







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
MÜDDESSİR SÛRESİ’NE GİRİŞ
Müddessir sûresi dördüncü sûre olarak Mekke döneminin başlarında inmiştir. Ancak 31–56. âyetler arasındaki bölüm peygamberimizle müşrikler arasında bazı sürtüşmelerin yaşandığı izlenimini vermektedir. Dolayısıyla sûrenin bu bölümünün peygamberimiz tarafından yapılan davetin ilk safhalarında değil de, sürtüşmelerin ortaya çıkmaya başladığı daha sonraki safhalarda indiğini düşündürmektedir.
Bundan önceki üç sûrede olduğu gibi, bu sûrede de peygamberimizin eğitimine devam edilmektedir. Eğitime devam edilmekle beraber artık toplumun önüne çıkma zamanının geldiği de ilk kez bu sûrede açıklanmıştır.
Sûrenin tahliline girmeden önce, kitabımızın giriş kısmında dile getirdiğimiz bir konuyu hatırlatmakta yarar görüyoruz. Bu konu, Kur’ân’ın Mucizü’l-Beyan [İfade Mucizesi] oluşudur. Bu nedenle, âyetlerin daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’ân’ın mucize niteliğindeki edebî sanatlarının bilinmesi gerekmektedir. Mesela bu sûrenin 3. âyetinde, cümlenin tersten de aynen okunabilmesi demek olan “Kalbü’l-Müstevi Cinası” yapılmıştır. Âyetin Arapçası “ربّكفكبّر - Rabbeke fe kebbir”dir. Âyetin yazıya temel olan harfleri ise sırasıyla “R-B-K-F-K-B-R” harfleridir. Bu sıralama ister sağdan ister soldan okunsun, cümle iki halde de “Rabbeke fe kebbir” okunur. Bu, gerçekten olağanüstü bir ifade sanatıdır.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Bir önceki sûrenin tahlilinde de ifade edildiği gibi, kaynak olarak kabul edilen eserler Müddessir ile Müzzemmil sûrelerinin aynı sebeple indirildiğini belirtmektedirler. Bu görüşe göre Darü’n-Nedve üyeleri peygamberimize karşı itham edici kararlar almış, peygamberimiz de bu süreçte çeşitli sıkıntılar yaşamıştır. Belirtmek gerekir ki, sûrelerin genel muhtevası bu görüşü doğrular nitelikte değildir. Sûrelerden ilk anlaşılan, peygamberimizin henüz kimseye bir şey söylemediği, dolayısıyla Darü’n-Nedve üyelerinin henüz risaletten haberdar olmadığı gerçeğidir. Müddessir sûresinin başında “ Kalk! Hemen uyar !” emrinin verilmesi bunu göstermektedir. Dolayısıyla müşrik toplumun ilahi vahiyden haberdar olması ancak bu âyetin gelmesinden sonra gerçekleşmiştir.İyi tefekkür edilirse, Müddessirsûresinin de kendinden önceki Alak, Kalemve Müzzemmil sûreleriyle aynı iniş sebebini paylaştığı görülür: Abdullah oğlu Muhammed hâlâ peygamberliğe hazırlanmaktadır. Toplumun bir peygamberin rehberliğine ihtiyacı vardır ve Abdullah oğlu Muhammed de bu görev için seçilmiştir, başkaca özel bir sebep yoktur. Furkan sûresinin 32. ve 33. âyetlerindenKur’ân âyetlerinin özel problemleri çözmeye yönelik olarak geldiğini ve onları çözdüğünü öğrenmekteyiz. Ancak şu da bilinmelidir ki, âyetlerin özel sebeplere dayalı olarak inmesi, hükümlerinin genel olmasına engel değildir.
Bu açıklamalar, âyet ve sûreleri iyi anlamamız ve peygamberimizi uydurma rivâyetlerle üstüne örtülen ipek abadan dışarı çıkarmak için yapılmıştır.
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA.
1- Ey dış giysisine bürünen!
2- Kalk! Hemen uyar!
3- Ve hemen Rabbinin en büyük olduğunu ilân et!
4- Ve hemen giysilerini temizle!
5- Ve hemen pisliği uzaklaştır!
6- Ve çok bularak başa kakma yaptığın iyiliği!
7- Ve yalnız Rabbin için sabret!
8- Çünkü o boruya üflendiğinde,
9- işte o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür.
10- Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir.
11- Benimle, tek olarak yarattığım kişiyi baş başa bırak!
12- Hesapsız bir mal verdim ona.
13- Şahitler olarak oğullar verdim.
14- Alabildiğine imkânlar döşedim onun için.
15- Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor.
16- Hayır… Hayır… Olmaz öyle şey! O bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi.
17- Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım.
18- Düşündü ve ölçü koydu.
19- O mahvoldu. Nâsıl bir ölçü koydu!
20- Yine o mahvoldu. Nâsıl bir ölçü koydu!
21- Sonra baktı.
22- Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı.
23- Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi.
24- Şöyle dedi: “Bu, rivâyet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil.
25- Bu, beşer sözünden başka bir şey değil.”
26- Onu [Kur’ân beşer sözüdür diyeni] yakında Sekar’a yaslayacağım.
27- Bilir misin nedir Sekar?
28- O, bırakmaz [baki kılmaz] ve de terk etmez [yok etmez] .
29- O, beşer [insan] için fevkalâde levhalar yapandır.
30- Onun [Sekar’ın] üzerinedir on dokuz.
31- Biz cehennem yârânını hep melekler yaptık. Ve sayılarını da küfre sapanlar için bir imtihandan başka şey yapmadık. Ta ki, kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da “Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor?” desinler. İşte böyle. Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbinin ordularını ancak O bilir. Bu, beşer için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.
32- Hayır… Hayır… Zannettikleri gibi değil. Ant olsun Ay’a,
33- ant olsun geceye, sırtını döndüğünde;
34- ant olsun sabaha, ağarıp ışıdığında,
35- ki o [Sekar] gerçekten en büyük [kanıtlardan] biridir.
36- Beşer [insan] için bir uyarıcı olarak.
37- Sizden, öne geçmek/ilerlemek veya arkaya kalmak/geride kalmak isteyen için.
38- Her benlik kazancının karşılığında bir rehindir.
39- Sağın yâranı hariç.
40- Bahçelerdedirler. Soruşur dururlar,
41- suçlulardan.
42- “Sizi Sekar’a sürükleyen nedir?”
43- Dediler ki: “Biz musallînden/destekçilerden [sosyal yardım yapanlardan, sosyal destek sağlayanlardan] değildik,
44- miskini de yiyeceklendirmiyorduk.
45- Ve dalanlarla birlikte dalar idik.
46- Ve Din Günü’nü yalanlıyorduk.
47- Tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan bize gelene kadar.”
48- Artık yarar sağlamaz onlara şefaatçilerin şefaati.
49- Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren şeyden yüz çeviriyorlar?
50- Sağa-sola kaçışan yaban eşekleri gibidirler,
51- aslandan ürkmüşlerdir.
52- İçlerinden her kişi, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin istiyor.
53- Hayır… Hayır… Öyle şey olmaz! Doğrusu şu ki, âhiretten korkmuyorlar.
54- Hayır… Hayır… İş zannettikleri gibi değil! O [Kur’ân] bir öğüt verici/düşündürücüdür.
55- Öyleyse dileyen onu düşünür, öğüt alır.
56- Ve onlar, Allah’ın dilediği dışında, öğüt alamazlar. O, sakındırmaya ehildir ve affetmeye ehildir
Âyetlerin Tahlili
1. Âyet: “Ey dış giysisine bürünen!”
Müzzemmil sûresinde “ يا ايّهاالمزّمّل - yâ eyyühe’l-müzzemmil” [Ey örtüsüne bürünen] ifadesi kullanılmıştı. Burada ise “يا ايّهاالمدّسّر - yâ eyyühe’l müddessir” [Ey dış giysisine bürünen] ifadesi kullanılmıştır. Birçok eserde her ikisine de aynı anlam verilmiştir. Oysa iki kelime arasında ince bir anlam farkı vardır. Bu ayrıntı dikkate alınmazsaâyetin mesajı gereği gibi anlaşılamaz.
Müzzemmil sözcüğü, elbise, battaniye, çul-çuval gibi gereçlerle genel bir örtünmeyi ifade eder. Müddessir ise sadece çarşıda, pazarda yani toplum içinde giyilebilen bir dış elbiseyle örtünmeyi ifade eder.
Müddessir sözcüğünün aslı “متدسّر - mütedessir” dir. “دسار - desâr” , cüppe, palto, pardösü, kaftan gibi gömleğin üstüne giyilen veya örtülen giyecek demektir.
Kur’ân’da var olduğunu söylediğimiz edebî sanatlardan bu âyette kullanılmış olanı, kinaye sanatıdır. Dış elbisesinin giyilmesi , kinaye olarak çarşıya-pazara, işe-güce gitmek için dışarı çıkma hazırlığının yapılmış olması anlamına gelmektedir. Bu kinaye ile artık Muhammed’e peygamberlik üniformasının giydirildiği ve toplumu uyarmak için göreve hazır olduğu mesajı verilmektedir. Bu hazırlık daha önceki Alak, Kalem ve Müzzemmil sûreleriyle yapılmış, böylelikle vahyin ilanı aşamasına gelinmiştir. Nitekim İkrime, “müddessir” sözcüğünü “müddesser” olarak okumuştur ki, bu da “dış elbisesi giydirilmiş olan” demektir.
Her iki kıraate göre de âyetin mesajı, “Ey peygamberlik elbisesini giyinen! Ey peygamberlik üniformasını giyinmiş, teçhizatını kuşanmış olan Muhammed!” olmaktadır.
2. Âyet: “Kalk! Hemen uyar!”
Âyetten “Kalk! Haydi, iş başına! Hemen uyarmaya başla!” mesajını almak mümkündür.
Bazı meal ve tefsirlerde “قم - kum [kalk]” emriyle “namaz kıl” denilmek istendiği ileri sürülmüştür. Ancak bu anlayış yanlıştır. Çünkü henüz ortada bir namaz emri yoktur. Her ne kadar Müzzemmil sûresinin 20. âyetinde namaz kılmaktan bahsedilmekteyse de, ilgili âyetin tahlilinde de açıklandığı gibi, söz konusu âyet Medine dönemine aittir. Bu durumda, yukarıdaki âyette geçen kıyam ’ın/kalkış ’ın anlamı, Kehf sûresinin 14. âyetinde olduğu gibi, “Kalkıp dikilmek, göreve gitmek” demektir.
İNZÂR:“إنذار - inzâr” kavramı adakta bulunma, üzerine borç olmayan bir şeyi herhangi bir münasebetle kendi üzerine borç kılma manasına gelen “نذر - nezera” kökünden türemiş bir sözcüktür. Sözlük anlamı, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, dikkati çekmek, korku verip uyanık kılmak demektir. Bu anlamıyla “inzar”, sevinç haberi vermek, müjdelemek anlamına gelen “tebşir”inzıddıdır.
Dinî açıdan inzâr, Allah’ın peygamberleri aracılığı ile kullarını uyarması, onları kötü akıbetten sakındırmasıdır.
Âlemlerin Rabbi olması sebebiyle kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitap edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah, insanlık tarihi boyunca hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri uyarmaları için peygamberler göndermiş, o peygamberlerin uyarılarına kulak asmayanları kendilerinden sonraki nesillere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır. Kur’ân’ın pek çok sûresinde bazen ayrıntılı, bazen de kısa değinişlerle anlatılan bu durum, Allah’ın insanlara uyguladığı bir yasası olarak nitelendirilmiştir.
Dikkat edilirse, Alak sûresinden bu yana sürekli âhiret inancı ve sosyal destek üzerinde durulmaktadır. Bilindiği gibi, âhirete iman insanın bir ödül ve ceza gününün varlığını kabul edip bu dünyada işlediklerinden dolayı Allah’ın huzurunda sorguya çekileceğine inanması demektir.
Bu inanca sahip kimseler kendi yapıp ettiklerinin yanlarına kâr kalmayacağı bilinciyle hareket ederler. Gerek özel ve ailevî hayatlarını, gerekse sosyal davranışlarını dünyanın çekiciliğine ve aldatıcılığına kapılmadan âhireti düşünerek düzenlerler. Dolayısıyla kötülüklerden uzaklaşarak üstün özellikler kazanırlar. Bu özellikteki bireylerin bir araya gelmesiyle de zulümden, haksızlıktan, her türlü kötülük ve çirkinlikten uzak kalan; adaleti, doğruluğu, dürüstlüğü, her türlü iyiliği ve güzelliği temsil eden toplumlar meydana gelir. Böyle toplumlarla dünyanın çehresi değişir; dünya da, hayat da güzelleşir.
Öyleyse insanların dikkatlerinin çekilmesi gereken ilk öğreti, âhirete inanmak ve inandırmak olmalıdır. Âhirete iman, Kur’ân’da zikredilen en önemli iman prensiplerinden biridir. Birçok âyette Allah’a iman ile birlikte zikredilmesi, bu prensibe verilen önemi gösterir. Bu prensip Kur’ân’ın her sûresinde mutlaka yer alır.
3. Âyet: “Ve hemen Rabbinin en büyük olduğunu ilân et!”
İlk vahiyden bu âyete kadar Rabbimiz kendisini “Ekrem, Yaratan ve Kalemle Öğreten” olarak tanıtmıştı. Şimdi de “Ekber [En büyük]” olarak tanıtmaktadır. Allah’ın kendisini tanıtması süreci bundan sonra da devam edecektir.
4. Âyet: “Ve hemen giysilerini temizle!”
Âyetin sözel anlamından, herkesçe bilinen giysilerin temizlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Zaten çoğu da âyeti böyle anlamıştır. Ancak burada da sanatsal bir anlatım söz konusudur. Sözel olarak elbise zikredilmekte fakat mecazen kişiliğiyle, kalıbıyla, ruhuyla, davranışlarıyla elbisenin içindeki kişi kastedilmektedir. Dolayısıyla peygamberimizden kişiliğiyle, kalıbıyla, ruhuyla ve davranışlarıyla tertemiz olması istenmektedir.
5. Âyet: “Ve hemen pisliği uzaklaştır!”
Âyet peygamberimize şu mesajı vermektedir: “Onlar seni efsaneleştirmişlerdi. Sen onların gözünde de sağlıklı, varlıklı ve yüce ahlâklı birisin. Bu niteliklerin nedeniyle seni vahye muhatap kılıp peygamber seçtik. Sakın pisliğe bulaşma! Karizmanı, imajını lekeleme! Seni lekeleyecek her türlü işten, davranıştan uzak dur, şaibeden kaçın!”
Âyetin mesajını alan peygamberimiz, kendisine verilen bu emirden sonra ticareti ve kendisine çamur atılabilecek her türlü işi terk etti. Aksi halde karşıtları onun hakkında bir takım iddialar, iftiralar düzerek insanların zihinlerini bulandırabilirlerdi. Peygamberimizin Allah’tan gelen bu emre uymasıyla müşriklerin çamur atma yolları tamamen tıkanmış oldu.
Toplumsal rolleriyle önde olanların altına girdikleri risklerden biri de karşıtları tarafından üretilen imaj sarsıcı iddialara maruz kalma olasılığıdır. Çağımızda birçok yöneticinin usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarıyla itham edilmesi, hatta gerçek ya da gerçek dışı suçlamalarla yargı önüne getirilmesi bize bu sosyolojik yasanın nasıl işlediğini göstermektedir. Yüce Allah yukarıdaki emriyle peygamberini uyarmakta, onu kendi toplumu önünde bu tür ithamlarla yıpratılmasını önleyecek bir ahlâkla donatmaktadır.
6. Âyet: “Ve çok bularak başa kakma yaptığın iyiliği!”
Yani “Sen topluma bir hizmet vereceksin. Bu hizmetlerini, iyiliklerini çok görerek başa kakma!”
Bu âyet, İbn-i Mes’ûd kıraatinde “ve lâ temnün en testeksira” olarak okunmaktadır. “ منّmenne” sözcüğü vermek ve verdiğini başa kakmak anlamına geldiği gibi, bazen “zaaf göstermek” anlamında da kullanılmaktadır. Bu nedenle âyetin “Yaptığını çok görerek zaaf, gevşeklik gösterme!” şeklinde anlaşılması da mümkündür.
Konunun akışı içinde İbni Mes’ûd’un kıraatinin ve bu kıraatin sağladığı anlamın daha tercih edilebilir olduğu görülecektir.
7. Âyet: “Ve yalnız Rabbin için sabret!”
Kur’ân’ın yetmişten fazla âyetinde geçen “صبر - sabr” kelimesi, halk arasındaki kullanımıyla acıya katlanma, sıkıntı ve zorluklara karşı soğukkanlılıkla direnme anlamlarına gelmektedir. Ancak Allah’ın Kur’ân’da sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin daha derinlikli olarak incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle kavram daha detaylı bir şekilde açıklanmaya çalışılacaktır.
Sabır, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmaktır. İnsan psikolojisi zorluğa değil kolaylığa, acıya değil haz almaya, feragate değil bencilliğe eğilimlidir. Bu nedenle bazı ibâdetler ve ahlâkî davranışlar insana zor gelebilir. Meselâ, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense onu kendine harcamayı, çalışıp yorulmaktansa eğlenmeyi, gezip tozmayı daha çok isteyebilir. Ya da kış günü sabahın erken vaktinde kalkıp soğuk su ile abdest almak ve namaz kılmak yerine sıcacık yatakta uykusuna devam etmeyi daha cazip bulabilir. Bu gibi durumlarda insanı erdeme ve iyi olmaya sevk eden, zor şartları kolayca kabul edip gereğini yapmaya yönelten, soğukta üşenmeden kalkıp namaz kılmasını, uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmasını, çıkarına olmasa da iyi ve doğru davranışlarda bulunmasını sağlayan güç, sabırdır.
Sabır, aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı istek ve arzularına direnmektir. Akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da, insanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını tatmin etmek isterler. Sabır, insan psikolojisinin bu kuvvetli çekim gücüne rağmen kişinin hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmesini sağlayan güçtür.
Sabır, insanın elinde olmadan başına gelen ve ona büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, onların üstesinden gelmektir. Bazı sıkıntıların insanın irade gücünü aştığı bir gerçektir. Doğal afetler, savaşlar, savaş ortamı içinde karşılaşılabilecek ölüm korkusu, yokluklar ve işkenceler, kendisinin veya yakınlarının başına gelen felâketler, insanın istese de engelleyemeyeceği mutsuzluk ve acı duyma nedenleridir. Böylesi olaylar insan psikolojisinin hoşlanmadığı ve daima kaçınmak istediği durumlardır. Bu durumlar insanda maddî yıkımlar kadar manevî yıkımlara da yol açarlar. İşte, bu gibi durumlarda insanın metanetini ve hayata bağlılığını kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah’a isyan etmeden mücadelesine devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.
Sabır, bütün peygamberlerin de ortak bir ahlâkî niteliğidir. Peygamberlerin tevhit mücadelelerini dile getiren Kur’ân âyetleri, bize onların sabır ve sebatlarını örnek olarak göstermektedir. Çünkü Allah’ın dinini tebliğ ederlerken çeşitli sıkıntılara uğramışlar, eziyet görmüşler, yurtlarından çıkarılmışlar, zindanlara atılmışlar fakat daima sabretmişlerdir. Dolayısıyla her Müslüman Allah’ın elçilerini örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah’tan yardım dilemelidir.
Ancak sabrın ne olduğunu incelerken ne olmadığını da belirlemek gerekir. İyi bilinmelidir ki, haksız yere mahkûmiyete boyun eğmek, miskinliğe, uyuşukluğa, hor görülmeye ve aşağılanmaya razı olmak, zillete, haksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak, sabretmek değildir. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabır, bu tarz kötülüklerle mücadele etmek, bunlara karşı çıkmak, bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermek, bu süreçte kararlı olmaktır.
İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları temin etme konusunda gevşeklik göstermesi sabır değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır. Sabır konusuna Asr sûresinde de değinilecektir.
8–10. Âyetler: “Çünkü o boruya üflendiğinde, işte o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir.”
Bu âyetlerde de âhiret teması işlenmekte ve insanlar âhirete iman etmeye yöneltilmektedir.
11–13. Âyetler: “Benimle, tek olarak yarattığım kişiyi baş başa bırak! Hesapsız bir mal verdim ona… Şahitler olarak oğullar verdim.”
10. âyetin orijinalindeki “شهود - şühûd” sözcüğü “شاهد - şâhid” sözcüğünün çoğulu-dur. Oğulların tanık oluşu, hepsinin sağ, babalarının yanında ve onun emrinde olmaları demektir. Böyle bir durum, o günün şartlarında kişiler için en büyük güç kaynağıydı.
14–20. Âyetler: “Alabildiğine imkânlar döşedim onun için. Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor. Hayır… Hayır… Olmaz öyle şey! O bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım. Düşündü ve ölçü koydu. O mahvoldu, nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu nasıl bir ölçü koydu! Kendi aklına göre fikretti [ham düşünce üretti] .”
Son âyette söz konusu edilen zihinsel eylem tefekkürdeğil, gelişi güzel fikirdir.Tefekkür fikirdenfarklıdır. Eğer inkârcı tefekküredebilseydi böyle yapmazdı. Geleceği ile ilgili inançlar ve prensipler belirledi. İleride Necm sûresi işlenirken de açıklanacağı gibi, bu gelişi güzel düşünceler âhiretin yokluğu, eğer varsa bile malı-mülkü ve oğulları sayesinde ondan yakasını kurtarabileceği, hatta en kötü şartlarda nasıl olsa âhirette günahlarının cezasını çektireceği bir kimse satın alabileceği şeklindeki temelsiz planlarıydı.
21–25. Âyetler: “Sonra baktı. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi. Şöyle dedi: ‘Bu, rivâyet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil. Bu, beşer sözünden başka bir şey değil.”
Alak, Kalem ve Müzzemmil sûrelerinde mal, mülk ve evlâtlarına güvenerek tâğûtlaştıkları/azıp sapkınlaştıkları anlatılan sembol kişilikler, benzer nitelikleriyle bu âyetlerde de anlatılmaktadır. İlk vahiy döneminde bu sembol kişiler muhtemelen Velid bin Muğîre, Ebûcehil, Abdü’l-Uzza gibi insanlardı. Kur’ân bunların isimlerini açık açık vermez, isimleri yerine karakterlerini, sıfatlarını zikrederek uğrayacakları fena akıbeti açıklamakla yetinir. Bu yaklaşım ve konuyu ele alış biçimi, verilen örneğin her zaman, her çağda ve her yerde geçerli olduğunu gösterir. Kısacası, Velid b. Muğîreler, Ebûcehiller, Abdü’l-Uzzalar ve bunların grupları, yandaşları, arkadaşları, ortakları ve işbirlikçileri her zaman vardır ve kıyâmete kadar da var olacaktır. Uğrayacakları kötü akıbet de hep aynı olacaktır.
Mesajı genel olmakla beraber, yukarıda nitelikleri sayılan kişinin Velid b. Muğîre olduğu kabul edilir. Biyografisine bakıldığında gerçekten de doğduğunda kimsesiz olduğu, hiçbir varlığı olmadığı, sonradan mal-mülk sahibi olduğu, Mekke ile Taif arasında deve ve koyun cinsinden sürülerce hayvanı olduğu, Taif’te yaz-kış meyve veren bahçeleri bulunduğu, ayrıca yedisi Mekke ve beşi Taif doğumlu olmak üzere on iki evlât sahibi olduğu görülür ki, bu özellikleri sûredeki anlatıma oldukça uygundur.
11. âyette “Benimle tek olarak yarattığım kişiyi baş başa bırak” yani “sen onu bana bırak, onunla uğraşma” denmektedir. Bir başka ifade ile, peygamberimizden uyarının diğer insanlara yapılması istenmektedir. Uyarıya önce kimden başlanacağı daha ilerdeki âyetlerde belirtilecek ve açılım yapılacaktır.
26–30. Âyetler: “Onu [Kur’ân beşer sözüdür diyeni] yakında Sekar’a yaslayacağım. Bilir misin nedir Sekar? O [Sekar] ,bırakmaz [baki kılmaz] ve de terk etmez [yok etmez]. O, beşer için fevkalâde levhalar yapandır [insan derileri için yakıp kavurandır]. Onun [Sekar’ın] üzerinedir on dokuz…”
Bu âyetler müteşabih kabul edilmiş ve doğal olarak tefsir ve meallerde farklı yorumları yapılmıştır. Aynı nedenle gelecekte de farklı yorumların yapılacağı muhtemeldir.
Bize göre bu âyet grubunun iki farklı şekilde tevili de mümkündür. Bunun nedeni âyetlerde geçen “beşer, sekar, levvahatün” sözcüklerinin sesteş oluşlarıdır. Önce bu sözcüklerin anlam ve delaletleri hakkında tanıtalım
Sekar: “Sekar”ınkök anlamı “Sıcaklık beyne acı verdi” demektir. Nitekim Araplar aşırı sıcaklarda “سقرته الشّمس - sekarethü’ş-şemsü [Güneş onu şiddetle yaktı]” derler. Ayrıca “aşırı sıcak bir gün” anlamına gelen “يوم مسمقر - yevmün müsemkırun” deyiminde de aynı fiilden türetilen “müsemkırun” sözcüğü kullanılır. “Sekar” taşıdığı bu anlamlardan dolayı cehennemin özel isimlerinden birisi olmuştur. Bu nedenle dişil ve özel bir isimdir. (Lisanü’l-Arab; Cilt 4, S. 671)
Sekar sözcüğüne Rabbimiz 28–30. âyetlerde yeni bir anlam yüklemiştir: “Sekar,üzerine on dokuz konulmuş, beşer için fevkalâde levhalar yapan, sürekli tutmayan, yok da etmeyen bir şeydir.” Bu tanıma göre biz bu nesneye bu gün için “Bilgisayar” diyebiliriz.
“Sekar”ınbu anlama da gelebileceği o gün için Araplarca da Peygamberimizce de bilinmemekteydi. Sözcüğün bu anlamını bizzat Rabbimiz belirlemiştir. Bu anlam 27–30. âyetler iyi düşünüldüğünde anlaşılmaktadır. Bu, bugüne kadar gözden kaçırılmış bir husustur.
Kur’ân’da aynen “ سقر - sekar” gibi anlamları ilk kez bizzat Rabbimiz tarafından belirlenen birçok sözcük vardır. Meselâ:
•“يومالدّين - Yevm’id-dîn”, İnfitar 17, 18;
•“يومالفصل - Yevmü’l-fasl”, Mürselât 14;
•“سجّين - Siccîn”, Muttaffifin 8;
•“علّيّين - Illıyyîn”, Muttaffifin 19;
•“طارق - Târık”, Tarık 2;
•“عقبة - Akabe”, Beled 12;
•“هاوية - Hâviye”, Karia 10;
•“حطمة - Hutame”, Hümeze 5;
•“ليلةالقدر - Leyletü’l-kadr” [Kadir gecesi] Kadr 1, 3;
•“قارعة - Kâria”, Karia sûresi 1;
•“حاقّة - Hâkka”, Hâkka sûresi 3;
Şimdi Müddessir sûresi 26–30. âyetlerde geçen diğer sözcükleri inceleyelim.
BEŞER:
a . “Beşer” sözcüğü “halk, insan” demektir. Tekildir, eril-dişil ayırımı yapılmadan tekil ve çoğul için kullanılır.
b . “Beşer” sözcüğü , “el-beşeretü” sözcüğünün çoğuludur. Anlamı, insanın üzerinde kıl biten yüz, kafa ve vücudunun üst derisidir. (Lisanü’l-Arab,cilt 1, s. 424;“beşer” mad.)
LEVVAHATÜN: Levvahatün sözcüğü de sesteş bir sözcüktür.
a.“Levvahatün” sözcüğünün kök sözcüğü olan “levh”, tahta demektir. Gemiyi oluşturan tahtaların her birisi bu sözcükle ifade edilir. Nitekim Kamer sûresi 13 . âyettinde Nuh’un gemisindeki tahtalar için çoğul olarak kullanılmıştır.
Sözcük ayrıca “ister ağaç cinsinden isterse başka bir nesneden olsun, üzerine yazı yazılan her şey için de kullanılmıştır. Buruc sûresi 22.âyetteki “فىلوح محفوظ - fî levhın mahfuz [korunmuş bir levhadadır]” ifadesinde bu anlamıyla yer almıştır.
Öyleyse “levha” sözcüğü, bu günkü ortama göre, yazı yazılan, bilgi saklanan her şey, levha, tablet, parşömen, tablo; çağdaş araçlardan ise ekran, plâk, teyp bandı, CD, disket veya hard disk gibi üzerine kayıt yapılabilen her türlü araç-gereci ifade edebilir. Sözcüğün “levvâha” şeklindeki kullanılışı ise isimden türetilerek elde edilen ve mübalağa anlamı kazandırılan etken isim kalıbında bir kelimedir ve “fevkalâde levhalar yapan” anlamına gelir.
b.“ Levh” sözcüğü ayrıca “şimşek çakması, parlamak, uzaktan görünme, yakıp kavurma, deriyi siyahlaştırma, susamışlık” anlamlarına da gelmektedir. (El Müfredat ve Lisanü’l-Arab; Levh maddeleri)
Bu açıklamalar doğrultusunda pasajın 26–30. Âyetlerin meali şöyle olmaktadır:
A)Onu [Kur’ân beşer sözüdür diyeni] yakında Sekar’a [cehenneme] yaslayacağım. Bilir misin, nedir? Sekar [cehennem] O (Sekar/cehennem) , bırakmaz (baki kılmaz) ve de terk etmez (yok etmez) . O [sekar/cehennem] , deriler için yakıp kavurandır. Onun [Sekar’ın/cehennemin] üzerinedir on dokuz.”
Bu ifadeler cehennemi ve cehennemdeki azabı anlatmaktadır. Buna benzer cehennem tasvirleri aşağıdaki âyetlerde de görülmektedir:
En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek, ne de hayat bulacaktır. A’la 11–13:
Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her yanışında, cezayı tatmaları için, derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten Allah Azîz’dir, Hakîm’dir. Nisa 56:
“On dokuz” ifadesine gelince: Kimine göre bu rakam cehennemdeki görevli meleklerin [zebanilerin] sayısıdır. Kimine göre haftanın yedi günü ve senenin on iki ayı [7+12] olmak üzere azaptaki sürekliliğin anlatımıdır. Bize göre ise bu âyetler müteşabihtir; birbirine benzer birden çok güzel anlamları vardır. Bu anlamların te’vîli [önceliklenmesi], kendini Kur’ân’a veren gayretli ilim adamlarını beklemektedir.
B) “26- 30. Âyetler”: Onu (“Kur’ân beşer sözüdür” diyeni) yakında Sekar’a yaslayacağım [bilgisayarla yüz yüze getireceğim] . Bilir misin nedir Sekar. [bilgisayar] ? O [Sekar/bilgisayar] , bırakmaz [baki kılmaz] ve de terk etmez [yok etmez] . O, beşer [insan] için fevkalâde levhalar yapandır. Onun [ Sekar’ın/bilgisayarın] üzerinedir on dokuz.”
Levhaları/tabloları insanlar için sağlayan, sürekli göstermeyen ama yok da etmeyip hafızasında saklayan şey “Bilgisayar”; bilgisayar üzerindeki “On Dokuz” ise Kur’ân’ın 19 sayısı ile şifrelenişi olabilir.
Bu durumda pasajdan şöyle bir anlam çıkarsamak mümkün hale gelir: “Kur’ân’a beşer sözü diyenler, yakında üzerine on dokuz konulmuş, beşer için fevkalâde levhalar yapan, sürekli tutmayan, yok da etmeyen Sekar denilen şeyle tanışacaklar. Baksınlar, düşünsünler bakalım, Kur’ân beşer sözü olabilir mi?”
İşte, 26. âyette “yakında” diye ifade edilen gün gelmiş ve insanlar bilgisayarı bulmuştur. Bilgisayarla birlikte Kur’ân’la ilgili 19 mucizesi gündeme gelmiştir. Bu öyle bir mucizedir ki, bir beşer tarafından becerilme ihtimali matematiksel olarak imkânsızdır.
Beşer, Sekar ve levvâhasözcükleriyle sûrede birkaç kez cinas sanatı yapılmıştır. Cinas, edebiyat terimi olarak manaları farklı, yazılış ve söylenişleri aynı veya benzer olan iki veya daha fazla kelimenin nazım veya nesirde bir arada kullanılmasıdır. Cinasın faydası muhatapta dinleme arzusu uyandırmasıdır.
“Levh” sözcüğünün diğer anlamları dikkate alındığında 29. âyet aşağıdaki anlamlar ile de açıklanabilir:
e. Beşere susamış
f. Beşere uzaktan görünen
g. Beşer için bir gösterge
19 MUCİZESİ:
İnsanlık, pozitif bilimlerde ileri sürülen kuramları ancak bütün bilimlerin ortak dili olarak kabul edilen ve Galile’nin deyimi ile “Allah’ın evreni yaratmakta kullandığı dil olan matematik” ile ispatlanmaları halinde bilimsel olarak kabul etmektedir. Gerçekten de evrende var olan her şeyin tarifi ve anlaşılmasındaki değişmez ölçü, matematiktir. Bu gerçek, insanları Allah’ın evrende yarattığı tüm varlıklarda gözlenebilen matematik özellikleri Kur’ân’da da aramaya sevk etmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda şaşırtıcı matematiksel özellikler, uyumlar ve ilişkiler ortaya çıkmıştır.
Ayların sayısının 12 olduğunu bildiren Kur’ân’da “ay” anlamına gelen “شهر - şehr” kelimesi de 12 defa tekrarlanmaktadır.
Dünya etrafındaki eliptik turunu 27 günde tamamlayan Ay, Arapçadaki karşılığı olan “قمر - kamer” ismiyle Kur’ân’da tam 27 defa geçmektedir.
“Gün” anlamına gelen “يوم - yevm” kelimesi Kur’ân’da 365 defa, “günler” anlamına gelen “يومين - yevmeyn” ve “ايّام - eyyam” kelimeleri ise 30 defa tekrarlanmaktadır. Bu sayılar, Dünya’nın Güneş etrafındaki bir turunda geçen 365,25 gün sayısına ve Ay takvimindeki bir aya karşılık gelen 29,53 gün sayısının yuvarlanmış hâline eşittir.
Sıcak-soğuk, dünya-âhiret, ümit-korku, sıkıntı-huzur, adalet-zulüm, yarar-zarar gibi bazı zıt anlamlı kelimeler de Kur’ân’da eşit sayılarda tekrarlanmıştır.
“Yıl” anlamına gelen “sene” kelimesi, Kur’ân’da tekil haliyle 7, çoğul hâliyle 12 kez olmak üzere toplam 19 defa tekrarlanmıştır. Bu rakam, Güneş, Dünya ve Ay’ın aynı hizaya geldiği ve “Meton Devri” ya da “Ay Çevrimi” adı verilen bir dönemdeki yıl sayısı olan 19′a eşittir. 19 yıllık bu dönemde, ay takvimine göre 355 gün süren 7 artık yıl ve 354 gün süren 12 tam yıl vardır. Bunlara ilâve olarak Kur’ân’da Güneş ve Ay’ın aynı âyette zikredildiği âyet sayısı da 19′dur.
Bilgisayar yardımıyla yapılan bu tarz araştırmalar, Kur’ân tarafından dikkat çekilen 19 sayısı üzerinde de yoğunlaştırılmış, Kur’ân’da geçen harf ve kelimelerin tekrarlanma sayıları ile bu kelimelerin “ebced” denilen sayısal değerleri arasındaki ilişki üzerine 19 rakamına dayalı pek çok örnek tespit edilmiştir. Burada hemen belirtmek gerekir ki, Kur’ân’ın indiği dönemde Araplar sayıları rakamlarla değil, harflerle ifade etmekte idiler. Ebced denilen bu sistemde her harf bir rakamı temsil etmekte idi. Bu sayı sisteminin daha sonraki dönemlerde büyücülük ve muskacılık yapan sahtekârların yaptıklarıyla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
19 sayısıyla ilgili olarak ortaya çıkarılan bazı tespitlerin dökümü, “sekar”, “19” ve “bilgisayar” kavramlarıyla ilgili öngörülerimizin daha iyi anlaşılması bakımından yararlı olacaktır:
Bu matematiksel ilginçliklerden en dikkat çekeni, Besmelenin 19 harften meydana gelmiş olmasıdır.
Ayrıca Besmeleyi oluşturan dört temel kelime de Kur’ân’da 19’ar veya katları kadar tekrar edilmektedir. [İsim19 defa; Allah2.698 defa; Rahmân57 defa; Rahîm114 defa.] Diğer taraftan Allah’ın Kur’ân’da geçen 123 isminden sadece dört tanesinin sayısal değeri 19 ve katlarından oluşmaktadır ve bu değerler Besmelenin dört kelimesinin tekrar sayılarına eşittir. [Vahid19 defa; Zu’l-Fadli’l-Azîm2698 defa; Mecid57 defa; Cami’114 defa] Burada 19′un katları olan sayıların toplamı da 19′un katıdır. Yani;
•İsim 19′un 1 katı
•Allah 19′un 142 katı
•Rahmân 19′un 3 katı
•Rahîm 19′un 6 katı
Toplam 19′un 152 katı (19 x
Besmeleyi oluşturan kelimeler ve bu kelimelerin sayısal değerleri şöyledir:
Kelime No: Kelimelerin Harfleri Harf Sayısı Sayısal Değerleri Toplam
1 Be, Sin, Mim 3 2.60.40 102
2 Elif, Lâm, Lâm, He 4 1.30.30.5 66
3 Elif, Lâm, Re, Ha, Mim, Nun 6 1.30.200.8.40.50 329
4 Elif, Lâm, Re,Ha,Ye,Mim 6 1.30.200.8.10.40 289
TOPLAM 19 786
Bu tablodan hareket edildiğinde şu matematiksel sonuçlara ulaşılmaktadır;
1.Yukarıdaki her kelimenin sıra numarasından sonra aynı kelimedeki harflerin sayısı peş peşe yazılarak elde edilen 8 rakamlı sayı 19′un tam katıdır: 1 3 2 4 3 6 4 6 = 19 x 36.686
2.Sıra numaralarından sonra aynı kelimelerin harf sayıları değil de toplam sayısal değerleri yazılarak elde edilen 15 rakamlı sayı da 19′un tam katıdır: 1 102 2 66 3 329 4 289 = 19 x 5 801 401 752 331
3.Sıra numaralarından sonra kelimelerin toplam sayısal değerleri değil de her harfin ayrı ayrı sayısal değeri yazıldığında elde edilecek 37 rakamlı sayı da yine 19′un tam katıdır:1 2 60 40 2 1 30 30 5 3 1 30 200 8 40 50 4 1 30 200 8 10 40 = 19 x …
4.Birinci örnekte kullanılan her kelimenin harf sayısı yerine, o kelimeye kadar olan harflerin toplam sayısı yazılırsa elde edilecek 10 rakamlı sayı da 19′un tam katıdır:1 3 2 7 3 13 4 19 = 19 x 69858601
5.İkinci örnekte kullanılan her kelimenin sayısal değeri yerine, o kelimeye kadar olan kelimelerin toplam sayısal değerleri yazılırsa elde edilecek 19 rakamlı sayı da 19′un tam katıdır:1 102 2 168 3 497 4 786 = 19 x 58.011.412.367.094
Bu örneklere beş değişik alternatifli örnek daha eklemek mümkündür. Ancak bu kadar örneğin konunun anlaşılması için yeterli olduğunu düşünüyoruz.
Dikkat edilirse yukarıdaki örnekler sadece Besmele ile ilgili örneklerdir. Fatiha sûresinde de insanı şaşırtan buna benzer matematiksel özellikler vardır. Daha pek çok hususta 19 ile ilgili araştırmalar yapılmakta ve ortaya ilginç bulgular çıkarılmaktadır. Huruf-u Mukattaa [Kısaltılmış Harfler] ile başlayan sûrelerdeki harf sayılarına dayanan 19′lu sistem bunlardan biridir. 19’lu sistem, aynı harflerle başlayan sûreleri hem ayrı ayrı gruplar halinde kendi aralarında, hem de bir bütün olarak birbirlerine âdeta kenetlemiştir.
Özetlersek, Bakara sûresinin 23,24; Yunus sûresinin 38; Hud sûresinin 13; İsra sûresinin 88 ve Tur sûresinin 33 34. âyetlerindeki “Kur’ân’ın bir tek sûresinin bile asla benzerinin meydana getirilemeyeceği” hakkındaki iddia, 19 mucizesi ile kimsenin itiraz edemeyeceği matematiksel bir ispata dönüşmüştür. Böylece Hicr sûresinin 9. âyetinde verilen “Kur’ân’ın korunduğu” hakkındaki ilahi teminatın mahiyeti de anlaşılmış olmaktadır. Buna göre Kur’ân matematiksel bir sisteme sahiptir ve en ufak bir tahrif girişimi bile sistemi bozmakta, bu nedenle de derhal fark edilmektedir. Bilgisayar yardımıyla bile olsa sistemin bir insan tarafından plânlanması mümkün olmadığı gibi, girişilebilecek herhangi bir tahrif işlemiyle yeni ve sahte bir sistemin kurulması da imkânsızdır.
Matematik bilimcileri, Kur’ân’ın kelime yapıları, harf sayıları ve harf gruplarından yola çıkarak Kur’ân’da 19 mucizesine benzeyen birçok olağanüstü yapılar ve kurgular tespit etmişlerdir. Bu tespitler, geçmişteki “Hurufîlik” ve “Batınîlik” ekollerinin bu meseleye yaklaşımlarından farklıdır. Bilindiği gibi Hurufiler ve Batıniler, âyetlerin gerçek anlamından uzaklaşıp âyetlerden kendi sistemlerine göre anlam çıkarmaya uğraşırlar; âyetlerin zahiri/açık anlamlarına itibar etmezler.
31. Âyet: “Biz cehennem yâranını hep melekler yaptık. Ve biz onların sayılarını da küfre sapanlar için bir imtihandan başka şey yapmadık. Ta ki, kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da “Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor?” desinler. İşte böyle. Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbinin ordularını ancak O [kendisi]bilir. Bu, beşer [insan]için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.”
Bu âyet ile Kur’ân âyetlerinin bir kısmının birden çok anlam taşıyan âyetler olacağı mesajı verilmektedir. Bu âyetler, tevilleri zamanla uzmanları tarafından yapılacak olan, uzman olmayanların ise “Rabbimizin bu âyetinde mutlaka bir hikmet var” diye teslimiyet gösterecekleri müteşabih âyetlerdir (Âl-i Imran 7 ve Zümer 23) Yukarıdaki âyette ifade edilen hususlar, İsra; 60 ve Bakara; 26, 27′de de söz konusudur.
“Melek” kavramı ile ilgili geniş açıklama Necm ve Kadr sûrelerinde yer alacaktır. Yine “Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar” ifadesi ile ilgili detay Tekvîr sûresinin 28 ve 29. âyetlerinin tahlilinde verilecektir.
32–37. Âyetler: “Hayır… Hayır… Zannettikleri gibi değil. Ant olsun Ay’a, ant olsun geceye, sırtını döndüğünde; ant olsun sabaha, ağarıp ışıdığında ki o [Sekar]gerçekten en büyük [kanıtlardan]biridir. Beşer [insan]için bir uyarıcı olarak. Sizden, öne geçmek [ilerlemek]veya arkaya kalmak [geride kalmak]isteyen için.”
32–34. âyetlerde Yüce Rabbimiz bize gerek gece ile gündüz ve gerekse de Güneş ile Ay üzerinde gösterdiği gücünü hatırlatmakta, bu astronomik olayların bizzat kendisi tarafından programlandığına dikkat çekmektedir.
37. âyet ise, insanların tam bir inanç ve fikir özgürlüğüne sahip kılındığını ifade etmektedir. Buna göre her insan kendi değer yargıları doğrultusunda iyiyi veya kötüyü seçme özgürlüğüne sahiptir. Kur’ân iyinin ve kötünün gerçek kriterlerini vererek Allah nezdindeki iyiyi ve kötüyü tanıtmakta, tercihi insana bırakmaktadır. Ne var ki, insanlar bazen Kur’ân tarafından kötü olarak tanıtılan iş ve davranışları kendi değer yargılarına göre kötü saymamakta, Allah’a göre iyi olanı değil, kendi yargılarına göre iyi olanı seçmektedirler.
Âhiret hayatı, deney ve gözlem laboratuarına sokularak ispatlanacak bir olgu değildir. Kıyâmet ve âhiret halleri tamamen gaypla ilgili konulardır. Bu konudaki bilgilerimizin kaynağı Allah’ın peygamberlerine vahyettiği kitaplardır. Bu nedenle âhirete inanmayan kişiye onu ispatlamak mümkün değildir. Öncelikle kişinin kendi akıl ve vicdanının sesine kulak vermesi, Allah’a ve Allah’ın peygamberler gönderdiğine inanması gerekir. Bununla birlikte Kur’ân, insanı âhiretin gerçekliğine yöneltecek gâyet ikna edici deliller ileri sürmektedir. Bu deliller tamamen insan aklına hitap etmektedir. Yukarıda mealleri verilen 32–37. âyetlerbu tür âyetlerdendir. Bu konuda ayrıca şu âyetlere de bakılabilir: Mümin 57; Ahkâf 33;Ya Sin 78-82; Rum 19; Bakara 28; Kıyâmet 36-40; En’âm 60, 95; Müminun 115;Kalem 35, 36; Casiye 21, 22; Teğabün 7.
Bu âyetlerde çok canlı sahneler anlatılmaktadır.
38. Âyet: “Her benlik kazancının karşılığında bir rehindir.”
Rehin olmak, “bağlanmak, tutuklanmak ve ipotek altında olmak” demektir. Bu âyet, her insanın bizzat kendi eliyle işlediği amel [iş ve davranış] ile ipotek altına girmiş olduğunu bildirmektedir.
39. Âyet: “Sağın yâranı hariç.”
Bu âyetten de anlıyoruz ki, müminlerin kusurları onları ipotek altına sokmayacaktır, Rabbimiz müminlerin kusurlarını affedecektir.
İlerideki sûrelerde birçok kez yer alacak olan “sağın yâranı” deyimi ilk kez bu âyette kullanılmıştır. Araplar sağ tarafı uğurlu, sol tarafı uğursuz sayarlardı. Bu bakımdan Kur’ân’da iyi insanların amel defterlerinin sağ taraflarından, kötü insanların amel defterlerinin ise sol taraflarından verileceği bildirilmiştir. Âyetteki “sağın yâranı” ifadesi ile amel defteri sağ tarafından/sağ eline verilmiş müminler kastedilmektedir. Bu konunun bir başka anlatımı için Vakıa sûresinin 27–40. âyetlerine bakılabilir.
40–47. Âyetler: “Bahçelerdedirler. Soruşur dururlar, suçlulardan. ‘Sizi Sekar’a sürükleyen nedir? Dediler ki: ‘Biz musallînden/destekçilerden [sosyal yardım yapanlardan/sosyal destek sağlayanlardan]değildik.”
Buradaki “مصلّين - musallîn” sözcüğü “namaz kılanlar” anlamında olmayıp sözlük anlamıyla destekçi, sosyal yardım için koşan, çalışan demektir. “صلاة - salat” ve bunun türevlerinden olan “musallîn” sözcüğü ile ilgili geniş bilgi Kevser sûresinde verilecektir.
‘Miskini de yiyeceklendirmiyorduk.’
“مسكين - miskin” sözcüğü fıkıh kitaplarında “Fakirden daha da yoksul kimse” şeklinde tanımlanır. Sözcüğün kök anlamından yola çıkılırsa, “miskin” ve “mesâkîn” sözcükleri ile kastedilenin hareket kabiliyetini kaybetmiş, iş yapma imkân ve fırsatları kalmamış kimseler olduğu anlaşılır.
Bu durumda âyetin anlamı, “imkânları olmadığı için muhtaç durumda bulunan [miskinlerin] karınlarını doyurmalarını, ekmeklerini kazanmalarını sağlamaya yanaşmıyor, buna karşı bir istek duymuyor, birbirimizi bu konuda teşvik etmiyorduk” demektir ki, bu konu ileride, Fecr sûresinde detaylandırılmıştır.
‘Ve dalanlarla birlikte dalar idik. Ve Din Günü’nü yalanlıyorduk.’
Din Günü,İnfitar sûresinin 14–19 . âyetlerinden anlaşıldığı üzere âhiretteki hesap günüdür. Hesap Günü, iyilerin iyiliklerinin, kötülerin de kötülüklerinin tam karşılığının verileceği gündür.
“Facirler de kesinlikle cahîm/cehennemdedirler. Din Günü ondan kaybolmamak üzere oraya yaslanacaklardır/ düşeceklerdir. Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra bir kere daha, Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? O gün kimse kimseye mâlik olmaz/efendilik yapamaz. Ve o gün buyruk Allah’a aittir.” Pişmanlık içindeki inkârcılar sözlerini şöyle bağlarlar: ‘Tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan bize gelene kadar…’ İnfitar 14-19:
İş işten geçtikten sonra geri dönüş yoktur. Akıllar başa toplanmalı, Kur’ân’ın kıymeti bilinmeli, gerekli uyarı mesajları vaktinde alınmalı ve gereği yapılmalıdır.
48. Âyet: “Artık yarar sağlamaz onlara şefaatçilerin şefaati…”
Suçluların âhiretteki korkunç durumları sahnelenip gösterildikten sonra söz hayattaki müşriklere getirilmekte, öğüt almaktan ve uyarılmaktan kaçmalarının anlamsızlığı vurgulanmaktadır. Âyette geçen şefâat kavramıyla ilgili detay Necm sûresinde verilecektir.
49–54. Âyetler: Ne oluyor onlara ki, öğüt verip düşündüren şeyden [Kur’ân’dan] yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkmüş Sağa-sola kaçışan yaban eşekleri gibidirler, İçlerinden her kişi, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin istiyor. Hayır! Hayır! Öyle şey olmaz! Doğrusu şu ki, âhiretten korkmuyorlar. Hayır! Hayır! İş zannettikleri gibi değil! O [Kur’ân] bir öğüt verici/düşündürücüdür.”
Yukarıdaki âyetlerde kötülük yapanlar bazen şiddetle kınanmakta, bazen de âhiret azabıyla uyarılmaktadır.
55,56. Âyetler: “Öyleyse dileyen onu düşünür, öğüt alır. Ve onlar, Allah’ın dilediği dışında, öğüt alamazlar. O, sakındırmaya ehildir ve affetmeye ehildir.”
Allah’ın dilemesi ile ilgili detayTekvîr sûresi 28, 29 . âyetlerde verilecektir.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ