







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
Adını 1. âyetteki el-mürselât sözcüğünden alan sûrenin 48. âyetinin, Mekke’nin fethinden sonra, Peygamberimizin “namaz kılmalısınız” demesine karşılık Sakif delegasyonunun namazdaki rükû hareketlerinden affedilmeleri yolundaki itirazları üzerine indiğini iddia eden kaynaklar varsa da bu, kabulü mümkün olmayan bir iddia ve yakıştırmadan ibarettir. Çünkü iddia sahipleri, rükû sözcüğünün anlamını araştırmadan sözcüğü “namazda yapılan bel bükme hareketi” olarak kabul etmişler ve sözcüğün geçtiği âyetin de namaz emrinin verilmesinden sonraki bir tarihte inmiş olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Oysa sözcüğün anlamı,48. âyetin tahlilinde belirttiğimiz gibi herhangi bir yakıştırmaya ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. Bu nedenle âyetin bu yanlış yakıştırmalara dayanılarak sonraki bir tarihte indiği iddiası kabul edilemez. Ayrıca bu iddia kabul edilerek 48. âyet aradan çıkarılırsa, sûrenin söz akışındaki anlam bozulmakta, aynı lâfızlı ve aynı manalı iki âyet arka arkaya gelmektedir ki, bunun mantıklı bir izahı yoktur. Zaten baştan sona ele alındığında sûrenin mevcut hâliyle bir bütün olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
Mürselât sûresi, özellikle kıyâmet ve âhiretin gerçekleşeceğine dair kanıtları ön plânda tutarak kendisinden evvel inmiş olan sûreler gibi inanç konularını işlemeye devam etmektedir. Kur’ân ile ortaya koyduğu dinin insanlar tarafından zorlama olmadan, akıl edilerek benimsenmesini isteyen Rabbimiz, bu sûrede de rahmeti gereği ikna metodunu kullanmış ve inançsız kâfirlere kıyâmetin gerçekleşeceğini makul, mantıklı, tutarlı kanıtlarla açıklayarak inananları bekleyen nimetler ile inançsızları bekleyen azapları gözler önüne sermiştir.
Sûrenin mesajı herkesi muhatap alır gibi görünse de, esas olarak âhireti yalanlayan kâfirlere yönelik olduğu 7. âyetten açıkça anlaşılmaktadır.
MEAL:
1. ‘Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki,
2. –dolayısıyla da büküp devirenlere–
3. canlandırdıkça canlandıranlara da (kasem olsun ki),
4. –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara–
5–6. ve bir öğüt bırakanlara da (kasem olsun ki), –gerek özür, gerek uyarı olmak üzere–
7. kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir.
8. Hani o yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman,
9. gök aralandığı zaman,
10. dağlar savrulduğu zaman,
11. elçiler, vakitlendirildikleri zaman,
12. bunlar hangi gün için ertelendiler ise!
13. Ayırt etme günü için…
14. Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi!
15. O gün, yalanlayanların vay hâline!
16. Biz, öncekileri helâk etmedik mi?
17. Sonra geridekileri de onların arkasına takarız/takacağız.
18. Biz, suçlulara, işte böyle yaparız.
19. O gün yalanlayanların vay hâline!
20. Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?
21–22. Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk.
23. Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz.
24. O gün, yalanlayanların vay hâline!
25–26. Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma-tutulma yeri yapmadık mı?
27. Orada sapasağlam, yüksek dağlar kıldık ve size tatlı sular içirdik.
28. O gün yalanlayanların vay hâline!
29. O, kendisini yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin!
30–31. O üç şube [kol, çatal] sahibi, gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölgeye doğru gidin!
32. Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar/yağdırır;
33. sanki o [kıvılcımlar] sarı erkek develer gibidir.
34. O gün, yalanlayanların vay hâline!
35. Bu, onların konuşmayacakları gündür [andır] .
36. Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler.
37. O gün, yalanlayanların vay hâline!
38. Bu, Ayırma Günü’dür [anıdır] . Sizi ve öncekileri topladık.
39. Bir sinsi plânınız varsa hemen Bana bu sinsi plânı uygulayın!
40. O gün, yalanlayanların vay hâline!
41–42. Kuşkusuz muttakîler [takvâ sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler.
43. –“işlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için!”–
44. İşte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz] .
45. O gün, yalanlayanların vay hâline!
46. Yiyin, faydalanın biraz, şüphesiz siz suçlularsınız.
47. O gün, yalanlayanların vay hâline!
48. Onlara, “Rükû edin” denildiği zaman, rükû etmezler.
49. O gün yalanlayanların vay hâline!
50. Artık bundan [Kur’ân’dan] sonra hangi söze inanacaklar?
TAHLİL:
1–7. ‘Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki, –dolayısıyla da büküp devirenlere– (kasem olsun ki,) canlandırdıkça canlandıranlara da (kasem olsun ki) –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara– (kasem olsun ki,) gerek özür, gerek uyarı olmak üzere bir öğüt bırakanlara da (kasem olsun ki), kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir.
Sûre, yukarıdaki 7 âyetten oluşan kasem cümlesiyle başlamış ve 1–6. âyetler, 7. âyetteki kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir iddiasının kanıtları olarak ileri sürülmüştür. Başka bir ifade ile; 1–6. âyetlerdeki kanıtlar, 7. âyetteki iddianın isbatı olarak gösterilmiştir.
2. âyeti 1. âyete ve 4. âyeti de 3. âyete bağlayan ف [fe] edatının anlamını ifade edebilmek için, bu âyetlerin Türkçe çevirisi hakkında biraz açıklama yapmak gerekmektedir: 1. âyette bahsi geçen yığın yığın gönderilmişler, 2. âyette bildirilenleri yapmakta, yani önlerinde ne varsa hepsini devirmekte, fırtına koparmakta ve silip süpürmektedir. Aynı şekilde 3. âyette sözü edilen canlandırdıkça canlandıranlar da, 4. âyette bildirilenleri yapmakta, yani ayırdıkça ayırmaktadırlar.
Kasem cümlesinin kasem bölümünü teşkil eden 1–6. âyetlerdeki ifadeler dikkatle okunduğunda, burada farklı “şey”lerden değil, bir “şey”in farklı özelliklerinden bahsedildiği anlaşılmaktadır. Bu da, gösterilen kanıtların, bir “şey”in beş ayrı özelliğini yansıtmakta olduğu anlamına gelmektedir.
Bu özelliklerin kaynağı hakkında geçmişte farklı düşünceler üretilmiştir. Kimileri, “Üzerine yemin edilen şeyler, bilgi alanımıza kapalı, evren ve insan hayatına sadece etkileri yansıyan gizemli güçlerdir” deyip işin içinden sıyrılmışlar, kimileri sözü edilen güçlerin kesinlikle “rüzgârlar”, kimileri de “melekler” olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu cümlelerden bir kısmıyla meleklerin, bir kısmıyla da rüzgârların kastedildiğini söyleyenler de olmuştur.
Klâsik kaynaklarda ortak bir metinmiş gibi yer alan bu görüşlerin bir kısmını, yanlışları daha iyi göstermek amacıyla aynen aktarıyoruz:
Ebû Hüreyre’ye göre (ki Mesruk, bir görüşlerinde Ebû Duhâ ve Mücâhid, Sudey, Rebî b. Enes ve Ebû Sâlih de aynı yoruma katılmıştı), âyette geçen salınanlar, gönderilenler, “melekler”dir. O takdirde bu yemin cümlesi, “savaş atları gibi akın akın ve ardarda birlikler halinde gönderilen ardışık melek gruplarına and olsun” anlamına gelir.
Abdullah b. Mes‘ûd’a göre ise gönderilenler‘den maksat, “rüzgârlar”dır. Buna göre yemin cümlesinin anlamı, “savaş atları gibi akın akın ve ardarda dalgalar hâlinde harekete geçirilen rüzgâr bulutlarına yemin ederim” olur. Abdullah b. Mes‘ûd, Kasırga gibi esip savuranlara ve Her yana dağıtanlara âyetlerinde “rüzgârlar”ın kasdedildiğini öne sürmektedir. Bir rivâyete göre onun bu görüşü Abdullah b. Abbâs, Mücâhid, Katâde ve Ebû Sâlih tarafından da paylaşılmaktadır.
İbn-i Cerîr, 1. âyetteki mürselât sözcüğünün, “melekler” mi, yoksa “rüzgârlar” mı demek olduğu konusunda tereddüte düşer ve kesin hüküm vermekten kaçınırken, 2. âyetteki ‘âsıfât sözcüğünün kesinlikle “rüzgârlar” anlamına geldiği kanaatindedir. Ayrıca 3. âyetteki nâşizât sözcüğünün “bulutların gökteki dağıtıcıları” anlamında “rüzgârlar” demek olduğunu kuşkusuz bir dille ifade etmektedir.
Abdullah b. Mes‘ûd’a göre 4-5. âyetlerde kullanılan fârikât ve mulkiyât sözcükleriyle “melekler” kastedilmektedir. Bu görüşü Abdullah b. Abbâs, Mesruk, Mücâhid, Katâde, Rebî b. Enes, Suddey ve Sevrî de tartışmasız bir biçimde paylaşmaktadır.Bu ortak görüşe göre; söz konusu melekler Yüce Allah’ın izni ile peygamberlere inerek gerçeği eğriden ayırt etmekte ve bu elçilere vahyin mesajını iletmektedirler. Bu mesaj hem insanların hesap gününde ileri sürebilecekleri bahaneleri çürütmekte, hem de onları uyarmaktadır.
Bu konu insanların zihinlerine yukarıdaki farklı görüşler doğrultusunda yerleşmiş, gerekli tetkik ve tahliller yapılmadığından dolayı da birçok meal ve tefsirde maalesef bu görüşler hâkim olmuştur. Birçok düşünür ise eskilerin görüşlerini daha tutarlı hâle getirebilmek için kendilerini zorlamışlar, fakat başarılı olamamışlardır. Çünkü Kur’ân’ı anlamak kimsenin tekelinde olmadığı gibi, onu anlama konusunda kimsenin herhangi bir ayrıcalığı da yoktur. Dolayısıyla, geçmiş bilginlerin açıklamaları mutlak doğrular olarak kabul edilmemelidir. Gerçeğe ulaşmak için kişilerin nakilleri yerine sözcüklerin anlamları ön plânda tutulmalıdır.
Burada ilk dikkat edilmesi gereken husus, ardı ardına zikredilen beş niteliğin, henüz ortada bulunmayan “vaat edilmiş şey”in kesinlikle olacağının kanıtı olarak ileri sürülmüş olmasıdır. Bu durumda, sözü edilen nitelikleri taşıyan “şey”in herkes tarafından görülebilen bir “şey” olması gerekmektedir. Zira varlığı ispatlanmamış bir “şey”in, başka bir “şey”in ispatına kanıt olarak ileri sürülmesi akla uygun değildir.
1–6. âyetlerin doğru anlaşılabilmesi için dikkat edilmesi gereken ikinci husus, âyetlerdeki sözcüklerin hem hakikat hem de mecâz anlamlarını hesaba katmaktır. Bu takdirde âyetler için ikiden çok anlam ortaya çıkmaktadır. Bu “çok anlamlılık”, –eskilerin iddia ettiği gibi– anlamların belirsizliğini değil, birden çok ve güzel anlamların bir arada var olabileceğini ifade etmektedir. Kısaca bu âyetler, “müteşâbih âyetler”e iyi birer örnek oluşturmaktadır. Sanatsal ifadelerle sunulan kısa cümleler ve bu cümlelerdeki güçlü vurgular, normal ifadelere göre insanlar üzerinde daha fazla etki bırakmaktadır.
Burada bize düşen görev, birbiriyle benzeşen anlamların arasından birisini öne almak, yani te’vîl etmektir.
MÜRSELÂT:
المرسلات [mürselât] sözcüğü, إرسالل [irsâl] kökünden türemiş olup “gönderilmişler” anlamındadır. Yine irsâl kökünden türemiş olan ارسل [ersele] fiili, öznesi Allah olmak üzere, “peygamber gönderdi/gönderir”, “bulut gönderdi/gönderir”, “rüzgâr gönderdi/gönderir” biçimlerinde Kur’ân’da birçok kez yer almıştır. Bu kök anlamı nedeniyle el-mürselât sözcüğü klâsik kaynaklarda “bulutlar, rüzgârlar ve peygamberler” olarak değerlendirilmiştir. Biz ise bu görüşte değiliz. Şöyle ki: Genelde, “bir uzlaşma amacıyla ya da bir işi bitirmek için gönderilen kimse” olarak tanımlanan الرّسول [er-resûl=elçi] sözcüğü, mürselât sözcüğüyle aynı kökten türemiş olup bu sözcük de “gönderilmiş” demektir. Ancak, الرّسول [er-resûl=elçi] sözcüğü, sadece “insanlardan seçilmiş elçiler” olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü Allah meleklerden de elçiler seçtiğini bildirmektedir:
Allah meleklerden elçiler seçer, insanlardan da… Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir. (Hacc/75)
Şu hâlde, Tekvîr sûresi’nin tahlilinde sözcüğün türediği kökleri dikkate alarak ortaya koyduğumuz gibi, “kuvvet, yönetim gücü” anlamı yanında “elçi ve haber verici” anlamına da gelen melek sözcüğünü, mürselât sözcüğünün anlamı kapsamında değerlendirmek mümkündür. Diğer taraftan Rabbimiz açıkça bildirmiştir ki elçiler, “indirilmişler”lerden de olabilir:
Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O hâlde ey kavrama yeteneği olanlar, Allah’a karşı takvâlı olun. Allah size bir öğüt [zikr] , size Allah’ın açık açık âyetlerini [mucizelerini] okuyan bir elçi [resûl] indirdi… (Talâk/10-11)
Yukarıdaki âyetlerde altı çizilerek dikkat çekilen Allah’ın indirdiği öğüt [zikr]: elçi [resûl] sözcükleri ile “Peygamber”in değil, “Kur’ân âyetleri”nin kastedildiği kolayca anlaşılmaktadır. Bu durumda “Kur’ân âyetleri” de, Allah’ın evrensel, ölümsüz ve indirilmiş elçileri’dir. Bundan yola çıkarak âyetteki mürselât [gönderilmişler, elçiler] sözcüğü ile kastedilenin, “Kur’ân âyetleri” olduğunu söyleyebiliriz.
‘URF:
عرف [‘urf] sözcüğü, “bilgi” [ilim, irfan/iyiyi kötüyü, eğriyi doğruyu ayırabilme özelliği] demektir ve genel olarak bu anlamda kullanılır. Nitekim örf, ma‘rûf gibi sözcükler de bu anlam ekseninde olan sözcüklerdir. Ancak ‘urf sözcüğünün esas anlamı, “kum yığını, yerden yüksek olan yer, yığın, yığıntı” demektir. Arapların horozun ibiği ile atın yelesine ‘urf demeleri, sözcüğün bu anlamına göredir.
‘Urf sözcüğünün esas anlamı ile, yaygın olarak kullanılan anlamı arasındaki ilişki, “bilgi”nin de bir şeylerin “birikimi, yığını” olmasından kaynaklanmaktadır. Biz, bu âyetin çevirisinde ‘urfen sözcüğünün hem vazı’ [ilk] , hem de isti’mal [yaygın kullanılan] anlamlarının birleştirilmesini öneriyoruz. Bu durumda âyetin çevirisi şu şekilde olmaktadır: “Bilgi yığını [bilgi kümeleri, bilgi öbekleri] hâlinde gönderilmiş Kur’ân âyetlerine kasem olsun ki,...”
‘Urf ve çoğulu olan اعراف [a‘râf] sözcükleri hakkında daha fazla ayrıntı A‘râf sûresi’nin tahlilinde yer alacaktır.
Bir şeyin oldukça hızlı olduğu veya hızlı gerçekleştirildiği, Türkçe’de de “fırtına gibi” deyimiyle ifade edilmektedir.
‘Âsıfât sözcüğü, bulunduğu kalıp itibariyle âyette “fırtına koparanlar, önüne gelen iğreti şeyleri önüne katıp sürükleyip gidenler, kökünden söküp atanlar, silip süpürenler, esip savuranlar” anlamında olup Yûnus/22, İbrâhîm/18 ve Enbiyâ/81‘ayetlerinde de “fırtına” anlamıyla yer almıştır.
Normal olarak fizikî bir fırtınayı ifade eden sözcük, içinde bulunduğu cümlenin [âyetin] ف [fe] edatı ile bir önceki âyete bağlanması sebebiyle 1. âyetle birlikte düşünülmelidir. Yani, 1. âyette bahsedilen “öbek öbek, küme küme, yığın yığın gönderilmiş olanlar”, fırtına koparmışlar ve ortalığı silip süpürmüşlerdir.
Bu durumda aynı kökten türemiş resûl [elçi] sözcüğü gibi, mürselât sözcüğünün de “elçi” anlamına geldiği ve bu elçinin “Kur’ân âyetleri” olduğu yolundaki Kur’ân destekli görüşlerimiz doğrultusunda; gerçekten de öbek öbek gelmiş, gönderilmiş Kur’ân âyetlerinin toplumda fırtınalar kopardığını; şirk, küfür ve bâtıl olarak ortada iğreti ne varsa hepsini silip süpürdüğünü, kökünden söküp attığını söylemek mümkündür. Çünkü Kur’ân ile hakk gelmiş, bâtıl zâil olmuştur; ışık gelmiş, karanlık yok olmuştur.
Neşr sözcüğünün esas [vazı’] anlamı ise, “güzel koku” demek olup kadim Arapça’da bunun pek çok örneği vardır. Sözcüğün esas anlamı “güzel koku” ile, yaygın olarak kullanılan anlamı “yaymak” arasındaki ilişki, (‘urf sözcüğünde olduğu gibi,) güzel kokunun bir merkezden çıkıp çevreye yayılmasından ileri gelmektedir.
İşte, sözcüğün bu “merkezden çevreye yayılma” anlamı, kuru otların yağmur sebebiyle yeşermesi ve büyüyüp yayılmasının da neşr sözcüğüyle ifade edilmesine yol açmıştır. Neşr sözcüğü Kur’ân’da da bu anlam ekseninde, “ölmüş kişilerin canlanıp hayat bulması ve olduğu yerden sağa sola yayılması”, yani “ölmüş, çürümüş, yok olup gitmiş insanlara hayat verme” anlamında kullanılmıştır:
Ve O [Allah] , suyu gökten belli bir ölçüyle indirdi. Sonra Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz böyle çıkarılacaksınız. (Zuhruf/11)
Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu. (Abese/22)
Yoksa onlar yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de onlar mı ölüleri canlandıracak lar? (Enbiyâ/21)
Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra bir bulutu yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir o dirilme. (Fâtır/9)
Yeryüzünü size boyun eğer kılan O’dur. Haydi, onun omuzlarında [dağlarında, tepelerinde] yürüyün ve O’nun rızkından yiyin. Diriliş ancak O’nadır. (Mülk/15)
Ve (kâfirler), O’nun astlarından, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne zarar ve ne de fayda vermeyen, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler. (Furkân/3)
Kuşkusuz bunlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki onu da görmüyorlar mıydı? Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar. (Furkân/40)
Yine, fark kökünden türemiş ve bu anlama gelen bir sözcük daha vardır ki, aynı zamanda Kur’ân’ın da adıdır. Bu sözcük Furkân‘dır. Bakara/53 ve Enbiyâ/48 ayetlerinde Mûsâ peygambere de verildiği ifade edilen Furkân, soyut şeyler olan hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü… Birbirinden ayırdığı için, Kur’ân’a da isim olarak verilmiştir:
Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkân’ı [Ayırıcı’yı] indiren ne kutludur! (Furkân/1)
Ramazan ayı öyle bir aydır ki, onun içinde insanlara yol gösteren, hidayetten açıklama lar ve Furkân olarak Kur’ân indirildi… (Bakara/185)
O [Allah], sana, kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hakk ile indirdi. O, daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti. Bu Furkân’ı da O indirdi. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için kesinlikle çetin bir azap vardır. Allah çok güçlüdür, intikam sahibidir [suçluları cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır]. (Âl-i İmrân/3-4)
Yukarıdaki âyetlerle konu kendiliğinden aydınlığa kavuşmaktadır: Dolayısıyla Mürselât sûresi’nde, Ayırdıkça ayıranlar [fârikât] ifadesi ile kastedilenler, “Kur’ân âyetleri”dir. Çünkü Kur’ân âyetleri hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, helâl ile haramı birbirinden ayırmaktadır.
O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/Kendi işinden olan ruhu kullarından dilediğine ilkâ’eder [bırakır] . (Mümin/15)
Şüphesiz ki, bu Kur’ân sana yasalar koyan ve en iyi bilen Allah tarafından bırakıl maktadır [içine işletilmektedir] . (Neml/6)
Derken Âdem Rabbinden bir takım kelimeleri içine aldı. O [Allah] da tövbesini kabul etti. Muhakkak O, tövbeyi çok çok kabul edendir, çok esirgeyendir. (Bakara/37)
Bu durumda, الملقيات [mülkıyât] sözcüğünün konumuz olan âyette de kesin olarak “zihne iyice yerleştirenler” anlamında kullanıldığını söylemek mümkündür. Zaten bu özellik de yine Kur’ân âyetlerine has bir özelliktir.
5. âyetteki zikr sözcüğünün, “öğüt” anlamına geldiği, Arapça dilbilgisi kurallarına göre 6. âyette kendisinden bedel konumunda bulunan عذرا ‘ نذرا [‘uzren, nüzren] ifadesinden de anlaşılmaktadır. Zira 6. âyette, mazeret hazırlayacağı, mazur kıldıracağı [‘uzren] ve uyarı yapacağı [nüzren] bildirilen etkiyi, 5. âyette bildirilen zikr yapmaktadır. Bu da zikr‘in ancak “öğüt” işleviyle mümkündür. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, insanı geçmişteki hatalarına tövbe ettirmeye yönelten ve geleceğe yönelik olarak ona uyarıda bulunan zikr ancak “öğüt” olarak anlamlandırılabilir. Dikkate alınan öğütlerin kesinlikle insanı bu iki işlemi yapmaya motive ettiği düşünülürse, 5. âyetteki zikr‘in “öğüt” olarak anlaşılması gerektiği daha da iyi anlaşılır.
Kur’ân’ın (öbek öbek gönderilmiş tüm âyetlerinin) zikr [öğüt] olduğu Kur’ân’da yüzlerce âyette bildirildiğine göre, öğütleri zihne iyice yerleştirenlerin de yine “Kur’ân âyetleri” olduğu kesinlik kazanmaktadır.
UYARI: Kur’ân kendisini tam 55 nitelikle tanıtmaktadır.Yukarıda sayılan özelliklerin hepsi de, “Resûl, Furkân, Rûh, Nûr, Zikr, Mübîn” gibi Kur’ân’ın vasıflarındandır. Âyetleri mucize yapan bu özellikler, beşer kurgusu olmayıp Allah tarafından lütfedilmiştir. Ayrıca bu özelliklerden hiçbiri Allah’ın kitabının dışındaki kitaplarda mevcut değildir.
Sûrenin 1–7 âyetlerinin oluşturduğu kasem cümlesinde Kur’ân’ın bu özelliklerinden bir kısmı vurgulanmış ve onu indiren Gücün [Allah’ın] , tehdit edici âyetlerle bildirilen kıyâmet gününü de mutlaka gerçekleştireceği ifade edilmiştir. Böylelikle Kur’ân, kıyâmet ve âhiretin gerçekleşeceğine dair bir kanıt olarak gösterilmiştir.
Unutulmamalıdır ki, Kur’ân’daki mucize; dağlarda, taşlarda, meleklerde, rüzgârlarda hatta peygamberlerde olan mucizelerden daha yücedir. Hem öyle bir mucizedir ki, her an el altında ve göz önünde bulunmasına rağmen kıyâmete kadar mucizeleri tükenmeyecek bir kitaptır.
8–15. Hani o yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman, gök aralandığı zaman, dağlar savrulduğu zaman, elçiler vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ayırt etme günü için… Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi! O gün, yalanlayanların vay hâline!
Kıyâmet gününde evrenin durumunu anlatan bu ve buna benzer sahneler Kur’ân’ın çeşitli sûrelerinde dile getirilmiştir. Bütün bu sahnelerdeki ortak görüntü şudur: O gün evrenin düzeni bozulacak ve bu düzensizliğe korkunç gürültüler, patlamalar ve sarsıntılar eşlik edecektir. Ancak, dehşet veren bu olaylar, insanların öteden beri bildiği yıldırım, deprem, volkanik patlama gibi küçük çaplı doğal olaylara hiç benzemeyecek, dünyadaki hiçbir olayla mukayese edilemez şiddette ve büyüklükte olacaktır. Dolayısıyla o günkü dehşetin insanın zihinsel yapısına sığması mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen kıyâmet anlatımlarının değişik sahnelerle tekrarlanması, bu olayın gerçekleşeceğini insanların aklına yatırma maksadına yöneliktir.
O yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman,
Âyette geçen, طمست [tumiset] sözcüğü,طمس [tams] mastarından türemiş “fiil-i mazi, bina-i mechul, müfred, müennes” bir sözcüktür.
Tams sözcüğü kök olarak “silmek, ortada iz bırakmamak, imha etmek, uzaklaştırmak” anlamlarına gelmektedir. Nitekim Arapça’da gözleri görmeyene, “gözleri silinmiş, gözleri imha olmuş, gözleri kendinden uzaklaştırılmış” anlamında طموس البصر [tamûsu’l-basar] , kalbi kalplikten çıkmış, fesada uğramışlara da “kalbi silinmiş, kalbi imha olmuş, kalbi kendinden uzaklaştırılmış” anlamında طموس القلب [tamûsu’l-kalb] denmektedir.
Tams sözcüğünün türevlerini şu âyetlerde de görmek mümkündür:
Yâ-Sîn/66, Kamer/37, Nisâ/47, Yûnus/88.
Işık kaynağı olarak bilinen yıldızların aslında enerjilerinin tükenmesiyle sönen, silinen bir yapıda oldukları çok yakın bir tarihte tesbit edilmiştir. Yıldızların sonsuza dek ışıyacağının sanıldığı bir dönemde, ışıklarının söndürülmesi, silinmesi sûretiyle varlıklarının son bulacağının Kur’ân tarafından dile getirilmiş olması büyük bir mucizedir.
Gök aralandığı zaman,
Âyette geçen, فرجت [furicet] sözcüğü, “iki şey arasındaki aralık” demek olan الفرج [ferc] sözcüğünden türemiştir. Bu sözcük genellikle “yarmak” anlamındaki فجر [fecr] sözcüğü ile karıştırılmaktadır. Bu karıştırmanın bir sonucu olarak, dişi canlıların üreme organlarınaفرج فروج , [ferc, fürûc] denmesinin bu organların yarık oluşundan ileri geldiği zannedilir. Hâlbuki sebep bu organların yarık oluşları değil, iki ayağın aralığında bulunuyor olmalarıdır
Dolayısıyla yukarıdaki âyet, “göğün yarılması”nı değil, “aralanması”nı ifade etmektedir. Ancak “göğün aralanması” ile neyin kastedildiğini bilmek bugün için mümkün değildir, belki kıyâmete kadar da mümkün olmayacaktır. Bir tahmin olarak; dünya ile atmosfer arasında bir boşluk oluşacağı ve buna bağlı olarak dünyanın, güneşin çekim alanından çıkacağı anlamına geldiği söylenebilir.
Dağlar savrulduğu zaman,
Bu ifadeyle şimdiki kâinat düzeninin bozulacağı, yani yıldızların uzaklaşacağı, söneceği, imha olacağı ve göğün aralanacağı o gün bir başka olayın daha gerçekleşeceği bildirilmektedir. Bildirilen bu olay, dağların ufalanıp havada uçuşan toza dönüşecek olmasıdır. 8–10. âyetlerdeki anlatımlar; İnfitar, Tekvîr, Müzzemmil, Tâ-Hâ, Furkân, İnşikâk, Vâkıa, Nebe, Zilzâl gibi başka sûrelerde de tekrarlanmış ve olayın ciddiyeti vurgulanmıştır.
Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ki Ayırt Etme Günü için (ertelenmişlerdi).
YEVMÜ’L-FASL:
يوم [yevm] ve الفصل [el-fasl] sözcüklerinden oluşan bu ifade, “ayırt etme günü” anlamına gelen bir isim tamlamasıdır. el-yevm, Arapça’da “gün” demektir. Sözcüğün “yevmiye” [gündelik] gibi bazı türevleri Türkçe’de de kullanılmaktadır.
El-fasl sözcüğü ise isim olarak “iki şey arasındaki mesafe”, fiil olarak da “iki şey arasına mesafe koymak, bitişik hâle gelmiş iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak” anlamlarına gelir. el-Fasl sözcüğünün fiil anlamının “bir bütünü yarmak, ikiye ayırmak” demek olan şakk sözcüğüile karıştırılmaması gerekir. Çünkü kıyâmet gününde bir bütün ikiye ayrılmayacak, zaten birbirinden ayrı olan şeylerin ayrımı yapılacaktır. Yani, o gün, hakk ile bâtıl, mümin ile kâfir birbirinden ayrılacaktır. Kıyâmet gününe, Yevmü’l-Fasl [ayırt etme günü] denmesinin sebebi budur. Bazılarının, “karar günü”, “hüküm günü” olarak çevirdikleri bu ifadenin yorumsuz olarak sözcük anlamıyla çevrilmesi, bize göre en isabetli olanıdır.
13. âyetten başka aynı sûrenin 38. âyetinde de karşımıza gelecek olan Yevme’l-Fasl [ayırma günü] ifadesi, değişik ayrıntılarla başka âyetlerde de tekrarlanmıştır:
Çünkü o zorlu bir haykırıştan ibarettir ki, derhal onlar karşıda duruverirler. “Eyvah bizlere! İşte bu Din Günü’dür” derler. –“İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırt Etme Günüdür”– Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. (Toplayın da) iletin onları cahîmin [cehennemin] yoluna doğru. (Sâffat/19-23)
Şüphesiz ki Ayırt Etme Günü onların hepsinin buluşma yeridir/kararlaştırılmış buluşma vaktidir. O gün dostun dosta hiçbir şeyce faydası olmaz. Onlar yardım da olunmaz. (Duhân/40-41)
Kuşkusuz Ayırt Etme Günü kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur. O gün Sûr’a üflenir, artık siz de bölük bölük gelirsiniz. (Nebe/17-18)
11–12. âyetlerde, bu dehşet veren sahnelerin yanında bambaşka bir olaya daha değinilmiştir. Bu olay, uzun insanlık tarihi boyunca insanlara tebliğde bulunmuş olan peygamberlerin mahşer halkına teşhiridir. “Ayırma Günü”, aynı zamanda genel bir buluşma günü olarak belirlenmiş ve bütün peygamberlere o gün için randevu verilmiştir.
Bu buluşmada peygamberler, dağlardan, yeryüzünden, göklerden daha ağır basan o büyük konuya [hesap verme konusuna] ilişkin son hesaplarını sunacaklardır:
Kesinlikle ve kesinlikle, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz. Ve and olsun, onlara, bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz gaipler değildik. Ve tartı, o gün hakktır. Kimin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır. Kimin terazileri de hafif kalırsa, işte onlar da âyetlerimize karşı zâlimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir. (A‘râf/6-9)
Yukarıdaki âyetlerin ifade şeklinden, son derece önemli bir olaydan söz edildiği anlaşılmaktadır. Artık yıldızların sönmesi, göğün parçalanması, dağların ufalanıp toz gibi uçuşması ile yaşanan dehşet geride kalmış, fakat şimdi herkesi o dehşetin saldığı korkudan daha büyük bir korku kaplamıştır: Hesap verme korkusu…
Hesap verme zamanının geldiğini vurgulayan uyarı sarsıcıdır:
Elçiler, vakitlendirildikleri zaman,
Allah’ın haşr meydanında [Kendi huzurunda] bütün insanları toplayacağı ve her kavmin peygamberini de şâhit olarak çağıracağı, Kur’ân’da pek çok yerde bildirilmiştir. Sapkınlar ve suçlular, Allah’ın kendilerine neyi ilettiğinin tanığı ve kanıtı olarak karşılarında peygamberleri bulacaklar ve böylece sapıklığa düşme sebebinin kendileri olduğu açığa çıkacaktır:
Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara haksızlık edilmez] . (Zümer/69)
Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir tanık yaptığımız zaman bakalım nasıl olacak! (Nisâ/41)
Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi!
Bu ifade tarzı, hatırlanacağı üzere, insanın aklının eremediği, havsalasının alamadığı, zihnî yetilerinin boyutlarını aşan konularda kullanılmaktadır. Aynı ifadenin burada Yevmü’l-Fasl [ayırt etme günü] için kullanılması, o günde oluşacak dehşetin, insan zihninin ötesinde olduğunu anlatmaktadır. Yani insanlara, “Siz dünyada hangi sıkıntıyı görmüş, yaşamış, düşünmüş olursanız olun, onların hiç birisi Ayırt Etme Günü’ndeki kadar müthiş değildir, ona göre aklınızı başınıza alın!” denilmektedir. Arkasından da şu uyarı yapılmaktadır:
O gün, yalanlayanların vay hâline!
Rabbimizin uyarı ve teşvik amaçlı bu mesajı bu sûrede tam on kez tekrarlanmıştır. Gerek âhiret hâlleri ile ilgili açıklamaların ve gerekse dünya ile ilgili hatırlatmaların yapıldığı cümlelerin sonunda hep bu ifade kullanılmıştır. Tekrarlanan bu uyarı ifadesi hep aynı sözcüklerden meydana gelmiş olsa bile, yalanlayanların yalanladıkları ifade edilen şeyler her pasajda farklıdır. Meselâ bu ifadenin sûredeki ilk geçişinde, “Yevmü’l-Fasl”ın [ayırt etme günü’nün] , ikinci defa geçişinde “suçlulara yapılacak azabın”, üçüncü defa geçişinde “Allah’ın ilmi ve gücünün”, dördüncü defa geçişinde de “insanoğlunun muhtaç ve sınırlı bir güce sahip olduğunun, ilâhî kudretin ise her şeyi kapladığının” yalanlandığı ifade edilmiştir. Aslında ifadenin her tekrarlanışıyla farklı bir konu vurgulandığından, ifadenin tekrarlandığını söylemek pek de uygun değildir.
“Vay hâline!” şeklinde çevrilen ويل [veyl] sözcüğü ile ilgili detay Hümeze sûresi’nde verildiği için burada tekrar edilmeyecektir.
16–19. Biz, öncekileri helâk etmedik mi? Sonra geridekileri de onların arkasına takarız/takacağız. Biz, suçlulara, işte böyle yaparız. O gün yalanlayanların vay hâline!
Bu âyet grubunda da yine Rabbimizin insanlara uyguladığı eğitim ilkelerinden biri olan “örnek verme” ilkesi görülmektedir. Sûrenin buraya kadarki bölümünde, kıyâmete inanmayanlara kanıt olarak Kur’ân gösterilmiş ve buna rağmen “Ayırım Günü”nü inkâr edenler, Yalanlayanların vay hâline! ifadesi ile tehdit edilmişti. Bu bölümde ise yalanlayanlara, tarihte kendileri gibi olanların başlarına gelen kötü son hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatma, Biz, öncekileri helâk etmedik mi? ifadesi ile geçmişteki somut örnekler telmih edilerek yapılmıştır.
Rabbimizin gerçek olayları sıkça gözümüzün önüne sermesindeki amaç, başka bir âyette şöyle açıklanmıştır:
Helâk olan apaçık bir delille helâk olsun, yaşayan da apaçık bir delille yaşasın diye. Ve kesinlikle Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Enfâl/42)
Tarihten ders çıkarma konusunda ciddî ihtarlarda bulunan Rabbimiz, Kur’ân’ın bir bölümünü kıssalara ayırmak sûretiyle bizlere zengin bir ibret kaynağı lütfetmiştir. Geçmiş kavimlerin helâk edilmelerine sebep olan davranışların anlatıldığı yüzlerce âyetten bir bölümü, bundan önceki sûrelerin aynı konuyla ilgili bölümlerinde okuyucuya sunulmuştu. Bu bağlamda şu âyetlerin yer aldığı pasajların da okunmasında yarar görüyoruz: Bakara/248; Âl-i İmrân/13,49; Yûnus/92; Hûd/103; Yûsuf/111; Hicr/77; Nahl/11,13,65,67,69; Şu‘arâ 8,67,103,121,139,158,174,190; Neml/52; Ankebût/15,35, 44; Sebe/9; Zâriyât/37; Kamer/15.
Kendi hataları yüzünden helâk edilen öncekilerin [geçmiş toplumların] örnek alınması konusu, Rabbimizin çok çetin yakalayışına “tanık” ve “tanık olunan”ı kanıt göstermesi sebebiyle Burûc sûresi’nde de geçmiş ve orada geçmişin araştırılmasının gerekli olduğunu bildiren âyetler örnek olarak verilmişti.
Burûc sûresi’ndeki o bölümün tekrar okunmasını öneriyor ve şuna inanıyoruz: Kur’ân’ın öncekiler sözcüğü ile ifade ettiği “geçmiş toplumların serüvenleri tarihî belgelerden, arkeolojik kalıntılardan araştırılıp öğrenildiğinde görülecektir ki, âhireti inkâr ederek bu dünyayı tek hayat zanneden ve ahlâkî değerlerini sadece bu dünyadaki ölçülere ve neticelere bağlayan bütün kavimler istisnâsız helâk olmuşlardır.
Sonra geridekileri de onların arkasına takarız/takacağız. Biz, suçlulara, işte böyle yaparız.
Yani, bu Bizim sünnetimizdir [yasamızdır] . Âhireti inkâr edenler, tıpkı helâke uğrayan geçmiş ümmetler gibi, sonunda aynı felâkete uğramalarının kaçınılmaz olduğunu göreceklerdir. Bundan önce hiçbir kavim bu âkıbetten istisnâ edilmemiştir, ileride de edilmeyecektir:
Şu, âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları kesinlikle açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. (A‘râf/40)
Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu! (A‘râf/84)
De ki: “Hele bir yeryüzünde gezin sonra suçluların sonu nice oldu, bir bakın! (Neml/69)
İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. (Sâffat/34)
ÂYETTEKİ “ÖNCEKİLER ve SONRAKİLER”İN KİMLİĞİ:
Klâsik kaynaklar, öncekiler tabiri ile Âd ve Semûd kavimlerinin, sonrakiler tabiri ile de Lût, Şu‘ayb ve Mûsâ kavimlerinin [Firavun ve ordusunun] kastedildiğini ileri sürmüşlerdir.
Bize göre ise öncekiler, bu âyet inmeden önceki dönemlerde yaşamış olan Âd, Semûd, Lût ve Şu‘ayb’ın kavimlerini, Firavun ve avenesini, Ashâb-ı Uhdud ve Ashâb-ı Fîl gibi grupları; sonrakiler ise bu âyetler indikten sonra yaşayacak olan ilerideki inkârcıları işaret etmektedir. 17. âyette söz konusu olan bazı kıraat [okunuş] farklılıkları da bizim ileri sürdüğümüz tezi desteklemektedir.
20-24. Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı? Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk. Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz! O gün, yalanlayanların vay hâline!
Bu pasajda bakışlar öncekiler ile ilgili örneklerden Kıyâmet sûresi’nin son bölümünde değinilen konuya, yani insanın kendisine çevrilmiş ve insanın yaratılışı Allah’ın varlığı ve kıyâmete kanıt gösterilmiştir.
Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?
Âyette geçen, ماء مهين [mâin mehîn] ifadesi, “hakir, hor, az ve zayıf [değersiz] bir su” demek olup bununla erkeğin menisi kastedilmiştir. Aynı ifade bir başka âyette daha geçmektedir:
Sonra da onun soyunu süzülmüş bir özden, değersiz bir sudan kılmıştır [yaratmıştır] . (Secde/8)
Âyette kastedilen “meni” ile insanın hammaddesi “sperm” arasında oldukça ilginç tezatlar mevcuttur. “Sperm”ler, içinde yüzdüğü “meni”nin sadece bir kısmı olmakla beraber meninin en temel maddesidir. Yumurtayı dölleyen sperm ise, 300–400.000.000 spermden sadece birisidir. Ne var ki, bu tek sperm, hemcinsleri arasında en hızlı yüzerek hedefe en erken ulaşan spermdir. Demek oluyor ki, insanın yaratılışı, hakir bir su olarak nitelenen meni‘nin ölçü bakımından hiç önemsenmeyecek bir miktarından, ama en değerli özünden olacak şekilde plânlanmıştır.
Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk.
KARÂRIN MEKÎN [SAĞLAM YER]:
Gerçekten de Rabbimiz plânını öyle yapmıştır ki, hamilelik gerçekleştikten sonra doğuma kadar geçen süre içinde “zigot” ile başlayan süreç, çeşitli evrelerde ve çeşitli bölgelerde ama özel bir koruma ile devam etmektedir:
Anne karnındaki cenin çok hassas bir varlıktır. Cenin eğer özel bir korunmaya sahip olmasaydı; sıcak, soğuk, ısı değişimleri, darbeler, annenin âni hareketleri cenine ya büyük bir zarar verecek, ya da cenini öldüreceklerdi. Annenin karnındaki üç bölge cenini tüm bu dış tehlikelere karşı korur. Bu bölgeler şunlardır: A) Karın duvarı, B) Rahîm duvarı, C) Amniyon kesesi.
Kur’ân’ın indiği 7. asırda insanların amnion kesesinden haberleri yoktu… Cenin bu üç tabakanın koruyuculuğu altında kapkaranlık bir mekânda yavaş yavaş gelişimini sürdürür.
Amniyon kesesi temiz, akışkan bir sıvı ile doludur. Bu sıvı sarsıntıları emen koruyucu bir yastık gibidir, basıncı dengeler, amniyon zarının embriyoya yapışmasını engeller ve ceninin rahim içerisinde rahatlıkla dönmesini sağlar. Eğer cenin bu sıvı sayesinde rahatlıkla hareket edemeseydi, bir et kütlesi gibi yığılıp kalacak, devamlı bir tarafı üzerinde aylarca durduğu için yaralar vücudunu saracak ve birçok komplikasyon ortaya çıkacaktı. Ceninin her tarafının eşit biçimde ısınması da önemlidir. Sıvının ısıyı eşit dağıtması sayesinde dışarıdaki sıcaklık ne olursa olsun ceninin her yanı 31°C’lik sıcaklığa sahiptir. Yaratıcımız her aşamada her şeyi en ince şekilde ayarlamış, karanlıkların içinde her ihtiyacımızı karşılamış, bedenimizi dış dünyanın tüm zararlarından korumuştur.
BELLİ ÖLÇÜ/VAKİT:
Buradaki, قدر معلوم [kaderin ma‘lûm] ifadesinin anlamı, sadece insanların bildiği belli bir ölçü/vakit değildir; aynı zamanda “Allah’ın bildiği bir ölçü/vakit” anlamını da içermektedir. İnsanların hamileliğe ait bilgileri kabataslaktır ve hiç kimse bir çocuğun anne karnında kaç ay, kaç gün, kaç saat, kaç dakika, kaç saniye kalacağını, doğumun tam vaktini ve çocuğun anne karnında ulaşacağı ölçüleri bilemez. Bu özellikler Allah tarafından tayin edilmiştir, yani ölçüler O’nun tarafından konulmuştur.
Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz.
Bu âyet, kıraat farklılıkları dikkate alındığında, “Biz onu biçimlendirdik, Biz ne güzel biçim verenleriz” şeklinde anlaşılıp çevrilebilir. Konu başka âyetlerde şöyle detaylandırılmıştır:
Ve hiç kuşkusuz Biz insanı, çamurdan bir sülâleden [süzülüp seçilmiş çamurdan] yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir yerin içinde nutfe [sperma] kıldık [yaptık] . Sonra nutfeyi bir alaka [embriyon] yarattık, derken o alakayı bir mudga [bir çiğnem et parçası hâlinde] yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık olarak inşa ettik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir. (Müminûn/12–14)
Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, – (bilin ki) ne olduğunuzu size açıklamak için– şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakdan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. İşte bu (gösteriyor ki), şüphesiz ki Allah hakktır [gerçektir] . Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir. (Hacc/5–6)
Yukarıdaki âyetler, bu hayattan sonraki hayatın varlığına açık bir delil teşkil etmektedir. Yaptıklarının hesabını sormak ve karşılığını vermek için insanı çok basit bir sudan yaratan gücün, onu yeniden yaratmasının çok kolay olduğunu vurgulayan bu pasaj şu anlamı içermektedir: “Ey kâfirler! Sizi hiç yoktan, basit bir sudan başlayarak ahsen-i takvîm olarak yaratan Allah, ölümünüzden sonra sizi daha kolay, daha zahmetsiz yaratmaya kadirdir.”
O gün, yalanlayanların vay hâline!
Bu cümlenin içerdiği tehdit mesajı, konuyla ilgili diğer âyetlerin de delaletiyle şöyle açıklanabilir: “İnsanların ölümlerinden sonra dirileceklerine dair gösterdiğimiz delil ortada duruyor iken, yani onları topraktan, sonra nutfeden yarattığımız gerçeği herkes tarafından biliniyor iken, onlar [kâfirler] ölümden sonra dirilişi hâlâ yalanlamaktadırlar. Yalanladıkları o müthiş gün geldiğinde, o günün kendileri için bir felâket günü olduğunu açıkça göreceklerdir.”
25–28. Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma-tutulma yeri yapmadık mı? Orada sapasağlam-yüksek dağlar kıldık ve size tatlı sular içirdik. O gün yalanlayanların vay hâline!
20–24. âyetlerden oluşan pasajda insanın kendi yapısına çekilmiş olan dikkatler, 25-28. âyetlerden oluşan pasajda ise insanların üzerinde yaşadığı yeryüzüne çekilmiştir. Bu âyetler, ilk bakışta sadece tarıma dayalı hayat süren insanların hayatlarının düzenlenmesini ve bu düzenin kusursuzluğunu göstermeye yönelik imiş gibi görünüyorsa da, bugünün bilgili insanları için de birçok mucizeler içermektedir. Çünkü bu âyetler, Allah’ın bu gezegende insanın yaşamasını düzenleyen plânını ve yeryüzünün bu hayatı mümkün kılacak şartlarla donatıldığı gerçeğini sergilemektedir.
Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma-tutulma yeri yapmadık mı?
21. âyette insanın dünyaya gelmeden önceki yurdunu [ana rahmini] قرار مكين [karâr-ı mekîn] [sağlam yer] olarak niteleyen Rabbimiz, insanın doğum sonrasındaki hayatını sürdürdüğü ikinci yurdunu كفاة [kifât] sözcüğü ile nitelemiştir.
Kifât sözcüğü, “küçük çömlek, çanak, tencere, kazan” anlamındaki kift sözcüğünden türemiştir. Sözcüğün mastarı, “bir yere bir şeylerin toplanması ve orada tutulması” anlamına gelir. Hırsızların çaldıkları malları sakladıkları dağdaki mağaraya kâfit denir. Medine’deki “Bakiu’l-Ğardad” denilen mezarlığa da ölüler defnedildiği için kefte denir. Kifât ise, “yeryüzünde bir şeylerin biriktirilip korunduğu yer” anlamındadır.
Yeryüzünün bu sözcükle nitelenmesi, yine Rabbimizin şanına uygun ifadelendirmelerinden birini ortaya koymaktadır. Çünkü canlı ve cansız tüm varlıkları üzerinde bulunduran yeryüzü, hem canlıların hayatlarını sürdürmeleri bakımından her türlü koşulu taşımakta, hem de onları yaşamlarından sonra da sinesinde barındırmaktadır. Yani, milyonlarca yıldan beri bitki, hayvan, insan gibi her türlü yaratığı kucağında yaşatan, onların yaşam ihtiyaçlarını karşılayan, onlara hazinelerinden sürekli imkânlar aktaran yeryüzü, bütün bu yaratıkları yaşamlarından sonra da bağrında saklayabilmektedir. Yeryüzündeki bu benzersiz düzen, bir taraftan Rabbimizin eşsiz plâncılığını gözler önüne sermekte, diğer taraftan da âhiretin mümkün ve makul olduğunun başka bir delilini teşkil etmektedir.
25–26. âyetlerle ilgili olarak Râzî’nin açıklamaları da kayda değer niteliktedir:
Buna göre adeta, “Biz yeryüzünü, canlıları, cansızları bağrına basan olarak bu biçimde yaratmadık mı?” denilmek istenmiştir. Yahut da bu ifadeler, kifâten kelimesinin delâlet ettiği nekfitü [toplarız, cem ederiz] fiili ile mensupturlar. Buna göre mana, “Biz sizleri, canlılar ve ölüler olarak bir araya toplarız” şeklinde olur. Bu durumda da bu iki kelime, mef‘uI zamirinden [nekfitkum=sizi… toplarız] ’dan hâldir. Dil bakımından yapılacak açıklama bundan ibarettir.
Manaya gelince, bu hususta şu izahlar yapılabilir:
1) Yeryüzü, canlıları sırtında [üzerinde] , ölüleri de karnında [içinde] bir araya getirir. Buna göre mana, “Diriler, evlerinde otururlar, ölüler de kabirlerine gömülürler” şeklinde olur. İşte bundan dolayı Araplar yeryüzüne, “ana” adını vermişlerdir. Çünkü yeryüzü, insanları bağrına basması açısından, tıpkı çocuğunu bağrına basıp onun işlerini uhdesine alan bir anne gibidir. İnsanlar yeryüzünde bir araya gelip onun sinesinde birleştikleri için, yeryüzü de âdeta o insanları bağrına basmış gibi olur.
2) Yeryüzü, canlılardan ayrılan o pisleri, şeyleri kendisinde topladığı için canlıların kifât’ı, yani derleyip toplayıcısı olarak kabul edilmiştir. Ama yeryüzünün, insanlar onun üzerinde olmaları halinde, canlıları toplaması meselesine gelince, hayır; buna kifât adı verilmez.
3) Yeryüzü, insanın yeme-içme gibi ihtiyaçları hususunda kendisine muhtaç olduğu şeyleri kapsayan bir mahal olduğu için “canlıların toplayıcısı” [kifât’ı] olarak addedilmiştir. Çünkü bütün bunlar yerden biter. Zararlı şeyleri def etmeye elverişli, mamur ve derli-toplu binalar da, yeryüzünde ve oradan inşa edilmişlerdir.
4) Âyetteki ahyâen ve emvâten kelimelerinin manası yerle ilgilidir. Buna göre diriler, yerin bitirdiği şeyler; ölüler de bitirmediği şeyler olmuş olur.
Orada sapasağlam-yüksek dağlar kıldık ve size tatlı sular içirdik.
Bu âyette hem dağlara hem de hayatın devamı için gerekli olan tatlı suya dikkat çekilmiştir. İnsanın yaşayacağı dünya ortamıyla ilgili düzenlemeler başka âyetlerde de dile getirilmiştir:
Sarsıntıya uğratır diye yeryüzünün içinde sabit, sağlam dağlar bıraktık. Irmaklar ve yollar da. Umulur ki doğru yolu bulursunuz. (Nahl/15)
Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı? (Nebe/6–7)
Bundan sonra da yeryüzünü serip döşedi. Ondan da suyunu ve otlağını çıkardı. Dağlarını dikip oturttu. Sizin ve hayvanlarınızın yararı için. (Nâziât/30–33)
Yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sabit dağlar kıldık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında yol olarak geniş boşluklar kıldık. Belki doğru yolu bulurlar. (Enbiyâ/31)
Doğrulukları bilimsel olarak ancak yakın bir tarihte anlaşılan bu özellikleri 14 asır öncesinden bildiren bu âyetler, Kur’ân’ın mucizeliğini tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Gerek dağlar ve özellikleri, gerekse tatlı su, suyun ilk oluşumu ve tabiattaki çevrimiyle ilgili bazı bilgileri, Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize adlı eserden aktarmakta yarar görüyoruz:
Yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe/6–7)
Kur’ân’da birçok âyette dağlardan bahsedilir. İncelediğimiz âyet, bu âyetlerden biridir ve dağları kazıklara benzetmektedir. Bu benzetmenin mucizevî yönünü ancak son yüzyıldaki jeolojik bulgulara dayanarak anlayabiliyoruz. Dağların yeryüzünde görünen kısmından çok daha büyük olan kökleri, yerin altında görünmez bir durumdadır. Dağların yerin altındaki kökleri, dağın görünen kısmının 10–15 katına kadar çıkabilmektedir. Örneğin dünyanın en yüksek noktası olan Everest Tepesi, yerin 9 km. kadar üstündedir, oysa bu noktanın yerin altındaki kökü 125 km. civarındadır. Bir kazığın fonksiyonlarını yerine getirmesi için kazığın yerin altına saplanan kökü nasıl çok önemliyse, aynı şekilde dağ için de yerin altındaki kökü çok önemlidir.
Kıtaların üzerindeki dağların kökü olduğu gibi, denizlerde de dağlar vardır ve bunların da kökü vardır. Dağların volkanik kayalardan veya tortulardan oluşması gibi farklılıklar vardır, fakat dağların kökünün olduğu gerçeği hep aynıdır. Dağların kökü Arşimet Kanunları çerçevesinde dağların görünür kısmına destek olmaktadır. Değil Peygamberimizin döneminde, bundan birkaç yüzyıl önce bile dağların bir kökü olduğunu bilmenin imkanı yoktu. Bu yüzden Kur’ân’ın dağları kazıklara benzeterek yaptığı benzetme çok yerinde, çok isabetli, mucizevî bir benzetmedir.
DAĞLARIN FONKSİYONU
Jeoloji biliminin, yeni bulgulara göre kendini yenilemeyen kitaplarında dağların köküne veya dağların yerkabuğunu sabitlemekteki fonksiyonuna rastlayamayabilirsiniz. Fakat bu bilgilere rastlayabileceğiniz kitaplar da mevcuttur. The Earth [yeryüzü] bunlardan biridir. Kitapın yazarı Frank Press, Bilimler Akademisi başkanıdır ve Amerika’nın eski başkanlarından Jimmy Carter’ın bilimsel konulardaki danışmanıdır. O, dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan çiviye [wedge like shape] benzetir. Dr. Press, dağların fonksiyonlarını uzun uzadıya anlatır ve onların yerkabuğunu stabilize etmekteki önemli rollerine dikkat çeker. Bu bilgi Kur’ân’ın 14 asır önce verdiği bilgilerle tamamen aynıdır.
Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik… (Enbiyâ/31)
Yer kabuğu aslında sıvı bir ortamın üzerinde yüzer durumdadır. Yer kabuğunun kalınlığı çoğunlukla 5 km. civarındadır. Oysa dağların altındaki kalınlık 35 km. gibi değerlere ulaşmaktadır. Bunun sebebi dağların kazıklar gibi yerin altında bir köke sahip olmalarıdır. Kazıklar nasıl bir çadırı toprağa sabitliyorsa, dağlar da kazıkların bu görevini yerkabuğunun sabitlenmesinde yerine getirmektedirler.
Dağlar yerkabuğunu meydana getiren tabakaların çarpışmaları, bir tabakanın diğer tabakanın altına girmesi sonucu oluşmuştur. Üstte kalan tabaka kıvrılıp dağları oluşturmuştur. Alttaki tabaka da derine doğru uzanan dağın kökünün oluşmasını sağlamıştır. Böylece dağlar yeraltına doğru uzanan kökleri ile yerkabuğu tabakalarının birbirlerine kaynaşmasını sağlar.
Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi izoztesi [isostasi] diye tanımlanır. Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de [Webster’ın Yeni 20. Yüzyıl Sözlüğü] bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.”
Dağların sıradan bir yeryüzü çıkıntısı olarak algılandığı dönemde, dağların yeryüzündeki dengeyi sağlayıcı özelliğine ve gözle görülmeyen köküne işaret eden Kur’ân, her konuda olduğu gibi bu konuda da bizi kendine hayran bırakmaktadır.
YERALTI SULARI ve SUYUN ÇEVRİMİ
Allah’ın gökten bir su indirdiğini ve onu topraktaki kaynaklara geçirdiğini görmüyor musun? (Zümer/21)
Kur’ân’da geçen, suların yağışıyla ve suların hayatımızdaki yeriyle ilgili âyetler bize dosdoğru fikirler vermektedir. Tarihin başka bir döneminde yaşasaydık bu bilgileri bu kadar rahat kavrayamayabilirdik. Günümüzde suların dünya’daki çevriminin nasıl işlediği detaylı bir şekilde ortaya konduğu için, Kur’ân âyetlerindeki sular ile ilgili bilgileri rahatlıkla anlıyoruz. Sular hakkındaki eski bilgileri ve Kur’ân’ın âyetlerini karşılaştırdığımız zaman, Kur’ân’ın eski dönemin yanlış bilgilerini içermeksizin her konuda olduğu gibi sular konusunda da en doğru bilgileri sunduğunu anlıyoruz.
Örnek olarak Kur’ân’ın, yeraltı sularının yağmurlar sonucunda oluştuğunu söyleyen âyetini [Zümer/21] ele alalım. Gerçekten de bize apaçık gelen bu bilgi acaba her dönemde bu kadar açıkça bilinir miydi? Encyclopedia Universalis’in “Sular Bilgisi” maddesini yazan iki uzman G. Castany ve B. Blavoux’un verdiği bilgileri okuyunca herhalde şaşıracağız: “Miletli Thales’e göre kara parçalarının derinliklerinde esen rüzgârların basıncıyla havaya fışkıran okyanus suyu yerlere düşmekte, böylece toprağın içine geçmekteydi. Platon da bu görüşleri paylaşıyor ve okyanusa geri dönüşün de büyük bir girdap vasıtasıyla olduğunu düşünüyordu. Aristo ise, yerden yükselen su buharı, dağların soğuk çukurlarında yoğunlaşarak yeraltı göllerini meydana getirir, kaynak suları da bu göllerden beslenir görüşündeydi. Suyun daimi devrine ilişkin ilk belirgin keşif 1580 yılında Bernard Palissy’e ait olacaktır. Ona göre yeraltı suları yağmurun toprağa sızmasından ileri gelmektedir.”
Ortaçağ’a hâkim olan görüş Aristo’nunkidir. Bu yanlış görüşe göre yeraltı gölleri, su kaynaklarını beslemektedir. Encyclopedia Universalis’in “Sular Bilgisi” maddesinin diğer bir yazarı R. Remenieras ise şu bilgileri vermektedir: “Sulara ilişkin tabiat olayları alanında sırf felsefî olan kavramların, yerlerini, tarafsız gözleme dayalı araştırmalara bırakmaları için ancak Rönesans’ı beklemeleri gerekti. Rönesans döneminde Leonard de Vinci (1452–1519) Aristo’nun iddialarına karşı çıkar. Suların ve gerek doğal, gerek yapay pınarların özelliklerine dair Çok Güzel Konuşmalar (Paris 1570) adlı eserinde Bernard Palissy suyun daimi devrinin ve özellikle su kaynaklarının yağmurla beslenmesinin gerçek bir açıklamasını yapar.”
Kur’ân’da VII. asırda açıkça söylenen yağmurların yeraltı kaynaklarını oluşturduğu bilgisi Avrupa’da XVI. yüzyılda ortaya konuyor ve Aristo’ya itiraz ediliyordu. Daha önce Thales, Platon, Aristo gibi felsefenin en ünlü simaları sular ile ilgili yaptıkları açıklamalarda yanılmışlardı. Oysa felsefede de, bilimsel araştırmalarda da hiçbir iddiası olmayan, sadece Allah’ın vahyini insanlara duyurduğunu söyleyen çölün Muhammed’i yine yanılmamıştı, yine doğru bilgiyi hiçbir yanlışla karıştırmadan ortaya koymuştu.
De ki: “Ben ancak Efendimden bana vahyedilene uyuyorum. Bunlar Efendimden olan aydınlatmalardır. İnanan bir toplum için doğruya iletilme ve rahmettir.” (A‘râf/203)
YAĞMUR SUYUNUN TATLI OLMASI
İçmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu buluttan siz mi indiriyorsunuz, Biz mi? Eğer dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmiyor mu? (Vâkıa /68–70)
Allah suyun çevrimiyle ilgili her türlü detayı en mükemmel şekilde planlamıştır. Fizik kuralları ve suyun kimyası Allah’ın düzeninin ince planlarını ortaya koymaktadır. Yukarıdaki âyette dikkat çekilen, yağmur suyunun tuzlu olmaması da Allah’ın harika planı sonucunda olmaktadır. Yağmurun kaynağının suların buharlaşması olduğunu gördük. Buharlaşan suyun % 90′ından fazlası tuzlu suya sahip okyanuslardan, denizlerden olmaktadır. Suyun buharlaşması ile ilgili kanunlar öyle ayarlanmıştır ki, su, en pis denizlerden, en tuzlu okyanuslardan, en çamurlu sulardan dahi buharlaşırken pislikten, tuzdan, çamurdan arınır. Bu yüzden okyanusların, denizlerin sularını içemiyoruz ama buralardan buharlaşan suyun yağmur olarak yağması sonucunda oluşan kaynaklardaki suyu içebiliyoruz. Kur’ân’da suyun temizlenip gökten yağma işlemine dikkat çekilmiş ve Gökten tertemiz su indirdik (Furkân/48) denmiştir.
Kur’ân’da suyun dünyanın oluşumunda sonradan ortaya çıktığı söylenmektedir. Âyet şöyledir:
Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. (Nâziât/31)
Kur’ân’ın indiği dönemde dünya’nın yaratılışındaki ilk aşamalar bilinmiyordu. Bu yüzden suyun yeryüzünün üstüne çıkışının dünya’nın yaratılışında sonraki bir aşama olduğunun söylenmesi de mucizedir. Dünyamız ilk zamanlarında çok sıcaktı. Yavaşça soğuyan dünyamızda demir gibi ağır elementler merkeze çökerken granit ve oksitler yukarılarda kaldı. Soğumanın sürmesiyle yeryüzünün üstünde ince bir tabaka oluştu. Yerin yüzeyi soğuyup 100°C’nin altına inince yeryüzünün içindeki su yüzeye çıktı ve okyanuslar, denizler oluştu. Suyun yeryüzüne bu çıkışı Kur’ân’ın âyetindeki anlatımla uyum içindedir.
SUYUN ÖZELLİKLERİ
Suların yeryüzündeki oranı da bizim için çok önemlidir. Eğer karalar denizlerden daha çok yer kaplasaydı, gece ile gündüz arası sıcaklık farkları artacaktı ve yeryüzündeki yaşam alanlarının önemli bir bölümü çöle dönüşecekti. Yeryüzünün % 70′inden fazlasının sulardan oluşması da bilinçli bir düzenlemenin ürünüdür.
Su kimyasal reaksiyonlara girerken bazı asitler gibi parçalayıcı özellik gösterseydi veya argon gibi hiçbir reaksiyona girmeseydi gerek evrende, gerekse vücudumuzda görevlerini yerine getiremezdi. Suyun reaksiyonlardaki aktifliği tam da yaşamımız için uygun olacak şekildedir.
Yaşam için çok özel olan su için kimyasal kurallar da çok özel olarak işletilmektedir. Bilinen tüm maddeler ister katı, ister sıvı olsunlar soğudukça büzüşürler. Her maddenin katı hali sıvısından daha az hacimli ve daha yoğun olmaktadır. Oysa su bilinen tüm sıvılardan farklı özellikte yaratılmıştır. Su +4 dereceye düşene kadar diğer maddelerle aynı özelliği göstererek büzüşür. Fakat +4 derecenin altına doğru inmeye başladıkça, evren’de bilinen tüm maddeler arasında istisnâ oluşturarak genleşmeye başlar (yani, suyun hacmi artar). Su donduğunda daha da genleşmiş olur. Bu yüzden donmuş su [buz] , suyun içinde dibe batmadan yüzer. Oysa bilinen tüm maddelerde durum tam tersinedir, tüm maddelerin katı hali, sıvı hallerinin içinde dibe batar. Su için istisnâi olarak işletilen kimya kuralları sayesinde denizlerdeki yaşam mümkün olmaktadır. Eğer buzun yoğunluğu suyun yoğunluğundan fazla olsaydı okyanuslarda, göllerde ve denizlerde soğuk havalarda donan su, buz olarak dibe batacaktı. Yüzey kısmında soğuğu kesecek bir buz tabakası olmadığı için donma yukarıya doğru sürecekti. Eğer böyle olsaydı okyanusların, denizlerin ve göllerin dibi buz dağlarına dönüşür, havalar ısındıkça bu suların ancak yüzeylerinin bir kısmı suya dönüşebilirdi. Bu ise denizlerdeki yaşamın sona ermesi demekti.
EN ZAYIF NOKTASI KADAR SAĞLAM ZİNCİR
Suyun diğer kimyasal özellikleri de yaşamı mümkün kılacak şekilde yaratılmıştır. Bitkilerin toprağın dibindeki suyu en üst noktalarına kadar taşımaları (özellikle ağaçlarda bu mesafenin metrelerce olduğunu hatırlayalım) suyun kimyasal özellikleri sayesindedir. Suyun yüzey gerilimi, birçok sıvınınki gibi düşük seviyede olsaydı bitkilerin suyu emmesi mümkün olmazdı. Bitkilerin suyu emmesi mümkün olmasaydı ise ne bitkiler ne hayvanlar, ne de biz var olabilirdik.
Kitabımızda yaşam için olmazsa olmaz şart olan birçok yaratılışa dikkatleri çektik. İlk atomun patlama hızının çok ince ayarından güneş’ten uzaklığımıza, atmosferden Van Allen Kuşaklarına, yeryüzündeki ısıdan yeraltı tabakalarına kadar binlerce yaratılıştan herhangi birindeki küçük farklılık bile yaşamın var olmasını imkânsız kılacak niteliktedir. Yaşamımız adeta binlerce halkası olan bir zincir gibi oluşumlara bağlıdır. Zincirin her halkası çok kompleks ve çok mükemmeldir. Bu zincir ancak en zayıf halkası kadar sağlamdır. Örneğin evren’de var olan her şey yaşamı mümkün kılacak şekilde tıkır tıkır işlese, sadece suyun gerilimi gibi evrensel planda çok sıradan gözüken bir nokta göz ardı edilse yaşamımız imkânsızlaşır. Tüm bunlar Yaratıcımızın her şeyi nasıl planladığının, her an her şeyden nasıl haberdar olduğunun, her şeyin O’nun kontrolünde olduğunun delilleridir.
O gün yalanlayanların vay hâline!
Bu cümle, bu pasajın sonunda şu anlama gelmektedir: “Onlar, Allah’ın kudret ve hikmetinin işaretlerini gördükleri hâlde, bu gücün sahibinin âhireti gerçekleştirebileceğini akıl ve mantık yolu ile kabul etmek yerine, Allah’ın bu dünyadan sonra başka bir hayat düzeni kuracağını ve o dünyada insanlardan hesap soracağını yalanlamakta ve inkâr etmektedirler. Bu zan ile yaşamaya devam edenler, sonunda sözü edilen günle karşılaştıklarında, ne büyük bir ahmaklık içine düştüklerini ve kendileri için ne büyük bir felâket hazırladıklarını göreceklerdir.”
29–34. O, kendisini yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin! O üç şube sahibi, gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölgeye (!) doğru gidin! Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar/yağdırır; sanki o [kıvılcımlar] sarı erkek develer gibidir. O gün, yalanlayanların vay hâline!
Mahşer âleminden bir sahnenin canlandırıldığı bu pasajda, gaybetten muhataba [üçüncü şahıstan ikinci şahısa] dönülerek yapılan “iltifat sanatı” ile, onca kanıta rağmen inanmayıp yalanlayan kimselere seslenilmekte ve o gün başlarına gelecek olanlar kendilerine bugünden bildirilmektedir. Ancak bu sesleniş, Tekvîr/26′daki, Hâl böyleyken siz nereye gidiyorsunuz? İhtarına kıyasla dozu arttırılmış bir uyarı ve tehdit ile yapılmakta ve önceki âyetler dikkate alındığında sanki şöyle denilmektedir: “Size bunca akıl ve fikir verdik, kendi bünyenizden ve çevrenizden kıyâmete dair yüzlerce kanıt gösterdik, hele hele bunların hepsinden daha büyük Kur’ân’ı indirdik. Ama siz yine de yalanladınız. Bundan sonra size daha ne denir ki?”
Farklı bir anlatımla dramatize edilen sahne, kıyâmet gününü ve herkesin Allah’ın huzurunda hazır olduğu ânı canlandırmaktadır. Bu sahnede Rabbimizin direktifi ile yalanlayıcılara, O, kendisini yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin! O üç şube sahibi, gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölgeye (!) doğru gidin! diye seslenilmektedir. Benzer bir direktifi bir başka âyette de görüyoruz:
Ve o gün, onların tümünü bir araya toplarız. Sonra şirk koşmuşlara, “Siz ve şirk koştuklarınız yerlerinize!” deriz. Artık onların arasını ayırmışızdır. Şirk koştukları da, “Siz yalnızca bize ibâdet eder değildiniz” derler. (Yûnus/28)
Dikkat edilirse, 30–31. âyetlerden oluşan pasajın alay üslûbuyla ifade edildiği hemen görülebilir. Çetin bir yargılama süreci bitmiş, bu süreçteki zorunlu konukluk [tutukluluk] sona ermiş ve yalanlayıcılara serbestçe gidebilecekleri söylenmiştir. Ancak; gidilecek istikâmette öyle bir şey vardır ki, verilen hareket özgürlüğü aslında tutukluluktan bin beterdir. Çünkü karşıda duran şey, oraya gitmek zorunda olanların yalanlayıp durdukları şeydir: Üç şubeli gölge… Gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölge… Boğucu, yakıcı, kavurucu güneşten daha beter bir gölge… Aslında tam anlamıyla cehennem… Böyle korkunç bir yere, gölge demek sûretiyle yapılmış ince alaya edebiyatta “tahakküm sanatı” denmektedir. Tahakküm, tarizin bir çeşidi olup muhatabın uyanmasını sağlayan ve Kur’ân’da çok kullanılan bir sanattır. Bu sanatın bir örneği de, Onlara azabı müjdele ifadesinde görülmektedir.
Yalanlayıcıların gönderildikleri yere gölge denmesinin sebebi, gölge’nin mahşerde bir nimet olması dolayısıyladır. 41–42. âyetlerde de görüleceği gibi, orada gölgeler sadece inananların istifadesine sunulacaktır:
Ve iman edip sâlihâtı işleyenleri, içinde ebedî olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Ve onları, koyu bir gölgeliğe girdireceğiz. (Nisâ/57)
Muttakîlere söz verilen cennetin misali şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, takvâlı davrananların âkıbetidir. Kâfirlerin akıbeti de ateştir. (Ra‘d/35)
Gerçekten cennetin yaranı [cennetlik olanlar] bugün bir meşguliyet içinde eğlenmektedirler. Kendileri ve eşleri gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır. Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır. (Yâ-Sîn/55–57)
Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! (Onlar,) dalbastı kirazlar, meyve dizili muzlar, uzamış gölgeler, fışkıran sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan meyveler ve yüksel tilmiş döşekler içindedirler. (Vâkıa/27–34)
Âyette gölge‘nin, üççatallı olarak nitelenmesi konusunda çok değişik yorumlar yapılmıştır. Biz katılmasak da, eski yorumlara örnek olarak Râzî‘nin, çağdaş yorumlara örnek olarak da Elmalılı Hamdi Yazır‘ın görüşlerini aktarmakta yarar görüyoruz:
RÂZΑNİN GÖRÜŞÜ:
CEHENNEM ALEVİ: Birinci Sıfat: Cenâb-ı Hakk’ın, üç kola ayrılmış âyetinin ifade ettiği husus. Bu ifadenin izahı hususunda üç vecih bulunmaktadır:
1) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “Bu gölgenin ne olduğunu bilmiyorum. Onun hakkında herhangi bir şey duymadım.”
2) Bir topluluk ise, “Üç kola ayrılmış ifadesinden murad edilen, o ateşin, hem altlarından hem de üstlerinden gelip onları çepeçevre kuşatmasıdır. Ateş’in burada, gölge olarak isimlendirilmesi, o ateşin onları bütün yönlerden kuşatması itibariyle bir mecâzdır. Bu, tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın, Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarından (ateşten) tabakalar vardır (Zümer/16) âyetinde olduğu gibidir. Allah Teâlâ yine, Azab onları hem üstlerinden hem de altlarından bürümüştür (Ankebût/55) buyurmuştur” demiştir.
3) Katâde ise şöyle demiştir: “Doğrusu şudur: Bundan maksat, “duman” [duhan] dır. Bu mana, duman çepeçevre kendilerini kuşatmış (Kehf/29) âyetinden elde edilir. Ateşin duvarları ile kasdedilen, “duman”dır. Sonra, bu dumandan bir bölüğü onun sağına, bir başka bölüğü de soluna; bir üçüncü bölük de üstüne geçer.”
Ben derim ki: Bu, imkânsız değildir. Zira gazap insanın sağından, şehvet ise solundan gelir. Kuvve-i şeytâniyye ise dimağındadır. İnancı ve amelleri hususunda insandan sudur eden âfetlerin kaynağı ancak üçtür. Bu üç kaynaktan da, muhtelif karanlık ve zulumâtlar meydana gelmiştir. Yine, burada üç derecenin bulunduğunun söylenilmesi de mümkündür: Bunlar his, hayal ve vehimdir. Bunlar ruhun kudsiyyet ve paklık âleminin nurlarıyla aydınlanmasına manidirler. Bu üç mertebeden her birinin, hususî bir karanlık ve zulmânîliği bulunur.
4) Bir topluluk ise şunu söylemiştir: “Bu, bu dumanın çok büyük olduğunu anlatan kinâye yollu bir anlatımdır. Zira büyük duman kütlesi pek çok kol ve dallara ayrılır.”
5) Ebû Müslim ise şunu söylemiştir: “Hakkında, Cenâb-ı Hakk’ın bundan sonra buyurmuş olduğu ifadelerin söz konusu olması da muhtemeldir. Yani, onun gölgelendirmemesi, alevler karşısında hiçbir fayda vermemesi ve adeta saraylar misali olan kıvılcımlar saçması…”
ALEVDEN KORUMAZ: Üçüncü Sıfat: Alevden de korumaz âyetinin ifade ettiği husus. Arapça‘da, ağni ‘annâ vecheke denilir ki, bunun manası, “yüzünü benden uzak tut, yüzünü görmeyeyim” şeklindedir. Çünkü bir şeyden müstağni olan, ondan uzaklaşır; tıpkı o şeye muhtaç olanın ona yaklaşması gibi…
Keşşaf sahibi, bu kelimenin mahallen mecrûr olduğunun; takdirinin ise “ateşin alevi karşısında onlara hiçbir fayda vermeyen” şeklinde olduğunu söylemiştir.
Kaffal ise şöyle demiştir: “Bu, şu iki manaya muhtemel olabilir: A) Bu gölge ancak cehennemde olur. Bu sebeple de onları orada cehennemin hararetinden himaye etmez, onları onun alevlerinden de korumaz. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Vâkıa sûresi‘nde gölgeyi zikretmiş ve, Bir semûm, hamîm ve yahmûmdan bir zıll [gölge] içinde (Vâkıa/42-43) ve Ne serin, ne de kerîm (Vâkıa/44) buyurmuştur. Bu, sanki onlar oraya girdiklerinde cehennemde söz konusudur. Daha sonra ise Cenâb-ı Hakk, Ne serin, ne de kerîm… (Vâkıa/44) buyurmuştur. Bu âyetteki lâ zalîlin ifâdesinin, lâ bârid [serin değil] anlamında ve lâ yuğnî mine‘l-leheb cümlesinin de, “kerîm de değil” manasında olması muhtemeldir. Yani, “Onda, ateşin alevinden kendisine kaçılıp da yasaklanılacak bir farklılık yoktur” demektir. B) Bunun meydana getirilmesinin ancak, onlar cehenneme girmeden önce, hatta onlar, hesaba çekilmek ve arz olunmak için hapsolundukları sırada olmasıdır. O zaman onlara, “Biliniz ki bu gölge, sizi ne güneşin hararetinden korur, ne de sizden cehennemin alevlerini uzaklaştırır” denilir.
Âyette bir üçüncü izah şekli daha vardır ki, bunu da Kutrub söylemiştir. Buna göre, buradaki leheb kelimesi, “susuzluk” anlamına gelir. Nitekim Arapça‘da, lehebe leheben [iyice susardı] , raculünlehbânu [çok susamış adam] ve imreetün lehbâ [çok susamış kadın] denilir.
ELMALILI HAMDİ YAZIR‘IN GÖRÜŞÜ:
Haydin, buradan boşanın, üççatallı bir gölgeye gidin, yani Allah’ın birliğini tanıyan muvahhid müminlere mahsus koyu gölgede, Arş’ın gölgesinde nimet içinde yaşamaya ve gölgelenmeye sizin hakkınız yoktur. Siz O’na inanmıyordunuz, şirke, teslise kail oluyordunuz. Şimdi muvahhid müminler Arş’ın gölgesinde, o koyu gölgede gölgelenirlerken siz inandığınız üççatallı gölgeye sığınınız. Atâ’dan rivâyet edildiğine göre bu üççatallı gölge, “cehennem dumanının gölgesi” diye tefsir olunmuş, birçok müfessir bu hitabı da evvelkinin bir izahı gibi telakki ederek bunu takip etmişler ve demişlerdir ki: Cehennem dumanı, üç mevziden yükselecek, kâfirler onu ateşten korur zannederek koşacaklar, en fena bir halde bulacaklardır. Bu sûrette bu zıll [gölge] , yalanlamakta olduğunuz şey’in bir beyanı demek olur. Fakat Ebû Hayyan’ın naklettiği veçhile, İbn-i Abbâs demiştir ki: “Bu hitap, haça tapanlara söylenecektir. Müminler Allah sayesinde Arş’ın gölgesinde korunacak, onlara [haça tapanlara] , ‘Mabudunuz olan haçın gölgesine gidin’ denecek. Çünkü haçın üç şubesi [çatalı] vardır. Şu‘ab, bir cisimden ayrılan çatallardır. Yani, haçın bir kolu, gövdesi demek olduğundan şubeleri [çatalları] üçtür.
Demek ki, bir üççatallı gölge, Hıristiyanlığın teslis akidesinin, ekânim-i selâsesinin [üç uknumun] bir remzidir; haç, onu temsil eder. Hıristiyanlık bunu ve âhireti yalanlamıyor, fakat en büyük kurtuluşu bundan bekleyerek buna inanıyor. Bu nedenle Âhirette, o fasl günü Müslümanlar iman etmiş oldukları hâlis tevhîd gölgesinde gölgelenirlerken, “bir-üç” diye ekânim-i selâse [üç uknum] ile teslis [üçlemeye] e inananlara, “Haydin bir üççatallı teslis gölgesine gidin” denecek. Fakat öyle bir üççatallı gölge neye yarar? Gölgelendirir mi? Azaptan korumak için bir faydası olabilir mi?
Bize göre, alay mâhiyetinde kullanılmış olan ظلّ [gölge] sözcüğü, –yukarıda söylediğimiz gibi– gerçek gölgeyi değil, cehennemi, ateşi, azabı simgelemektedir. شعبة [şu‘be] sözcüğü ise “ağaç dalı, ağaç çatalı” anlamından çok, “aynı işlevi gören, aynı merkeze bağlı birim” anlamına gelmektedir. Nitekim Türkçeye de bu anlamda; “… Bankası … şubesi, … Emniyet Müdürlüğü … şubesi, … Askerlik şubesi, Kızılay … şubesi” örneklerinde olduğu gibi yerleşmiştir. Buradaki şubeli gölge, yani “üç şubeli cehennem”, yalanlayıcıların uğratılacağı azabın üç şube, üç dal, üç çeşit olduğunu göstermektedir ki, bu görüşümüz daha önce Hümeze sûresi’nin tahlilinde de açıklanmıştı. Yani, üç şubeli gölge, cehennemdeki fizikî azabı, psikolojik azabı ve vicdan azabını [pişmanlığı] simgelemektedir.
Bu pasajdaki âyetler, bünyelerindeki sözcüklerin birden çok anlama gelmeleri sebebiyle birer müteşâbih âyet örneğidirler.
Biz, 32–33. âyetlerdeki sözcüklerin ifade ettikleri anlamların “büyüklük” kıstasına göre aşağıdaki gibi te’vîl edilebileceği; Kur’ân ile ilgili çalışmalar yapan başkalarının da başka kıstaslara göre buna benzer te’vîller yapabilecekleri kanaatindeyiz.
32. Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .
Gerçekten o, kalın odunlar gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .
Gerçekten o, hurma kütükleri gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .
Gerçekten o, develerin boynu gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .
Gerçekten o, atlar gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .
33. Sanki o sarı erkek develer gibidir.
Sanki o sarı halatlar gibidir.
Sanki o sarı bakır kütleleri gibidir.
Sanki o sarı toplu maddeler gibidir.
Bir benzerini Vâkıa/41-56‘da gördüğümüz bu sahnelerin korkusu yürekleri doldurduğu anda, o bildiğimiz değerlendirme cümlesi yine karşımızdadır: O gün yalanlayanların vay hâline!
35–37. Bu, onların konuşmayacakları gündür [andır] . Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler. O gün, yalanlayanların vay hâline!
Bu pasajda, üç şubeli gölgeye gidin talimatı ile karşılarında duran cehennemin maddî korkularını yaşamaya başlayan yalanlayıcıların, talimattan hemen sonraki anları canlandırılmıştır. Talimat, “Gidin!”, gidilmesi emredilen yer ise “ateş”tir. Ateşe nasıl gidilecektir? Acaba yapılacak bir şey, söylenecek bir söz, dilenecek bir özür olabilir mi? Hayır! İşte bu, çaresizliğin getirdiği suskunluk ânıdır. Bu an, insana dilini yutturan bir korku ânıdır.
Bilindiği gibi yevm [gün] sözcüğü Kur’ân’da yerine göre “an, gün, devre, çağ” anlamlarında kullanılmıştır. Dolayısıyla burada yevm [gün] sözcüğü ile cehenneme atılmak üzere olan yalanlayıcıların cehenneme girmeden önceki halleri, korku ve pişmanlıkla nutklarının tutulduğu, konuşacak hâllerinin kalmadığı “son anları” kastedilmiştir.
Günahkârların bu son anlarından önceki hayıflanmaları, pişmanlıkları, birbirleriyle konuşmaları, özür dilemeleri, yeminleri, geri dönmek istemeleri, cennet halkından yardım istemeleri ise mahşer gününe ait sahneler olarak başka âyetlerde dile getirilmiştir:
Sağın yâranı hariç. Bahçelerdedirler. Soruşur dururlar, suçlulardan. “Sizi Sekar’a sürükleyen nedir?” Dediler ki: “Biz musallînden/destekçilerden [sosyal yardım yapanlardan, sosyal destek sağlayanlardan] değildik, miskini de yiyeceklendirmiyorduk. Ve dalanlarla birlikte dalar idik. Ve Din Günü’nü yalanlıyorduk. Tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan bize gelene kadar.” (Müddessir/39-47)
Ve inkâr etmiş olanlar bölük bölük cehenneme sevk olundu [olunacak] . Nihâyet oraya vardıklarında kapıları açıldı [açılacak] . Ve onun bekçileri onlara, “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” dediler [diyecekler] . Onlar da, “Evet geldi” dediler [diyecekler] . –Velâkin kâfirler üzerine azap kelimesi hakk oldu– (Zümer/71)
Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bize galip geldi. Ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha dönersek, artık belli ki biz zâlimleriz.” (Müminûn/106–107)
Ve Onlar onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki: “Tallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile aynı seviyede tutuyorduk. Ve bizi hep o suçlular saptırdı. Bak bizim için şefaatçiler de yok, sıcak bir arkadaş da. Ah keşke bir kerecik dönsek de, müminlerden oluversek.” (Şu‘arâ/96-102)
Suçluları, Rabb’lerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak, “Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de sâlih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! Ama o gün, zâlimlere özür dilemeleri fayda vermez, mazeretleri dinlenmez. (Secde/12)
(Allah) buyurur ki: “Sinin orada! Ve Bana konuşmayın!”. (Müminûn/108)
Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz! (Tahrîm/7)
Artık o gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermez. Onlardan (Allah’ı) hoşnut etmeleri de istenmez. (Rûm/57)
O gün zâlimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lânet vardır, yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mümin/52)
Çünkü onlar daha önce peygamberlerle ve –bu sûrenin 5–6. âyetlerinde de bildirildiği gibi– mazur kıldıran ve ikaz eden âyetlerle uyarılmışlardı:
Ve (inkâr edenler), “Rabbinden bize bir âyet [mucize] getirse ya” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak, “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine uysaydık” diyeceklerdi. (Tâ-Hâ/133–134)
Hâlbuki senin Rabbin, kıyâmet günü, “Biz, bunlardan gâfildik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz/kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?” demeyesiniz diye Âdemoğulları’nın sulbünden onların soylarını çıkarır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.” (A‘râf/172–173)
Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsrâ/15)
Ve senin Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, memleketleri helâk edici olmadı. Ve Biz ancak halkı zâlim olan memleketleri helâk etmişizdir. (Kasas/59)
Artık tartışma ve özür dileme zamanı geride kalmış, karşı karşıya kalınan korkunç gerçeğin dehşeti benlikleri sarmıştır. Yalanlayıcıların 35–36. âyetlerde belirtilen çekingenliğinin, suskunluğunun, sinmişliğinin bu dehşetten kaynaklandığı düşünülebileceği gibi, aşağıdaki sebeplerden kaynaklandığı da düşünülebilir:
1) Kur’ân’ın bildirdiği gibi inançsızlar haşr meydanında pek çok mazeret ileri sürecekler, kendi suçlarını başkalarının üstüne yıkmaya çalışacaklar, kendilerini saptıranlara saldıracaklar, hatta suçlarını tümüyle inkâra kalkışacaklardır. Ne var ki, organlarının kendi aleyhlerine yapacakları tanıklık ile suçları ispatlanacak ve cezaları kesinleşecektir. İşte, onların 35–36. âyetlere konu olan suskunlukları, hak ve adalet bakımından hiçbir eksikliğe meydan verilmeden yapılan bu yargılama karşısında söyleyecek sözleri kalmamasından ileri gelmektedir, yoksa kendilerine savunma hakkı verilmemesinden değil… Zaten 36. âyette izin verilmeyen şey kendilerini savunmaları değil, özür dilemeleridir. Tüm suçları öyle bir şekilde ispatlanacaktır ki, söyleyecek bir söz bulamayacaklar, ağızları çaresizce kapanacaktır.
2) Gösterilen kanıtlara, gönderilmiş kitaba, peygamberlerin uyarılarına, lütfedilmiş akıl nimetine rağmen oraya inançsız olarak gelmiş olan kişi, dünyada iken horladığı, orada ise ödüllendirildiğini gördüğü kimselerin karşısına bir suçlu olarak çıkarılmış ve teşhir edilmiştir. Bütün suçları ispatlanmış olduğu için de açıkça rezil olmuş, onuru kırılmış, bitmiş ve tükenmiştir. Üstelik bütün bu kepazelikten sonra gideceği yeri de karşısında görmüştür. Ne kaçacak yeri vardır, ne de söyleyecek sözü kalmıştır. Dili tutulmuş, konuşamaz olmuştur.
Sebebi ne olursa olsun, buradaki çekingenlikleri, suskunlukları, sinmişlikleri ürkütücüdür. Bu dehşet anı, onların cehenneme girmeden önceki son anlarıdır. Gerçekten de “o gün yalanlayanların vay hâline” denecek kadar perişan haldedirler.
38–40. Bu, Ayırma Günü’dür. Sizi ve öncekileri topladık. Bir sinsi plânınız varsa hemen Bana bu sinsi plânı uygulayın! O gün, yalanlayanların vay hâline!
38. âyetteki, Sizi ve öncekileri topladık ifadesi, Bu ayırma günüdür cümlesini açıklamaktadır. O gün verilecek ayırt edici hüküm, yükümlülerin tümü için söz konusudur. Dolayısıyla yükümlülerin eksiksiz olarak bir araya gelmeleri gerekmektedir. Tüm davalılar duruşmada hazır bulunacak, kimse gıyâbında yargılanmayacaktır. Mahşerde ilk insandan son insana kadar tüm insanların bir araya toplanacakları, inananlar ile inanmayanların birbirlerinden ayrılarak kendi yollarını tutacakları, Kur’ân’ın başka âyetlerinde de bildirilmiştir. Onlardan biri şudur:
Ey suçlular! Bugün [şimdi] siz seçilin. “Ey Âdemoğulları! Şeytâna tapmayın, o, kesinlikle size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, doğru yol budur” diye size ahd vermedim mi? Ve o, kesinlikle sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman aklınızı kullanmıyor muydunuz? İşte bu, sizin vaat olunduğunuz cehennemdir. Bugün yaslanın ona, inkâr edip durduğunuz şey nedeniyle. (Yâ-Sîn/59–64)
Bir sinsi plânınız varsa hemen Bana bu sinsi plânı uygulayın!
Kıyâmeti yalanlayanların dünyada iken sinsî plânlar ve bahanelerle kendilerini avuttuklarına ve binlerce kez uyarılmış olmalarına rağmen bu tavırlarını sürdürdüklerine Kur’ân’da şöyle değinilmiştir:
Onlar sinsi plân yapıyorlar. Ben de sinsi plân yaparım. (Târık/15-16)
Yoksa bir sinsi plân mı yapmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri sinsi plâna düşenlerdir. (Tûr/42)
Şimdi ise bu yalanlayıcıların hile ve sinsî plân yapacak ne güçleri, ne de fırsatları vardır. Bu âyet, onların içinde bulundukları durumu ve akılsız davranışlarını sanki şu sözlerle yüzlerine vurmaktadır: “Haydi bakalım, şu karşı karşıya olduğunuz durumdan kurtulmak için bir çareniz, yolunuz, plânınız varsa hemen yapın! Gücünüz yeterse, alabileceğiniz bir önlem varsa alın da karşınızdaki Allah’ın azabından kendinizi kurtarın!”
Âyetin ifadesinden, suçluların, dünyadaki alışkanlıkla (Târık/15) burada da aynı davranışa teşebbüs edecekleri anlaşılmaktadır. Teşebbüs edecekler ama işi ters yüz etmenin mümkün olmadığını ve artık çaresiz olduklarını da hemen anlayacaklardır.
Yalanlayıcılar bu durumda iken Allah’ın onlara, Bir sinsi plânınız varsa hemen Bana bu sinsi plânı uygulayın diye azarlayan bir ifade ile hitap etmesi, aslında son derece mahcup edici, psikolojik [manevî] bir azaptır. İşte bu sebeple Rabbimiz bunun peşinden, O gün yalanlayanların vay hâline! Buyurmuştur.
41–45. Kuşkusuz muttakîler [takvâ sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler. –“İşlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için!”– İşte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz] . O gün, yalanlayanların vay hâline!
“Takvâ sahipleri” olarak çevirdiğimiz, المتّقين [muttakîn=muttakîler] sözcüğü, bu âyette المكذّبين [mükezzibîn=yalanlayıcılar] sözcüğünün karşıtı olarak kullanılmıştır. Bu nedenle âyette muttakîler sözcüğü ile kastedilenler, “âhireti yalanlamaktan kaçınanlar, hayatlarını söz ve fiillerinin hesabını vereceklerinin bilincinde olarak sürdürenler”dir.
TAKVÂ:
İnsanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak iyiliklere sarılması, günahlardan uzak durması, dolayısıyla âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması demek olan takvâ, Kur’ân’da ilk önce “şirkten kaçma” ve “âhirete inanma” anlamında ortaya konmuş, daha sonra da imanın yansımasını taşıyan tüm amelleri içine alacak şekilde genişletilmiş bir kavramdır. Âyetler Kur’ân’ın bütüncül mesajı gözetilerek incelendiğinde, takvâ‘nın, şu somut fiil ve tutumlarla gerçekleşen bir iç dünya zenginliği [sağlıklı ruh hali] olduğu anlaşılır: “İman etmek, şirkten uzak durmak, Allah’ı unutmamak, Allah ve Elçisi’ne boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta-darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, anaya-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tövbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkesini dizginlemek, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmek.”
Bu fiil ve tutumlara takvâ, bu fiil ve tutumları içselleştirerek gönüllerini günaha karşı korumaya alanlara da muttakî denir. Bu fiil ve tutumları benimseyerek içselleştiren inançlı insanlar, fıtratlarındaki kusur ve günah işleme eğilimlerine karşı özlerinde mevcut olan fücûrdan kaçınma eğilimlerini güçlendirmiş, böylece kendilerini günahlardan koruyabilecekleri manevî bir savunma sistemini de harekete geçirmiş olurlar.
Yukarıdaki âyetler, muttakîlerin, cennet ağaçlarının gölgeleri altında olacaklarını müjdelemektedir. Bu gölgeler serinlik vermeyen, ateşten korumayan sözde gölgeler değil, gerçek gölgelerdir. Dolayısıyla muttakîler; yakıcı, susuzluk uyandıran, boğucu cehennem dumanları arasında değil, pınar başlarında, canlarının istediği meyvelerle baş başa olacaklardır. Bu somut nimetlerden de öte, mahşer halkının karşısında şu onurlandırıcı sözlere muhatap olacaklardır: İşlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için! İşte Biz, güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz] .
Muttakîlerin bu durumları kâfirler için bir başka azap çeşidini teşkil etmektedir. Çünkü inançsızlar, dünyada iken haklarında hiç iyilik istemedikleri, hatta nefret ettikleri, can düşmanı gördükleri müminlerin elde ettiği bu başarı karşısında âdeta çıldırmaktadırlar. Ellerinde olsa asla izin vermeyecekleri mükâfatları almalarına bir de kendi acıklı halleri eklenince, duydukları acı tarife sığmaz ölçüde derinleşecek ve artık yok olmayı isteyeceklerdir.
Muttakîlerin ödüllendirileceğini bildiren âyetlerin sonunda yine, O gün yalanlayanların vay hâline! Denilmesi, bu durumun yalanlayıcılar açısından psikolojik [manevî] türden bir azap teşkil ettiğini vurgulamak içindir.
46-47. Yiyin, faydalanın biraz, şüphesiz siz suçlularsınız. O gün, yalanlayanların vay hâline!
46. âyette yine “iltifat sanatı” vardır. Bu edebî sanat gereği, anlatım üçüncü şahıstan ikinci şahsa dönmüş, bir önceki pasajda âhiretteki muttakîlere sesleniliyorken, muhatap değiştirilerek bu pasajda dünyadaki suçlulara seslenilmiştir: Yiyin, faydalanın biraz, şüphesiz siz suçlularsınız.
Bu seslenişle sanki o zavallılara şöyle denmek istenmektedir: “Bu iki durum arasındaki farkı gözlerinizle görünüz. O ebedî dünyanın nimetlerinden mahrum kalma, orada ebedî azaba çarpılma karşılığında şu dünyada azıcık yiyin, keyfinizce yaşayın bakalım.”
Yiyin, faydalanın biraz
Bu ifade ilk bakışta olumlu bir emir gibi görünse de, aslında alabildiğine yasaklama ve sakındırma içeren bir tehdittir. Bu, yalanlayıcılara yapılan tehditlerin dokuzuncusudur. Rabbimiz yalanlayıcılara bu dünyada iken âdeta şöyle seslenmektedir: “Niteliğini açıkladığımız âfetlere, belâlara, sıkıntılara uğrayacak olmanız, sırf dünya zevklerine olan düşkünlüğünüz ve dünya güzelliklerine duyduğunuz aşırı arzu sebebiyledir. Ne var ki, dünyadaki lezzetler ve güzellikler o büyük sıkıntı ile kıyaslandığında pek azdır. Onların peşine düşmek, içinde öldürücü zehir bulunan bir lokma tatlıyı yemek gibidir.”
Dünyanın sınırlı nimetlerine tutkuyla bağlanmanın insanı tekâsüre, istikbâra, istiğnâya, tuğyâna, ölümsüzleşme inancına ve kıyâmeti inkâra götürdüğü bundan önceki sûrelerde bildirilmişti. “Dünyanın değersizliği ve dünyada çok büyük sayılan nimetlerin âhiret nimeti karşısında pek az olduğu” uyarısı, Kur’ân’da birçok kez hem müminlere hem de inançsızlara yapılmış önemli bir uyarıdır.
Konunun önemine binaen, başta Peygamberimiz olmak üzere tüm müminlere ve inançsızlara yönelik bu uyarılardan birkaç örnek hatırlatmakta yarar görmekteyiz:
Bırak onları yesinler, yararlansınlar ve emel [boş umut] onları oyalasın. Ama onlar yakında bileceklerdir. (Hicr/3)
İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü ona vererek Rabbine dua eder. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfedildiği zaman da önceden O’na dua ettiği hâli unutur da, O’nun yolundan sapıtmak için Allah’a ortaklar kılar [oluşturur]. De ki: “Küfrünle biraz yararlan, kesinlikle sen ateşin yaranındansın.” (Zümer/8)
Ve O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler kıldılar [oluşturdular]. De ki: “Yararlanınız, çünkü varacağınız yer ateştir.” (İbrâhîm/30)
Dünyada az bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da inkâr etmiş olmalarından dolayı o çetin azabı onlara tattıracağız. (Yûnus/70)
Kendilerini sınamak için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftlere verdiğimiz ve onunla kendilerini yararlandırdığımız şeylere [mal ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma] . Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. (Tâ-Hâ/131)
Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında da üzülme. Sen kanatlarını müminlere indir. (Hicr/88)
(Bu) az bir yararlanmadır. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır. (Nahl/117)
Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız. (Lokmân/24)
48–49.Onlara, “Rükû edin” denildiği zaman rükû etmezler. O gün yalanlayanların vay hâline!
48. âyetin manası ile ilgili olarak geçmişte yanıltıcı ve tatminkâr olmayan nakiller yapılmış, arkadan gelenler de sürekli bu nakilleri yapanların taklitçileri olmuştur. Böylece âyet hakkında Müslümanlar arasında bizim katılmadığımız bir anlam yerleşmiştir.
Önce bu yerleşik anlamı Râzî’den naklediyoruz:
İbn-i Abbâs, Onlara, “Rükû edin” denildiğinde, rükû etmezler ifadesiyle, “namaz” kastedilmiştir” demiştir ki, bu, açıktır. Çünkü rükû, namazın rükünlerindendir. Böylece Allah Teâlâ o kâfirlerin vasıflarından birisinin de namaza çağrıldıklarında namaz kılmamaları olduğunu beyan etmiştir ki, bu, kâfirlerin İslâm’ın fürûu ve amelî hükümleriyle de mükellef ve muhatap olduklarına; iman etmemeleri sebebiyle kâfir iken zem ve ikaba müstahak oldukları gibi, namaz kılmamaları sebebiyle de zem ve ikaba müstehak olduklarına delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ, kâfirleri kâfir iken namaz kılmayışları yüzünden de tenkit etmiştir.
Diğer bazıları da, buradaki rükû ile, “Allah için huşû ve huzur” kastedildiğini ve O’nun dışında kalanlara ibâdet edilmemesi gerektiğinin kastedildiğini söylemiştir.
RÜKÛ:
Gerçekten de rükû denince, herkesin aklına “namazda ayakta dururken eğilip belin bükülmesi” gelmektedir. Çünkü sözcük asırlar önce kafalara bu anlamla kazınmıştır.
Klâsik eserlerde de âyette geçen rükû‘dan maksadın, “namazın tamamı” olduğu, “cüz’iyet mecâz-ı mürseli” sanatı ile namazın parçasının anılıp bütününün kastedildiği ifade edilmiştir. Bütün meal ve tefsirlerde de sözcük bu anlam ile kullanılmış ve rükû edin ifadesi, “namaz kılın” olarak anlaşılmıştır. Bu durumda âyetin manası, “Onlara namaz kılın denildiği zaman namaz kılmazlar. O gün yalanlayanların vay hâline!” olup çıkmaktadır.
Bize göre âyetin bu şekilde anlaşılması yanlıştır. Çünkü bu sûrenin indiği dönemde namaz ile ilgili herhangi bir emir ve yaptırım söz konusu değildir. Zaten henüz inanmamış kimselere, “namaz kıl” demenin de bir mantığı yoktur. Âyetin doğru anlaşılabilmesi için önce sözcüklerin doğru anlamlarının bilinmesi gerektiğinden, rükû sözcüğü için Lisânü’l-Arab’a başvurulmuş ve aşağıdaki anlamlara ulaşılmıştır:
1) الرّكوع [rükû] , “hudû” [eğilmek, bükülmek, küçülmek, tam teslim olup itaat etmek, sözü yumuşatmak; kibar, tatlı söylemek] demektir.
2) Rükû, “inhina” [iki büklüm olmak] demektir. Yaşlılıktan beli bükülmüş ihtiyarlara rakea‘ş-şeyhu [ihtiyar iki büklüm oldu] denir.
3) Rükû, “zengin kimsenin sonradan fakirleşmesi” demektir (“beli kırılmak” deyimine eş bir anlam).
4) Rükû,“putlara tapmayıp Allah’a boyun eğmek” [haniflik etmek] demektir. Câhiliye Arapları, aralarında puta tapmayıp yalnızca Allah’a tapanlara, raki [rükû eden] ve rakea ilellâh [Allah’a rükû etti] derlerdi.
Bize göre 4. maddedeki anlam, âyetin en doğru şekilde anlaşılmasını sağlayan anlamdır. Bu durumda âyetin şu şekillerde çevrilmesi mümkündür: “Onlara, “Hanifler olun” [puta tapmayın, tek Allah’a tapın] denildiği zaman hanif olmazlar” veya “Onlara, “Hakka teslim olup itaat edin” denildiği zaman hakka teslim olup itaat etmezler.”
Bu yargıdan sonra yine, O günü yalanlayanların vay hâline denerek yalanlayıcılara, onuncu ve sonuncu tehdit gösterilmiştir. Buna göre onlara âdeta şunlar söylenmek istenmiştir: “Siz dünyayı ve onun lezzetlerini seviyordunuz. Ama iman edip yaratıcınıza hizmetten yüz çevirmeseydiniz, O’na boyun eğseydiniz ve bu imanınızın yanı sıra dünyevî lezzetleri isteme ve bilmeden çeşitli günahlar işleme durumunda kalsaydınız, cehennem azabından kurtulma ve mükâfaat elde etme ümidiniz olurdu.”
50. Artık bundan [Kur’ân’dan] sonra hangi söze inanacaklar?
Sûrenin başından buraya kadar, küfürden vazgeçmeleri için tam on kez değişik azaplarla tehdit edilmiş olan kâfirler, tefekküre davet edilerek ve kanıtlar gösterilerek hakk dine sımsıkı sarılmaları için teşvik edilmişlerdir. Bu son âyet, bu kadar tehdide ve teşvike rağmen hâlâ küfürlerini sürdüren kâfirlerin bu hâllerine şaşırılması gerektiğini vurgulayan bir teaccüp [hayret] ifadesi içermektedir: Artık bundan [Kur’ân’dan] sonra hangi söze inanacaklar?
Bu ifade bir bakıma, “Onlar kendilerine gösterilen bunca delili kabul etmiyorlarsa, bundan başka hiçbir delili kabul etmeyeceklerdir” anlamına gelmektedir. Dikkat edilirse burada Kur’ân mucizesinin en büyük mucize olduğuna işaret edilmektedir. Çünkü Kur’ân’ın mucizesi kıyâmete kadar devam edecektir:
Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın haşyetinden onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Ve Biz bu misalleri tefekkür ederler diye insanlara veriyoruz. (Haşr/21)
Bu durumda âyetten şunlar anlaşılabilir: “Yalçın kayaları sarsan, sıra dağları depreme tutulmuş gibi sallayan bu söze, bu Kur’ân’a inanmayan kimse artık hiçbir söze inanmaz. Bu zavallı bedbahtı da mutsuzluk ve acı bir akıbet beklemektedir.”
Gerçekten de en büyük olay, insana hakk ve bâtıl arasındaki farkı anlatan Kur’ân’ın inmesidir. Kur’ân’ı tanıdığı hâlde iman etmeyen bir kişiye başka hangi şey doğru yolu gösterebilir ki?
Ve işte böylece sana Kitab’ı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Bunlardan [Yahudi olmayan Araplardan] da ona inanan kişiler vardır. Âyetlerimizi ancak ve ancak kâfirler bile bile reddederler. Ve sen bundan önce, bir kitaptan okur değildin. Onu sağ elinle yazmazdın da. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı. Bilakis o [Kur’ân], kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde (yer eden) apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak ve ancak zâlimler bile bile reddederler. Ve “Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. (Cevaben) de ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Bizim sana indirdiğimiz onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi? İşte bunda inanacak bir kavim/toplum için elbette bir rahmet ve öğüt vardır. (Ankebût/47-51)
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ