







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
KAMER SÛRESİ’NE GİRİŞ
Adını 1. âyette geçen القمر [el-Kamer] sözcüğünden almıştır. Mukâtil gibi bazı Kur’ân bilimcileri, sûrenin 44–46. âyetlerinin Medenî olduğunu ileri sürmüşlerse de, bu âyetlerin içinde yer aldığı pasajın söz akışındaki uyumdan, bu görüşün doğru olmadığı kolayca anlaşılmaktadır.
Bu sûrede önce Târık sûresi‘nde tuzak kurdukları açıklanmış olan kâfirlere yapılan uyarılara devam edilmiş ve âhirete inanmaları için onlara kanıtlar gösterilmiş; sonra da uyarıya kulak asmamış olan eski kavimlerin âkıbetleri Firavun, Lût, Semûd, Âd ve Nûh kavimlerine ait kıssalar şeklinde örneklendirilerek açıklanmıştır. Sûrenin sonunda ise, inanmış ve bu inanca uygun olarak yaşamış olanların mutluluklarından bahsedilerek onlara manevî destek verilmiştir.
RAHMAN, RAHIM ALLAH ADINA
MEAL:
1. O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı/ay yarılacak/ay doğdu [her şey açığa çıkarıldı] .
2. Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.
3–5. Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vaz geçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.
6–8. O hâlde onlardan geri dur [sırt çevir] . O günde Çağırıcı’nın, nüküre [bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye] çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler.
9. Onlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki kulumuzu yalanladılar ve “O, cinlenmiştir/delidir” dediler. Ve o alıkonulmuştu.
10. Bunun üzerine o [Nûh] Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et/intikamımı al!”
11. Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.
12. Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş/ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu.
13–14. Onu [Nûh’u] da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız/gözetimimiz altında akıp giden levhâları [tahtaları] ve çivileri/urganları olan [sal] üzerinde taşıdık.
15. Ve and olsun Biz, bunu bir âyet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
16. Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
17. And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
18. Âd da yalanladı. Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
19–20. Şüphesiz Biz onların üstüne, uğursuz, sürekli [uzun] bir günde dondurucu/uğultulu, insanları koparıp atan bir rüzgâr gönderdik; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler.
21. Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
22. And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
23. Semûd da o uyarıları yalanladı:
24. “Bizden bir tek insana mı, o’na mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz” dediler.
25. “Zikir/öğüt, aramızdan o’na mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır.”
26. Yarın onlar çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.
27. Şüphesiz Biz onlara, kendilerine fitne olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabırlı ol.
28. Ve onlara o suyun, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; her içiş hazır kılınmıştır.
29. Bunun üzerine arkadaşlarına seslendiler. O da alacağını [satırını, kılıcını] alıp inciklerini keserek öldürüverdi.
30. Peki azabım ve uyarılar nasılmış?
31. Şüphesiz Biz onların üzerine tek sayha [korkunç bir ses] gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı gibi oluverdiler.
32. And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
33. Lût kavmi uyarıları yalanladı.
34–35. Biz, onların üzerine ufak taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Lût’un ailesi müstesna. Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık; Biz şükreden kimseyi böyle mükâfaatlandırırız.
36. And olsun (Lût), onları Bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar,
37. ve and olsun o’nun konuklarından murat almaya [cinsel yönden faydalanmaya] kalkıştılar. Biz de gözlerini siliverdik: “Haydi azabımı ve uyarıları tadın!”
38. Ve and olsun sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi:
39. “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!”
40. And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
41. Şüphesiz Firavun ailesine de uyarıcılar gelmişti.
42. Onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli birinin yakalayışla yakalayıverdik.
43. Sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda [kayıtlarda, kitaplarda] sizin için bir berâet [kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman] mi var?
44. Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz” mu diyorlar?
45. Yakında o topluluk hezimete uğrayacak [bozguna uğrayacak] ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.
46. Aslında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır.
47. Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.
48. O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Sekarın [cehennemin] dokunuşunu tadın!”
49. Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu [her şeyi] bir kader [ölçü, ayar] ile yarattık.
50. Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir.
51. Ve and olsun Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. O hâlde var mı bir düşünen?
52. Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır [kayıtlardadır, kitaplardadır] .
53. Küçüğün, büyüğün, hepsi satır satır yazılmıştır.
54. Hiç şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerdedir, ırmaklardadır/aydınlıklardadır.
55. Çok güçlü kralın yanındaki [huzurundaki] doğruluk oturma yerlerindedirler.
TAHLİL:
1–2. O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı/ay yarılacak/ay doğdu [her şey açığa çıkarıldı] . Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.
O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı ifadesi, rivâyet toz-dumanı içinde kalmış olan dirâyetsiz açıklayıcılar tarafından, Kur’ân âyetlerinden (dolayısıyla Rabbimizden) onay almayan bir takım kabullere dayandırılarak açıklanmış, böylece bugüne kadar doğru anlaşılamamıştır.
RİVÂYETLERE GÖRE OLAY:
Rivâyetler, hicret’ten beş sene evvel Mekke’de bir akşam vakti dolunay hâlindeki ay’ın ikiye bölündüğünü, parçalardan birinin dağın üstünde, diğerinin de dağın önünde bir müddet durduğunu, sonra iki parçanın birleştiğini ve ay’ın tekrar eski hâline döndüğünü bildirmektedirler. Olayın özeti böyle olmakla birlikte bazı rivâyetçiler uydurmacılıkta bir hayli ileri gitmişler ve olayı akıl almaz ayrıntılarla süslemişlerdir. Meselâ, Peygamberimizin bir parmağını ay’a doğru uzattığını ve ay’ın ikiye bölündüğünü, parçalardan birinin Peygamberimizin abasının yakasından girip kolundan çıktığını ileri süren rivâyetler vardır. Maalesef dinî eser kabul edilen kitaplar aracılığı ile Müslümanların arasına sokulan bu uydurmalar sadece bu noktalarda da kalmamış, Esma binti Amis rivâyeti ile Hayber’de ikindi namazını geçiren Ali’nin, namazını vaktinde kılabilmesi için batmış olan Güneş’in geri geldiğini ileri sürecek kadar ileri bir noktaya ulaşmıştır. (Güneş’in geri gelme rivâyeti inşaallah Sad/33’ün tahlilinde incelenecektir.) Ancak biz, bu konudaki rivâyetlerin uydurma olduklarını göstermek için, avcı hikâyelerine taş çıkartacak kadar uydurma olanlarına değil de, en muteber kabul edilen Sahih-i Buharî’ye bakmayı yeterli görmekteyiz. Buharî, bu olayla ilgili rivâyetlere, kitapının “Tefsir”, “Peygamber’in Alâmetleri”, “Menkıbeler” ve “Ensârın Menkıbeleri” bölümlerinde tekrar tekrar yer vermiştir. Bizim aldığımız örnekler Tefsir Kitapı bölümündedir:
İbn-i Mes‘ûd (r.a) şöyle demiştir: “Resûlullah (a.s) zamanında ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine Resûlullah (a.s), “Şâhit olunuz!” buyurdu.
Abdullah b. Mes‘ûd (r.a) şöyle demiştir: “Biz Peygamber’in beraberinde idik. Ay iki parça oldu. Bunun üzerine Peygamber bize, “Şâhit olunuz, şâhit olunuz!” buyurdu.
İbn-i Abbâs (r.a), “Peygamber zamanında ay yarıldı” demiştir.
Bize Şeyban, Katâde’den tahdis etti ki, Enes b. Mâlik (r.a), “Mekke ahâlisi Peygamber’den kendilerine bir mucize göstermesini istediler. Peygamber de onlara ay’ın yarılmasını gösterdi” demiştir.
Buradaki senette de Enes (r.a), “Ay iki parçaya ayrıldı” demiştir.
Gerek yukarıda naklettiğimiz, gerekse diğer hadis kitaplarındaki rivâyetler, olayın İbn-i Mes‘ûd, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Cübeyr b. Mut‘im, Abdullah b. Abbâs ve Ali tarafından anlatıldığını bildirmektedir. Fakat olayın vukû bulduğu tarihte [hicret’ten beş şene önce] , bu kişilerden Abdullah b. Ömer altı-yedi yaşlarında idi, Enes b. Mâlik ve Abdullah b. Abbâs ise henüz doğmamışlardı. O yıllarda Ali’nin de çocuk yaşta olduğu hatırlanacak olursa, sadece İbn-i Mes‘ûd’un reşit yaşta olarak olayı görmesi mümkündür. Yani, İbn-i Mes‘ûd bir tarafa bırakılacak olursa, böyle ciddî bir konu bizlere o tarihte anasından doğmamış veya beş-altı yaşlarında olan çocukların anlatımları ile aktarılmış olmaktadır. Üstelik biz biliyoruz ki, Peygamberimize Kur’ân dışında bir mucize verilmemiştir. Zaten, eğer kendisine böyle bir mucize verilseydi, Peygamberimizin tüm Mekkelileri çağırıp mucizesini herkese göstermesi gerekirdi. Çünkü verilen mucizenin gereği ancak böyle yerine getirilebilirdi. Gece gündüz Peygamberimizin yanından hiç ayrılmamış olan yetişkin, aklı başında sahabeden hiç birinin adı ile bu konuda bir nakil mevcut değildir.
Diğer taraftan, tarih kitaplarında da, ay’ın ikiye ayrıldığını görüp de İslâm’a giren ya da gördüğü hâlde inanmayan hiçbir akıllı kimsenin adı geçmemektedir. Kaldı ki, böyle bir olay meydana gelseydi, dünyanın her tarafından izlenmesi gerekirdi ve bu konuda başka görgü tanıkları da olurdu.
Esasen, yukarıdaki gibi bir kaç kişinin verdiği haberlere dayanan ve Usûl ilminde “haber-i vâhid” ve “haber-i meşhur” denilen haberler, imana ait konularda ve haram-helâl konularında delil olarak kullanılamazlar. Yani, sağlam delillere dayanması gereken inanç, “haber-i mütevâtir” olmayan haberlerle oluşturulamaz.
Sonuç olarak, bu yanlış inancın hadis kaynağı çürük ve temelsizdir. Aslında biz, yukarıda adı geçen kişilerin böyle bir açıklama yaptıklarını da kabul etmiyor, olayların sonradan uydurulup onlara isnat edildiğini düşünüyoruz. Bu uydurmalara burada yer vermemizin sebebi ise tamamen teşhire yöneliktir.
KUR’ÂN‘A GÖRE OLAY:
Yukarıdaki rivâyetlere göre olay, Mekke halkının mucize görmek istemesi üzerine gerçekleşmiştir. Ne var ki, ay’ın ikiye bölünmesi olayının müşriklerin mucize isteklerine verilmiş bir cevap olduğunu söylemek, Kur’ân âyetlerinin apaçık anlamlarına ters düşmektedir. Diğer taraftan Peygamberimizin böyle bir mucize gerçekleştirdiğini söylemek, Allah’ın son peygamberi için belirlediği görevin “sadece tebliğ” olduğunu bildiren âyetlerle çelişmektedir. Yani, rahmeti gereği Rabbimizin somut mucize vermek istemediğini bildiren Kur’ân âyetleri, bu iddianın apaçık bir yalan olduğunu âdeta iftiracıların suratlarına vurmaktadır:
Ve Bizi, âyetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd’a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onunla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsrâ/59)
Bilakis onlar, “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok, o bir şâirdir. Hadi öyleyse, öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin!” dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir karye [memleket] iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? (Enbiyâ/5-6)
Yukarıdaki âyetlerden anlaşıldığına göre eski toplumlar kendilerine gösterilen somut mucizelere rağmen yalanlamaya devam etmişler ve bu yüzden helâk edilmişlerdir. Rabbimiz insanların geçmişte ortaya koydukları bu tutumlarını tekrarlayacaklarını bildiğinden, her meydan okuyuşa somut bir mucize ile cevap vermek istemediğini bildirmektedir. Böylece inanmayanlara bu dünyadaki hayatlarının sonuna kadar tövbe ederek inanma fırsatı da verilmiş olmaktadır. Zaten Peygamberimizin de Allah’ın bu bildirisine rağmen müşriklerin ısrarlı taleplerine karşı onlara bir mucize gösterme arzusu içinde olması mümkün değildir:
And olsun ki, Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyet [nesil; oğlan-kız çocuklar] verdik. Hiçbir peygamber için Allah’ın izni olmadan herhangi bir âyet getirmek de yoktur. Her ecel için bir yazı vardır. (Ra‘d/38)
Ve, “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” dediler. De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ve ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.” (Ankebût/50)
Israrla somut mucizeler isteyen müşriklerin bu istekleri abartılı, abartılı olduğu kadar da samimiyetten uzaktır:
Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız” dediler. De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?” (İsrâ/90–93)
Müşriklerin kendisinden somut bir mucize göstermesine yönelik ısrarlı ve abartılı taleplerine karşılık, mucize göstermenin Allah’ın kendisine belirlediği görev sınırları dışında kaldığını bilen Peygamberimizin onlara bir mucize göstermesi mümkün değildir. O, Allah’ın talimatları doğrultusunda, bu ısrarlı taleplere, mucizelerin sadece Allah katında olduğunu, kendisinin de sadece beşer [insan kökenli] bir Allah elçisi olduğunu belirterek cevap vermek zorundaydı. Sonuçta müşriklerin bu yöndeki ısrarlı ve abartılı talepleri bizzat Rabbimiz tarafından Kur’ân’ın tek ve yeterli bir mucize olduğunun bildirilmesi sûretiyle cevaplandırılmıştır:
Kendilerine okunan Kitap’ı, Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve öğüt vardır. (Ankebût/51)
Rabbimizin Peygamberimize verdiği mucize, müşriklerin bekledikleri türden bir mucize değil, mucizelerin en büyüğü idi. Bu büyük mucize ne insanı hayretler içinde bırakan bir görüntü, ne de tanık olanların akıllarını sarsan bir olay şeklindeydi. İşittikleri, anladıkları, gönülleri kuşatan, idrakleri sarsan, hikmet dolu sözler şeklindeydi. Kur’ân adlı bu ilâhî sözler, kıyâmete kadar herkesi acz içinde bırakan ebedî bir mucizeydi.
Bunca Kur’ân âyetine rağmen bazı Müslümanlar, uydurulmuş rivâyetlerin karanlığında yürüyerek meseleye hâlâ, “Allah isterse neden olmasın?” yaklaşımıyla bakmakta ve birçok asılsız olaya sanki gerçekten olmuş gibi inanmaya devam etmektedirler. Bilinmelidir ki, burada söz konusu edilen husus Allah’ın böyle bir olaya [ay’ın yarılmasına] güç yetirip yetiremeyeceği değildir. Çünkü Allah’ın her şeye kâdir olduğunda hiç şüphe yoktur. Asıl mesele, böyle bir olayın gerçekten olup olmadığı ve bu olayın Kur’ân’dan ve akıldan onay alıp almadığıdır. İnananların yapacakları şey, her konuda olduğu gibi bu konuda da sadece Rabbimizin mesajlarını dikkate almaktır. Aksi takdirde, Allah’ın sonsuz kudretini dile getirme hevesine kapılan koyu câhillerin ya da dindar kalabalıklar üzerinden ikbal ve itibar devşirmek isteyen kötü niyetlilerin çeşit çeşit mucizeler uydurmasının yolu açılmış olur. Peygamberimize türlü mucizeler yakıştırmanın giderek varacağı nokta ise, Katolik inancındaki azîzlik kurumuna benzeyen bir “evliyâlık” makamının ortaya çıkması ve bu makama ulaştığına inanılan “velî” [Allah dostu] kimselere de Katolik azîzlerine isnat edilenlerden aşağı kalmayacak sayıda kerâmetin yakıştırılması noktasıdır. Nitekim bu süreç İslam tarihi boyunca birebir yaşanmış ve evliyâ menkıbelerinin gönüllere verdiği tatlı esriklik yüzünden câhil halk yığınları hayatın gerçekliğinden yüzyıllarca kopuk yaşamak zorunda kalmıştır.
Sonuç olarak, Ay’ın yarılması rivâyeti, Kur’ân açısından da çürük ve temelsiz olup sadece Peygamberimize “sihirbaz” diyenlerin kullanacağı bir malzemedir.
Rivayetlerde konunun nasıl çarpıtıldığını gördükten sonra 1–2. âyetlerin tahliline dönebiliriz:
Kamer sûresi, Târık sûresi’nin devamı mâhiyetindedir. Kur’ân’ın Mushaf hâline getirilişi sırasında ayrı sûreler olarak adlandırılarak aralarına duvar örülmüş olsa da, âyetlerdeki konular ve bağlaçlar bu duvarları aşmaktadır. Meselâ 2. âyetin başındaki vav bağlacı, Târık/15‘deki yekîdûne fiiline matuftur. Aradaki parantez içi ifadeler kaldırıldığında cümle şu şekilde olmaktadır: Şüphesiz onlar oldukça tuzak kuruyorlar–……………..– ve bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.
Bu durumda 2. âyetteki onlar zamiri ile kastedilenlerin, Târık/15‘deki onlar zamiri ile kastedilenlerle aynı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kimseler, Beled/19‘da ashâb-ı meş’eme olarak nitelenen kimselerdir.
O saat yaklaştı
Burada yaklaştığı bildirilen السّاعة [sâ‘at] , “kıyâmet saati”dir. O saat, “kıyâmetin koptuğu, herkesin öldüğü kıyâmet gününün birinci evresi”dir. Sâ‘at sözcüğü, Kur’ân’da hep bu anlamda kullanılmıştır.
Ve ay yarıldı.
Rabbimizin mesajının doğru anlaşılması ve rivayetlerde olduğu gibi hurafelere sapılmaması için bu cümle üzerinde önemle durulması gerekmektedir:
İNŞİKÂK [YARILMA] :
انشقاق [inşikâk] sözcüğü, شقّ [şakk] sözcüğünün infial babına nakledilmiş şeklidir ve mutavaat [etkilenerek uyma] anlamı içerir. Yani, inşikâk sözcüğü ile ifade edilen yarılma, maruz kalınan “yarma” etkisine direnç göstermeden, karşı konmadan, uyum sağlayarak meydana gelen yarılmadır. Bu sebeple önce şakk sözcüğü tahlil edilmelidir:
Şakk sözcüğü, soğuk veya herhangi bir nedenle “elde veya yüzde oluşan çatlaklar” için kullanılan شقاق [şikâk] sözcüğünden gelmektedir. Araplar hayvanların tırnaklarında ve bileklerindeki çatlamaya [hastalığa] şikâk derlerdi. Daha sonraları da ciltte her türlü çatlak oluşturan hastalığa şikâk demişlerdir. شقاق [şikâk] mecâzî olarak da “ayrılıkçı, tefrika çıkaran, normal düzeni bozan” anlamlarında kullanılır.
Şakk ise, “sad-ı bain” [ayırıcı çatlak] demektir. Otun topraktan çıkışı, çocuğun dişinin çıkışı, şakk sözcüğüyle ifade edilir. Şakk, aynı zamanda طلوع [tulû‘=doğuş] anlamındadır. Sabahın oluşuna da شقّ الصّبح [şakk-ı subh] denir. Çünkü sabah da karanlıkları çatlatmakta, gündüz ile geceyi ayırmaktadır.
Râgıb el İsfehânî ise sözcüğü şöyle açıklamıştır:
Şakk, “herhangi bir şeyde meydana gelmiş çatlak”tır. Denilmiştir ki: “Ay’ın inşikâkı, Peygamber zamanındadır.” Ve yine denilmiştir ki: “Ay’ın inşikâkı, “kıyâmetin kopacağı vakit ortaya çıkacak yarılma”dır.” Ve yine denilmiştir ki: “Bunun manası, ‘işin açığa çıkması’dır.”
Yukarıda verilen her iki sözlükteki bilgilere göre, şakk sözcüğü, bir elmayı böler gibi bir şeyin ikiye, üçe bölünerek ayrılması anlamına değil, bir şeyin üzerinde yarıkların, çatlakların oluşması anlamına gelmektedir. Nitekim Bakara/74, Meryem/90, Rahmân/37, Hâkka/16, Abese/26 ve İnşikâk/1‘ ayetlerinde de şakk sözcüğü, “bir şeyin üzerinde veya bünyesinde oluşan yarılmaları, çatlamaları ifade etmek için kullanılmıştır.
Şakk sözcüğünün bu anlamına göre, Ay yarıldı ifadesi, “ay üzerinde bir takım yarılmalar, çatlamalar olduğu” anlamına gelir ki, ay’a gidildiği dönemde [1969] , orada ayak izlerinin oluşması ve ay yüzeyinden parça koparılması sebebiyle, bu âyetin gerçekleşmiş olduğu ileri sürülmüştür.
Sözlüklerde şakk sözcüğünün karşılığı olarak verilen anlamlara rağmen, Ay yarıldı ifadesinin, “ay’ın iki parçaya ayrıldığı” anlamına geldiğini ileri süren bazı kimseler, sadece yukarıda naklettiğimiz zayıf ve uydurma hadislerden destek alan bu görüşlerine, âyetteki fiilin geçmiş zaman kipi ile kullanılmasını delil göstermişlerdir. Gerçekten de Rabbimiz, âhiret ve kıyâmet sahnelerini anlatırken âyetlerdeki fiilleri geçmiş zaman kipinde kullanmaktadır. Böylece kıyâmet ve âhiretin mutlaka gerçekleşeceği vurgulanmış olmaktadır. Bu ifade tarzı bazen günlük hayatta da kullanılmaktadır. Meselâ, yapmaya kesin kararlı olduğumuz bir iş için, daha o işe başlamadan “o iş bitti” veya “yaptım bile” şeklinde konuşuruz. Bu sözlerle o işi “kesinlikle yapacağımızı” ifade etmiş oluruz. Rabbimizin kıyâmet ve âhiretin mutlaka gerçekleşeceğini vurgulamak için geçmiş zaman kipli fiiller kullanması da böyledir. Bu ifade tarzının Kur’ân’da daha birçok örneği vardır:
Allah’ın emri geldi. Onunla yüz yüze gelmekte acele etmeyin. O tüm varlığın tesbîh ettiğidir. Onların şirk koştuklarından arınmıştır. (Nahl/1)
Ayrıca; Rahmân/37, Hâkka/14–16, İnşikâk/1-5, İnfitar/1-4, Tekvîr/1-14, A‘râf/38-50, Zümer/68-74, ayetlerine de bakılabilir.
Bu yaklaşımla konumuz olan âyetin anlamı, “Kıyâmet yaklaştığında ay mutlaka yarılacaktır” demek olur. Hasan-ı Basrî, Ebu’s-Suud, Osman b. Atâ, Nesefî gibi bilginler ve tüm çağdaş bilginler de bu anlamı tercih etmişlerdir.
“ŞAKK” SÖZCÜĞÜNÜN “TULÛ‘” [DOĞUŞ] ANLAMINDA OLUŞU:
Sözcüğün bu anlamı dikkate alındığında, Ay yarıldı ifadesinden, “ay’ın doğup ortaya çıktığı ve karanlığı çatlattığı” manası ortaya çıkmaktadır. Şems sûresi‘nin tahlilinde, Güneş’i takip eden ay ifadesinin, “Kur’ân’ı izleyen Peygamber” anlamına geldiği yönünde bir tespitte bulunmuştuk. Bu tespit doğrultusunda, aynı anlam buraya taşınarak, Ay yarıldı ifadesinden, “Peygamber‘in gönderildiği ve açığa çıktığı, o‘nunla da iyi ile kötünün, iman ile küfrün, hidâyet ile dalâletin açıklığa kavuşturulduğu” anlaşılabilir. Şöyle de ifade edilebilir: Ay’ın yarılması, ay doğduğu esnada karanlığın yarılmasıdır. Bu deyim [şakku‘l-kamer] , “durum aydınlandı, ortaya çıktı” anlamında kullanılır. Nitekim Araplar, bazı açık ve belirgin durumları ifade etmek için atasözlerinde “ay” sözcüğünü kullanmaktadırlar.
Mutavaat anlamı taşıyan انشقّت [inşekkat] sözcüğüne bu mecâzî anlam doğrultusunda bakıldığında, sûrenin 1–2. âyetleri şu anlama gelmektedir:
Saat [Kıyâmet] yaklaştı. Ve her şey Allah tarafından açıklığa kavuşturuldu. Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.
Yani, saat yaklaşıp ay yarıldığı, her şey açıklığa kavuşturulduğu hâlde, gördükleri mucizelerden yüz çeviriyorlar. Olacak olmadan, başlarına belâ gelmeden akıllanmıyorlar. Âkıbeti düşünmüyorlar. Gördükleri âyetlerden ibret alacakları yerde “süregelen bir sihirdir” diyerek yüz çeviriyorlar.
Buradaki اية [âyet] sözcüğü, “hayret verici alâmet, olağanüstü durum, mucize” anlamına gelmektedir. Kural olarak, bir şart cümlesinde yer alan nekre [belirtisiz] kelimeler, olumsuz cümlelerdeki nekre kelimeler gibi, soyut veya somut herhangi bir varlığın tüm cinsini ifade eden cins ismi mahiyetindedirler. Bu kural gereği, buradaki âyet sözcüğü, herhangi bir mucize anlamında olup her türlü mucizeyi de içine almaktadır.
Bu durumda, Öteden beri süregelen bir sihirdir diyen müşriklerin, gördükleri hiçbir âyeti, hiçbir delili, hiçbir mucizeyi dikkate almadıkları vurgulanmış olmaktadır. Kur’ân’dan başka bir mucize görmedikleri için, müşriklerin gördüğü ve dikkate almadıkları ifade edilen âyetler/mucizeler, Kur’ân âyetleridir. Hatırlanacak olursa, müşriklerin bu tavrı daha evvel Müddessir sûresi‘nde de konu edilmişti:
Şöyle dedi: “Bu, rivâyet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil.” (Müddessir/24)
Burada “süregelen” olarak çevirdiğimiz sözcüğün orijinali مستمرّ [müstemir] olup bu sözcük birden çok anlama gelmektedir. Bu anlamları şöyle sıralayabiliriz:
Biz, “sürekli, devam eden, süregelen” anlamının en uygun anlam olduğu kanısındayız. Çünkü müşriklerin “büyü” olarak niteledikleri âyetler süreklidir, kesintisizdir. Müşrikler kendilerine tebliğ edilen âyetlerin özünü araştırmaya yanaşmamakta ve bu âyetlerin anlamlarına sırtlarını dönmektedirler. Bir delile ve kanıta dayanmadan sırf keyfî arzularına uyarak, gördükleri âyetleri ve bu âyetlerle ortaya konan gerçekleri hiç irdelemeden, düşünmeden yalanlamaktadırlar.
Doğru anlayabilmek maksadıyla sûrenin başından beri üzerinde çalışma yaptığımız ilk iki âyetteki kısa ve öz mesaj, Rabbimiz tarafından Enbiyâ sûresi’nde detaylandırılmıştır:
İnsanlar için hesap yaklaştı. Onlar ise aldırmazlık içinde, yüz çeviricidirler. Rabb’lerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?” (Peygamber,) “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir” dedi. Bilakis onlar, “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin” dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir karye [memleket] iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? (Ey Muhammed!) Biz, senden önce de kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişilerden başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun hemen! Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da [ölümsüz de] değillerdi. Sonra Biz onlara o vaadi [verdiğimiz sözü] yerine getirdik. Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helâk ettik. And olsun, size, öğüdünüz sadece onun içinde olan bir kitap indirdik. Hâlâ akletmeyecek misiniz? Biz zalim olan nice karyeleri [memleketleri] kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka milletleri var ettik. Öyle ki, onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı. “Hızlı hızlı kaçmayın; içinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza dönün. Belki sorgulanacaksınız!” (Onlar da,) “Yazıklar olsun bizlere! Biz gerçekten zalimler imişiz” dediler. İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak [kül] hâline getirinceye kadar son bulmadı. (Enbiyâ/1–15)
3–5. Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.
Bu âyet grubunda ilk olarak Müslümanlar arasında yanlış anlamda kullanılan حكمة [hikmet] sözcüğü üzerinde durmak gerekmektedir. Kur’ân’da ilk kez bu sûrede geçen ve bizim de “zulüm ve fesadı [kargaşayı] önleyen ilke” olarak çevirdiğimiz hikmet sözcüğü, âyette بالغة [bâliğa] sıfatıyla birlikte yer almıştır. Buna göre, âyetteki حكمة بالغة [hikmet-ibâliğa] tamlaması, “en üstün seviyede, yeterli olacak şekilde, zulüm ve fesadı engelleyen ilke” anlamına gelir.
Bize göre Kur’ân’ın bir bölümünü oluşturan muhkem âyetlerin genel adı da “hikmet”tir. (Sûrenin sonunda hikmet sözcüğü hakkında yaptığımız özel bir çalışma yer almaktadır.)
Söz konusu âyeti, hikmet sözcüğünün bu anlamı ışığı altında değerlendirdiğimizde, vahiyle topluma gelen “kararlaştırılmış, zulüm ve fesadı engelleyen üst seviyede ilkeler ve bunlardan vaz geçirecek haberlere rağmen, inançsızların keyif, tutku ve heveslerine uyarak ömürlerini fısk ve fücûrla geçirmeyi tercih ettikleri anlaşılmaktadır. İnançsızların bu tavırları daha önce Kıyâmet sûresi’nde de söz konusu edilmişti:
Aslında o insan, önünü fücûrla geçirmek istiyor. (Kıyâmet/5)
ENBA’ [ÖNEMLİ HABERLER] :
أنباء [enba’] , “önemli, mühim haberler” demektir. Nitekim Neml/22, Hucurât/6 ve Âl-i İmrân/44‘de detaylı olarak görülebileceği gibi, نبأ [nebe’] ve انباء [enba’] sözcükleri Kur’ân’da ancak ağırlığı ve önemi olan şeyler için kullanılmıştır. Yukarıdaki pasajda işaret edilen önemli haberler, Kur’ân’daki geçmiş toplumlara ait kıssalardır. Bu konuyla ilgili daha detaylı açıklama, sûrenin sonunda verilen “Hikmet” başlıklı ek yazının içeriğinde mevcuttur.
Bu açıklamalara göre 3–5. âyetlerin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: “Kendilerinden önce yaşamış ve ilâhî mesajı yalanlamış toplumların yok edilişlerinin ve yine Kur’ân’da tasvir edilen âhiret serüvenlerinin haberleri onlara geldi. Bütün bu haberler, yanlış yolda olanların tutumlarını değiştirmelerini sağlayacak nitelikte uyarıcılardı. Yine bu emirler, onları zulüm ve fesattan en üst düzeyde engelleyecek yasalar ve ilkelerdi. Ama buna rağmen uyarılar onlara fayda vermiyor.”
6–8. O hâlde onlardan geri dur [sırt çevir] . O günde Çağırıcı’nın, nüküre [bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye] çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler.
Bu pasajda Mekkeli müşriklerin hâlleri sergilenmekte ve Peygamberimize o zavallılardan yüz çevirmesi, onları kendi hâllerine bırakması telkin edilmektedir: “Artık onları kendi hâline bırak! Çünkü sen onlara en ikna edici delilleri getirdin ve kıyâmeti inkâr ettikleri, peygamberlerini yalanladıkları için cezalara çarptırılan kavimlerden ibret verici, caydırıcı tarihî örnekler verdin. Tüm bunlara rağmen onlar hâlâ ders almıyorlar. Onları kendi hâline bırak, artık onlarla sözlü münakaşada bulunma, onlarla kaynaşma, samimî olma ve onlardan geri dur!”
Hatırlanacak olursa, Rabbimiz Peygamberimize Kalem/44‘de, Onları Bana bırak!; Necm/29‘da da, Onlardan yüz çevir! Şeklinde telkinlerde bulunmuştu. Yukarıdaki âyette verilen emir ise öncekilerden daha kapsamlıdır. Zira burada kullanılan tevella sözcüğü, sallâ sözcüğünün karşıt anlamlısı olup “destek vermemek, yardımcı olmamak, sırt çevirmek” anlamına gelmektedir.
MÜNADİ [ÇAĞIRICI] :
Kaf/41-42‘nin tahlilinde de değindiğimiz gibi, söz konusu çağırma, ister vasıtalı, ister vasıtasız olsun, Çağırıcı bizzat “Rabbimiz”dir.
نكر [NÜKR] : Âyetin orijinal metninde yer alan نكر [nükr] sözcüğünün;
خشّاعا ابصارهم [HUŞŞÂ‘AN EBSÂRUHUM [GÖZLERİ DÜŞKÜN DÜŞKÜN] :
Bu deyim, “gözleri huşu içinde” demektir. Gözlerdeki bu huşu, korkudan, pişmanlık ve utançtan ya da dehşetten kaynaklanmış olabilir. Yani çağırılanlar; olayın veya başlarına geleceklerin korkusuyla; olayın dehşetiyle; duydukları pişmanlık ve utançla gözleri huşu içinde kabirlerden çıkacaklar ve çağırıcıya doğru fırlayacaklardır. Bu kimseler âyette darmadağın çekirge sürüsüne benzetilmiştir. Bu benzetme, onların çok olmaları ve dalgalanmaları bakımından yapılmış olabileceği gibi, onların şaşkınlığını ve güçsüzlüğünü ifade etmek için de yapılmış olabilir.
(Sûrenin sonunda yer alan “Çekirgeler Gibi” başlıklı bilimsel yazı bu konuda çok ince bir özelliğe dikkat çekmektedir.)
O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler.
Bu ifadeden, âhiretin, kâfirler ve müminler için farklı olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü kıyametteki korku ve dehşet sadece kâfirler içindir:
İşte o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir. (Müddessir/9-10)
Müminler o gün güvende olacaklardır:
Şüphesiz Bizden [katımızdan] kendileri için “en güzel” geçmiş olan şu kişiler, işte onlar, oradan [cehennemden] uzak tutulanlardır. Bunlar onun [cehennemin] uğultusunu bile duymazlar. Ve onlar canlarının çektiği şeyler içinde temelli kalıcıdırlar. (Enbiyâ/101–102)
Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır. (Neml/89)
Cennet de muttakîlere uzak olmayıp yaklaştırılmıştır. İşte bu, çokça yönelen ve çokça koruyan, Rahmân‘dan gaybda [tenhada] iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen [gönülden bağlı olan] herkes için söz verilendir. –“Selâm ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür.”– Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır. (Kaf/31–35)
9. Onlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki, kulumuzu yalanladılar ve “O cinnlenmiştir/delirmiştir” dediler. Ve o alıkonulmuştu.
Görülüyor ki, kendi toplumu Nûh peygamberi sadece yalanlamakla kalmamış, ona “mecnûn” diyerek hakaret etmiş, elini kolunu bağlamış ve tebliğ görevini yerine getirmesine engel olmuştur. Hatta o’nu ölümle de tehdit etmiştir:
Dediler ki: “Ey Nûh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, kesinlikle sen taşa tutulanlardan olacaksın!” (Şu‘arâ/116)
Yüce Allah, sûrenin 4. âyetinde bildirdiği önemli haberleri bu âyetten itibaren açıklamaya başlamıştır. Açıklanan bu önemli haberlerin sayısı beş tane olup hepsi de geçmiş dönemlerde yaşamış peygamberlerin ibret alınması gereken serüvenleri hakkındadır. Bu haberler hem insanlar için birer “vaz geçirici”, hem de Peygamberimizin kalbini yatıştıran ve yükünü hafifleten bir mesaj özelliği taşımaktadır. Çünkü hepsi de Peygamberimizin durumunun önceki peygamberlerden farklı olmadığını gösteren bilgiler içermektedir. Rabbimiz bu tür mesajlarını her zaman –bu âyette olduğu gibi– işareten değil, bazen da net sözcükler kullanarak vermiştir:
Biz onların söylediklerinin seni mutlaka üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama o zâlimler Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar. Elbette ki senden önce de peygamberler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki, sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. (En‘âm/33-34)
Bu âyette Peygamberimize verilen mesajı şöyle takdir etmek mümkündür: “Onlardan önce Nûh’un kavmi yalanladı. Yani, o yalanlama fiilini senin kavminden önce Nûh kavmi yaptı ve Allah’ın peygamber gönderdiğine inanmadı. Öyle ki, o kulumuza yalan isnat ettiler ve o’na “mecnûn” [cinnlenmiş, delirmiş] dediler. Hem de zecredildi, yani tebliğden men edilmek için çok azarlandı, incitildi, eziyet gördü; eğer tebliğden vazgeçmezse taşlanarak öldürülmekle tehdit edildi.”
10. Bunun üzerine o [Nûh] Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et/intikamımı al!”
Bu âyette kendi toplumu tarafından etkisiz bırakılarak tebliğ görevini yerine getiremez hâle getirilen Nûh peygamberin çaresizlik içinde kendisini peygamber olarak görevlendiren Allah’a dönerek gücünün tükendiğini ve yenik düştüğünü bildiren yakarışı dile getirilmiştir. Bu yakarıştan sonra Nûh peygamber kendisine verilen işi bizzat işin sahibine [Allah’a] teslim etti. Teslim eder etmez, o güçlü ve karşı durulmaz Rabb da gerekeni hemen yaptı:
11. Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.
Âyette geçen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik ifadesi, bir “istiare-i temsiliyye”dir. Bulutlardan yağan yağmurun ne kadar fazla olduğu, gök kubbenin yarılıp kuvvetli bir selin yeryüzüne akmasına benzetilerek anlatılmıştır. Şiddetli yağmuru ifade etmek için Arapça’da kullanılan, “Gökyüzünün olukları aktı, kırbalarının ağızları açıldı” deyimleri ile Türkçe’de kullanılan “sanki gök delindi” deyimi aynı türden ifadelerdir.
12. Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş/ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu.
Nûh tufanı ile ilgili olarak gerek İsrâîliyâttan ve gerekse uydurma rivâyetlerden beslenen birçok hikâye mevcuttur. Biz, Kur’ân dışı anlatımların doğru olmadığı kanaati ile Rabbimizin verdiği bilgilerle yetinmeyi ve, Her türlü noksanlıklardan arınmış Rabbimiz! Sen’in bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yok (Bakara/32) demeyi tercih ediyoruz.
Bu olayların Kur’ân’daki anlatımı şöyledir:
And olsun ki, Nûh’u da kavmine elçi olarak gönderdik. O, onlara, “Gerçekten ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına ibâdet etmeyiniz! Ben, sizin hakkınızda acı bir günün azabından korkarım” dedi. Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı, “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler. (Nûh) dedi ki: “Ey kavmim! Gördünüz mü, ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana Kendi tarafından bir rahmet bahşetmiş de bu size saklı tutulmuşsa? Biz, siz ondan hoşlanmadığınız hâlde sizi ona zorlar mıyız?” Ve “Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim karşılığım ancak Allah’a aittir. Ve ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rabb’lerine kavuşacaklar. Ama ben de sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.” Ve “Ey kavmim, ben onları etrafımdan kovacak olursam, Allah’a karşı bana kim yardım edecek? Peki, siz hiç düşünmez misiniz? Ve ben size, “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum. Ve ben gaybı bilmem. Ben size, “Ben bir meleğim” de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında, “Allah onlara hiçbir hayır vermez” de demiyorum. Allah, onların içlerindekini en iyi bilendir. İşte asıl o zaman zâlimlerden olurum.” Dediler ki: “Ey Nûh! Bizimle mücâdele ettin [didişip durdun] , hatta mücâdelemizi çoğalttın. Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şu azabı bize hemen getir!” (Nûh) dedi ki: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz O’nu aciz bırakanlar değilsiniz. Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi azdırmayı murad ediyorsa, benim öğüdüm size bir fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz.” Ya da, “Onu uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurdumsa suçu [vebali] benim üzerimedir. Bense sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.” Ve Nûh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapanlar hakkında da Bana hitapta bulunma. Onlar kesinlikle suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır] .” Gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, o’na her uğrayışta o’nunla alay ediyorlardı. (Nûh) dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz.” “Böylece o aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üstüne ineceğini ilerde bileceksiniz.” Nihâyet emrimiz geldiği ve fırın kaynadığı zaman dedik ki: “Her cinsten birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle”. –Zaten o’nunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.– Ve (Nûh) dedi ki: “Ona binin, onun akışı da duruşu da Allah adınadır. Kesinlikle Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” Ve o [gemi] onlarla, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Ve Nûh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!” O [Nûh’un oğlu] dedi ki: “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” (Nûh da,) “Bugün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur” dedi. Ve dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oluverdi. Ve “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Sular da çekildi. Emir de yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi üzerine oturdu. O zâlim kavme “uzak olun” [kahrolun denildi. Ve Nûh Rabbine seslenip dedi ki: “Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi, Senin vaadin de elbette hakktır ve gerçektir. Ve Sen hâkimler hâkimisin.” (Allah,) “Ey Nûh! O kesinlikle senin ehlinden değildir. Şüphesiz o sâlih olmayan bir iştir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme! Şüphesiz Ben, seni, câhillerden olmaktan sakındırırım” dedi. (Nûh,) “Ey Rabbim! Ben hakkında bilgim olmayan bir şeyi istemiş olmaktan dolayı Sana sığınırım. Ve Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.” Denildi ki: “Ey Nûh! Bizden bir selâm ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere bir selâm ve bolluklarla in.” –Ve ilerde kendilerini birçok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler vardır.– İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gaybın önemli haberlerindendir. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O hâlde sabret, âkıbet kesinlikle muttakîlerindir. (Hûd/25–49)
13–14. O’nu [Nûh’u] da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfata olmak üzere, korumamız/gözetimimiz altında akan levhaları [tahtaları] ve çivileri/urganları olan [sal] üzerinde taşıdık.
Âyette geçen الواح [elvâh] sözcüğü, لوح [levh] sözcüğünün çoğuludur. Levh ise, –Müddessir ve Burûc sûrelerinde açıkladığımız gibi– “her ne maddeden olursa olsun, tahta gibi yassı olan şeyler”dir.
دسر [düsür] sözcüğü دسار [disâr] sözcüğünün çoğuludur. Disâr ise, “gemi tahtalarını birbirine bağlayan bağ, kenet, perçin [çivi] veya halat”a denir.
Buna göre âyette geçen ذات الواح و دسر [zât-ı elvâh ve düsur] ifadesi ile “gemi” kastedilmiş olmaktadır. Yani, söylenmek istenen nesnenin adı verilmeyip nitelikleri açıklanmıştır. Nitekim Hûd/37-38‘de bu nesne için فلك [fülk=gemi] sözcüğü kullanılmıştır. “Gemilerde bulundurulan sandal” demek olan filika sözcüğünün de Latince’ye buradan geçmiş olması muhtemeldir. Verilen bilgilere göre Nûh peygamberin gemisi, tahtaları bir takım bağ, perçin veya halat ile birbirine bağlanmış bir saldan ibarettir.
GÖZETİMDE AKIŞ:
Nûh peygamberin salının Rabbimizin gözetiminde akışı, salın ve salda bulunanların Allah tarafından korunduğunu, gözetildiğini, tehlikelerden uzak tutulduğunu ifade etmektedir. Çünkü tufanın boyutu onların gözetilmelerini gerektirmektedir:
Ve o [gemi] onlarla, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Ve Nûh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!” (Hûd/42)
nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere.
Âyette, toplumu tarafından alaya alınan, görevden alıkonan, aşağılanan ve eziyet gören Nûh peygamberin, bütün bunlara karşı sabrederek direnmesinin mükâfatı olarak Allah tarafından gözetildiği bildirilmektedir. Yani, Nûh peygamber tufandan kurtarılarak toplumunun kendisine yaptıklarına karşı onurlandırılmış olmaktadır. Onun Allah’a şükredişinin âhiretteki mükâfatı ise burada açıklanmamıştır.
BUGÜNE MESAJ:
Bu âyette aynı zamanda şu mesaj da verilmektedir: Allah yolunda tüm gücünü harcamasına rağmen çaresizlik içinde yenik düşen dava adamı, davayı bu davanın asıl sahibine teslim edip O’na sığınması durumunda, Allah’ın yardımı ile tekrar güç kazanır. Böyle durumlarda her şeyin yaratıcısı ve hâkimi olan Allah, dinine hizmet eden kişiyi zalimler karşısında onurlandırır ve emrinde olan evren güçlerini o dava adamının hizmetine vererek ona yardım eder.
15. Ve and olsun Biz, bunu bir âyet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Âyetteki bu işaret zamiri ile gösterilenin ne olduğu konusunda iki değişik açıklama yapılabilir:
Yüce Allah bu konuyu Ankebût sûresi‘nde şu ifade ile bildirmiştir:
Böylece Biz o’nu ve gemi halkını kurtardık ve onu âlemlere bir âyet [ibret] kıldık [yaptık] . (Ankebût/15)
MÜDDEKİR:
Bu sözcüğün aslı, ذكر [zikr] sözcüğünden türemiş olan مذتكر [müztekir] sözcüğüdür. İftial babından ism-i fail olan sözcükte, مذدجر [müzdecer] sözcüğünde olduğu gibi ت [te] harfi د [dal] a kalb edilmiş, sonra da ذ [zal] , د [dal] a idgam edilmiştir. مدّكر [müddekir] sözcüğü, tıpkı متذكّر [mütezekkir] sözcüğü gibi, “düşünen, ibret alan ve kıyas yapan” anlamını ifade eder. Bu durumda âyette geçen, O hâlde var mı ibret alıp düşünen ifadesi, bir teşvik unsuru olabileceği gibi, sakındırıcı, caydırıcı bir unsur da olabilir.
16. Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
Sonuç, Kur’ân’da tasvir edildiği gibi gerçekleşmiş, inkârcıların başına gelen yakıcı ve karşı durulmaz azap hakkında önceden yapılmış uyarılar doğru çıkmıştır. Fussılet/16‘da uğursuz günler olarak nitelenen bu azap günleri, Hâkka/7‘de bildirildiğine göre, yedi gece ve sekiz gün devam etmiştir.
Nûh peygamberin ülkesi ve tufanın gerçekleştiği yer [coğrafî bölge] hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Hûd sûresi‘nde Nûh peygamberin gemisinin karaya oturduğu yer جودىّ [Cûdi] adıyla zikredilmiştir. Lisânü’l-Arab ve Tâcü’l-Arus’da “Cûdi, Zeccac’a göre Âmid [bugünkü Diyarbakır] yöresinde, bazılarına göre Musul yakınlarında, bazılarına göre de Hindistan’da bir dağın adıdır” diye açıklanmaktadır.
ÖNEMLİ NOT:
Âyetin orijinalinde geçen نذر [nüzür] sözcüğü, نذير [nezîr] sözcüğünün çoğuludur. Kur’ân’da başka âyetlerde de geçen nüzür sözcüğü hem mastar hem de ism-i fail olarak kullanıldığından, sözcüğün anlamını “uyarılar” veya “uyarıcılar” olarak değerlendirmek mümkündür.
Nüzür, âyette kendisinden önce geçen عذابى [azâbî=azabım] sözcüğü ipucu kabul edilerek نذرى [nüzürî] şeklinde takdir edilebilir ve sözcüğün sonundaki harfin uyak için hazfedilmiş olduğu düşünülebilir. Bu durumda nüzürî sözcüğünün sonuna ekli bulunan “benim” anlamındaki iyelik zamiri, sözcüğe “uyarılarım, uyarıcılarım” anlamını vermiş olur.
Bu kabule göre; nüzür sözcüğü ile hem gönderilmiş mesajlar ve caydırıcı özelliği olan önemli haberler, hem de gönderilmiş peygamberler kastedilmiş olmaktadır. Âyetin hitabı da hem inançsızlara, hem de uyarıcı peygambere yönelik olmaktadır. Geçmişte helâk edilmiş olan müşrik kavimlerin hepsi de elçileri yalanlayıp “Allah hiçbir şey indirmedi” dedikleri için sadece kendilerine gönderilmiş olan elçiyi değil, bütün elçileri yalanlamış durumuna düşmüşlerdir. Âyetin Peygamberimize yönelik mesajında da bu gerçeğe işaret edilmekte ve “senin işinin sonu da tıpkı o uyarıcıların işlerinin sonu gibi olacak” denilmektedir.
17. And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Bu âyet, sûrede anlatılan her kıssanın arkasından tekrarlanarak bu kıssaların dikkate alınıp düşünülmesi ve onlardan ibret alınması gerektiği mesajı verilmektedir. Bir önceki âyette ilâhî mesajı yalanlayan toplumların tepesine inen acıklı azaplar hatırlatıldıktan sonra, aklını kullananların Kur’ân’ı anlamaya, dolayısıyla hidâyete davet edildiği bu âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “İşte Kur’ân, önlerinde duruyor. Ellerinin altındadır, yararlanmalarına açıktır. Kolay anlaşılabilir. Kolay ezberlenebilir. Okunmayı ve üzerinde düşünmeyi özendiren bir çekiciliği vardır. Ayrıca doğru ve sade olmanın çekiciliğine sahiptir. İnsan fıtratı ile uyumludur. Rûhu coşturur, duyguları harekete geçirir. Çarpıcı açıklamaları bitmez. İstediği kadar reddedilsin, bu yüzden yıpranmaz, değerini yitirmez. İnsan kalbi onu her irdeleyişinde yeni bir şeyler öğrenir. İnsan onunla ne kadar kaynaşırsa ona olan ilgisi, ülfeti daha da artar.”
Bu âyetten, “Biz Kur’ân’ı öğüt almaya hazır hâle getirdik” anlamını çıkarmak da mümkündür. Zira Arapça’da يسّرناقته للسّفر [yesseranâkatehü li’s-seferi=devesini sefere hazırladı] , يسّر فرسه لالمغزى [yessera ferasehü li’l-muğzî=atını savaşa hazırladı] cümlelerinde olduğu gibi, يسّر [yessera] fiili, “hazırlama” anlamında da kullanılır.
Bize göre bu âyet yukarıdaki mesajlardan başka, Kur’ân’ın mucize oluşuna da dikkat çekmektedir. Nûh peygamberin hikâyesi ile birlikte o’na verilen mucize anlatıldıktan sonra bu âyet ile Peygamberimize zımnen şöyle denmektedir: “And olsun ki, Kur’ân’ı zikir için, yani herkese hatırlatmak, kendisiyle âleme meydan okumak için ve asırlar boyu sürüp gitsin diye kolaylaştırdık. Böylece yanına gelen herkesin bir mucize ortaya koyman için dilekte bulunmasına gerek kalmamıştır. Senin mucizen de Kur’ân’dır.”
18. Âd da yalanladı. Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
Caydırıcı özelliği bulunan “önemli haberlerin ikincisi bu âyetle başlamaktadır. Kıssanın giriş cümlesi olan bu âyetin başında herhangi bir bağlacın bulunmaması, başka bir yere gönderme yapılmadığını, bu kıssanın bağımsız bir parça olduğunu göstermektedir.
Buradaki istifham da yine “istifham-ı inkarî” olup sorunun cevabı beklenmemekte, sadece söylenecek söze dikkat çekilmektedir.
ÂD KAVMİ:
Arap tarih bilgilerine göre, Yemen’deki Hadramevt ile Umman arasında Ahkâf diye bilinen geniş bir beldenin halkı olan Âd kavmi, muhteşem sarayların bulunduğu İrem adlı dillere destan büyük kenti ile meşhur, siyasî ve ekonomik açılardan da büyük bir gücü temsil etmekte idi. Aynı zamanda zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibi olan Âd kavmi, yeryüzünde kendilerinden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanıyordu.
Kur’ân’ın bu halkla ilgili olarak dile getirdiği büyük mücadele, onlara kendi içlerinden biri olan Hûd’un peygamber olarak gönderilmesi ile başlar. Âd kavmi ile Hûd peygamber arasındaki bu mücâdele, bu sûreden başka A‘râf, Şu‘arâ, Ahkâf ve Fussilet sûrelerinde de anlatılır (bkz. A‘râf/65-72, Şu‘arâ/123-140, Ahkâf/21-28, Fussılet/13-16 ayetleri).
Mücadelenin, bu sûrenin 18–22. âyetlerindeki anlatımı, Âd kavminin sadece yalanlayışına ve uğratıldığı azaba işaret şeklindedir. Âd kavmi ve olay hakkındaki detay diğer sûrelerdedir. Âd ve Semûd kavimlerinin Kur’ân’daki haberlerini özetleyen bir bölüm, Fecr sûresi’nin tahlilinde bulunmaktadır.
19–20. Şüphesiz Biz onların üstüne, uğursuz, sürekli [uzun] bir günde dondurucu/uğultulu, insanları koparıp atan bir rüzgâr gönderdik; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler.
صرصر [sarsar] , “soğuk veya gürültülü fırtına” demektir.
Âyetteki uğursuz nitelemesi, astrologların [yıldız falcılarının] zannettikleri gibi günün kendisi ile ilgili bir uğursuzluk değildir. Çünkü bu uğursuzluk, herkesi ve her şeyi kapsamamış, o gün sadece Âd kavmi için uğursuz bir gün olmuştur. Böyle olmasına rağmen bu korkunç belânın çarşamba günü başladığı şeklindeki görüş oldukça yaygınlaşmış, hatta çarşamba gününün uğursuzluğuna inanan bazıları o gün herhangi bir işe başlamamayı âdet hâline getirmişlerdir.
Âyetteki اليوم [yevm=gün] sözcüğü ile herhangi bir gün değil, geniş anlamda “zaman” kastedilmiştir. Nitekim âyette yevm sözcüğünü niteleyen مستمرّ [müstemirr=sürekli] sözcüğü de, yevm sözcüğünün çoğulu olan eyyam [günler] sözcüğü gibi aynı manayı, birçok günlerin geçtiğini ve zamanın akıp gittiğini ifade etmektedir. Son derece sert, korkunç, tüyler ürpertici olaylarla geçen o uğursuz zaman dilimi [yevm] , hikâyenin burada kısaca anlatılması sebebiyle bir ölçü verilerek belirtilmemiştir.
Ancak buradaki kısa anlatım başka âyetlerde detaylandırılmıştır:
Âd’a gelince, onlar yeryüzünde hakksız yere büyüklük tasladılar ve “Güççe bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın güççe kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar Bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Biz de onlara bu en basit hayatta [dünyada] rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Âhiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlar yardım da olunmazlar. (Fussılet/15–16)
Âd’a gelince, onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile helâk ediliverdiler. (Allah) o fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş hâlde görürsün. Bak, şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı? (Hâkka/6–8)
Hâkka/7‘de helâk edilenlerin, Sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler şeklinde nitelenmesi, Âd kavminin bazı özelliklerini ima etmektedir. Bu imaya göre, âyetten onların uzun boylu, iri cüsseli, çok güçlü oldukları, olay anında rüzgâra karşı tedbir aldıkları, kurtulabilmek için çok çırpındıkları, ama rüzgâr tarafından âdeta kurutulup un-ufak edildikleri anlaşılmaktadır.
21–22. Peki, Benim azabım ve uyarılar nasılmış? And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Daha önce 16–17. âyetlerde dile getirilen bu ifadelerin burada da aynen tekrarlanması, içeriğinin zihinlere iyice yerleştirilmesi ve anlatılan her kıssadan ibret alınması içindir.
23–25. Semûd da o uyarıları yalanladı: “Bizden bir tek insana mı, o’na mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz” dediler. “Zikir/öğüt, aramızdan o’na mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır.”
SEMÛD KAVMİ:
Arap tarih bilgilerine göre Hicaz ile Sûriye arasında, Vâdii’l-Kurâ’da yaşamış eski bir Arap kabilesi olan Semûd kavmi, Tarih-i Taberî’ye göre, Semûd b. Casır b. İrem b. Sâm b. Nûh’un neslidir.
Arap kaynaklı olmayan tarihî belgelerde de Semûd kavminden söz edilmektedir:
M.Ö. 715 tarihli Sargon kitapesinde Semûd kavmi, Asurîler’in hâkimiyet altına aldıkları, Şarkî ve Merkezî Arabistan kavimleri arasında zikredilmektedir. Aristo, Batlamyus ve Plinus, Semûd kavminden “Thamudaei” ismiyle bahsetmişlerdir. Plinus’un Semûd kavminin oturduğu yer olarak zikrettiği Domatha ve Hegra’nın, İslâmî kaynaklarda bu kavmin oturduğu yer olarak kaydedilen Hicr ile aynı yer olduğu kabul edilebilir.
Semûd kavmine elçi olarak Sâlih peygamber gönderilmiştir. Semûd kavminin ismi Kur’ân’da 26 yerde geçmektedir. Kur’ân’da Âd kavmi gibi ibret tablosu olarak sunulan Semûd kavmi ile Sâlih peygamber arasındaki mücadele hakkında Taberî, İbnü’l-Esîr ve İbn-i Kesîr’in eserlerinde rivayetlere dayandırılmış detaylar mevcuttur. Ancak Kur’ân’da yer almayan ve arkeolojik bulgulara dayanmayan bu detaylar, gerek güvenilir olmamaları ve gerekse bizi ilgilendirmemeleri nedeniyle burada alıntılanmamıştır. Semûd kavmi ile ilgili bilgiler Kur’ân’da A‘râf/73–79, Şu‘arâ/141-159, Neml/45-53, Hûd/61-68, Şems/11-15, Fussılet/17-18, Hâkka/4-8 ve bu sûrenin 23-32. âyetlerinde yer almaktadır.
Rabbimiz bu sûrede Semûd kavmine –diğer kıssalarda olduğu gibi– olayların özeti şeklinde değil, gâyet ayrıntılı bir biçimde yer vermiştir. Bu ayrıntılı anlatım, Semûd kavminin kendilerine gönderilen peygamberi yalanlarken hangi gerekçeleri ileri sürdükleri, toplumun ahlâkî niteliğinin ortaya çıkarılmasını sağlayan dişi deve fitnesi ve sonuçta bu deveye ne yaptıklarına ilişkin bilgileri içermektedir. Bir bakıma Peygamberimizin durumu da Sâlih peygamberin durumuna benzemektedir.
Semûd kıssasında azap ve helâke ait olayların geçmiş zaman kipiyle anlatılmasına karşılık, dişi devenin fitne olarak gönderilmesi haberinin gelecek zaman kipiyle verilmesi, söz konusu kıssanın sanki Peygamberimiz zamanında yaşanan canlı bir olaymış gibi hissedilmesini sağlamaktadır. Bu ifade tarzı hem Peygamberimizin sabır ve hakka davet konusunda Sâlih peygamberi örnek almasını sağlamak, hem de düşmanlarına karşı ilâhî yardım geleceği hususunda Allah’a duyduğu güveni sağlamlaştırmak içindir. Yüce Allah sanki “Ben senin destekleyicinim, seni kesinlikle destekleyeceğim” demektedir.
Semûd’la ilgili bilgilerin yer aldığı âyetlerin ifadesine göre Semûd kavmi, Sâlih peygambere inanmamak için üç sebep göstermiştir:
Bu itirazlardan, Semûd kavminin Allah’ın yukarıdaki özelliklere sahip birini peygamberlik görevi için seçebileceğini düşünmedikleri anlaşılmaktadır.
Mekkeli müşrikler de aynı cehâlet içindeydiler ve Muhammed (as)’in peygamberliğini aynı gerekçeleri öne sürerek reddediyorlardı. “Muhammed bizim gibi sıradan bir insan olduğu hâlde, aramızda doğmuş ve büyümüşken, yönetici düzeyinde birisi değilken ve bize mucizevî bir yolla da gelmemişken, şimdi kalkmış Allah’ın kendisine peygamberlik verdiğini iddia etmektedir” diyorlardı. (Müşriklerin bu tavrı karşımıza Sâd sûresi’nin ilk bölümlerinde gelecektir.)
Yapılan çağrının özüne değil de çağrıyı kimin seslendirdiğine bakan kibir kaynaklı bu kof anlayış, tarih boyunca inkârcıların kalplerini sürekli kemiren bir kuşkuya dönüşmüş ve onları helâke sürükleyen sebeplerin başında yer almıştır. Oysa tüm varlıkların yaratıcısı ve vahyin indiricisi olan Yüce Allah, vahyini algılamaya hazırlıklı ve tebliğe yetenekli olanı seçmeyi herkesten daha iyi bilmekte ve vahyini dilediği kimseler vasıtasıyla insanlara iletmektedir. Sırf kendi ölçülerine uygun olmadığı gerekçesiyle Allah’ın elçi olarak gönderdiği kimselerden kuşku duymak ve gelen mesajı irdelemeden, düşünmeden reddetmek ancak körelmiş vicdanlara özgü bir davranıştır. Bu anlayışın hâkim olduğu sapık vicdanlar, çağrıyı seslendirenin kim olduğuna bakarlar ve kendi ölçülerine göre sıradan biri olarak gördükleri elçinin peşinden gitmeyi gururlarına yediremezler. Böyle yaptıkları için de çağrının içeriğine bakıp onun doğruluk ve haklılık derecesini göremezler. Bir insanın peşinden gitmenin, ona saygı göstermeyi gerektireceğini bildiklerinden, bencilliklerinden fedakârlık etmek ve o kişiye uymak ağırlarına gider. Böylece onu ne dinlemek ne de sözlerine inanmak isterler.
MÜŞRİKLERİN TUHAF YAKLAŞIMI:
Bu sapık insanların, Bizden bir tek insana mı, o‘na mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz şeklinde tepki göstererek Yüce Allah’ın kendilerini çağırdığı yolu sapıklık olarak görmeleri gerçekten de tuhaf ve şaşkınlık uyandırıcı bir tavırdır.
Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır.
Âyetteki bu ifade, müşriklerin daha da pervasızlaştığını ve kendilerine gönderilen elçiyi alenen yalancılık ve küstahlıkla suçladıklarını göstermektedir. Kişinin davasını maske olarak kullandığı, aslında makam ve şöhret ihtirasına kapılarak kişisel çıkarları uğruna hareket ettiği yolundaki bu tür suçlamalar, her dava adamına yöneltilebilen suçlamalardır. Sâlih peygamber de bu tür suçlamalara maruz kalmaktan kurtulamamış, kendisine vahiy gelmediği hâlde gelmiş gibi davranarak yalancılık ve küstahlık yaptığı ileri sürülmüştür. Benzer iddiaların Peygamberimiz için de dile getirildiği bir vâkıadır. Rabbimiz müşriklerin bu tür iddialarına Necm sûresi’nde şöyle cevap vermiştir:
İndiği zaman necme kasem olsun ki [parça parça inmiş âyetlerin her bir inişi kanıttır ki] , arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. O, hevâsından da konuşmuyor. O, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. (Necm/1-4)
26. Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.
Yani, yarınlar onlara gerçeği gösterecek, yakalarını bu gerçeğin pençesinden kurtaramayacaklardır. Şımarık yalancılar yakında yok edici bir sınav [belâ] ile yüz yüze geleceklerdir.
Âyetteki غدا [ğaden=yarın] sözcüğü klâsik Arapça’da, “bugünün ertesi olan gün” anlamında olduğu kadar, görece yakın bir zamanı belirtmek üzere “zaman içinde” veya “yakın bir zamanda” anlamında da kullanılır. Nitekim Araplar, men lem yekün meyten fi’l-yevmi mâte ğaden [bu gün ölmeyen bir kimse yarın ölecektir] derler. Bu cümledeki yarın, “uzak olmayan bir zamanda” anlamındadır.
Sûrenin 1. âyetindeki yaklaşan saat ifadesiyle olduğu gibi, bu âyetteki yarın sözcüğü ile de “kıyâmet günü” kastedilmiştir.
Semûd kıssasının anlatımındaki söz akışı bu âyetle yön değiştirmiş ve sanki şimdiki zamana dönülmüştür. Böylece geçmişteki olaylar sanki henüz olmuş havasına sokulmuştur. Bir sonraki âyetle de ileride neler olacağı bildirilmiştir. İleride neler olacağına yönelik haber ise açık bir tehdit üslûbu ile sunulmuştur.
Bu üslup, Kur’ân’daki kıssa anlatımlarında sık karşılaşılan bir üsluptur. Bu yöntemle hikâyelere canlılık kazandırılır, böylece bu hikâyeler geçmişte olup bitmiş olaylar olmaktan çıkar, gözler önünde cereyan eden yaşanmış olaylara dönüşürler. Kıssayı okuyanlar veya dinleyenler kendilerini olayın içindeymiş gibi hissederler, olayın içindeki kahramanlarmış gibi olayı yaşarlar. Öyle ki, Âdem olurlar İblis’le mücâdele ederler, Nûh olurlar tufanı yaşarlar, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ… olurlar. Sonuç olarak bu üslûp, okuyucuları veya dinleyicileri olayların içine sokan, olayların sonrasındaki gelişmeler hakkında merak uyandıran bir üslûptur.
27. Şüphesiz Biz onlara, kendilerine fitne olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabırlı ol.
DİŞİ DEVE:
Arapların, الناقة [en-nâkah] dedikleri “dişi deve”, göçebeler ve hayvancılıkla geçinenler için eti, sütü ve gücü itibariyle çok değerli olan 5 yaşına girmiş “dişi deve”dir. En-Nâkah [dişi deve] sözcüğü hakkında daha detaylı bilgi Şems sûresi’nin tahlilindedir.
Âyette konu edilen “dişi deve”nin ayrıntıları, bu sûrenin 23–32, A‘râf/73–79, Hûd/61–68 ve Şu‘arâ/141–159 âyetlerinden oluşan Kur’ân pasajlarında yer almaktadır.
ALLAH‘IN DEVESİ:
Sûrede sözü edilen dişi deve, Sâlih peygamberin değil, “Allah’ın devesi”dir. Çünkü âyette bu deve için, ناقة اللّه [Allah’ın devesi] ifadesi kullanılmıştır. Herhangi bir şeyin veya yerin Allah’a izafe edilmesi, o şeyin veya yerin halka, kamuya, tüm insanlığa ait olduğunu gösterir. Nasıl “Beytullâh” [Allah’ın Evi] hiç kimseye ait olmayan, hiç kimsenin sahiplenemeyeceği, herkesin hür ve eşit olduğu ve Allah’ın belirlediği esaslar dışında davranılamayacak bir yer ise, Allah’ın devesi de o günkü şartlarda toplumun fakirlerinin, yetimlerinin, miskinlerinin, kısaca ihtiyacı olan herkesin ortak ve serbestçe yararlandığı, kamu malı olan 5 yaşında güçlü bir dişi deve idi. Allah’ın devesi‘nin bu anlamda tekabül ettiği çağdaş işlev, bugünkü sosyal güvenlik kurumlarıdır. Bunun böyle olduğu 28. âyette daha iyi anlaşılmaktadır.
28. Ve onlara o suyun, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; her içiş hazır kılınmıştır.
Âyette الماء [su] sözcüğünün önünde bulunan belirlilik takısı ال kastedilen su‘yun bildiğimiz su olarak anlaşılmaması gerektiğini göstermektedir. Zaten A‘râf/74‘de, Düşünün ki, Âd’dan sonra sizi halîfeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın şeklinde tanıtılan Semûd kavminin de büyük bir uygarlığa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu âyetteki su‘yu, “içme suyu” olarak değerlendirmek, böylesine güçlü bir kavmi üç-beş deve çobanına indirgemek ve koskoca bir uygarlığı da küçük bir kuyuya veya pınara mahkûmmuş gibi göstermek anlamına gelir ki, bu, akla da Kur’ân’a da terstir. Âyette geçen “beş yaşındaki dişi deve”, nasıl bildiğimiz sıradan bir deve değilse, o “su” da bildiğimiz su değildir.
Bize göre o “su”, ülkedeki gelir ve servetin toplamını; o “su”yun paylaşımı da, söz konusu gelir ve servetin âdil dağılımını ifade etmektedir. “Gelir”, belli bir dönem içinde kişilere ya da gruplara yapılan ödemelerin net toplamı; “servet” ise mal, mülk ve mâlî varlık birikimi demektir.
Bu âyet genellikle Şu‘arâ/155 âyeti ile açıklanmaya çalışılmıştır. Hâlbuki o âyetteki شرب [şirb=içiş] ler paylaşıma değil, katılıma yöneliktir. Yani, o âyetteki şirb ile herkesin kazancının bir bölümünü en-nâkah [dişi deve] için vermesi gerektiği kastedilmiştir ki, bu, hazineye vergi ya da sosyal kurumlara aidat ödemek demektir. Semûd kavmi ile ilgili âyetlerdeki ifadelerden anlaşılıyor ki, toplumsal düzene yönelik kurallar [şeriat] , ilk kez bu kavme gönderilmiştir.
Buradaki paylaşımın deve ile halk arasında olduğunun sanılması gibi bir yanlış anlama ihtimaline karşı, bir hususun daha üzerinde durmakta yarar görüyoruz. Bu âyette onlar zamiri, onlara haber ver ve onların aralarında ifadelerinde olmak üzere iki kez kullanılmıştır. Birinci ve ikinci onlar zamirleri arasında ne lâfzen ne de mana itibariyle bir farklılık söz konusu değildir. Yani, birinci zamir de ikinci zamir de aynı kitleyi temsil etmektedir. Bunun aksi olarak, onlara haber ver ifadesindeki onlar zamirinin hem halkı hem de deveyi kapsadığı düşünülürse, peygamberin deveyi de muhatap alıp Allah’ın mesajını deveye de bildirmesi durumu ortaya çıkar ki, bu, mantıksızdır. Diğer taraftan, onların aralarında ifadesini de “deve ile halk arasında” olarak anlamak yanlıştır. Çünkü eğer âyet deve ile halk arasındaki bir paylaşıma yönelik olsaydı, ifadenin بين القوم والنّاقة [beyne’l-kavmi ve’n-nâkati] şeklinde olması gerekirdi. her içiş hazır kılınmıştır.
Âyetteki bu ifade, taksimin ölçülerinin belirlendiğini, yani miktar ve zamanının ayarlandığını bildirmektedir. Herkes kendi payını zamanında gidip alacaktır.
29. Bunun üzerine arkadaşlarına seslendiler. O da alacağını [satırını, kılıcını] alıp inciklerinden keserek öldürüverdi.
DEVENİN ÖLDÜRÜLÜŞ TARZI:
Devenin öldürülmesi عقر [‘akara] fiili ile ifade edilmiş olup konuyla ilgili ayrıntı Şems sûresi‘nin tahlilinde verilmiş olduğundan, burada bazı hatırlatmalarla yetinilecektir:
Akara fiilinin türediği عقر [‘akr] sözcüğü, ilk anlamıyla “bir şeyin doğasını değiştirmek, orijinalliğini bozmak, yaralamak” demektir. Sözcük zamanla “deve, at, koyun, sığır gibi hayvanların inciklerinin [diz ile topuk aralarının] kesilmesi” şeklinde daha özel bir anlamda kullanılır olmuştur. Arapların uyguladığı yönteme göre, söz konusu hayvanlar önce incikleri kesilmek sûretiyle yere düşürülür, sonra boğazlanırdı. Âyetten anlaşıldığına göre, dişi devenin öldürülmesi de bu yöntem uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Akr sözcüğünün Türkçe’deki en uygun karşılığı bize göre “tırpanlamak” sözcüğüdür.
Âyette صاحبهم [arkadaşları] olarak bahsi geçen kişi, o kentte bozgunculuk yapan anarşist çetenin en azılı üyelerinden birisidir:
Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, dokuzlu bir grup vardı. (Neml/48)
…en zorlu bedbahtları görevi kabul edip gittiği zaman, (Şems/12)
Bu âyetin en güzel tefsiri yine Kur’ân’da mevcuttur:
And olsun ki, “Allah’a ibâdet edin” diye Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i elçi gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler. (Sâlih) dedi ki: “Ey kavmim! İyilikten önce niçin kötülüğü çabuklaştırmak istiyorsunuz? Ne olur Allah’a istiğfar etseniz, belki merhamet olunursunuz.” Dediler ki: “Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık.” (Sâlih,) “Uğursuzluğunuz Allah katındadır. Bilakis siz imtihana çekilen bir kavimsiniz” dedi. Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, kabilenin dokuzu vardı. Allah’a yeminleşerek, “Gece o’na ve ailesine baskın yapacağız; sonra da velîsine [öcünü alacak olana] , ‘Biz o ailenin yok edilişine şâhit olmadık [o sırada orada değildik] ve biz kesinlikle doğru olanlarız’ diyelim.” Onlar böyle bir tuzak kurdular, Biz de onların farkında olmadığı bir tuzak kurduk. İşte bak! Onların tuzaklarının âkıbeti nice oldu; onları da, kavimlerini de toptan yerle bir ettik. İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Bilen bir kavim için kesinlikle bunda bir âyet vardır. İman eden ve takvâlı olanları da kurtardık. (Neml/45–53)
Derken onu inciklerini keserek öldürdüler; fakat pişman da oldular. (Şu‘arâ/157)
Bunun üzerine hemen onları şiddetli sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. (A‘râf/78)
30. Peki, azabım ve uyarılar nasılmış?
Bu âyetteki ifade, 1 kez azaptan önce Nûh kıssasında, 2 kez de Âd kıssasında azaptan hem önce hem de sonra olmak üzere toplam 3 kez aynen tekrarlanmıştır. Bu âyette ise azaptan önce olmak üzere Semûd kıssasında 4. kez tekrarlanmaktadır.Araplar, yaptıkları fevkalâde işleri başkalarına gösterirlerken “Nasıl olmuş?” derler. Meselâ hasmını iyice hırpalayan biri, bir başkasına hırpaladığı kişinin hâlini göstererek, “Nasıl perişan ettim ama!” der. Birçok kez söylediğimiz gibi, Arap örfüne göre inmiş olan âyetler, burada da maksada uygun olarak ve o günkü Arapların anlayacağı şekilde anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, bu ifade tarzı Rabbimizin azap edişinin müthişliğini, azametini anlatmaktadır. Bu kıssada azaptan önce kullanılan ve hayret, aşağılama, paylama ve tehdit içeren bu ifade, gelecek azabın müthiş, perişan edici, helâk edici olduğunu bildirmektedir. Nitekim Semûd kavminin helâkı gerçekten de müthiş olmuştur:
Derken, o dişi deveyi inciklerinden keserek öldürdüler. Bunun üzerine (Sâlih) dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir.” Ne zaman ki emrimiz geldi, Sâlih’i ve beraberindeki iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki, senin Rabbin, O güçlü, mutlak üstün olandır. Ve o zâlimleri korkunç bir gürültü yakalayıverdi. Ve işte yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada yaşamamışlardı. Haberiniz olsun, Semûd, gerçekten de Rabb’lerine küfretmişlerdi. Haberiniz olsun, uzaklık [yok oluş] Semûd içindir. (Hûd/65–68)
Semûd’da da (bir ibret vardır). Hani onlara, “Belirli bir süreye kadar yararlanın!” denmişti. Onlarsa Rabb’lerinin emrinden çıktılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıverdi. Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkacak güçleri oldu, ne de yardım gördüler. (Zâriyât/43-45)
31. Şüphesiz Biz onların üzerine tek sayha [korkunç bir ses] gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı gibi oluverdiler.
Bu âyetteki anlatımlar da Kur’ân’ın ilk muhatapları olan Arapların örflerine göredir. Yani, âyette denmektedir ki: “Biz onların üzerlerine şiddetli bir ses salıverdik. Onlar her şeyden habersiz evlerinin önünde bakışıp dururlarken gökten yıldırım çakar gibi şiddetli bir gürültü koptu, yerden de bir deprem. Ağılcının topladığı çalı çırpı kırıntıları gibi kırılıp dökülüverdiler.”
ağılcının topladığı çalı çırpı
Bu benzetme, düşünülmesi gereken bazı anlamlar içermektedir. Âyette geçen محتضر [muhtezir] sözcüğü, “hazırlık yapan çoban” demektir. Çobanın burada işaret edilen hazırlığı çalı-çırpı toplamaktır. Bu nedenle, çoban hangi amaca yönelik çalı-çırpı topluyorsa, helâke uğrayanların âkıbetinin de toplanan çalı-çırpının o amaç doğrultusundaki sonu gibi olduğu anlaşılmalıdır. Yani,
Bu çarpıcı ve tüyler ürpertici sahnenin arkasından insanların dikkatleri hemen Kur’ân’a çekilmekte, insanlar Kur’ân üzerinde düşünmeye ve Kur’ân’ın gerçeklerini irdelemeye özendirilmektedir:
32. And olsun biz Kur’ân’ı öğüt için kolaylaştırdık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Kur’ân’ın çokça düşünülmesi için tekrarlanan bu âyet hakkındaki düşüncelerimizi yukarıda ifade etmiştik.
33–35. Lût kavmi uyarıları/uyarıcıları yalanladı. Biz, onların üzerine ufak taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Lût’un ailesi müstesnâ. Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık; Biz şükreden kimseyi böyle mükâfatlandırırız.
Bu pasajda farklı bir anlatım dikkati çekmektedir. Lût peygamberin yalanlandığı haber verilerek yapılan girişten sonra kıssanın sonuna geçilmiş ve Lût kavminin cezalandırıldığı bildirilmiştir. Kıssanın başlangıcı ile sonu arasındaki olaylar ise daha sonra anlatılmıştır. Bu üslûp Kur’ân’ın sadece belirli bir mesajı vermek için kullandığı hikâye etme yöntemlerinden biridir.
Lût peygamber ve kavminin kıssası Kur’ân’ın başka yerlerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bu sûrede sadece Yüce Allah’ın ilâhî mesajı yalanlayanlara ne kadar ağır ve acıklı bir ceza verdiğini vurgulamak ve insanların bundan ders almasını sağlamak amaçlandığından, kıssanın ayrıntılarına girilmemiştir.
Âyette geçen حاصب [hâsib] sözcüğü, “taşları savuran kasırga” demektir. Nitekim başka âyetlerde de Lût kavmi üzerine “balçıktan taşlar” yağdırıldığı bildirilmektedir. Böyle bir âfetten sadece Lût peygamberin yandaşları ile eşi dışındaki aile bireyleri sağ olarak kurtulabilmiştir. Âyetin ifadesine göre, ilâhî bir lütuf olan bu kurtuluş, onlara şükrediciliklerine karşılık olarak verilmiştir.
SEHER VAKTİ:
السّحر [es-seheru] sözcüğü, “sabah vaktinden az önceki zaman” demektir. Bu vakit, gecenin son altıda-biri olarak da tanımlanmıştır.
Sözcük, müste’nef [satır başı] bir ifade olan, Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardıkcümlesi içinde ise, ya kurtarma vaktini ifade etmekte, ya da kurtarılanlara sağlanan istisnanın ne şekilde sağlandığını anlatmaktadır. Kurtarılanların, kendilerine belâya engel olan bir koruyucu verilmesi veya belânın onlara isabet etmemesi sayesinde bu helâkten kurtulduklarını söylemek mümkünse de, o bölgeden ancak Yüce Allah’ın emri ile uzaklaştıkları için kurtulduklarını söylemek de mümkündür. Buna göre, Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık ifadesi, “Biz onlara gecenin sonunda o beldeden çıkmalarını emrettik, onlar da çıkıp kurtuldular” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, seher vakti, “helâk vaktini” işaret etmiş olmaktadır. Seher vaktinde uzaklaştırma ise, “helâkten uzaklaştırma”, yani azaptan istisna edilme anlamına gelmektedir. Çünkü Rabbimiz hışmını genellikle insanların dinlenme anlarında, hiç beklemedikleri zamanlarda indirmektedir:
Biz nice kentleri helâk ettik. Hışmımız onlar gece uyurlarken yahut gündüz dinlenirlerken onlara gelivermişti. (A‘râf/4)
Bu âyetler Rabbimizin dilerse inananları bu dünyada da suçlular arasından kurtaracağına işaret etmektedir. Ancak bu kesin bir vaat değildir. Buna karşılık Rabbimizin inananlar ile inanmayanları âhirette bir tutmayacağı kesindir, taahhüt altındadır:
Belirlenmiş bir yazgı olarak Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız. (Âl-i İmrân/145)
Ve eğer kitap ehli iman etmiş ve takvâ sahibi olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık. (Mâide/65)
36. And olsun (Lût), onları Bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar,
Bu âyette Lût peygamberin üzerine düşen görevi yaptığı açıklanmış, Lût kavmine verilen cezanın ise onların yalanlamalarına karşılık olarak verildiği ve ancak uyarıdan sonra uygulandığı vurgulanmıştır.
Aslında bütün peygamberler kavimlerini âhiret azabıyla uyarmışlardır. Uyarı yapılmadan kimse cezalandırılmamış ve cezalandırılmayacaktır:
Kim doğru yola gelirse sırf kendi yararı için doğru yola gelir. Kim de saparsa ancak kendi zararına sapar. Ve hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz. (İsrâ/15)
Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi ana kente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zâlim olmayan memleketleri helâk edici değiliz. (Kasas/59)
Bizim yakalamamız
Bu ifade, Rabbimizin yalanlayıcıları dünyada belâlar ile âhirette de cehennem ile cezalandırdığına dikkat çekmektedir. Bu mesaj Kur’ân’da başka yerlerde de verilmiştir:
Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir. (Burûc/12)
Büyük bir yakalayışla yakalayacağımız gün, Biz mutlaka intikam alanlarız. (Duhân/16)
İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgından başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım. (Leyl/14-16)
Muhakkak ki Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi iki elinin [iki gücünün; mal ve çevresi] ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir, “Yazık bana! Keşke ben bir toprak olaydım” diyecek. (Nebe/40)
37. Ve and olsun, o’nun konuklarından murat almaya kalkıştılar. Biz de onların gözlerini siliverdik: “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!”
“Murat almak” olarak çevirdiğimiz مراودة [müravede] sözcüğü, ارادة [irâde] sözcüğü gibi رود [revd] mastarından türemiş olup مطالبة [mütâlebe] sözcüğüyle eş anlamlıdır. Ancak; mütâlebe sözcüğü somut şeyler için, mürâvede sözcüğü ise soyut şeyler için kullanılır.
Âyetten anlaşıldığına göre, halktan bazı kişiler Lût peygamberin misafirlerinden ahlâksız istekte bulunmuşlar ve kötü emellerine ulaşmak için Lût (as) ‘a baskı yapmışlardır. Lût peygamberin konukları, –Ankebût/31-32‘den öğrendiğimize göre– İbrâhîm peygambere gelen elçilerdir. Elçilere karşı takınılan bu ahlâksız tutum üzerine, bu girişimde bulunanların gözleri silinmiştir. Gözlerin silinmesi ifadesinden, ahlâksızların gözlerinin, yüzlerinde izleri bile kalmayacak şekilde kör edildiği anlaşılmaktadır.
AZABI ve UYARILARI TATTIRMA:
Haydi, azabımı ve uyarılarımı tadın! İfadesi, yine Arap örfüne göre söylenmiş olup “yaptığının cezasını gereği gibi tat!” anlamına gelir. Nitekim Araplar, “Yaptığından ötürü bu acıyı tat!” derler. Aslında, “Yaptığını tat!” demek, hemen her dilde “cezanı çek!” demektir. Hatta “Sen suçlusun, bu cezayı hak ettin, cezanı çek, sana acınmaz!” manasında olan bu temenni, cezayı çeken suçlu tarafından işitilmediği bilinmesine rağmen, “Canın çıksın, oh olsun!” şeklinde bile söylenmektedir. Dolayısıyla bu âyetteki Azabımı tadın ifadesi, “Acıyı tadın!” anlamına, Uyarılarımı tadın ifadesi de “Yaptıklarınızı tadın!” anlamına gelmektedir. Bir bütün olarak, Azabımı ve uyarılarımı tadın ifadesi ise, “Uyarılar karşısında gereğini yapmamanız, uyarılara uymamanız ve yanlışı yapmanız sebebiyle hak ettiğinizi tadın” demektir.
Çekilen acının, “acıyı tatma” şeklinde ifade edilmesi, zevklerine düşkün olan inkârcılarla alay edildiğini göstermektedir. Bu alaycı üslup sadece bu âyete mahsus değildir:
Tat! Şüphesiz sen, (kendine göre) çok güçlü ve çok üstün bir sendin. (Duhân/49)
Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! Hiç şüphesiz ki Biz unuttuk [cezalandırdık] sizi. Ve yapmış olduğunuza karşılık sonsuzluk azabını tadın! (Secde/14)
Lût peygamber ve kavmi arasında geçen olayların ayrıntıları Hûd ve Hicr sûrelerinde verilmiştir:
Ve ne zaman ki elçilerimiz Lût’a geldiler, bunlar yüzünden o üzüldü, bunlar yüzünden kolu daraldı [sıkıntıya düştü] ve “Bu, müthiş bir gündür” dedi. Ve koşarak o’na geldiler. Onlar daha önce çirkinlikler yaparlardı. (Lût onlara,) “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’a takvâlı davranın, beni misafirlerim hakkında rezil rüsva etmeyin. Sizden hiç aklı başında bir adam yok mu?” dedi. Onlar, “Hiç şüphesiz, sen senin kızlarında bizim için herhangi bir hakk olmadığını bildin. Şüphesiz sen bizim ne istediğimizi gâyet iyi biliyorsun” dediler. O [Lût] dedi ki: “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı ya da çok sarp bir yere sığınabilseydim.” Onlar [misafir elçiler] , “Ey Lût! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. İçinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka. Şüphesiz onlara gelen ona da gelecektir. Şüphesiz vaat edilen [helâk zamanları] sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler. Sonra ne zaman ki emrimiz geldi, onun [o ülkenin] üstünü altına getirdik ve üzerlerine istif edilmiş, pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık. (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretlenmişlerdi. Ve bunlar, zâlimlerden uzak değildir. (Hûd/77-83)
Sonra elçiler, Lût’un ailesine gelince, (Lût) dedi ki: “Doğrusu siz ürkülecek /alışılmadık bir kavimsiniz [kimselersiniz] .” (Elçiler) dediler ki: “Bilakis biz sana onların kuşku duyup durduğu şeyi getirdik. Ve sana gerçeği getirdik; ve biz elbette doğru olanlarız. Hemen gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar, sen de arkalarından tâbi ol. Ve sizden kimse ardına bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün.” Biz, Lût’a şu kesin emri [kararı] gerçekleştirdik: “Bu kâfirler sabaha çıkarken muhakkak onların arkaları kesilmiş olacaktır.” Ve şehir halkı, sevinerek geldiler. (Lût, kavmine şöyle dedi:) “Bunlar benim misafirlerimdir, o nedenle beni rüsva etmeyin. Allah’a takvâlı davranın ve beni aşağılamayın.” (Onlar,) “Biz seni âlemlerden alıkoymamış mıydık?” dediler. (Lût,) “İşte kızlarım! Eğer yapıcılarsanız.” Ömrüne kasem olsun ki, gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı. Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Böylece Biz, onların şehirlerinin üstünü altı kıldık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. (Hicr/61-74)
Bu olayın [Sodom ve Gomora’nın Yıkılışı] Kitap-ı Mukaddes’teki anlatımı ise aynen şöyledir:
İki melek akşamleyin Sodom’a vardılar. Lût kentin kapısında oturuyordu. Onları görür görmez karşılamak için ayağa kalktı. Yere kapanarak, “Efendilerim” dedi, “Kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı yıkayın, geceyi bizde geçirin. Sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz.” Melekler, “Olmaz” dediler, “Geceyi kent meydanında geçireceğiz.” Ama Lût çok diretti. Sonunda o’nunla birlikte evine gittiler. Lût onlara yemek hazırladı, mayasız ekmek pişirdi. Yediler. Onlar yatmadan, kentin erkekleri –Sodom’un her mahallesinden genç yaşlı bütün erkekler– evi sardı. Lût’a seslenerek, “Bu gece sana gelen adamlar nerede?” diye sordular, “Getir onları da yatalım.” Lût dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı. “Kardeşler, lütfen bu kötülüğü yapmayın” dedi, “erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, ne isterseniz yapın. Yeter ki, bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur, çatımın altına geldiler.” Adamlar, “Çekil önümüzden!” diye karşılık verdiler, “Adam buraya dışarıdan geldi, şimdi yargıçlık taslıyor! Sana daha beterini yaparız.” Lût’u ite kaka kapıyı kırmaya davrandılar. Ama içerdeki adamlar uzanıp Lût’u evin içine, yanlarına aldılar ve kapıyı kapadılar. Kapıya dayanan adamları, büyük küçük hepsini kör ettiler. Öyle ki, adamlar kapıyı bulamaz oldu. İçerdeki iki adam Lût’a, “Senin burada başka kimin var?” diye sordular, “Oğullarını, kızlarını, damatlarını, kentte sana ait kim varsa hepsini dışarı çıkar. Çünkü burayı yok edeceğiz. RABB bu halk hakkında birçok kötü suçlama duydu, kenti yok etmek için bizi gönderdi.” Lût dışarı çıktı ve kızlarıyla evlenecek olan adamlara, “Hemen buradan uzaklaşın!” dedi, “Çünkü RABB bu kenti yok etmek üzere.” Ne var ki damat adayları o’nun şaka yaptığını sandılar. Tan ağarırken melekler Lût’a, “Karınla iki kızını al, hemen buradan uzaklaş” diye üstelediler, “yoksa kent cezasını bulurken sen de canından olursun.” Lût ağır davrandı, ama RABB o’na acıdı. Adamlar Lût’la karısının ve iki kızının elinden tutup onları kentin dışına çıkardılar. Kent dışına çıkınca, adamlardan biri Lût’a, “Kaç, canını kurtar, arkana bakma” dedi, “bu ovanın hiçbir yerinde durma. Dağa kaç, yoksa ölür gidersin. ” Lût, “Aman, efendim!” diye karşılık verdi, “ben kulunuzdan hoşnut kaldınız, canımı kurtarmakla bana büyük iyilik yaptınız. Ama dağa kaçamam. Çünkü felaket bana yetişir, ölürüm. İşte, şurada kaçabileceğim yakın bir kent var, küçücük bir kent. İzin verin, oraya kaçıp canımı kurtarayım. Zaten küçücük bir kent.” Adamlardan biri, “Peki, dileğini kabul ediyorum” dedi, “o kenti yıkmayacağım. Çabuk ol, hemen kaç! Çünkü sen oraya varmadan bir şey yapamam.” Bu yüzden o kente Soar adı verildi. Lût Soar’a vardığında güneş doğmuştu. RABB Sodom ve Gomora’nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı. Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti. Ancak Lût’un peşi sıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi. İbrâhîm sabah erkenden kalkıp önceki gün RABB’in huzurunda durduğu yere gitti. Sodom ve Gomora’ya ve bütün ovaya baktı. Yerden, tüten bir ocak gibi duman yükseliyordu. Tanrı ovadaki kentleri yok ederken İbrâhîm’i anımsamış ve Lût’un yaşadığı kentleri yok ederken Lût’u bu felaketin dışına çıkarmıştı.
38. Ve and olsun ki sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi:
“Kararlı” olarak çevirdiğimiz مستقرّ [müstekırr] sözcüğünün bu anlam ekseninde diğer anlamları da gözetilerek değerlendirilmesi durumunda, âyetin aşağıdaki şekillerde anlaşılması mümkündür:
39. “Haydi, azabımı ve uyarılarımı tadın!”
37. âyetin bir parçası olarak kullanılan bu ifade, burada müstakil bir âyet olarak karşımıza çıkmıştır. Bu ifade ile şimdiki zamana dönülmekte ve kıssanın ilk cümlelerinde açıklandığı gibi, taşları savuran sert kasırga azabı hatırlatılarak bu azabın pençesinde kıvrananlara seslenilmektedir.
40. And olsun Biz Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Bu âyet ile ilgili açıklama 17. âyette verilmişti.
41–42. Şüphesiz Firavun ailesine de uyarılar/uyarıcılar gelmişti. Onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli birinin yakalayışla yakalayıverdik.
Bu âyetlerde, caydırıcı özelliği olan önemli haberlerin beşincisi olarak, hikâyesi dillerde dolaşan, herkes tarafından bilinen Mûsâ ve Firavun kıssası yer almaktadır. Böylece bu sûredeki azap sahneleri, bu kez Arap Yarımadası dışında meydana gelmiş olan bir başka azap halkası ile noktalanmış olmaktadır. Kur’ân’ın birçok sûresinde detaylı olarak yer alan bu kıssa, diğer kıssalardan farklı olarak bu sûrede sadece başlangıcı ve sonu bildirilip başkaca hiçbir detay verilmeden konu edilmiştir.
Bu kıssanın sûredeki diğer kıssalardan dikkat çekici bir farklılığı da, uyarıcıların gönderildiği topluluk için diğer kıssadakiler gibi “Firavun’un halkı” yerine أل فرعون [Firavunailesi] ifadesinin kullanılmış olmasıdır. “Firavun’un yönetim kadrosu” anlamına gelen bu ifade, Firavun’un kendi kavmini özgür iradeden yoksun bırakacak kadar baskı altında tuttuğunu, onlara kendini zoraki rabb ve ilâh olarak dayattığını göstermektedir:
Derken topladı da seslendi: “Ben sizin en yüce rabbinizim” dedi. (Nâziât/23-24)
Ve Firavun dedi ki: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh olduğunu bilmiyorum.” (Kasas/38)
(Firavun,) “Benden başkasını ilâh edinirsen, and olsun ki seni zindana kapatılmışlardan kılarım!” dedi. (Şu‘arâ/29)
Çevresinde yakın kadrosundan başka irade sahibi bir kimsenin bulunmadığı Firavun, halkını en küçük bir konuda dahi kendisine karşı çıkamayacak duruma getirmiş, ezici ve acımasız bir diktatördü. Halkının göçmesine ve kaçmasına engel olduğu gibi, kimseye zihinsel özgürlük bile tanımıyordu. Nitekim kendi izni olmadan Allah’a inandıkları için sihirbazlarına olmadık cezaları reva görmüştü:
Sihirbazlar ise secde edenler olarak bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine iman ettik” dediler, “Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine.” Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden o’na iman ettiniz ha! Şüphesiz bu, halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama mutlaka kestireceğim, sonra da hepinizi mutlaka astıracağım.” Onlar da dediler ki: “Şüphesiz o takdirde biz Rabbimize dönücüleriz. Senin bizden intikam alman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı Müslüman olarak al.” (A‘râf/120-126)
Aynı konu hakkında Tâ-Hâ/70–71. veŞu‘arâ/46-49. ayetlerine de bakılabilir.
Halkının tam anlamıyla mustazaf olması [tüm hareketlerinin kısıtlanmış, elinin kolunun bağlanmış olması] sebebiyle Peygamber iradesiz halka değil, irade sahibi Firavun ve yakın kadrosuna gelmiştir. Çünkü Firavun ve ailesi [yakın kadrosu] inanırsa, halkı da inanacaktı.
Ve hiç kuşkusuz Biz Mûsâ’yı âyetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine elçi göndermiştik. O zaman o, “Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti. (Zuhruf/46)
And olsun Mûsâ’yı Firavun’a, Haman’a ve Karun’a âyetlerimizle ve açık bir delil ile elçi olarak gönderdik. Onlar da, “Bu bir sihirbaz, büyük bir yalancıdır” dediler. (Mümin/23-24)
Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yakaladı). And olsun ki, Mûsâ onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki öne geçiciler değillerdi. (Ankebût/39)
Firavun’a git, o gerçekten azdı. (Tâ-Hâ/24)
43–44. Sizin kâfirleriniz onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda [kitaplarda] sizin için bir berâet [kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman] mı var? Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz” mu diyorlar?
Bu pasajda, kurtuluş için üç yolun mevcut olduğu; ancak müşriklerin bu yollardan hiç birinin üzerinde bulunmadığı bildirilmektedir. İlk muhatap Mekkeli müşrikler olmakla beraber bugün için tüm insanlık bu âyetlerin muhatabı durumundadır.
Bu âyetler, kurtuluş için insanlarda bulunması gerekli üç özelliği şöyle sıralamıştır:
Muhataplarına, cevaplarını içlerinde barındıran bazı sorular yönelterek insanların bu üç özelliğe de sahip olmadıklarını vurgulayan Yüce Rabbimiz, kendini kurtarmak isteyenlerden akıllarını başlarına almalarını talep etmektedir. Hatırlanacak olursa buna benzer bir ifade Kalem sûresi‘nde de geçmişti:
Neyiniz var, nasıl hükmediyorsunuz? Yoksa içinde ders aldığınız şeyler olan size ait bir kitap mı var: Siz neyi seçerseniz/beğenirseniz o mutlaka sizin olacak. Yoksa size karşı kıyâmet gününe kadar sürecek üzerimizde yeminler/taahhütler mi var: Siz her ne hüküm verirseniz mutlaka öyle olacak diye. Sor bakalım onlara, içlerinden böyle bir şeye hangisi kefildir/bunu kim garanti etmektedir? Yoksa onların ortakları mı var? O hâlde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler. (Kalem/36–41)
44. âyetteki, Yoksa onlar, ‘Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz’ mu diyorlar? ifadesi, Mekkeli müşriklerin Peygamberimize uyanlara değer vermediklerine, onları adam yerine koymayarak kendilerini üstün gördüklerine işaret etmektedir. Tıpkı Nûh’un kavmi içerisindeki bazı ileri gelen inkârcıların yaptıklarının bildirildiği gibi:
Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı, “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler. (Hûd/27)
Sûrenin 43–44. âyetleri, inkârcıların [Mekke müşriklerinin] bu âyetlere kadar anlatılmış olan kıssalardan hisse almaları gerektiğini ihtar eden mesajlar içermektedir.
43. âyette önce doğrudan Mekke müşriklerine hitap edilmektedir: “Peki, ey Mekke müşrikleri, sizin de onlarınkine [kıssalarda anlatılan eski toplumların başına gelenlere] benzer bir acı akıbete uğramanızın önündeki engel nedir? Sizin kâfirleriniz onlardan hayırlı mı? İçinizdeki kâfirlerin onlara göre ayrıcalığı nedir? Yoksa kitaplarda sizin için bir berâet mi var? İndirilmiş kitapların sayfaları sizin suçsuzluğunuz yolunda tanıklık ediyor da kâfirliğin ve inkârcılığın töhmetinden kurtuluyor musunuz? Hayır; ne o, ne bu! Sizler o eski kâfirlerden daha iyi değilsiniz. Allah’tan gelmiş hiçbir kitabın sayfaları da sizin suçsuzluğunuzu kanıtlayan bir belge içermiyor. Buna göre, önünüzde sizden önceki kâfirlerin karşılaştıkları acı sonla karşılaşmaktan başka bir alternatif, başka bir yol yok.”
Yapılan bu uyarıdan sonra 44. âyette muhatap değişmekte, fakat yine müşrikler kast edilerek toplumun tümüne şu mesaj verilmektedir: “Yoksa onlar, ‘Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz’ mu diyorlar? Bu şaşkınlar kendilerini kalabalık görünce güçlerine hayran oluyorlar ve ordularının büyüklüğü yüzünden gurura kapılarak, ‘Zafer bizimdir, bizi kimse yenemez, bizim ordularımızı hiç kimse bozguna uğratamaz’ mı diyorlar?”
Bu sorulardan müşriklerin yanlış akıl yürüttükleri ve yaptıkları yanlış hesaptan dolayı adım adım bir açmaza doğru sürüklenmekte oldukları anlaşılmaktadır. Bir sonraki âyet, onları bekleyen acıklı sonu mucizevî bir açıklıkla kendilerine haber vermektedir:
45. Yakında o topluluk hezimete uğrayacak [bozguna uğrayacak] ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.
O dönemde, bir kısmı çaresizlik içinde Habeşistan’a göç etmiş olan, diğer kısmı ise Peygamberimizle birlikte Mekke’de kuşatma altında bulunan Müslümanlar, mazlum, çok mağdur ve hatta bazıları neredeyse açlıktan ölecek hâle gelmiş bir durumda idiler:
Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. Dikkat edin! Gerçekten Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara/214)
Böyle zor bir dönemde bu tablonun tersine dönebileceğini değil iddia etmek, hayal etmek bile mümkün değildi. Bu nedenledir ki; Kureyş müşriklerinin çok güvendikleri ve gururlandıkları kuvvetlerinin kırılacağını, kalabalık ordularının işe yaramayacağını ve cari sistemlerinin çökeceğini hicret’ten beş yıl önce beyan eden bu âyet bir mucizedir. Çünkü Rabbimizin bildirdiği bu haber aynen gerçekleşmiş ve müşrikler Bedir savaşı’nda acı bir bozguna uğramışlardır.
Tarih kitaplarından okunmasını önerdiğimiz bu savaşta, sayıları 305 kişiden ibaret olan Müslümanlar, donanım olarak kendilerinden kat kat üstün durumdaki 1.000 kişilik müşrik ordusunu mağlûp etmiş ve onları tıpkı âyette söylendiği gibi arkalarını dönüp kaçmak zorunda bırakmışlardır.
Müşriklerin Bedir savaşı’nda uğradıkları bozgun, onların bu dünyada karşılaşacakları son bozgun olmadığı gibi, başlarına gelecek en ağır ve en dehşetli bozgun da değildi. Bu, geçmişte böyle olduğu gibi, her zaman da böyle olmaya devam edecektir.
46. Aslında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır.
Bir önceki âyette müşriklere bu dünyada uğrayacakları bozgun bildirilmiş, bu âyetten itibaren ise uğrayacakları en müthiş ve nihaî bozgun anlatılmaya başlanmıştır.
BÜYÜK RANDEVU:
Müşriklerin “o saat”te karşı karşıya kalacakları durumu tasvir eden ادهى [edhâ] sözcüğü, “kurtulma çaresi olmayan en büyük belâ ve musibet” demektir. Bu sözcükle müşriklere arkalarını dönüp kaçtıkları bozgunla işlerinin bitmediği, onlara verilen esas randevuda [o saatte, kıyâmette] durumlarının bundan daha feci, daha acı olacağı açıklanmaktadır. Böylece bu dünyadaki bozgunun onlar için son değil, bir başlangıç olduğu bildirilmektedir. Dünyadaki bozgundan daha acı olacak olan bu asıl bozgun, kendilerine azabın vaat edildiği ve büyük bir facia yaşayacakları kıyâmet saatinde gerçekleşecektir. Çünkü âhiret azabı dünyada gördükleri ve görecekleri bütün azaplardan daha dehşetli ve daha acıdır. Tufandan kasırgaya, şimşekten taşları savuran müthiş rüzgâra, Firavun ile yandaşlarının güçlü ve sert şekilde yakalanışlarına varıncaya kadar, Kur’ân’da sahne sahne anlatılan tüm dünyevî azaplardan daha korkunç ve tüyler ürpertici olan âhiret azabından kurtulmak mümkün değildir.
47. Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.
Bu ifade her ne kadar o dönemdeki Mekkeli müşrikleri işaret ediyorsa da, âyetin hükmü geneldir. Dolayısıyla âyette geçen “mücrimler” [suçlular] sözcüğü ile, hem şirk koşan, Allah’ın öldükten sonra diriltmeye gücü olduğuna inanmayan, haşri inkâr eden, peygamberleri ve uyarıları yalanlayan suçlular, hem de o dönemin öncesinde ve sonrasında çılgınlıklar, delilikler, sapıklıklar sergileyerek yanlış yolda helâke giden şaşkınlar kastedilmiştir:
Ve onlar, “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabb’lerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. De ki: “Size görevlendirilmiş ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” Suçluları, Rabb’lerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak, “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de sâlih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye] hidâyetini verirdik. Velâkin Benden, “Bütün cinnlerden ve insanlardan [herkesten] cehennemi elbette tamamen dolduracağım” sözü hakk olmuştur. (Secde/10–13)
Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister; sonra kendini kurtarabilsin. Hayır… Hayır… O, alevlenen bir ateştir. Derisini kavurup soyan. (Me‘âric/ 11 –16)
Suçlular simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından tutuluverirler. Peki, siz ikiniz Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir. Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar. (Rahmân/41–44)
48. O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Sekarın [Cehennemin] dokunuşunu tadın!”
Korkunç kıyâmet sahnelerinden birini daha gözler önüne seren bu âyette, âhiret azabının bütün dünya azaplarından daha acı ve dehşetli olduğu vurgulanmaktadır.
Dünyadaki böbürlenmelerinin, güçlerine güvenerek şımarmalarının, insanlara tepeden bakmalarının karşılığı olarak yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak olan suçlular, bu sürüklenme sırasında ayrıca itilip kakılarak, paylanarak da aşağılanacaklardır.
Bu azapları dile getiren başka iki örnek de şunlardır:
En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır. (A‘lâ/11–13)
Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her yanışında, cezayı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten Allah azizdir, hakîmdir. (Nisâ/56)
Müddessir sûresi’nin tahlilinde değişik anlamlara gelebileceğini söylediğimiz سقر [sekar] sözcüğünün buradaki anlamı, “cehennem” olup özelliklerinden bir kısmı aşağıdaki âyetlerde belirtilmektedir:
Onu [“Kur’ân beşer sözüdür” diyeni] yakında sekar’a [cehenneme] yaslayacağım. Bilir misin nedir sekar [cehennem] ? O [sekar/cehennem] , bırakmaz [baki kılmaz] ve de terk etmez [yok etmez] . O [sekar/cehennem] , deriler için yakıp kavurandır. Onun [sekar’ın/cehennemin] üzerinedir on dokuz. (Müddessir/26–30)
Âhiret günü cehennemde suçlulara söylenecek olan, Sekarın [cehennemin] dokunuşunu tadın! Sözü, Arap örfüne uygun bir ifade olup insana sanki azap hemen, şimdi başlayacakmış hissini vermekte, âdeta söz konusu dokunuşun bütün organlarda ve benlikte hissedilmesini sağlamaktadır.
49. Şüphesiz ki, Biz her şeyi, evet onu [her şeyi] bir kader [ölçü, ayar] ile yarattık.
Âyet, her şeyin Allah’ın ilminde takdir edilmiş bir kader [ölçü] çerçevesinde meydana geldiğini bildirmektedir. Evrendeki hiçbir şey boşuna, amaçsız, plânsız, rastgele meydana gelmemiş, her şey belirli bir amaca yönelik olarak önceden yapılmış bir plân dâhilinde yaratılmıştır:
Ve O [Allah] suyu gökten ölçüyle indirdi. Sonra Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız. (Zuhruf/11)
Bu âyet, Peygamberimizin yaşadığı devirden bir hayli zaman sonra, bir takım gruplarca maksadına uygun olmayan şekillerde yorumlanmış ve ortaya Kaderiye ve Cebriye gibi birbirine zıt düşünce ekolleri çıkmıştır. Rivâyetler kanalıyla oluşmuş bu ekolleri ve düşüncelerini aktarmaya gerek görmüyoruz. Bizim bu âyetten anladığımız, Rabbimizin evrene gözle görülen, bilimsel yöntemler ile tespit edilebilen somut ölçüler koyduğu ve tüm varlıkları göz alıcı tasarımlarla biçimlendirdiği gerçeğidir.
(“Yağmurdaki Ölçü” hakkındaki bilimsel çalışma ile Seyyid Kutub’un 49. âyet hakkındaki düşünceleri sûrenin sonunda ek olarak verilmiştir.)
50. Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tektir.
Bu âyette Mekkeli müşriklere geçmişte yaşamış inkârcıların acı sonları ima edilerek şöyle denmektedir: “Kıyâmeti getirmek için Bizim ne bir hazırlığa ne de bir zamana ihtiyacımız vardır. Bir emrimiz kâfidir.”
Yüce Allah, bir önceki âyette değindiğimiz benzersiz ve mükemmel tasarımcılığı ile tasarladıklarını sınırsız gücünü kullanarak en basit işaretle ve bir anda gerçekleştirir. Gerçekleştirilen işlerin büyük veya küçük olması O’nun için önemli değildir. Çünkü “büyüklük” ve “küçüklük”, insanların ölçülerine göre olan bir farklılıktır. İnsanların kendi sınırlı güçlerine göre algıladıkları ve tanımladıkları büyüklük veya küçüklük gibi durumların Allah’ın sınırsız gücü karşısında hiçbir önemi yoktur. Aynı şekilde “zaman” da insanlara özgü bir kavramdır ve bir başlangıç ile bir sonu ifade etmektedir. Oysa Allah her yönüyle sınırsız [sonsuz] olduğu için zamanın da ötesindendir. Sınırlı [sonlu] olan her şey sınırsızlık [sonsuzluk] içinde bir nokta durumunda olacağından, Allah’a göre her şey zaman içinde ve bir sürece bağlı olarak değil, birdenbire olur. Varlıklar birdenbire meydana gelir, birdenbire değişir, başkalaşır ve birdenbire yok olur. Evrendeki bütün varlıklar gibi insanlığın yaratılması da Allah için bir anda olmuştur. Ölmeleri de bir anda olmaktadır, tekrar diriltilmeleri ve hesaba çekilmeleri de bir anda olacaktır. Kısaca, Allah’ın zamana ihtiyacı yoktur.
Yüce Allah, bir şeyi yaratmak istediğinde ona, “Ol” der, o da oluverir:
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir. (Yâ-Sîn/82)
Müşriklere, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ilâhî mesaj yalanlayıcılarının yok edilmelerinin bir tek sözle ve birdenbire gerçekleştirildiği hatırlatmakta ve kendilerinin de aynı akıbete uğrayabilecekleri ihtar edilmektedir.
51. Ve and olsun Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. O hâlde var mı bir düşünen?
Mekkeli müşrikleri muhatap almakla beraber aslında bütün insanlığa hitap eden bu âyette, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ilâhî mesaj yalanlayıcılarının helâk edildiği bildirilmekte ve şöyle seslenilmektedir: “Size benzeyen inkârcıları helâk ettik. Siz de helâk olmak üzeresiniz [o saat yaklaştı, ay yarıldı] . İş işten geçmeden aklınızı başınıza toplayın. Yok, mu gördüklerini düşünce süzgecinden geçirip ders alan?”
52–53. Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır [kitaplardadır, kayıtlardadır] . Ve küçüğün, büyüğün hepsi de satır satır yazılmıştır.
Geçmiş toplumların helâkine sebep olan her şey istisnâsız olarak kitaplarda, amel defterlerinde yazılıdır. Dolayısıyla inkârcıların hesapları, feci şekilde yok edilişleri ile kapanmış değildir. Bütün yaptıkları yazılı olarak kaydedilmiş olduğundan, hiçbir ayrıntının ihmal edilmediği hesaplaşma gününde bu kitaplar karşılarına getirilecek ve kendilerine okutturulacaktır:
Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış!” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)
Ve her insanın kuşunu [uğurunu-uğursuzluğunu] boynuna doladık. Kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız da, “Kendi kitapını oku! Bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter!” (İsrâ/13-14)
Dolayısıyla, hiç kimse yaptıklarının unutulacağını zannetmemelidir:
Ve inkâr edenler, “Bize o saat [kıyâmet] gelmeyecektir” dediler. De ki: “Ama gaybı bilen Rabbime and olsun o, size mutlaka gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.” (Sebe/3)
54. Hiç şüphesiz, takvâ sahipleri cennetlerdedir, ırmaklardadır/ aydınlıklardadır;
Kara haber, korku, acı, yakalanma, yok edilme sahneleri ile dolup taşan iç karartıcı tablolar artık bitmiş ve bu âyetle mutluluk tablolarının yer aldığı bir huzur mesajı başlamıştır.
Âyette geçen نهر [neher] sözcüğü “nehirler, ırmaklar” demektir. Ama çoğulun çoğulu kalıbında olduğu kabul edilmek sûretiyle نهار [nehâr=gündüz] sözcüğünün çoğulu, yani “gündüzler, aydınlıklar” anlamına da gelir. Cennette gecenin olmaması dolayısıyla burada bu anlamı da uygun olan sözcüğün, “gündüzler” manasında nühür şeklinde okunuşu da mevcuttur.
55. Çok güçlü kralın yanındaki [huzurundaki] doğruluk oturma yerlerindedirler.
MAK‘AD-I SIDK:
مقعد صدق [mak‘ad-ı sıdk] ; “sıdk meclisi, doğruluk sandalyesi” ya da “doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi mümkün olmayan, yok olma ihtimali de bulunmayan sabit makam veya mevki” demektir.
“Çok kuvvetli iktidarı olan”, “Kudretinin sonu olmayan kral”, “Pek büyük mülk sahibi”, “Şahlar şahı” vurguları ile Allah kastedilmiştir. “Melik” ve “muktedir” isimlerindeki tenvin ise azamet içindir.
Âyette bahsedilen kişilerin Allah’ın “yanında, huzurunda” olmaları, mekân bakımından bir yakınlığı değil, onlara makam, mevki, şan bakımından verilen pâyeleri ifade eder. Takvâ sahiplerinin böyle yüce bir huzurda bulunduklarının ifade edilmesiyle bu kimselerin kavuşacakları güven ve rahatlık anlatılmak istenmiştir. Allah tarafından muttakîlere sunulan bu makam ve nimetlerin daha iyi anlaşılması için Kur’ân’daki konuyla ilgili diğer pasajların da okunmasını tavsiye ediyoruz. Özellikle Vâkıa/10–40 âyetleri bu konuda ayrıntılı sahneler içermektedir. Bu mutluluk tabloları Kur’ân’da birçok kez değişik üslûplarla anlatılmıştır.
Örnek:
Kesinlikle muttakîler için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekânları; sulak bağlar, bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri] , dolu dolu su kapları vardır. Orada boş söz ve yalan duymazlar. (Nebe/31–36)
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Hepsi de alçalmış bakışlarla mezarlarından çıkarlar. Tıpkı yayılan çekirgeler gibi. (Kamer/7)
Yukarıdaki âyette inkârcılara âhirette diriltilecekleri hatırlatılmakta, sonraki âyette ise bu günün inkârcılar için zor bir gün olacağı belirtilmektedir. Milyarlarca insanın topluca dirilişi ne kadar da müthiş bir sahnedir! Şaşkınlık… Pişmanlık… Korku… Herkes yalnız başına… Bir tek Allah’ın yardımının faydalı olabileceği bir gün… Dünya’da çok itibar edilen mevkilerin, ailelerin, paraların, mülklerin fayda etmediği bir gün… Geriye dönüşün olmadığı bir gün…
İşte o gün insanların mezarlarından çıkışı çekirgelere benzetilir. Peki, neden çekirgelere? Allah neden bu örneği seçmiştir? Son yüzyılda haşereler üzerinde mikro kameralar ve sistemli gözlemle yapılan araştırmalar bize neden çekirgelerin örnek olarak gösterildiğini açıklamaktadır. Her şeyden önce çekirge sürüleri çok kalabalıktır. Milyarlarca çekirge bir araya gelerek kilometrelerce uzunluk ve genişlikteki kapkara bir yağmur bulutunu andırırlar. Bu sürülerin bazılarının 3–5 km. genişliğinde ve metrelerce derinlikte olduğu tespit edilmiştir.
Ayrıca çekirgeler yumurtalarını toprağın içine tohum gibi yerleştirirler ve çekirge larvaları uzun bir müddet toprağın altında kaldıktan sonra yeryüzüne çıkarlar. Nereden çıkarlar? Toprağın altından…
Şimdi örnek olarak Amerika’nın New England bölgesinde yaşayan çekirgeleri inceleyelim. Bu çekirgeler 17 yaşına bastıkları yılın Mayıs ayında, uzun yıllardan beri yaşadıkları yeraltındaki karanlık yarıklardan toprak üzerine çıkarlar. Eğer insanlara, “Sizi karanlık bir yere kapatacağız ve saatiniz olmadan, dış dünyayla bağlantınız olmadan 17 gün sonra hep beraber dışarı çıkacaksınız” deseniz, emin olun birçok insan 17 günlük süreyi bile doğru tahmin edemez. Dünya’dayken maddî bedeni mezara konmuş insanların, âhirette topluca yaratılmalarına bundan güzel örnek olur mu? Kısacası çekirgeler ve insanlar benzer şekilde toprağın altında uzun bir müddet kaldıktan sonra topluca çok kalabalık olarak yeryüzüne çıkarlar.
Kur’ân’da öğüt almamız için örnekler verilir. Bu örnekler üzerine düşünmemiz, hem Allah’ın verdiği örneklerin güzelliğini, hem de bu örneklerle kastedilen anlamları anlamamızı sağlayacaktır.
İşte bunlar bizim insanlara verdiğimiz örneklerdir. Ancak bilgi sahiplerinden başkası bunlara akıl erdirmez. (Ankebût/43)
Gerçekten de insanlara, bu Kur’ân’da her türlü örneği verdik ki öğüt alsınlar. (Zümer/27)
O, gökten ölçüye bağlı olarak su indirmiştir. Onunla ölü bir bölgeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılırsınız. (Zuhruf/11)
Yağmur, Allah’ın insanlara en büyük hediyelerinden biridir. Allah yukarıdaki âyette yağmurun bir matematiği olduğunu, yağmurun rasgele değil, belli ölçülere bağlı olarak yağdığını anlatmaktadır. Yeryüzümüzde su; sıvı, gaz, katı hâlleri arasında mükemmel bir çevrim ile hâlden hâle girmektedir. Bu çevrim sırasında su, çok harika bir şekilde enerji dengeleyici olarak iş gördüğü gibi tüm canlıların temel ihtiyacını da karşılamaktadır.
Beş yüz yıl önce yağmurla ilgilenen bir bilim adamına, “Yağmurda ölçü var mı, yağmurun sayılarla ifade edilecek bir yönü var mı?” diye sorsaydınız hiçbir cevap alamazdınız. O dönemde dünya’nın her yanında oluşan meteorolojik olaylardan haberdar olunmadığı için insanların yeryüzüne düşen yağmur miktarı hakkında bir şey söylemeleri mümkün değildi. Oysa Kur’ân, 1400 yıl önceden yağmurun ölçüye bağlandığını haber vermektedir. Son yüzyılda yapılan araştırmalarla yağmurun nasıl yağdığı, dünya’daki suyun çevrim özellikleri iyice anlaşıldı. Keşfedilen gerçeklerden biri de dünya’ya her sene aynı miktarda suyun yağmur olarak yağdığıdır. Bu değer saniyede 16–17 milyon ton arasındadır. Böylelikle dünya’da senede 500.000.000.000 tonun üzerinde yağmur yağmakta ve bir o kadar su da göğe doğru buharlaşmaktadır. Bu değerler her yıl sabittir. Yeryüzündeki ekolojik dengenin sağlanmasında bu değerin sabitliğinin rolü büyüktür. Günümüzden bir kaç yüzyıl önceki bir bilim adamı bile, kendi yaşadığı bölgeye düşen yağmur miktarı her yıl değiştiği için, yağmurun bir ölçüye bağlı olduğunu bilemezdi. Büyük bir olasılıkla herhangi bir sayıyla yağmurun yağışı arasında hiçbir bağlantı olamayacağını söylerdi.
SUYUN ÇEVRİMİNDEKİ HESAPLAR:
Yağmurun yağışında ve suyun çevriminde birçok karışık hesap iç içedir. Örneğin araştırmacılar her gün suyu ısıtan güneş’e rağmen, tropik ozon tabakasının üst kısmındaki sıcaklığın neden hiçbir zaman 28 derecenin üstüne çıkmadığını merak ettiler. Sonunda şu ince ayarlama keşfedildi: Yalnızca su buharıyla soğuma olayı değil, bulutların gölgesi de özellikle sıcak bölgelerde ozon tabakasının iyice ısınmasını önlüyor. Bulut kümelerinin gölgesinde sıcaklık birden düşüyor. Bu yüzden yeryüzünün ısınmasını engelleyen doğal bir kalkan görevi görüyor. Su buharı aynı zamanda sera etkisi yapan bir gazdır. Bu gaz, karbondioksit, metan ve diğer gazlarla birlikte atmosfer’de gözle görülemeyen bir yalıtım katmanı oluşturuyor. Bu katman, normal şartlarda yerküreye düşen enerji ışınlarının tümünün, çok soğuk olan uzay’da kaybolmasını önlüyor. Su buharı “doğal sera etkisinin” % 60′ını, böylece yerkürenin göreceli olarak sıcak olan temel iklimini oluşturuyor. Tüm bu hesaplar yaşamın devamı için o kadar ince ayarlarla planlanmıştır ki, komşu Venüs gezegeninin etrafında dönen sera bulutlarını incelersek bunu anlayabiliriz. Kalıcı yoğun bulutlar Venüs’ü öyle sarmıştır ki, güneş ışığının ancak yarısı gezegene ulaşabilir. % 97′lik karbondioksit oranıyla burada süpersera etkisi olmakta ve sıcaklık 500 dereceyi bulmaktadır. Bu sıcaklık insanların yaşayabileceği sıcaklık aralığının çok üzerindedir. Dünyamızda suyun çevrimi; sıvı, bulut, su buharı gibi oluşumlarıyla o kadar ince ölçümlerle gerçekleştirilmektedir ki, gezegenimiz ancak bu sayede yaşanabilir bir alan olmaktadır.
Bulut, su buharı şeklinde doğan, fakat hemen çok küçük su zerrelerine dönüşen fizikî bir yapıdır. Bu yüzden suyun genel özelliklerinden farklı olarak bulutlar 30 derecede bile donup düşmezler. Kur’ân’da dikkat çekildiği gibi gökyüzünde dağlar gibi bulutlar vardır, ama şiddetli soğuklar bile bunların buzdağına dönüşüp insanların üzerine düşmelerine sebep olmamaktadır. Bulutların ve yağmurun oluşumundaki ince düzenleme olmasaydı, suyu yaratan, suyun kimyasal özelliklerindeki ölçüleri gereği gibi ayarlamasaydı, hiç şüphesiz bu sistemin işlemesi mümkün olmazdı.
Balkondan aşağı bir kaç kiloluk bir cismi bile attığımızda nasıl düştüğünü görmekteyiz. Su dolu bir leğeni alıp balkondan aşağı boşaltsak toplu bir hâlde ve hızlı bir şekilde suyun nasıl zemine çarptığını görürüz. Oysa Allah, dağlar gibi bulutlardan tonlarca suyun yeryüzüne yağışını o kadar mükemmel şekilde programlamıştır ki; tane tane yağan yağmur bela değil, rahmet olmaktadır. Kaldırma kuvvetinin dengelemesi ile yağmur yumuşak bir iniş yapmaktadır. Bu, Allah’ın fizik kurallarıyla yarattığı harika bir sanatıdır. Düşmenin ve hızın bu şekilde dengelenmesi fiziksel formüllerle de tarif edilebilir. Bu tarif edilebilirlik, bu hesaplanmışlık, hep Allah’ın yağmuru ölçülere bağlı yaratması ile olmuştur.
YAĞMUR HAYATTIR:
İncelediğimiz âyetin devamında Allah, yağmurun ölü bir bölgeyi canlandırmasından bahsetmektedir. Bilindiği gibi yağmurun yağışı sayesinde kuru topraklar ekin vermekte, bitkiler var olabilmektedir. Canlılığın temel maddesi DNA’dır. Canlılığın sürekliliğini sağlayan, DNA’daki glisant hidrojen denen hidrojen köprüsüdür ki, sık sık değişerek yeni bağlar kurar ve canlılığı aktarır. İşte bu hidrojen, yalnız suyun iyonlara ayrılışı sırasında ortaya çıkan hidrojenle değiştirilmektedir. Susuz kalmış bir canlı, DNA’sını ve genetik şifresini kalıp hâlinde korusa bile, donmuş bir iskelet gibidir. Ne üreyebilir, ne de kımıldayabilir. Su gelip, ayrılan iyonlarından hidrojeni verdi mi canlı şifre harekete geçebilir. Bu özellikler mikrop gibi canlılarda görülür. Daha gelişmiş canlılar doku düzeyleri susuzluktan bozulduğunda, yeni su gelse de canlılıklarını bir daha kazanamazlar. Yağmur her şekilde bitkilerin ve bakterilerin canlanma kaynağı olmaktadır.
Tüm bunlardan sonra dikkatlerimizi âyetin üçüncü cümlesindeki, İşte siz de böyle çıkarılırsınız ifadesine çevirelim. Tüm bu incelemelerimizle beraber âyetin bizim zihnimizde çağrıştırdıkları şöyledir: Allah çok ince hesaplarla, belirlenmiş bir ölçüyle yağmur yağdırmaktadır. Bu yağmur sayesinde ölmek üzere olan bitkiler, bakteriler canlanmakta, hayat bulmaktadır. Her şeyin ölçüsünü, hesabını bu kadar iyi bilen Allah için ölen insanın yeniden yaratılması çok kolaydır. Ölçülerle belirlediği yağmurla bitki ve bakterileri canlandıracak sistemi yaratan Allah, kendi katındaki ölçü ve bilgilere bağlı olarak insanı da yeniden yaratacaktır. Yağmurun yağışı sonucunda kuru, ölü topraktan bitkilerin fışkırması gözümüzün gördüğü bir süreçtir. Bu gördüklerimiz, Yaratıcımız için ölüyü diriltmenin, yarattığını bir daha yaratmanın, ölçüsünü, hesabını, formülünü bildiğini yeniden tekrar etmenin ne kadar kolay olduğunun delilleridir.
Her şeyi, irili-ufaklı her nesneyi, konuşabilen ve dilsiz her varlığı, hareket edebilen ve edemeyen tüm yaratıkları, geçmişte ve şimdiki zamanda var olan tüm nesneleri, bilinen ve bilinmeyen bütün yaratıkları, kısacası her şeyi belirli bir plân uyarınca yarattık.
Bu plân her yaratığın öz varlığını, niteliklerini, miktarını, zamanını, yerini, çevresini kuşatan varlıklar ile arasındaki ilişkileri ve evrenin yapısı üzerindeki etkisini belirler, sınırlandırır.
Bu kısacık âyet son derece geniş kapsamlı, görkemli ve büyük bir gerçeğe parmak basar. Bütün evren bu gerçeğin somut kanıtı niteliğindedir. Şu evren bütünü ile yüz yüze gelen, onunla iletişim kuran, ondan etkilenen, varlık bütününün uyumlu ve koordineli bir parçası olduğunun bilincinde olan kalp, bu gerçeği ana çizgisi ile kavramakta gecikmez. Evrendeki her şey bu mutlak uyumu gerçekleştiren bir plâna bağlıdır. Bu evren bütünü ile yüz yüze gelen her kalp, bu kapsamlı plânın gölgesinin ana çizgilerinin damgasını üzerinde taşır.
Sonra bilimsel gözleme, deneye ve araştırmaya başvurulur. Bu yöntemler aracılığı ile ve insan aklının kapasitesi oranında bu gerçek kavranmaya, bu yolla bilinebileceği kadar anlaşılmaya çalışılır. Bu gerçeğin daima büyük bölümü ve daha eksiksiz algısı bilimsel yöntemlerle kazanılabilen bölümünün ötesinde kalacaktır. O kalan bölümü insan sıfatı sezgi yolu ile algılar ve evrenin âhenkli korosunun etkisi bu gerçeği özümler. Çünkü insan fıtratının kendisi de her zerresi bir plâna göre yaratılmış olan şu evren bütününün ayrılmaz bir parçasıdır.
Modern bilim bu gerçeğin bazı yönlerini keşfetmiş, elindeki yöntemler aracılığı ile kavranabileceği kadarını kavramıştır. Bu arada gezegenlerin, yıldızların hacimlerini, kütlelerini, aralarındaki uzaklıkları ve karşılıklı çekim güçlerini belirleyebilmiştir. Bu sayede bilginler henüz görmedikleri yıldızların yerlerini doğru olarak tespit edebilmişlerdir. Çünkü evrene egemen olan uyum prensibi söz konusu yıldızın bilginlerce saptanan yerde olması gerekiyor. Sonradan o yıldızın gerçekten hesap yolu ile saptadıkları yerde olduğunu görmüşlerdir. Bu uyumluluk prensibi bilim adamlarının gözledikleri yıldızların hareketlerine ilişkin belirli verileri açıklamakta ve sonra da onların varsayımlarının doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu varsayımların doğruluklarının meydana çıkması gök cisimlerinin uzay boşluğuna son derece ölçülü ve plânlanmış oranlara dayalı olarak dağılmış olduklarını gösterir. Bu oranların zaman içinde ne değişmeleri ve ne de bozulmaları söz konusudur.
Öte yandan modern bilim, üzerinde yaşadığımız şu yer kürede egemen olan uyumu, yüce Allah’ın plânı uyarınca bu gezegeni belirli bir “hayat” türüne elverişli kılan şartlar arasındaki âhengi de keşfetmiştir. Öyle ki, bu şartlar arasındaki oranlardan herhangi birinin bozulduğunu farz edelim; o takdirde ya hayat tümü ile sona erer ya da daha baştan ortaya çıkması mümkün olmaz. Şu yer yuvarlağının hacmini, kütlesini, güneş’ten uzaklığını, güneş’in ısı derecesini, dünya ile ekseni arasındaki eğimin açısal değerini, dünya’nın kendi çevresindeki ve güneş etrafındaki dönüş hızını; ay’ın dünya’dan uzaklığını, hacmini, kütlesini, dünya üzerindeki denizlerin ve karaların dağılımını bir arada düşünelim. Bunlara burada sayılmayan binlerce olguyu ekleyelim. Bütün bu olgular ve şartlar arasında ince bir duyarlılıkla planlanmış ölçüler ve oranlar vardır. Eğer bu oranlardan bir teki bile bozulsa bütün dengeler alt-üst olur ve bu dengesizlik, yeryüzünde süren “hayat” olayının sona ermesini kaçınılmaz kılar.
Yine modern bilim, hayatı düzenleyen çok sayıdaki faktörler arasında, canlılarla onları kuşatan şartlar arasında ve bu şartların kendileri arasında var olan uyumu da keşfetmiştir. Öyle ki, bu bilgiler, insanoğluna yukarıdaki kısa âyetin vurguladığı büyük ve derin gerçeği bir ölçüde kavrama imkânı sağlamıştır.
Bu bulgulardan öğrendiğimize göre gerek doğal ortamda ve gerekse canlıların yapısında hayatı ve var olmayı sağlayan faktörleri ile ölüme ve yok olmaya yol açan faktörler arasında sürekli korunan bir denge vardır. Bu denge hayatın doğuşunu, varlığını ve devamını sağlayacak oranda korunur. Fakat canlılık olayının herhangi bir zaman dilimindeki canlıların çoğalma ve beslenme şartlarının sınırlarını aşacak derecede yayılmasına da meydan verilmez, yani canlılığın yayılması bu sınırda durdurulur.
Canlılar arasındaki bu duyarlı dengeye burada kısaca değinmemizin faydalı olacağını sanıyorum. Bilindiği gibi daha önceki birkaç sûreyi açıklarken evrenin yapısına ve yeryüzündeki hayat şartlarına egemen olan uyumu, dengeyi oldukça ayrıntılı biçimde irdelemiştik. (Bu konuda geniş bilgi için Furkân sûresi’ne ilişkin açıklamalarımıza başvurulabilir.)
Küçük kuşları yiyerek beslenen yırtıcı kuşların sayısı azdır. Çünkü bu kuşlar az yumurtlarlar ve az kuluçkaya yatarlar. Üstelik dünyanın sadece belirli bölgelerinde yaşarlar. Buna karşılık uzun zaman yaşarlar. Eğer yırtıcı kuşlar uzun ömürleri yanında bir de çok yumurtlayabilseler ve dünyanın her yöresinde yaşayabilseler küçük kuşların ya soylarını kuruturlar ya da sayılarını büyük oranda azaltırlardı. Küçük kuşların sayıca çok olmaları ve sık sık yumurtlamaları bu sonucu önlemeye yetmezdi. Oysa küçük kuşların şu yeryüzünde başta yırtıcı kuşlara yem olmak, insanların beslenmesine katkıda bulunmak gibi daha birçok fonksiyonları vardır. Nitekim bir şair bu gerçeği şöyle dile getirir:
Küçük kuşların yavrusu çok olur
Buna karşılık ana şahin tek tek yumurtlar.
Daha önce belirttiğimiz gibi bu olgu, yüce Allah tarafından plânlanmış bir hikmetin sonucudur. Amaç yırtıcı kuşlar ile küçük kuşlar arasında yaşama faktörleri ile yok olma faktörleri bakımından denge kurmaktır.
Karasinek milyonlarca yumurta yapar. Fakat bu yumurtalardan çıkan sinek yavruları iki haftadan fazla yaşamazlar. Eğer bu yüksek yumurtlama oranı yanında birkaç yıl yaşasalardı yeryüzünün her yanını karasinekler kaplar ve başta insan olmak üzere birçok canlının dünyada yaşaması imkânsız olurdu. Fakat şu evreni plânlayıp yöneten güçlü “el”in işlettiği şaşmaz denge mekanizması üreme çokluğu ile ömür kısalığı arasında denge kurmuş ve bunun sonucu olarak gördüğümüz düzen meydana gelmiştir.
Sayıca en kalabalık, en hızlı biçimde çoğalan ve en saldırgan varlıklar olan mikroplar, aynı zamanda en dayanıksız ve en kısa ömürlü canlılardır. Soğuğun, sıcaklığın, ışığın, asitlerin, kan salgılarının ve başka birçok faktörün etkisi ile milyarlarcası ölür. Sadece çok az sayıdaki hayvana ve insana karşı üstünlük sağlayabilirler. Eğer çok dayanıklı ve uzun ömürlü olsalardı hayatı ve tüm canlıları yok ederlerdi.
Bütün canlı türleri kendilerini düşmanlarına karşı koruyan ve yok olmalarını önleyen silahlarla donatılmışlardır. Bu silahlar çeşitli türde ve birbirinden farklıdır. Söz gelimi sayı çokluğu bir silah olduğu gibi, güçlü vücut yapısı bir başka silahtır. Bu ikisi arasında türlü türlü, çeşit çeşit silahlar vardır.
Küçük yılanlar zehir ya da düşmanlarından hızla kaçabilme silahları ile donatılmışlardır. Büyük yılanlar ise kas gücü silahı ile donatılmışlardır. Bu yüzden pek az türleri zehirlidir.
Korunma bakımından pek beceriksiz bir canlı türü olan domuz böceği kötü koku yayan, yakıcı bir madde ile donatılmıştır. Kendisine dokunan her canlıya bu maddeyi salgılayarak düşmanlarından korunur.
Ceylanlar hızlı koşma ve çok yükseğe sıçrayabilme silahı ile donatılmışken, aslanlar pazı gücü ve düşmanlarını parçalayabilme yeteneği ile donatılmışlardır. Kısacası küçük-büyük her canlının düşmanlarına karşı ayrı bir koruyucu silahı vardır.
Dişi yumurtacık erkek sperması tarafından döllendikten sonra rahmin çeperine yapışır. Bu döllenmiş yumurtacık son derece oburdur. Çevresindeki çeperi aşındırarak orada emmesine ve gelişmesine elverişli bir kan gölü oluşturur. Cenini annesine bağlayan ve doğuma kadar beslenme kanalı görevi yapan göbek bağının boyu gerçekleştirdiği amacın gereklerine uygun miktarda yaratılmıştır. Yani, bu bağ, taşıdığı besinin ne yolda ekşimesine yol açacak kadar uzundur ve ne de bu besinin hızla akarak cenini rahatsız etmesine sebep olabilecek kadar kısadır.
Gebeliğin sonunda ve doğumun başlangıç aşamasında ana memesi sarıya çalan beyazlıkta bir sıvı salgılar. Yüce Allah’ın şaşırtıcı sanatının bir eseri olarak bu sıvı yeni doğan yavruyu hastalıklara karşı koruyan erimiş kimyasal maddelerden oluşmuştur. Doğumun ikinci gününde memede süt oluşmaya başlar. Yine yüce Allah’ın eşsiz plânı uyarınca ana memesinden akan sütün miktarı günden güne çoğalarak bir yılın sonunda iki buçuk litreye ulaşır. Oysa doğumun ilk günlerinde bu sütün miktarı birkaç yüz gramı geçmez. Ana sütündeki mucize sadece süt miktarının çocuğun büyümesine paralel biçimde artması ile sınırlı kalmaz. Ayrıca sütün bileşimine giren maddelerin cinsi ve oranı da zamanla değişir. Ana sütü, doğumu izleyen ilk günlerde çok az oranda nişasta ve şeker içeren su ağırlıklı bir sıvı iken zamanla koyulaşır; içindeki nişasta, şeker ve yağ oranı artar. Bu gelişme çocuğun dokularının ve sistemlerinin sürekli gelişimine ayak uyduracak tempoda günden güne gerçekleşir.
Eğer insan organizmasını oluşturan çeşitli sistemleri, bu sistemlerin görevlerini, çalışma tarzlarını, organizmanın yaşamasına ve sağlıklı olmasına ilişkin fonksiyonlarını incelersek, nasıl dikkatle plânlandıklarını ve ne kadar ölçülü bir tasarlamaya dayandıklarını hayretle görür, yüce Allah’ın güçlü eli ile her canlı organizmayı, her organı, hatta her hücreyi yönettiğini, gözetimi ve denetimi altında bulundurduğunu belirleriz. Burada bu şaşırtıcı mekanizmaların hepsinin nasıl çalıştıklarını ayrıntılı biçimde anlatamayız. Bu sistemlerden sadece birindeki iç salgı bezleri sistemindeki son derece hassas plânlamaya kısaca değinmekle yetinelim. Bu bezlerin her biri birer küçük kimya ürünleri fabrikasıdır. Organizmaya gerekli kimyasal bileşimleri sağlarlar. Salgıladıkları kimyasal bileşimler o kadar etkili, o kadar güçlüdür ki, yüz milyonda birlik dozajı bile insan vücudunda son derece önemli etkiler meydana getirir. Bu bezler her birinin salgısı, diğerinin salgısının etkisini tamamlayacak düzende çalışırlar. Bu salgılar hakkında bütün bildiğimiz onların son derece karmaşık bileşikler olduğu, dozajlarında meydana gelebilecek herhangi kısa süreli bir oran değişikliğinin organizmanın yapısında tehlike derecesine varan bir yıkıma yol açacağıdır.
Öte yandan hayvan organizmasının sistemleri, bu hayvanın türüne, yaşadığı çevreye ve yaşama şartlarına bağlı olarak değişmekte, farklılık göstermektedir. Aslanların, kaplanların, kurtların, sırtlanların ve çölde yaşadıkları için ancak avladıkları öbür hayvanların etleri ile beslenebilen bütün yırtıcı hayvanların ağızları kesici dişlerle ve sert azı dişleri ile donatılmıştır. Bunlar avlarına saldırdıklarında kas gücünden yararlanacakları için bacak kasları güçlüdür. Ayrıca bu bacakların uçlarında keskin tırnaklar ve pençeler vardır. Bu hayvanların mideleri de etleri ve kemikleri sindirebilen asitler ve enzimler salgılar.
Buna karşılık geviş getiren, çayırlarda otlayarak beslenen evcil hayvanların organik sistemleri farklı donanımdadır:
Bu hayvanların sindirim sistemleri yaşadıkları çevrenin şartlarına uyacak biçimde tasarlanmıştır. Bu hayvanların ağızları oldukça geniştir. Azı ve köpek dişleri sert yapılı ve güçlü değildir. Buna karşılık ağızları parçalayıcı, keskin dişlerle donatılmıştır. Bu sayede otları ve bitkileri çabuk yerler ve bir kerede yutarlar. Böylece yaratılış amaçları olan hisleri insana sunma imkânına kavuşurlar. Yüce Allah bu sınıfa giren hayvanların sistemlerini son derece şaşırtıcı nitelikte yaratmıştır: Bu hayvanların acele ile yuttukları otlar ve bitkiler önce “işkembe”ye iner. Burası besin deposu görevini görür. Gündelik çalışma bitip de hayvan istirahata geçince işkembede depolanan besinler midenin “börkenek” adlı gözüne iner, sonra da tekrar ağzına çıkar. Hayvan bu yutulmuş besinleri ikinci kez iyice çiğnedikten sonra midesinin üçüncü gözü olan “kırkbayır”a gönderir, besinler oradan da midenin dördüncü gözü olan “şirden”e iner.
Bu uzun sindirim işleminin amacı bu tür hayvanları korumaktır. Çünkü bunlar çayırda otladıkları sırada çoğu kere yırtıcı hayvanların saldırısına uğrama tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bu yüzden bir an önce besinlerini elde edip hızla güvenli istirahat yerlerine çekilmek zorundadırlar.
Bilim diyor ki; geviş getirme işlemi bu tür hayvanlar için zaruri, hatta hayatîdir. Çünkü otlar, selüloz zarı ile kaplı hücrelerden oluştuklarından dolayı sindirilmeleri zor bitkilerdir. Hayvan bu bitkileri sindirebilmek için oldukça uzun bir zamana muhtaçtır. Eğer geviş getirmese ve midesinde acele ile yuttuğu besinleri depo etmeye yarayacak “işkembe” denen göz olmasaydı, hayvan otlarken uzun zaman harcamak zorunda kalacaktı, bu zaman bir tam güne yakın olacak, fakat buna rağmen yeteri besini sağlayamayacaktı, üstelik çiğneyip yutma işlemleri sırasında kasları çok yorulacaktı. Oysa geviş getirme işlemi sayesinde acele ile ağzına aldığı besinleri “işkembe”sinde depoluyor, bu besinler orada biraz mayalanıp yumuşadıktan sonra hayvan tarafından tekrar ağza çıkarılarak çiğneniyor, öğütülüyor ve arkasından yutuluyor. Böylece hayvan kolayca otlamış, besinini almış ve aldığı besini sindirmiş oluyor. Bütün bu kolaylıkları tasarlayan Allah ne kadar yücedir.
Baykuş ve delice kuşu gibi yırtıcı kuşların gagaları, etleri parçalamaya yarasınlar diye çengel gibi kıvrık ve keskindir. Buna karşılık kazların ve ördeklerin gagaları geniş ve kepçe gibi yayvandır. Bu biçimleri ile çamurlar arasında ve sular içinde besin aramaya elverişli olmaktadırlar. Gagaların iki yanında sazları ve otları kesmeye yarayan testere gibi küçük dişler vardır.
Tavukların, güvercinlerin ve yerden tane toplayarak beslenen diğer kuşların gagaları ise tane toplamaya yarayacak biçimde kısa ve küttür. Oysa meselâ martının gagası oldukça uzundur. Gaganın alt kısmında ise balıkçı ağını andıran bir torba sarkar. Çünkü martının temel besini balıktır.
Hüdhüd ve çavuş kuşlarının gagaları ise birazcık uzun ve küttür. Bu biçimleri ile çoğunlukla yeraltında yaşayan böcekleri ve kurtçukları aramaya elverişlidirler. Bilim adamlarının dediklerine göre eğer insan bir kuşun gagasına şöyle bir bakarsa hangi tür besin ile beslendiğini tespit edebilir.
Kuşların sindirim sisteminin geriye kalan bölümü de son derece hayret verici bir yapıdadır. Dişleri olmadığı için besinlerini sindirsinler diye “kursak”la ve “taşlık”la donatılmışlardır. Kuşlar, “taşlık”larındaki besinleri sindirmelerine yardımcı öğeler olsunlar diye çakıl taşları ve sert maddeler yutarlar.
Eğer bütün hayvan cinslerini ve türlerini bu şekilde incelersek işimiz uzar ve bu tefsir kitapının yönteminden ayrılmış oluruz. O yüzden adımlarımızı hızlandırarak tek hücreli bir canlı olan “amip”in yanına varalım. Varalım da yüce Allah’ın bu hayvancığa yönelik elini, üzerine dönük gözetimini ve hayatını düzenleyen duyarlı plânını büyüteç altına alalım:
Amip, minik gövdeli bir canlıdır. Göl kenarlarında ve bataklıklarda ya da akarsuların taşıdığı taşlar üzerinde yaşar. Gözleri yoktur, “göz lekeleri” aracılığı ile görür. Kütlesi amarftur, yani ortamın şartlarına ve ihtiyaca göre biçim değiştirir. Hareket edince vücudundan bazı çıkıntılar uzar. Bu çıkıntıları ayak gibi kullanarak istediği yere doğru gider. Bu yüzden bu çıkıntılara “yalancı ayaklar” adı verilir. Besinini bulduğu zaman onu bu çıkıntıların biri ya da ikisi ile yakalar, üzerine sindirimi sağlayıcı bir salgı akıttıktan sonra besinin yararlı öğelerini emer, yararsız artıklarını vücudunun dışına atar. Bu minik canlı sudan aldığı oksijeni kullanır ve bütün vücudu ile solunumunu yapar.
Düşünelim ki, gözle görülmeyecek kadar küçücük olan bu minik canlı yaşıyor, hareket ediyor, besleniyor, solunum yapıyor ve besin artıklarını dışarıya atıyor. Gelişmesini tamamlayınca ikiye bölünüyor ve her iki bölümü de ayrı birer canlı oluyor.
Bitkilerin acayip yönleri insanlarda, hayvanlarda ve kuşlarda gördüğümüz acayipliklerden daha az şaşırtıcı, daha az hayranlık uyandırıcı değildir. Onlarda görülen ince ölçülü plân, diğer canlılardaki plândan daha az dikkat çekici ve daha az göze batıcı değildir. Kısacası,
O her şeyi yaratmış ve bir ön tasarıya göre düzenlemiştir. (Furkân/2)
Şunu hemen belirtelim ki, bu plânlama ve tasarlama konusu anlattıklarımızdan daha önemli ve daha geniş kapsamlıdır. Şu evrenin küçük-büyük bütün hareketleri, bütün gelişmeleri, bütün akımları belirli bir plâna ve ön-tasarıya bağlıdır. Tarihteki her olayın, insan vicdanındaki her duygusal reaksiyonun ve yine insanın verdiği her nefesin bu belirli plânda ve ön-tasarıda yeri vardır. Şu verdiğimiz soluğun zamanı, yeri, şartları tümü ile plânlanmıştır. Bu nefes tıpkı büyük ve önemli olaylar gibi varlık düzeni ile ve evrenin genel hareketi ile ilişkilidir, evrensel uyum açısından hesaba katılmıştır.
Şu çöl ortasında yetişen ve tek başına duran ağaca bakalım. O da bu belirli plâna bağlı olarak orada duruyor ve yerden çıktığı andan beri varlık bütünü ile irtibatlı bir fonksiyonu yerine getiriyor. Şu yerde sürünen minik karınca, şu havada uçan kuş, şu suda yüzen tek hücreli canlı, plâna ve ön-tasarıya bağlılık açısından tıpkı büyük gezegen sistemleri ve iri gök cisimleri gibidirler.
Her şey zaman bakımından, yer bakımından, miktar bakımından, biçim bakımından plâna bağlıdır; bütün şartlar ve durumlar arasında uyum vardır. Meselâ Hz. Ya‘kûb’un, Hz. Yûsuf’un ve Bünyamin’in anası olan ikinci bir kadınla evlenmesi olayını düşünelim. Bu olay, ilk plânda sanıldığı gibi, kişisel ve bireysel bir olay değildi. Bir plâna bağlı olarak meydana gelmişti. Bu plânın aşamaları şöyle gelişecekti. Hz. Yûsuf’un kardeşleri kendisini kıskanacaklar, o’nu götürüp kuyuya atacaklar, fakat öldürmeyecekler, yoldan geçen bir kafile o’nu kuyudan çıkarıp Mısır’a götürüp satacak. Böylece Hz. Yûsuf baş vezirin sarayında büyüyecek, baş vezirin eşi o’nunla yatağını paylaşmak isteyecek, o bu baştan çıkarma girişimine pabuç bırakmayacak, zindana atılacak. Niçin? Orada kralın adamları ile tanışacak, onların rüyalarını yorumlayacak.
Niçin? Öyle bir noktaya varılacak ki, bu soruya cevap verilemeyecek. Bazıları ısrarla soracaklar: Niçin? Ya Rabbi, niçin Hz. Yûsuf ızdırap çekiyor? Niçin bu peygamber, çektiği acıların etkisi ile gözlerini kaybediyor? Niçin masum Yûsuf bunca acıya katlanıyor? Niçin? Çeyrek yüzyıllık ızdırabın sonunda bu sorulara ilk cevap geliyor: Çünkü ilâhî plân, Hz. Yûsuf’u yedi kıtlık yılında Mısır halkının ve Mısır çevresindeki halkların beslenme sorumluluğunu üstlenmek üzere hazırlıyordu. Sonra niçin? Hz. Yûsuf ana-babasını ve kardeşlerini yanına alsın diye. Çünkü bu ailenin soyundan İsrâîloğulları türeyecek; Firavun, İsrâîloğulları’na baskı yapacak, sonra onların içinden Hz. Mûsâ çıkacak. Onun hayatında yine ilâhî plâna bağlı birçok gelişmeler olacak; arkasından günümüz dünyasının içinde yaşadığı, tüm dünya insanlarının hayat akışını etkileyen birçok olaylar, gelişmeler ve akımlar meydana gelecek.
Yine meselâ Hz. Ya‘kûb’un atası, Hz. İbrâhîm’in Mısırlı bir kadın olan Hacer ile evlenmesini düşünelim. Bu olay da ilk plânda sanıldığı gibi kişisel ve bireysel bir olay değildi. Tersine gerek bu olay ve gerekse Hz. İbrâhîm’in başından geçen diğer bazı olaylar o’nun ana yurdu olan Irak’tan ayrılarak Mısır’a gitmesine yol açtı. Orada Hacer ile evlendi. Bu eşinden oğlu İsmâîl dünyaya geldi. İsmâîl ve anası bugün Kâbe’nin bulunduğu yöreye yerleşti. Sonunda Hz. İbrâhîm’in soyundan bu yarımadada Hz. Muhammed dünyaya geldi. Bu yarımada İslâm’ın doğuşu için en elverişli ortam olarak belirdi. Tüm bunların sonunda bütün insanlık tarihinin en büyük olayı meydana geldi.
Her olayda, her başlangıçta, her sonda, her noktanın arkasında, her adımda, her değişiklikte, her yenilikte ipin uzak ucunun arkasında yüce Allah’ın plânı vardır. Yüce Allah’ın geçerli, geniş kapsamlı, ölçülü, duyarlı ve derin plânı.
İnsanlar bazen bu ipin yakın ucunu görürler, uzak ucunu göremezler. Bazen olayın başlangıç noktası ile sonucu arasındaki zaman insanların kısa ömürlerini aşar. Bu yüzden olayın plâna bağlı hikmetini göremezler. Bundan dolayı sabırsızlanırlar, “Şöyle olmalı, böyle olmalı” diye öneriler ileri sürerler. Kimi zaman da öfkeye kapılırlar, ileri-geri konuşurlar.
Oysa Yüce Allah bu Kur’ân’da insanlara öğretiyor ki, her şey ana plâna bağlıdır, insanlar her işi, tüm işlerin sahibine bırakmalıdırlar. Arkasından huzur ve güven için yüce Allah’ın plânı ile uyumlu ve ahenkli adımlarla yollarına devam etmelidirler. Bu plânın eşliğinde ve yoldaşlığında sağlam, güvenli ve sarsılmaz adımlar atmalıdırlar.
Yüce Allah, bu koca evrendeki her varlık biriminin hacmini, biçimini, fonksiyonunu, işini, zamanını, yerini, diğer varlıklarla uyumlu ilişkisini düzenlemiştir.
Gerek evrenin kendisinin ve gerekse evrende yer alan tüm varlıkların bileşimleri; insanı gerçekten hayrete düşürür, “rastlantı” düşüncesini kökünden çürütür. İnsanoğlunun bilgisi geliştikçe, evrenin yasalarına, işleyişine ve varlık birimlerine egemen olan uyumun yeni örneklerini keşfettikçe bu çarpıcı âyetin anlamını daha iyi anlıyor, onun kapsamını kavramaya çalışanın ufku biraz daha genişliyor. Tekrarlayalım:
O her şeyi yaratmış ve bir ön tasarıya göre düzenlemiştir.
Bakın New York Bilimler Akademisi‘nin eski başkanlarından A. Cressy Morrison İnsan Yalnız Değildir adlı eserinde ne diyor.
“İnsanı dehşete düşüren bir başka nokta, tabiatın bu günkü biçimde düzenlenmiş olması, bu düzenin bu kadar üstün bir inceliğe ermiş olmasıdır. Meselâ yer kabuğu şimdikinden bir kaç metre daha kalın olsaydı, karbondioksit’in oksijen atomlarından birini emecek, bunun sonucunda bitkilerin yaşaması mümkün olmayacaktı.
Eğer atmosfer, şimdikinden daha kalın olsaydı, atmosfer dışında yanan milyonlarca meteor, yerkürenin değişik yerlerine çarpacaktı. Bu meteorlar 6 mil ile 40 mil arasında değişen bir hızla düşerler. Bu durumda yanabilen her şeyi tutuşturabilirlerdi. Eğer bu meteorlar kurşun hızı ile düşseler yere çakılırlar ve bundan korkunç sonuçlar doğardı. Eğer kurşun hızından doksan kat daha hızla düşen bir meteor parçası insana çarparak geçse sadece ısı etkisi ile onu paramparça ederdi.
Atmosfer, gerektiği kadar kalındır. Bu ölçülü kalınlık, bitkilerin muhtaç oldukları kimyasal etkili ışınları sızdırmaya elverişlidir. Ayrıca mikropları öldürür ve besinlerin gelişmesine imkân verir. Üstelik eğer insan gereğinden daha uzun bir süre güneşte kalmazsa bu ışınlardan zarar görmez. Uzun yüzyıllardan beri yeryüzü, çoğu zehirli olan gazlar yaydığı hâlde hava kirlenmiyor, temiz kalabiliyor, insanın yaşaması için gerekli olan dengeli oranını koruyabiliyor. Bu büyük dengeyi yer kabuğunu saran su kütleleri, okyanuslar sağlıyor. Hayat, besin maddeleri, yağmurlar, yaşamaya uygun iklim, bitkiler ve son olarak insanın kendisi varlıklarını bu su kitlesine borçludurlar.”
Yazar, kitabının bir başka bölümünde şöyle diyor:
“Eğer havadaki oksijenin oranı şimdiki gibi % 21 değil de % 50, ya da daha yüksek olsaydı, dünyadaki bütün yanabilen maddeler her an tutuşabilirlerdi. O zaman çakan şimşekten çıkan ilk kıvılcım bir ağaca çarpsa bütün bir ormanı küle çevirirdi. Buna karşılık eğer havadaki oksijenin oranı % 10′a, ya da daha aşağıya düşse belki hayat, uzun yüzyıllar içinde kendini bu şartlara adapte ederdi, ama bu durumda şimdi insanın varlığına alıştığı uygarlık imkânlarının birçoğundan, meselâ ateşten yoksun olurduk.”
Yazar, adı geçen eserinin üçüncü bölümünde ise şöyle diyor:
“Tabiatta ne hayret verici bir denge, bir denetim mekanizması vardır. Bu denge sert kabuklu hayvanların döneminden beri herhangi bir hayvan türünün dünyaya egemen olmasına meydan vermemiştir. Hiç bir hayvan türü ne kadar yırtıcı, ne kadar iri gövdeli ve ne kadar kurnaz olursa olsun dünyayı ele geçirememiştir. Yalnız insan bitkilerin ve hayvanların yaşama alanlarını değiştirerek bu doğal dengeyi bozmuştur. Fakat çok geçmeden hayvan, böcek ve bitki kaynaklı çeşitli afetlere uğrayarak bu yanlış uygulamanın ağır cezasını çekmiştir.”
Şimdi anlatacağımız olay, bu kuralların insan varlığı açısından ne kadar önemli olduklarının canlı örneğidir:
Birkaç yıl önce Avustralya’da erozyonu önleme amacı ile başka yerden getirtilen kaktüs türünde bir bitki geliştirildi. Fakat bu bitki türü o kadar hızlı bir şekilde yayıldı ki çok geçmeden tüm İngiltere’nin yüzölçümüne eş bir alanı kapladı. Şehirlilerin de, köylülerin de hayatlarını zorlaştırmaya başladı, ekinleri yok etti, tarıma darbe indirdi. Ama Avustralyalılar yine de bu bitkinin hızlı yayılışını önleyecek bir çare bulamadılar. Tüm Avustralya hiç bir engel tanımadan yayılışını sürdüren, bu yabancı kaynaklı başıboş bitki ordusunun istilâsına uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.
Bunun üzerine böcek uzmanları dünyanın çeşitli yerlerinde yaptıkları araştırmalar sonunda sadece bu kaktüs bitkisi üzerinde yaşayan, sırf onun yapraklarını yiyerek beslenen bir böcek buldular. Bu böcek hızlı ürüyordu. Aynı zamanda Avustralya’da, düşmanı olan bir başka böcek türü yoktu. Bu yüzden çok geçmeden söz konusu kaktüs türü bitkinin yayılmasını durdurdu. Arkasından kendi üremesi de yavaşladı. Günün birinde söz konusu kaktüs türü bitkinin, sürekli yayılışını önlemeye yetecek kadar az bir nesli kaldı.
Görüldüğü gibi tabiatta her zaman kurallar ve dengeler egemendir ve dengeler her zaman faydalıdır.
Sıtma hastalığının taşıyıcısı olan sivrisinek neden bütün dünyaya yayılmayı başaramadı? Oysa atalarımız ya onun aşıladığı hastalıktan ölüyor, ya da aşıladığı mikroba karşı bağışıklık kazanıyorlardı. Aynı soruyu sarıhummayı yayan sinek için sorabiliriz. Oysa bu sinek bir zamanlar o kadar kuzeye doğru ilerledi ki, bir mevsimde New York şehrine kadar sokulabilmişti. Soğuk bölgelerde sık rastlanan sinek türleri için de aynı sözü söyleyebiliriz. Niçin gece sineği asıl yurdu olan sıcak bölgeler dışında yaşayacak biçimde gelişerek insan türünü kökünden yok edebilecek bir etkinlik düzeyine erememiştir? Düne kadar insan koleranın, vebanın ve daha birçok öldürücü mikrobun karşısında herhangi bir koruyucu önlemden yoksundu. Koruyucu aşılardan tamamen habersiz bir cahillik dönemi yaşıyordu. Bütün bunları hatırladığı takdirde bu aleyhte faktörlere rağmen insan soyunun varlığının devam etmesinin gerçekten hayret verici bir olgu olduğunu anlamakta gecikmez.
Böceklerin, insanlar gibi akciğerleri yoktur. Solunumlarını borucuklar aracılığı ile gerçekleştirirler. Fakat böcekler gelişip vücutları irileşince söz konusu borucuklar irileşen vücutları oranındaki oksijen akışını sağlayamazlar. Bu yüzden tabiatta bir kaç santimden uzun böcek türüne rastlanmaz. Böceklerin kanatları da fazla uzamaz. İşte böceklerin organik yapılarının bu özellikleri ve solunum yollarının sınırlı fonksiyonu yüzünden iri gövdeli bir böcek türünün varlığı mümkün değildir. Bu sınırlı gelişmişlik düzeyi tüm böcek türlerini frenlemiş; onlara dünyaya egemen olma imkânı vermemiştir. Eğer bu doğal engel olmasaydı, yeryüzünde insan soyu var olamazdı. Aslan kadar iri bir eşek arısı ile ya da o kadar kocaman bir örümcek ile normal bir insanın karşılaştığını düşününüz. Acaba o insanın hâli nice olur?
Bunlar dışında hayvan fizyolojisinde öyle müthiş, öyle şaşırtıcı düzenlemeler var ki, pek az insan bunların farkındadır. Ama eğer bu düzenlemeler olmasaydı, hiç bir hayvan, hatta hiç bir bitki varlığını sürdüremezdi.
Görülüyor ki, insan bilgisi gün geçtikçe yüce Allah’ın yaratıklarına ilişkin tasarlayıcılığının hayret verici yeni bir belirtisini, evrene ilişkin ince bir düzenlemesini keşfediyor; böylece O’nun sevgili “kul”una indirdiği Kur’ân’da yer alan, O her şeyi yaratmış ve bir ön-tasarıya göre düzenlemiştir şeklindeki buyruğunun her gün yeni bir anlamını kavramaktadır.
Evrendeki her şey gibi konuşulan diller de bir dinamizm içindedir. Bu doğal yasa gereği, zaman içinde dillerin değişime uğramaları kaçınılmazdır. Bu, kendi dilimiz olan Türkçe için de böyledir. Dilimiz, gerek Türkçe konuşan insanların dağıldıkları coğrafî bölgeler ve gerekse zamana bağlı gelişmeler itibariyle günümüze kadar önemli değişikliklere uğramıştır. Zaman içinde gerçekleşen bu farklılaşmalar, elimize ulaşan eski dönemlere ait yazıtlarla da kanıtlanmış durumdadır. Hatta ülkemizdeki dille ilgili değişimler, Türk Dil Kurumu tarafından sık sık yapılan sözlük güncellemeleri ve yazım kuralları değişiklikleri ile –deyim yerinde ise– gözle görünür şekilde izlenebilmektedir. Ne var ki, Türkçe gibi diğer dillerde de meydana gelen ve değişik faktörlerin etkisinde olan bu değişimler, her zaman “gelişme” sayılabilecek olumlu bir çizgi izlememekte, bazen zararlı sonuçlar da doğurabilmektedir.
Kötü sonuç doğuran değişimlerin Müslümanlarca en önemli örneği, Arap dilindeki değişimlerdir. Çünkü bu değişimler, dikkate alınmadıkları takdirde pek çok konuda Kur’ân’ın yanlış anlaşılmasına yol açmaktadırlar. Şöyle ki: Kur’ân’da geçen yüzlerce sözcük, bugün Kur’ân’ın indiği dönemdeki anlamlarından farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Bu nedenle, Kur’ân’ı sözcüklerin bugünkü lügatlerdeki anlamlarını dikkate alarak anlamaya çalışanlar, bu değişimler yüzünden büyük yanlışlara düşmektedirler.
Yaptığımız tespitler gayet açık ve net göstermektedir ki, Kur’ân’ın doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engel, kadim Arapça’nın [Kur’ân’ın indiği dönemde kullanılan Arap dilinin] bilinmemesi ve bunun sonucu olarak da sözcüklerin sonradan kazandığı anlamlara itibar edilmesidir.
Kur’ân’ı doğru anlamak, –bize göre– sözcüklerin hem vaz’ı [ilk] anlamlarının hem de Kur’ân’ın indiği dönemdeki anlamlarının iyi bilinmesine, sonra da sözcüklerin o günden bugüne kadar uğradığı bütün değişimlerin izlenerek meydana gelen delâlet farklılaşmalarının tespit edilmesine bağlıdır. Fakat eldeki lügatler ve deyim sözlükleri, Kur’ân’ın indiği döneme göre “geç dönem” derlemelerdir. Meselâ, Râgıb’ın (ö. 503 h./1109 m.) el-Müfredât ve İbn-i Manzur’un (ö. 711 h./1311 m.) Lisânü’l-Arab adlı eserlerinde, sözcüklerin bu eser sahiplerinin yaşadıkları dönemdeki anlamları ön plânda tutulmuş, daha eski dönemlerdeki anlamları ise yeterli düzeyde ve ayrıntılı olarak verilmemiştir. Bu durumda, Kur’ân’daki sözcüklerin anlamlarını bu eserlerde öne çıkarılan anlamlar olarak kabul etmek, o sözcüklerin Kur’ân’ın inişinden 5 ilâ 7 asır sonraki anlamlarını kabul etmek demektir. Oysa Kur’ân’daki kavramlar, sözcüklerin Kur’ân’ın inişinden 5–10 asır sonraki anlamları ile açıklanamazlar. Zira Kur’ân, indiği çağın insanlarının kullandığı dil ve sözcüklerle inmiştir ve bu çerçevede anlaşılmalıdır.
Anlamlarının yanlış bilinmesinden dolayı Kur’ân’ın doğru anlaşılmasına engel durumdaki yüzlerce sözcükten biri de hikmet sözcüğüdür. Bu nedenle, Kur’ân’ın kilit kavramlarından biri olan bu sözcüğün kadim Arapçanın dil imkânları ile yeniden anlamlandırılması gerekmektedir.
Sözcüğün aslı حكمة [hıkmet] olup ı harfi ile yazılması gerekirken, Türkçe çevirilerdeki ilk yanlış imlâda yapılmış ve sözcük, “alay etme, kınama, başa kakma, zorbalık” demek olan ve “i” harfi ile yazılan هكمة [hikmet] ile karıştırılmıştır. Galat-ı meşhura uyarak bizim de “hikmet” diye yazacağımız sözcük hakkındaki temel yanlışlık, elbette ki bu yazılış hatasıyla ilgili değildir.
Asıl sorun, sözcüğün anlamında yapılan hatalardan kaynaklanmıştır. Anlamlandırmada yapılan yanlışlıklar dinimize sözcükle ilgili bir sürü tutarsız görüşün girmesine ve ciddî bakış açısı hatalarının oluşmasına neden olmuştur. Yanlış anlamanın yol açtığı en vahim sonuç, yazımızın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği gibi, peygamberlere din üzerinde teşri [yasama, kanun koyma] yetkisi verilmek sûretiyle işlenen şirktir.
Hikmetsözcüğünün orijinal anlamına yönelme konusunda ne “İslâm Ansiklopedisi” ve “Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi” gibi çağdaş eserler, ne de Süleymân Ateş, Yaşar Nuri Öztürk ve Yûsuf Kerîmoğlu gibi çağdaş yazarlar duyarlı davranabilmiştir. Üzüntüyle ifade etmek gerekir ki, hepsi de geçmiş zamanlarda birileri tarafından yazılmış kanaatleri “hikmet” diye ortaya koymuşlardır.
Zaman içerisinde gerçek anlamıyla alâkasız birçok anlam verilen hikmet sözcüğü için sözlüklerde çokça gösterilen karşılıklar şunlardır: ‘Adalet’, ‘ilim’, ‘hilm’, ‘nübüvvet’, ‘Kur’ân’, ‘İncil’, ‘Allah’a itaat’, ‘dinde ince kavrayış’, ‘gereği ile amel’, ‘haşyet’, ‘anlayış’, ‘vera’, ‘ilim ve amelde isabet’, ‘akıl’, ‘sebep’, ‘illet’, ‘doğru söz’, ‘kâmil akıl’, ‘yüce bilgi’, ‘gizli sır’, ‘ne olduğu anlaşılmayan sebep’, ‘hakikat ve ancak Allah’ın bilebileceği şey.’
Hikmetsözcüğü, İslâm düşünürleri tarafından “felsefe” sözcüğünün karşılığı olarak da kullanılmıştır:
İslâm kaynaklarına göre felsefenin tanımı, hikmetin tanımından çok farklı değildir. … İslâm dünyasında hakîm nitelemesine en çok değer görülenler, bilgiye ve gerçeğe düşünme yoluyla ulaşmaya çalışan felsefeciler ile benliğin arındırılması yoluyla ulaşmaya çalışan mutasavvıflardır.
Hikmet sözcüğüne felsefeciler, tasavvufçular ve tefsirciler tarafından verilen anlamlar 50′den fazladır. Bu anlamlara göre hikmet; 1) Sözde ve yapılan işte isabet, ilim ve fıkıhtır. 2) İlim ve ameldir. 3) Eşyanın manalarını bilmek ve anlamaktır. 4) Allah’ın işini ve emrini akletmektir. 5) Anlamaktır. 6) Anlama kuvvetidir. İcat ve ilim demek olup, eşyanın hakikatlerini varlıkta bulundukları durumda beşerî güç ölçüsünde araştırmaktır. 7) Eşyayı yeri ve mertebesine koymaktır. Doğru ve güzel fiillere sabır ve sebatla devam etmektir. 9) Siyasette insanın gücünün yettiği kadar Allah’a uymaktır. 10) Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. 11) Allah’ın emrini düşünüp tefekkür etmek ve O’na tâbi olmaktır. 12) İlletsiz işarettir. Yani, üzerinde illet düşünülmeyen Hakk Tealâ’dan kayıtsız şartsız gelip, şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye araştırmaya ihtiyaç bırakmayan işarettir. 13) Bütün durumlara hakkı şâhit tutmaktır. 14) Din ve dünyanın düzgünlüğüdür. 15) İlâhî bilgi ve sırlar ilmidir. 16) İlham gelmesi için sırrı soyutlamaktır. 17) Nübüvvettir [peygamberliktir] . 18) Kur’ân’ı, nâsih ve mensuhunu, muhkem ve müteşâbihini, başlangıç sonlarını, helâl ve haramını ve örneklerini bilmektir. 19) Kur’ân’dır. 20) Bütün ilâhî kitapların içerdiği ve sunduğu bilgidir. 21) Allah korkusudur. 22) Kur’ân’ı anlamaktır. 23) Allah’ın dini konusunda Allah’tan korkmak, takvâ sahibi olmaktır. 24) Akıldır. 25) Dinde fakih olmak ve Allah’ın rahmet ve fazlından kalplere koymuş olduğu bir şeydir. 26) Korkudur. 27) Kitap ve sünnet bilgisi ile onların gereğince amel etmek ve her şeyi yerli yerine koymaktır. 28) İnsandaki sağduyu yahut doğru ile eğriyi birbirinden ayırma yeteneğidir. 29) İsâbet, ilim, akıl ve fıkıhtır. 30) İlimle ilgili akıl gücünün tüm hâli olup ifrat ve tefrit arasındaki dengeli, bilimsel aklî bir güçtür. 31) Mevzuun sebeplerini, hakikatini, beşer kudretinin erişebildiği kadar, haddi zatında oldukları gibi aramak olan ilimdir. 32) Kendisinde bilgi olan kişinin bu bilgiyi, adaleti tezahür ettiren bir tarzda tatbik etmesini sağlayan tanrı vergisi bir bilgidir. 33) Mantıklı düşünmek, gerçekleri araştırmak ve gerçek bilgidir. 34) Vahiy nasıl peygamberlere verilen bir armağan ise hikmet de evliyâya verilen bir armağandır. 35) Sünnettir. 36) Zıddı hata olan kavramdır. 37) Fark ediş güçlerinin ortak adıdır. 38) Kesin delildir. 39) Güzel ahlâklar, güzel işler ve Kur’ân’da yer alan hakikatlerdir. 40) Şuhûd ve imandır. 41) Kur’ân’ın derinlik boyutudur. 42) Öyle bir anlayıştır ki, yazılmaz, ancak ehli tarafından hissedilir. 43) Teorik bilgisi ve faziletli davranış kalıplarıyla, insanın güç yetirebildiği ölçüde nefsini olgunlaştırdığı, nebi vasıtasıyla veya ilhamla aldığı emirlerin tümüdür. 44) Kitabın dış yüzü ile çelişmeyen iç yüzünün beyanıdır. Olaylara, Allah’ın iradesini bize izhar ettiği yönde uyum sağlamaktır. 45) Evrenin sırlarını çözmek, ibâdetlerin sırlarını kavramak, eşyanın hakikatini anlamak, baktığı yerde Allah’ın âyetlerini, tecellilerini, isimlerin cilvelerini görmek, bütün bu cilvelerden geçip âyetleri aşıp Allah’a ulaşmak, bunun yolunu keşfetmek, bu yolda dosdoğru yürümek, kâinat kitabıyla Kur’ân kitabının ve bunların özü olan insan kitabının aynı olduğunu kavrayıp yürüyen kitap olmaktır. 46) Kendisiyle amel edilen dinî kuralların ve şeriatın maksadını, maslahatını, faydasını ve esrarını bilmektir. Bu da, Resûlullah’ın davranışları, sireti, evinde, ashâbı ile beraber, savaşta ve barışta, seferde ve ikamette, darlıkta ve bollukta; kapalı ve açık gelen Kur’ân âyetlerinin hükümlerini, esrarını ve faydalarını ortaya çıkarıp, pratik davranış hâline getiren sünnettir. 47) Kendisinden faydalanılan şer‘î hükümlerdir ki, bu da geçmiş toplumların sonunu düşünerek ibret almak, dinin maslahatını ve şeriatın esrarını kavramak demektir. 48) Kur’ân’ın nasihatleridir. 49) Anlama ve ilimdir. 50) Hükümlerin kaynağı, ilim, amel ve sözde yakînî bilgi ve kesinliktir. 51) Sefehi engelleyen şeydir. Sefeh ise her kötü çirkin şeydir. 52) İnsanı uyaran, harekete geçiren, soylu davranışa çağıran ve kötü olan her şeyden alıkoyan şeydir. 53) Sebep-sonuç ilişkisinin doğru bir biçimde kurulması ve bunun tezahürleridir.
“HİKMET” SÖZCÜĞÜNÜN GERÇEK ANLAMI:
حكمة [hikmet] in ne olduğunu anlamak için sözcüğün lügat anlamını bilmek yeterlidir.
Hikmetsözcüğü, حكم [hukm] sözcüğünün bir türevi olup “bina-i nev’i, ism-i nev’i” kalıbındadır. Kullanıldığı fiilin bütün anlamlarını temsil eden bir isim niteliğindeki bu kalıptan birçok sözcük türetilmiştir. Bu sözcüklerden birçoğu Arapça’daki anlamlarıyla Türkçeye de geçmiştir. Türkçe’de yaygın olarak kullanılmakta olan bu kalıptaki sözcüklerden bir kısmı şunlardır: Bid‘at, cinnet, fikret, fitne, firkat, gıybet, hizmet, hicret, illet, iffet, kıymet, kısmet, kisve, minnet, mihnet, nimet, rif‘at, ric‘at, sirkat, şirket, şiddet, zînet.
Hikmetde aynı kalıptan geldiği gibi, hikmet’in türetildiği hukm sözcüğünün türevleri olan hâkim, hakem, hâkimiyet, hükümet, muhkem, tahkim, muhakeme, mahkeme, ihkam ve tahakküm gibi birçok sözcük de Türkçeye geçmiş ve Türkçeleşmiş olarak kullanılmaktadır.
Hukm sözcüğüne, sözcük ve terim anlamı olarak bugün elimizdeki Arapça sözlüklerde verilen karşılıklar şunlardır: “Hükmetmek, yargılamak”; “işi sağlama almak, sağlamlaştırmak”; “yüzün ön kısmı, alın”; “şan, şeref”; “çağırmak, mahkemeleşmek”; “hakemlik etmek, tecrübeli uzman”; “hikmet sahibi olmak, hakîm olmak.”
Lisânü’l-Arab adlı eserinde حكم [hakeme] sözcüğünün esas anlamının منع [mene‘a=engel oldu] demek olduğu belirtilmektedir. Bu durumda hakeme sözcüğünün mastarı olan hukm sözcüğü de “engel olmak” anlamına gelmektedir. Araplar bu sözcüğü, “insan veya hayvana mani olmak, onu kontrol altına almak” anlamında kullanmışlardır. Sözcüğün İslâm öncesi Arap şiirinde bu anlamda kullanıldığını gösteren yüzlerce örnek vardır. Ayrıca hayvanların kontrolünü sağlayan “gem” denilen alete de Araplarca حكمة [hakeme] denmiştir.
Kur’ân döneminde ise, sözcüğün anlamı biraz daha özelleşerek, “zulme ve fesada engel olmak” anlamında kullanılmıştır. Hakeme sözcüğünden türetilen sözcükler de o dönemde özelleşmiş olan bu anlama uygun olarak kullanılmıştır.
Bu sözcüklerden bir kaçı ve kullanıldıkları anlamlar şöyledir:
Sözcüğün Kur’ân’ın indiği dönemde bu özelleşmiş anlam içeriğiyle kullanıldığına dair Peygamberimize isnat edilmiş meşhur bir hadis bile bulunmaktadır: حكّم اليتيم كما تحكّم ولدك [hakkimu’l-yetîme kemâ tühakkimu veledeke=kendi çocuğunu engellediğin gibi yetimi de engelle!] , yani “Kendi çocuğunun zulmüne, fesadına, kötü yetişmesine mani olduğun gibi yetime de mani ol ki, o da iyi yetişsin, kötü birisi olmasın.”
حكم [hukm] mastarının tüm türevleri bu anlam ile uyumludur. Sarf ilmi’nin kurallarına göre bu sözcükten birçok farklı sözcük daha türetmek mümkündür. Nitekim hukm mastarının farklı türevleri Kur’ân’da 210 yerde geçmekte ve dikkatle incelendiği takdirde hepsinin de “zulme ve fesada mani olma, engelleme” anlamında kullanıldığı açıkça görülmektedir.
Hukmmastarından türemiş olan حكمة [hikmet] sözcüğü, girmiş olduğu ism-i nevi kalıbından dolayı, “zulme ve fesada engel olmanın adı olmak durumundadır. Bu duruma göre hikmet’e verilmesi gereken en uygun anlam, “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan kanun, düstur ve ilke” olmaktadır.
Hikmetsözcüğü, hepsi de doğal sözcük anlamıyla kullanılmış olarak Kur’ân’da 19 âyette 20 kez geçmektedir. Sözcük Kur’ân’da ilk defa, 37. sırada Mekke’de inen Kamer sûresi’nde yer almış ve bu âyetten sonraki âyetlerde geçen hikmet sözcüklerinin iyi anlaşılması için Rabbimiz bu âyette hikmet’in ne olduğunu en güzel şekilde açıklamıştır:
En üstün seviyede ve yeterli bir hikmet… Fakat uyarılar fayda vermiyor. (Kamer/5)
Âyetin ilk bölümü, görüldüğü gibi müstakil bir cümle olmayıp bir cümlenin parçasıdır. Bu durumda, hikmet sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmek için önce sözcüğün yer aldığı ilk bölümün hangi cümlenin parçası olduğunun, dolayısıyla da sözcüğün öğe olarak cümle içindeki konumunun tespit edilmesi gerekir.
Bilindiği gibi Kur’ân’ın her âyeti mutlaka bir cümle değildir. Kur’ân’da 5–6 âyetten oluşmuş cümleler de vardır. Meselâ Felâk ile Nâs sûreleri; biri 5, diğeri de 6 âyetten oluşan birer cümlelik sûrelerdir. Örnek verilen her iki sûrede de, tek bir cümlenin parçaları ayrı âyetler hâlinde gelmiştir.
Kamer sûresi’nin ilgili âyetinde de durum aynıdır. Bu nedenle, bir kısmı 5. âyette bulunan cümlenin önce bütününün tespit edilmesi gerekir. Sûrenin ilgili bölümündeki söz akışı takip edildiğinde, aranmakta olan cümle, ancak 5. âyetin 3-4. âyetlerle birlikte değerlendirilmesi durumunda ortaya çıkmaktadır:
Ve yalanladılar, hevâlarına [nefislerinin arzularına, tutkularına] uydular. Hâlbuki her emir kararlaştırılmıştır. (Kamer/3)
And olsun ki, onlara kendisinde alıkoyuculuk özelliği olan nice önemli haberler gelmiştir. (Kamer/4)
En üstün seviyede ve yeterli bir hikmet… Fakat uyarılar fayda vermiyor. (Kamer/5)
Öneminden dolayı ayrıca belirtilmesi gereken noktalardan biri de, 3. âyetteki امر [emr] sözcüğünün tali [ikincil] anlamı olan “iş” olarak değil, esas [birincil] anlamı olan “emir, buyruk” olarak çevrilmesi gerektiğidir. İfade etmek gerekir ki, pek çok mealde sözcüğün esas anlamıyla değil, tali anlamıyla çevrildiği görülmektedir.
5. âyetteki (italik verilen) ifadenin kendi dışındaki hangi ifadelerle birleşerek bir cümle oluşturduğu, daha önce de birçok kişinin üzerinde durduğu bir konudur. Meselâ, klâsik kaynakların anası durumundaki İmâm Râzî’nin konu hakkındaki açıklamaları şöyledir:
Âyetteki, gayesine ermiş bir hikmet ifadesi hakkında şu izahlar yapılabilir:
1) Önceki âyette gecen, nice mühim haberler ifadesiyle Kur’ân’ın kastedildiğini söyleyenler, bu hikmet-i bâliğa ifadesinin ondan bedel olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hakk sanki, “And olsun onlara, her biri gayesine ermiş bir hikmet gelmiştir” demiş olur.
2) Bu ifade, önceki âyetteki mâ edatından bedeldir.
3) Bu, mahzûf bir mübtedanın haberi olup takdiri, “Bu, bir hikmet-i bâliğadır” şeklindedir. Mananın böyle olması hâlinde mahzûf olan bu zamiri hakkında da şu izahlar yapılabilir:
a) Peygamberler gönderme, ilgili delilleri ortaya koyma ve gelip geçmiş, milletlerin başına gelenlerin haberi ile mevcut insanları uyarmadaki sıralama bir hikmet-i bâliğadır.
b) Önemli haberlerin yer aldığı şeyi inzal etmek bir hikmet-i bâliğadır.
c) Yaklaşmakta olan kıyâmet ve ona delâlet eden deliller bir hikmet-i bâliğadır.
d) Bu ifade mansub olarak nikmeten bâliğaten şeklinde de okunmuştur. Bu durumda “hâl” olur. Bunun zi’l-hâli ise geçen âyetteki mâ edatıdır. “Bu size bir hikmet-i bâliğa olarak geldi” demektir.
Buna göre şâyet, “Eğer bu mâ ism-i mevsûl kabul edilirse, marife olur. Bu durumda da onun “zi’l-hâl” olması yerli yerinde olur. Fakat ifade, “Onlara, kendisinde caydırıcılık özelliği bulunan önemli haberler gelmiştir” manasında olursa, bu mâ nekre olur. Hâlbuki “zi’l-hâl”in nekre olması (nahiv bakımından) uygun değildir” denilirse, biz deriz ki, bu durumda mâ’nın âyette, fîhi mezdecer ifadesiyle tavsif edilmiş olması, bunun “zi’l-hâl” olmasını sağlamış olur.
Bize göre ise حكمة بالغة [hikmetün bâliğatün=en üstün seviyede ve yeterli bir hikmet] ifadesi, 3. âyetin son bölümü olan ve küllü emrin müstekırrun=hâlbuki her emir kararlaştırılmıştır] ifadesinin devamıdır; yani ve küllü emrin mübtedasının ikinci haberi [yüklemi] dir.
Bu durumda iki ifadenin oluşturduğu cümlenin takdiri şöyledir: “Ve küllü emrin müstekırrun hikmetün bâliğatün.” Yani, “Hâlbuki her emir kararlaştırılmıştır [kararlaştırılmış olan her emir] en üstün seviyedeki yeterli bir hikmettir.” Burada hikmet yerine, bu sözcüğün Kur’ân’ın indiği dönemdeki özelleşmiş anlamı konacak olursa, ortaya, “kararlaştırılan her emrin zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş bir kanun, bir düstur, bir ilke olduğu” anlamı çıkmaktadır.
Bu tarz ifadelerin Kur’ân’da yüzlerce örneği vardır. Buna göre, içinde yukarıdaki şekilde birleştirdiğimiz ifadelerin de yer aldığı 3-5. âyetlerin birleşik anlamı şöyle olmaktadır: Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu halde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.
Görüldüğü gibi, hikmet sözcüğü Kur’ân’daki ilk geçişinde Rabbimizin kullarına verdiği, her biri zulüm ve fesadı engelleyen bir “emir” [yasa] olarak açıklanmıştır. Zulüm ve fesadı engelleyen bu yasaların [hikmetlerin] bir kısmı İsrâ sûresi’nde somut olarak örneklenmiştir:
Rabbin kesin olarak şunları karar altına aldı: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın! Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama! İkisine de tatlı ve güzel söz söyle!
Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanatlarını indir! Ve de ki: “Ey Rabbim! Onlar beni küçükten nasıl terbiye ettilerse, Sen de onlara öyle rahmet et.”
Rabbiniz içinizdekileri çok iyi bilir. Eğer iyi kimseler olursanız elbette O, tam anlamıyla dönenleri bağışlayıcıdır.
Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver! Ve saçıp savurma!
Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytânların kardeşleridir. Şeytân ise Rabbine karşı çok nankördür.
Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak, onlardan [akraba, yoksul ve yolda kalmıştan] yüz çevirirsen, o vakit de onlara yumuşak ve tatlı [onların ağırına gitmeyecek] bir söz söyle!
Elini boynuna bağlanmış kılma [cimri olma] , onu büsbütün de saçma [israf etme] ! Aksi halde kınanmış ve yaptığına pişman olur kalırsın.
Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir.
Bir de fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin! Onları da, sizi de Biz rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları öldürmek, çok büyük bir günahtır [suçtur] .
Zinaya da yaklaşmayın! Şüphesiz ki o iğrençliktir ve kötü bir yoldur.
Ve hakk ile olmadıkça, Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin! Kim zulmedilerek öldürülürse, Biz onun velisine bir güç [yetki] vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. Şüphesiz o (dinin kendisine verdiği yetki ile) yardım olunmuştur.
Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın! En güzel bir şekilde olması müstesna… Ahdi de yerine getirin! Şüphesiz ahitte [verilen sözde] sorumluluk vardır.
Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın! Bu daha hayırlıdır ve uygulama olarak daha güzeldir.
Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Şüphesiz kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar.
Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin.
Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.
İşte bunlar [yukarıda belirlenen ilkeler, emirler] , Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] bazılarıdır. Allah’la beraber başka bir ilâh edinme. Aksi halde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın. (İsrâ/23–39)
Görüldüğü gibi, Rabbimiz tarafından zulüm ve fesadı engellemeye yönelik olarak konulmuş olan kanun, düstur ve ilkeler, İsrâ/39‘da hikmet‘ten bir bölüm olarak nitelendirilmiştir. O halde hikmet sözcüğü, Rabbimizin açıklamaları doğrultusunda anlaşılmalı ve başka arayışlara girilmemelidir.
Hikmetsözcüğü, Kamer/5 ve İsrâ/39 âyetleri dışında, aşağıda çevirisini verdiğimiz 17 âyette daha geçmektedir. Bu âyetlerin hepsinde de, “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler” anlamında kullanılmıştır:
Biz o’nun mülkünü de pekiştirdik. Ve o’na hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] ve hakkı bâtıldan ayıran sözü söyleme imkânını verdik. (Sâd/20)
And olsun ki biz, Lokmân’a “Allah’a şükret!” diye hikmet [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler] verdik. Kim şükrederse kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övgüye en lâyık olandır. (Lokmân/12)
Îsâ apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde Allah’a karşı takvâlı olun ve bana itaat edin. (Zuhruf/63)
Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyette olanları da en iyi bilendir. (Nahl/125)
Ey bizim Rabbimiz! Bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini okusun, onlara kitapı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Azîz Sensin, hikmet sahibi [zulüm ve fesada engel olacak yasaları koyan] Sensin. (Bakara/129)
Nitekim içinizden size bir elçi gönderdik ki size âyetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size kitapı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretiyor. Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor. (Bakara/151)
Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yoksa hakklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa kendi nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın âyetlerini oyuncak edinmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] hatırlayıp, düşünün. Hem Allah’a takvâlı davranın ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilir. (Bakara/231)
Derken, Allah’ın izniyle onları bozdular. Dâvûd da Calut’u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] verdi. Ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı [bozulur giderdi] . Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir. (Bakara/251)
Dilediğine hikmet [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler] verir. Ve kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir. Özlü akıl sahiplerinden başkası da iyice düşünmez. (Bakara/269)
Ve (Allah) o’na kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] ve Tevrat ile İncil’i öğretir [öğretecek] . (Âl-i İmrân/48)
Hani Allah peygamberlerden söz almıştı: “And olsun ki size kitaptan ve hikmetten [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar da, “İkrar ettik” demişlerdi. (Allah da,) “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” buyurmuştu. (Âl-i İmrân/81)
And olsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i İmrân/164)
Ve evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] anın. Şüphe yok ki Allah her şeyin inceliklerini bilir ve her şeyden haberdardır. (Ahzâb/34)
Yoksa onlar insanları, Allah lütuf ve kereminden verdi diye mi kıskanıyorlar? Şüphesiz Biz, İbrâhîm soyuna da kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk [hükümranlık] verdik. (Nisâ/54)
Eğer senin üzerinde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu büyüktür. (Nisâ/113)
O [Allah] , ümmîler [ana-kentliler/Mekkeliler] içinde, onlar, daha önceden apaçık bir sapıklık içinde iken kendilerinden olan ve onlara Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir elçi gönderendir. (Cuma/2)
O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni Rûhu’l-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikteyken ve yetişkinken insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] , Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları’na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni, onlardan korumuştum. (Mâide/110)
“HİKMET” KUR’ÂN’DAN AYRI BİRŞEY DEĞİLDİR:
Kur’ân’ı iyi tanımayanlar, yukarıda mealleri verilen âyetlerdeki الكتاب والحكمة [kitâbı ve hikmeti] ifadesinden hikmet’in, Kur’ân’dan ayrı bir şey olduğu sonucunu çıkarmışlar ve bu sonuca uygun olarak hikmet’in “sünnet, hadis, hadis-i kutsi” olduğu yönünde görüşler ileri sürmüşlerdir. Hikmet’in ne olduğu konusundaki bu görüşlerin 50 kadarı yukarıda maddeler hâlinde sıralanmıştı.
Oysa hikmet sözcüğü, yukarıdaki âyetler dışında, Âl-i İmrân/79 ve En‘âm/89‘da da mastar hâlinde الكتاب والحكم والنّبوّة [el-kitâbe ve’l-hukme ve’n-nübüvvete=kitabı, hükmü ve nübüvveti] şeklinde kullanılmış ve “hükm/hikmet” olgusu “nübüvvet”/ [peygamberlikten] ten ayrı bir gerçeklik olarak zikredilmiştir. Ancak bu önemli ayrıntı araştırmacıların gözünden kaçmış ve Peygamberimizden asırlar sonra uydurulmuş rivayetlerin Kur’ân’ın dışında bir din kaynağı hâline gelmesine zemin hazırlanmıştır. Peygamberimizin adı kullanılarak ortaya konan bu temelsiz rivayetlere dayanılarak bir bakıma Peygamberimizin din oluşturmada Allah’a ortak edilmesi durumuna düşülmüştür. Kur’ân’ı iyi tanımayan kimselerin bu yöndeki yanlış algıları sadece kendilerinin şirk batağına düşmeleri sonucunu vermekle kalmamış, ne yazık ki Kur’ân’ın arı-duru saf dini ile Peygamber adına uydurulmuş binlerce yalanın karışımından oluşmuş kalp bir dinin de ortaya çıkmasına yol açmıştır.
İşin aslı, hikmet’in Kur’ân’dan ayrı bir şey olmadığıdır. Hikmet de, Kitapta “Kur’ân’ın Bölümleri”dir. İsrâ/39 âyeti, hikmet’in, “Kur’ân’ın içinde Olduğu”nu açıkça göstermektedir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, âyette geçen kitap sözcüğünün, “Kur’ân’ın bütünü olarak anlaşılmaması gerektiğidir. Çünkü Kur’ân’da belirli âyet gruplarına da kitap denmektedir:
Elif-Lâm-Râ. (Bu,) Âyetleri hikmet içertilmiş sonra da Hakîm [hikmetler koyan] , Habîr [her şeyden haberdar olan Allah] tarafından detaylandırılmış bir kitaptır. (Hûd/1)
Allah sözün en güzelini, müteşâbih, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan Rabb’lerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah’ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. (Zümer/23)
Mekke’de 52. sırada inen Hûd/1‘den “Kitap”ın tümünün “muhkem” olduğu yönünde, Mekke’de 59. sırada inen Zümer/23‘den ise “Kitap”ın tümünün “müteşâbih” olduğu yönünde bir anlam çıkmaktadır. Hâlbuki Âl-i İmrân/7 âyeti, kitabın bir bölümünün müteşâbih, bir bölümünün de muhkem âyetlerden oluştuğunu bildirmektedir. Öyleyse “kitap” ne demektir?
Aslında Kur’ân iyi incelendiğinde, Rabbimizin Kur’ân’ı üç ana bölümde tanıttığı görülmektedir. Bu üç ana bölümden bazen biri, bazen ikisi ve bazen da üçü bir arada söz konusu edilmektedir. Bu üç ana bölüm bir arada olarak Nisâ/113‘de Peygamberimize verilenlerin tasnifi şeklinde, Bakara/151‘de de Peygamberimizin topluma verdiklerinin tasnifi şeklinde açıkça belirtilmiştir:
Eğer senin üzerinde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu büyüktür. (Nisâ/113)
Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik ki, size âyetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretiyor. Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor. (Bakara/151)
Âyetlerde vurgulanan üç ana bölüm şunlardır: A) Kitap, B) Hikmet, C) Peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi.
Yukarıda mealleri verilmiş olan âyetlerde geçen “Peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi”, birinci ve ikinci sırada zikredilmiş olan “kitap” ve “hikmetin” açılımı değildir. Çünkü sözü edilen “bilgi”, âyetlerde bedel veya atf-ı beyan şeklinde değil, “vav” bağlacıyla “kitap” ve “hikmet”e ek üçüncü bir madde olarak ifade edilmiştir.
Rabbimizin Kur’ân’ı üç ana bölümde tanıttığı bizzat Kur’ân ile anlaşıldıktan sonra ilk anlaşılması gereken, bu bölümlerin neleri ifade ettiğidir. Bu nedenle söz konusu bölümleri ayrı ayrı ele almakta yarar görüyoruz:
1) KİTAB: Kitap sözcüğünün “yazılan-okunan” anlamına geliyor olması, Kur’ân âyetlerinin ilk vahiyden itibaren yazıya geçirilmiş olduğunu göstermektedir. Kur’ân bizzat kendini en başından beri “kitap” olarak tanımlamaktadır. Kur’ân’ın henüz tamamlanmadığı dönemlerde, inmiş olan mevcut sûrelerin de “kitap” olarak tanımlanmış olması, kitap sözcüğünün, Kur’ân’ın tamamını temsil etmediğini göstermektedir. Nitekim yukarıda mealleri verilen âyetlerin bazılarındaki “kitap ve hikmet” ikilisine karşılık, Ahzâb/34‘deki Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın ifadesinde “âyetler” ve “hikmet” sözcükleriyle bir ikili oluşturulmuştur. Bu da göstermektedir ki, kitap veâyetler sözcükleri, Kur’ân’ın bölümleri için kullanılmıştır.
Bizim görüşümüze göre “kitap ve hikmet” kalıbıyla verilen âyetlerdeki kitap, Zümer/23‘te bahsedilen “müteşâbih kitap”tır. Yani, mucize nitelikli, anlamları gayet açık olmasına rağmen birbiriyle benzeşen birçok anlamı ifade edebilen eşsiz sanat mucizeleri konumundaki müteşâbih âyetlerin oluşturduğu Kur’ân bölümüdür.
2) HİKMET: Daha önce de belirtildiği gibi, Kur’ân âyetleri hikmet’i, “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler” anlamında kullanmaktadır. Hûd/1, Yâ-sin/2 ve diğer bazı âyetlerde ise “Kur’ân” için hakîm [hikmetler sahibi] ifadeleri kullanılmaktadır. Bu bilgiler bir araya getirildiğinde, hikmet’in, Kur’ân’ın ikinci ana bölümünü oluşturan “muhkem [hikmet içeren] âyetler” olduğu anlaşılmaktadır.
3) PEYGAMBERİMİZİN ve TOPLUMUN BİLMEDİKLERİ HAKKINDA BİLGİ: Bu gruptaki âyetler, muhkem ve müteşâbih olmayan, bizleri bilgilendiren ve ibret almamızı sağlayan haber ve kıssa âyetleridir. Bu âyetleri bize yine Kur’ân tanıtmaktadır:
İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan önce ne sen bilirdin, ne de kavmin/toplumun. O halde sabret, akıbet kesinlikle takvâ sahiplerinindir. (Hûd/49)
Sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki sen bundan önce kesinlikle haberi [bilgisi] olmayanlardandın. (Yûsuf/3)
İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekr [kötü plân] yaparlarken sen yanlarında değildin. (Yûsuf/102)
Mûsâ’ya o emri vahyettiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Şâhitlerden [hazır bulunanlardan, görenlerden] de değildin. (Kasas/44)
Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara âyetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; fakat Biz (elçi)gönderenleriz. (Kasas/45)
(Mûsâ’ya) seslendiğimiz zamanda, Tûr’un yanında değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik). Umulur ki öğüt alırlar. (Kasas/46)
İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (Yoksa) “Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak?” diye kalemlerini (kura için) atarlarken sen yanlarında değildin. Tartışırlarken de sen yanlarında bulunmadın. (Âl-i İmrân 44)
İşte biz böylece emrimizden olan rûhu vahyettik. Yoksa sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de doğru bir yola götürüyorsun. (Şûrâ/52)
Sadece Kur’ân’a dayanarak yaptığımız bu tahlil sonucuna göre, “kitap”, “hikmet” ve “bilgi âyetleri” Kur’ân harici şeyler olmayıp Kur’ân’ın parçalarıdır. Kur’ân’ı doğru anlamak isteyenler “hikmet” sözcüğünü sözlük anlamıyla ele almalı, sonradan üretilen anlamlar ve kavramlar için başka adlar bulmalıdırlar.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ