







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
Kureyş suresi Mekke`de 29. sırada inmiştir. Fakat, Dahhak ve Kelbî gibi Kur`an bilginleri bu surenin Medine döneminde indiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki surenin üslûbu ve surede Kureyş kabilesinin muhatap alınışı, surenin Mekkî olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca, yakında olan şeyleri göstermek için kullanılan "هذا haza (bu)" işaret sıfatı, 3. ayette "ربّ هذا البيت Rabbe haza l beyt (bu beytin Rabbi)" ifadesinde "البيت beyt" için kullanılmıştır. "Beyt" sözcüğü de Kâbe`yi işaret ettiğine göre, surenin muhatapları Mekkeliler, sure de Mekkî olmalıdır.
Tin suresinde "kanıt, tanık" olarak gösterilen " البلد الامين el beled ül emin (güvenli kent)" halkı, bu surede kendi içlerinden bir bölümü ile; "güvenli kent"in avantajlarını kullanan ve sureye de isim olan "Kureyş" ile yeniden gündeme getirilmiş ve tüm insanlığa yönelik olan uyarı mesajı, Kureyş`in şahsında yapılmıştır.
Bazı bilginler Kureyş suresini, Fil suresi ile birlikte tek bir sure olarak kabul etmişlerdir. Bu kabule gerekçe olarak gösterilen hususlar ise;
- her iki sure ayetlerinin teknik yapıları arasında birbiriyle ilişkilendirilebilir özellikler bulunması,
- Halife Ömer gibi kimselerin bu sureyi namaz kılarken Fil suresi ile birlikte, araya besmele koymadan arka arkaya okudukları hakkında rivayetler olması ve
- Ubey b. Ka`b`ın mushafında bu iki surenin ardı ardına, arası besmele ile ayrılmadan yer almasıdır.
Ancak bu gerekçeler, bizim için kabule değer gerekçeler değildir. Öncelikle, teknik gerekçeler yeterli değildir. Sonra, kim olursa olsun, bazı kişilerin iki sureyi besmele ile ayırmadan okuması da bu konuda bir delil olarak ileri sürülemez. Çünkü Kur`an`ın tüm sureleri besmele ile ayırılmadan okunabilir, hiçbir sakınca yoktur. Nihayet, ashabın çoğunluğunun kanaati ile Halife Osman`ın İslâm dünyasının merkezlerine gönderdiği mushaflarda bu iki sure arasına besmele konulması, bunların iki ayrı sure olduğuna kesinlik kazandırmıştır.
Kureyş suresinde; özellikle rant (akar) sahibi kimselerin, kendilerine bu rantı sağlayana karşı duyarlı olmaları ve emek karşılığı olmadan elde ettikleri nimetlerin karşılığını da mutlaka ödemeleri gerektiği, Kureyş`in şahsında tüm insanlığa bildirilmiştir.
Rahman Rahîm Allah adına
Ayetlerin meali:
1, 2- Kureyş`in güvenliği esenliği için -kış ve yaz seferlerinde güvenlik esenlikleri-
3, 4- öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan, bu Beyt`in Rabbine kulluk etsinler.
Ayetlerin tahlili:
1. Ayet:
Kureyş`in güvenliği esenliği için;
Kureyş kabilesi
Tarih kitapları ve ansiklopedilerde, peygamberimizin İslâmiyet`i tebliğ ettiği dönemde Mekke`deki halkın atası olarak kabul edilen ve peygamberimizin de mensubu olduğu Kureyş`in asıl adının "Fihr" yahut "Nadr" olduğu bildirilmektedir. Bu bilgilere göre, Kinane kabilesinin bir kolu olan Kureyş kabilesi; Nevfel, Zühre, Mahzum, Esed, Cumah, Sehm, Ümeyye, Haşim, Teym ve Adiy adlarındaki on koldan oluşmuştur. Kabileye adını veren kişiden başlamak üzere peygamberimizin soy kütüğü de şu şekilde sıralanmıştır: Kureyş (Fihr veya Nadr) - Galib - Lüey - Kâab - Mürre - Kilâb - Kusay (Zeyd) - Abdümenaf (Muğîre) - Hâşim (Amr) - Abdülmuttalib (Şeybe) - Abdullah - Muhammed.
İslâm`ın gelişinden önce, cahiliye döneminde Mekke yönetimini elinde tutan Kureyş kabilesi, Kâbe`nin çevresindeki "harem" içinde bulunan bir kuyunun yanı başına dikilmiş Hübel adlı bir puta tapmakta idiler. Bu put, henüz puta tapıcılığın Hicaz`a girmediği bir sırada, Kâbe ve Hicaz başkanlığı Huzaalılarda iken, başkanları olan Amr b. Luhay tarafından, gitmiş olduğu Suriye`den getirilmiştir. Suriye halkı tarafından yağmur yağdırması ve çeşitli dilekleri yerine getirmesi için tapınılan bir çok puttan biri olan ve kırmızı akikten yapılmış, sağ eli kırık bir insan şeklindeki Hübel`e sonradan altından bir el takılmıştır. Amr`ın Suriye`den getirdiği zaman Kâbe yakınındaki Zemzem kuyusunun üst tarafına yerleştirilen put, zamanla Hacer-i Esved (Kâbe duvarındaki ünlü kara taş) kadar saygı görmüş ve Kâbe`nin içine taşınmıştır.
Kureyş kabilesi, Hübel haricinde, yine Zemzem kuyusu yanında bulunan, İsaf ve Naile adlı iki puta daha taparlar ve bunların önünde kurbanlar keserlerdi. Rivayetlere göre bu putlar, Bağy oğlu Yusuf (İsaf) adında bir adam ile Dîk kızı Naile adında bir kadın iken, Kâbe içinde zina etmişler ve Allah tarafından taş hâline getirilmişlerdi (!).
Bu büyük putlardan başka her ailenin evinde, meselâ yola çıkarken hayvanına binmeden önce, yoldan döndüğünde ailesini görmeden önce elini yüzünü sürdüğü putlar da mevcuttu.
القريش Kureyş sözcüğü, anlamı; "kazanmak, toplamak, toplanmak, araştırmak" olan "karş, kırş" sözcüklerinin ism-i tasğiridir (küçültme anlamı içeren kalıbıdır).
Kureyş kabilesine bu ismin veriliş nedenleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür:
1- Daha önceleri dağınık yaşayan kabile, sonradan bir araya toplanıp birlikte yaşamaya başladığı için bu isim verilmiştir.
2- Mal toplayan, ticaretle uğraşan, kazanan kimselerden oluşan kabileye, bireylerinin bu özellikleri dolayısıyla "kazanmak, toplamak" anlamındaki bu isim verilmiştir.
3- Kabile olarak hacılar arasında bulunan ihtiyaç sahiplerini araştırıp, onların ihtiyaçlarını karşıladıkları için bu isim verilmiştir.
4- Lisan ül Arab`ın "قرش kırş" maddesinde yazdığına göre (Cilt 7, s 310, 311.); Muaviye, İbn-i Abbas`a Kureyş kabilesine bu ismin veriliş nedenini sormuş o da: "Denizlerde `kırş` adında bir canavar (köpek balığı) var. Bu hayvan çok güçlüdür; o başkalarını yer kendini kimse yiyemez, başka hayvanların üstüne çıkar, kimse onun üstüne çıkamaz" demiş ve şu beyti nakletmiştir:
"Kureyş denizde yaşayandır
İşte onun adı ile Kureyş`e kureyş denmiştir."
Kurtubî`nin verdiği bilgiye göre, İbn-i Menzur`un Lisan-ül Arab`ta şairinin ismini vermeden (sadece şairin şiiri demiş) bir beytini aktardığı şiir Tubba`ya aittir ve şiirinin devamı şöyledir:
"Zayıfı da, semizi de yer o, ve asla terk etmez
Orada iki kanatlıya hiçbir tüy bırakmaz.
İşte ülkeler arasında Kureyş kabilesi de böyledir
Onlar, ülkeyi hızlı bir şekilde yer bitirirler."
Bu açıklamalara göre de Kureyş; "Küçük köpek balığı, küçük deniz canavarı" anlamındadır.
İlâf
Ayette geçen " إيلاف ilâf" sözcüğü, "bin sayısının adı" olan "elf" kökünden türemiş bir sözcüktür. "İlâf" sözcüğünün esas anlamı; "sevmek, bir şeyleri birleştirmek, üst üste koymak" demektir. Zaten o dönemde kullanılan en büyük sayı olan "bin" sayısı da bir takım sayıların toplanmasından başka bir şey değildir. Yine bu sözcükten türetilmiş ve ince iplerin birbirine sarılması suretiyle yapılmış urgan ve halata verilen isim olan dürülü, bükülü ip manasındaki "habl-i müellef" sözcüğü ile kitap hazırlamak manasındaki "te`lif" sözcüğü de, esas olarak özlerinde birleştirmeyi, toplamayı ifade etmektedir.
"İlâf" sözcüğünün farklı kıraatleri (okunuşları) söz konusu olmakla birlikte, kıraat farklılıkları anlam farklılığı yaratmaz. Dil bilimciler "ilâf" sözcüğü için, aslında birbirinden çok farklı olmayan üç anlam kabul etmişlerdir:
- Sevmek, peşinden ayrılmamak, ünsiyet etmek.
- Alışmak, ayrılmamak.
- Hazırlanmak, teçhizatlanmak.
Sözcüğe bu anlamlar verilmek suretiyle 1. ayet aşağıdaki şekillerde meallendirilebilir:
- Kureyş`in sevmesi, peşinden ayrılmaması (bırakmaması) ve ünsiyeti nedeniyle...
- Kureyş`in alışmışlığı, bırakmaması nedeniyle...
- Kureyş`in hazırlanması, teçhizatlanması nedeniyle...
2. Ayet:
Kış ve yaz seferlerinde güvenlik-esenlikleri
Yaşadıkları arazilerin çorak ve verimsiz olmasına karşılık Kâbe`nin dokunulmazlığı, Kureyşliler için paha biçilmez (değeri ölçülmez) bir nimet teşkil etmiştir. "Fil olayı" da, Arap Yarımadası`nın her tarafında hem Kâbe`nin hem de onun Kureyş`ten olan bekçilerinin ve koruyucularının saygınlığını pekiştirmiş, onların güven içinde gezebilmelerine, gittikleri her yerde itibar görmelerine ve korunmalarına sebep olmuştur. Dolayısıyla Kureyşliler, güneyde Yemen`den başlayıp kuzeyde Şam`a kadar uzanan iki büyük ticaret yolu açmışlar, kışın Yemen`e yazın Şam`a giden iki büyük ticaret kervanı oluşturmak suretiyle emniyet içinde bol kazançlar sağlamışlardır. İşte bu ayet, Kureyşlilerin yazın ve kışın yapılan bu ticarî seyahatleri bir alışkanlık, hatta bir gelenek hâline getirdiklerini vurgulamaktadır.
3. Ayet:
öyleyse bu Ev`in Rabbine kulluk etsinler.
Yani; "Eğer Allah`ın başka nimetlerinden dolayı kulluk etmiyorlarsa, hiç değilse alışmış oldukları, uzun yıllardır yapmış oldukları güvenli ve bol kazançlı ticarî seferlerinin kendilerine sağladığı mutluluk ve esenlik için bu Ev`in Rabbine kulluk etsinler."
Bize göre bu ayetteki mesajın doğru anlaşılabilmesi için, öncelikle "bu Ev" ve "bu Ev`in Rabbi" ifadeleri üzerinde önemle durulması gerekmektedir.
"هذا البيت bu Ev"
"Bu Ev" ile kastedilen; Beytüllah (Allah`ın evi), yani Kâbe`dir. Aşağıda sunduğumuz ayetlerde görüleceği gibi, Allah orası için "بيتى evim" ifadesini kullanmıştır. "بيت اللّه Allah`ın evi" ifadesi; "Allah`tan başkasına ait olmayan" demek olup, oranın kamu mülkü olduğu anlamına gelmektedir. Bu da demektir ki, orada sosyal meseleler görüşülür, sosyal problemler çözülür, topluma ait kararlar (eğitim, yasama, yürütme vs.) alınır.
"bu Ev`in Rabbi"
Rabb; "terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, programlayıp yöneten" demektir. Rabbin "ev"e izafe edilmesi, yani "ربّ هذا البيت bu Ev`in Rabbi" denilmesi ise, Kâbe`nin yapılışının ve işlevlerinin tümünün Allah tarafından programlanıp uygulandığını göstermektedir.
Gerçekten de o ev, Allah adına yeryüzünde yapılmış ilk evdir, orası bereketlidir, orada bolluk vardır:
Âl-i Imran; 96, 97: Şüphesiz, insanlar için mübarek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke`dekidir (Mekke`dekidir).
Onda apaçık deliller; İbrahim`in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt`i (Ev`i) haccetmesi Allah`ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.
Bakara; 125: Ve Biz bir zaman bu Beyt`i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim`in makamından kendinize bir musalla edinin. Ve Biz İbrahim ile İsmail`e: "Beytimi, hem tavaf edenler için, hem itikafçılar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutunuz" diye ahit almıştık
Maide; 97: Allah, Kâbe`yi; o "Beyt-i haram"ı, haram ayı, heydi (haccda oraya hediye olarak kesilen hayvanı) ve gerdanlıkları insanlar için bir ayağa kalkış kıldı. Bu, Allah`ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah`ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.
Hacc; 25-30: Şüphesiz inkâr edenlere, Allah`ın yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Haram`dan (dokunulmazlığı olan mescitten) alıkoyanlara ve orada zulümle yanlış yola saptırmak isteyenlere can yakıcı bir azaptan tattırırız.
Bir zamanlar Kâbe`nin yerini İbrahim`e, "Sakın bana hiçbir şeyi ortak
koşma; tavaf edenler, orada kıyam edenler, rükû edenler ve secdeye
varanlar için evimi tertemiz et!" diye hazırlamıştık.
Ve insanlar arasında haccı duyur; yürüyerek veya incelmiş (yorgun düşmüş) binekler üstünde her derin vadiyi aşarak sana gelsinler.
Ta ki kendilerine ait bir takım menfaatlere tanık olsunlar ve Allah`ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde belli günlerde O`nun adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, ve zorluk çeken fakiri doyurun.
Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evi / özgür evi (Kâbe`yi) tavaf etsinler.
İşte böyle! Ve kim Allah`ın yasaklarına saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirile gelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O halde o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.
İbrahim; 37: "Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir bölümünü namazı ikame etmeleri (kılmaları ve kıldırtmaları) için, senin dokunulmazlaşmış Ev`inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler (karşılığını öderler)."
Neml; 91: "Ben ancak her şeyin sahibi olan ve burayı haram (dokunulmaz) kılan bu şehrin (Mekke`nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanlardan olmam emredildi."
Kureyşliler, Kâbe`ye hacc ve umre için gelen binlerce insana verilen hizmetleri parsellemişlerdi. Her sülâlenin belirli bir görevi vardı ve Kâbe`nin bekçiliği, bakıcılığı, hacılara su dağıtımı, hacılara yardım, hacılara para toplama, yemek yedirme, hacıların mahkemeleşmesi, gibi bir çok iş Kureyş tarafından yapılmaktaydı. Bu kutsal turizm, Kureyşlilere tarifi zor bir üstünlük ve saygınlık yanında bol kazanç da sağlıyordu. Ama, Kureyşlilerin Mekke`de sürdükleri bu sefa, onların kendi gayretleri ile değil, Allah`ın Kâbe ile ilgili plânlarının sonucu oluşmuştu. Nitekim, Allah`ın Kâbe ile ilgili bu plânı günümüzde de yürümekte ve kutsal turizm bugün Suudî Arabistan devletini ihya etmektedir!
4. Ayet:
O ki, kendilerini açlıktan kurtararak beslemiştir ve her korkudan onları güvene kavuşturmuştur.
Bu ayette, o Ev`in sahibi ve Rabbinin, onları (Kureyşlileri) açlıktan kurtarıp doyurduğu ve korkudan da emin kıldığı bildirilmektedir. Yani Kureyşlilerin sırf emniyet içinde nimetlenmeleri sebebiyle bile yalnızca Allah`a kulluk etmeleri gerektiği anlatılmaktadır.
Kureyş`e verilen bu nimetlere, başka ayetlerde de dikkat çekilmiştir:
Ankebut; 67: Yoksa çevrelerinde insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen orayı güvenli haram (dokunulmaz) yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah`ın nimetine nankörlük mü ederler?
Kasas; 57: Ve "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız" dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, haram (dokunulmaz) bir yere (Mekke`ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.
Kureyşliler bu Ev`e sığınmadan önce dağınık durumdaydılar ve hiçbir saygınlıkları yoktu. Ama Mekke`de bir araya gelip Kâbe hizmetini üstlenince bütün Arabistan`da saygın bir duruma geldiler. O dönemde, Arabistan`ın hiçbir yerinde insanlar kendi kabile sınırları dışına çıkamazlar, her an bir saldırıya uğrama tehlikesi ile rahat uyuyamazlardı. Çünkü saldırıların sonucu ya ölüm ya da kölelikti. Kervanlar da ancak yolları üzerindeki kabilelerin ileri gelenlerine rüşvet vererek sağ salim ilerleyebilirlerdi.
İşte, cahiliye döneminde hiçbir kabilenin güvende olmadığı bir ortamda, Mekke`deki Kureyşliler bütün bu tehlikelerden tamamen emindiler. Çünkü, Mekke`ye bir düşman saldırısı olması söz konusu değildi. Kureyşliler de taşıdıkları "Kâbe`nin hizmetçileri" sıfatı ile, büyük ve küçük kafilelerle ülkenin her tarafında serbestçe dolaşırlardı ve kimse de onlara dokunmazdı. Hatta tek başına seyahat eden bir Kureyşlinin, "Ben Haremliyim" ya da "Ben Allah`ın haremindenim" demesi bile, onun saldırılardan kurtulması için yeterli olurdu.
Yukarıda çizilen bütün bu kompozisyondan, Kureyş`in sadece maddî çıkarlarla nimetlendirildiği anlaşılmamalıdır. Bize göre bu sureden, onlara (hatta tüm insanlığa) maddî değerler yanında manevî değerlerin de sağlandığı anlaşılmaktadır. Çünkü Allah onları vahyin manevî yiyeceği ile cehalet açlığından doyurmuş, hidayetin açıklanması ile de sapıklıktan, küfürden (dolayısıyla da cehennemden) uzak tutmuştur.
Sonuç olarak, onların ve tüm insanlığın eline geçen bütün bu nimetler, bu Ev`in Rabbi olan Allah sayesindedir.
Surenin genel mesajı:
Allah`ın lütuf ve fazlına mahzar olanlar, kendilerine bu nimetleri bol bol veren Rabblerine kulluk etmelidirler. Nankör olmamalıdırlar. Bu tarzdaki bir nankörlükle ilgili olarak Rabbimiz şu açıklamayı yapmıştır:
Nahl; 112,113: Allah bir şehri misal olarak verdi: (Bu şehir) güvenli, huzurlu idi, oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah`ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini (felâketini) tattırıverdi.
Ant olsun ki, onlara içlerinden bir peygamber de gelmişti. Onu da yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulüm yaparlarken azap da onları yakalayıverdi.
Doğrusunu en iyi bilen Allah`tır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ