







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
KAFİRUN SÛRESİ’NE GİRİŞ
Kâfirûn sûresi Mekke’de 18. sırada inmiştir. Sûre adını ilk âyetinden almıştır. İlk âyet “قليا ايّهاالكافرون - kul ya eyyühe’l kâfirûn” olmasına rağmen, bu cümle uzun olduğu için sûreye kısaca “Kâfirûn” sûresi denilmiştir. Ayrıca “İbâdet” ve “İhlâs sûresi” olarak da isimlendirilmiştir.
Bu sûre ile iman-küfür, hak-batıl arasındaki sınır belirlenmekte, bu sınırdan kesinlikle taviz verilmeyeceği ve bu sınırın ayırdığı iki alan arasında asla sentez yapılamayacağı ilân edilmektedir. Böylece müminler ile kâfirlerin, davet edenler ile davet edilenlerin, davete uyanlar ile uymayanların safları kesin bir ayırımla netleştirilmektedir. Çünkü dikkatli olunmadığı takdirde, doğru inanca bağlananların imanı ile cahiliye düzeninde kalanların sapkın düşünceleri arasında bir etkileşme olabilir. Müminlerin inancına zarar verebilecek böyle bir etkileşmenin meydana gelmemesi için iki inanç ve iki gurup arasında bir saflaşma şarttır. Bu nedenle cahiliye sisteminin insanları ile Müslümanların birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılması zorunludur.
Kategorik olarak daha önceki sûrelerde “kendi hallerine [Allah’a] bırakılması ve kendilerinden nezaketle uzaklaşılması” istenilenler, Mâûn sûresinde “İşte odur!” ifadesi ile peygamberimize hedef gösterilmiş, bu sûrede ise ilk kez kendilerine doğrudan “Ey kâfirler !” diye seslenilmesi emredilmiştir. Yapılan ayırımın sûredeki en sert beyanı ise “Sizin dininiz sadece size, benim dinim de sadece banadır” diyen son âyeti olmuştur.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ :
Peygamberimize ilk vahyin geliş tarihi ile bu sûrenin inişi arasında yaklaşık beş-altı yıllık bir zaman farkı vardır. Başlangıçta peygamberimizi hafife alan, onu şair, sihirbaz, mecnun gibi yakıştırmalarla yıpratıp hakkından geleceklerini zanneden Mekke ileri gelenleri [Dar-ün Nedve üyeleri], geçen bu beş-altı yılın sonunda Müslümanların çoğalıp İslâm’ın gelişmesi karşısında strateji değiştirmişler, çaresizlikten peygamberimizle uzlaşma yolunu denemeye karar vermişlerdir. Peygamberimizin ibâdet ettiği Allah’ı kendilerinin de ilâh olarak kabul ediyor olmalarını ortak nokta görerek, gerekirse ülkeyi ikiye bölmek veya ona bazı kişisel tavizler vermek yollarının da denenebileceği bir anlaşma sağlanması onlara mümkün görünmüştür.
Bu düşüncelerle, peygamberimizden kendi ilâhlarını ve onlara ibâdet edilmesini kınamaktan vazgeçmesini, peygamberimizin kendi ilâhlarına secde etmesi karşılığında ona istediği mal, mülk, makam ve mevkileri verebileceklerini, hatta onu istediği kadınla evlendirebileceklerini vaat etmişlerdir. Bu vaatlerle yetinmeyen müşrikler, ikinci bir teklif olarak da peygamberimizin Lât ve Uzza’ya bir sene boyunca ibâdet etmesi karşılığında kendilerinin de aynı süre içinde Allah’a ibâdet edeceklerine söz verecekleri önerisinde bulunmuşlardır.
İbn-i Cerîr, İbn-i Ebî Hatim ve İbn-i Enbarî gibi tarihçilerin Mekke müşriklerince peygamberimize yapıldığını belirttikleri bu teklifler, yine aynı kaynaklara göre peygamberimizin “Bir elime Güneş’i, bir elime de Ay’ı verseniz, yine de davamdan vazgeçmem” sözleriyle reddedilmiştir. Müşriklerin bu önerilerinin kabul edilemez yapısı, Kâfirûn sûresinde bütün netliğiyle gözler önüne serilmektedir.
RAHMÂN ve Rahîm Allah adına.
1 - De ki: “Ey kâfirler!
2 - Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
3- Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
4 - Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim.
5 - Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
6 - Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
1. Âyet: De ki: “Ey kâfirler!
Sûrenin neden “قل - qul de ki” emriyle başlamış olabileceği hakkında başta Râzî olmak üzere, tefsircilerin hepsi de güzel ve makul pek çok sebep ve hikmet ileri sürmüşlerdir. Bize göre tek sebep, peygamberimizin ancak Allah’tan aldığı emir doğrultusunda konuşabileceğini, yaptığını Allah adına yaptığını, söyleyeceklerinin kendi sözü olmadığını bildirmek içindir. Kısaca emir büyük yerden gelmektedir ve sözlerin içeriğindeki sertliğin sorumlusu da sadece Allah’tır.
Kâfirûn sûresi Hakk’ı tebliğ mahiyetinde olmayıp muhatabı müminler olan ve kâfirlere karşı hangi ölçüler içinde olmaları konusunda onları eğiten bir sûredir. Bu yönüyle kâfirlerin statülerini belirleyen bir mahiyet taşımaktadır. Çünkü Rabbimiz Hakk’ı tebliğ sürecinde böyle bir sertlik önermemektedir:
Rabbinin yoluna, bilgelikle ve güzel öğütle çağır. Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Nahl; 125.
Her ikiniz gidin Firavuna. Gerçekten o azdı. Sonra ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır ve saygılı davranır. Ta Ha; 43–44.
Allah’ın rahmetiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç kuşkusuz çevrenden dağılıp giderlerdi. Âl-i Imran; 159.
Âyette geçen “كافر - kâfir” sözcüğü Kur’ân’ın anahtar kavramlarından biri olduğu için özellikle incelenmesi yararlı olacaktır. Gerek “كافر - kâfir” ve gerekse aynı kökten türeyen “كفر - küfr” sözcüklerinin sözlük ve terim anlamları şöyledir:
“كفر - küfür” sözcüğünün sözlükteki birincil anlamı “örtmek” demektir. Karanlığı ile her şeyi örttüğü için geceye “كافر - kâfir [örten]” dendiği gibi erişilen nimetlere teşekkür etmeyerek yapılan nankörlüğe de “küfr” denir.
“كفر - küfr” sözcüğünün terim anlamı ise, Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberlik kurumunu ve peygamberleri, din gününü ve âhireti inkâr etmektir. Bu anlamıyla imanın zıddı olan inançsızlığı ifade etmektedir. “كافر - kâfir” sözcüğü, “كفر - kefere” fiilinin ism-i faili olup sözlük anlamı olarak “nimeti örten, inkâr eden; nimete nankörlük eden, uzak kalan; nimetten kaçınan kimse” demektir.
“Kâfir” sözcüğünün terim olarak anlamı ise “imanı olmayan, inkâr eden kimse” demektir.
Kısaca ve özetle “كافر - kâfir”; “küfür” denen zihinsel eylemin faili/yapıcısı/ işleyicisidir. Bu durumda asıl üzerinde durulması gereken sözcük “كفر - küfr”dür.
Kur’ân’da “كفر - küfr” ve türevleri pek çok âyette geçmektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, İslâm’da iman konuları bir bütün teşkil ettiğinden, küfrü işleyip kâfir olmak için Kur’ân’da verilen örneklerden herhangi birine benzeyerek iman konularından birini bile inkâr etmek yeterlidir:
Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, biz bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız diyerek Allah ve Elçisi’nin arasını ayırmaya kalkışan ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler var ya, işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Nisa; 150, 151.
Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu hâlde içinizden böyle yapanların alacağı karşılık dünya hayatında bir rüsvalıktan başka nedir? Kıyâmet günü de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil/ habersiz değildir. Bakara; 85.
Kişiyi dinin sınırları dışına atan küfürlerin en kötüsü, tartışmasız olarak Allah hakkındaki küfürlerdir. Allah’ı yüceliğine uygun olmayan bir şekilde nitelemek; isim, sıfat ve emirlerinin birisini bile hafife almak; Allah’a noksanlık isnat etmek şeklindeki küfürlerden en büyük olanı ve bağışlanmayacağı bildirileni, Allah’a ortak tanımaktır:
Onlar Allah’ın astlarından fayda da, zarar da vermeyen şeylere taparlar. Kâfir, Rabbine karşı olanların yardımcısıdır da. Furkan; 55.
Şüphesiz ki: “Allah ancak Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir olmuşlardır. Maide; 17.
Şüphesiz, “Meryem oğlu Mesih, Allah’ın kendisidir” diyenler kâfir olmuşlardır. Maide; 72.
“Allah, şüphesiz üçün [üç tanrının] üçüncüsüdür” diyenler kâfir olmuşlardır. Maide; 73.
Ve Yahudiler “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. Tövbe; 30.
Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş]olur. Nisa; 48.
Hemen belirtilmelidir ki, şirki terk ederek tövbe eden ve af dileyenler artık mümin sıfatı kazanacaklarından, Rabbimiz bu gidişatlarını bozmamaları kaydı ile onları geçmişteki şirklerinden dolayı affedeceğini bildirmiştir:
Allah ve elçisi müşriklerden beridir [uzaktır, ilişkili değildir] . Derhal tövbe ederseniz o, hakkınızda hayırdır, yok aldırmazsanız biliniz ki Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. Tövbe; 3.
Bir başka küfür de peygamberlik müessesesini kabul etmemek veya herhangi bir peygamberin peygamberliğini [elçiliğini] inkâr etmektir:
Ve deyin ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildi ise, İbrahîm’e ve İsmail’e ve İshâk’a ve Ya’kûb’a ve esbata [torunlarına] ne indirildi ise, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya ne verildi ise ve bütün peygamberlere Rabblerinden olarak ne verildi ise hepsine iman ettik; O’nun elçilerinden birinin arasını ayırmayız [hiç birini diğerinden ayırmayız] ve biz ancak O’nun için teslim olanlarız. Bakara; 136.
Küfr ve kâfir kavramlarının örneklerini daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak daha fazla teferruata girmenin amaç dışına çıkmak olacağını düşünerek şimdilik bu özet bilgiyle yetiniyoruz.
2–5. Âyetler: Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam. Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız. Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
Bilindiği gibi, cahiliye dönemi Arapları Allah’ı inkâr etmiyorlar, ancak O’nu “احد - ehad bir” ve “صمد - samed” olarak tanımıyorlardı. Onlar Allah ile beraber putlara, geçmişteki önemli zatlara, heykellere ibâdet ediyor ve bunların Allah yolunda sadece birer vesile olduğu iddiasında bulunuyorlardı. “Biz onlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz” (Zümer 3) diyorlardı. Gökleri ve yeri yaratıp güneşi ve ayı buyruğu altına alanın “elbette Allah” olduğunu söyleyen bu müşriklere Kur’ân, Allah’tan başka ibâdet ettikleri şeylerin kendilerini Allah’a yaklaştıramayacağını bildirmiştir:
Siz Allah’ın astlarından bir takım taştan, ağaçtan putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Haberiniz olsun ki, o sizin Allah’ın astlarından mabut diye taptıklarınız, sizin için bir rızk vermeye güç yetiremezler. Onun için rızkı Allah yanında arayın ve O’na kulluk edip, O’na şükredin. O’na döndürüleceksiniz. Ankebut; 17.
Bu ifade, kâfirlerin ibâdet ettiği ve halen de ibâdet etmekte oldukları bütün mabutları içine alır. Bunlar melekler, cinler, nebiler, veliler, ölmüş insanların ruhları, güneş, ay, yıldızlar, hayvanlar, ağaçlar, hayalî tanrılar, tanrıçalar, putlar, türbeler de olabilir. İlâhlara topluca ibâdet etmenin içine Allah’a ibÂdet de giriyor olsa bile, bu gerçek anlamda Allah’a ibâdet değildir. Çünkü Kur’ân’da açıkça Allah’a ibâdetin O’nunla birlikte bir başka şeye ibâdet etmemek demek olduğu bildirilmiş ve sadece Allah’a ihlâsla yönelmek emredilmiştir:
“Oysa kendilerine dini yalnız Allah’a halis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri emredilmişti.” Beyine; 5.
ÂYETLERDE GEÇEN MÂ :
Bu âyetlerde geçen “ما - mâ”ların, bugünkü Arapça’daki ism-i mevsul mü, masdariyye “mâ”sı mı, yoksa sıfat bildiren “mâ” mı oldukları hakkında çeşitli görüşler vardır.
Âyetlerin cümle yapısına bakıldığında, 2 ve 3. âyetler bir cümle, 4 ve 5. âyetler de bir cümle olmak üzere, 2-5. âyetlerin iki cümleden oluştuğu görülmektedir. Bu iki cümle de aynı tür cümlelerden olup, 2. ve 4. âyetler cümlelerin birinci bölümlerini, 3. ve 5. âyetler de cümlelerin ikinci bölümlerini teşkil etmektedir.
Âyetlerdeki “mâ”lar ism-i mevsul olarak kabul edilirse, 2 ve 3. âyetlerdeki birinci cümle “Sizin taptığınız şeylere ben tapmam, benim taptığım şeye de siz tapmazsınız” anlamına gelir ki, bu takdirde peygamberimizin taptığını söylediği ya da ima ettiği Allah için bugünkü Arapça kurallarına göre “men” edatı kullanılması gerekirken, dil bilgisi kurallarına aykırı olarak akılsız varlıklara mahsus olan “mâ” edatı kullanılmış olur. “من - men” yerine “ما - mâ” edatının kullanılmasının nedeni olarak “söz düzeninin bozulmaması” ileri sürülse dahi, bu açıklama bu kez de sûredeki son âyetin ruhuna ters düşer. Çünkü eğer cümlenin ikinci bölümündeki “mâ” ile “tapılan” kastedilmiş olsaydı, sûrenin son âyetinde; “sizin rabbiniz sadece size, benim rabbim de sadece banadır” denmesi uygun olurdu.
Bu mahzurlardan dolayı âyetlerdeki “mâ”ların masdariyye veya sıfat bildiren “mâ” olması sûrenin ruhuna daha uygundur.
“Mâ”lar masdariyye olarak kabul edildiğinde âyetlerin anlamı; “Ben sizin şimdi yapmakta olduğunuz ibâdeti yapmam. Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapmazsınız. Ben sizin eskiden yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim şimdi yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz” olur.
“Mâ”lar sıfat olarak kabul edildiğinde ise âyetlerin anlamı; “Artık ben sizin yaptığınız ibâdet gibi ibâdet yapmam, siz de benim yapmakta olduğum ibâdet gibi ibâdet yapmazsınız. Ne ben sizin eskiden yapmış olduğunuz ibâdeti yaparım, ne de siz benim şimdi yapmakta olduğum ibâdet gibi ibâdet yaparsınız” olur.
Bu konunun en geniş açıklaması Fethu’l-Kadîr adlı eserde mevcuttur.
Bize göre yukarıdaki açıklamalar uygun olabileceği gibi, “ma” ism-i mevsulünün Allah için kullanılmasının da herhangi bir sakıncası yoktur. Bu nedenle âyetlere “Ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz” anlamını vermekte herhangi bir mahzur yoktur. [İsm-i mevsullerin kullanılma biçimleriyle ilgili geniş açıklama Leyl sûresinin tahlilinde“Kur’ân ve Dilbilgisi” başlığı altında verilmiştir .]
Bu âyetlerde Allah’a yapılacak ibâdet ile müşriklerin yaptıkları ibâdetlerin karşılaştırılması yapılmakta ve İslâm’da ibâdet edilecek olanın sadece Allah olduğu anlatılmaktadır. Bu noktada, bazı yanlış anlama ve uygulamaları belirtmek açısından “عبادة - ibâdet” kavramı üzerinde de biraz durmak gerekmektedir.
İBÂDET:
“عبادة - İbâdet” sözcüğü, dilimize fonetik olarak Arapça orijinaliyle girmesine rağmen kök anlamı olan “kulluk, kölelik etme” konusundaki insanın tarz ve tavrıyla ilgili asıl anlamını büyük oranda kaybetmiş ve sadece bir takım ritüel, ayin ve davranışlar için kullanılan bir kavram haline dönüşmüştür.
“A-be-de” kök fiilinin mastarı olan “ibâdet” sözcüğü, “kulluk yapmak, kölelik etmek” anlamına gelir. Bu anlamlar bir insanın kayıtsız şartsız teslim olmasını, itaat etmesini, boyun eğmesini ifade eder.
“İbâdet”in dinî terim olarak anlamı ise; “kulun sahibine/yaratanına karşı, sahibi/yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabullenip yerine getirmesi” demektir.
Her şeyin yaratıcısı olan Allah, yarattığı kulları için belirlediği davranış ve yaşam tarzını kullarına çeşitli şekillerde bildirmiş ve en son olarak bütün bu bildirileri Kur’ân’da toplamıştır.
Bu gerçekler ışığı altında “ibâdet”, Allah tarafından bir talimatname [Kur’ân] ile kullara bildirilen görevlerin kullar tarafından kayıtsız şartsız itaat edilerek ve teslimiyet gösterilerek [boyun eğilerek] yerine getirilmesidir.
Öyleyse “ibâdet”, halk arasında yaygınlaştığı gibi sadece üç-beş ameli yapmaktan ibaret değildir. İbâdet, Allah’ın kulluk talimatnamesinde vermiş olduğu görevlerin tümünü yapmaktır, hepsini uygulamaktır. Bu durumda kulların ilk görevleri arasında okumak, yazmak, temiz olmak, çevredekileri uyarmak, yetimleri himaye etmek, yetimlerin mallarını yememek, daima helal kazanıp-yemek, marufu emredip münkerden nehyetmek [toplumda aktif olup iyi ve güzeli emretmek, kötülüklere de engel olmak], doğru, dürüst ve güvenilir olmak, ölçü ve tartıda hile yapmamak, rüşvet almamak-vermemek, zina ve fuhuştan uzak durmak gibi görevler sayılabilir.
Hâl böyleyken, Allah’ın vermiş olduğu görevlerin yüzlercesini arka plâna atıp halk arasında sloganlaşan şekliyle “İslâm’ın şartı beştir” gibi kabullere sarılmak doğru bir İslâm algısı değildir. Çünkü kulluk talimatnamesi olan Kur’ân’daki her emir ve yasak, her öğüt ve öneri birinci derecede önemli ve birbirleriyle eş değerde olan görevlerdir. İslâm dininde sloganlaşmış herhangi bir şart ve kabul olmayıp İslâm’ın tek şartı Allah’a teslim olmaktır. Allah’a teslim olmak ise, O’nun gönderdiği kulluk talimatnamesindeki görevlerin tümünü, emirlerini, yasaklarını, önerilerini aynen kabul edip uygulamaktır.
İbâdet [kulluk] etmenin amacı sosyal bir varlık olan insanı olgunlaştırmak; böylece bilgilendirilmiş, eğitilmiş, olgunlaşmış ve aşırılıklarından arındırılmış insanlarla toplumda huzur ve barışı temin etmektir. İnsan denen varlık, “zalim, cahil, nankör, zayıf, cimri, aciz, hırslı, huysuz, şehvet ve mal düşkünü, egoist, tembel, vahşî, sadist” gibi fıtri özelliklere sahip olarak yaratılmıştır (İbrahîm 34, Hud 9, 10, İsra 67, 100, Nahl 4, Rum 54, Fussılet 49, Mearic 19, Adiyat 6, Âl-i Imran 14) . Bu fıtri özellikleri onun başkalarının hak ve hukukuna tecavüz etmesine, toplumda zulmün, fesadın, kavganın oluşmasına, dolayısıyla da barışın bozulmasına neden olmaktadır. Yüce Allah insanın bu olumsuz özelliklerini ortadan kaldırıp onun “âlim, adil, vefakâr, güçlü, cömert, erdemli, iffetli, paylaşımcı, barışsever” birisi olmasını sağlamak ve onu kendine, ailesine ve toplumuna yararlı bir birey haline getirmek için ona ibâdet/kulluk görevi vermiştir. Bu görevlerin Allah’a herhangi bir yarar veya zararı yoktur. O’nun insanların yapacağı bu kulluğa ihtiyacı da yoktur. Verilmiş bu görevler insanların kendi iyiliklerine ve mutluluklarına yöneliktir.
İbâdet/kulluk görevinin özü bu olmasına rağmen uygulamada çok sapmalar olmuş, Yüce Allah da ibâdetin özü hakkındaki bu sapmaları Kur’ân’da belirterek insanların dikkatini çekmiştir. İbâdet hakkındaki sapmalar meleklerin, peygamberlerin, cinlerin, evliyaların veya Allah’tan başka herhangi bir varlığın sahte ilâhlar edinilip Allah’a ortak koşulması şeklinde ortaya çıktığı gibi, hevâ, para, kadın, makam, mevki, ideoloji gibi tâğûtların farkında olarak ya da olmayarak yedek ilâh edinilmesi şeklinde de ortaya çıkmıştır. Geçmişte böyle olduğu gibi, bugün de böyledir.
Şu bir gerçek ki, bireysel ve toplumsal hayatın sağlıklı sürdürülmesi için ortada belirli kurallar ve prensipler olmalıdır. Aksi halde kargaşa meydana gelir. Bu kurallar ve prensipler insanlar tarafından konulacak olursa, insanın yukarıda bahsedilen negatif özellikleri ve zaafları nedeniyle kusursuz bir ana kural, mükemmel bir sistem konulamaz. Bu da topluma sağlam, kusursuz bir yaşama rejimi oturtulamayacağı anlamına gelir. İnsan denen varlık yetkisini daima kendi çıkarı doğrultusunda kullanarak başkalarını ezme, zulmetme, sömürme gibi toplumsal barışı bozacak eylemlerde bulunur. Ama Allah, ezelden ebede her şeyi en iyi bilen ve en iyi gören olduğuna göre, kulları arasında hiçbir ayırım ve kayırma yapmayacağına göre, kullarından herhangi bir çıkarı olmayacağına göre, her türlü noksanlıktan münezzeh olduğuna göre, O’nun koyacağı kurallar ve prensipler hem mükemmel hem de evrensel olur. Onun içindir ki, kullarının yapacağı görevleri/ibâdetleri bizzat kendisi belirlemiş ve peygamberleri aracılığı ile insanlara bildirmiştir.
6. Âyet: Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
Bu âyette “دين - dîn” sözcüğü, Mâûn sûresinde gördüğümüz “ceza/karşılık” anlamından ayrı olarak, “toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü, yani şeriat” anlamında kullanılmıştır. Ancak bu sözcük ile kastedilen düzen, sadece Allah’ın koyduğu ilkeleri kapsayan Hakk Düzen’den ibaret olmayıp insanlar tarafından kurulan beşeri düzenleri de kapsamaktadır. Bu anlamda din, ister Hakk ister batıl olsun, ister Allah ister insanlar tarafından kurulmuş olsun, her türlü toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü demektir.
İnsanların kurdukları düzenlere de din denmesinin Kur’ân’daki diğer örnekleri şunlardır: Âl-i Imran 73, En’âm 70, A’râf 51, Yusuf 76, Mümin 26.
Bu durumda gerek Mekkelilerin ve Mısırlıların oluşturdukları düzenler, gerekse bugünkü toplumlarda oluşmuş bulunan kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, komünizm gibi ekonomik düzenler de birer din sayılmalıdır.
Kurallarını Allah’ın koyduğu Hakk Din ise Kur’ân’da “Allah’a ait din”, “e’d-Dînü’l-Hanif”, “e’d-Dînü’l-Kayyim”, “Muhlisine lehü’d-Dîn”, “E’d-Dînü’l-Hâlis” ve “İslâm” adlarıyla yer almıştır. Din ile ilgili bu tanımlamaların kullanıldığı âyetler şunlardır: (Bakara 132, 193, 217, 256, Ankebut 65, Âl-i Imran 19,83, Rum 30, 43, Nisa 46, 146, Lokman 32, Maide 3, 54, 57, Ahzab 5, En’âm 161, Zümer 2, 3, 11, 14, A’râf 29, Mümin 14, 65, Enfal 39, 9, 72, Şûra 13, 21, Tövbe 11, 12, 29, 33, 36, 122, Fetih 28, Yunus 22, 104, 105, Mümtehıne 8, 9, Yusuf 40, Saff 9, Nahl 52, Beyyine 5, Mâûn 1, Hacc 78, Kâfirûn 6, Nur 2, Nâsr 2.
Bu âyetlere dayanarak Kelâm bilginleri “Hakk Din”i şöyle tarif etmişlerdir: “Hakk Din, Yüce Allah’ın kullarını hakka ulaştırmak üzere peygamberleri aracılığı ile akıl sahibi insanlara tebliğ ettiği, onları dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşturan sistem, Allah’ın koyduğu hükümlerdir.”
Hakk Din ile diğer dinler arasındaki şu çok önemli farka mutlaka dikkat edilmelidir: Hakk Din dışındaki dinlerde kurallara inanmadan uymak veya kurallar karşısında pasif/edilgen kalmak mümkün iken, Hakk Din, konulmuş kurallara hem samimiyetle inanmayı hem de bu kuralları bütün gönlüyle uygulamayı emretmektedir. Böylece iman olmadan yapılan tüm ameller Hakk Din’de “taklit” ve “boşa çıkmış” olarak nitelenip kınanmakta, amele dökülmemiş iman ise “… İnandık deyince bırakılacaklarını mı sandılar ?” sözleriyle amel olmadan değerlendirmeye alınmaya layık görülmemektedir. Dolayısıyla Hakk Din’de iman ile amelin birbirini tamamlayan öğeler olduğu unutulmamalı ve şu âyetler yardımıyla bu konu sık sık hatırlanmalıdır: Müminun 1–11, Enfal 2–4, Tövbe 16, 111, Saff 10, 11, İbrahîm 23–25, Furkan 63–77, Bakara 103, 214, Â’l-i Imran 142, Yunus 62, 63, A’râf 156, Maide 93, Ankebut 1–7, Hucurat 14–16, Ahzab 35, 36.
Hakk Din ile diğer dinler arasındaki bir diğer fark ise diğer dinlerde konulan hükümlere uymakla zorunlu kılınan insanın Hakk Din’de tamamen özgür bırakılmasıdır:
Ve de ki: “Hakk Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” Kehf; 29.
Ancak, Hakk Din’de özgür bırakılan insanların, eksilterek veya arttırarak Hakk Din’in bütünlüğünü bozma ya da tamamen değiştirme gibi bir yetkileri olmamasına karşılık, diğer dinleri istedikleri gibi değiştirmeleri mümkündür. Hakk Din’de dinin birazına inanıp birazına inanmamak veya başka dinlerle sentez yapmak sûretiyle Hakk Din’i yozlaştırmak, Hakk Din’in dışına çıkmak demektir. Böyle bir durumda, Hakk Din kendisini bozmak isteyenlerle savaşılmasını emretmiştir (Bakara 193, Maide 33, Enfal 39)
Hakk Din ile diğer beşeri dinler, yasama ve yürütme açısından birbirlerinden farklıdırlar, ayrıktırlar; birleşemezler, kesişemezler. Zaten birleşmemeli ve kesişmemelidirler.
Hakk Din’in Allah tarafından belirlenmiş, siyasî, iktisadî, hukukî ana ilkeleri vardır. Doğal olarak beşerî dinlerin de bu konularda ilkeleri vardır. Bu noktada Müslüman kendi dinini, Müslüman olmayan da kendi dinini/düzenini yaşamalıdır. Kimse bir diğerininkine karışmamalıdır. Fitne olmadığı sürece Müslüman, Müslüman olmayana zor kullanmamalıdır. Müslüman da İslam’ın ilkelerinin tamamını kabullenmeli, saf dinine yapay dinlerin ilkelerinden karıştırmamalıdır. Hak Din’deki herhangi bir ilkenin yerine yapay dinlerden bir ilke benimsenmesi, Rabbimizin Bakara sûresinin 85. âyetindeki beyanı gereği, kafirliktir. Herkesin mertçe, sonucuna katlanmak kaydıyla mümin veya kâfir olma özgürlüğü vardır.
Bu sûrede kimliklerin netleşmesi, ayrışması, vurgu üzerine vurgu yapılarak emredilmektedir.
Kur’ân’ın din anlayışıyla ilgili olarak birçok araştırma ve çalışma yapılmıştır. Bu konuda daha fazla detay için bu tür eserlere başvurulabilir.
BİZE VERİLEN MESAJ :
Kâfirûn sûresi, son âyetindeki “Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir” ifadesiyle müminler ile kâfirlerin yollarının ayrıldığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu ifade aynı zamanda kâfirlerin din konusunda Allah’a iman eden Müslümanlar ile hiçbir zaman uzlaşamayacaklarını, bu nedenle bu konudan ümit kesilmesi gerektiğini de anlatmaktadır. Bu tavır Kur’ân’da birçok yerde zikredilmiştir (Yunus 104, Şuara 216, Sebe 25–26, Zümer 14,15, Mümtehıne 4).
Dolayısıyla mümin ve Müslüman kesinlikle tevhidî inanış ve yaşayıştan taviz vermemeli, hiçbir batıl dinle senteze girmemelidir. Bu iki şeyi yapmadığı gibi, İslâm’ın benzeri olarak ileri sürülen görüşlere de itibar etmemelidir. Tüm sistemler daima benzerleri ile yozlaştırılmıştır. Bu akıldan çıkarılmamalıdır. Allah’ın dini ana sütü gibi halis olmalıdır. Müslümanlar her koşul altında bu saf ve halis dini yaşamalıdır.
Bu sûreleri daha iyi anlamak için tarih ve siyer kitaplarından peygamberimizin Mekke dönemi tebliğ yaşamıyla ilgili bölümlere başvurulabilir.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ