinin (yani, kendisinin, nefsinin) ve bu davranışlarda bulunan organlarının tüm hareketlerini kaydetmiş olan hafızasının aleyhteki tanıklığıdır. Başka bir tanığa da, sebebe [sâike, güce] de ihtiyaç yoktur. Çünkü insana şahdamarından daha yakın olan Allah, insanın bünyesine koyduğu donanım [İblis ve hafıza] ile haşirdeki yargılama sırasında çıkacak tartışmaları ta en baştan çözümlemiştir.
Gerek kalıpları ve gerekse geniş anlamları itibariyle, Âyetteki sıfat özellikli sözcüklerin Türkçe'deki bire bir karşılıklarının tek sözcükle ifadesi mümkün olamamaktadır. Bu sebeple sıfat nitelikli sözcüklerin ayrıntılı olarak açıklanması yoluna gidilmiştir.
كفر – küfr veya كفران – küfrân mastarlarından türemiş olması mümkün olan bu sözcük; küfr mastarından türemiş olduğunda "alabildiğine inkârcı"; küfrân mastarlarından türemiş olduğunda ise "alabildiğine nankör", yani "kendine bağışlanmış onca bolluğa rağmen Allah'ın nimetlerini inkâr eden, şükrünü eda etmeyen" anlamlarına gelir.
Bu ifadedeki hayr sözcüğü, "mal-mülk" ya da "iman" manasına gelebileceği gibi, her iki mana için de kullanılmış olabilir. Bu durumda mennâ'ün li'l-hayr ifadesi, "kimseye mal-mülk vermeyen, iyilik yapmayan, üstelik başkalarının yapmasını da aşırı derecede engelleyen, insanları imandan şiddetle alıkoyan" anlamına gelir.
25. Âyette bir bakıma şöyle denmektedir:
"O Allah'ı inkâr etti, inkârıyla da kalmayıp başkalarının hayrına [imanına] da engel olmaya çalıştı."
Bu sıfatın ve dolayısıyla Âyetin daha iyi anlaşılabilmesi için Mâun Sûresinin 7. Âyetinin hatırlanmasında yarar vardır:
(Mâûn: 1–7) Dînî yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu namaz kılanların/şu destekçilerin vay hâline! Onlar namazlarından/destek verişlerinden gâfildirler, onlar, gösteriş yaparlar ve mâunu vermezler.
Bu sözcük, "zâlim, haddi aşan" anlamına gelir. [34–12] Lisanü’l-Arab, c.6 s.133
Sözcüğün mennâ'ün li'l-hayr = hayrı engelleyen ifadesi ile birlikte ele alınması durumunda, hayr sözcüğünün de anlamı hesaba katılarak mu'ted sözcüğü şu iki şekilde açıklanabilir:
1) Hayr sözcüğünün, "mal–mülk" anlamı ön plana alındığında mu'ted'in de, malı-mülkü, sosyal yardımı çokça engelleyen, yapması gerekeni kendisi yapmadığı gibi haddi aşarak zalimleşen, tefecilik ve hırsızlık gibi yollarla fakir-fukarayı soyup soğana çeviren bir insan olduğu anlaşılır.
2) Hayr sözcüğünün, "iman" anlamı ön plana alındığında ise mu'ted'in, imanı engelleyen, bununla yetinmeyip haddi aşarak zâlimleşen, iman edenleri aşağılayan, onlara eziyet eden, öldüren, öldürdüğü gibi iman edenlerin düşmanlarına da yardım edip barındıran bir insan olduğu anlaşılır.
Mennâ'ün li'l-hayr ve mu'ted olan bir insanın, her işinde ahlâk sınırlarını yıkıp aşan, kendi çıkarları ve istekleri uğruna her şeyi yapmaya, her şeyi yıkıp geçmeye hazır olan, haram yolla mal biriktirip haram yollarda harcayan, insanların haklarına el uzatıp tecavüz eden, dili bir ahlâk sınırı tanımadığı gibi eli de zulüm ve eziyetten geri kalmayan, iyilik yoluna engeller çıkaran, bununla da yetinmeyip iyiliği benimseyenlere eziyet eden, iyilik için çalışanlara kötülük yapan aşırı günahkâr bir insan olduğu anlaşılmaktadır.
Sözcük yapısı itibariyle Arapçada farklı anlamları olan iki ayrı kalıba da uygundur:
Bu kalıplardan birine göre sözcük, "şüpheci, şüphe ile dopdolu" anlamına gelmektedir. Bu anlama göre yukarıda özellikleri sayılmış olan kişi aynı zamanda âhiret ve mükâfat konusunda da şüphe içindedir. Dolayısıyla karşılığını alacağından şüpheli olduğu için kimseye yardım yapmamakta, mal vermemektedir.
Kalıplardan diğerine göre ise sözcük, "şüpheler uyandırmak sûretiyle başkalarını da şüphe içinde bırakan kimse"yi ifade etmektedir.
Topluca bakıldığında Rabbimizin bu Âyetlerde, insanı cehenneme götüren sıfatları sayıp bildirdiği görülmektedir ki bunlar;
1) Hakkı inkâr etmek.
2) Allah'a şükretmemek.
3) Hakka ve haklıya karşı direnmek.
4) İyilik ve doğruluk yolunda engel olmak.
5) Kendi malından Allah'ın ve kullarının hakkını vermemek.
6) Muamelelerinde haddi aşıp doğruluktan sapmak.
7) İnsanlara zulüm ve eziyet etmek.
8) Dînin temel prensiplerinden şüphe etmek.
9) Başkalarının kalbine şüphe sokmak.
10) Allah ile beraber başka birini ilâhlığa ortak kılmaktır.
Bu sıfatları ortaya döküldüğünde inançsız insan korkup titremekte, yaptığı her kötülükte arkadaşı ve yandaşı ile birlikte olmasından dolayı da onlardan gelebilecek suçlamaları savuşturmaya çabalamaktadır.
27. Onun karîni [yaşıtı olan arkadaşı] dedi ki: "Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi uzak bir dalâlet [kayboluş/ sapıklık] içindeydi."
Bu pasajlardaki söz akışından ve 27–28. Âyetlerin ifadelerinden açıkça anlaşılıyor ki, karîn'den maksat, dünyada o kişi ile uyum içinde olan "İblis"tir ve o kişi ile İblis, Allah'ın mahkemesinde birbirleri ile atışıp tartışacaklardır.
Mahkeme esnasında kötülükleri ortaya dökülen kişi, şeytânın peşini bırakmadığından yakınarak asıl cezanın İblis'e verilmesini, İblis'in cezasının kendi cezasından kat kat fazla olmasını talep edecektir.
Buna karşılık şeytân da (yani, karîn olan "İblis" de), İbrâhîm Sûresinin 22. Âyetinde olduğu gibi, o kişiyi günahkâr ve isyankâr yapmak için hiçbir zorlamada bulunmadığını, bu zavallı kişinin asıl kendisi iyilikten şiddetle kaçan, kötülüğe tutkun ve yapışık birisi olduğu için Allah'ın Âyetlerinden, peygamberlerin sözlerinden hiçbirini benimsemediğini ve aksi yönde yapılan ufacık bir davete bile koşarak geldiğini söyleyerek kendini savunacaktır:
(İbrâhîm: 22) Ve iş olup bitince şeytân onlara şöyle diyecek: "Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaat etmişti, ben ise size vaat ettim, ama sonra caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de hemen geldiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız! Ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim." Şüphesiz zalimlere, onlar için acı bir azap vardır!
(Hicr: 39–44) (İblis) dedi ki: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlar için süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka saptıracağım. Ancak içlerinden saflaştırılmış kulların müstesnadır." (Allah) buyurdu ki: "İşte bu üzerime olan dosdoğru yoldur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde kesinlikle hiçbir gücün yoktur." Şüphesiz ki cehennem onların hepsine vaat edilen yerdir. Onun [cehennemin] yedi kapısı vardır. O kapıların her biri için onlardan bir parça [grup] vardır.
(Sâd: 60–64) Derler ki: "Bilakis, asıl size merhaba yok. Onu [cehennemi] önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!" Derler ki: "Ey Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat artır!" Ve yine derler ki: "Kendilerini kötülerden saydığımız bir takım adamları niye göremiyoruz? Biz onları alaya aldık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?" Şüphesiz ki bu hakktır; ateş ehlinin birbiriyle tartışması.
Bu tartışmalar başka Sûrelerde de ayrıntılarıyla yer almıştır.
Âyette ضلالة - dalâlet = sapkınlık’ın bir de uzaklık ile nitelenmesi dikkat çekicidir. Bu niteleme dall [sapkın] kimsenin doğru yoldan fazlasıyla sapmış ve uzaklaşmış olduğunu ifade eder. Sapıklıkta/sapkınlıkta epeyce yol almış ve o yollarda oyalanıp kalmış kimse, maksat ve hedeften epeyce uzak kalmış demektir. Dolayısıyla buradaki uzaklık, sapıklığın süresinin uzunluğunu ifade etmektedir. Doğru yoldan sapan kimse, saptığını anladığı anda girdiği yanlış yoldan dönerse, o kişi için maksat ve hedeften fazla uzaklaşma söz konusu olmaz. Ancak unutulmamalıdır ki, doğru yoldan saparak yanlış yolda uzun müddet giden kimse için artık semtler ve yönler belirsiz hâle gelir ve o kişi esas hedefi göremez, ona ulaşamaz; "gerçek"ten uzaklaşır, kaybolur gider.
28–29. (Allah) buyurdu ki: "Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim." Benim huzurumda Söz değiştirilmez. Ve Ben kullara asla zulmedici değilim.
Yani, Benim huzurumda çekişmeyin. Vaktiyle size kitaplar ve peygamberler göndermiş, sizi uyarmıştım. Azgınlık edenlere şiddetli azap edileceğine dair size tehditler göndermiştim. Şeytâna tâbi olmanız durumunda size cehenneme gireceğinizi daha dünyada iken haber vermiştim. Ama siz yine de ona tâbi oldunuz, Beni dinlemediniz. O nedenle şimdi hesap ve ceza yerinde boşuna çekişmeyin. Burası çekişme yeri değildir. Daha önce her amelin karşılığı belirlenmiştir. Her yapılan kaydedilmiştir, değiştirilmez. Herkes ancak yaptığından dolayı cezalandırılır. Kimseye zulmedilmez; çünkü cezayı veren en âdil hüküm sahibidir.
28. Âyetin ifadesinden, âhiretteki mahkemede çekişmenin men edildiği ve bunun faydasız olduğu anlaşılmaktadır. Bu pasajdaki uyarının bir benzeri de Yâ-Sîn Sûresinde yer almıştır:
(Yâ-Sîn: 59-63) Ve ey günahkârlar! Bugün [şimdi] siz hadi ayrılın! Ey Âdemoğulları! Şeytâna tapmayın, o, kesinlikle size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size ahd vermedim mi? Ve o, kesinlikle sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman aklınızı kullanmıyor muydunuz? İşte bu, sizin vaat olunduğunuz cehennemdir.
Âyette değişmeyeceği bildirilen القول - kavl = söz nedir? Bu soruyu kavl sözcüğünün bu Âyette ifade etmesi mümkün olan iki farklı anlamı ele alarak cevaplamak mümkündür:
1) Söz, kelimesi, Âyette özel bir sözü, kararı, ilkeyi belirtmek için kullanılmıştır. Bu ilke Kur’ân'da açıkça bildirilen bir ilkedir:
(Secde: 13) Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye] hidâyetini verirdik. Velâkin Benden, "Bütün cinnlerden ve insanlardan [herkesten] cehennemi elbette tamamen dolduracağım" sözü hakk olmuştur.
(Hûd: 110) Ve şüphesiz ki Biz, Mûsâ'ya Kitab'ı verdik; hemen onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında hüküm verilmiş bitmişti. Muhakkak ki onlar, bundan kuşkulu bir şüphe içindedirler.
Kur’ân'da başka Âyetlerde de tekrarlanan bu ilke, cehennemin ins ve cinn [herkes] tarafından doldurulmasına yönelik, Rabbimiz tarafından alınmış bir karardır. Ancak Rabbimizin ins ve cinnin özgür irâdeleri ile yaptıkları seçimi esas aldığı dikkatten kaçırılmamalıdır.
Rabbimizin bu kararı Kur’ân'da bazen el-kavl:
İsrâ Sûresinin 16.; Neml Sûresinin 82, 85.; Kasas Sûresinin 51, 63.; Yâ-Sîn Sûresinin 7, 70.; Sâffat Sûresinin 31.; Fussılet Sûresinin 25.; Ahkâf Sûresinin 18. Âyetleri olarak;
Bazen de kelimetü Rabbik:
Hûd Sûresinin 119.; En'âm Sûresinin 115.; A'râf Sûresinin 137.; Yûnus Sûresinin 19, 33, 96.; Mü'min Sûresinin 6.; Fussılet Sûresinin 45.; Şurâ Sûresinin 14.; Sâffat Sûresinin 171.; Tâ-Hâ Sûresinin 129. Âyetleri olarak yer almıştır.
Bu Âyetler ışığı altında, Allah'ın sözü değişmez ifadesinin takdiri şu şekilde yapılabilir:
"Benim katımda kararımı değiştirme prensibi yoktur. Sizin için verdiğim cehenneme atma kararı geri alınamaz. Siz daha dünyada iken, yolunu sapıtanlara ve yolu saptıranlara âhirette ne ceza verileceğini bildirdiğim o kanun da değiştirilemez. 'Sizden hanginiz kötülük yaparsa o cezasını bulacaktır. 'Hanginiz doğru yoldan ayrılırsa vebalini yüklenecektir’ diye ikinizi de uyarmıştım. Benim bu uyarıma rağmen ikiniz de suç işlemekten vazgeçmediniz. Şimdi çekişmekle elinize ne geçecek? Doğru yoldan sapana, saptığından dolayı; doğru yoldan saptırana da saptırdığından dolayı mutlaka ceza verilecektir. Bu sözden dönüş yoktur."
2) القول - söz kelimesi, Âyette "cins isim" olarak kullanılmıştır. Bu kabule göre ifadenin anlamı zımnen şöyle olur:
"Benim katımda yalan söylenilemez. Benim huzurumda bir şeyler uydurulamaz, iftira edilemez. Çünkü Ben âlimim, dolayısıyla azanı da, azdıranı da, az azanı da, çok azanı da bilirim. Dolayısıyla sizin, 'Beni şeytân azdırdı’ şeklindeki sözünüz de, şeytânın 'Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım’ şeklindeki sözü de Benim nezdimde bir şey ifade etmez."
Bu sözcük, çok büyük zâlim demektir. Ancak sözcüğün anlamından yola çıkarak Âyetteki ifadeyi, "Ben çok büyük zâlim değilim" diye anlamak doğru değildir. Çünkü bu ifadenin mefhumu muhalifinden, "Ben çok büyük zâlim değilim, ama zâlimim" manası çıkar. Oysa Allah'ın zâlimliği söz konusu olamaz. Tam tersine, Yüce Allah zâlimliğin zıddı sıfatlara sahiptir. Dolayısıyla buradaki ifade şöyle anlaşılmalıdır:
"Eğer Ben yaratıcı ve Rabb olarak kendi beslediğim yarattığıma zulmedersem o zaman çok büyük zâlim olmuş olurum. Bundan dolayı Ben Kendi kullarıma en ufak bir zulüm bile yapmam. Size verdiğim ceza doğrudan doğruya, kendi kendinizi müstahak kıldığınız cezadır. Size hakk ettiğinizden zerre kadar bile fazla ceza verilmeyecektir. Benim mahkemem, benzersiz bir adaletin mahkemesidir. Bu mahkemede, suçu kesin şahadetlerle ispat edilmeden hiç kimse cezaya uğratılmaz."
30. Biz, o gün, cehenneme, "Doldun mu?" deriz. O da, "Daha var mı?" der.
Bu Âyette, yine dehşet verici bir manzara canlandırılmaktadır. Tüm inkârcı ve yalanlayıcılar, toplumlarına ayak bağı olanlar, mali yükümlülüklerini yerine getirmeyenler, zâlimler ve şüpheciler küme küme cehenneme atılmakta iken cehenneme, "Doldun mu, yeter mi?" diye seslenilir. Bu karşılıklı konuşmanın bir tarafı olan cehennem de, "Daha var mı?" diye cevap verir.
Bu sahne, 28. Âyetin tahlilinde değindiğimiz ve Rabbimizin Secde Sûresinin 13. Âyetinde bildirdiği ilke kararının âhirette nasıl gerçekleşeceğinin, verilmiş Söz'den [ilkeden] asla dönülmeyeceğinin sembolik bir anlatımıdır.
Bu dehşet tablosunun tam karşısında ise başka bir tablo gösterilmektedir. Bu tablo, muttakîlere yaklaştırılmış olan cenneti ve orada güzel bir şekilde ağırlanan ve arzu ettikleri nimetlerle onurlandırılan müminleri göstermektedir.
İşte o tablo:
31–35. Cennet de muttakîlere uzak olmayıp yaklaştırılmıştır. İşte bu, çokça yönelen ve çokça koruyan, Rahmân'dan gaybda [tenhada, kimsenin kendini görmediği yerde] iken haşyet duyan ve yönelen bir kalp ile gelen [gönülden bağlı olan] herkes için söz verilendir. –"Selâm ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür."–Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.
Dikkat edilirse, bu Sûreye kadar Kur’ân'da uygulanmış olan uyarı yöntemi bu Sûrede de uygulanmıştır:Bu pasaja kadar önce içe dönük ve çevreden gösterilen kanıtlarla insanların ikna edilmesi yoluna gidilmiş, sonra da yalanlayıcıların mahşerdeki hâllerinden bir kesit aktarılarak yalanlayıcılar tehdit edilmiştir. Bu pasajda ise projektörler müminlere çevrilmiş, onların cennetteki durumları gözler önüne serilmiş ve vaatlerin gerçekleşeceği bildirilmiştir.
Cennetin yaklaştırılması ifadesi, mekân olarak yakınlık anlamına gelmez. Bu ifade, cennete girme imkânı verilenlerin giriş sıralarının geldiğini, cennete girmelerinin çok yaklaştığını anlatmaktadır.
Bir önceki pasajda olduğu gibi, bu pasajda da çok özel ve çok güzel anlamları olan sözcükler seçilmiştir. Anlam sahaları bir hayli geniş olan bu sözcüklerin ayrıntılı olarak açıklanmasında yarar vardır:
Evvâb sözcüğü, "çokça dönen, çokça yönelen"; hafîz sözcüğü ise "çokça koruyan" demektir. Her ikisi de mübalâğa kalıbında birer sıfat olan evvâb ve hafîz sözcükleri birlikte "çokça yönelen ve çokça muhafaza eden" [hiç unutmayan] anlamına gelir.
Pasajın anlamı da dikkate alınırsa, sözcükleri aşağıdaki gibi açmak mümkündür:
Evvâb sıfatı; "günahlardan pişman olup çokça dönmeyi ve çokça istiğfar etmeyi; tefekkür ile Allah'a çokça dönmeyi, yönelmeyi; Allah'ın dışındaki varlıklara karşı aşırı meyil göstermekten, hevâ ve heveslerine uymaktan çokça dönmeyi; [kendini alıkoymayı] Allah'tan başkasını kabullenmemeyi ve Allah'ın dışındaki her şeyden kesinlikle el–etek çekmeyi gerektirdiğinden, evvâb olan kimse arzularını ve isyanı terk edip Allah'a itaat ve rızayı seçen" kimsedir. O, Allah'ın hoşlanmadığı şeyleri terk eder, Allah'ın tavsiye ettiği yola tâbi olur. Bu yoldan küçük bir sapma bile onu korkutur. Çokça tövbe eder. Allah'a kulluk yapar, O'nu hatırlar ve her işinde O'na yönelir.
Hafîz sıfatı ise; "tövbesini bozmaktan kendini çokça korumayı; Allah'ın zikrini hep muhafaza etmeyi ve hiç unutmamayı; Allah'ı mükemmel sıfatları ile algılayıp O'nu asla bırakmamayı" gerektirdiğinden, hafîz olan kimse bütün varlığı ile Allah'a yönelen ve böylece her şeyin O'nun sayesinde olup bittiğini, her şeyi O'nun var ettiğini gören kimsedir. Hafîz bu noktaya vardığında, bolluk içinde ve nimetlere boğulmuş vaziyette bile olsa Allah'ı hiç aklından çıkarmaz, hep zikreder.
Bu açıklamalara göre evvâb, hafîz ifadesi ile kastedilen kişi; Allah'ın emirlerini, farzlarını, haramlarını ve teslim ettiği emanetlerini koruyan, Allah tarafından kendisine verilen hakkları göz önünde bulunduran, iman ettikten sonra Rabbine verdiği sözü unutmayan, yanlış hareketlerden dolayı kaybolmasın diye kendi zamanını, gücünü, gayret ve çalışmalarını gözeten, tövbe ettikten sonra onu bozmayıp tövbesinde duran, her zaman, "Acaba ben hareket ya da sözlerimle Rabbime itaatsizlik ettim mi?" diye kendini hesaba çeken kişidir.
Bu sözcüklerin ifade ettiği manalar, aynı zamanda daha önce ayrıntısı verilmiş olan "muttakî" sözcüğünün de tefsiri mâhiyetindedir.
Haşyet, bilgi ve idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak kalma korkusudur. [34–13] Bkz. Tebyinü’l-Kur’ân/İşte Kur’ân, c.1, s. 192–195
Haşyet sözcüğü ile ilgili ayrıntılı bilgi A'lâ Sûresinin tahlilinde verilmiştir.
Bu ifade, müminleri Allah katında takdire lâyık hâle getiren iki temel özelliğe işaret etmektedir:
1) Rahmân olan Allah'ın beş duyu organıyla hissedilip algılanamamasına rağmen müminlerin Allah'a derin bir saygı duymaları ve takvâlı davranmalarıdır. Mü'minlerin Rahmân olan Allah'a karşı duydukları bu haşyet, onların apaçık görülen ve müthiş güçleri olan başka varlıklara karşı duydukları korkudan daha fazladır.
2) Allah'ın "Rahmet" sıfatını çok iyi bilmelerine rağmen müminlerin Allah'ın bu sıfatına güvenerek günah işlememeleridir.
Bu bilgilerden yola çıkılarak gaybda iken Rahmân'a haşyet duyan ifadesi şöyle açıklanabilir:
"Allah'ın Rahmân olduğunu bildiği hâlde, O'nun rahmetine güvenerek hiçbir zaman günahkâr olmayan..."
Böyle bir kişi, "Rabbim beni affeder ama ben yine de yapmayayım" diye düşünür.
Bir tarafa yüz çevirip hep o tarafa yönelmek anlamındaki انابة - inâbet kökünden gelen منيب - münîb sözcüğü ile bir nevi pusula anlatılmak istenmiştir. Çünkü pusulanın ibresi de daima manyetik kuzey ve manyetik güney kutupları doğrultusundadır ve pusula hangi yöne çevrilirse çevrilsin, ibrenin yönü bu doğrultudan sapmaz.
Kalb-i münîb ifadesi ile de, "her taraftan yüz çevirip Allah tarafına dönen ve hayatta karşılaştığı her türlü acı–tatlı hâdiseler karşısında, yönelmiş olduğu Allah'ın yolundan hiç sapmayan kalp [akıl]" kastedilmiştir. Bu ifadenin anlamını Türkçede en iyi ifade eden deyim "gönülden bağlanma" deyimidir. Allah katındaki asıl değer ve kıymet, sadece dil ile ifade edilen bağlılık değil, O'na canı gönülden gösterilen samimi ve sürekli bağlılıktır.
Kalb-i münîb, 27. Âyette bahsi geçen "uzak bir kayboluş [sapıklık]" ifadesinin tam zıddıdır. İnançsızlar uzak bir sapıklık içindeyken, inançlılar Allah'a gönülden bağlıdırlar. Hata ve kusûr işlemiş olsalar bile hemen O'na dönmüşler ve O'ndan hiç uzaklaşmamışlardır.
34. Âyette geçen ادخلوها بسلام - udhuluhâ bi-selâm ifadesine gelince, bu ifade selâm sözcüğünün farklı anlamları kullanılarak iki şekilde açıklanabilir:
Selâm'ın, "emniyet" anlamını öne aldığımızda, söz konusu ifade, "her çeşit üzüntü, keder ve endişeden korunmuş olarak cennete girin" şeklinde anlaşılır.
Sözcüğün "esenleme" anlamı öne alındığında ise Âyetteki ifadeyi, "gelin, bu cennete girin; Allah ve melekleri tarafından size cennette selâm vardır" şeklinde anlayabiliriz. Bu konunun detayları aşağıdaki Âyetlerde mevcuttur:
(Nahl: 32) (Takvâ sahipleri) o kimselerdir ki, melekler, onların canlarını hoş ve rahat hâlde alırlar. "Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete..." derler.
(Yâ-Sîn: 58) Söz olarak [onlara] Rahîm Rabb'den "selâm". (vardır)
(Zümer: 73) Rabb'lerine karşı takvâlı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihâyet oraya vardıkları zaman kapıları açıldı ve bekçileri onlara, "Selâm sizlere, ne hoşsunuz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler.
(A'râf: 46) Ve ikisinin arasında bir perde vardır. Ve A'râf üzerinde, hepsini simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennet yâranına [henüz cennete girmemiş fakat girmeyi arzu eden kimselere] seslenirler:" Selâm size!"
(İbrâhîm: 23) Ve iman edip sâlihâtı işleyenler, Rabb'lerinin izniyle içinde sürekli kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Oradaki selâmlamaları "selâm!"dır.
Ayrıca Yûnus Sûresinin 10.; ve Hicr Sûresinin 46. Âyetlerine de bakılabilir.
Muttakilerle ilgili tabloyu anlatan Âyetlerin her kelimesinde, muttakilere yönelik bir ağırlama ve onurlandırmanın göze çarptığı son derece güzel bir tertip vardır. Meselâ, muttakilerin cennete girmeleri, cennetin muttakilere yaklaştırılması şeklinde ifade edilerek sanki cennetin muttakilerin ayaklarına getirildiği izlenimi yaratılmıştır. Yüce Allah'ın cennetin kapısına gelmiş olanlara verdiği, Selâm ile oraya girin buyruğu, sanki ikramda bulunmak için davet ettiği misafirlerini kapıda karşılayıp selâmlayan bir ev sahibinin davranışını andırmakta ve cennet ile yapılan ikrama ayrı bir renk katmaktadır. Ayrıca Rabbimizin 32–33. Âyetlerdeki, İşte bu, çokça dönen ve çokça koruyan, Rahmân'dan gaybda [tenhada] iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen [gönülden bağlı olan] herkes için söz verilendir ifadesi ise, cennetin muttakilere, sâlihâtı işledikleri için karşılık [ücret] olarak verildiği anlamına gelmektedir.
Rabbimizin cenneti ücret olarak niteleyen bu beyanı, muttakîlerin cennet nimetleri üzerindeki tasarruf yetkisinin tam olduğunu göstermekle kalmayıp bize göre iki incelik daha içermektedir:
1) Bir nimete bedel ödeyerek sahip olan bir kimsenin, bedel ödemeden sahip olan kimseye göre o nimetten çok daha iyi yararlanmayı bileceği gerçeğiyle ilgilidir. Âyetlerde verilen dolaylı mesaj, cennet nimetleri üzerindeki tasarruf yetkileri tam olan muttakilerin bu nimetlerden tam ve mükemmel biçimde istifade etmeyi bileceklerini vurgular niteliktedir.
2) Bedelsiz bir nimete kavuşan kimsede oluşan endişenin; bağış sahibinin fikir değiştirip cayabileceği endişesinin ortadan kaldırılmasıyla ilgilidir. İlgili Âyetlerdeki dolaylı mesaj, muttakîlere verilen böyle bir güvenceyi ifade eder niteliktedir. Böylece cennet, hukukî anlamda bir vaat olmaktan öteye geçerek muttakilerin mutlaka tahsil edecekleri bir alacak hâline gelmektedir. Yani muttakiler, sâlihâtı işlemeleri dolayısıyla Allah'a verdikleri borçların karşılığını [ücretini] cennet nimetleri ile geri almış olacaklardır.
35. Âyetteki مزيد - mezîd sözcüğü, "ziyade, ilâve, fazlası [artısı]" demektir. Yani, cennet ehline, kendi istediklerine ilâve olarak, onların düşünemedikleri, bilemedikleri, elde etme arzusunu akıllarına getiremedikleri nimetler verileceği söylenmektedir. Böyle bir müjde bir başka Âyette daha verilmiştir:
(Yûnus: 26) İyi işi, güzel ameli güzelce yapanlar için daha güzeli ve daha fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, zillet de. İşte bunlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
Cennet ehline istediklerinden fazla verilmesi, oradaki nimetlerin cennettekilerin hatırına gelmeyecek ayrıntıda ve istedikleri miktardan fazla olduğu anlamına geldiği gibi, Allah'ın orada bu dünyada yaratmadığı şeyleri yaratacağı anlamına da gelmektedir. Yani, cenneti hakk edenler orada umduklarından ve bildiklerinden fazla ikram göreceklerdir.
24.–26. Âyetlerin tahlilinde Rabbimizin bu Sûrede insanı cehenneme götüren nitelikler olarak saydığı sıfatlar belirtilmişti. 31.–35. Âyetlerden oluşan pasajda ise
Rabbimiz kişiyi cennete lâyık kılan sıfatların bir kısmını saymıştır ki, bu sıfatlar da şunlardı:
1) Takvâ;
2) Allah'a yönelmek; Evvâb.
3) Allah ile olan ilgiyi korunmak; Hafîz.
4) Allah'ı görmeden, O'nun rahmetine kesin inanmakla birlikte O'na haşyet duymak;
5) Kalb-i münîb ile gelmek. [Allah'a gönülden bağlanmak]
36–37. Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri helâk ettik. Öyle ki, onlar beldeleri delik deşik ediyorlardı. –Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı?– Şüphesiz ki bunda kalbi [aklı] olan veya kendisi şâhit olarak kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.
12.–14. Âyetlerde, peygamberleri yalanlayan ve helâk edilen kişi ve kavimlerin isimleri verilerek yapılan uyarı, işin önemine binaen burada farklı bir ifade ile tekrarlanmış ve dikkatler yeniden tarihten ders alma konusuna çekilmiştir.
İnsanları, önlerindeki o müthiş gün ve çetin azap konusunda uyaran Allah, onları bu dünyada iken yakalayıp imha edeceği konusunda da uyarmış ve Kur’ân'ın birçok yerinde yaptığı açıklamalarla onlara kendilerinden önceki kavimlerin durumlarını örnek göstermiştir.
36. Âyet, Allah tarafından yakalanma zamanı gelenlerin, kuvvet ve ihtişamlarının onları Allah'ın yakalamasından kurtaramayacağını, kimsenin bu akıbetten kaçacak ve sığınacak bir yer bulamayacağını anlatmaktadır. Kaçıp kurtulma çabasını gösterenler arasında geçmiş bazı kavimlerin de bulunduğu, Âyetteki, Öyle ki, onlar beldeleri delik deşik ediyorlardı ifadesinden anlaşılmaktadır.
Bu cümlenin fiili olarak seçilmiş olan نقّبوا - nakkabû sözcüğü, "delmek, gezmek, dağ içindeki yol" anlamlarına gelen nekb mastarından türemiştir. Sözcüğün bu anlamlarına göre Âyetteki ifadenin taşıdığı anlamları şu şekilde sıralamak mümkündür:
1. Sözcüğün "delmek" anlamına göre: Belirtilen toplumun yerleri yarıp yol açtıkları ve kayaları oyup evler yaptıkları anlaşılır ki, bu takdirde onların güçlerine işaret edilmiş olur. Hatırlanacak olursa, Fecr Sûresinin 9. Âyetinde de Semûd kavminin güç ve kudreti bu şekilde ifade edilmişti.
2. Sözcüğün "gezmek" anlamına göre: "Onlar hep yolculuk yaptılar ve bu esnada helâk olan kavimlerinin izlerini, yok olup gidişlerinin alâmetlerini gördüler" demek olur ki, bu durumda Âyette kastedilenlerin Mekkeli müşrikler olduğu anlaşılır.
3. Sözcüğün "dağ içindeki yol" anlamına göre: Âyette sözü edilen toplumun yeryüzündeki diğer insanların temsilcileri veya idarecileri oldukları anlaşılır ki, örnek gösterilen toplumun kuvvet ve saltanatlarının kendilerine sağladığı imkânlar vurgulanmış olur.
Yukarıdaki üç anlam birleştirilecek olursa, ifadenin takdiri şöyle yapılabilir:
"Öyle ki, onlar sadece kendi memleketlerinde güçlü değillerdi. Hatta dünyanın diğer bölgelerine de, başka memleketlere de girip çıkarlar, onlardan yaşam ve geçim araçlarını temin ederler ve saldırıp istilâ ederek ülkelerinin dışında sömürgeler oluştururlardı. Sahip oldukları güçlerle herkesi sindirirlerdi. Onlar zoraki sömürürlerdi."
Konuşulan her dilde, ilk defa karşılaşılan bir takım manaları veya maddeleri ifade etmek için bir lâfız, sözcük vaz'edilir. Vaz'edilen sözcükler ile sözcüğün ifade ettiği mana veya maddeler arasında her zaman doğru ilgiler, ilişkiler olmayabilir. Türetilen sözcük halk arasında yaygınlaştığında kimse o sözcük ile o sözcüğün ifade ettiği mana veya madde arasındaki ilginin doğru veya yanlış olduğuna bakmaz ve herkes o sözcüğü kullanır.
Meselâ, Kristof Kolomb Hindistan'a ulaştığını sanarak karşısına çıkan adalara Batı Hint Âdaları ismini vermiştir. Bu ismin coğrafî gerçeklere uymadığı bugün herkesçe bilinmesine rağmen isim düzeltilmemiş, kullanılmaya devam edilmektedir. Bağırsakta sadece bir tane olduğu zannedilerek "tek şerit" anlamındaki taenia soliumdiye adlandırılan parazit de böyledir. Sonraları bu parazitin bağırsakta birden çok olduğu öğrenilmesine rağmen ismi değiştirilmemiştir, kullanılmaya devam edilmektedir. Ya da, eskiden rahimdeki bir illetten kaynaklandığı zannedilerek "rahîm" anlamına gelen hysteria sözcüğü ile tanımlanmış olan bir sinir hastalığı, artık kaynağının rahim olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ bu isimle anılmaktadır.
Bu durum Arapça için de aynen geçerlidir. Meselâ, "cinn" denilen görünmez doğaüstü güçlerin varlığını kabul eden bâtıl inançlarla, bu cinnlerin etkisi altına girdiği sanılan bir kimseyi tanımlamak için vaz'edilmiş olan ve "cinnlenmiş" anlamına gelen mecnûn sözcüğü, bugün akıl hastalıklarının bâtıl inançlardaki cinnlerle hiçbir alâkası olmadığının bilinmesine rağmen halk arasında hâlâ akıl hastaları için kullanılmaya devam etmektedir. Veya güneş sistemi'ndeki hareketlerin ve yörüngelerin bilinmediği dönemlerde, "güneşin ufkun üzerine çıkması" anlamına gelen tuluu'ş-şems [güneşin doğması] ve "güneşin ufukta kaybolması" anlamına gelen gurubu'ş-şems [güneşin batması] sözcükleri, artık bu olayların dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığının öğrenilmesine rağmen, hâlâ aynen kullanılmaktadır.
Demek oluyor ki, sözcük ile sözcüğün ifade ettiği mana veya madde arasındaki ilginin yanlışlığı her dilde söz konusudur. Bu tip sözcükler ve terimler yaygın kullanıma ulaştıktan sonra, bilim adamları bile sözcüklerin bina edildikleri temelin hatalı veya yanlış olduğunu bildikleri hâlde bu sözcük ve terimleri kullanmaya devam etmişlerdir. Bu tip sözcüklerin kullanılması da hiçbir zaman kınanmamıştır.
Bu uzun açıklamalarla söylemek istediğimiz şudur:
İşte kalb sözcüğü de bu duruma uygun olarak Kur’ân'da "kan pompalayan organ" olarak değil; "aklın, düşüncenin ve tüm zihinsel fonksiyonların merkezi olan beyin" anlamında kullanılmıştır. Yani, Kur’ân'a göre kalb, başta akıl olmak üzere insanı insan yapan özelliklerin merkezidir, kısaca insanın özüdür.
Âyetteki, kalbi olan kimseler için ifadesindeki kalb sözcüğü, yukarıda açıkladığımız gibi genel anlamda "insanın özü" demekse de, Âyete özel anlamda "akıl" manasına gelir. Yani, Âyetteki ifade, "aklı olanlar için" demektir. Bu durum dikkate alındığında Âyetin dolaylı olarak şu anlama geldiği söylenebilir: "Bunda, kalb [akıl] denilebilecek en ufak bir şeyi olan kimse için bir öğüt vardır. Bu durumda artık kim öğüt almazsa, onun hiç kalbi [aklı] yok demektir."
Gerçekten de tarihe bakarsak, ders almak, geçmiş olaylardan ibret almak, insanların hep birbirine tavsiye ettiği ve yapılmasının gerekli olduğuna inandığı bir yöntemdir. Ama kendisine geçmişten öğüt çıkarmak, Âyette de işaret edildiği gibi, aslında kalbi [aklı] olan insanlar için söz konusudur. Kalbi olmayan veya kalbi ölü olan [aklı çalışmayan] insan ne öğüt alabilir ne de ibret... Kalbi [aklı] olan insan ise geçmişteki acı akıbetler konusunda son derece hassastır. Mezarlar ve örenler gibi etkileyici ve coşturucu yerler kalbi [aklı] olan insanı etkiler; duygularını coşturur, hatıralarını canlandırır, ona ilham kaynağı olur. Ama kalbi [aklı] olmayanlar, bu gibi yerler ve olaylar karşısında kör, sağır ve dilsizdirler.
(Bakara: 18) (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.
(Münafikûn:4) Ve onları gördüğün zaman kalıpları senin hoşuna gider ve eğer konuşurlarsa sözleri ne kulak verirsin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandırlar, onlardan hemen sakın. Allah onları öldürmüştür! Nasıl da döndürülüyorlar?
(A'râf: 179) Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık; Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte bunlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.
(Furkân: 43-44) Hevâsını [kötü duygularını, tutkularını] kendisine tanrı edinen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun? Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (vahye kulak) vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta yol bakımından daha sapıktırlar/ şaşkındırlar [aşağıdırlar].
(Kasas: 50) Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/şaşkın [aşağı] kim olabilir? Kesinlikle Allah zalim kavme yol göstermez.
(Ahkâf: 26) Ve andolsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık. [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik] Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık. [vermiştik] Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın Âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.
Kur’ân son derece manidar örneklerle anlattığı kâfirlerin hâlini, bağırıp çığıran ve kendi sesinden başka bir şey duymayan çobanın hâline benzetmiştir. Kuru gürültüyle hakk sözü bastırıp boğarak galip gelmeyi çok iyi bilip uygulayan kâfirler, Kur’ân'a göre ancak sükûnet ve ciddiyet içinde dinlemekle anlaşılabilecek sözleri dinlemeye değer ve anlamlı bulmazlar. Onları kör, sağır, dilsiz ve yüreksiz olarak niteleyen Kur’ân, bu kâfirlerin kıyâmet günü de böyle kör, sağır ve dilsiz olarak haşredileceğini bildirmiştir. Bakara Sûresinin 171. ve İsrâ Sûresinin 97. Âyetleri.
Âyette geçen veya kendisi şahit olarak kulak veren kimse ifadesi, "dinleyen" demektir. Çünkü kulak vermek, "dinlemek"ten kinâyedir. Dînlemeyen kimse, sanki kulağını tıkayıp onu dinlemekten alıkoymuştur. Kulağını serbest bıraktığında ise, kulak vermiş ve dinlemeye başlamış demektir.
Bu açıklamaların ışığı altında 37. Âyetin takdiri şöyle yapılabilir:
"Bunda, her şeyi zekâsıyla bulup çıkaran, zeki, ezberleyen [öğüt alan] kalp [akıl] sahibi kimseler için yahut da kulak verip uyarıcıyı dinleyen, böylece öğüt alan kimseler için bir öğüt var."
Rabbimiz, rahmeti gereği, kendilerini kurtarmaları için insanlara iki nimet lütfetmiştir: Akıl ve vahiy... İnsanlar bu iki nimeti değerlendirdikleri takdirde kendilerini kurtarabileceklerdir:
(Mülk: 10) Ve derler ki: "Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akıl etmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık!
(A'râf: 100) Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu belli olmadı mı ki: Eğer biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerini damgalarız/mühürleriz de onlar işitmezler.
(Hacc: 46) Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, onların, kendisiyle akıl edecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.
38. Ve kesinlikle Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattık. Ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.
اليوم - yevm sözcüğü, Türkçeye "gün" olarak çevrilebildiği gibi, "devir" olarak da çevrilebilir. Çünkü Arapçada yevm sözcüğü, hem "gündüz ve geceden oluşan 24 saatlik bir devir [gün]" anlamına, hem de genel olarak "devir [hangi müddet olursa olsun, zamandan bir müddet]" anlamına gelir. [34–14] el İsfehanî, el-Müfredât, "Yevm" mad.
Nitekim Secde Sûresinin 5. Âyetinde, 1.000 senelik bir yevm'den, Me'âric Sûresinin 4. Âyetinde ise 50.000 senelik bir yevm'den bahsedilmek sûretiyle, yevm sözcüğünün belirli bir ölçüdeki "devir"i değil de genel anlamda bir "devir"i ifade ettiği Kur’ân tarafından da teyit edilmiştir.
Eğer yevm sözcüğü, Kur’ân'a uygun olmayarak "24 saatlik gün" anlamında kabul edilirse, evrenin ve yeryüzünün 6 "yevm"de yaratıldığını söyleyen Kur’ân Âyetleri de A'râf Sûresinin 54.; Hûd Sûresinin 7.; Yûnus Sûresinin 3.; Furkân Sûresinin 59.; Secde Sûresinin 4.; Hadîd Sûresinin 4. Âyetleri de yanlış anlaşılmış olur. Çünkü bu takdirde söz konusu Âyetlerden, evrenin ve yeryüzünün her biri 24 saat olan 6 günde yaratılmış olduğu anlaşılır ki, daha güneşin ve dünyanın varlık âleminde olmadığı, yani gece ve gündüzden oluşan 24 saatlik bir gün'ün evrende mevcut olmadığı bir dönemdeki yaratılışa ait sürenin, güneş, dünya ve insanlar var olduktan sonraki döneme ait bir ölçü ile ifade edilmiş olması mantıklı bir ihtimal gibi gözükmemektedir. Zaten bilim de, evrenin ve yeryüzünün oluşumuna dair elde ettiği bulgular sonucunda kabul ettiği kuramlarla bu süreyi "milyarlarca yıl" ile ifade etmektedir. Dolayısıyla Âyetteki altı gün'ün, "altı devir" olarak anlaşılması gerekir.
Yevm sözcüğünün buradaki anlamının "devir" olarak kabulü, bize Kur’ân'ın bir mucizesini daha görme imkânı vermektedir. Bilindiği gibi günümüz itibariyle elde edilmiş kozmolojik bulgular, evrenin [dolayısıyla dünyanın] bir takım evrelerden geçerek bugünkü durumuna geldiğini göstermektedir:
Genişleyen evren modellerinin hemen hepsi, evrenin yaşam öyküsü üzerinde uyuşmaktadır. ...Başlangıçta evren, sıcaklığı 1016K gibi olağanüstü yüksek proton, nötron, elektron, pozitron ve nötrino gibi temel parçacıklardan oluşmuş, sonsuz yoğun bir ortamdı. Bu ortama enerji egemendi. … Patlamadan 100 saniye kadar sonra sıcaklık 109K'e düşmüş ve temel parçacıklar daha ağır çekirdekleri oluşturmak üzere birleşmeye başlamıştır. ... Bundan sonraki 1.000.000 yıl boyunca evren, fotonların kurtulup uzaya yayılamadığı yıldız çekirdeği gibi sıcak ve mat bir yapıda kalmıştır. Bu zaman süresinde sıcaklık yavaş yavaş 3.000 K'e düşmüş, yoğunluk da 1.000 atom/cm3 olmuştur. Bu noktadan sonra ışınım uzaya kaçmaya başlamıştır. ... Uzayda yayılan madde, kütle çekimi kuvvetinin etkisiyle kümeler biçiminde toplanmaya başlamıştır. Böylece ışınım çağı sona ermiş ve yıldız çağı olarak adlandırılan yeni bir süreç başlamış, gökadaların ve yıldızların oluşumu gelişmiştir. ... Bu modellerin kanıtlanmasına yönelik araştırmalar, evrenin en uzak geçmişine karşılık gelen en uzak bölgelerinin incelenmesiyle sürdürülmektedir. [34–15] Ana Britannica; c. 12, s. 28.
Keza dünya da bugünkü durumuna bir gaz bulutuyla başlayan ve çeşitli evrelerden oluşan bir süreç ile gelmiştir. İşte Kur’ân, evrenin ve dünyanın "altı yevm"de [devirde] yaratıldığını bildirerek bugünkü bilimsel bulgularla varılan sonucu, yani oluşumun evreler, devirler hâlinde gerçekleştiğini 14 asır önceden ilân etmiş ve bir mucizesini daha gözler önüne sermiştir.
(Fussılet: 11) Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, "İsteyerek veya istemeyerek gelin!" dedi. İkisi de, "Biz isteyerek geldik" dediler.
YAHUDİ İNANIŞININ REDDEDİLİŞİ:
Yahudi inanışına göre âlemi yaratmaya Pazar günü başlayan Allah, yaratma işini altı günde tamamlayarak Cuma günü bitirmiş ve Cumartesi günü de arşının üzerine sırt üstü yatarak dinlenmiştir. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2,2’de yer alan bu efsanedeki, Allah'ın yedinci gün istirahat ettiğine dair olan ifade, Hıristiyan papazları rahatsız etmiş olmalı ki, Kitab-ı Mukaddes'in Türkçe ve Arapça yeni tercümelerinde "istirahat etti" ifadesi, "serbest kaldı" şeklinde değiştirilmiştir. Ama King James'in meşhur İncîl’inde "Ve O yedinci günde dinlendi" ifadesi, "And he rested on the seventh day" kelimeleri ile mevcuttur. Bu ifade, İncîl'in Arapça tercümelerinde yer aldığı gibi, Yahudilerce 1954 senesinde Philadelphia'da yayınlanan İngilizce tercümede de aynen yer almaktadır.
Bu yanlış inanış, yukarıda da söylediğimiz gibi, bilim tarafından milyarlarca yıl ile ifade edilen bir sürecin, ancak Sümerler veya Babillilere dayanan bir zaman ölçüsü [hafta] ile ifade edilmesi şeklinde ortaya konmuş bir mantıksızlık ve bilime aykırılık içermekte olduğundan, akıl ve bilim tarafından dışlanmış durumdadır. Rabbimiz de bu yanlış inancı 38. Âyetteki ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı ifadesiyle daha 14 asır önceden reddetmiştir. Yüce Allah tarafından reddedilmesine, akıl ve bilim tarafından dışlanmasına rağmen bu yanlış inancın hâlâ devam ediyor olması, bize göre, Tevrât'ta yer alan o Âyet hükmünün iyi anlaşılmamasından veya o Âyetin tahrif edilmiş olmasındandır.
38. Âyetteki ifade, Yahudilerin yanlış inançlarını reddettiği kadar, müşriklerin ölümden sonra dirilmenin mümkün olmadığı yolundaki inançlarını da reddetmektedir. 15. Âyette, Peki Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler ifadesiyle kınanan müşriklere, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılması kanıt gösterilerek âdeta şöyle denmiştir:
"Biz ilk yaratmadan dolayı yorulmadık ki, ikinci kez iadeye, yeniden yaratmaya kadir olmayalım..."
Gerçekten de, gözlerimizin önündeki muhteşem evren ve hayret verici yaratıklar düşünüldüğünde, bütün bunları yoktan var ederken hiç yorulmayan bir Güc'ün ölüleri de diriltebilecek olması hiç de mantıksız bir kıyas değildir. Üstelik insanın yaratılışı, göklerin ve yeryüzünün yaratılışına göre çok daha basit ve önemsiz bir şeydir.
Bu açıklamalardan sonra Âyetin takdiri şöyle yapılabilir:
"Yani, gerçek şu ki, bütün kâinatı Biz altı günde yarattık. Onu yarattığımızdan dolayı da yorulmadık. Böyle olunca onu yeniden yaratmaya gücümüzün yetmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu zavallı cahiller, öldükten sonra dirilme haberini senden duyunca seninle alay etmeye ve sana deli demeye başlarlarsa buna sabret, sükûnetle onların manasız sözlerini dinle ve açıklamakla görevli olduğun hakikati onlara açıklamaya devam et."
39–40. O nedenle onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce, batmasından önce ve geceden bir bölümde Rabbini hamd ile tesbîh et/arındır. Ve secdelerin/boyun eğişlerin artlarında da O'nu tesbîh et/ arındır.
Bu Âyetler anlamları çarpıtılmak sûretiyle dinin yozlaştırılmasına malzeme yapılan Âyetlerdendir. Bu Âyetlerde geçen تسبيح - tesbîh ve سجدة - secde sözcükleri maalesef gerçek anlamları dışında yansıtılmış, böylece İslâm'la hiç alâkası olmayan bazı davranışlar, dinimizin en önemli ibadetleri hâline getirilmek istenmiştir.
Âyetlerdeki sözcük ve deyimlerin ne anlama geldiklerine geçmeden önce, dinimizin nasıl yozlaştırılmak istendiğini göstermek açısından bu konudaki çarpık görüşleri sizlerle paylaşmakta yarar görüyoruz:
Bu, Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber (s.a)'e, namaz kılmasını emreden bir ifadedir. Böylece bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın bir zamanda namaz kıl, Hûd Sûresinin 114. Âyeti gibi olur. Âyetteki, Güneşin doğuşundan evvel ve batışından önce... ifadesi, "gündüzün iki tarafı"na; Gecenin bir cüzünde de... O'nu tespih et ifadesi de, "geceye yakın bir zaman"a bir işarettir.
Allah'a hamd ve O'nu tespih etmek'ten maksat, burada "namaz"dır. Nerede olursa olsun Kur’ân-ı Kerîm'de hamd ve tespih için özel zamanlar ayrılmışsa, orada namaz kastedilmiştir. Güneşin doğuşundan önce ifadesiyle sabah namazı, Güneşin batışından önce ifadesiyle "iki namaz:öğle ve ikindi namazları", Geceleyin ifadesiyle de "akşam ve yatsı namazları, üçüncü olarak da teheccüd namazı" kastedilmiştir.
Bu ifadeyle, "Sübhânallâh de!" manası kastedilmiştir. Bu böyledir, zira belli bazı lafızlar, Arapların dilinde, o lafızları söyleme anlamına gelir. Binaenaleyh, biz meselâ, kebbera deriz, bununla "Allahu Ekber" demeyi kasdederiz. Selâmlama için selleme tabirini kullanır, bununla, "esselâmü 'aleykum" demeyi kasdederiz. Hamdele sözüyle, "elhamdülillah"; hellele sözüyle "lâ ilâhe illallâh" demeyi ve sebbeha sözüyle de "sübhânallâhi" demeyi kasdederiz.
Secdeleri yaptıktan sonra yapılması buyrulan tesbihe gelince, bundan maksat, namazdan sonra yapılan zikir de, farzdan sonra eda edilen nafileler de olabilir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan, Ebû Hüreyre, İbn-i Abbâs, Şâbî, Mücâhid, İkrime, Hasan Basrî, Katâde, İbrâhîm Nehâî ve Ezvâî, "Bununla, namazdan sonra kılınan iki rekât namaz murad edilmektedir" demektedirler. Abdullah b. Amr b. Âs ve bir rivâyete göre de İbn-i Abbâs, bundan maksat, namazdan sonra zikirdir görüşündedirler.
İbn-i Zeyd de, "bu buyruktan maksadın, farzlardan sonraki nafileler" olduğu düşüncesindedir. Ebû Hüreyre'nin Buharî ve Müslim'deki rivayetine göre, bir gün fakir muhacir sahabîlerden birkaçı Peygamberimizin huzurunda otururken dediler ki:
— Ey Allah'ın resûlü! Zenginler büyük dereceler ele geçirdiler.
Peygamberimiz sordu:
–Ne oldu?"
Dediler ki:–
Bizim kıldığımız gibi o zenginler de namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi onlar da oruç tutuyor, fakat onlar sadaka veriyor biz veremiyoruz, onlar köle azat ediyorlar biz azat edemiyoruz.
Peygamberimiz bunun üzerine şöyle buyurdu:
–Ben size öyle bir şey söyleyeyim mi? Eğer siz onu yaparsanız, onların da yapmasının dışında diğer insanlarla yarışırsınız. Bu da her namazdan sonra 33'er kere Sübhanallâh, Elhamdülillâh ve Allahu Ekber demeye devam etmenizdir.
Birkaç gün sonra bu insanlar tekrar Peygamberimize gelerek dediler ki:
–Zengin kardeşlerimiz de bu sözü duymuşlar, onlar da bu işi yapmaya başlamışlar.
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a) şöyle buyurdu:
–Bu Allah'ın dilediğine verdiği bir keremidir.
Bir rivâyette de bu kelimelerin sayısı 33'er yerine 10'ar olarak nakledilmiştir. [34–16] Buharî, "Dualar Kitabı", 17/25.
Zeyd b. Sâbit rivayetediyor ki:Hz. Peygamber (s.a) bize her namazdan sonra 33'er kere Sübhânallâh ve Elhamdülillah, 34 kere de Allahu Ekber demeye devam etmemizi tavsiye buyurdu. Daha sonra Ensâr'dan bir sahabî, "Birinin rüyamda, eğer 25'er defa bu kelimeleri söyledikten sonra arkasından 25 kere de "Lâ ilâhe illallah" dersen daha iyi olur dediğini gördüm" deyince Peygamberimiz, "Pekiyi öyle yapmaya devam et!" buyurdu. [34–17] İmâm Ahmed, Neseî, Dârimî.
Hz. Ebû Sa'îd–i Hûdrî şöyle diyor: "Allah'ın resûlü'nün namazı bitirdikten sonra geri dönerken şöyle dediğini işittim: "Sübhâne rabbike rabbi'l–izzeti amma yasifune ve selâmun ale'l-mürselîn ve'l-hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn." [34–18] Cessas, Ahkâmü'l Kur’ân.
Edbare's-sücud tabiri ise, "secdeyi, yani namazı bitirdikten sonra, Allah'ı tesbih ve tenzîhi bırakma, bütün vakitlerinin de tesbîh ile geçmesi için, secdelerin peşinden tesbihe devam et" anlamındadır. Dolayısıyla bu ifadeler, Cenâb-ı Hakk'ın, Unuttuğunda Rabbini an Kehf Sûresinin 24. Âyetinin bildirdiği manayı ifade eder. Bir işi bitirince hemen başkasına giriş ve yalnız Rabbine yönel. Bu ifade, "idbare's-sücud" şeklinde de okunmuştur. [34–19] Râzî, Mefâtihu'l–Ğayb.
Ve secdelerin arkalarında, yani namazlardan sonra; tesbih her namazın arkasında yapılır. Nafile namaz manasına tesbih ise sabah ve ikindi namazlarından sonra mekruhtur. Secdelerin arkasından ifadesinin, "akşam namazının son sünneti"ne işaret olduğunu söyleyenler de çoktur. [34–20] İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân
Çeşitli vesilelerle değindiğimiz "dinde dilin önemi" konusunun gerçekten çok mühim ve öncelikli bir konu olduğu, yukarıdaki alıntılarla aşağıdaki açıklamaların karşılaştırılmasından sonra bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Gerek dinimizdeki önemi, gerekse anlam ve muhtevasının yanlış bilinmesindeki yaygınlığı nedeniyle; Tebyinü’l–Kur’an'nın 1. Cildindeki Müddessir Sûresinin 7 Âyetinin tahlilinde ayrıntılı olarak verilen الصّبر - sabr sözcüğüyle ilgili açıklamayı burada da aynen tekrarlıyoruz:
Kur’ân'ın yetmişten fazla Âyetinde geçen الصّبر - sabr sözcüğü, genel anlamıyla halk arasında, "acıya katlanma, sıkıntı ve zorluklara karşı soğukkanlılıkla direnme" demektir. Ancak Allah'ın Kur’ân'da sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin anlamının daha derinlemesine incelenmesini ve açıklanmasını âdeta zorunlu hale getirmektedir. Konuyu şu ana başlıklar altında inceleyebiliriz:
Bazı ibadetler ve ahlâkî davranışlar insan nefsine zor gelebilir. Meselâ, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense eğlenmek, çalışmaktansa gezip tozmak insanın daha çok hoşuna gidebilir. Ya da kış günlerinde sabah erkenden kalkmak, soğuk su ile abdest alıp namaz kılmak yerine sıcacık yataktaki uyku insana daha cazip gelebilir. İşte bu gibi durumlarda, insanların zor şartlarını kolay eden, üşenmeden namaz kılmalarını ve uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmalarını, iyi ve doğru davranışlarda bulunmalarını sağlayan güç, sabırdır.
İnsanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını, akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da tatmin etmek isterler. İşte sabr, nefislerin kuvvetli çekim gücüne karşı insanların hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmelerini sağlayan güçtür.
Bazı sıkıntılar vardır ki, insanın irade gücünü aşar. Meselâ, insanların kendilerinin veya yakınlarının başına gelen felâketler, doğal afetler bu türden sıkıntılardır. Bu tür sıkıntılar, insanların doğal ruh hallerine hoş gelmeyen ve onları mutsuz eden olaylardır. Bu tür olaylar, insanların hayatında maddî yıkımlar kadar manevî yıkımlara da yol açma riski taşırlar. İnsan hayatını doğrudan etkileyen savaşlar veya sosyal karışıklıklar da aynı riskleri taşıyan sıkıntılı ortamlardır. Böyle ortamlarda karşı karşıya kalınabilecek yokluklar, işkenceler ve ölüm korkusu gibi nahoş durumlar insanın irade gücünü zayıflatabilir ya da hepten yok edebilir. İşte bu gibi durumlarda insanın iradesini kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah'a isyan etmeden mücadeleye devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.
Kur’ân Âyetlerinden öğrendiklerimize göre, peygamberlerin hepsi de Allah'ın dinini tebliğ ederlerken çeşitli sıkıntılara uğramışlar, eziyet görmüşler, yurtlarından çıkarılmışlar, zindanlara atılmışlar, fakat daima sabretmişlerdir. Dolayısıyla her Müslüman Allah'ın elçilerini örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah'tan yardım dilemelidir. (Peygamberlerle sabır ilişkisi Sâd Sûresinin 17–18. Âyetlerinde ayrıntılı olarak yer alacaktır)
Sabr konusundaki bir diğer husus da, onun ne olduğu kadar ne olmadığının da bilinmesi gerektiğidir. Sabrın ne olduğu incelenirken ne olmadığının da belirlenmesi ve kısmî benzerliklerden dolayı bazı hal ve tavırların sabırla karıştırılmaması gerekir.
"Sabretmek", haksız yere mahkûmiyete, miskinliğe, uyuşukluğa, zillete [hor görülmeye, aşağılanmaya] razı olmak; haksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak ya da bu tür davranışlara karşı sessiz ve pasif kalmak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabr, bu tarz kötülüklerle mücadele etmek, onlara karşı çıkmak, hakk olan bir şeyi savunmak ve korumak için kararlı olmak, hakkın galebesi için çaba göstermektir.
İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabr değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır.
Daha önce ayrıntılı olarak açıklandığı için tesbih sözcüğü ile ilgili olarak burada sadece kısa bir hatırlatmayla yetinilecektir. Ayrıntılı açıklama için Tebyinü’l Kur’an c. 1. de A'lâ Sûresine bkz.
تسبيح - tesbîh kelimesi, sözlük anlamı "havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek" demek olan sebh kökünden türemiş bir kelimedir. Kur’ân'daki anlamı ise, "Allah'ı O'na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah'ı yüceltmek, O'nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek" demektir. Tebyinü’l Kur’an C. 1, Kalem Sûresinin 29. Âyetinin tahliline bkz.
Kısaca tesbih, "yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak" demektir.
Bir ismi tesbih etmek, [noksanlıklardan uzak tutup yüceltmek] aslında o ismin sahibini tesbîh etmek demektir. Çünkü bir ismin sahibinin yüceliği ve kutsallığı, o ismin yüceliği ve arınmışlığı ile ifade edilir. Bir kısım âlimler, "İsim ile sahibi aynıdır" demişlerse de, hepsi, ismin arındırılmasındaki maksadın sadece ismin sözlük anlamlarının değil, asıl o sıfat ve isimlerin sahibinin arındırılmasına yönelik olduğunu kabul etmişlerdir. Dolayısıyla, "ismin tesbîh"nden maksat, kendisine yakışmayan isim ve sıfatların Rabbimizden uzak tutulmasıdır.
Gerek Rabbimizin bazı varlıklarla nesep bağı olduğuna ilişkin bâtıl inançları, gerekse hile, tuzak, intikam gibi konularda Rabbimize yakıştırılan isim ve sıfatları Rabbimizden uzaklaştırmak, O'nun ismini ve dolayısıyla bizzat Kendisini her türlü eksiklik lekesinden uzak tutmak "ismin tesbîhi" ifadesinin gereğini yapmak demektir.
Bu açıklamalar ışığı altında Ve güneşin doğmasından önce, batmasından önce ve geceden bir bölümde Rabbini hamd ile tesbîh et ifadesi şu anlama gelmektedir:
"O'nu, o müşriklerin dediklerinden tenzih et; onların karşı koymalarından usanma! Tam aksine, onlara Allah'ın azametini hatırlat ve O'nu şirkten, eş ve çocuklar edinmişlik iftirasından ve imkân dâhilinde [akla yatkın] olan haşr'dan aciz olmaktan tenzih et!"
Bu işlerin güneşin doğumundan ve batımından önce ve gecenin evvelinde yapılmasının emrediliş sebebi ise, Mekkelilerin bu vakitlerde toplanmalarından başka bir şey değildir.
Pasajdaki bu ifade de rivâyetlerin baskın çıkması sonucu hep terimleşmiş anlamıyla nakledilmektedir. Böylece, aslında tamamen aktiviteye dayalı olan İslâm ilkeleri pasifleştirilmiş olmakta, bunun sonucu olarak da İslâmiyet, yaygın olarak uygulanmakta olan zikriyle, salâvatıyla, tesbîhiyle âdeta sözel tekrarlamalardan beslenen mistik bir tarikata dönüştürülmektedir.
Hâlbuki burada secde sözcüğünün, "boyun eğiş, teslim oluş" demek olan sözcük anlamı kastedilmekte ve bu Âyetlerde Peygamberimize, "İslâm'a yeni girmiş kimselere tevhidi öğret, onlar kötü sıfatlardan Allah'ı arındırsınlar, Rab’lerini doğru tanısınlar, şirk koşmasınlar" talimatı verilmektedir.
41–43. Ve sen bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver; o gün o çağrıyı gerçek olarak duyarlar. İşte bu çıkış [diriliş] günüdür. Gerçekten Biz, evet Biz, hayat veririz ve öldürürüz. Dönüş de yalnız Bizedir.
Peygamberimize 39–40. Âyetlerde verilen talimatlar, 41. Âyette de devam etmektedir. Bu Âyetteki Ve sen bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver talimatı, "sen kendini ölüme, kıyamete hazırla!" anlamına gelmektedir. Bu talimat bir başka Âyette, daha farklı bir üslupla tekrarlanmıştır:
(Hicr: 99) Ve sana yakîn [ölüm] gelinceye kadar Rabbine kulluk yap.
Çağrıyı/nidayı yapacak olanın -ki Allah'tır- çağıracağı şeyin ne olduğu konusunda Kur’ân eksenli bir takım izahlar yapılabilir:
(Yâ-Sîn: 59) Ey suçlular! Bugün [şimdi] siz seçilin.
(Sâffat: 22-24) Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ın astlarından tapmış oldukları şeyleri! [Toplayın da] İletin onları cahîmin [cehennemin] yoluna doğru! Ve onları durdurup tutuklayın, şüphesiz ki onlar sorumlulardır [sorguya çekileceklerdir].
(Neml: 82) Ve Söz üzerlerine vaki olduğu [gerçekleştiği] zaman onlar için, insanların Âyetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara konuşan, arzdan bir dabbe çıkardık.
Çağrıyı yapacak olanın Allah olduğu, Kaf Sûresinin 24, 30.; Hâkka Sûresinin 30. ve Fussılet Sûresinin 47. Âyetlerden de anlaşılmaktadır. Allah'ın doğrudan veya dolaylı yaptığı bu çağrılara başka Âyetlerden de örnekler verilebilir.
Yakın bir yerden ifadesi, çağrıyı yapacak olan sesin herkes tarafından duyulacağına, hiç kimseye saklı kalmayacağına bir işarettir.
41. Âyette yapılan kulak ver ihtarı dikkate alınarak 42. Âyetteki çağrının duyulacağını bildiren ifadenin takdiri şu şekilde yapılabilir:
"Dînle, yani dinlemezden önce onun meydana gelmesi konusunda uyanık ol, bekle! Çünkü duyma işi mutlaka olacaktır. Sen ve onlar, bu hususta eşitsiniz. O hâlde bu demektir ki, onlar da duyacaklar. Ne var ki, onlar dinlemeye hazır olmadan duyacaklar, böylece de yıkılıp yere düşecekler; sen ise dinlemeye hazır olarak onu duyacaksın. Dolayısıyla bu, sende, mutlaka olması gerektiği kadarıyla etkili olacaktır..."
Çağrının duyulmasını niteleyen الحقّ - el-hakk sözcüğüyle, يقين - yakîn = kesin bilgi kastedilmiştir. Çünkü hakk, "yakîn"dir. Nitekim "Ondan o sayha yakînen sudur etti, bir yankı değildi" anlamında, "Zan ve tahmin değil, falanca kesinlikle kendi sesiyle seslendi" denilir. Yani, insanlar o Kıyâmet çağrısını hakk olarak [yakînen, kesin bilgi ile] işitecekler, bunun bir vehim ve hayal olmadığını, gerçek olduğunu öğrenecekler. Böylece kendilerine haber verilmiş olan Kıyâmet gününün geldiğinden ve bu sesin o günü ilân ettiğinden hiç şüpheleri kalmayacak şekilde emin olacaklardır.
Bu bir tehdit ve korkutma ifadesidir. İnsan bir suç işlediğinde sonuç olarak hâkim karşısına çıkacağını bilir, ama yargılamayı o suçu işlerken kendisini görmeyen bir hâkimin yapacak olması, onu yapmak istediği kötü şeylerden alıkoymaya yetmez. Bu nedenledir ki, Rabbimiz herkesi yargılayacak hâkimin bizzat Kendisi olduğunu bildirmekte, insanlara her şeyi "bilen" ve "gören" bir "hâkim" karşısına çıkacaklarını hatırlatarak onlardan korkup sakınmalarını istemektedir. İşte bu yüzden Âyet açık bir tehdit mesajıdır ve Rabbimiz bunu başka Âyetlerde de dile getirmiştir:
(Yûnus: 23) Sonra ne zaman ki Biz onları oradan kurtardıysak, kurtulur-kurtulmaz yeryüzünde çeşitli taşkınlıklar yaparlar. Ey insanlar taşkınlığınız sırf kendi zararınızadır. Şu basit hayatın menfaati olarak... Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Biz de bütün yapmış olduklarınızı haber vereceğiz.
(Zümer: 7) Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükür ederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur. Hiç bir (suçlu) günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.
44. O gün yer onlardan çabuk yarılır. İşte bu, sadece Bize kolay bir haşrdır. [toplamadır]
حشر - haşr, "toplamak" demektir. [34–21] Lisanü’l-Arab, c.2 s.456
Kıyâmet gününde, ölmüş insanların kaybolup giden parçaları bir araya toplanacak, canlar da bedenleriyle birleştirilecektir. Böylece, dağılmış, paramparça olmuş ve çürümüş ümmetler yeniden bir araya gelmiş olacaktır. Dolayısıyla haşr [toplama] konusu, hem insanların dağılmış olan parçalarının bir araya getirilmesini, hem de dağılmış ümmetlerin bir araya getirilmesini ifade etmektedir.
İşte bu, sadece Bize kolay bir haşrdır [toplamadır] ifadesindeki يسير - yesîr sözcüğünün önüne konmuş olan علينا - 'aleynâ sözcüğü, ifadeye "Bu iş, başkasına değil, ancak Bize kolaydır, başkalarının yapabileceği bir şey değildir" anlamını kazandırmıştır. Bu ifade, kâfirlerin 3. Âyette nakledilen, Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür, şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Cevaptaki mesajın özü şöyle takdir edilebilir:
"Ölenlerin cesetlerinin toprağa, suya, havaya karışarak darmadağın olması, Bizim onları ayrı ayrı derleyerek vücutlarını teker teker meydana getirmemize ve o vücutların içine kişiliklerini, bilinçlerini daha önce o vücutta yaşadığı gibi yerleştirip insanları tekrar yaratmamıza bir engel teşkil etmez. Çünkü bu iş Bizim için büyük zahmet ve emek isteyen bir iş değildir. Tam tersine, bunların hepsi bir işaretimizle bir an içinde oluverir ve ilk yükümlü insandan kıyâmete kadar dünyadan gelmiş geçmiş tüm insanlar kolaylıkla bir araya toplanıverir. Sizin bu oluşumu bilemeyecek nitelikteki beyniniz bunu akıl dışı kabul etse bile, bu iş ve oluş, evreni yaratanın gücünden uzak değildir."
45. Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin. O hâlde sen, Benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver.
Bu Âyet Peygamberimize hitap etmekle beraber kâfirlere de şu ihtarı yapmaktadır:
"Peygamberinizin sorumluluğu sadece ihtar etmekten ve aklını başına alanlara Kur’ân ile hakikati anlatmaktan [tebliğden] ibarettir. Onun işi, inanmak istemeyenleri zorla mümin yapmak değildir; o, insanlara bir zorlayıcı olarak gönderilmemiştir."
Bir başka açıdan bakıldığında ise bu Âyet bir taraftan kâfirleri tehdit ederken, diğer taraftan da Peygamberimizin gönlünü almakta, o'nu teselli etmektedir:
"Bu insanların sana karşı uydurdukları sözlere asla kulak asma ve katiyen önem verme! Çünkü Biz, onların sözlerini biliyor ve yaptıklarını görüyoruz. Bize yaptığın şikâyetler seni maksadından alıkoymasın, sen verdiğimiz işle meşgul ol, onları cezalandırmak Bizim işimizdir. Onlar iman ve küfür konusunda özgür bırakıldılar. Sen onların duygularına, yetilerine ve kudretlerine hükmetmek için gönderilmedin, senin onları zorlayarak hidâyete erdirme gibi bir yükümlülüğün yok. Sen sadece gerçeği tebliğ etmekle emir olundun. O halde sen sabret, sadece iyiyi, doğruyu, güzeli onların gözleri önüne ser ve Rabbini tesbîh et, [arındır] onları da Bize bırak."
Kâfirlere yapılan tehdit ise şudur:
"Gönderdiğimiz Elçi hakkında yakıştırdığınız çirkin sözler ve öne sürdüğünüz asılsız iddialar size çok pahalıya mal olacaktır. Biz söylediklerinizin her cümlesini duyuyoruz, bunların cezasına katlanacaksınız."
Daha önce Kalem Sûresinin 44. ve Müddessir Sûresinin 11–19. Âyetlerinde verilmiş olan bu açık mesaj, aşağıda 80. Âyeti verilen Nisâ Sûresi gibi başka Sûrelerde de karşımıza çıkacaktır:
(Nisâ: 80) Kim Elçi'ye itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.
Bu ifade, "onların geriye kalanlarından o va'îd [tehdid] gününden korkanlara Kur’ân'ı okuyarak öğüt ver! Kur’ân'ı göz önüne al ve bu Kur’ân'da sana haber verilen şeyleri hatırlatmak sûretiyle onlara öğüt ver!" demektir.
Bu Âyet Peygamberimize kişisel görüşleriyle öğüt vermesini yasaklamıştır. Peygamberimizin toplum idaresindeki yasa uygulamaları da ileride görüleceği gibi, yine Kur’ân'a dayalıdır. Yani, Peygamberimizin Kur’ân dışı herhangi bir hüküm verme ve uygulama yetkisi, serbestîsi bulunmamaktadır.
Sûrenin Kur’ân ile açılıp Kur’ân ile kapanması, Kur’ân'ın önemine dikkat çekmek için uygulanan bir yöntemdir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize (Kur’ân Araştırmaları Grubu)
(Mülk: 3) Birbirleriyle uyumlu bir şekilde [tabakalar halinde] yedi göğü yaratmış olan O'dur. Merhametli olanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çarpıklık [çatlaklık] görüyor musun?
"Gök" diye çevirdiğimiz Arapçadaki semâ kelimesinin aynen Türkçedeki "gök" kelimesi gibi tüm dünyanın üstünü tarif ettiğini daha önce söyledik. Nasıl Türkçede, "gökteki bulutlar" tamlamasında göğü dünyanın yakın üstü olarak, "gökteki yıldızlar" tamlamasında ise göğü evrenin tümü olarak kullanıyorsak, aynı şey Arapçadaki semâ kelimesi için de geçerlidir. Bu yüzden Kur’ân'ın göğün yedi kat olduğu açıklamasıyla, evrende yedi ayrı tabakanın, yedi ayrı boyutun veya yedi ayrı çekim alanının olduğu düşünülebilir. Fakat dünyanın atmosferini incelediğimiz zaman çıplak gözle sıradan bir yapıda olduğu zannedilebilecek olan atmosferin, apayrı tabakalardan oluştuğunu fark ediyoruz. Âyette "birbiriyle uyumlu bir şekilde" diye tercüme ettiğimiz tabaka kelimesi hem bu anlama, hem de "tabakalar halinde" anlamına gelmektedir. Nitekim bu kelime Türkçeye de geçmiştir ve "mutabık" kullanımıyla ilk anlamı, "tabaka" kullanımıyla ikinci anlamı ifade etmektedir. Âyetin ifadesiyle atmosferimizin uyumlu, farklı tabakalardan oluştuğu gerçeği tamamen mutabıktır. Peygamberimiz dönemindeki bilim seviyesiyle bu gerçeğin bilinmesi imkânsızdır. Atmosferin bu şekilde tarifinin rast gele bir şekilde söylenen bir ifadeyle uyum göstermesi de akla aykırıdır. Görüldüğü gibi Kur’ân'daki bu Âyetin en azından bir işareti atmosferdeki tabakalardır. Ayrıca tüm uzayda farklı tabakalar, farklı boyutlar olduğu da düşünülebilir.
Allah'ın ayrı ayrı tabakalar yaratması ve bu tabakaların birbiriyle uyumu, atomun mikro seviyesinden makro seviyesindeki evrenimize kadar gözlemlenebilen bir olgudur. Atomu incelediğimizde de çekirdeğin etrafında elektronların oluşturduğu tabakalara, yörüngelere rastlarız. Atomun içindeki bu yörüngelerin maksimum yedi tane olabilmesi, yediden fazla yörüngeli atomun bulunmaması da ilginçtir.
Yedi sayısının diğer bir özelliğine de dikkat etmemiz gerekir. Arapçada yedi sayısı aynı zamanda çokluğu ifade etmektedir. Yedi tabakalı gök tabiriyle "yedi adet gök" anlaşılabileceği gibi, "birçok gök" de anlaşılabilir. Arapçadaki bu özelliği tarih boyunca birçok araştırmacı belirtmiştir. Ayrıca Kur’ân'da Lokmân Sûresinin 21. Âyetinde yedi deniz tabiri geçmesi, Tövbe Sûresinin 80. Âyetinde Peygamber'e hitaben, Onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları affetmeyecektir denmesi; 7, 70 sayılarının Türkçedeki 100 sayısı gibi çokluk ifade etmek için de kullanıldığı kanısını güçlendirmektedir. 7 rakamının benzer şekilde kullanımına, eski Yunan'da ve Roma'da da rastlayabiliriz.
ATMOSFER'İN TABAKALARI VE HİZMETLERİ:
Atmosferi incelediğimizde birbirinden ayrı tabakalar halinde katmanlarının olduğunu görüyoruz. Atmosferin bu katmanları dünyamızda hayatı olanaklı kılmaktadır. Bu tabakalardan herhangi birinin yokluğu dünyadaki hayatı sekteye uğratacak ve canlılığın yok olmasına sebep olacaktır. Evrenin her yerinde kusûrsuz sanatını gösteren Allah, atmosferde yarattığı tabakalarda da sanatını göstermekte ve buna Âyetlerle dikkat çekmektedir. Her tabaka kendisine verilen görevi yerine getirmekte ve atmosferin katmanları arasında paylaştırılan iş bölümüne uyumlu bir şekilde katılmaktadır. Atmosferdeki cansız atomların bilinçli bir varlık gibi insana hizmet etmeleri, Allah'ın bizlere olan merhametinin bir sonucudur. Alıntıladığımız Âyette, Allah'ın merhametinin vurgulanması bu dediğimizi desteklemektedir.
Atmosferin dünyamıza en yakın katmanı troposfer'dir (1). Bu tabakanın kalınlığı kutuplarda 6 km.'ye kadar inmekte, ekvatorda 12 km.'ye kadar çıkmaktadır. Hava olayları troposfer'in 3-4 km.'lik kısmında oluşur. Atmosferin gazlarının % 75'i bu katmandadır. Troposfer'in üzerinde 50 km. kadar yüksekliğe uzanan stratosfer (2) vardır. Üçüncü olarak ozonosfer (3), "ozon tabakası" olarak da anılır ve canlılar için öldürücü etki yapan mor ötesi ışınları tutar. Bunun üzerinde mezosfer (4) vardır. Mezosfer'in üstünde termosfer (5), termosfer'in üzerinde yeryüzünden 500 km. kadar yükseklikteki iyonosfer (6) vardır. Bu tabaka radyo dalgalarını yansıttığı için yeryüzündeki haberleşmeyi mümkün kılmaktadır. Atmosferin en üst katı ise ekzosfer'dir (7) ve 10.000 km.'ye kadar uzanır. Bu katmanda gaz oranı iyice azalmış ve iyonlara ayrılmış durumdadır. Görüldüğü gibi atmosferi 7 tabakaya ayırıp incelememiz mümkündür. Fakat bazı araştırmacılar eğer bu tabakalardan bir kaçını birleştirip incelerlerse 7 sayısının değişmesi mümkündür. Fakat o zaman da Âyetteki 7 sayısının çoğul ifadesi düşünülüp, Âyetin mucizevî işaretinde bir değişiklik olmaz. 7 sayısının böylece iki türlü değerlendirilmesi, hem "7 katman" izahıyla mutabık olmaktadır, hem de itiraz olarak gelebilecek diğer sınıflandırmalara cevap vermektedir. Tek bir Âyetin tek bir kelimesinde bile sayılamayacak kadar incelik olduğu Kur’ân'ı iyice araştırdıkça ortaya çıkmaktadır.
Her durumda atmosferin ayrı ve uyumlu tabakalardan oluştuğunu söylemek son yüzyıllarda mümkün olmuştur. Kur’ân'ın indiği dönemlerdeki bilimsel seviye ile atmosferin katmanlarının incelenmesi ve katmanların var olduğunun söylenmesi mümkün değildir. Fussilet Sûresinin 12. Âyetinde söylenen, Her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti ifadesi de, katmanların incelenmesiyle anlaşılmakta ve her tabakanın ayrı bir görevle donatıldığı anlaşılmaktadır. Her tabakanın üzerine düşen görevi yerine getirmesi sayesinde dünyamızda yaşayabiliyoruz.
Diğer bir ilginç nokta da Kur’ân'da yedi gök tabirinin tam 7 kez geçmesidir. Bu geçişler Bakara Sûresinin 29; İsrâ Sûresinin 44; Mü'minun Sûresinin 86; Fussilet Sûresinin 12; Talâk Sûresinin 12; Mülk Sûresinin 3; Nûh Sûresinin 15. Âyetlerinde gerçekleşmektedir.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ