







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
MÜZZEMMİL SÛRESİ’NE GİRİŞ
Adını birinci âyette geçen “örtüsüne bürünen” anlamındaki “المزّمّل - el-müzzemmil” sözcüğünden alan sûre Mekkî olup Kur’ân’ın iniş sırasına göre 3. sûresidir. Ancak resmî mushafta 73. sırada yer almaktadır. Bunun sebebi, resmî Mushaf’ta 72. sırada yer alan Cin sûresinin 19. âyetinde geçen “لمّا قام - lemmâ kâme [kalkınca]” ifadesindeki “قام - kâme” sözcüğü ile bu sûrede geçen “قم - kum [kalk]” sözcüğü arasında bağlantı kurulmasıdır. Bu sûretle Müzzemmil sûresi Cinn sûresinin arkasına sıralanmıştır.
Bazı rivâyetlerde sûrenin 20. âyetinin Medine’de indiği de iddia edilmektedir. Gerçekten de âyetin içeriğine bakıldığında, Medine döneminde kanunlaşan hükümlerden bahsetmesi sebebiyle bu görüşün aklen kabul edilebilir olduğu görülmektedir. Ancak Kur’ân’ın ileride gerçekleşeceği kesin olan bazı olayları sanki gerçekleşmiş gibi anlatan üslûbuna dikkat çeken bazı bilginler, bir âyetin sırf Medenî hükümler içerdiği için Medenî sayılamayacağını, bu hükümlerin ileride yürürlüğe girmesi kesin olduğu için bu âyette yer almış olabileceğini ileri sürmüşlerdir.
Sûrenin iniş sebebi olarak ileri sürülen iki uydurma rivâyet şöyledir:
1- Güya peygamberimiz Hıra mağarasında Cebrail’den korkmuş, dehşete düşmüş, hemen Hadice’nin yanına koşmuş ve ona beni örtünüz, beni örtünüz” demiştir. Bu âyetler de kendisine üstü örtülü iken inmiştir.
2- Bezzar ve Teberani kaynaklı rivâyetlerde tamamen farklı bir neden ileri sürülür: Güya Kureyş’in ileri gelenleri Darü’n-Nedve’de toplanmışlar ve “Şu adama bir isim takın da halk ona göre hareket etsin” demişler. Sonra da peygamberimizin “kâhin, mecnun, sihirbaz” gibi sözlerle nitelendirilmesini kararlaştırmışlar. Bu olup bitenler kulağına gidince peygamberimiz üzülmüş, üzerine giyeceklerini örtünüp kaftanına sarınmış. Cebrail vahyi getirdiğinde onu bu halde görünce, ona “Ey örtüsüne bürünen” demiş.
Klâsik tefsirlerde yer alan bu rivâyetler hem dayanaksız, hem de akıl ve Kur’ân’a terstir. Daha önce Alak sûresinde de açıkladığımız gibi, ilk vahyin Hıra mağarasında gelmesi ve peygamberimizin korkuya kapılıp “beni örtünüz” demesi Kur’ân’a aykırıdır. Necm ve İsra sûrelerinde ilk vahyin geliş şekli açıklanmıştır. İkinci olarak; Alak ve Kalem sûrelerini dikkatle okuyup anlayanların hemen tespit edebilecekleri gibi, peygamberimiz vahiy aldığını ve peygamber seçildiğini o dönemde henüz kimseye söylememiştir. Kısacası, olup bitenlerden henüz kimsenin haberi yoktur. Dolayısıyla Darü’n-Nedve’de toplanılıp peygamberimize isim takmak üzere tartışılmış olduğu iddiası doğru değildir. Peygamberimiz gerekli duyuruyu Müddessir sûresinden sonra yapacaktır.
Sûrenin asıl iniş sebebi, peygamber seçilen Abdullah oğlu Muhammed’in Allah tarafından eğitilmesine devam edilmekte oluşudur. Müzzemmil sûresi, üçüncü gecede verilen üçüncü derstir. Dersler arasındaki zaman aralığı maalesef bilinmemektedir. Sûrenin doğru anlaşılabilmesi için ondan önce inmiş olan Alak ve Kalem sûreleriyle birlikte ele alınması gerekmektedir. Bu sûre indiğinde Alak ve Kalem sûreleri dışında peygamberimize inmiş herhangi bir vahiy yoktu.
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA.
1- Ey örtüsüne bürünen!
2- Geceleyin kalk! Kısa bir süre hariç,
3- gecenin yarısını ayakta geçir veya bundan biraz eksilt!
4- Ya da buna biraz ekle! Ve Kur’ân’ı düzgünce düzene koy!
5- Doğrusu, Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.
6- Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak üzere geceleyin kalkan, yer tutma bakımından daha güçlüdür [söz bakımından daha etkilidir] .
7- Kuşkusuz gündüz boyu senin için uzun bir dolaşma/uzun bir uğraşı vardır.
8- Rabbinin adını an ve tebettül et/tüm benliğinle O’na yönel!
9- Doğunun ve batının Rabbidir O. O’ndan başka, tanrı diye bir şey yoktur. Bu nedenle O’nu vekil et!
10- Onların söylediklerine/söyleyeceklerine sabret! Ve güzelce ayrıl onlardan.
11- Beni ve o nimet sahibi yalanlayıcıları baş başa bırak! Birazcık süre tanı onlara.
12- Kesinlikle Bizim yanımızda bukağılar ve cahîm/cehennem var.
13- Boğazdan zor geçen bir yiyecek, can yakıcı bir azap var.
14- O günde ki yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür.
15- Şüphesiz ki, Biz size üstünüze tanık olan bir elçi gönderdik. Tıpkı Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi.
16- Ama Firavun elçiye isyan etti de Biz de onu korkunç bir tutuşla tutuverdik.
17- Buna rağmen eğer küfrederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çeviren o günden nasıl korunacaksınız?
18- Gök bile onunla [o günün şiddeti ile] parçalanır. O’nun vaadi gerçekleşmiştir.
19- Şüphesiz ki, bu [yukarıda anlatılanlar, Kur’ân] bir öğüt vericidir/ düşündürücüdür. Onun için, dileyen Rabbine doğru, bir yol edinir.
20- Hiç kuşkun olmasın, Rabbin senin gecenin üçte ikisinden daha azını, yarısını, üçte birini ayakta geçirmekte olduğunu biliyor. Seninle beraber olanlardan bir grup da öyle. Allah, geceyi de gündüzü de ölçüye bağlar. Sizin onu kuşatamayacağınızı bildi de size tövbe nasip etti. O hâlde Kur’ân’dan kolay geleni okuyun! Sizden hastalar olacağını bildi. Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah’ın fazlından bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi. O hâlde ondan kolay geleni okuyun! Salatı ikame edin! Zekâtı verin! Güzel bir ödünçle Allah’a ödünç verin! Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok esirgeyicidir.
1.Âyet: “Ey örtüsüne bürünen!”
“متزمّل - mütezemmil” sözcüğündeki “ت - te”nin “ز - ze”ye idğam edilmesi [dönüştürülmesi] ile oluşan “مزّمّل - müzzemmil” sözcüğünün anlamı, elbiseye veya herhangi bir şeye bürünen demektir.
Deyim olarak sözcük; A ) Uykuya hazırlık, iç çamaşırlarını giyip yatağa yatmak, yorganı üstüne örtmek, B ) Kendi halinde yaşamak, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmamak demektir.
Peygamberimizin özellikleri itibariyle âyette ikinci anlam ön plâna çıkmaktadır. Çünkü kişiler toplumdaki davranışlarına göre imaj kazanırlar. Rabbimizin tabiriyle, zihinsel yönden sağlıklı, malî yönden varlığı minnete bulaşmamış, yüce bir ahlâka sahip Abdullah oğlu Muhammed, Daârü’n-Nedve üyeleriyle Alak sûresinin 9–10. âyetlerinde yer alan tartışmayı yaptıktan sonra evine kapanmış, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz olmuştu. Allah da bu sûrede ona “Ey örtüsüne bürünen!” diye seslenmiştir. Yani “Ey içine kapanan, toplumsal meselelere karışmaz olan, salâtı/sosyal aktiviteyi, sosyal destekçiliği bırakan Muhammed!”
2 – 4. Âyetler: “Geceleyin kalk! Kısa bir süre hariç, gecenin yarısını ayakta geçir veya bundan biraz eksilt. Ya da buna biraz ekle: Ve Kur’ân’ı düzgünce düzene koy!”
TERTİL:
“Tertil” sözcüğü; “Bir şeyin tertibinin güzelliği” demektir. Bu sözcük bedevînin dilinde “Bir şeyden birinin diğerine karışmaması, tarak dişi gibi birbirine karışmamış, karışmayan” anlamına gelir. Bu durum, muhkem, kuvvetli, sımsıkı olmanın zıddıdır. Meselâ dişlerin “tertil”i, “dişlerin seyrek bir şekilde düzene konulmuş, dizilmiş olması” demektir ve bu sözcük Arapçada “güzel dizilmiş dişler” manasında da kullanılır. (Lisanü’l-Arab ; 4/61)
Sosyal alanda “tertil” ise “konuşma esnasında sözün, yazarken ise kelimelerin, paragraf veya pasajların birbiri ardınca, tek tek, yavaş yavaş, ağır ağır, tane tane dizilmesi, birbirine karıştırılmaması” demektir. Buna göre Kur’ân’ın tertili, “Kur’ân’ın indiği şekilde tertibinin korunması, bir necmin bir başka necme karıştırılmaması” anlamına gelmektedir.
Kur’ân’ın nasıl indirildiği ve nasıl okunması gerektiği Kur’ân’da şöyle açıklanmıştır:
Ve Kur’ân’ı; Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye ayırdık ve Biz onu peyderpey indirdik.. İsra; 106.
Demek ki Kur’ân, konularına göre, necmlere göre, iniş sırasına göre bir tertip ve tasnif yapılmak sûretiyle okunmalı ve okutulmalıdır.
Furkan sûresinin 32. âyetinde de Rabbimiz Kur’ân’ı tertillediğini, yani her şeyi yerli yerinde, bir birine karıştırmadan, bir düzen içinde indirdiğini beyan etmektedir. Peygamberimize ilk gelen vahylerde de [Müzzemmil; 4], Kur’ân’ın tertillenmesi, yani necmlerin gâyet düzenli tutulması, birbirine karıştırılmaması emredilmiştir. Ama tüm bunlara rağmen maalesef elimizdeki mushaf tertilli değildir. Biz, samimiyetle ve dürüstçe birçok kez dile getirdiğimiz bu hususta, Kur’ân’a gönül verenlerin Kur’ân ile derin çalışmalar yapıp Kur’ân’ı necm necm dizmeleri ve onu bugünkü sûre anlayışından öte, gerçek sûreleriyle mushaflaştırmaları gerektiğine inanıyor ve bu gayreti onlardan bekliyoruz.
5. Âyet: “Doğrusu, Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.”
“Ağır söz” ile Kur’ân âyetleri kastedilmiştir. Kur’ân âyetlerinin neden bu sözcüklerle nitelendirildiği bir kaç şekilde açıklanabilir: “Zor görev”, “inecek âyetlerle amel etmenin zor olması”, “gelecek hükümlerin ağır olması”, “peygamberimize ağır gelecek olması”, “hafif ve değersiz olmayan”, “inkârcılara ve ikiyüzlülere çok ağır gelecek”, “kalıcı”, “kıyâmette ölçüde/tartıda ağır basan.”
6. Âyet: “Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak üzere geceleyin kalkan, yer tutma bakımından daha güçlüdür. [söz bakımından daha etkilidir.]
Âyette geçen “وطئا - vat’en” kelimesi, yeri çiğneme anlamına geldiği gibi, derin derin düşünmek üzere konsantre olma, ruhen yoğunlaşma, dikkati yapılan iş üzerinde yoğunlaştırma gibi eylemler için de kullanılır. Bu yoğunlaşmayı sağlayabilmesi için peygamberimize geceleyin kalkması önerilmektedir. Çünkü birkaç saat uyku ile günün yorgunluğu giderilmiş, zihin kendini yenilemiş, akıldaki problemler de uykudan önceki zamanda kalmıştır. Ayrıca gecenin sessizliği dikkatin bir noktaya toplanmasında çok etkili bir faktördür. Âyette Kur’ân’ın öğrenilmesi ve öğretilmesi sürecinde dingin bir ortam ve ruh hâlinin olması gerektiğine işaret edilmektedir.
7. Âyet: “Kuşkusuz gündüz boyu senin için uzun bir dolaşma/ uzun bir uğraşı vardır.”
Geceler, zihni toparlayabilmek ve konsantre olabilmek için gündüzlerden daha uygun zamanlardır. Gündüzleri insanın yorucu meşgaleleri ve yoğun telâşları vardır. Çevrenin görüntüsü ve gürültüsü aklı ve zihni karıştırır, dikkatleri dağıtır. Gecenin dinginliği sayesinde akıl ve zihin duru olur, dikkat dağılmaz, her şey daha iyi anlaşılır. Öğrencilik yapmış olanlar bu gerçeği hayatlarında bizzat yaşayarak tecrübe etmiştir. Ezberlerini gece yapmış, derslerine gece çalışmıştır.
8. Âyet: “Rabbinin adını an ve tebettül et/ tüm benliğinle O’na yönel!”
Âyette geçen “تبتّل - tebettül”, “yalnızca Allah’ı dikkate almak, sadece O’na kulak verip başkasına itibar etmemek” demektir. Bu anlam En’âm sûresinin 91. âyetinde “قل الّله ثمّ ذرهم فى خوضهم يلعبون - Sen, Allah de! Ve sonra onları bırak, kendi bataklıklarında oynaya dursunlar !” ifadesiyle yer alır.
“تبتّل - tebettül” sözcüğünün asıl anlamı “kesmek” demektir. Araplar “بتلت الشّىء - beteltü’ş-şey’e/o şeyi kestim” derler. Eşinden ayrılan, onunla ilişkisini tümüyle kesen kişi için de “طلّقها بتّة بتلة - tallekahâ betteten betleten/onu kesin olarak üç talâkla boşadı” ifadesi kullanılır. Yine Araplar “verilmiş sadaka” için de “صدقة بتّة بتلة وهذه - ve hazihi sadakatün bettetün beteletûün/bu sahibi ile ilişkisi tamamen kesilmiş bir sadakadır” şeklinde bir tabirleri vardır. Bu tabirde de ilişkisi tamamen kesilmiş anlamında “betlet” sözcüğü kullanılır.
Her şeyle ilişkisini kesip sadece Allah’a yöneldiği için Meryem Vâlideye “مريم ا لبتول - Meryem el-Betûl” denmiştir. İnsanlarla her türlü beşeri ilişkiyi koparıp tek başına ibâdete yönelen rahibe de “متبتّل - mütebettil” denir. Yani “tebettül” bir bakıma ruhbanlık anlamında da kullanılmaktadır. İslâm dininin ibâdet anlayışı yozlaşmış dinlerden farklı olduğundan, başta Maide sûresinin 87. âyeti, Hadid sûresinin 27. âyeti ve diğer bazı âyetlerle ruhbanlık ve ruhbanlık anlamındaki tebettülyasaklanmıştır. Bazı çevrelerin zahitçe bir hayat yaşama arzusuyla dünya ile ilişkilerini kesmeleri, bu doğrultuda mal, mülk ve eş gibi nimetlerden uzaklaşmaları İslâm’a ters bir anlayıştır.
Buradaki tebettülyalnızca Allah’ı dikkate almak, ondan başka otorite tanımamak, Allah’ın belirlediği yolda yürüyüp kimsenin dümen suyunda gitmemektir.
9. Âyet: “Doğunun ve batının Rabbidir O. O’ndan başka, tanrı diye bir şey yoktur. Bu nedenle O’nu vekil et!”
Kesin bir yöneliş, yönelinen varlığı tanımak, onu sevmek ve ona hayranlık duymakla mümkündür. Allah bu âyette kendi özelliklerinden birini daha tanıtmakta, mükemmel ve mükemmelleştirici olduğunu belirterek yönelinecek tek varlığın kendisi olduğunu ihtar etmektedir.
10. Âyet: “Onların söylediklerine/söyleyeceklerine sabret! Ve güzelce ayrıl onlardan.”
Peygamberimiz göreve başlayınca, Mekke toplumunun müşrik ileri gelenleri daha önce duydukları saygıyı bırakıp ona “mecnun, sihirbaz, şair, ebter” gibi çirkin nitelikler yakıştırmaya başlayacaklardır. Bu âyette ona bu tür çirkin ithamlarda bulunanlardan nezaketle uzaklaşması emredilmektedir. Çünkü peygamberimiz onlarla tekrar karşılaşacak, yüz yüze bakacak ve tebliğine devam edecektir. Eğer ayrılış nezaketle olmazsa, aradaki iletişim kopabilir ve sonraki karşılaşmalarda hiç dinlenmeme riski ortaya çıkabilir. Bu emir ilerideki sûrelerde de (Kaf 39–40 ve Ta Ha 130) tekrarlanacak ve yine peygamberimizden onlara karşı sabretmesi istenecektir.
Ancak bu emir hiçbir zaman davetten bunalarak davadan vazgeçmesi istendiği anlamına gelmez. Ondan istenen, itham edenlere sert değil yumuşak cevap vermesi, kaba davrananlara aldırmaması, şımarıkları kendi hallerine bırakıp davetini kitlelere nezaketle iletmesidir.
11. Âyet: “Ve Beni ve o nimet sahibi yalanlayıcıları baş başa bırak! Birazcık süre tanı onlara.”
Yani; “Onları bana bırak, sen aradan çekil, Ben onların hakkından gelirim.”
Dikkat edilirse, bu âyette “nimet sahibi” olarak nitelenen Mekke’nin ileri gelenleri, ilk vahiy olan Alak sûresinde “kendini zengin gören”, ikinci vahiy olan Kalem sûresinde ise “mal ve oğullar sahibi” olarak nitelenmişlerdi. Müzzemmil sûresinin bu âyetinde de yine aynı nitelikteki azgınlara dikkat çekilmektedir. Tağûtlaşanlar, servetle şımarmış, fukarayı ezen elit kadrolardır. Bu elit zümreler toplumları yönlendirir ve onu istedikleri yöne sürüklerler. Çıkarları elden gidecek korkusuyla stütükoda bir değişiklik istemezler, hak ve adaletin yaşayan değerler haline gelmemesini sağlamaya çalışırlar. Zayıflar da onlardan korktukları için onların istedikleri yöne giderler. Bu tâğûtlar yüzünden hakka ulaşamayan nice zavallı topluluklar vardır. Bu azgınlar grubu kendilerini varlıklı görerek her şeyi maddeye bağlar, âhireti de inkâr ederler. Âhirete inanmadıkları için dünyada ne yapabilirlerse onları kâr sayarlar.
Bu yalanlayıcılardan bir kısmının imana gelmesi muhtemeldir. Onlara süre verilmelidir. Süreyi iyi kullanmadıkları takdirde Allah tarafından mutlaka cezalandırılacakları unutulmamalı, bu konuda aceleci davranılmamalıdır.
Nitekim başlangıçta bu yalanlayıcıların en şerlisi olan Velid b. Muğîre’nin oğlu Halid daha sonra iman etmiş, İslâm’ın bayraktarı olmuştur
12,13. Âyetler: “Kesinlikle Bizim yanımızda bukağılar [zincirler, kelepçeler] ve cahîm/cehennem var. Ve boğazdan zor geçen bir yiyecek, can yakıcı bir azap var.”
Bu âyetlerde sayılan azap malzemeleri, genel davranış tarzları yukarıda açıklanmış olan tağûtlar içindir.
14. Âyet: “O günde ki, yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür.”
Bu âyet âhiret gününü anlatan ilk âyet olup o günün nasıl başlayacağını bildirmektedir. O gün arz ve dağlar şiddetli bir deprem ile sarsılır, dağlar kum gibi savrulur, un ufak olup dağılır. Arz dümdüz olur, ne tümsek kalır, ne de alçak bir vadi…
15. Âyet: “Şüphesiz ki Biz size, üstünüze tanık olan bir elçi gönderdik. Tıpkı Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi.”
Bu âyetle sûrede bir parantez açılmış ve muhatap değiştirilmiştir. Âyet, Mısır ile Mûsâ arasındaki ilişkiye gönderme yaparak Mekke ileri gelenlerine hitap etmekte ve onlara kendi içlerinde yetişmiş Abdullah oğlu Muhammed’in bir elçi olarak görevlendirildiğini açıklamaktadır. Mûsâ’nın elçiliğinin örnek gösterilmesi, Mısır’da doğup büyüyen ve onların içinden biri olan Mûsâ gibi, Muhammed’in de Mekke’de doğup büyüyen ve Mekkelilerin içinde yaşayan biri olduğunun hatırlatılması nedeniyledir.
Peygamberimizin Mekkelilere tanıklığı iki anlama gelebilir:
A ) Peygamberimiz, içlerinden biri olması münasebetiyle Mekkelileri yakından tanımakta ve onlar hakkında tanıklık yapabilecek bir konumdadır.
B ) Bakara sûresinin 143. âyeti göz önünde tutularak peygamberimizin Mekkelilere tanıklığının âhirette gerçekleşeceği.
Biz, âyetin devamında verilen Mûsâ ve Firavun örneğinin de delâlet ettiği gibi, kastedilen tanıklığın birinci şıktaki anlamıyla bir tanıklık olduğu kanısındayız. Çünkü peygamberimiz ile Mekkeliler arasındaki ilişki, Mûsâ ile Firavun arasındaki ilişkiye benzetilmiştir. Mûsâ nasıl Firavun’un yanında büyümüş ve yetişmiş ise, peygamberimiz de Mekkeliler arasında büyüyüp yetişmiştir.
16–18. Âyetler: “Ama Firavun, elçiye isyan etti de Biz onu korkunç bir tutuşla tutuverdik. Buna rağmen, eğer küfrederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çeviren o günden nasıl korunacaksınız? Gök bile onunla (o günün şiddeti ile) parçalanır. O’nun vaadi gerçekleşmiştir.”
Bu âyetlerde Mekke müşrikleri, Allah’ın gönderdiği elçiye karşı çıkması yüzünden cezalandırılan Firavun örnek gösterilerek tehdit edilmektedir. Ayrıca ceza gününün dehşeti çok etkili bir biçimde tasvir edilmektedir. Çocukların bile korkudan saçlarının beyazlaşması ve göklerin yarılıp çatlaması şeklindeki tasvirler, daha sonra inecek olan Hakka sûresinin 14., Ta Ha sûresinin 105-107., Neml sûresinin 87., Nebe sûresinin 20., ve Karia sûresinin 5. âyetlerinde detaylandırılmıştır. Kıyâmetin korkunçluğunun değişik sahnelerle anlatılmasının amacı, insanları korku faktörü ile doğruya yöneltmektir.
19. Âyet: “Şüphesiz ki, bu [yukarıda anlatılanlar, Kur’ân] bir öğüt vericidir/ düşündürücüdür. Onun için, dileyen, Rabbine doğru, bir yol edinir.”
Bu âyette insanın doğruyu ve yanlışı seçmekte özgür olduğu vurgulanmakta ve okunan âyetlerin düşünenler için uyarı olduğu, dileyenin bu âyetlerden öğüt alarak Rabbine varan doğru yolu bulacağı belirtilmektedir.
20. Âyet: “Hiç kuşkun olmasın, Rabbin senin gecenin üçte ikisinden daha azını, yarısını, üçte birini ayakta geçirmekte olduğunu biliyor. Seninle beraber olanlardan bir grup da öyle. Allah geceyi de, gündüzü de ölçüye bağlar. Sizin onu kuşatamayacağınızı bildi de size tövbe nasip etti. O hâlde Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Sizden hastalar olacağını bildi. Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah’ın fazlından bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi. O hâlde ondan kolay geleni okuyun.”
Sûrenin başında da değinildiği gibi, bu âyetin Mekkî olduğunu ileri süren rivâyetler olduğu gibi, Medenî olduğunu ileri süren rivâyetler de vardır.
Peygamberimizle birlikte bir grup müminin gece eğitimine katılması, Kur’ân’ın oluşmuşluğu, dış ticaret, Allah yolunda savaş, Allah’a güzel bir ödünç verme, namaz kılma ve zekât verme gibi konulardan bahsediyor olması bu âyetin İslâmî hükümlerin yerleşmiş olduğu daha sonraki bir dönemde inmiş olabileceğini göstermektedir. Eğer Medine’de inmediyse, Mekke döneminin sonlarında inmiş olabilir. Ancak bazı yorumcuların “Bu âyette henüz ilkeleştirilmemiş görevlerin yer alması, ileride olacağı kesinlik arz ettiğinden dolayıdır” şeklindeki görüşleri de dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.
Bu âyet, bazılarının ileri sürdüğü gibi, sûrenin 2–4. âyetlerini nesh edip hükümlerini kaldırmamakta, aksine o âyetleri farklı bir üslûp ile pekiştirmektedir. Peygamberimize 2–4. âyetlerle verilen talimatların onun tarafından yerine getirildiği beyan edilmekte ve toplum yapısına dikkat çekilmektedir. Buna göre; Kur’ân öğrenme ve öğretme ile meşgul olanlar tıpkı peygamberimiz gibi 2–4. âyetlerle amel edecekler, bunların dışında [esnaf, tüccar, avcı, çiftçi, asker, hasta] olanlar ise geceleri dinlenecekler, gündüzleri işlerine bakacaklar, sadece Kur’ân’dan kolay geleni öğrenip öğreteceklerdir.
Âyette “okuyunuz” diye çevirdiğimiz sözcüğün salt okuma anlamına gelmediğini, “toparlayıp dağıtmak, [öğrenip öğretmek]” anlamını da içerdiğini Alak sûresinin tahlilinde açıklamıştık.
Âyette bahsedildiğine göre Müslümanlar artık eğitim-öğretim dönemlerini bitirmişler, öğrendiklerini yaşar duruma gelmişlerdir. Böyle durumlarda Kur’ân’dan kolaylarına geleni, bilebildiklerini, ulaşabildiklerini imkânları nispetinde okuyup başkalarına da öğretmeleri istenmektedir.
Âyette iki kez geçen “O halde Kur’ân’dan kolay geleni okuyun” ifadesinin namazla bir ilgisi yoktur. Âyette ifade edilen salt Kur’ân okumak ve öğretmektir. Namaz zaten âyette açıkça söylenmektedir. Kur’ân’dan kolay gelenin okunması konusunda farklı fikirler ileri sürülmüş ve çeşitli âyet sayıları verilmiştir. Kolaylık ölçüsünü sayısal olarak değil, mantıksal olarak değerlendirmenin daha doğru olduğu kanısındayız.
Bu âyetin ibâdetleri hafiflettiği yolunda görüşler de ileri sürülmüştür. Ancak bize göre bu görüşler isabetli değildir. Âyette bilgilenmiş olanların mücadeleye çıkmaları, cepheye koşmaları, mücadele esnasında da ellerinde Kur’ân, ondan işlerine engel olmayacak kadarını ve bilebildikleri kısımları okumaları ve okutmaları emredilmektedir.
Ayrıca bu âyette insanların ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar mükemmelliğe ulaşamayacakları ve tövbe etme yolunun açık olduğu ima edilmekte, “Allah’tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok esirgeyicidir” denilmektedir. Tövbe ile ilgili detay ilerideki sûrelerde verilecektir.
“Salatı ikame edin!". Zekâtı verin. Güzel bir ödünçle Allah’a ödünç verin!”
Burada “güzel bir ödünç” ile kastedilen, zekâtın dışında verilecek sadakalar, muhtaçlara yapılacak diğer yardımlardır. Ancak “güzel” vurgusu, yapılacak yardımların malın iyisinden ve işe yarayanından olması gerektiğini hatırlatmakta, “ Allah’a ödünç verin” vurgusu ise yapılacak yardımların sanki bizzat Allah’a borç veriliyormuş gibi değerlendirilerek en lâyık olanlara yapılması gerektiğine işaret etmektedir.
“Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız.”
Kişinin ölmeden evvel malıyla mülküyle hayırlı işler yapması, onları ölene kadar elinde tutmasından ve mirasa bırakmasından Allah katında daha değerlidir.
“Allah’tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok esirgeyicidir.”
Âyetin sonunda da, İslâm’ı yaşarken hata yapanların Allah’tan af dilemeleri istenmekte ve Allah’ın affediciliği bildirilmektedir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
BU SÛRENİN BİZE MESAJI
Yukarıda açıkladığımız gibi ibare manası itibariyle Müzzemmil sûresi de aynen Alak ve Kalem sûreleri gibi peygamberimizin şahsına münhasır emir ve öğretileri içermektedir. Ama “İşaret” ve “Delâlet” manalarıyla, peygamberin misyonunu sürdürmek durumunda olan Kur’ân davetçilerini de muhatap almaktadır.
Kur’ân davetçileri geceleyin [gecenin üçte ikisinden biraz az, yarısı veya yarısından biraz fazla] kalkmalı ve mutlaka Kur’ân çalışmalıdırlar. İş güç sahibi olup da esnaflık, tüccarlık, çiftçilik, işçilik ve memurluk gibi işlerle iştigal edenlerin bu şarta uymaları zorunlu değildir. Bu guruptakiler imkânları ölçüsünde kolaylarına gelen kısımları okumalı ve okutmalıdırlar.
Kur’ân’ı mutlaka gece çalışmalıdırlar. Zira gece çalışması gündüz çalışmasından daha verimlidir. Gündüzleri, okunanları başkalarına anlatmak ve öğretmek gibi işlerle değerlendirmelidirler.
Kur’ân mutlaka tertil ile okunmalıdır. Kur’ân’ın ağır bir sorumluluğu olduğu asla akıldan çıkarılmamalıdır.
Kur’ân davetçileri ilgilerini her şeyden koparıp sadece Allah’a yönelmelidirler.
Kur’ân davetçileri Rablerinin doğunun ve batının Rabbi olduğunu, O’ndan başka ilâh olmadığını iyi kavramalı, Allah’ı vekil tayin edip sadece O’na güvenmelidirler.
Kur’ân davetçileri, yapılan sataşma ve ithamlara karşı sabretmelidirler. Davet ettiği kimselerden ayrılırken onlarla tekrar görüşebileceklerini ve yüz yüze bakabileceklerini hesap etmeli, muhataplarının yanından onları darıltmadan, incitmeden ayrılmalıdırlar.
Kur’ân davetçileri, zengin, şımarık, âhireti yalanlayan inkârcıların akıbetini Allah’a bırakmalı, onlara süre tanımalıdırlar. Yaptıkları davetin hemen olumlu sonuç vermesini, eğer vermediyse derhal cezalandırılmalarını beklememelidirler. Onlardan bazıları ya zaman içinde doğru yolu bulacaklar, ya da bu dünyada veya âhirette Allah tarafından cezalandırılacaklardır.
Kur’ân davetçileri, davetlerini önce kendilerini iyi tanıyan ve kendilerinin de iyi tanıdıkları kesime yapmalıdırlar. Tıpkı Mûsâ-Mısır ve Muhammed-Mekke ilişkilerinde olduğu gibi.
Kur’ân davetçileri, kıyâmet ve âhiret konularını kendi muhataplarına aynen Rabbimizin vermiş olduğu ayrıntılarla bildirmelidirler.
Kur’ân davetçileri sadece Kur’ân’ı aktarmalı, onun düşündürücü ve öğüt verici olduğunu hatırlatarak seçimi herkesin kendi hür iradesine bırakmalıdır. Dileyenin doğru, dileyenin de yanlış yolu seçebileceğini daima göz önünde tutmalıdırlar.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ