







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
Kıyâmet sûresi Mekke’de 31. sırada inmiştir. Adını 1. âyetteki “el-Kıyâmet” sözcüğünden alan sûre kırk âyetten oluşmuştur.
Bundan bir önceki sûre olan Kâriah sûresinde, kıyâmetin birinci aşaması olarak içindeki her şeyle birlikte evrenin bugünkü düzeninin son bulacağı, ikinci aşaması olarak da oluşacak yeni ortamda inançlı inançsız tüm insanların karşılaşacakları olaylar açıklanmıştı.
Bu sûrede Rabbimiz, sürdükleri sefadan vazgeçerek sorumluluk altına girmek istemeyen inançsızların yanlış tavırlarını önce “hayır” ifadesi ile reddetmiş, sonra da kıyâmet hakkındaki kuşkuları, olası itirazlara tek tek cevaplar vermek sûretiyle gidermiş ve kıyâmetin gerçekleşeceğine dair kanıtlar bildirmiştir. Ortaya konan bu sağlam kanıtlarla kıyâmetin kaçınılmaz olduğu ispat edilmiş, böylece adaletin tecellisi açısından âhiretin gerekli olduğu da açıkça ortaya konmuştur.
Sûrede dikkat çekilen bir diğer konu da, âhireti inkâr edenlerin niçin bu inkâra yöneldikleri konusudur. Sûrede bildirildiğine göre bu inkârın sebebi, inkârcıların âhireti mantıklarını kullanarak reddetmeleri değil, onların kişiliklerinden kaynaklanan ihtirasları ve tutkularıdır.
İşte bütün bu konuların açıkça bildirildiği ve Rabbimizin rahmet tecellilerinden olan uyarılarının devam ettiği Kıyâmet sûresinin iyi anlaşılması için, bundan önceki sûrelere nazaran bu sûreye biraz daha fazla itina gösterilmesine ihtiyaç vardır. Çünkü bu sûrede dikkatlerden kaçırılmaması lâzım gelen birçok edebî sanat vardır ve geçmişte birileri tarafından sûrenin üzerine atılmış olan toz toprağın iman gereği temizlenmesi gerekmektedir. Biz bunları kendi payımıza Kur’ân adına ortaya çıkarmış ve aşağıda göreceğiniz gibi gözler önüne sermiş bulunuyoruz. Dileğimiz, bu meselenin hassasiyetinin bunları okuyan kardeşlerimiz tarafından da idrak edilmesidir.
Rahmân Rahîm Allah adına
1- Hayır, kıyâmet gününe kanıt gösteriyorum!
2- Hayır, o çok kınayan nefse de kanıt gösteriyorum!
3- O insan kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor?
4- Evet, Biz onun parmak uçlarını/tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.
5- Aslında o insan, önünü fücûrla geçirmek istiyor:
6- Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”
7–10- İşte, göz şimşek gibi çaktığı, Ay tutulduğu ve Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman,
işte o gün insan, “Kaçış nereye/Kaçacak yer neresi?” der.
11- Hayır… Hayır… Sığınak diye bir şey yoktur.
12- O gün varıp durmak sadece Rabbinedir/O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
13- O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.
14- Aslında insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir.
15- Tüm mazeretlerini (Tüm perdelerini) koysa bile de.
16- Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme!
17- Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir.
18-O halde Biz onu [yaptıklarını - yapmadıklarını] topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle!
19-Sonra, onun [yaptıklarının - yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da sadece Bizim üzerimizedir.
20- Hayır… Hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz,
21- ve âhireti bırakıyorsunuz.
22- Yüzler var ki o gün apaydınlıktır.
23- Rabblerine nazar edicidirler.
24- Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar.
25- Zannederler ki kendilerine bel kıran yapılır.
26- Hayır… Hayır… Köprücük kemiklerine dayandığı zaman,
27- ve “Kim tedavi edicidir! [Çare bulan kimdir!] ” denildiği [zaman] ,
28- ve o [can çekişen kişi] bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı [zaman] ,
29- ve bacak bacağa dolaştığı [zaman] ,
30- işte o gün sevk [sürülüp götürülmek] , sadece Rabbinedir.
31- Fakat o, ne tasdik etti, ne destekledi.
32- Fakat o, yalanladı ve geri durdu.
33- Sonra da gerine gerine ehline [ailesine, arkadaşlarına] gitti.
34- Çok yakın sana, hem de çok yakın!
35- Yine, çok yakın sana, hem de çok yakın!
36- Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?
37- O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
38- Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur;
39- ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
40- Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir?
Ayetlerin Tahlili:
1, 2. Âyetler: Hayır, kıyâmet gününe kanıt gösteriyorum! Hayır, o çok kınayan nefse de kanıt gösteriyorum!
Hayır,
Her iki âyetin de kabul etmeme anlamındaki “لا - hayır” sözüyle başlaması, daha önceki bir konunun bu sûrede de devam ettiğini göstermektedir. Devam eden bu konu, dikkatlerin dünya ve mahşer aşamalarına dikkatlerin çekildiği Kariah sûresindeki kıyâmet konusudur. Anlaşılan o ki, Kariah sûresinin ardından tartışmalar çıkmış, kıyâmet hakkında bir takım itirazlar ileri sürülmüş, Rabbimiz de bu sûreye önce bu itirazları reddederek başlamıştır. İtirazlar şiddetle reddedildikten sonra da Kıyâmet 37–40. âyetlerle kanıt gösterilerek ispat edilmiştir.
Âyetlerin başında bulunan ve Türkçeye çevrilirken “hayır” sözcüğü ile ifade ettiğimiz “لا - lâ” edatları hakkında geçmişte birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Klâsik kaynaklarda mevcut olan bu farklı görüşlere yer vermeden, sadece bu cümle yapısı ve anlamı üzerinde durmayı uygun görüyoruz.
Kıyâmet gününe kanıt gösteriyorum!
Bizim görüşümüze göre, bir sözcük bir dilden başka bir dile çevrilirken mutlaka çevrildiği dildeki aynı anlamı veren karşılığı ile çevrilmeli, kesinlikle orijinal hâlinde bırakılmamalıdır. Çevirilerde meydana gelebilecek yanılmaları önlemek için ise sözcük ve kavramların ne anlamlara geldiğinin her iki dilde de iyi bilinmesi gerekmektedir. Fakat maalesef uygulamada bu kurallara yeterince hassasiyet gösterilmemekte ve sonuçta ortaya fahiş hatalar çıkmaktadır. Konu dinimiz olduğunda ise bu fahiş hatalar telâfisi neredeyse imkânsız tahribatlara yol açmaktadır.
Bu âyetlerdeki “kasem [yemin]” sözcükleri de, işaret edilen hataların yapıldığı sözcükler arasındadır.
Bu âyetler, daha önce gördüğümüz “قسم - kasem [yemin]” cümlelerinden farklı olup bilinen türdeki “kasem [yemin]” cümlelerinden değildirler. Burada sözcüğün “Kasem ediyorum [kanıt gösteriyorum]” şeklindeki anlamı kast edilmiştir.
Alak sûresinden bu sûreye kadar karşımıza çıkan kasemlerin hepsinde hem kasem cümlesinin kasem bölümü, hem de kasem cümlesinin cevap bölümü yer almış idi. Meselâ hatırlanacak olursa;
Şeklindeki ifadeler ile üzerine yemin edilen nesneler veya olaylar, kasemin cevap bölümündeki teze kanıt olmakta ve ortaya konan iddiayı güçlendirmekte idi. Çünkü kasem cümlesinin kuralı bunu gerektirmektedir. Zaten kasemin [yeminin] amacı da ileri sürülen tezin kuvvetlendirilmesidir. [Kasem cümlesi hakkında daha ayrıntılı bilgi Şems sûresinin tahlilinde verilmiştir].
Ancak; konumuz olan âyetlerde “و - vav”, “ب - be”, “ت - te” gibi kasem edatlarından herhangi biri kullanılmamıştır. Ayrıca sûrede kaseme cevap olan herhangi bir âyet de bulunmamaktadır. Yani “kıyâmet gününe ve çok kınayan nefse kasem ederim ki” veya “kıyâmet gününü ve çok kınayan nefsi kanıt gösteririm ki” ifadesi ile kıyâmet gününün ve çok kınayan nefsin kanıt gösterildiği herhangi bir tez ortaya konmamıştır. Tam aksine, birçok olay ve manzara anlatılmış, anlatılan bu olay ve manzaralar kıyâmet gününe ve dolayısıyla akılsız insanların o gün duyacağı pişmanlığa kanıt gösterilmiştir. Kısacası bu iki âyet, bir kasem cümlesinin kasem [yemin] bölümü değildir. Bu durumda, âyetlerin “kıyâmet gününe ve çok kınayan nefse kasem olsun ki” veya “kıyâmet gününü ve çok kınayan nefsi kanıt gösteririm ki” şeklinde çevrilmeleri yanlıştır. Zaten kıyâmet gününün kıyâmeti inkâr eden kişilere kanıt gösterilmesi de mantıklı değildir.
Kasem cümlesi ile ileri sürülen tezin muhataplarca ciddiye alınması, gösterilen kanıtların somut, gözle görülür, elle tutulur cinsten olmasıyla mümkündür. Çünkü insanlar bizzat içinde yaşadıkları olayları ve gerçekliğin üç boyutlu halini algılayabilirler;kanıtlarını da dünyadaki somut olaylardan ve nesnelerden sağlarlar. Sûrede verilen haberler ise inançsızlar, cennet, cehennem gibi kıyâmet ve âhirete ait haberlerdir, yani inançsızların inanmadıkları şeylerdir.
İnançsız insanlara zaten inanmadıkları haberlerin kanıt gösterilmesi ve bunlara inanmalarının beklenmesi anlamsızdır. Bu nedenle, konumuz olan iki âyette kıyâmet günü ve inançsızların o gün duyacakları pişmanlık üzerine yemin edilmiş olması düşünülemez. Bu tarz haberlere ancak inançlılar “Haber-i Rasül” denilen yolla inanırlar. İnananlar bilirler ki, mucizelerle desteklenmiş, peygamberliği sabit olan kişiler, bu haberleri Allah’tan vahy yoluyla almakta ve insanlara aynen iletmektedir. Kaynağı Allah olan bu haberlere hiç kuşku duymadan ancak müminler inanır. Kelâm ilminde “İstidlâlî Bilgi” adı verilen bu kabul [inanç], ancak inananlar için söz konusudur. İnançsızlardan, inanmadıkları bir peygamberin verdiği ve hayatta iken göremeyecekleri türden haberlere inanmalarını beklemek mantıksızdır. İşte bu nedenle onlara Rabbimizin Kur’ân’ın başka sûrelerindeki kasemleri gibi, inkârı mümkün olmayacak somut kanıtlar göstermek gerekmektedir.
Açıkladığımız nedenlerle 1 ve 2. âyetlerin anlamı:
Hayır, kıyâmet gününe kanıt gösteriyorum! Hayır, o çok kınayan nefse de kanıt gösteriyorum!
şeklinde olmalıdır. Kıyâmet gününe 31–40. âyetlerdeki ifadeler, Nefs-i Levvameh’e de 7-36. âyetlerdeki ifadeler kanıt gösterilmiştir.
Not: Âyetlerdeki “لااقسم - lâ, uksimu” terkibi, buradan başka Tekvîr, Beled ve Vakıa sûrelerinde de yer almıştır. Ancak o sûrelerde “la, uksimu” ifadesi “kasem ederim ki” anlamına gelmektedir. Çünkü o sûrelerdeki cümleler, kasem cümlesinin gerektirdiği dilbilgisi kurallarına tam olarak uymaktadır ve kasem edilen [kanıt gösterilen] şeyler somut şeylerdir. Ayrıca kasemin cevapları olan cümleler de yine dilbilgisi kurallarına uygun olarak aynı pasajda yer almıştır.
NEFS-İ LEVVÂMEH [ÇOK KINAYAN BENLİK]:
Şems sûresinin tahlilinde anlamını “can, canlı, canlı insan” olarak verdiğimiz “النّفس - nefs” sözcüğü, kendine özgü davranış özellikleri olan her tür canlı veya benlik, kişilik kazanmış kimse olarak anlamlandırılabilir.
“لوم - levm [kınamak]” sözcüğünün mübalâğa [abartı] kalıbı olan “لوّامة - levvâmeh” sözcüğü ise “çok kınayan” anlamındadır. Bu iki sözcükten oluşmuş “النّفسالّوّامة - nefs-i levvâmeh” ifadesi de “çok kınayan benlik, çok kınayan kimse” anlamına gelen bir sıfat tamlamasıdır.
Müteaddi [geçişli] bir fiil olan “kınamak” fiilinin, âyetteki bu tamlamada mef’ulü [tümleci] bulunmamaktadır. Yani âyette nefsin [kişinin benliğinin] kimi ve neyi çok kınadığı açıklanmamıştır. Ancak âyetin bulunduğu pasaj ve bu pasajın konusu dikkate alındığında, “çok ayıplayan” bu “kimse”nin kıyâmet gününün her iki aşamasında da imansızlığı sebebiyle içine düşmüş olduğu durumdan memnun olmayan ve geçmişteki hayatı için kendisini kınayıp duran çok pişman biri olduğu, dolayısıyla ayıpladığı kişinin de kendisi olduğu anlaşılmaktadır.
Yüce Rabbimiz, âhirette hissedilecek o çok acı pişmanlık anlarını akıllı insanların akıl edip gerçeği bulmaları için âdeta bir tiyatro sahnesi gibi canlandırmıştır:
Ve ateşin üzerinde durduruldukları zaman onların: “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık” deyiverdiklerini bir görsen! Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. Ve onlar, “Şu bizim iğreti hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek de değiliz” demişlerdi. Ve Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! [Rabbleri onlara] “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi [der]. Onlar, “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” dediler [derler]. [Rabbleri de onlara] “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi. [der]. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Saat [Kıyâmet günü]ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak derler [diyecekler] ki: “Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” Dikkat edin, yüklenip durdukları [günahları]ne kötüdür! En’âm, 27–31.
De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı sınırı aşmış olan kölelerim! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Ve size azap gelmeden önce tövbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz. Haberiniz olmayarak ansızın azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin. Kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” [demesinden önce de] yahut “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben muttakilerden olurdum” [demesinden önce de] veya azabı gördüğü zaman: “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik yapanlardan olsaydım” [demesinden önce de]. Hayır, sana âyetlerim geldi de onları hemen yalanlayıverdin, büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun. Zümer; 53–59.
Ve kitabı solundan verilen ise: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim, ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm [otoritem] de benden yok olup gitti” der. Hakkah; 25–29.
Kendileri gaflet içinde ve imansız iken emrin yerine getirileceği o büyük pişmanlık günüyle onları uyar! Meryem; 39.
İşte bu hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakar [yaptıklarıyla yüz yüze gelir] ve kâfir: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım” der. Nebe; 39, 40.
Ki cehennem de o gün getirilmiştir. İşte o gün o insan anlar. Fakat bu anlamanın ona ne yararı var? “Keşke hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim” der. Fecr; 23, 24.
Kesinlikle, Allah kâfirleri lânetlemiş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır; onun içinde ebedî kalanlar olarak bir veli [yakın] ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateş içinde evirilip çevrildiği gün, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!” diyecekler. Ahzab; 64–66.
İşte o gün gerçek hükümranlık Rahmân’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gündür. O gün zalim kimse ellerini ısırarak der ki: “Eyvah, keşke peygamberin yanında bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz Zikir/Öğüt bana gelmişken, beni Zikir’den o saptırdı. Şeytân insanı rezil edenmiş.” Elçi de: Rabbim! Benimkavmim bu Kur’ân’ı “terk edilmiş bir şey” edindi .Furkan; 26–30.
Pişman olan ve kendini kınayan nefsin bu sûrede anlatılan durumu ise 24–30. âyetlerde görülecektir.
Yukarıdaki âyetlerde anlatılan mutsuzların durumlarına karşılık bir de Allah’ı tanımış, O’nun zikri ile kalpleri tatmin olmuş kimseler vardır ki, Rabbimiz bu kimselere “mutmain nefs [tatmin olmuş kişi] ” diye hitap etmektedir:
Ey, mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan O senden hoşnut olarak! Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime! Fecr; 27–30.
“النّفساللّوّامة - nefs-i levvâmeh” ifadesi, tasavvuf ve tarikatçılar tarafından çarpıtılmıştır. Bu zümreler kendi dinî anlayışlarında bu ifadeye karşılık olmak üzere bir takım hayalî kavram ve makamlar icat etmişlerdir.
Müslüman düşünürler ise “nefs” konusunda, bugünkü psikolojide “id”, “ego” ve “süper ego” tanımlarıyla uyumlu olan birçok açıklama yapmışlardır. Meselâ, Ana Britannica, filozof olarak nitelediği Muhammed İkbal hakkında şunları yazmıştır:
“İkbal, tasavvufun benliği yadsıyan klâsik dinginciliğine, kişinin ancak tefekkür yoluyla yetkinleşip iç huzura kavuşacağı görüşüne şiddetle karşı çıkarak bir benlik kuramı ortaya attı.” (cilt: 16, s: 275)
Yrd. Doç. Dr. Hayati Aydın da bu konu ile ilgili olarak “Akademik Araştırmalar Dergisi”nin 18. sayısında yayımlanan makalesinde şu tespit ve görüşlere yer vermiştir:
“İslâm âlimleri de Kur’ân’ın bu âyetleri ışığında “Nefs-i Emmare”yi “Bedenin doğasına meyleden, lezzet ve duygusal şehvetleri [istekleri] emreden, kalbi alçak şeylere doğru çeken, kötülüklerin, kınanan ahlâk ve fiillerin kaynağıdır” şeklinde tanımlamaktadır. [Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; et-Tehanevî, Keşşafu Istılahati’l-Fünun, 1998 II. 222; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 174]
… İslâm âlimleri de “nefs-i levvame”yi “İnsanı gaflet uykusundan uyandırabilecek derecede kalbin nuruyla aydınlanan ve kendisini ıslah etmekle uğraşan bir nefistir. Bu nefis daima tetikte olup ilâhî olanla nefsin doğası arasında gidip gelir. Her ne vakit doğası gereği ondan bir gaflet meydana gelse, hemen ilâhî bir uyarı alır ve nefsi kınamaya başlar, bu durumdan Allah’a tövbe ederek döner” şeklinde tanımlamışlardır. [Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 178]
… Mutasavvıflar bu aşamadaki nefsi “kalbin nuruyla tamamen aydınlanan ve bu sayede de kötü ahlâktan arınan, iyi ahlâkla bezenen ve kendisini tamamen ilâhî nurun ve ilhamın mekânı olan kalbe döndüren, Allah’la huzur bulan nefsin bir aşaması” olarak görürler. [Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; et-Tehanevî, Keşşaf-u Istılahati’l Fünun, 1998 II. 222; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 174]
… Bilim adamları insanın ruhsal dünyasını ifade eden bu benliği id, ego ve süper ego olarak üç yapıya ayırırlar. Kur’ân ise “ben”e karşılık gelen “nefs”i; “nefs-i emmare”, “nefs-i levvame” ve “nefs-i mutmaine” şeklinde bir taksime tâbi tutmaktadır. Ancak Kur’ân, soyut/nötr hâlindeki nefsi bilimsel verilerden daha geniş tuttuğundan, İslâm felsefecileri nötr hâlindeki bu nefsi “nefs-i şehvanî [istek duyan nefs]”, “nefs-i derrake [algılayan nefs]” ve “nefs-i natıka [düşünen, muhakeme eden nefs]” olarak ayırıma tâbi tutmuşlardır.
Kur’ân’ın mücerret nefis olarak dile getirdiği ruhsal yapı, yaklaşık olarak psikologların “ego” dedikleri yapıya; Kur’ân’ın “nefs-i emmare” dediği yapı psikologların “id” dedikleri yapıya; “nefs-i levvame” de kısmen “süper ego”ya karşılıktır.
3, 4. Âyetler: O insan, kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor? Evet, Biz onun parmak uçlarını / tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.
Kıyâmete ve kıyâmet gününde pişmanlık duyacak kimselere dikkat çekildikten sonra, bu âyetlerden başlayarak inançsız insanların durumları ele alınmış ve akıllarını kullanarak doğruyu bulanların kıyâmette pişman olmayacakları açıklanmıştır.
ÂYETTE GEÇEN “İNSAN”:
Bazı klâsik kaynaklar, bu âyette geçen “الانسان - insan”ın, peygamberimizin komşusu olan Adiyy b. Ebi Rebia adında belirli bir kişi olduğunu yazmaktadır. Bu kaynaklara göre Kıyâmet sûresi, peygamberimize kıyâmetin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini soran bu şahsın, aldığı cevap üzerine: “O günü gözümle görsem bile buna inanmam. Allah o kemikleri nasıl bir araya toplayacak!” demesi üzerine inmiştir. Peygamberimizin bu komşusuna anlattıkları, o güne kadar inmiş bulunan Kur’ân âyetleri doğrultusundaki bilgiler olmalıdır.
İbn-i Abbas bu “الانسان - insan”ın Ebû Cehil olduğu görüşündedir.
Bize göre durum biraz daha farklıdır. Şöyle ki, buradaki “insan” o gün de, bugün de var olan ve kıyâmet gününe kadar da hep var olacak olan “inançsız insan”dır. İnançsız insanın en temel niteliklerinden biri “kıyâmet”i yalanlamasıdır.
“İnsanın öldükten sonra diriltilmesi” konusuna aşağıdaki âyetlerde de değinilmiştir:
Ve kendi yaratılışını unutarak bize bir de örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş bu kemikleri, onlar çürümüş iken?” De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir.” Ya Sin; 78, 79.
Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” De ki: “İster taş olun, ister demir… İsterse gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Onlar: “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan”. Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olabilir! Sizi çağıracağı gün, onu överek onun çağrısına uyacaksınız ve zannedeceksiniz ki, [kabirlerinizde] pek az kaldınız.” İsra; 49–52.
Verilen örneklerde, kıyâmeti ve ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin, çürümüş, darmadağın olmuş, rüzgârla, suyla uzak yerlere taşınmış, başka başka maddelerin içine karışmış olan kemiklerin yeniden bir araya toplanmasının mümkün olmadığını zannettikleri bildirilmektedir.
4. âyet, inkârcıların bu tür tereddüt ve kuşkularına meydan okumakta ve onlara yaratılışın en harika özelliklerinden birini hatırlatmaktadır: “Evet, Biz onun parmak uçlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.”
PARMAK UÇLARI:
Âyette geçen “بنان - benân” sözcüğü yıllardan beri “parmak uçları” olarak çevrilmekte ve bundan da “parmak izleri” anlaşılmaktadır. Oysaki sözcüğün anlamı sadece “parmak uçları” ile sınırlı değildir.
“Benân” sözcüğü, kök anlamı itibariyle “güzel koku” demektir. Genellikle elma kokusu gibi hoş kokulara “benneh” denmektedir. Sözcüğün bu anlamı dikkate alınırsa, âyetin çevirisi “Evet, Biz onun kokularını düzenlemeye gücü yetenleriz” şeklinde olmaktadır.
“Vücudun tüm organları” gibi daha birçok anlamı olan “benân” sözcüğü, “parmak uçları” anlamında da kullanılmaktadır. Ama bu anlamda kullanılmış olan “benân” sözcüğünden sadece “parmak izleri” değil, “parmak uçlarının kemikleri” anlaşılmalıdır. Bu anlayışla bakıldığında âyetten insan vücudunun en çok işlevi olan, en ince işleri halledebilen, en nazik ve ayrıntılı kemiklerden oluşmuş parçasının, yani parmak uçlarının bile aynen toparlanıp bir araya getirileceği anlaşılmaktadır. Başka bir ifade ile zımnen şöyle denilmektedir: “En hassas, en ayrıntılı bölümü bile birleştirmeye gücümüz vardır. En ince ve hassas bölgeyi bir araya getirebiliyorsak, büyük parçaları haydi haydi bir araya getiririz!”
“Benân” sözcüğünün “parmak uçları” olarak çevrilmesi ve “parmak izleri” olarak anlaşılması, yakın zamanda meşhur olan “parmak izindeki mucize”nin ortaya çıkmasından sonradır. Her insanın parmak izinin farklı olduğu gerçeği bilimsel yolla anlaşılınca, bu gerçeğin asırlar önce Kur’ân’da bildirilmiş olması sebebiyle bu husus da Kur’ân’ın mucizelerinden biri olarak görülmeye başlanmıştır. Oysa parmak izindeki “benzemezlik mucizesi” sadece parmak izine mahsus değildir. Günümüzde kişisel güvenlik şifresi olarak kullanılmasından da anlaşılmaktadır ki, ses de, göz retinası da bir benzemezlik mucizesi taşımaktadır. Aslında bu benzemezlik mucizeleri insanın her organında, her dokusunda mevcuttur. Çünkü bütün insanların genleri, DNA ve RNA ’ları birbirinden farklıdır.
Böyle olmakla beraber, “Kur’ân Araştırmaları Grubu” tarafından yapılan ve içerisinde “Parmak İzindeki Mucize” adlı konunun da yer aldığı “Kur’ân: Hiç Tükenmeyen Mucize ” adlı incelemeden yapılan uzunca bir alıntı sûrenin sonuna eklenmiştir.
5,6. Âyetler: Aslında o insan, önünü fücûrla geçirmek istiyor: Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”
Bu âyetlerde Rabbimiz, insanın hangi sebeple âhiret ve kıyâmeti yalanlama gayretine düştüğünü açıklamaktadır. Açıklamadan anlaşıldığına göre, âhiretteki ebedî yaşamın niteliğini belirlemek üzere Rabbimiz tarafından Kur’ân’la bildirilen dünya hayatını düzenleyici kurallar bazı insanların hoşuna gitmemektedir. Çünkü Kur’ân’da “din” adı altında bildirilen bu kurallar insanın dünya hayatına kısıtlamalar getirmekte, insanların haram helal demeden, zevkusefa içinde, işine geldiği gibi yaşamasına engeller koymaktadır. Buna karşılık, inançsız insan da din tarafından konulan bu ilkelerin kendi dünyevi yaşantısına yön vermesini istememektedir. Bu insan, önünü [yaşayacağı günleri] hiçbir kısıtlama olmadan, hiçbir şeyin mahrumiyetini çekmeden, başı boş, astığı astık, kestiği kestik ve sorumsuz olarak geçirmeyi istemekte, kısaca bir facir olarak yaşamayı istemektedir.
“فجور - fücûr” sözcüğünün “diyanet örtüsünün yırtılması, din kurallarını tanımama” anlamına geldiği, Abese sûresinin tahlili yapılırken açıklanmıştı.]
Bazıları bu âyetlerden “İnsan günahı başa alıp tövbeyi sona almak ister” sözü uyarınca inançlı olmasına rağmen günah işlemeyi tasarlayan kimselere yönelik bir anlam çıkarmak isteseler de, bize göre bu âyetler topyekûn inançsızları anlatmaktadır.
Mâûn sûresinin 1-3. âyetleri hatırlanacak olursa, Rabbimiz orada “ Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse !” demek sûretiyle dünya hayatındaki firavun bozuntularının azgınlıklarının temel göstergesi olarak onların “din”i [kıyâmeti ve âhireti] yalanlamalarını göstermişti. Tıpkı Maun sûresinde kendilerinden bahsedilenler gibi, çoğu inançsızlar da akıllarına takılmış bir takım gerçek şüphelerden dolayı değil, sırf hayatlarını fücûrla geçirmek istedikleri için kemiklerin bir araya toplanamayacağını ileri sürerek kıyâmeti yalanlamayı tercih etmektedirler.
6. âyetteki “Kıyâmet günü ne zamanmış ?” sorusu, cevabı beklenen bir soru değildir. Çünkü inkârcılar bu soruyu kıyâmetin ne zaman kopacağını öğrenmek amacıyla sormamakta, tıpkı Ya Sin sûresinde belirtildiği gibi, akılları sıra dalga geçerek “Hani o haber verdiğin kıyâmet, hani, nerede kaldı?” demek istemektedirler:
Ve onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” diyorlar. Ya Sin; 48.
İnkârcıların aynı yaklaşımı sergileyen bu sözleri şu âyetlerde de görülebilir: Yunus 48, Enbiya 38, Neml 71, Sebe 29, Mülk 25, Müminun 33-38, 82, Casiye 24, En’âm 29, Nahl 38, Teğabün 7, Vakıa 47, Saffat 16
7–10. Âyetler: Göz şimşek gibi çaktığı, Ay tutulduğu ve Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “kaçış nereye/kaçacak yer neresi?” der.
Genelde “göz kamaştığı zaman” diye çevrilen “فاذابرق البصر - fe izâ berika’l-basaru” ifadesinin anlamı aslında “gözlerin dışa fırlaması” demektir. Fakat ifade, deyim olarak kullanıldığında “gözde şimşek çakması, gözün fal taşı gibi açılması” anlamlarına gelir. Nitekim Rabbimiz bu ifadeyi deyim anlamı dışında da kullanmıştır:
Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için onları erteliyor. İbrahîm; 42.
7–10. âyetler, inançsız insanın, açıklanan olaylar sonucu artık çaresizlik ve umutsuzluk sebebiyle imana gelişini anlatmaktadır. 24-29. âyetlerde farklı bir üslûpla anlatılmaya devam edilen bu duruma Akaid ilminde “İman-ı Ye’s ve İman-ı Be’s [Umutsuzluk ve Belâ Nedeniyle İman]” başlığı altında geniş olarak yer verilmiştir. “Zoraki iman” da denilebilecek bu konuyu Kur’ân âyetleri ışığında kısaca açıklamak yararlı olacaktır.
ZORAKİ İMAN:
Allah’a, Allah’ın peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmeyen bir kimse, eğer ölüm anında, ölümün şiddetleri kendisine gelip çattığı ve ilâhî azabı kesinkes görüp hissettiği zaman iman ederse, bu imana “iman-ı ye’s” veya “iman-ı be’s [zoraki iman]” denir.
Zoraki iman:
1- Doğruluklarına dair mucizelerle desteklenen peygamberlerin Allah’ın emirlerini tebliğ etmelerine ve inanmayanların üzerine Allah’ın azabının ineceğini ihtar etmelerine rağmen bazı insanlar akıllarını kullanmaz, tefekkür etmez ve inanmamakta ısrar ederler. Ne var ki, kendilerini doğal felâketler [deprem, sel ve benzeri durumlar] gelip yakalayınca, o ana kadar inkâr ettiklerine hemen inanıverirler.
Böyle bir ortamda iman edenlerin imanları kabul edilmez ve bunların o imanları kendilerine bir fayda vermez. Çünkü onlar özgür iradeleri ile değil, karşılaştıkları belâların sebep olduğu korku ve ümitsizlikle, yani zoraki olarak iman etmişlerdir:
Ne zaman ki peygamberleri onlara açık delillerle geldi, kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımarıklık etmişlerdi. Hâlbuki o alay ettikleri şey onları kuşatmıştı. Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler. Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu] budur. İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar] .Mümin; 83–85.
Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri, düşmanca ve azgınca onları izledi. Ta ki, suda boğulma başlayınca “Gerçekten de İsrailoğullarının iman ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım. Ben de teslim olanlardanım” dedi. Şimdi mi? Oysa bundan önce isyan etmiştin ve bozgunculardan idin. Yunus; 90,91.
Ancak; Yunus kavmi gibi, söylenen azap gelmeden önce iman edenlerin imanı sahih [doğru] olup kendilerine fayda verir:
Fakat o vakit [azap gelince] iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir kent olsaydı? Ancak Yunus’un kavmi ayrı… Onlar iman ettikleri vakit, basit yaşamda o rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık. Yunus; 98.
2- Her türlü uyarıya rağmen iman etmemiş olan kâfirler, üzerlerinde ölümün emareleri belirdiği, ölümün şiddetleri kendilerini sardığı zaman iman ederler.
Böyle iman edenlerin imanları da zoraki imandır ve bunun artık kendilerine bir faydası yoktur. Çünkü önlerinde imanlı geçirecekleri bir hayatları ve güzel işler yapacakları zamanları kalmamıştır. Dolayısıyla, can boğaza gelince, ye’s halinde küfürden tövbe ederek iman etmek faydasızdır:
Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler için tövbe yoktur. Kâfir olarak ölenler için de. Onlar için can yakıcı bir azabı hazırladık. Nisa; 18.
Bir insan,” يأس - ye’s [ümitsizlik] ve بأس - be’s [azap] hâlinin gerçekleşmesinden sonra, yani ölümün şiddeti kendisini sardığında, ilâhî azabı gördüğünde, Allah’ın emirlerini aklî ve iradî olarak yerine getiremez. O andaki iman, acıyı dindirmek, azaptan kurtulmak içindir:
Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. En’âm; 28.
İman, ölüm şiddeti belirmeden ve can boğaza gelmeden önce, yani ye’s [ümitsizlik] ve be’s [azap] tahakkuk etmeden, henüz iş yapabilme gücü varken ve isteyerek [özgür irade ile] yapıldığında makbuldür ve fayda verir. Kâfirlerin ölüm anında iman etmeleri, kendi özgür iradeleri ile değil, ilâhî azabı görüp canı alan meleklerin verdiği şiddetli acıyı tatmalarından dolayıdır, zorakidir:
Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını” diye canlarını alırken onları bir görseydin! Enfal; 50.
Öyleyse melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken nasıldır? Muhammed; 27.
Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde “bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış: “Kişiliklerinizi [kimliklerinizi] teslim edin. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! En’âm; 93.
Şimdi siz bu Söz’ü mü [Kur’ân’ı mı] küçümsüyorsunuz? Ve rızkınıza karşı, siz yalanlıyorsunuz. Ancak can boğaza gelip dayandığı zaman ki o zaman siz nazar edersiniz [onun karşısında bulunursunuz] Biz ise ona sizden daha yakınız. Velâkin siz görmezsiniz. Mademki cezalandırılmayacakmışsınız, eğer doğrulardan iseniz onu [boğaza gelmiş, çıkmakta olan canı] geri çevirsenize! Vakıa; 81–87.
Yukarıdaki tüm âyetler, kâfirlerin ölüm anında ilâhî azabı görüp hissettiklerinde iman etmeye yöneldiklerini göstermektedir. Ancak; içinde bulunduğu o ortamda Allah’ın varlığına samimiyetle inanmak için herhangi bir kanıt düşünüp bulma imkânı olmadığından, kişinin “inandım” demesi, ilim ve bilgiden meydana gelen, istek ve çalışılarak erişilen bir inanç olmamaktadır. Böyle bir inanma sadece korku ve azabı gidermeyi amaçlayan bir inanmadır.
3- İnkârcıların; yıldızların parçalanıp insanların üzerine düşmesi gibi kıyâmetin açık ve büyük belirtileri karşısında, kıyâmetin tam gerçekleşmeye başlaması anında veya ölümden sonraki dirilişin gerçekleştiği günde iman etmeleri de yine zoraki imandır ve faydasızdır:
Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Rabbinin işaretleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; biz de bekleyicileriz.” En’âm; 158.
“Zoraki iman”ın Kur’ân’daki anlamı incelendikten sonra tekrar 7–10. âyetlere dönmek ve bu âyetlerde dile getirilen kıyâmet sahnelerinin evrensel kıyâmetle ilgili olup olmadığını incelemek gerekir. Biz bu ifadelerin evrenin kıyâmeti olarak anlaşılmaması gerektiği kanısındayız. Çünkü bu âyetlerdeki olaylar, 1. ve 2. âyetlerde bildirildiği gibi, ileride meydana gelecek kıyâmete ve o kıyâmette kendisini çok kınayacak nefse kanıt olarak ileri sürülmektedir. Dolayısıyla âyette anlatılan bu olaylar herkesin dünyada her zaman görüp bildiği olaylar olmalıdır ki, ileride gerçekleşeceği ileri sürülen o büyük olaya kanıt olarak gösterilmeleri mümkün olabilsin. Eğer bu olaylar dünyada herkesin her zaman görüp bildiği olaylar değilse, kanıt gösterilmeleri anlamsız olur. Bu istidlalden hareketle biz, 7-10. âyetlerde mecazî ifadelerle bir insanın ölüm anının kompozisyonun çizildiği kanısındayız. Âyetler, insanın ölüm öncesi yaşadıklarını anlatmaktadır.
Şems sûresinin tahlilinde “Şems” ve “Kamer” sözcüklerinin mecazen ne anlamlara gelebileceği hakkındaki görüşlerimizi sıralarken:
Burada da, Şems sûresindeki mecazî anlamlardan hareketle:
Bu takdirde; 7–10. âyetler ile şu sahnelerin canlandırıldığı söylenebilir:
O gün, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu ve Ay ile Güneş’in birleştiği gün, inançsız insan ölümle burun buruna gelmiştir. İnançsız insan arayışa geçer, ölmek istemez ve “Kaçacak yer neresi?/ Kaçış nereye ?” der. Ama o saatte artık peygamberin tebliğine inanmak için geç kalmıştır ve tebliğin ona faydası yoktur. Peygamberin “Bu, Kur’ân’dandır!” diye bildirdikleri gerçek olarak karşısına çıkmış, can boğaza dayanmıştır:
De ki; “Allahın yanındaki son yurt başkalarının değil de yalnızca sizin ise, eğer doğrulardan iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz. Hâlbuki elleriyle işledikleri yüzünden onu ebediyen temenni etmezler. Allah ise o zalimleri çok iyi bilir. Ve sen kesinlikle onları, insanların yaşamaya en hırslısı olarak bulacaksın. Şirk koşmuş olanlardan da [daha hırslı bulacaksın] .Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların yapmakta oldukları şeyleri çok iyi görendir. Bakara; 94–96.
O gün her nefis / kişi, ne hayır işlemişse onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülükleri de. İster ki kendisi ile onun [yaptığı kötülüklerin] arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah, sizi kendisinden çekindirir. Şüphesiz ki Allah, kullarına çok şefkatlidir. Âl-i Imran; 30.
İnkâr edip peygambere isyan edenler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Hiçbir sözü Allah’tan gizleyemezler de. Nisa; 42.
11.12. Âyetler: Hayır… Hayır… Sığınak diye bir şey yoktur. O gün varıp durmak sadece Rabbinedir/O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
Bu âyetler inançsız insanın o gün tüm arayışlarının boş olduğunu vurgulamaktadır. Öyle ki, o gün ne saklanacak bir kale, mağara veya herhangi bir sığınak vardır, ne de Rabbin huzuruna çıkarılmaktan kurtulabilmek mümkündür. O gün tek istikamet, mahşerde hesap vermek üzere Rabbin huzurudur.
Allah’tan kaçışın mümkün olmadığı Kur’ân’ın birçok âyetinde tekrarlanmıştır:
Dönüş mutlaka sadece Rabbine olmasına rağmen… Alak; 8.
Göklerin ve yerin mülkü [hükümranlığı] yalnızca Allah’a aittir. Dönüş de ancak Allah’adır. Nur; 42.
Hiç kuşkusuz, son varış, yalnızca Rabbinedir. Necm; 42.
İnançsızlar için durum böyleyken, inançlılar bir an evvel mahşere atlama sevdasındadırlar. Aşağıda, 22, 23. âyetlerde görüleceği gibi onlar mutludurlar ve hâllerinden memnundurlar. Çünkü onlar için çok güzel korunaklar vardır:
Kuşkusuz takva sahipleri için bir korunak var. Sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri]dolu dolu su kapları. Orada boş bir söz ve yalan duymazlar. Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak. Nebe; 31–36.
13. Âyet: O gün, o insan, önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.
“اليوم - yevm” sözcüğü Kur’ân’da sadece “gün” anlamında değil, “evre, devre, etap” anlamlarında da kullanılmıştır. Bu sözcükler Kur’ân’da bazen kısa bir “an”ı, bazen de uzun “yıllar”ı işaret etmektedir. Meselâ; Rahmân sûresinin 29. âyetinde “an” anlamındaki “yevm” sözcüğü, Hud sûresinin 7, Fussılet sûresinin 9 ve 10. âyetlerinde “uzun yıllar” anlamına gelmektedir.
Bize göre bu âyetlerdeki “o gün”, yukarıdaki olayların meydana geldiği ve inançsızların “Kaçacak yer neresi!” diyerek âdeta kaçacak delik aradığı, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği gündür, ölüm anıdır.
İşte “o son an”da, insanın yaratılışta içine yerleştirilmiş biyolojik “çip”ler [hafıza işlevini gören sinir hücreleri] görev başına gelip kayıttaki bilgileri insanın görüşüne arz ederler. İnsan artık vicdanıyla baş başa kalmış ve yaptıklarının azabını vicdanında duymaya başlamıştır. Böylece insanın kendi aleyhine hem tanık hem de ihbarcı olacağı dönem o ölüm anıyla başlamıştır. Tabiî ki bu süreç âhirette de devam edecektir:
Kişi neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilmiştir. İnfitar; 5.
O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir. Mücadele; 6.
Gerçekten ölüleri ancak Biz diriltiriz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini yazarız. Zaten Biz her şeyi bir “imam-ı mübin”de [ana kitapta, açık bir kütükte] sayıp tespit etmişizdir. Ya Sin; 12.
Hafıza hücrelerinin görev başına geleceği ve kişinin yaptıklarını eksiksiz olarak bildireceğine dair görüşümüz, bilimsel araştırmalardan da destek almış durumdadır. Dr. Pınar Uysal Onganer, 11 Şubat 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin Bilim Teknik ekinde yer alan makalesinde şunları söylemektedir:
“… Kaliforniya’da bulunan Salk Enstitüsü Biyoloji Bölümü nörobiyologları [sinir biyologları], “Neuron” dergisinde konu ile ilgili bulgularını yayınladılar. Yaptıkları deneysel çalışmaları ile unuttuğumuzu sandığımız için şemsiye almadığımıza inandığımız hâlde, aslında beynimizin hatırladığını kanıtladılar… Dr. Thomas D. Albrigt ve ekibi, maymunların beyinlerinde neler olduğunu anlamak için ‘İnferior Temporal Korteks’teki [İTK] sinir hücreleri sinyallerini incelemişler. İTK, beynin ‘görsel tanıma’ ve hatırlamadan sorumlu alanıdır. Elektriksel olarak bu bölgenin uyarılmasının, geçmişte yaşanan olaylara ait görsel halisinasyonlara neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İTK’nın görsel hafızanın depolanması ve gerektiğinde çağırılmasında rolü olduğu düşünülmektedir.”
Âyette geçen “önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler” ifadesi, gerek sözcüklerin anlamları ve gerekse cümlenin yapısı bakımından değişik manalar içeren oldukça kapsamlı bir ifadedir. Bizce bu cümlenin ifade ettiği bütün anlamlar doğrudur ve hepsi benimsenmelidir. Bizim yaptığımız sıralamaya göre ilk iki anlam şunlardır:
Birinci anlam: İnsan, yaptıkları yanında, yapması gerekmesine rağmen yapmadıkları ile de bilgilendirilir.
İkinci anlam: İnsan, o ana kadar yaptığı iyi ve kötü bütün amellerinden; ölümden sonra etkileneceği, yani işlediğinden dolayı sorumlusu sayılacağı tüm işlerden haberdar edilir.
Onlar elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü mutlaka sorgulanacaklar. Ankebut; 13.
Kim güzel bir işte aracılık ederse, onun için bundan [aracılıktan] bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, onun için de bundan bir pay vardır. Ve Allah her şeyin karşılığını verendir. Nisa; 85.
Kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! Nahl; 25.
14, 15. Âyetler: Aslında, insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir.
Tüm mazeretlerini koysa bile [tüm perdelerini koysa bile] de.
14. âyet, o gün insanın haberdar edilmesinin beyindeki hafıza hücreleri ile olacağına dair yukarıda söylenilenlerin tasdiki mahiyetindedir. İnsana yaptıklarının ve yapmadıklarının bir başkası tarafından haber verilmesine, hatırlatılmasına gerek yoktur. Çünkü o, kendi aleyhine iyi bir gözetmendir. Kendi içine konulmuş olan “hafaza melekleri [hafıza hücreleri, hafıza melekesi]” sayesinde yapıp yapmadıklarını gözlerinin önünde oynayan bir film gibi seyreder, pişmanlık duyar, vicdan azabı çeker.
Bütün bu olaylar [haberdar edilme ve mazeret ileri sürme], kıyâmet gününün birinci aşaması olan ölüm anında gerçekleşmektedir. Çünkü kıyâmetin ikinci aşaması olan âhirette kişinin kendi aleyhine tanıklığı söz konusudur ve bu aşamada herhangi bir mazeret ileri sürülmesine izin verilmeyecektir:
Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler. Mürselât; 36.
Ve her insanın kuşunu [uğurunu-uğursuzluğunu] boynuna doladık. Kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız da: “Kendi kitabını oku! Bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter!” İsra; 13,14.
O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere kendi aleyhlerinde şahitlik edecektir. Nur; 24.
O gün Biz onların ağızlarının üzerine mühür basacağız. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik edecek. Ya Sin; 65.
İnsanın yaptıkları ve yapmadıkları için öne süreceği mazeretler ifade edilirken 15. âyette kullanılan sözcük ilginçtir: “معاذير - me’âzîr”. Bu sözcük, “ma’zeret” sözcüğünün çoğulu olan “me’âzir” sözcüğünün çoğuludur. “me’âzîr” sözcüğü, farklı yazılmak ve okunmak sûretiyle “me’âzir” sözcüğünden ayrılmakta ve çoğulun çoğulu anlamında bir niteleme ifade etmektedir. (Lisanü’l-Arap, cilt 6, s: 148, “uzr” mad.)
Bu durumda âyet, “mazeretler üstüne mazeretler gösterse de”, “ne kadar mazereti varsa hepsini ortaya koysa da” anlamına gelmektedir.
“Me’âzir” sözcüğü, Yemen Arapçasında “perdeler” anlamına gelmektedir (Lisanü’l-Arap cilt 6, s: 148 “uzr” mad.) Bu anlam dikkate alındığında ise âyetten “Yaptıklarına, yapmadıklarına ne kadar çok perde çekmeye çalışırsa çalışsın, yine de hepsi aklına, gözlerinin önüne gelecektir. Fırsatı kaçırdığından dolayı mutlaka kendi kendini yerecek, vicdan azabı çekecektir” şeklinde bir anlam ortaya çıkar.
16–19. Âyetler: Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme!
Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. O hâlde Biz onu [yaptıklarını-yapmadıklarını] topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! Sonra, onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da sadece Bizim üzerimizedir.
Bu âyet grubunun sûrenin kendi söz akışı içinde değerlendirilmesi gerekirken, aşağıda verdiğimiz İbn-i Abbas rivâyeti doğrultusunda değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler sonucunda, en azından parantez içine alınması gereken ilâvelerin maalesef âyetlerin asıl metninde varmış gibi gösterildiği meal ve tefsirler ortaya çıkmıştır. Allah’ın mesajı üzerine rivâyet tozlarının serpildiği bu meal ve tefsirlerde âyetler anlamları yüz seksen derece döndürülerek aktarılmış ve böylece İslâm’ın yozlaştırılması yolunda işlenen büyük cinâyetler için uygun ortam hazırlanmıştır.
İşin aslının daha iyi anlaşılması ve konunun önemi dolayısıyla, önce bu meşhur rivâyeti herkesin ulaşabileceği bir kaynaktan aktarmakta yarar görüyoruz:
1. [852]- İbnu Abbâs [radıyallahu anhümâ], “Ey Muhammed! Cebrail sana Kur’ân okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme [sadece dinle]” (Kıyâmet 16) mealindeki âyet hakkında şu açıklamayı yaptı: “Hz. Peygamber [aleyhissalâtu vesselâm] vahiy geldiği zaman büyük bir şiddet [ve ağırlık] hissederdi. Bunun tesiriyle dudaklarını kımıldatırdı. Bunun üzerine şu âyet indi [meâlen]: “ [Ey Muhammed, Cebrail sana Kur’ân okurken acele edip onunla berâber söyleme [sadece dinle]. Onu toplamak ve okutmak bize aittir.” (Kıyâmet 16)
İbnu Abbas devamla der ki: “Âyette geçen جمعه - “onun toplanması” tabirinden murad, “ [yeni nâzil olan] âyetin Hz. Peygamber [aleyhissalâtu vesselâm]’in kalbinde toplanması, yerleşmesi, sonra da Hz. Peygamber [aleyhissalâtu vesselâm] tarafından okunmasıdır.” “Biz vahyi okuduğumuz zaman, sen onun kıraatine uy” (18. âyet) âyetinde de, “Dinle ve sus, sonra onu sana biz okuturuz” denmektedir.
Bu vahiyden sonra, Cibril [aleyhisselam] vahiyle gelince, sadece dinlerdi. Cibril gidince yeni gelen vahyi, kendisine nasıl okunmuş ise, öylece okurdu.” (Buharî, Tefsîr, Kıyâmet 1, 2; Bed’ü’l-Vahy 4; Fedailu’l-Kur’ân 28; Tevhid 43; Müslim, Salât 147, [448];Tirmizî, Tefsir, Kıyâmet, [3326]; Nesâî, Salât 37, [2, 149, 159])
(İbrahîm Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/364)
Şimdi de, bu rivâyetin etkisiyle hazırlanmış ve daha sonra yüzlerce senedir din bilginlerince taklit edilmiş olan Razi’nin “Tefsir-i Kebir”ine ya da diğer adıyla “Mefatihü’l-Gayb” adlı eserinden bu pasajın açıklamasına bakalım:
“EZBER GAYRETİYLE DİLİNİ KIMILDATMA“ Kur’ân’ı çabucak ezberlemek tasasına düşüp dilini kıpırdatıp durman gerekmez” (Kıyame, 16)
Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
BİRİNCİ MESELE: Rafizî’lerin eskilerinden bir grup kimse, Kur’ân’ın tağyir ve tebdil edilip ona bir takım ilaveler yapıldığını, eksiltmelerde bulunulduğunu iddia etmiş ve bu görüşlerine delil olarak da bu âyet ile önceki âyet arasında hiçbir münasebetin olmamasını zikretmişlerdir. Onların düşüncesine göre, şâyet bu tertip Allah katından olsaydı, durum böyle olmazdı.
ÖNCEKİ ÂYETLE MÜNASEBET: Bilesin ki, buradaki münasebet muhtelif vecihlerde olabilir:
1- Burada nehyedilen aceleciliğin, ancak, bu âyetlerin nüzulü sırasında kendisine arız olmuş olması, bu sebeple de pek yerinde olarak, acele etmeden tam bu sırada men edilmiş, böylece de ona “Kur’ân’ı çarçabuk ezberlemek tasasına düşüp dilini kıpırdatıp durman gerekmez” denilmiş olması muhtemeldir. Bu tıpkı şuna benzer: Hoca öğrencisine ders anlatırken, talebesi sağa sola döner. Bunun üzerine de hoca ona, tam bu dersin arasında, “Sağa sola dönme!” der, sonra da yeniden dersine döner. İşte anlatılan bu ders, onun ortasında söylenen bu söz ile beraber nakledilse, sebebini bilmeyen kimse, “Bu sözün bu dersin ortasında vaki olmuş olması uygunsuzdur” der. Ama hadiseyi bilen kimse, bu ifadenin, tertibinin yerinde ve uygun olduğunu bilir.
2- Allah Teâlâ kafirler hakkında, onların dünya saadetini sevdiklerini nakletmiştir. Ki bu da, ‘Fakat insan, önündeki [o kıyâmeti] yalanlamak ister” (Kıyame, 5) âyetidir. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, dini konular da dahil, acele etmenin mutlak anlamda kınanmış bir şey olduğunu belirtir ve “Onu acele [kavrayıp ezber] etmen için, dilini onunla depretme…” buyurur. Bundan sonraki âyette de, “Yok yok, siz çarçabuk geçen [bu dünyayı] seversiniz…” (Kıyame, 20) der.
3- Cenâb-ı Hak, ‘Daha doğrusu insan [bizzat] kendisine karşı bir şahittir. Velev ki o, [bütün] mazeretlerini [meydana] atmış olsun” (Kıyame, 14-15) buyurmuştur. İşte burada Hz. Peygamber (s.a.s), Cebrail (a.s) ile birlikte okurlarken, acele etmek istemişti. Hz. Peygamber, (s.a.s), unuturum endişesiyle bu şekilde hareket ediyordu. Böylece, kendisine, “Sen böyle bir mazeretle yola çıktın. Ne var ki sen, ezberleme ve hatırda tutmanın, ancak, Allah’ın tevfik ve inâyeti, yardımı ile olacağını biliyorsun. O halde şimdi, bu aceleciliği bırak da Allah’ın hidâyet ve tevfikine güven” denilmek istenmiştir ki, Cenâb-ı Hakk’ın, “Onu toplamak, onu okutmak şüphesiz Bize aittir…” (Kıyame, 17) ifadesinden kastedilen budur.
4- Cenâb-ı Hak adeta, “Ey Muhammed, bu acele ediş gayen, onu, zihninde yerleştirmen ve ümmetine ulaştırmanda. Ne var ki, senin acele etmene gerek yok; çünkü insan, kendi aleyhine şahittir. Ve onlar, için için, kalpleriyle, içinde bulundukları küfür, putlara tapma, öldükten sonra dirilmeyi inkar gibi şeylerin münker ve batıl şeyler olduğunu biliyorlar. Bu durumda, artık böylesi bir acele etmenin faydası yok demektir. İşte bu sebeple, pek yerinde olarak, Cenâb-ı Hak, “dilini onunla depretme” buyurmuştur.
5- Allah Teâlâ, o kafirin, “kaçış nereye!” dediğini nakletmiştir. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, “Hayır, hiçbir sığınak yok. Ogün herkesin [varıp] duracağı yer ancak Rabb’min huzurudur” (Kıyame, 11-12) buyurmuştur. O halde o kâfir, adeta, “Allah’tan başkasına kaçıyormuş da, bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s)’e, “Sen, Kur’ân’ı ezberleme uğruna, tekrar etmekten medet umuyorsun. Ama bu, senin Allah’tan başka bir şeyden yardım umman anlamına gelir. Binaenaleyh bu yolu bırak, bu hususta sadece Allah’tan medet um!” denilmiştir. Böylece de, adeta, “Muhakkak o kâfir de, Allah’ı bırakıp da başkasına kaçıyordu. Ama sen, bunun zıddını yap. Dolayısıyla, senin, Allah’tan başkasından kaçıp Allah’a sığınman ve maksadına ulaşabilmen için, bütün işlerinde, Allah’tan yardım umman gerekir” denilmek istenmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Onu toplamak, onu okutmak şüphesiz Bize ait…” ( [Kıyame, 17) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bir başka sûresinde de, “Sana onun vahyi tamamlanmazdan evvel Kur’ân’ı [okumada] acele etme, “Rabbim, benim ilmimi artır” de” (Taha, 114) buyurmuştur ki, bu da, “Kur’ân âyetlerini ezberleme hususunda, tekrar etmekten değil, Allah’tan yardım um!” demektir.
6- Kaffâl’ın yaptığı açıklama da şöyledir: “Cenâb-ı Hakk’ın, “Dilini onunla depretme” hitabı, Hz. Peygamber (s.a.s)’e yapılmış bir hitap değildir. Tam aksine bu, “O gün insana, önden yolladığı şeylerle geri bıraktığı haber verilecek..,” (Kıyame, 12) ifadesindeki “insan”a yöneltilmiş bir hitaptır. Dolayısıyla bu, o insana, fiillerinin kötü olduğunu haber verdiğinde söylenmiş bir sözdür. Zira ona [amel defteri], kitabı gösterilerek, kendisine, “Oku kitabını… Hesap sorucu olarak, bu gün, nefsin sana yeter” (İsra. 14) denilecek, o da okumaya başladığında, dili, korkunun dehşetinden ve hızlı okumasından dolayı kekeleyecek de, bunun üzerine ona, “Onunla acele etmek için, dilini depretme, kımıldatma!.. Çünkü ya vaadi yahut da hikmeti muktezasınca, senin amellerini, senin aleyhine olarak bir araya getirmek ve onları sana okumak Bize ait bir iştir. Öyleyse, Biz onları sana okuduğumuzda, bütün bu işleri senin yaptığını kabul etmek sûretiyle, o okunana uy… Sonra biz, onun durumunu ve cezasının derecelerini açıklarız…” denilecek. Yaptığımız bu tefsire göre, netice-i kelam şudur: Bu ifade ile, o kafire, bütün amellerinin tafsilatlı bir biçimde okunacağı kastedilmiştir. Ki bunda, o kimse için, dünyada alabildiğine bir tehdit, âhirette de alabildiğine bir dehşet salma amacı yatmaktadır. Kaffâl sözüne devamla şöyle der: “Bu, her ne kadar hakkında eser [hadis] bulunmayan bir izah ise de, aklen kendisine karşı çıkılamayacak derecede güzeldir.
NEBİLERİN İSMETİ: Peygamberlerin de günah işleyebileceğini ileri sürenler, bu âyeti delil getirerek şöyle demişlerdir: “Bu acele etme işi, eğer Allah Teâlâ’nın izniyle ise niçin bunu ona yasaklıyor? Yok, eğer Allah’ın müsaadesiyle değil ise, bu da peygamberden günah sadır olduğunu gösterir.”
Buna şöyle cevap verilir: Belki de bu acele etme işine, yasak gelinceye değin müsaade edilmiştir. Bir şeye bir müddet için izin verilip sonra o şeyin bir başka vakitte yasaklanması akıldan uzak görülecek bir durum değildir. İşte bu sebepten ötürü, neshin olabileceğini söylüyoruz.
ÜÇÜNCÜ MESELE: Said b. Cübeyr, İbn Abbas (r.a)’ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “İndirilen âyetleri ezberleme işi Hz. Peygamber (s.a.s)’e zor geliyordu. Dolayısıyla kendisine vahiy geldiğinde, “Ezberleyemem” endişesiyle, daha Cebrail (a.s) vahyi [okumayı] bitirmeden, o, dilini ve dudaklarını harekete geçiriyordu. Bundan dolayı Hak Teâlâ, ‘Vahiy, indirilen âyet ve Kur’ân için, dilini harekete geçirme’ âyetini indirdi.” Böyle bir takdir yapmak [mana vermek], her ne kadar daha önce bahsi geçmemiş olsa da, hâlî karineden [halden] dolayı caizdir. Bu tıpkı, “Biz onu kadir gecesinde indirdik” (Kadr, 1) âyetindeki “onu” zamirini, daha önce [sûrede] bahsi geçmediği halde, Kur’ân’a raci kılmak gibidir. Bu âyetin bir benzeri de, “Sana vahyi tamamlanmazdan önce Kur’ân’ı okumada acele etme” (Taha, 114) âyetidir.
Âyetteki ……… ifadesi, “Onu almada acele etmek için” manasınadır.
Vahyi Korumak, Allah’ın Teminatıdır
“Onu toplamak ve onu okutmak şüphesiz Bize düşen bir iştir” (Kıyamet, 17).
Bu âyetle ilgili şöyle birkaç mesele vardır:
BİRİNCİ MESELE: Âyetin başındaki ‘ alâ‘ vücûb [mecburiyet] ifade eder. Dolayısıyla ‘ inne ‘aleynâ‘ ifadesi, bu işin Allah’a adeta vacip olduğuna delalet eder. Fakat biz Ehlisünnete göre, bu vücup Cenâb-ı Hakk’ın bunu vaat etmesinden dolayıdır. Mutezile’ye göre ise, “Peygamber göndermenin maksadı, ancak yapılan vahiy unutulmaktan beri ve korunmuş olduğu zaman tam olur. Binaenaleyh bu vücup Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden dolayıdır.”
İKİNCİ MESELE:Bu âyetin manası, “Onu senin kalbinde ve zihninde toplayıp muhafaza etmek Bize aittir” şeklindedir.
“Onu okutmak” ifadesiyle ilgili olarak da şu iki izah yapılabilir:
a.Buradaki “Kur’ân “ile, “okumak” manası kastedilmiştir. Buna göre şu iki ihtimal söz konusudur:
b.Burada “Kur’ân” kelimesi ile, cem ve te’lif [toplama ve bir araya getirme] manası kastedilmiş olup, bu, Arapların “Hasta develeri asla bir araya toplamadım” şeklindeki deyimleri türündendir.
Yine mesela Arapçada, “Amr b. Kulsum’un kızı, [rahminde] bir çocuk toplayamadı [yani hamile kalamadı]” denilir. Biz bu konuyu Bakara sûresinin 228. âyetini tefsir ederken izah ettik. Buna göre eğer, “Mananın böyle olması halinde, bu âyetteki cem ve Kur’ân kelimeleri aynı manaya olmuş olur. Dolayısıyla da bir [lüzumsuz] tekrar ortaya çıkar” denilirse, biz deriz ki: Buradaki “cem” [toplama] ile, o vahyin hem Hz. Peygamber (s.a.s)’in zihninde [göğsünde], hem de hariçte toplanması; “Kur’ân” kelimesi ile de onun Hz. Peygamber [s.a.s]’in zihninde ve hıfzında toplanması kastedilmiştir. Bu manaya göre, âyette bir tekrar olmuş olmaz.
CEBRAİL’İN OKUMASINI DİNLE:“
Öyleyse Biz onu okuduğunuz vakit, sen onun Kur’ân’ına [okunuşuna] uy.” (Kıyame, 16)
Bu âyetle ilgili şöyle iki mesele var:
BİRİCİ MESELE: Allah Teâlâ, Cebrail (a.s)’in okumasını, Kendi okuması gibi saymıştır ki, bu, Cebrail (a.s)’in şeref ve kıymetinin çok büyük olduğuna delalet eder. Bunun bir benzeri, Hz. Muhammed (s.a.s) hakkındaki, “Kim o peygambere itaat ederse, şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa, 80) âyetidir.
İKİNCİ MESELE: İbn Abbas (r.a), “Bunun manası, ‘Cebrail (a.s) onu okuduğunda, sen, onun okumasını takib et’ şeklindedir” demiştir. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:
KURÂN’I AÇIKLAMA DA ALLAH’A AİT:
“Sonra onu açıklamak da Bize aittir.” (Kıyame, 19)
Bu âyetle ilgili şöyle iki mesele var:
BİRİCİ MESELE: Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.s)’in Cebrail (a.s) ile birlikte okuduğuna, ilme olan düşkünlüğünden ötürü, tam o okuduğu sırada, okunan [gelen] âyetlerin müşküllerini ve manalarını Cebrail (a.s)’e sorduğuna delalet eder. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s)’e, her iki husus da yasaklanmıştır: Cebrail (a.s) ile birlikte okuması, “Öyleyse Biz onu okuduğumuz vakit, sen onun okunuşuna uy” (Kıyame, 18) âyetiyle; bu esnada âyetlerin izahını sorması da, “Sonra onu açıklamak da Bize aittir” âyetiyle yasaklanmıştır.
TE’HİR-İ BEYAN : Gerekli açıklamanın, hitap [söyleme] vaktinden bir müddet sonra da yapılabileceğini söyleyenler, bu âyeti delil getirmişlerdir. Ebû’l-Huseyn buna şu iki şekilde cevap vermiştir:
Birincisine şöyle cevap verebiliriz: Âyetin lafzı, beyanın [açıklamanın] ertelenmesinin vücubunu [zorunlu olduğunu] değil, aksine beyanın vücubunun te’hirini [sonraya bırakılmasını] gerektirir. Bizim görüşümüz zaten böyledir. Çünkü beyanın vücubiyyeti, ancak ihtiyaç duyulduğunda söz konusu olur.
İkincisine de şöyle cevap veririz: Bu âyetin başına “sümme” [sonra] edatı, mutlak açıklama hususunda gelmiştir. Dolayısıyla mutlak açıklama, hem kısa, hem tafsilatlı beyanı [açıklamayı] içine alan bir ifadedir. Kaffâl’ın izahı da, âyetin zahirini bir delil olmadan terk olduğu için, zayıftır.
ALLAH’A VACİP OLMANIN İZAHI:
Hak Teâlâ’nın, “Sonra onu açıklamak da Bize aittir” ifadesi, kısa [öz] açıklama işinin Allah Teâlâ’ya vacib olduğuna delalet eder. Fakat biz Ehlisünnete göre bu, vaadi ve lütfu gereği; Mu’tezile’ye göre ise hikmeti gereği O’na vaciptir.”
Yukarıdaki uzun alıntının da gösterdiği gibi, konumuz olan âyetlerin gerçek manaları İbn-i Abbas rivâyetine kurban edilince, ortaya vahim bir manzara çıkmaktadır. Şöyle ki:
1. Kur’ân hakkında şüpheler ortaya çıkmıştır. Bunun en belirgin örneği, yukarıda Razi’den aktarılanlar arasında yer almaktadır:
“Rafizîlerin eskilerinden bir grup kimse, Kur’ân’ın tağyir ve tebdil edilip ona bir takım ilaveler yapıldığını, eksiltmelerde bulunulduğunu iddia etmiş ve bu görüşlerine delil olarak da bu âyet ile önceki âyet arasında hiçbir münasebetin olmamasını zikretmişlerdir. Onların düşüncesine göre, şâyet bu tertip Allah katından olsaydı, durum böyle olmazdı.”
2. Vahyin şiddetinden dolayı peygamberimizde tik oluştuğu ileri sürülmüştür. Oryantalistler, bu rivâyeti kaynak göstermek sûretiyle peygamberimizin sara hastası olduğunu ileri sürmüşler ve bazı çevrelerde bu kanaatin yerleşmesine muvaffak olmuşlardır.
3. Peygamberimizin kendisine gelen mesajları anlayamadığı ve bunları Cebrail’e sorup öğrendiği iddia edilmiştir. Bu iddia, arkasından “Öyleyse Allah Rasulü’ne yalnızca Kur’ân kelimelerini vahyetmekle kalmamış, aynı zamanda ona o kelimelerin manalarını da tam olarak anlatmıştır” inancını getirmiş, bu inancın sonucunda da Kur’ân’ı peygamberden başka kimsenin anlamadığı, anlayamadığı, dolayısıyla da sonraki dönemlerde kimsenin anlayamayacağı görüşü ortaya çıkmıştır. Daha sonraları ise herkesçe bilindiği gibi, İslâm düşmanları, peygamber ağzından olduğunu söyleyerek Kur’ân’ın anlamı üzerine bir sürü rivâyetler uydurmuşlardır. İsrailiyattan da yardım alarak yaptıkları bu bombardıman sonucunda İslâm’ın yozlaştırılmasında önemli başarılar elde etmişlerdir.
4. Peygamberimize indirilen vahyin sadece Kur’ân’da yazılı olandan ibaret olmadığını söyleyen İslâm düşmanları, pek çok kimseyi Kur’ân haricinde ve Kur’ân’da yer almayan daha birçok bilginin peygamberimize verildiğine ve Kur’ân’daki kelime, emir ve yol göstermelerin herkesin anlamadığı manalarının peygamberimize ayrıca öğretildiğine inandırmışlardır. Cahil ya da alabildiğine kötü niyetli bu tür şahıslar, batıl iddialarını anlamları bu tür rivâyetlerle çarpıtılmış Kur’ân âyetlerini göstererek kanıtlamaya çalışmışlardır:
“Eğer bunların hepsi Kur’ân’da yazılı olmuş olsaydı o zaman ‘Bunların anlamlarını biz sana açıklayacağız’ ya da ‘Onun açıklanması bize düşer’ gibi bir söze gerek duyulmazdı. Eğer Rasulüllah’ın bilgilenmesi böyle olmasaydı, tüm açıklamalar Kur’ân’da olurdu. O halde, Kur’ân’ın Allah tarafından yapılan açıklama ve izahı her halükârda Kur’ân kelimelerinden ayrıdır.”
Bu izah tarzı, bir yanlışı diğer bir yanlışa dayanarak makul gösterme girişiminden başka bir şey değildir. Kur’ân âyetleri, doğruluğu kuşku uyandıran rivâyetlerle yorumlanarak yanlış bir algıyı kanıtlamada kullanılamaz.
5. İslâm düşmanları tasallutlarını iddia düzeyinde bırakmamışlardır:
“Kim ki Kur’ân’a inanmasına rağmen Kur’ân’ın doğru, dayanaklı ve resmi açıklamasının ancak Allah Rasulü’nün kendi sözleri ve amelleriyle olduğu, çünkü bunların onun şahsî açıklamalarının olmadığı, bilakis bu açıklamaların Kur’ân’ı indiren Allah’ın kendi açıklamaları olduğu gerçeğini bir kenara bırakarak Kur’ân’ın âyet ve kelimelerine kendi isteğine göre bir mana vermeye cüret ederse, bu kimsenin iman sahibi olduğunu söylemek zordur”
Böyle demek sûretiyle, Kur’ân’ı Allah’ın bahşettiği özgür iradesi ve aklıyla anlamaya çalışan kimseleri peşinen karalamış ve insanları Kur’ân’dan uzaklaştırarak meydanı kendilerine bıraktırmışlardır.
6. İslâm düşmanları bu kadarla da yetinmemişlerdir:
“Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve kelimelerini kendi elçisine öğretmiş, o da kendi sözleri ve eylemleri ile bu talimleri ümmete aktarmıştır. Elimizde Kur’ân’ı öğrenmek için başka bir şey yoktur. Hadis’ten maksat, Allah Rasulü’nün kavlî ve fiilî [uygulama] rivâyetlerinin öncekiler tarafından isnat ile sonra gelenlere aktarılmasıdır. Sünnet ise, Allah Rasulü’nün sözleri, tebliğ etmiş olduğu ya da eylem olarak birey ve toplum bazında uyguladığı, takip ettiği yoldur. Bunun tafsilatı da nesilden nesile güvenilir rivâyetler ile gelmektedir. Sonra gelenler, önce gelenlerden uygulamayı görmüşlerdir. Bu şekilde gelen bir ilmi reddeden kimse, maazallah, Allah’ın “Onun açıklaması bize aittir” sözünü reddetmiş, yani Rasul’ün açıklama sorumluluğunu yerine getirmekte başarılı olmadığını zannetmiş olur. Bu sorumluluk sadece Rasul’ün şahsı ile ilgili değildi. Bunun maksadı, Resul vasıtasıyla Allah’ın Kitabı’nı ümmete anlatmak idi. Öyleyse hadis ve sünneti teşri kaynaklarından saymamak demek, Allah’ın bu yükümlülüğü yerine getiremediğini ileri sürmek demektir”
Bu iddialarına dürüst, samimî ama cahil Müslümanları da inandırmayı başarmışlar ve onları da kendi batıl görüşlerine ortak etmişlerdir.
Bütün bu açıklamalardan sonra tekrar ilgili âyetlerin tahliline dönelim:
16–19. âyetlerin yer aldığı bu bölümde, 12. âyette olduğu gibi, anlatım üçüncü şahıstan ikinci şâhısa döndürülerek “iltifat” sanatı yapılmıştır. (İltifat sanatı ile ilgili detay, 1. cildin Fatiha sûresiyle ilgili bölümünde verilmiştir.) 16-19. âyetlerde hitap edilenler, “insan” olarak zikredilen ve kıyâmeti yalanlayan inançsız kimselerdir. Bu âyetlerde, ölüm anında dünyada iken yaptıkları ve yapmadıkları ile yüz yüze bırakılan inançsız insanların, vicdan azabına tahammül edemeyip “Bir an evvel ne olacaksa olsun” şeklinde ortaya çıkan özellikleri konu edilmiştir. “Çok kınayan nefs”e kanıt olarak gösterilen bu özellik, başka âyetlerde de dile getirilmiştir:
Tadın fitnenizi! İşte bu, sizin kendisini acele istediğiniz şeydir! Zariyat; 14.
İnsan aceleden yaratılmıştır. Size yakında alâmetlerimi gösterece-ğim. Şimdi siz bunu Benden acele istemeyin. Enbiya; 37.
Allah’ın emri geldi [kesinlikle gelecek]. Sakın onu acele edip istemeyiniz. [Allah], müşriklerin koştukları ortaklardan münezzeh ve yücedir. Nahl; 1.
De ki: “O’nun azabı size geceleyin uykuda veya güpegündüz gelecek olsa, ne dersiniz? Suçlular bunlardan hangisini acele isterler? Bu azap meydana geldikten sonra mı iman edeceksiniz, yoksa şimdi mi? Hâlbuki onun çarçabuk gelmesini istiyordunuz. Yunus; 50, 51.
O’na inanmayanlar onun [kıyâmetin] çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkuyla titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, saat [kıyâmet] hakkında tartışanlar kesinlikle uzak [geri dönüşü olmayan] bir sapıklık içindedirler. Şûra; 18.
Ya şimdi onlar, bizim azabımızı çabuk gelsin mi istiyorlar? Saffat; 176.
Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir vade olmasaydı, azap elbette onlara gelmişti. Ve onlar bilincine varmadan ansızın mutlaka gelecektir. Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Hâlbuki cehennem, o kâfirleri kesinlikle kuşatıcıdır. Ankebut; 53,54.
Eğer Allah, insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri de alelacele verseydi, onlara hemen ecellerini tamamlayıverirdi. Fakat bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları içinde bocalamaya terk ederiz. Yunus; 11.
Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver!” Sad; 16.
Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. [Bu] bir tebliğdir. Hiç fasıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi? Ahkâf; 35.
De ki: “Ben Rabbimden apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. O çabuk gelmesini istediğiniz şey benim yanımda değildir, hüküm ancak Allah’a aittir, gerçeği O anlatır ve O, ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” De ki: “ Sizin çabuk gelmesini istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, benimle sizin aranızdaki iş bitirilmişti. Ve Allah, zulmedenleri en iyi bilendir.” En’âm; 57,58.
Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah sözünden asla caymayacaktır. Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hacc; 47.
Yukarıdaki âyetlerde de görüldüğü üzere; inançsızlar beklemeye tahammül edememekte, beklemeyi katlanılması ağır bir yük olarak görmektedirler.
“KUR’ÂN” SÖZCÜKLERİNİN ANLAMI: 17. ve 18. âyetlerde geçen “قرآن - Kur’ân” sözcüklerinin kitabımız “Kur’ân” ile bir alâkası yoktur. Burada sözcüklerin lâfzı değil, manaları kastedilmiştir. Alak sûresinin tahlilinde “اقرأ - ikra’” emrinin ne anlama geldiği açıklanırken de belirtildiği gibi, “Kur’ân” sözcüğü “dağınık şeyleri toplamak” anlamına gelmektedir. Bu âyetlerdeki “toplanan şeyler”, insanın kendi hayatında yapmış ve yapmamış olduğu şeylerdir.
“CEM”İN “KUR’ÂN”DAN ÖNCE GELİŞİ: 17. âyette, cem’ahu “onun birleştirilmesi” anlamındaki “جمعه - cem’ahu” sözcüğünün “onun toplanması” anlamına gelen “قرأنه - kur’ânehu” sözcüğünden önce yer alması, Arapçadaki ses uyumu [seci’] gereğidir. Yoksa birleştirme işleminin toplama işleminden önce yapılacağı anlamına gelmez.
“BEYÂN” SÖZCÜĞÜ: 19. âyette geçen “بيان - beyân” sözcüğü “bir şeyin delilleriyle ortaya konması, ilân edilmesi” demektir. Ancak sözcük “kapalı bir şeyin açıklanması” olarak anlaşılmamalıdır.
Bu âyetteki “بيانه - beyânehü” ifadesi, genellikle “Kur’ân’ın açıklanması” anlamını verecek şekilde çevrilmiş ve insanlar maalesef yanıltılmıştır. Bu âyetlerdeki zamirler, 13. âyette geçen “ماقدّم و اخّر - mâ kaddeme ve ahhara” ifadesindeki “ما - mâ” edatına racidir [dönüktür]. 13. âyetteki “ma [şey]” edatı da, inançsız insanların yaptıkları ve yapmadıkları için kullanılmış olup, zaten âyetler de “o inançsız insanın yaptıkları ve yapmadıklarının kanıtlarıyla açıklanması [ilân edilmesi] Bizim üzerimizedir” anlamındadır.
19. âyetin başındaki “ثمّ - sümme [sonra]” sözcüğünden, inançsız insanın yaptıklarının ve yapmadıklarının sonra, yani âhirette herkese gösterileceği ve böylece inançsızların bir taraftan hesap verirken diğer taraftan da rüsva edileceği anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’ân’da bu anlamı doğrulayan aşağıdaki gibi birçok âyet mevcuttur:
Ve Söz üzerlerine vaki olduğu [gerçekleştiği]zaman onlar için, insanların âyetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara konuşan, arzdan bir dabbe çıkardık. Neml; 82.
ÖNEMLİ BİR UYARI: Bu sûreyi esas mesajının ekseninden çıkaran ve Razi’nin de beyan ettiği gibi Kur’ân’ı tartışılır hale getirenler, yukarıda alıntılanan rivâyetler ve bu rivâyetlere göre Kur’ân’ın anlamını saptıran yorumculardır. Çünkü yukarıdaki pasaj bugüne kadar tamamen İbn-i Abbas rivâyetine uygun olarak rivâyetlerdeki anlamların parantez içi ilaveler şeklinde âyetlere sokuşturulması sûretiyle değerlendirilmiştir. Biz ise bu yaklaşıma karşı çıkıyor, âyetleri kendi konumunda [sûrenin söz akışına uygun olarak] ek ve eksiltme yapmadan, parantezleri âyet bünyesine ilâve yapmak için değil, sadece âyetteki sözcüklerin ne anlama geldiğini daha iyi ortaya koymak için kullanmış bulunuyoruz.
Yukarıdaki pasajı İbn-i Abbas rivâyeti doğrultusunda yorumlayanların yaptıkları yorumlarda çok önemli olan üç husus dikkatlerden kaçırılmamalıdır:
Üzücü olan, bugüne kadar hiçbir Müslüman’ın bu âyet üzerine zihnini yormaması ve bu duruma karşı çıkmamış olmasıdır.
20,21. Âyetler: Hayır… Hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.
Bu iki âyette inkârcıların nasıl akılsızlık yaptıklarına değinilmiştir. Hatırlanacak olursa, inançsızların kıyâmet gününü yalanlamalarının arkasındaki asıl sebebin, hayatlarını fücûrla geçirmek istemeleri olduğu bildirilmişti. Bu âyetlerde de ebedî ve çok değerli şeylerin geçici ve basit şeyler için göz ardı edildiği gündeme getirilmiş ve bu davranışta bulunanların aldanmış ve akılsız olduğu ima edilmiştir.
Buradaki ifadeler farklı üslûpla Kur’ân’da iki yerde daha mevcuttur:
Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra ona cehennemi hazırlarız; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. İsra; 18.
Onlar [insanlar] aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar. İnsan; 27.
Aslında Kur’ân, dünyanın âhirete tercih edilmesi konusu üzerinde çok durmuştur. Bu önemli konuyu sık sık gündeme getiren âyetlerin bir kısmını aşağıda sunuyoruz:
İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler süslü gösterilmiştir. Bunlar iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa Allah, varılacak yerin bütün güzellikleri yanında olandır. De ki; “Size, bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvalı kullar için Rablerinin yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, -içlerinde ebedî kalmak üzere- hem tertemiz eşler var, hem de Allah’tan bir rıza vardır. Allah, o kulları iyi görendir.” Âl-i Imran; 14,15.
Basit hayat [dünya hayatı] , sadece eğlence ve oyundur. Son Yurt [Âhiret Yurdu] ise, takvalı davrananlar için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? En’âm; 32.
Tövbe; 38. Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda sefere çıkın” denilince olduğunuz yere çakılıp kaldınız. Yoksa âhiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat dünya hayatının değerleri âhiretin yanında ancak çok azdır.
İşte sınırları aşanları ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ve âhiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha süreklidir. Ta Ha; 127.
Ve bu iğreti yaşam sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Son yurt ise işte odur gerçek hayat. Keşke bilmiş olsalardı. Ankebut; 64.
Fakat siz şu basit hayatı tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve devamlı kalıcıdır. A’lâ; 16,17.
Bu konuyla ilgili olarak şu âyetlere de bakılabilir: Zühruf 35, Yusuf 109, Rad 26, İbrahîm 3, Nahl 30, 41, İsra 21, A’râf 169, Nisa 77.
22,23. Âyetler: Yüzler var ki o gün apaydınlıktır, sadece Rabblerine nazar edicidirler.
22. ve 23. âyetlerde inançlı, 24. ve 25. âyetlerde de inançsız insanların ölüm anları sahnelenmiş olup bu sahneler âhirete değil, dünyaya ait sahnelerdir. Zaten 26–30. âyetlerde bu manzaraların dünyaya ait olduğu iyice netleşmektedir. Dolayısıyla bu sahneler, kıyâmet gününün birinci aşaması olan ölüm ile ilgilidir.
22. âyetteki “يومئذ - o gün”, yukarıda 13. âyette de belirttiğimiz gibi, “gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği ve inançsız insanın ‘kaçacak yer neresi var!’ diye kaçacak delik aradığı gün”dür. Yani ölüm anıdır.
22. âyetteki “ناضرة - nâdıratün” sözcüğü, her şeyin tazesi için kullanılır. Parlak yeşil olan maddelere de “احضرناضر - ahdarün nâdırın” denir. Bu durumda âyetin anlamı, “yüzler vardır parlaktır, tazeciktir” demek olur ki, bu ifade ile harap olmamış, pörsümemiş, mutluluktan ve sevinçten ışıl ışıl parlayan yüzlerin [kimselerin] varlığı dile getirilmiştir. “Yüzler” ifadesinden, “kimseler”in anlaşılması, âyette “cüz’iyyet mecaz-i mürseli” sanatının kullanılması dolayısıyladır. Yapılan bu sanatla insanların yüzleri zikredilerek kendileri kastedilmiştir.
Eski dönemlerde, 23. âyetteki “sadece Rablerine bakıcıdırlar” ifadesinden, bu sahnenin âhirete ait olduğu anlaşılmış ve “نظر - nazar” sözcüğünün de anlamı kaydırılarak müminlerin âhirette Allah’ı görecekleri iddia edilmiştir.
Lisanü’l-Arab’a göre “nazar” sözcüğünün anlamı “karşı karşıya gelmek” demektir. Gözle bakılmasa, görülmese de karşı karşıya bulunmak, “nazar” için yeterlidir. Hatta gözleri görmeyenler de “nazar” edebilirler. Buradan hareketle, bir işi göreceği, bitireceği umulan kimsenin ya da makamın karşısında durmaya, göz bebeğini ona yöneltmeye “nazar” denilir olmuştur.
Şu hâlde, Rabbe nazar etme ’nin, Allah’a gözle bakmakla ve Allah’ı görmekle alâkası yoktur. Dolayısıyla Kelâm ilmindeki “رئيةاللّه - rü’yetüllâh [Allah’ın görülmesi]” bahsinin de burada konu edilmesinin bir yararı bulunmamaktadır.
Bu bilgiler ışığı altında âyetlere dönecek olursak, “nazar” sözcüğünün “bir kimsenin karşısında beklemek, kapısı önünde durmak” şeklindeki anlam içeriği dolayısıyla âyetlerden “inançlı insanların ölüm anlarında Rabblerinin huzurunda nimetler umarak, aydınlık yüzlerle bekledikleri, yani Allah’a aydınlık yüzlerle nazar ettikleri” anlamı çıkmaktadır.
İnançlı insanların ölüm anlarındaki mutluluklarını anlatan bu âyetler gibi, onların âhiretteki mutluluklarını anlatan âyetler de mevcuttur. Örneğin:
Ebrâr [iyiler, yardım severler] kesinlikle nimet [mutluluk] içindedir. Tahtlar üzerinde nazar edicidirler [Rablerinin nimetleriyle yüz yüzedirler] . Yüzlerinde nimetin [mutluluğun] aydınlığını görürsün. Muttaffifin; 22,24.
Sonuç olarak 22. ve 23. âyetler, yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda şöyle takdir edilebilir: “O gün [ölüm günü] bu dünya ile ilgili hiçbir şeyi dikkate almayan; maldan, mülkten, servetten, makamdan, mevkiden, eşten, dosttan ayrılığı hiçe sayan; sadece ve sadece Rabblerine yönelmiş, O’ndan, geride bırakacaklarından daha iyi nimetler uman; aydınlık yüzlü, mutluluktan uçan, ölümü hiçe sayan, ‘bir an evvel öleyim de geçici dünyadan kurtulup ebediyet yurduna, esas hayatıma varayım, gerçek nimetleri tadayım’ diye bekleyen mutlu, sevinçli insanlar vardır.”
24,25. Âyetler: Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar/kaşları çatıktır. Zannederler ki kendilerine bel kıran yapılacaktır.
22. ve 23. âyetlerde inançlı insanların, bu âyetlerde de inançsızların ölüm anları anlatılmıştır. İnançsız insanlar mutsuzdurlar. Çünkü yaptıkları ve yapmadıkları derlenip toparlanıp kendilerine gösterilmiştir ve onlar da başlarına ne büyük bir felâketin gelmek üzere olduğunu anlamışlar, bu en büyük felâketi yaşayacaklarından emin olmuşlardır. İşte bu yüzden durumları “Zannederler ki kendilerine belkıran yapılacaktır” ifadesi ile tasvir olunmaktadır.
فاقرة - fâkırah belkıran Bu sözcük aslında “devenin burnunu dağlamakta kullanılan alet”in adıdır. Esmaî’ye göre de “kemiğe değinceye kadar devenin burnunu koparmadan kesmek, sonra da o kesilen yere, sayesinde o devenin güdüleceği bir ağaç parçası yerleştirmek, yani halka takmak” demektir.
Mübered’e göre ise “kişinin belini kıran büyük bir belâ” demektir. Bu sözcüğün esas kaynağı, omurga kemikleri dizisi anlamındaki “الفقرة - el fekratü” ve“elfekarat” kelimeleridir. [Lisanü’l-Arab , c: 7, s: 141, “fakr” mad.]
Lisanü’l-Arab’ın verdiği bilgilere dayanarak “فاقرة- fâkırah” sözcüğünün anlamının “kişinin omurga kemiklerini kıran büyük belâ” olduğu söylenebilir. Bu tanımdan, “kişinin özgürlükleri elinden alınarak [burnuna halka takılarak], omurga kemiklerini [belini] kıracak şiddette eziyetlere maruz bırakılması” anlaşılabilir.
Demek oluyor ki, inançsız insan o gün her şeyin bittiğini anlamış, büyük belâya çarptırılacağını, belinin kırılacağını fark ederek suratını asmış, kaşlarını çatmıştır.
Kur’ân’da inançsız insanların âhiretteki hâllerini anlatan, bu halleri bir tiyatro sahnesi gibi canlandıran çok sayıda âyet vardır. Bu âyetler herkes tarafından bilindiği için burada örnek vermeye gerek duymuyoruz.
26–30. Âyetler: Hayır… Hayır… O köprücük kemiklerine dayandığı, “Kim tedavi edicidir!” denildiği, onun [can çekişen kişinin] bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı ve bacak bacağa dolaştığı zaman, işte o gün sevk [sürülüp götürülmek] sadece Rabbinedir.
26. âyetteki “ كلاّ - kella / Hayır… Hayır…” ifadesi ile 21. âyette değinilen inançsız insanların “basit, iğreti, gelip geçici dünya nimetlerini ebedî âleme ve nimetlere tercih etme mantığı” reddedilmektedir.
27. âyette geçen “راق - râk” sözcüğü, “رقية - rukye” sözcüğünden türediği dikkate alındığında “üfürükçü ve muskacı” anlamına gelir ki, Kur’ân’ın indiği dönemde bu sözcükle “hekimlik ve eczacılık” kast edilirdi. Sözcüğe bu anlam verilirse, âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “Yok mu bu adamı tedavi edecek hekim, şifa verecek ilaç?”
Ancak “الرّقى - raky” sözcüğü “terakki” manasına da gelmektedir. Sözcüğün bu anlamı itibara alındığında ise âyet; “Bu kişinin canını alacak, bu sıkıntıdan kurtaracak kimdir, var mı böyle birisi?” şeklinde anlaşılır. Âyete verilecek bu anlam, umutsuz hastalar ve aşırı yaşlılar için Türkçedeki “Allah çektirmese”, “Allah kurtarıverse” gibi umutsuzluk ve çaresizlik belirten ifadelere karşılık gelmektedir.
29. âyette geçen “السّاق - sâk” sözcüğünün lügat anlamı “zor iş, müthiş olay” demektir (Lisanü’l-Arab, c: 4, s: 752, “sevk” mad.) Bu sözcük genelde lügat anlamıyla kullanılır. Arapçada bacağa “sak” denilmesinin sebebi, vücudun ağırlığını taşıyan organ olmasından ve insanın yaptığı en zor, en ağır işleri onunla yapmasındandır.
“Bacağın bacağa dolaşması” deyimi ise hem Türkçedeki “derbederlik, şaşkınlık ve buna bağlı hâlsizliği; hem takatten düşüp iki ayağı da hareket ettirememeyi; hem iki ayağın birbirinden ayrılmadan birbirine yapışık olarak kalmasını; hem de çırpınırken ayakların birbirine dolaşmasını” ifade etmektedir. Fakat deyim esas olarak “zor işlerin birbirine sarılıp sorunlar yumağı hâline gelmesi, derdin derde eklenmesi” anlamındadır. Bu durumda âyetteki “Bacağın bacağa dolaştığı zaman” ifadesinden; “kişinin dünyadan, dünyanın tatlarından kopup ayrılma ve bir daha dönemeyecek olma sıkıntılarını duyduğu ve bu sıkıntılarının bir araya geldiği zaman” veya “kişinin ailesini, çoluk çocuğunu, tüm sevdiklerini bırakıp gitme sıkıntısı duyduğu ve bu sıkıntının dostlarının üzüntüleri, düşmanlarının veya rakiplerinin de sevinçleriyle birleştiği zaman” anlamları çıkarılabilir. Aslında 26-30. âyetlerin ifade ettiği anlamlarda Türkçeye yerleşmiş pek çok deyim bulmak mümkündür.
Bütün bu anlamlar dikkate alınarak 26–30. âyetlerin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Can ümüğe gelip de kişinin çevresindekiler ‘bunu kim kurtarır, kim tedavi eder’ diye doktor, ilâç arama derdine düşünce; kişi tüm umutların bittiğini kabullenip artık ayrılık vakti olduğunu anlayınca; sıkıntılar üst üste binip de bacak bacağa dolaşınca; işte o gün sevk sadece Allah’adır. Durmak, beklemek başka yere gitmek mümkün değildir. Mecburî istikamet sadece Allah’adır.”
Hatırlanacak olursa, 12. âyette de kaçacak delik arayan imansız kimseye “O gün varıp durmak sadece Rabbinedir/O gün varılıp durulacak yer sadece Rabbinin huzurudur” diye cevap verilmişti.
31, 32. Âyetler: Ve işte o, doğrulamadı ve destek vermedi, ama, yalanladı ve geri durdu.
31. âyetin başında bulunan “ف - fe” bağlantı edatı, bu iki âyetin daha önceki bir cümlenin devamı olduğunu göstermektedir. Bize göre bu âyetler, sûrenin “O insan kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor?” anlamındaki 3. âyetini teşkil eden cümlenin devamıdır. Araya, ölüm anında çokça pişmanlık duyan günahkâr insanın psikolojik çöküşünü açıklayan, aklı ve mantığı devreye sokarak bu ürpertici projeksiyondan ibret alınmasını sağlayan anlatımlar girmiştir.
Yukarıdaki âyetler, 3. âyetle birlikte mütalâa edildiğinde, bu üç âyet için şöyle bir takdir yapılabilir: “İşte o, yani kemiklerin bir araya getirilemeyeceğini zanneden insan, din gününü/âhireti doğrulamadı; Mâûn sûresinde anlatılan insan gibi, sosyal konularda destekçi de olmadı, hep geri durdu, hep kendi geçici çıkarını ön plânda tuttu.”
33. Âyet: Sonra da gerine gerine ehline [ailesine, arkadaşlarına] gitti.
Yani; “İnançlı ve vicdanlı insanın yapmayacağını yaparak, kasıla kasıla, ölmeyecek ve hiç hesap vermeyecek gibi, kendinden emin bir eda ile ehlinin, ailesinin ve arkadaşlarının yanına gitti.”
Bu âyetler, yukarıda söylediğimiz gibi, klâsik kaynakların isim vererek belirlediği bir insanın belirli tavırları üzerine indiğini doğrular mahiyettedir. Ancak o kişinin ismi bildirilmediği için, inançsız insandan sadece o belirli kişiyi değil, aynı davranışı gösteren tüm inançsız insanları anlamak gerekir. Zaten sebebin özel olması da hükmün genel olmasına engel teşkil etmemektedir.
34,35. Âyetler: Çok yakın sana, hem de çok yakın! Yine, çok yakın sana, hem de çok yakın!
Bu âyetlerdeki ifadeler, Türkçedeki “Görürsün sen, görürsün!”, “Yazıklar olsun sana!”, “Sana belâ gerek, belâ!” ifadeleri gibi tehdit ifadeleridir. Önceki âyetleri de dikkate alarak bu âyetler şu şekilde takdir edilebilir:
“Sen yakında belânı bulacaksın. Ölüm gelince gerçeği anlayacaksın, pişman olacaksın ve kaçacak delik arayacaksın. Çevrendekiler ölmemen için doktor arayacaklar, ilâç arayacaklar, ya da ‘şundan biran evvel kurtulsak’ diyecekler. Ama gidiş sadece Rabbinedir, sevk sadece Rabbinedir!”
36. Âyet: Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?
Bu âyet, o inançsız insanın kendini bu dünyada yükümlü tutulmayan, herhangi bir vazife emredilmeyen, yasak konulmayan ve âhirette yaptıkları için hesap vermesi gerekmeyen, başıboş, manasız bir varlık sanmaması gerektiğine işaret etmektedir.
Âyette geçen “سدى - südâ” sözcüğünün anlamı “ihmal edilmiş, dikkate alınmamış, başıboş bırakılmış” demektir. Bu sözcük genellikle sahipsiz, arazide başıboş dolaşan, istediği yerden istediğini yiyen ve kimsenin etinden, sütünden ve gücünden istifade etmediği deve için kullanılır. (Lisanü’l-Arab, c: 4, s; 542 “südâ” mad.)
Lisanü’l-Arab’taki açıklamalar dikkate alınarak âyetten şu anlam çıkarılabilir: “O inançsız insan herhangi bir yükümlülüğünün olmadığını, yaratıcının kendisini başıboş deve gibi canının istediği yerden istediğini yesin diye yarattığını, kendisine verilen akıl ve zekâdan sorulmayacağını mı sanıyor? O deve değildir. Onda devede olmayan donanım vardır. Bu donanım dünya için değil âhiret yurdu içindir. O başıboş bırakılmayacaktır; istese de istemese de âhiret yurduna götürülecektir.”
Kıyâmet sûresinde “insanın başıboş bir yaratık olmadığı ve sürekli kontrol altında tutulduğu” şeklinde tek bir soru cümlesiyle yapılan bu uyarı, Kur’ân’ın değişik yerlerinde detay verilmek sûretiyle tekrarlanmıştır:
Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde bir takım koruyucular bulunmasın. Tarık; 4.
Sizi gerçekten boş yere yarattığımızı ve sizin gerçekten Biz’e döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Müminun; 115.
Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını arttırmaları için mühlet veriyoruz. Ve onlar içindir alçaltıcı azap. Âl-i Imran; 178.
Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Hüküm verdikleri şey [ilke olarak benimsedikleri inançları] ne kötüdür! Ankebut; 4.
Bu konu ile ilgili şu âyetlere de bakılabilir: Casiye 21, Kehf 102, Ankebut 2, 4, Muhammed 29, Tövbe 16.
37–39. Âyetler: O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi? Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış, sonra da düzene koymuştur ki ondan da iki eşi, erkek ve dişiyi var etmiştir.
1. ve 2. âyetlerde “Kıyâmet gününe kanıt gösteriyorum!” ve “O çok kınayan nefse de kanıt gösteriyorum!” ifadeleriyle işaret edilen kanıtlar, bu âyetlerle anlatılanlardır. Bu üç âyetteki kanıtlar, Rabbimizin mucizelerinden başka şeyler değildir. Rabbimiz bu üç âyette bildirdiği mucizelerini hem 1. ve 2. âyetlerde bahsettiği “kıyâmete” ve “çok kınayan nefse”, hem de 40. âyette sözünü ettiği kendindeki “ölüleri diriltecek güç”e kanıt göstermektedir.
Rabbimiz tarafından kanıt gösterilmiş olan bu biyolojik mucizelerin müminler tarafından iyice araştırılıp öğrenilmesi gerekmektedir. Bu mucizelerin kendilerinden çok inançsızlara lâzım olduğunu düşünen inançlı insanların, bunları öğrenip anlatmak sûretiyle inançsızları da inanmaya yönlendirmeleri gerekmektedir. Bu gereklilik, “hakkı tavsiye etmek” bağlamında ele alınması ve asla ihmal edilmemesi gereken dinî bir görevdir.
İnsanın yaratılışı ile ilgili biyolojik mucizelerden ikisi, “meni” ve “nutfe ile alak”tır. Bunlarla ilgili olarak Necm ve Alak sûrelerinin tahlillerinde bir miktar açıklama yapılmıştı. Bu nedenle hem daha önce değinilen bu mucizeler, hem de âyetlerde geçen diğer mucizelerle ilgili olarak Kur’ân Araştırmaları Grubu’nun “Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize ” adlı eserinden daha detaylı alıntılar yapılmış ve bu alıntılar sûrenin sonuna eklenmiştir.
40. Âyet: Peki, bu [bütün bunları yapan], ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren]değil midir?
Bu soru sadece inançsızlara değil, akıllı olan her insana yöneltilmiş bir sorudur. Çıkarlarının kölesi olmamış akıllı insanların bu soruya verecekleri cevap “Evet, tüm bunları yapan, ölüleri de diriltir!” sözlerinden başka bir şey olamaz.
Bu soru insanlara sadece bu âyette değil, bu soruya cevap olabilecek açıklamalarla birlikte birçok âyette daha işlenmiştir:
Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır ama onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler. Kaf; 15.
Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, - [bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için- şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir alakdan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahîmlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. İşte bu [gösteriyor ki], şüphesiz Allah hakktır [gerçektir]. Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir. Kıyâmet ise şüphesiz gelicidir. Kesinlikle onda şüphe yoktur. Ve muhakkak ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir. Hacc; 5-7.
Hacc süresinin 5-7. âyetlerindeki konular, Müminun sûresinin 12-16. âyetleri ile Fussılet sûresinin 39. âyetinde de aynen geçmektedir.
Onun için insan neden yaratıldığına bir baksın. Atan bir sudan yaratıldı. [O su] Sulb ile göğüs kemikleri arasından çıkar. Elbette Allah onu döndürmeye gücü yetendir. Tarık; 5–8.
Ahkâf 33: Onlar Allah’ın gökleri ve yeri yaratan, onları yaratmakla yorulmayan ve ölüleri diriltmeye de kadir olan olduğunu görmediler mi? Evet, şüphesiz ki O her şeye güç yetirendir.
Bu, âyetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve: “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, kendilerinin aynı olan insanları yaratmaya da kadir olduğunu ve onlar için şüphe edilmeyen bir vade takdir etmiş olduğunu görmediler mi? Fakat zalimler, inkârlarında yine de dayattılar. İsra 98,99.
Bir zamanlar İbrahîm de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. [Allah] :“İnanmadın mı ki?” dedi [buyurdu] . [İbrahîm] : “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye” dedi. [Allah] buyurdu ki: “ Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça kıl [bırak]. Sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bakara; 260.
Görüldüğü gibi, konuya son örnek olarak verdiğimizBakara 260. âyet , Allah’ın ölüleri diriltebileceğinin bilfiil ispatı durumundadır. Bu âyette, İbrahîm peygamberin kuşları kendine ısındırırken kendisi ile kuşlar arasında oluşacak bağa işaret edilmiş ve bu bağ Allah’ın ölüleri nasıl dirilteceği ile ilişkilendirilmiştir. Buna göre; İbrahîm peygamber ile kuşlar arasında oluşan bağ nasıl kuşların İbrahîm peygamberin kontrolüne girip ona dönmelerini sağlıyorsa, Allah ile canlı ve cansız varlıklar arasında oluşturulmuş bağlar da her şeyin Allah’a dönmesini sağlamakta, bunun için Allah’ın “ol!” demesi yeterli olmaktadır.
Bakara sûresinin 260. âyeti hakkında, ilk dönem tefsircilerinin adıyla ortaya atılmış bir takım gerçek dışı rivâyetler ve açıklamalar mevcuttur. Bu anlatılarda, kuşlar parçalanıp etleri karıştırılmakta ve bu etler muhtelif dağlara lokma lokma dağıtılmaktadır. Daha sonra ise parçalanıp etleri dağlara dağıtılmış bu kuşlar İbrahîm (as)’in çağrısıyla canlanarak koşup ona doğru gelmektedir. Ne var ki, bu uzun anlatıların hiç biri de âyetin cümle yapısına uymamaktadır.
Sonuç olarak; Allah’ın yukarıda anlatılan mucizelerini tanımış akıllı bir insanın “Peki, [bütün bunları yapan] o, ölüleri diriltmeye kadir değil midir?” anlamındaki 40. âyete aşağıdakinden başka bir cevap vermesi beklenemez:
“سبحانكبلى - sübhaneke belâ! [Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, elbette Kadir’sin.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ