







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
LEYL SÛRESİ’NE GİRİŞ
Adını birinci âyetteki “el-leyl” sözcüğünden alan sûre, Mekke’de 9. sırada inmiştir.
Daha önce inen sekiz sûrede genellikle âhiret inancı üzerinde durulmuş ve bu inanca sahip olmayanlar cehennem ile tehdit edilmişti. Rabbimizin benzer uyarıları bu sûrede de devam etmektedir. Ancak bu uyarılar insanların âhiretle ilgili tutumlarından dünyadaki davranışlarına doğru yönelmeye başlamış ve detaylandırılmıştır.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Sûrenin iniş sebebi hakkında birçok rivâyet ortaya atılmış ve özellikle 17–20. âyetlerinde tasvir edilen karakter özellikleri, Ebû Bekir, Ali, Bilâl, Ebû Dahdah, Ümeyye b. Halef gibi o günlerde yaşamış olan kişilerle özdeşleştirilmek istenmiştir. Oysa Tebbet sûresindeki Ebû Leheb örneğinde olduğu gibi kişi adları verilmemiş, kişilerin genel karakter özellikleri dile getirilmiştir.
Edebî sanatlar bu sûrede de zirve noktadadır. Ortaya konan bu edebî mucizenin ileri düzeydeki etkisi ile insanlar adeta imana ve İslâm’a çekilmektedir. Bu sanatların hangi sözcükler ve ifade biçimleriyle ortaya çıktığını Türkçe çeviride göstermek mümkün olmamakla birlikte, sûrelerin hakkıyla anlaşılmasını sağlamak için Türkçe anlamları üzerindeki bazı tezahürleri gösterilmeye çalışılacaktır.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1–4 - Bürüyüp örttüğü zaman geceye, parıldadığı zaman gündüze ve erkeği, dişiyi yaratan şeye Andolsun ki, sizin emek ve gayretiniz kesinlikle dağınık ve parça parçadır.
5–7 - Bu nedenle kim malını/kazancını verir, takvalı davranır ve en güzeli doğrularsa, Biz ona, o en kolay olan için kolaylık sağlayacağız.
8–11-Kim de cimrilik ederse ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görürse ve en güzeli yalanlarsa, Biz ona en zor olan için kolaylık vereceğiz. Aşağı yuvarlanıp helâk olduğunda malı onu kurtaramayacaktır.
12 - Doğruya ve güzele hidâyet etmek sadece bizim üzerimizedir.
13 - Sonrası da öncesi de sadece Bizimdir.
14–16-İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgınlardan başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım.
17–21-Kimseden karşılık beklemeden, sadece Yüce Rabbinin rızasını umarak, arınmak için malını veren çok takvalı kişi ondan uzak tutulacaktır. Ve yakında o mutlaka hoşnut olacaktır.
1,2. Âyetler: Bürüyüp örttüğü zaman geceye, parıldadığı zaman gündüze Andolsun ki…
Yüce Rabbimiz sûreye yemin ile başlamaktadır. Bir sonraki sûre olan Fecr sûresinin 5. âyetinde Rabbimizin yeminlerinin biz insanlarınkinden farklı olduğu görülecektir. Biz insanlar muhatabımızı sözlerimize inandırmak için yemin ederiz Rabbimiz ise akıl sahiplerinin dikkatini çekmek, onları araştırmaya sevk etmek ve kanıt göstermek için yemin eder [kanıt gösterir, referans verir]. Kasem cümlesiyle ilgili detay Kalem sûresinin girişinde verilmiştir.
Rabbimizin yemin etmek sûretiyle dikkatimizi çektiği, üzerinde düşünmemizi istediği öğeler gece ve gündüzdür. Ancak; gece ve gündüzün günün sadece birer bölümü olduğunun dışında başka özellikleri üzerinde de düşünmemiz isteniyor olsa gerektir. Çünkü âyetlerde “bürüyüp örttüğü zaman geceye” ve “parıldadığı zaman gündüze” denilerek gecenin bürüyüp örttüğü, gündüzün de parıldadığı belirtilerek dikkatimiz çekilmektedir.
Gece, edebî metinlerin hemen hepsinde bilinmeyenin, görünmeyenin, matemin ve hüznün simgesi olarak kullanılmıştır. “Bürüyüp örten gece” deyimi ise karanlığı, karanlık ise güvensizlik ve korkuyu çağrıştırmaktadır. Çünkü karanlık, insanın çevresinden en fazla veri topladığı duyu organının, gözlerinin işlevini engellemektedir. Gözleri ile çevresinden yeterli bilgi alamayan insan ne ile karşılaşacağını bilmediği için korkmakta, hareketlerini kısıtlamakta, hatta hatalı davranışlarda bulunabilmektedir.
Gündüz ise aydınlığı ve parlaklığı sayesinde her şeyin tüm açıklığıyla görünmesini sağladığı için insanlar tarafından geceye üstün tutulmuştur. “Gündüzün şerri gecenin hayrından iyidir” özlü sözü bu yargıyı ifade etmektedir.
Karanlık ile bilgisizlik arasındaki bağıntı aslında tek yönlü değildir. Yani, “Karanlık insanların bilgilenmesini engeller” saptaması nasıl doğru ise, “bilgisizlik insanları karanlık içinde bırakır” saptaması da o derece doğrudur. Bu noktadan bakıldığında, âyetlerde geçen “gece” sözcüğünün cehaleti ve toplumsal karanlığı, “gündüz” sözcüğünün ise vahyin aydınlığını ve sağladığı iç huzurunu, mutluluğu, güveni, kısaca Rabbin rızasını işaret eden birer kinaye olduğu söylenebilir. Bu durumda âyetlerin meali şöyle yorumlanabilir:
Cehaletin her şeyi bürüyüp örttüğünü bir düşün, insanlık nice olur? İşte bu cehaletin korkunçluğundandır ki,
“Vahyin aydınlığının her tarafı sarıp sarmaladığını; ilmin, irfanın her yerde parıl parıl parladığını bir düşün, insanlık nice olur? İşte vahyin ışığının güzelliğindendir ki, …”
3. Âyet: Ve erkeği, dişiyi yaratan şeye Andolsun ki,
Sûredeki üçüncü yemin, erkeği ve dişiyi yaratan “ما - şey”e yapılmıştır. Bu durum bizi iyice düşünmeye zorlamaktadır. Maalesef âyetteki bu incelik ihmal edilerek tefsir ve meal hazırlanmıştır. Âyetin gerçek anlamına kafa yorulmamış, mevcut incelik yuvarlak bir ifade ile geçiştirilmiştir. Şimdi âyetin orijinalini Lâtin harfleriyle de inceleyelim, vurgu yapılan sözcüğe dikkat edelim ve işin gerçeğini anlamak için zihnimizi yoralım:
“وماخلق الذكروالانثى - ve mâ haleqa’z-zekera ve’l-ünsâ”
Âyette altı çizili “mâ” ifadesine Arapçada “İsm-i Mevsul” denir. Bu sözcük mevcut dilbilgisi kurallarına göre akılsız, ruhsuz, cansız maddeler için kullanılır ve Türkçede geniş anlamıyla “şey” sözcüğüyle ifade edilir. Canlı, akıllı varlıklar için ise Arapçada “men” sözcüğü kullanılır. Bunun Türkçedeki karşılığı ise “kimse” sözcüğüdür.
Kur’ân ile Arapça dilbilgisi kuralları arasındaki ilişkiyle ilgili şu kısa bilginin konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağı kanısındayız:
KUR’ÂN ve DİLBİLGİSİ:
Kur’ân’ın indiği dönemde bugünkü Arapça dilbilgisi kuralları henüz belirlenmemişti. O zamanlar Arapların elinde birkaç şairin şiirlerinden başka herhangi bir yazılı metin yoktu. Sözlü kültür devam edip geliyordu. Kur’ân böyle bir dönemde o günkü Arapçanın yapısına ve kullanımına uygun olarak nazil olmaya başladı.
Arapçaya ait bu günkü dilbilgisi kuralları Kur’ân’ın inişinden yaklaşık 150-200 sene sonra Sibeveyh, Ahfeş (ölümü H. 177 M.793), Kisâî, Îsâ b. Ömer, Yunus b. Habib ve Ebû Ubeyde Ma’mer b. Müsenna gibi bilginlerce oluşturuldu. Nitekim Türkçe dilbilgisi kuralları da dilin ilk oluşumundan asırlar sonra belirlenmiştir.
Bu nedenle, Kur’ân’ın indiği dönemdeki Arapça dil bilgisi kuralları ile yakın zamanda oluşturulan dil bilgisi kuralları arasında bazı farklar mevcuttur. Bunun örnekleri Kur’ân’ın değişik yerlerinde görülmektedir. Kur’ân’ı anlamak isteyenlerin bu önemli konuyu göz önünde bulundurmaları gerekir. Aksi halde Kur’ân’ı anlamakta zorluk çekilir ya da Kur’ân eksik anlaşılabilir.
Konuyla ilgili bazı önemli örnekler şunlardır:
a) “Ma” ve “men” ism-i mevsullerinin kullanımı.
Bugünkü mevcut Arapça dilbilgisi kurallarına göre, cansız varlıklar ve akılsız hayvanlar için “şey” anlamında “ما - mâ” sözcüğü kullanılır; Allah, melekler ve akıllı varlık olan insan için de “kişi” anlamında “من - men” sözcüğü kullanılır.
Ne var ki, Kur’ân’ın indiği dönemde böyle bir ayırım söz konusu değildir. O dönem “ma” sözcüğü hem Allah hem de insan için kullanılmaktaydı. “Men” ise hem Allah hem de akıllı insan için kullanıldığı gibi, ayrıca akılsız hayvanlar için de kullanılıyordu. Aşağıda bu uygulamanın örnekleri görülmektedir: “ما - mâ” ism-i mevsulünün Allah için kullanıldığı âyetler:
“ve mâ ما haleka’z-zekere ve’l-ünsa .” (Leyl 3 )
“Ve’s-semai ve mâ [ما] benâhâ, ve’l-ardı ve mâ [ما] tahâhâ ve nefsin ve mâ [ما] sevvâhâ.” (Şems; 5-7 )
İyi düşünülürse, Allah için bu iki ism-i mevsulden birinin ya da ötekinin [من] ya da [ما] kullanılması arasında herhangi bir fark yoktur. Zira Allah’ı yaratıklarının akıllarıyla akıllı ya da yaratıklarının akılsızlığıyla akılsız gibi değerlendirmek imkânsızdır. Çünkü Allah kullardaki akıldan da hayvanlardaki akılsızlıktan da münezzehtir. Bu anlamda Allah’a özgü bir sözcük de olmadığına göre, maksadın zorunlu olarak Arap dilindeki sözcüklerden herhangi birisiyle ifade edilmesi zorunluluğu vardır. Nitekim Allah erkek olmadığı halde O’ndan hep müzekker/eril sözcüklerle bahsedilmektedir.
Şu âyetlerde de “mâ” ism-i mevsulü insan için kullanılmıştır:
Ma ما tabe leküm….” (Nisa; 3)
Dilbilgisi kurallarına göre “منطاب لكم - men tâbe leküm” olmalıydı.
Mâ ما nekeha âbâüküm…” (Nisa; 22).
Dilbilgisi kurallarına göre “مننكح - men nekaha” olmalıydı.
Mâ ما verâe zâliküm….” (Nisa; 24).
Dilbilgisi kurallarına göre “منوراء - men verâe”olmalıydı.
من - men” ism-i mevsulu aşağıdaki âyette kural dışı olarak sürüngen ve dört ayaklı hayvanlar için kullanılmıştır.
Ve minhüm men yemşi منيمشى - al â batnıhi …. Ve minhüm men yemşi منيمشى - al â erbaın” (Nur; 45 )
Dil bilgisi kurallarına göre “ما يمشى - mâ yemşi” olmalıydı.
b)Eril zamir, dişil zamir:
Bugünkü Arapça dilbilgisi kurallarına göre eril sözcük için eril zamir, dişil sözcük için de dişil zamir kullanılması gerekir. Kur’ân’a baktığımızda ise durum böyle değildir. Bazen dişil sözcük için eril zamirin kullanıldığı da görülmektedir.
فىبطونه - fî butûnihi” (Nahl 66)
Dilbilgisi kurallarına göre “بطونها - butûnihâ” olmalıydı.
الوانه - elvânühü” (Fatır 28)
Dilbilgisi kurallarına göre “الوانها - elvânühâ” olmalıydı.
ظهوره - zuhûrihi” (Zuhruf 13)
Dilbilgisi kurallarına göre “ظهورها - zuhûrihâ” olmalıydı.
فيه - fihi” (Tahrim 12)
Dilbilgisi kurallarına göre “فيها - fîhâ” olmalıydı. Hâlbuki Enbiya 91′deki durum bugünkü dilbilgisi kurallarına uygundur.
فيها - fîhâ” (Mümin 11)
Dilbilgisi kurallarına göre “فيه - fihi” olmalıydı.
منه - minhü” (Nahl 67)
Dilbilgisi kurallarına göre “منها - minhâ” olmalıydı.
“ثمره - semerihi” (Ya Sin 35)
Dilbilgisi kurallarına göre “ثمرها - semerihâ” olmalıydı.
c)Sıfat tamlamaları:
Bugünkü dil bilgisi kurallarına göre de sıfat tamlamalarında sıfat ile mevsuf arasında tarif-tenkir [belirlilik-belirsizlik], tezkir-te’nis [erillik-dişillik], ifrad-tesniye-cemi’ [tekillik-ikillik-çoğulluk] ve i’rab [son hareke] konularında uyum olması gerekmektedir. Hâlbuki Kur’ân’da bu kurala uymayan kullanımlar mevcuttur:
“ Beldeten meyten -ميتا (Furkan 49, Zühruf 11, Kaf 11)
Dilbilgisi kurallarına göre “beldeten meyteten - ميتتا olmalıydı.
Ya Sin 33′te ise aynı tamlama bu günkü kurallara uygundur.
“ Kurûnen beyne zâlike kesiren - كثيرا (Furkan 38)
Dilbilgisi kurallarına göre kesireten -“كثيرتاolmalıydı.
“Cibillen kesîren - كثيرا (Yâ Sîn 62)
Dilbilgisi kurallarına göre “كثيرتا - kesîreten” olmalıydı.
Ribbiyyune kesîr -كثير (Âl-i Imrân 146)
Dilbilgisi kurallarına göre “كثيرة - kesîretün” olmalıydı.
“Nutfetün emşac” (İnsan 2).
Burada çoğul sözcük tekil sözcüğe sıfat olmuştur. Dilbilgisi kurallarına göre ya “نطفة - nutfe” çoğul olmalıydı ya da “امشاج - emşac” tekil olmalıydı.
d) Özne-yüklem uyumu:
Bugünkü dilbilgisi kurallarına göre özne ile yüklem arasında tekillik-çoğulluk, erillik-dişillik konularında da uyum olması gerekmektedir. Ama Kur’ân’da buna uymayan uygulamalar mevcuttur.
Örnekler:
قال - qâle nisvetün” (Yusuf 30)
Dilbilgisi kurallarına göre cümlenin başında “قالت - Qalet” olmalıydı.
قالت - qâleti’l-yehûdü” (Maide; 18)
Dilbilgisi kurallarına göre “قال - qâle” olmalıydı.
قالت - qâlet rusulühüm” (İbrahîm 10)
Dilbilgisi kurallarına göre “قال - qâle” olmalıydı.
قالت - qâlet il a’rabü” (Hucurat; 14)
Dilbilgisi kurallarına göre “قال - qâle” olmalıydı.
Bu örneklerin dışında, tesniye-cem’î, harf-i nefy [olumsuzluk edatı] olan “ما - mâ” ve “لا - lâ’nın kullanımı, çoğulun tesniyesi ve çoğulun çoğulu gibi daha bir çok konuda bugünkü dilbilgisi kurallarından farklı uygulamalar mevcuttur.
Bütün bu bilgiler, Leyl sûresinin 3. âyetinde geçen “mâ” sözcüğüne verilmesi gereken doğru anlamla ilgilidir. Bu bilgiler değerlendirildiğinde, Allah için ister “mâ” kullanılsın, ister “men” kullanılsın, fark etmeyeceği anlaşılmış olmalıdır.
Öyleyse âyeti hem Kadim Arapçaya göre, hem de yeni dilbilgisi kurallarına göre açıklamaya çalışalım:
“Ma” ile Allah’ın kastedilmesi durumunda Rabbimiz yaratıcılığına dikkat çekmiş olmakta, erkek ve dişi yaratmanın kendi tekelinde olduğunu bildirmektedir. Aynı mesele Şems sûresinde de görülecektir.
Âyetteki “mâ” ile akılsız varlıkların kastedilmesi durumunda ise erkek ve dişinin “şey” olarak tanımlanan, akıl sahibi olmayan bir madde tarafından yaratıldığı anlaşılmaktadır. Tüm evren içindekilerle beraber Rabbimiz tarafından yaratıldığı için doğal olarak o “şey” de Rabbimizin yarattıklarındandır. Ancak gerçek hayatta görmekteyiz ki, Rabbimiz bazı “şey”lerin yaratılmasında, yine kendisinin yarattığı başka “şey”leri vesile kılmaktadır. Meselâ basit bir “ot”un bitmesi su olmadan mümkün değildir. Nâsıl ki Rabbimiz önce “su”yu yaratmış ve “su”ya “ot”u yaratma görevi vermiş ise, burada da erkeği ve dişiyi yaratma görevini yine kendi yarattığı bir başka “şey”e vermiştir. Buna göre âyetin hakikat manası aynen “Ve erkeği, dişiyi yaratan şeye yemin olsun ki…” şeklindedir.
Fakat Kur’ân üzerine çalışan pek çok meal ve tefsir sahibi, bu “ما - mâ” edatının özelliğini ihmal ederek âyeti muğlâk olarak “erkeği ve dişiyi yaratana…” diye çevirmiş, okuyanlar da bu çevirilere uygun olarak âyetteki yaratanın Allah olduğunu zannetmişlerdir.
Birçok kaynakta bu âyetle ilgili olarak, “ما - mâ”ya anlam kazandırabilmeye yönelik ilginç hususlar ileri sürülmüştür. Genelde mâ-i mevsul’e mâ-i masdariyye manası verilmek sûretiyle yapılan bu izahların altında, aslında âyeti sağlıklı anlama gayretleri yatmaktadır.
Örnek olarak: Sahih-i Buharî, Tefsir Kitabı, 342 ve 343. baplarda yer alan 466 ve 467 numaralı rivâyetlerde bu âyetin “ve’z-zekeri ve’l-ünsa [erkeğe ve kadına Andolsun ki]” şeklinde olduğu iddia edilmiştir.
İkinci örnek: İbni Mes’ûd kıraati, “Vellezî haleqa’z-zekere ve’l-ünsa [erkek ve dişiyi yaratan kişiye Andolsun ki]” şeklindedir.
Üçüncü örnek: Kissâî kıraati, “Ve mâ haleqahü’z-zekere ve’l-ünsa [onu erkek ve dişi olarak yaratan şeye]” şeklindedir.
Bunlardan başka farklı kıraat ve görüşler de vardır.
Bu konuda öncelikle şu husus bilinmelidir ki, âyette geçen “خلق - halq” sözcüğü Kur’ân’da sadece Allah’ın yaratması için kullanılmamıştır.
Meselâ, Fecr sûresinin 8. âyetinde Rabbimiz “Ülkelerde benzeri yaratılmamış olan sütun sahibi İrem’e” demek sûretiyle Babil bahçelerini/kulelerini tanımlarken “لميخلق مثلها - lem yuhlaq mislüha [benzeri yaratılmamıştı]” ifadesini kullanmıştır. Bizler biliyoruz ki, İrem’i yapan, Kur’ân’daki ifadesiyle “halq” eden [yaratan] insanlardır.
Bundan başka, Rabbimiz Âl-i Imran sûresinin 49. âyetinde “انّىاخلق لكم - enni ehlüqu leküm [sizin için yaratırım] …” ve Maide sûresinin 110. âyetinde “واذتخلق - ve iz tahlüqu mine’t-tîni [hani sen çamurdan yaratıyordun] …” diyerek yaratma sözcüğünü Îsâ Peygamber için, AnkEbût sûresinin 17. âyetinde “وتخلقونإفكا - ve tahlüqûne ifken [iftira yaratıyorsunuz] …” diyerek müşrikler için kullanmıştır.
Bu örnekler, “خلق - halq” sözcüğünün sadece Allah’a ait olan “yoktan var etme” eylemi için değil, terzinin kumaştan elbise yapması, marangozun keresteden dolap yapması gibi “bir nesneden başka bir şey yapma” veya “uydurma” gibi eylemler için de kullanıldığını göstermektedir.
“Halq” sözcüğünün 7.yüzyılda inen bu âyette “mâ-i mevsule” ile kullanılışı ise, biyoloji bilimi açısından tam bir mucize mahiyetindedir. Bu konuda daha fazla detay, Necm sûresinin 45 ve 46. âyetleri ile Abese sûresinin 18–20. âyetlerinde karşımıza çıkacaktır.
İNSANI YARATAN ŞEY :
İnsanın genetik şifresi, her hücrede bulunan 46 tane kromozomdadır. Bu kromozomlardan iki tanesi cinsiyet kromozomudur. Erkekteki kromozomlar XY olarak, kadınlardaki kromozomlar XX olarak tanımlanmaktadır. Kadınlarda yumurtlama anında ikiye ayrılan kromozomların her biri X kromozomu taşır. Erkekte ise spermlerin kimisi X, kimisi Y kromozomlarını içerir. Erkekteki X kromozomu kadınların yumurtalarındaki X kromozomuyla birleşirse çocuk kız, erkeklerdeki Y kromozomu kadınların yumurtalarındaki X kromozomuyla birleşirse çocuk erkek olur. Böylelikle çocuğun erkek veya kız olması tamamen spermden gelen X veya Y kromozomuna bağlıdır.
Bu yüzden, Kuran’ın insanların cinsiyetlerini sadece erkekten gelen meninin bir spermiyle ilişkilendiren bu âyetlerinin işareti mucizevî niteliktedir. Çünkü Kuran’ın 1400 yıl önce işaret ettiği bu bilgi çok yakın bir döneme kadar bilinmemekteydi.
4. Âyet: sizin emek ve gayretiniz kesinkes dağınık ve parça parçadır.
Bundan önceki âyetlerde Rabbimiz yemin ederek üç konuya dikkatimizi çekmişti. Bunlar “ليل - leyl gece/cehalet”, “نهار - nehâr gündüz/vahiy ışığı” ve “erkek ile dişiyi yaratan şey/genetik” idi.
Kasemlerin cevabı olan bu âyet, insanın farklı emek ve gayretlerinin, bir başka ifadeyle, sosyal ve biyolojik faktörlerin ortaya çıkardığı insan davranışlarının dikkat çekilen bu üç şeyden [cehalet, iman, genetik] kaynaklandığını anlatmaktadır.
5–7. Âyetler: Bu nedenle kim malını/kazancını verir, takvalı davranır ve en güzeli doğrularsa Biz ona, o en kolay olan için kolaylık sağlayacağız.
Yani; “Gündüzden/vahyin ışığından yararlanarak kim kazancından verir, kötülüklerden sakınır, en güzeli doğrularsa, Biz ona kolay olanı, yani mutluluğu kolaylaştıracağız.”
Bu durum ancak gündüzün parıldadığı, vahyin ışığının her tarafı sardığı, yani vahye uyulup iman edildiği zaman gerçekleşebilir.
Âyette dikkatlerden kaçırılmaması gereken bir husus da “kazancından verir” ifadesiyle gelir paylaşımı konusunun gündeme getirilmiş olmasıdır. Çağdaş sosyal devlet anlayışının en önemli ilkelerinden birisi de gelir dağılımında adaletin sağlanması konusudur. Âyette geçen “kazancından verir” ifadesi, gelir dağılımındaki dengesizliklerin giderilmesi çalışmalarında önerilen çarelerin en kestirme ve en gerçekçi yolunu göstermektedir. Rabbimizin müminlere yüklediği bu ekonomik ve ahlâkî sorumluluk, bugünkü ekonomi terminolojisinde “yeniden gelir dağılımı” demektir.
Bu konu, daha önce gördüğümüz Müddessir sûresinin 43. ve A’lâ sûresinin 15. âyetlerinde “salla [sosyal destek sağlama]” sözcüğü ile ima edilmişti. Bu âyette “kazançtan vermek” ifadesi ile sosyal destek sağlama konusuna bir açıklama ve detay getirilmektedir. Fecr sûresinde ise konunun daha fazla detaylandırıldığı ve önemsendiği görülecektir.
Âyetteki “اليسرى - el yüsra o en kolay olan şey” ile ilgili açıklama A’lâ sûresinin 8. âyetinin tahlilinde yapılmıştı.
8–11. Âyetler: Kim de cimrilik eder ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görür ve en güzeli [âhireti, cenneti] yalanlarsa, biz ona o en zor olan için kolaylık vereceğiz. Aşağı yuvarlanıp helâk olduğunda malı onu kurtaramayacaktır.
Gecenin karanlığından [cehaletleri nedeniyle] zarar görerek vahye kulağını kapatıp iman etmeyenler ise cimrilik ederler, kendilerini tüm ihtiyaçların üstünde tutarlar ve kimseye bir şey vermezler. Aksine sürekli mal ve zenginlik isterler, biriktirdikçe biriktirirler. Böyleleri sonuçta hem kendilerinin hem de toplumlarının felâketini hazırlamış olurlar.
Âyetteki “العسرى - el-usra [o en zor olan şey]” ifadesi ile ilgili olarak “şer, mutsuzluk, sıkıntı” olduğu şeklinde yorumlar yapılmıştır. “Yüsrâ [o en kolay olan şey]” gibi, bu sözcük de yapısı itibariyle “ondan daha zoru bulunmayan, en zor şey” anlamına gelmektedir. “Zor” sıfatının “en” anlamıyla şiddetlendirilmesi, bu büyük zorluğun ancak cehennem olabileceğini düşündürmektedir. Buna göre âyetin anlamı “Biz ona cehennem için her kolaylığı vereceğiz” demektir.
Cehennem için “kolaylık verilmesi” ifadesi, âhireti tekzip edenlerle alay içindir. Bu üslupla edebî bir sanat yapılmaktadır. Aynı sanat Âl-i Imran sûresinin 21, Nisa sûresinin 138, Tevbe sûresinin 3 ve 34, Lokman sûresinin 7 Casiye sûresinin 8 ve İnşikak sûresinin 24. âyetlerinde de mevcuttur.
11. âyette “yuvarlanıp helâk olmak” anlamıyla çevirdiğimiz “تردّى - teredda” sözcüğünün üç harfli kök mastarı “ردى - redy” sözcüğüdür. Sözcüğün temel anlamı “helâk olmak”tır. Tefe’ul babına sokulduktan sonra “dağdan aşağıya düşerek helâk olmak, kuyuya, çukura düşerek helâk olmak” gibi anlamlar kazanmaktadır. (Lisan ül Arab; cilt 4; S. 124 ) Âyetten o kişinin “ölmesi, mezar çukuruna yuvarlanması” anlaşılabileceği gibi, “cehenneme yuvarlanıp toptan helâk olması” da anlaşılabilir.
12,13. Âyetler: Sonrası da öncesi de sadece Bizim olduğu hâlde, doğruya ve güzele hidâyet etmek sadece Bizim üzerimizedir.
Âyette “sonrası” ile kast edilen şey âhiret, “öncesi” ile kast edilen şey de dünyadır. Bununla mülkün ve her türlü tasarrufun sadece Allah’a ait olduğu, O’nun kimseye hesap vermeyecek olmasına rağmen insana hidâyet etmeyi, onu iyiye, doğruya ve güzele yöneltmeyi, kısaca cennete yol göstermeyi kendi üzerine aldığı kast edilmektedir.
“Hidâyet”in iyiye ve güzele önderlik etmek, doğru ve yanlışı ayırmaya yarayan bilgi ve belgeler vermek, peygamber yollamak, kitap indirmek gibi eylemleri kapsadığını, kötü yolu göstermenin hidâyet olmadığını daha önce Fâtiha sûresinde görmüştük. Yine görmüştük ki, peygamberler de dâhil olmak üzere Allah’tan başka hiç kimsenin hidâyet yetkisi ve gücü yoktur.
14–21. Âyetler: İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgınlardan başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateş ile Ben sizi uyardım. Yüce Rabbinin rızasının dışında kimseden karşılık beklemeden, arınmak için malını veren çok takvalı kişi ondan uzak tutulacaktır.Ve yakında o mutlaka hoşnut olacaktır.
Kur’ân’ı Kur’ân’la anlama ilkesine uygun olarak, bu âyetlerin en uygun açılımının İbrahîm sûresinin 47-52. âyetlerinde yapıldığı kanaatindeyiz:
“O halde sakın Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah güçlüdür, intikam sahibidir [suçluyu Kaçırmayandır] . O gün yeryüzü başka bir yere dönüştürülür, gökler de… Ve hepsi o tek ve kahredici Allah için fırlarlar; o gün suçluları birbirlerine çatılı çatılı bukağılara vurulmuş görürsün; gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar; çünkü Allah herkesi kazandığı ile cezalandıracaktır! Allah hesabı çabuk görendir. İşte bu, insanlara açık bir tebliğdir; hem bununla uyarılsınlar hem O’nun ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler hem de ülü’l-elbab[akıl ve vicdanı temiz olanlar] öğüt alsınlar! ” İbrahîm 47–52
Yukarıda yer alan “Allah güçlüdür, intikam sahibidir” âyetindeki “انتقام - intikam” sözcüğü ile ilgili olarak A’lâ 1–5. âyetlerin tahlilinde ve “İsmin Tesbîhi” başlığı altında bir açıklama yapılmıştı. Bu nedenle kısa bir hatırlatmayla yetinilecektir.
İntikâm sözcüğü dilimize “kinden kaynaklanan öç” şeklinde yanlış bir anlamla geçmiştir. Allâme İbni Menzur’unLisanü’l-Arab adlı eserinde de belirttiği gibi, “انتقام - intikâm”, suçluyu cezalandırmak sûretiyle beraberliği ve aynı zamanda adaleti sağlamak, altta kalmamak demektir. Toplum hayatında intikam sahipliği “yargı gücü” olarak tanımlanmıştır ve bu gücü temsil eden mahkemeler tarafından uygulanmaktadır. İlâhî düzende intikam sahibi olan sadece Allah’tır. Rabbimiz, dilediğini affederek, dilediğini de işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırarak ilâhî adaleti uygulamaktadır. Bütün bilgilere sahip, bütün noksanlıklardan arınmış, hem bu dünyanın hem de âhiret hayatının tek hâkimi olduğu için gerçek adaleti sağlamaya gücü yetebilen sadece O’dur. Yani Allah, intikam sahiplerinin [cezalandırmak sûretiyle adalet sağlayıcıların] en güçlüsüdür.
Allah’ın kendisine ikram ettiği nimetleri karşılık beklemeden, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için ihtiyaç sahipleriyle paylaşanlar amaçlarına ulaşacaklar ve böyle güzel bir davranışı yapabilme imkânı verdiği için Allah’tan razı olacaklardır. Bu konuya Fecr sûresinin 27–30. âyetlerinde daha detaylı olarak değinilecektir.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ