







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
KEVSER SÛRESİ’NE GİRİŞ
Kevser sûresi Mekke’de 15. sırada inmiştir. Üç âyetten oluşmasına ve Kur’ân’daki en kısa sûre olmasına rağmen, işaret ettiği anlamlar bakımından zengin bir içeriğe sahiptir. Sûrenin iyi anlaşılabilmesi için Duhâ ve İnşirah sûrelerinin de iyi anlaşılması gerekir. Çünkü Duhâ, İnşirah ve Kevser sûreleri, müşriklerin kötü davranışlarına maruz kalan peygamberimizi teskin ve teselli etmek, o’nu destekleyip güçlendirmek için indirilmiş sûrelerdir ve kendi aralarında bir bütünlük arz ederler. Bu sûre de “ibare [sözcük]” anlamıyla “zata mahsus [kişiye özel]” olup “işaret” anlamıyla da peygamber misyo’nu üstlenenlerin nimetlere kavuşturulacağını, düşmanların faaliyetlerinin neticesiz kalacağını ve sonlarının olmayacağını, tebliğcilerin olumsuzluklara önem vermeden, Allah için gayret etmeleri gerektiğini ilân eder.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Bize göre sûrenin iniş sebebi; peygamberimizi desteklemek, o’na metanet kazandırmak ve o’nu ilerideki görevlerine hazırlamaktır.
Fâtiha sûresi ile tebliğe başlayan peygamberimiz, dinî ve tarihî kaynaklarda belirtildiği gibi, ilk günden itibaren müşriklerin kendisini hafife ve alaya almalarıyla, hazırladıkları hile ve tuzaklarla karşı karşıya kalmıştır. Peygamberimizin maruz kaldığı bu tür davranışlardan biri de soyunu devam ettiremeyeceği yönündeki alaycı hafifsemelerdi. Günümüzde bazı ilkel aileler tarafından da hâlâ sürdürüldüğü gibi, o zamanın Arap kültüründe de kız çocukları evlâttan sayılmaz, ailenin erkek çocuk tarafından devam ettirildiği kabul edilir ve erkek çocuğu olmayanlar horlanırdı. Peygamberimizin Hadice’den doğma oğulları Kasım ile Abdullah ölünce, başta As b. Vâil es-Sehmî, Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ukbe b. Ebî Mu’ayt gibi Kureyş’in ileri gelen müşrikleri olmak üzere peygamberimizin hasımları bu olayı malzeme yaparak o’nu horlamaya yeltenmişlerdi. Peygamberimiz tarafından ortaya atılan davanın o’nun ölümü ile biteceğini, çünkü oğulları öldüğüne göre davanın takipçisi kalmadığını düşünerek peygamberimiz hakkında “Bırakın o’nu, o’nun soyu kesik, zürriyetsiz, ölünce adı unutulur gider, biz de ondan kurtuluruz” diyor ve temennilerini haber yapıyorlardı. Bu durum peygamberimizi çok üzüyordu.
Yüce Allah bu sûre ile hem peygamberimizi “كوثر - kevser” ile müjdelemiş, hem de köksüzlük ve soyu kesiklik kavramlarını peygamberinin düşmanları için takdir ettiğini bildirmiştir.
Peygamberimizin erkek evlâtlarının çocuk yaşlarda ölmeleri konusunda, Allah’ın Cebrâîl’i yollayarak peygamberimizi teselli ettiğini ileri süren bazı rivâyetler uydurulduğu gibi, bu ölümlere bir takım hikmetler yakıştıran yorumlar da yapılmıştır. “Kudsî Hadîs” olarak meşhur olan ve “Levlâke… levlâke…[Sen olmasaydın… Sen olmasaydın…]” ifadeleriyle kâinatın yaratılışını peygamberimizin varlığına bağlayan uydurma rivâyet dışında, peygamberimizin erkek evlatlarının ölümlerini açıklamaya çalışan başlıca yorumlar şunlardır:
Bu yorumların hepsinde de peygamberimizin evlâtlarının ölmemesi hâlinde ortaya çıkacağı sanılan sakıncalar öne sürülmüş, dolayısıyla bütün yorumcular ölümlerde bir “hikmet” olduğu üzerinde birleşmiştir.
Ancak gerek Allah’ın Cebrâîl aracılığı ile peygamberimizi teselli ettiğini ileri süren hadis uydurucuları, gerekse ölümlerde “hikmet” gören yorumcular, her şeye gücü yeten Allah’ın, bu ölümlerle ortaya koyduğu “hikmet”i peygamberimize hiç evlât vermeyerek de ortaya koyabileceğini, böylece teselliye de gerek kalmayacağını düşünememişlerdir.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1- Şüphesiz Biz sana kevseri verdik.
2- Öyleyse Rabbin için haniflik et/destekle [şirkeve tâğûta karşı çaba göster, sosyal yardım yap] ve nahr yap!
3- Muhakkak seni horlayanın kendisidir ebter!
1. Âyet: Şüphesiz Biz sana kevseri verdik.
Bazı sapkın zihniyet sahipleri, Kur’ân’daki “إنّا, نحن - Biz” ifadelerinden yola çıkarak Allah’ın bu ifadeyi kullanarak yaptığını söylediği işleri velîleri, dostları ile birlikte yaptığını ileri sürmüşler, böylece sadece Allah’a ait sıfat ve tasarrufların kendi uydurdukları “evliya” takımına da yakıştırılması için çaba göstermişlerdir.
Oysa Kur’ân’daki “إنّا ,نحن - Biz” sözcüğüyle azamet/ululuk kast edilmektedir. Bu ifade biçimi birçok dilde uygulanmaktadır. Nitekim krallar ve güçlü yöneticiler de tarihî fermanlarında kendilerinden “biz” diye söz etmektedirler. Modern bir ifade biçimi olarak karşımızdaki insana “siz” diye hitap etmek de buna benzer bir durumdur.
KEVSER: “كوثر - kevser” sözcüğü Arapça’da “fev’al” kalıbında bir kelime olup” كثرة - kesret [çokluk]” kökünden türemiştir. Anlamı “alabildiğine, aşırı derecede çok” demektir. Araplara göre sayısı, değeri, önemi çok olan her şey “kevser”dir. Meselâ, çıktığı geziden yakınlarına aldığı hediyelerle dönen bir kişinin getirdiği hediyelerin çokluğunu belirtmek için “kevsergetirdi” tabiri kullanılır. “Kevser” sözcüğü Arapçada somut şeylerin çokluğu için kullanıldığı gibi, soyut kavramların çokluğu için de kullanılır. Bunun örneği büyük edip el-Kumeyt’in bir şiirinde görülmektedir:
“وانت كثير يا ابن مروان طيّب - ve ente kesirun ya ibne Mervane tayyibu! [Ey Mervan oğlu, sen ne çok ve hoşsun!]
“وكان ابوك ابن فضائل كوثرا - ve kâne ebûke ibnu Fedâili kevsera[Baban İbnu Fedâil ise daha çoktu].
Peygamberimize “kevser”i veren Allah olduğuna göre, âyette geçen “kevser” sözcüğü ile dünyada ve âhirette “çok, pek çok hayır ve güzel şeyler” kastedildiği söylenebilir. Ancak sûrede geçen “çok, pek çok hayır ve güzel şeyler”in neler olduğuna gelince, bu ko’nuda birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Rivâyet tefsirlerinde yer alan bu görüşlerden bazıları şöyledir:
“Kevser”
“Kevser”in ne olduğu hakkında ileri sürülen görüşler bunlarla sınırlanamayacak kadar çoktur. Konu hakkındaki ifrat bu görüşlerin çokluğunda değil, her bir görüş için yapılmış olan yüzlerce açıklamanın içeriğindedir. Bu açıklamalar peygamberimizi bütün diğer peygamberlerin özelliklerini kendisinde toplayan ve hepsinin gösterdiği mucizeleri tek başına gösterebilen bir ko’numa getirmekte, âdeta ilâhlaştırmaktadır.
Bize göre peygamberimize verilen “Kevser”, Duhâ 6–8 ve İnşirah 1–4 sûreleri ile Hicr sûresinin 87. âyetinde bahsedilen lütuflardır:
O seni yetim olarak bulup barınağa kavuşturmadı mı? Seni şaşırmış olarak bulup hidâyet etmedi mi? Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi? Duhâ; 6 – 8.
Biz, senin için, senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Senden ağır yükünü indirmedik mi? Ki o, senin belini çatırdatmıştı. Senin şanını da senin için yüceltmedik mi? İnşirah; 1 – 4.
İkililerden yediyi ve Büyük Kur’ân’ı verdik. Hicr; 87.
Hicr sûresinin 87. âyetindeki “سبعا من المثانى - ikililerden yediyi” ifadesi için pek çok görüş ileri sürülmüştür. Bu ifade bize peygamberimizin hayatındaki yedi köklü değişikliği hatırlatmaktadır. Bu değişiklikler, peygamberimizin irâdesi ve gayreti dışında, görünür bir sebep olmadan, Allah tarafından yapılan değişikliklerdir. “İkililer” ifadesinin bize düşündürdüğü ise; bu değişikliklerin meydana geldiği ko’nuların olumlu ve olumsuz hâllerinin birlikteliği, yani varlık alanındaki zıtlıklardan oluşan ikililerdir. Bu ikililerden oluşan değişiklikleri peygamberimizin hayatındaki “eksiler” ve “artılar” olarak isimlendirip listelersek karşımıza aşağıdaki tablo çıkmakta, bu da bize “ikililerden yedi” ifadesi hakkında ışık tutmaktadır:
Eksiler |
Artılar : |
|---|---|
| Sıradan birisi idi | Seçilip peygamber yapıldı |
| Yetim idi | Barınağa kavuşturuldu |
| Şaşırmış idi | Doğruya iletildi |
| Dar gelirli idi | Zenginleştirildi |
| Sıkıntılıydı | Göğsü açıldı, ferahlatıldı |
| Yükü ağırdı | Ağır yükü hafifletildi |
| Adı unutulacaktı | Adı, sanı ve şanı yüceltildi |
İ’TÂ [VERMEK]: Arapça’da vermek sözcüğü “اعطاء - i’tâ” veya “ايتاء - îtâ” sözcükleriyle ifade edilir. “İ’tâ” sözcüğü, bir şeyi emanet veya geçici olarak değil, temlik veya devir yoluyla temelli olarak verme anlamındadır. Bu anlam aynı zamanda bir lütuf olarak vermeyi de içeren bir anlamdır. “Îtâ” ise “i’tâ” yı da kapsayacak şekilde, daha geniş anlamda kullanılır. Yani “îtâ” hem temlik ve lütuf olarak vermeyi, hem de bir görev olarak süreli, emanet vermeyi ifade etmektedir. Kevser sûresinde “i’tâ” ifadesi kullanıldığı için peygamberimize verilenlerin ilahî bir lütuf olduğu, bir şeye karşılık verilmediği ve emanet olmadığı anlaşılmaktadır. Keza Sad sûresinin 39. âyetinde , Süleyman peygambere verilenlerin de aynı özellikte olduğu bu sözcüğün bir başka kullanım şekli olan “عطاء - atâ” ile ifade edilmesinden anlaşılmaktadır. Hicr sûresinin 87. âyetinde peygamberimize verildiği belirtilenler ise hem lütuf hem de peygamberlik göreviyle bağlantılı olduğundan “îtâ” kelimesi ile ifade edilmiştir.
2. Âyet: Öyleyse Rabbin için haniflik et/destekle[şirke ve tâğûta karşı çaba göster/ sosyal yardım yap] ve nahr yap!
Arap edebiyatının önemli sanatlarından biri olan ve daha önce Fatiha sûresinde gördüğümüz “İltifat” sanatı bu âyette de hemen dikkati çekmektedir. Birinci âyette “إنّا - Biz” zamiri kullanılmış ve ikinci âyette bu akışa uygun olarak “لنا - Bizim için” denmesi gerekiyorken üçüncü tekil kişiye dönülerek “لربّك - Rabbin için” denilmiştir.
“Biz” zamirinden “Rabb” ismine dönülmek sûretiyle yapılan “İltifat” sayesinde hem ikinci âyet hükmünün etkinliği arttırılmış, hem de Alak sûresinden bu yana hep ön plânda tutulmuş olan Allah’ın “Rabb” olma özelliği bu sûrede de ön plâna çıkarılmıştır. Çünkü dünyadaki ve âhirettekiyaşamımızın her anı, Allah’ın “Rabb”lığı, programcılığı ile tasarladığı üzere gerçekleşmekte ve insanların da bunu akıllarından hiçbir zaman çıkarmamaları gerekmektedir.
haniflik et/destekle [şirke ve tâğûta karşı çaba göster/sosyal yardım yap]
Âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün dil bilgisi kurallarına göre “صلى - saly” kökünden de, “صلو - salv” kökünden de türemiş olması kabildir. Hem “صلى - saly” hem de “صلو - salv” sözcükleri nakıs sözcüklerdir. Nakıs sözcüklerin so’nundaki illet harfi, sözcüklerin değişik kalıplardaki çekimlerinin birçoğunda ya “ى - ya” harfine dönüşerek “ى - ya” ile gösterilir, ya da cezm hallerinde düşer. Bu durumda anlamları birbirinden farklı olan bu köklerden türemiş sözcüklerin gerçekte hangi kökten türediğini anlamak zorlaşır. Buna bağlı olarak bu sözcüklerin ne anlama geldiği hakkında da bazı karışıklıklar ortaya çıkar. Bu nedenle sözcüklerin hangi kökten türediği konusunda dikkatli bir tahlil yapmak, Kur’ân’ın mesajını doğru anlamak bakımından çok önemlidir.
Âyetteki “صلّ - salli” sözcüğünün hangi kökten geldiği araştırılırken ilk bakılacak şey, köklerin anlamlarıdır. Bu köklerden “صلى - saly” sözcüğü; “ateşe atmak, ateşe girmek” demektir. Bu anlama göre “صلّ - salli” sözcüğünün “saly” kökünden türemiş olması, ko’numuz olan âyetin peygamberimize “ateşe gir, kendini ateşe at” emrini vermesi anlamına gelir ki, bu mantıksızdır, dolayısıyla yanlıştır. Şu hâlde âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün “صلى - saly” kökünden türemediği kesindir. Türkçe’deki “sallamak” ve “yaslamak” sözcüklerinin de kendisinden türediği ve “ateşe atmak, ateşe girmek” anlamına gelen “صلى - saly” sözcüğü, bu anlamıyla Kur’ân’da kullanılmıştır:
Sonra o’nu cahîme [cehenneme] sallayın “صلّوه - sallûhu”. Hakka; 31.
Ayrıca, bu kökten türemiş ve bu anlamda olan “صلّوه - islavha , يصلى - yeslâ, وسيصلون - ve seyeslavne, ساصليه - seuslîhi, lâ yeslâha” gibi sözcükler Kur’ân’da bir çok yerde geçmektedir.
Bu âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün “صلى - saly” kökünden türemediği kesin olduğuna göre, sözcük “صلو - salv” kökünden türemiş olmalıdır.
“صلو - salv” sözcüğü, isim olarak “uyluk”, fiil olarak da “uylukları hareket ettirmek” demektir. Bir kimsenin herhangi bir yüke destek vermek istediği zaman, uyluğunu [bacağın diz ile kalça arasındaki bölümünü] yatay hâle getirip yükün altına sokarak destek sağlaması da bu sözcük ile ifade edilir. Emir kipi olarak “صلو - salv” kökünden türediği kabul edildiğinde “صلّ - salli” sözcüğü, “uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tâğûta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap” anlamındadır. “صلّ - salli” sözcüğünün “tef’il” babından olması, bazen fiile, bazen özneye, bazen de tümlece “çokluk” anlamı kazandırmaktadır.
“صلو - salv” sözcüğünün mastarı aslında “صلوة - salvet” olduğu halde sözcük nakıs olduğu için genel dil bilgisi kuralları gereği “صلوة - salât” şekline dönüşmüştür. Ancak sözcüğün illetli olan üçüncü harfi elif ile yazılmayıp “vav” harfiyle “صلوة - salât” şeklinde yazılır. Zaten “صاوة - salât” sözcüğünün çoğulu olan “صلوات - salâvat” sözcüğünde de “صلو - salv” kökünün “و - vav” harfi açıkça ortaya çıkmakta ve okunmaktadır. Bu durumun başka kelimelerde de birçok örneği vardır.
Meselâ “غزى - ğazâ” sözcüğünün mastarının “غزوة - ğazve”, bunun çoğulunun da “غزوات - ğazevât” olmasına rağmen fiil çekimlerinde “و - vav” harfi ya “ى - ya”ya dönüşür, ya da düşer, yok olur.
Bütün bunlar bize göstermektedir ki, bu âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğü kesinlikle “صلو - salv” kökünden türemiştir. Dil bilgisi kurallarına göre; aslı “صلوة - salvet” olan “salât” mastarının, geçmiş zaman belirten bir fiil olan “salla” sözcüğünün, emir kipi olan “صلّ - salli” ve çoğulu “صلّو - sallû” sözcüklerinin hepsinin birden “صلو - salv” kökünden türediği açıkça belli olsa da, konunun öneminden ve bugüne kadarki yanlış anlamlandırmalardan dolayı zihinlerde bir “acaba” sorusu kalabilmektedir. Ancak Kur’ân bu soruya da cevap vermiş ve Kıyâmet sûresinin 31 ve 32. âyetlerinde “صلّى - sallâ” sözcüğünü karşıt anlamı ile birlikte kullanmak sûretiyle bu ko’nuyu açıklığa kavuşturmuştur:
Felâ saddaqa velâ sallâ velâkin kezzebe ve tevellâ” “ (O, ne tasdik etti ne de çaba harcadı/destekledi. Ama yalanladı ve geri durdu.) Kıyâmet;31,32.
Âyette geçen dört eylemin ikisi, diğer ikisinin karşıtı ve zıt anlamlısı olarak gösterilmiştir. Yani “كذّب - yalanlama” nın karşıtı “صدّق - tasdik etme” olarak belirtilirken, “sürekli geri durmak, sürekli yüz dönmek, lâkayt kalmak, ilgisizlik, pasiflik ve yapılmakta olan girişimleri kösteklemek” anlamlarına gelen “تولّى - tevellâ” sözcüğünün karşıtı olarak da “صلّى - sallâ” sözcüğü kullanılmıştır. Bu durumda “صلّى - sallâ” sözcüğü; “sürekli ileri atılmak, ilgisiz kalmamak, pasif olmamak, hep aktif olmak” anlamlarına gelmektedir. Asr sûresinde geçen ve anlamı, “yanlışları, bozuklukları, çirkinlikleri ortadan kaldırmak için çalışmak” olan “عملوا الصّالحات - sâlihatı işlemek” fiili de “sallâ” fiilinin farklı bir ifadesidir.
Namaz anlamına gelen “الصّلوة - es-salât” ile ilgili olarak, gerek “es-salât”ın ifası, icrası, namaz kıl/kılınız emirleri, gerekse namaz kılmakla ilgili diğer cümleler Kur’ân’da “صلّ salli” şeklinde değil de “اقامة - iqâme” fiili ile birlikte “اقم الصّلوة - eqımi’s-salâte , قيموا الصّلوة - eqîmu’s-salâte” şeklinde kullanılmıştır. Bu ikili kavram Kur’ân’da toplam 67 yerde geçmektedir.
Sözcüklerin asıl anlamları bazen yan anlamlarına doğru kayar; bu durum doğaldır. Ancak bu kayma esnasında “نحر - nahr” ve “ابتر - ebter” sözcüklerinin tahlilinde de göreceğimiz gibi ana eksen kaybolmaz. “صلوة - salât” sözcüğündeki anlam kayması ise biraz daha fazladır. Bunun nedeninin “İsrâîliyât” olduğu kanısındayız. Çünkü “salât” sözcüğü İbranicede de vardır. İbranice’deki “salât” sözcüğü “selâmlama, selâm durma” anlamına gelen “saluta” fiilinden gelmektedir. Bu sözcük, İbranilerden Araplara, onlardan da Endülüs yoluyla batı dillerine [Fransızca, İtalyanca ve İngilizceye] geçerek “salutation” şeklini almıştır. Görünen o ki, sözcüğün İbranice anlamı Arapça anlamını bastırmış ve Müslümanlar ile Kur’ân arasına yüce dağlar gibi girip oturmuştur. Dikkat çekicidir ki, “saluta” sözcüğünün türevlerinden olan “صلوات - salavât” sözcüğü, Hacc sûresinin 40. âyetinde İbranice “manastırlar” anlamıyla yer almasına rağmen bu husus İslam bilginlerce dikkate alınmamıştır. Üstelik hâlâ da alınmamaya devam edilmektedir.
Müfredât’ın müellifi ünlü bilgin Râgıb el-İsfehânî bile eserinin “salât” maddesinde “الصّلوة - salât” sözcüğünün anlamı ko’nusunu “Lügat ehlinin çoğu ‘الصّلوة - es-salat dua, tebrik ve temcittir demiştir” diyerek âdeta geçiştirivermiştir.
Bu anlam kaydırması ya da cehalet nedeniyle yanlış anlamlandırma so’nucunda “salâvat getirme, salâvat-ı şerife okuma” gibi ritüeller ortaya çıkmıştır. Piyasadaki bütün ilmihal kitaplarına göre “Allahümme salli” ya da bunun değişik versiyonlarını söylemek olan salâvat, Kur’ân’da bambaşka bir anlamda kullanılmıştır. Ne gariptir ki, Kur’ân’ı değil de rivâyetleri ön plâna çıkaran bu kitaplar, “salâvat” kavramını da bizzat Kur’ân’a, Ahzab sûresinin 56. âyetine dayandırdıklarını iddia etmektedirler. Ne var ki, Türkçe diye sundukları sözler de Arapça olduğundan kimse o sözcüklerin gerçek anlamlarını öğrenememekte, ko’nunun gerçek içeriği asılsız yorumların veya cehaletin örtüsü altında kalmaktadır. Yukarıda yaptığımız tahlillerin ışığı altında konunun anahtarı olan âyet şudur:
Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi destekliyorlar/ona yardım ediyorlar/o’nun için gerekeni yapıyorlar. Ey müminler! Siz de ona destek olun/ona yardım edin/o’nun için gerekeni yapın ve o’nun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayın! Ahzab;56.
Asılsız rivâyetlerin peşinden giden cahiller bu âyete dayanarak aslında şunu söylemiş olmaktadırlar:
“Allahümme salli alâ Muhammed ve sellim…” yani “Ey Allah’ım! Muhammed’e sen yardım et, ona gerekli desteği sen ver ve o’nun güvenliğini sen sağla!”
Böyle bir yakarış gerçekten de yakışıksız bir taleptir. Öyle ki, tıpkı Maide sûresinde anlatılan Mûsâ peygamber ile İsrailoğulları arasındaki ilişkiyi andırmaktadır:
Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız.” Maide; 24.
Bu âyet indiğinde sahabenin bir köşeye çekilip “Allahümme salli ve sellim” demediği, varıyla yoğuyla harekete geçip Allah yolunda peygamberimize destek olduğu ve güvenliğini sağladığı tartışmasız olarak bellidir. Böyle olmasına rağmen Allah’ın dinine bu tür uydurmaları sokmaya çalışanlar ya kasıtlı bir ihanet içindedirler ya da özendirme amacıyla kapıldıkları koyu bir cehaletin temsilcisidirler.
ve nahr yap.
“نحر - nahr” sözcüğü bir kaç kelime ile Türkçeye çevrilemeyeceği için aynen bırakılmış, açıklaması burada yapılmıştır.
Belirtmek gerekir ki, “nahr” sözcüğü klâsik eserlerde iyice irdelenmeden Türkçeye en uzak anlamı olan “kurban kes” şeklinde çevrilmiştir. Bu durum, “Ğalât-ı meşhur, fasih lisana yeğdir [meşhur olmuş hatalı sözcük, orijinaline tercih edilir]” kuralına tamı tamına denk düşen bir uygulamadır. Ne var ki, yapılan ğalâtın/hatanın sürdürülmesi edebiyat alanında önemli bir sakınca doğurmayabilir ama dinin temel ilkelerinin ğalat bir anlamla yozlaşması, göze alınamayacak kadar büyük bir sakıncadır.
İsim olarak kullanıldığında “göğüs, gerdan” anlamına gelen “nahr” sözcüğü, mastar olarak kullanıldığında “eli göğse değdirmek, göğüslemek, devenin göğsüne bıçak saplayıp kesmek” anlamlarına gelir. Türkçedeki “intihar” sözcüğünün aslı da buradan gelmektedir. Sözcük âyette “وانحر - venhar” emir kipiyle yer aldığına göre sözcüğün mastar hâlinin taşıdığı üç değişik anlamın da incelenmesi gerekir.
Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki birinci anlamı “elini göğsüne değdir” emridir. İmam-ı Şafii “ve-nhar” emrini “kurban kes” ya da “deve kes” olarak değil, “ellerini göğsüne değdir” olarak anlamış ve namaz kılarken alınan ara tekbirlerde ellerin göğse değdirilmesine içtihat etmiştir. Bu nedenle Şafii mezhebine mensup olanlar namaz kılarken bu içtihada uyarlar.
Şii müfessir ve fakihler de, Ali ve ehlibeyt kaynaklı rivâyetleri dikkate alarak bu emri namazda kıyamda iken ellerin göğse kaldırılması ve namazda tekbir getirirken ellerin boğaz çukurluğunun hizasına kadar kaldırılması olarak anlamış ve bu şekilde uygulamışlardır.
Kimileri de aynı emri namazda göğsün kıbleye döndürülmesi, kesinlikle başka yönlere yalpalanılmaması gerektiği şeklinde anlamışlardır.
Ebû Hanife’nin bu âyeti nasıl anladığına gelince; o günkü siyasal iktidarın söylemine aykırılıklar taşıması sebebiyle olsa gerek, eserleri zamanın idarecileri tarafından yok edilmiş, bu nedenle de ko’nu hakkındaki yorumu bize kadar intikal edememiştir.
Ancak bütün bu anlayışların namaz esnasındaki bedensel hareketlere yönelik olarak ortaya konduğu dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Oysa âyette bu hareketin namazda olacağına dair hiçbir işaret, delâlet ya da karine [ipucu] yoktur.
Bize göre, namaza başlama tekbirinde ya da namazlardaki ara tekbirlerde dilimizle “Allahu Ekber [Allah her şeyden daha büyüktür]” derken ellerimizi göğsümüze kaldırmamız, aynı anda beden dilimizle de bu inanç ve anlayışımızı pekiştirdiğimiz anlamını taşımaktadır. Yaptığımız bu hareket, Allah’tan başka her şeyi arkaya attığımızı ifade eden sembolik bir davranıştır. Sûre peygamberimize hitap ettiğine göre, Yüce Allah’ın bu emirle peygamberimizden istediği, hakkında çıkarılan kin dolu söylentileri, kendisine yapılan kötü davranışları, düşmanlıkları, hileleri ve tuzakları arkaya atması, dikkate almaması, boş vermesi, elini sallayıp geçivermesidir.
Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki ikinci anlamı “göğüslemek, göğüs göğse gelmek” demektir. Sözcüğün en fazla kullanılan anlamlarından biri olan bu anlam, Arap şairleri tarafından boğaz boğaza gelmeyi, göğüs göğse dövüşmeyi ifade etmek için kullanılmıştır. Ayrıca “evleri göğüs göğse [karşı karşıya]” deyiminde de bu anlamda kullanılmıştır.
Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki üçüncü anlamı ise “deveyi göğsünden hançerle kesmek” demektir. Dikkat edilirse bu anlam içinde “kurban” sözcüğü yer almamaktadır. Bu anlam esas alındığında, âyetten “kurban kes” veya “deveyi kurban kes” gibi anlamlar çıkmaz, sadece “deve kes” anlamı çıkar. Bu takdirde âyetin anlamı “Seni üzüyorlar, sana düşmanlık ediyorlar, sen de uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tâğûta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap ve deve kes!” olur. O günkü şartlar altında peygamberimize kasaplık yapmasının emredilmiş olması anlamsızdır. Çünkü bu sûre indiğinde peygamberimiz hâlâ insanlara tebliğde zorlanmaktadır, yeterince taraftar edinememiştir. İşler henüz teori/iman boyutundadır. Tebliğin dışında herhangi bir eylem söz konusu değildir. Bu aşamada Rabbimiz ona sadece secde ile yakınlaşmasını Alak Sûresinin 19. âyetinde emretmiştir. Yani bu sûrenin indiği zamanki kurban [Allah’a yakınlaştıracak eylem] sadece secdedir. Kevser sûresinin 15. sırada indiğini bilenler ve sûre ile âyeti o ortama göre ele alanlar “venhar” emrinden kesinlikle “kurban kes” anlamını çıkarmazlar.
Kurban ile ilgili olarak Kütüb-ü Sitte’de [Altı Büyük Hadis Kitabı’nda] 26 rivâyet mevcuttur. Ama bunların çoğu aynı rivâyetin farklı kişiler tarafından nakledilmiş varyasyonlarıdır. Bu rivâyetlerin hepsinde ko’nu edilen kurban ve kurban ile ilgili bilgiler, hacda hacıların mükellef tutulduğu “هدى - hedy” kurbanına [Hacıların hediye olarak kestiği kurbana]” yöneliktir, yoksa bayram günlerinde hayvan kesmeye yönelik değildir. Rivâyetlerin ve tarihî belgelerin hiçbirinde, ne Mekke’de bu sûrenin indiği dönemlerde, ne de Medine’de hacc farz oluncaya kadar herhangi bir kurban olayı anlatımı söz ko’nusu değildir. Özetlemek gerekirse, bu âyetler indiği zaman Mekke’de ne peygamberimiz ne de o günkü Müslümanlar kurban kesme şeklinde bir ibâdet yapmıştır.
Ragıb el İsfehânî deMüfredat adlı eserinde “nahr”ıhacc esnasında Mina’da kesilmesi gereken hediye olarak açıklar. Ancak hedy’den bahseden Bakara sûresinin 196. âyeti, Maide sûresinin 2, 95 ve 97. âyetleri ve Feth sûresinin 25. âyeti henüz inmemiştir, çünkü bu âyetler Medenî’dir. Dolayısıyla Kevser sûresi indiği sırada hacc ile ilgili bir hüküm henüz ortada yoktur. Böyle olmasına rağmen Ragıb’a göre de “nahr” hacda kesilen hediyenin dışında bir şey değildir, kurban adı altında günümüzde yapılan kesimle bir ilgisi yoktur.
Bazıları kurban konusunu İbrahîm peygambere bağlarlar ve o’nun oğlunu kurban edişini ko’nu alan birçok Kur’ân dışı kültürü kendilerine kaynak kabul ederek detaylara girerler. Oysa Saffat sûresinin 83–113. âyetlerine baktığımızda, bu olayların kurbanla herhangi bir ilgisinin olmadığı görülmektedir. Bazıları da Maide sûresinin 27–31. âyetlerindeki “iki âdemoğlu” kıssasından yola çıkarak kurbana kaynak aramaya çalışmışlardır. Ne var ki, ilgili pasajın da hayvan kurban etme gibi bir anlamı bulunmamaktadır.
Müslümanların nerede ve ne amaçla hayvan keseceği, Hacc sûresinin 34–38. âyetlerinde açıklanmıştır.
Yukarıdaki açıklamaların ışığı altında Kevser sûresinin 2. âyeti ; “Madem Rabbin sana kevseri [bu kadar bol nimeti] verdi, öyleyse sen de Rabbin için çok çalış, çok gayret et, uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tâğûta karşı çık, destek ol, sosyal yardım yap, gerisini boş ver, düşünme, önüne gelecek her zorluğu göğüsle, sabret!” anlamındadır.
3. Âyet: Kesinlikle ebter olan sana kin duyanın kendisidir.
“ ا بتر - ebter” sözcüğü “بتر - beter” sözcüğünden türemiştir. İlk anlamı “kuyruğu köküne kadar kesmek” demektir. Kuyruğu olmayan eşeğe “حمار ابتر - hımarun ebterü” denilirdi. Daha sonraları hayır hasenat yapmayan kimselere, zürriyeti olmayanlara, özellikle de erkek çocuğu olmayanlara denilir oldu. Bilindiği gibi, kız çocuğu şark kültüründe evlâttan sayılmazdı.
Bu sözcük Türkçeye de geçmiştir. Birisine beddua ederken “beter ol!” denir. Bunun anlamı “senin sonun olmasın, perişan ol!” demektir.
İlk andan itibaren bütün kâfirler peygamberimizi değişik sıfat ve yakıştırmalarla kötülemeye çalışmışlardır. Kâfirliği bir nitelik olarak aldığımızda, dünyada inkârcılar var oldukça peygamberimizi kötüleme ve gözden düşürme eylemlerinin de devam edeceği açıktır. Ne var ki, peygamberimize ve dolayısıyla İslâm’a o günlerde sataşanların eli boş kaldığı gibi, bundan sonra da boş kalacaktır. O günkülerin hem emekleri boşa çıkmış, hem de nesepleri, soy ve sopları dünya sahnesinden silinip gitmiştir. Bu âyetlerden anlıyoruz ki, bu gün de yarın da yine aynı şekilde olacaktır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ