







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
NECM SÛRESİ’NE GİRİŞ
Necm sûresi Mekke’de 23. sırada inmiştir. Sûrenin indiği dönemde, atalarının dininden ve âhireti yalanlamaktan vazgeçmeyen müşriklerin, kendilerini uyaran peygambere ve ona inanan bir avuç insana yaptıkları dayanılması zor işkenceler halen devam etmekte idi. Bu nedenle peygamberimiz, tarihi kaynaklara göre 16 kişilik bir Müslüman gurubunu Habeşistan’a göndermişti [Birinci Habeşistan hicreti]. Mekke’deki Müslümanların sayısı da 20 kişi kadardı.
Peygamberimiz böyle çetin şartlar içinde iken inen Necm sûresini canı pahasına Kâbe’de tüm insanlara karşı hutbe okur gibi okumuştur. Sûreden çok etkilenen müşrikler, birkaçı hariç, topluca secde etmiştir. Bu olay neticesinde Mekke halkının topluca Müslüman oldukları yönünde söylenti çıkmış, bu söylenti Habeşistan’a ulaşmış ve oraya gönderilmiş olan muhacir Müslümanlar sevinerek anayurtlarına dönmüşlerdir.
Necm sûresi, bazı iddiaların aksine “Miraç”ı anlatmaz. Tarihiyle, coğrafyasıyla [bir nevi koordinatlarıyla] vahyin ilk geliş şeklini Mekkelileri tanık tutarak anlatır. Gerçek ilâh ile putların mukayese edildiği sûrede salihler övülür, yalanlayanlar kınanır ve herkesin yaptığının karşılığını göreceği bildirilir. Akıllı insanlar Allah’a secde etmeye ve O’na kul olmaya çağırılır. Kısaca ilk sûreden bu sûreye kadar gelen vahiylerin özeti Necm sûresinde veciz bir şekilde yeniden vurgulanır.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Âyetlerin iniş sebepleri irdelenirken vahiy sürecinin ve bu süreçteki gelişmelerin daima göz önünde bulundurulması gerekir. Bu yaklaşım sûrelerin mesajları hakkında mantıklı sonuçlara ulaşmak bakımından oldukça önemlidir. Bu yaklaşıma bağlı kalınarak Necm sûresinin iniş sebebi de aynı şekilde daha önceki vahiy süreci göz önünde tutularak incelenecektir.
Bütün Mekkeliler gibi sıradan bir hayat yaşayan Muhammed (as), bir gün halkın karşısında çıkarak kendisine vahiy geldiğini [peygamber olduğunu] ilân etmiş, buna karşılık Mekkeliler de onun delirdiğini, cinlendiğini, sapıttığını ileri sürmüşlerdir. Mekkeliler bununla da kalmamış, Muhammed (as)’in vahiy ile aldığını söylediği sözleri kendisinin uydurduğunu, bunu da kendi hevasına, kuruntularına ve çıkar beklentilerine kapılarak yaptığını iddia etmişlerdir.
Necm sûresi, bu çerçevede özetlenebilecek sosyal ve dinî olayların devam ettiği bir sırada inmiştir. Sûre Muhammed (as)’in vahyi nasıl, nerede ve ne zaman almaya başladığını Arapların anlatım tarzıyla açıklamış, müşriklerin ileri sürdükleri inkâra dayalı ithamlara kanıtlar göstererek cevap vermiştir.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1 - İndiği zaman necme kasem olsun ki [Parça parça inmiş âyetlerin her bir inişi kanıttır ki] ,
2 - arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır.
3 - O, hevasından da konuşmuyor.
4 - O, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.
5 - Ona, onu müthiş kuvvetleri olan öğretti.
6 - O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir O.
7 - Ve O, en yüksek ufukta idi.
8 - Sonra yaklaştı ve hemen sarktı.
9 - İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu.
10 - Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti.
11 - Gönlü, gördüğünü yalanlamadı.
12 - Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyorsunuz?]
13 - Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü.
14 - Son sidrenin yanında.
15 - Ki onun yanında oturulan bahçe vardır.
16 - O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu.
17 - Göz şaşmadı ve azmadı.
18 - Andolsun, Rabbinin âyetlerinin en büyüğünü gördü.
19 - Buna rağmen, gördünüz mü Lât ve Uzza’yı,
20 - ve diğer üçüncü Menat’ı.
21 - Erkek sizin için, dişi O’nun için mi?
22 - İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir.
23 - Bunlar, Allah haklarında bir kanıt indirmediği halde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Andolsun, onlara Rabblerinden hidâyet geldiği hâlde onlar, sadece zanna [sanıya], bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar.
24 - Yoksa insan için, her özleyip hayal ettiği mi var?
25 - Son da, ilk de [âhiret de, dünya da] Allah’ındır.
26 - Ve göklerde nice melekler var ki, Allah’ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için izin vermesinden sonraki durum hariç, şefaatleri hiçbir işe yaramaz.
27 - O âhirete inanmayanlar, melekleri mutlaka dişilerin isimlendirilmesiyle isimlendiriyorlar.
28 - Hâlbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalnızca zanna uyuyorlar. Zan [Sanı] ise “Hakk”tan hiçbir şey kazandırmaz.
29 - Bizim Zikrimiz’den [Kur’ân’dan] geri duran ve iğreti dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden, hemen yüz çevir.
30 - Onların ilimden ulaşacakları şey işte budur. Kuşkusuz senin Rabbin, yolundan sapmış olanı başkalarından daha iyi bilendir, hidâyet üzere olanı da başkalarından daha iyi bilendir.
31 - Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de güzellikle ödüllendirmesi için.
32 - Onlar ki, bazı küçük sürçmeler hariç, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin bağışlaması geniş olandır. Sizi, hem topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karnında ceninler halinde bulunduğunuz zaman, en iyi bilen O’dur. O halde nefislerinizi temize çıkarmayın. İttika eden kimseyi O daha iyi bilir.
33 - Peki, o yüz çeviren kişiyi gördün mü?
34 - Azıcık verdi ve inatla sıkıca tuttu.
35 - Gaybın bilgisi onun yanında mı da, o da onu görüyor?
36 - Ya da haberlenmedi mi Mûsâ’nın sayfalarındakiler ile?
37 - Ve de, o çok vefalı İbrâhîm’in sayfalarındakiler ile?
38 - Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez.
39 - Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur.
40 - Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir.
41 - Sonra karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir.
42 - Hiç kuşkusuz, son varış yalnızca Rabbinedir.
43 - Hiç kuşkusuz, güldüren de O’dur, ağlatan da…
44 - Hiç kuşkusuz, öldüren de O’dur, dirilten de…
45 - Hiç kuşkusuz, iki çifti; erkeği ve dişiyi yaratan da O’dur;
46 - kader olarak yazıldığı zaman bir nutfeden/spermden…
47 - Hiç kuşkusuz, öteki yaratılış da sadece O’nun işidir.
48 - Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de O’dur, nimete boğan da…
49 - Hiç kuşkusuz, Şi’ra’nın Rabbi de O’dur.
50 - Hiç kuşkusuz, daha önceden gelmiş olan Ad’ı helâk etti.
51 - Semûd’u da. Böylece geriye bir şey bırakmadı.
52 - Daha önce de Nûh kavmini. Şüphesiz onlar, evet onlar en zalim, en azgın kimselerdi.
53 - Altı üstüne gelmiş kentleri de yere O geçirdi.
54 - Orayı kaplayan kaplayıverdi.
55 - Peki, Rabbinin nimetlerinin hangisinden kuşkuya düşüyorsun?
56 - İşte bu, ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
57 - Yaklaşacak olan yaklaştı.
58 - Onu Allah’ın astlarından kaldıracak yok.
59 - Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz?
60 - Ve gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz.
61 - Ve siz, ahmaksınız!
62 - Haydin Allah’a secde edin ve kulluk edin!
1. Âyet: İndiği zaman necme kasem olsun ki [Parça parça inmiş âyetlerin her bir inişi kanıttır ki] ,
Sûre kasemle [yeminle] başlamıştır. Fecr sûresinin 5. âyetinden öğrendiğimize göre Yüce Allah akıllı, bilgili kimselerin dikkatini çekmek, onlara kanıt göstermek için yemin etmektedir. Allah’ın yemin etmesi “Dikkat edin, dikkat çektiğim bu olay ya da nesneyi iyi araştırın. Bunlar şunların kanıtıdır” anlamına gelmektedir:
Bunda akıllılar için bir kasem yok mudur? Fecr; 5.
Kasem cümlesi ile ilgili detay 2. sûrede [Kalem Sûresinde] verilmiştir.
1. âyette Muhammed’in sapmadığına, azmadığına, keyfine göre konuşmadığına, tebliğ ettiği mesajların kendisine vahyedildiğine kanıt olarak gösterilen olgu, bu sûreye kadar olan parça parça inmiş âyet kümeleridir. Çünkü bu âyetler yapı ve anlam itibariyle Muhammed’in veya herhangi bir insanın ortaya koyamayacağı, hatta tüm insanların birleşseler dahi bir benzerini getiremeyecekleri ilahî nitelikli sözlerdir.
Kur’ân âyetlerinin insanlara kanıt olarak gösterilmesinin başka örnekleri de vardır. Mesela Yâ Sîn sûresinin 2 ve 3. âyetlerinde , Muhammed’in peygamberlerden bir peygamber olduğunun kanıtı olarak yine “Hikmet sahibi Kur’ân” gösterilmektedir.
“Parça parça inen” diye çevirdiğimiz ifadenin orijinali “النّجم - necm” sözcüğüdür. “Necm” sesteş bir sözcük olup ilk olarak “ilkbaharda topraktan yeni çıkan filiz” veya “hayvanlarda yeni çıkan boynuz” anlamlarında kullanılmıştır. Sonraları zaman içinde otlara, çayır-çimen gibi gövdesiz bitkilere, yıldızların doğuşuna, yıldızların tümüne, özel isim olarak Süreyya yıldızına ve toplum içinde sivrilmiş önderlere de “necm” denmiştir. Kur’ân’da birkaç farklı anlamda kullanılan “necm” sözcüğü, Rahmân sûresinin 6. âyetinde والنّجموالشّجريسجدان - otlar ve ağaç ikisi de secde eder” anlamındaki “otlar”ı; Tarık sûresinin 3. âyeti [النّجمالثّاقب - en-necmü’s-sâkıb], Nahl sûresinin 16. âyeti [ وبالنّجمهم يهتدون - ve bi’n-necmi hüm yehtedûn ] ve Saffat sûresinin 88. âyetinde de “فنظرنظرة فىالنّجوم - fe nazara nazraten fi’n-nücum” “yıldızları ifade etmektedir.
Karanlığı yarıp kendini gösteren ve başkalarının yol bulmasını sağlayan yıldıza Kur’ân’da “necm” dendiği gibi, her biri bir yıldız gibi ışık saçan, insanları aydınlatan ve onların yollarını bulmalarını sağlayan Kur’ân âyetlerine de “necm” denmiştir. Bunun örneği, konumuz olan Necm sûresinin 1. âyetinden başka, Vâkıa sûresinin 75. âyetidir:
Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki [parça parça inmiş âyetlerin yerlerini, zamanlarını, inişini, kanıt gösteririm ki], Vâkıa; 75.
Meselâ bu sûrenin 1–18. âyetleri bir necmdir. İleride göreceğiniz gibi, Abese sûresinin 1–10. âyetleri de bir necmdir.
Sûrenin birinci âyetindeki “النّجم necm” sözcüğü “parça parça inmiş Kur’ân âyetleri” olarak çevrilirse, “heva” sözcüğünün de “nüzul [iniş]” olarak çevrilmesi gerekir. “Heva” da necm gibi sesteş bir sözcük olup birden çok anlamı vardır. Buna bağlı olarak Kur’ân’da da değişik anlamlarda kullanılmıştır. Meselâ bu sûrenin 1. ve 53. âyetlerinde “yukarıdan aşağıya düşmek, inmek” anlamında, 3. ve 23. âyetlerinde ise “tutku” anlamında kullanılmıştır. Keza Nâziât sûresinin 40. ve Tâ Hâ sûresinin 16. âyetlerinde yine “tutku” anlamında kullanılmış olan “heva” sözcüğü, İbrâhîm sûresinin 43. âyetinde “bir şeyin havada kalması”, Hacc sûresinin 31. âyetinde ise “rüzgârın savurması” anlamında kullanılmıştır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında “necm” sözcüğünün değişik anlamları kullanılarak 1. âyete şu anlamlar verilebilir:
Ne var ki, âyetin çevirisi olacak cümlenin aynı zamanda Muhammed (as)’in şaşmadığına, azmadığına, hevasından konuşmayıp sadece vahiyleri aktardığına kanıt teşkil etmesi gerekmektedir. Bu gereklilik göz önünde tutulduğunda, “Şimdiye kadar parça parça inmiş olan âyetler kanıttır ki,” cümlesinin en uygun çeviri olduğu görülmektedir.
Ancak “Kayan yıldız kanıttır ki” cümlesinin 2. âyete kanıt teşkil edecek bir âyet olduğu da ileri sürülebilir. Çünkü gerçekten o dönemde Mekke’de yıldız kayması veya gök taşı düşmesi gibi bir olay vuku bulmuş ve bu olay da Mekkelilere kanıt olarak gösterilmiş olabilir. Bu görüşe göre; Mûsâ (as)’ın dağda bir ateş görüp yanına gitmesi ve oradaki ağaçtan kendisine vahyedilmesi olayına benzer bir şekilde, Muhammed (as) de yıldız kaymasını veya gök taşı düşmesini merak edip ışığa doğru gitmiş ve son sidre ağacının yanında kendisine sidre ağacından vahyedilmiştir. Bu yıldız kayması veya gök taşı düşmesi olayı ile Mûsâ peygamberin serüvenini önceden bilen Mekkelilere Mûsâ (as)’ya vahyedildiği gibi Muhammed (as)’e de vahyedildiği açıklanmakta ve peygamberimizin söylemlerinin vahiy kaynaklı olduğuna kanıt olarak gösterilmektedir. Bu görüş, İsrâ sûresinin 1, Tekvîr sûresinin 23 ve bu sûrenin 7–18. âyetleri tarafından da desteklenmektedir.
2 – 4. Âyetler: Arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. O hevasından da konuşmuyor. O, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.
Mekkeliler arasında yıllarca onlardan birisi olarak saygın bir hayat süren Muhammed (as), Allah tarafından peygamberlikle görevlendirildikten sonra farklı davranmaya başlamıştır. Bir müddet içine kapanan [Müzzemmil] Muhammed (as), o dönemde gelen vahiylerle eğitilip yetiştirilmiş, daha sonra da hazır olduğu bildirilerek toplumun karşısına geçip onları açıkça uyarmakla emrolunmuştur [Müddessir ]. Fâtiha sûresiyle toplumu uyarmaya, onları hakka yönlendirmeye başlayan Muhammed (as), aynı zamanda toplumsal faaliyetlere de girişmiştir. Muhammed’in bu davranışlarına tanık olan Mekke ileri gelenleri ise bir taraftan onun bu sosyal girişimlerine engel olmaya çalışmışlar, diğer taraftan da onun hakkında “Muhammed sapıttı, azdı, delirdi” şeklinde, hatta daha da ileri giderek “Muhammed kendi hevasına uyuyor, bizden çıkar sağlamak için peygamberlik rollerine bürünüyor, söylediklerini aslında kendisi uyduruyor” şeklinde çirkin ve asılsız söylentiler çıkarmışlardır.
Yukarıdaki âyetlerde Muhammed (as) hakkında çıkarılan bu iddiaları reddedilmekte, onun deli olmadığı, sapıtmadığı, çıkarı için konuşmadığı, o ana kadar inen âyetlerde onun çıkarına, kuruntularına yönelik hiçbir âyet bulunmadığı ve söylediklerinin Allah tarafından vahyedilmiş olduğu vurgulamaktadır.
Kâfirler bu tür iddialarına ondan sonraki dönemlerde de devam etmişler, Rabbimiz de Kur’ân boyunca meydan okuyarak onlara bütün ediplerini bir araya getirmelerini ve Muhammed (as)’in uydurduğunu iddia ettiklerinin bir benzerini meydana getirmelerini teklif etmiştir.
Yahut “onu kendi uydurup söyledi” diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar. Tûr; 33, 34.
Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, uydurma da olsa benzeri on sûre getirin: Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru iseniz.” Hûd; 13.
Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri bir sûre meydana getirin: Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru iseniz.” Yûnus; 38.
De ki: “ins ve cinn [herkes],bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” İsrâ; 88.
Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sûre de siz getirin ve Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz. Bakara; 23.
Rabbimizin bu konudaki meydan okuyuşu elbette Kur’ân’ın indiği dönem ile sınırlı değildir. Müddessir sûresinin tahlilinde verdiğimiz açıklamalar muvacehesinde, bugüne kadar Kur’ân’ın bir benzerini oluşturamayan insanlığın bundan sonra da buna muvaffak olamayacağı ortadadır.
Peygamberimizin tebliğ ettiği âyetlerin kendi hevasının ürünü olmayıp vahiy olduğunun bir diğer kanıtı da, kâfirlerin en gizli plânlarının, hatta kalplerinden, akıllarından geçenlerin bile inen âyetlerde deşifre edilmesidir. Böylesine gizli plânların ve sinsi düşüncelerin peygamberimiz tarafından bilinmesi mümkün değildir. Keza, Cinn sûresinde konu edilen olaylar da gayb haberleri olup ancak Allah’ın bildirmesi ile öğrenilebilecek olaylardır.
5,6. Âyetler: Ona onu, müthiş kuvvetleri olan öğretti. Üstün akıl sahibi. Ki O istiva etti [doğrulup dikildi, egemenlik kurdu, yerleşti] .
Peygamberimizi göğe, Allah’ın yanına çıkarmayı marifet bilen zihniyet bu âyetleri de çarpıtmış ve Allah’a ait olan nitelikleri maalesef Cebrâîl’e yakıştırmıştır. Görüldüğü gibi, sûrenin 5 ve 6. âyetlerinde Kur’ân’ı kimin öğrettiği herhangi bir isimle değil, sıfatlarla açıklanmıştır. Ne var ki, rivâyetçiler bu sıfatları Cebrâîl’e vermişler fakat böyle yapınca da 10. âyette Muhammed’in Cebrâîl’e kul olması anlamı ortaya çıkmıştır. Bu kez de sırf bunu izale etmek için yığınlarca safsata uydurmuşlar, yorum yapacağız derken işin içinden çıkamayarak daha da batmışlardır.
Peygamberimize Kur’ân’ı öğretenin kim olduğu konusunda hiçbir şüphe ve tereddüde yer yoktur. Kur’ân’ı ona öğreten Cebrâîl değil, kesin olarak Rahmân [Allah]’dır:
Rahmân/ çok merhametli olan Kur’ân’ı öğretti. Rahmân; 1, 2.
Bu âyet de açıklıkla ifade etmektedir ki, Kur’ân’ı öğreten Allah’tır. Dolayısıyla onu öğretenin Cebrâîl olduğu anlayışı Kur’ân’a tamamen terstir.
Yukarıdaki âyetlerde geçen sıfatları açıklamakta yarar vardır:
1.Âyette geçen “شديد القوى - şed î dü’l-quvâ [kuvvetleri çok güçlü olan]” ifadesi, “قدير - qadîr” sözcüğünün başka türlü ifadesidir; yani “çok güçlü olan” anlamındadır. Bu anlamı “Kuvvet” kökünden gelen bir sözcükle ifade etmek gerekirse, mübalağa ism-i fail kalıbıyla “قوىّ - kavîyyün” sözcüğünü kullanmak gerekir. Zaten “Kaviyyün” sözcüğü de Allah’ın sıfatlarından birisidir. Kur’ân’da 9 kez yer alır:
Muhakkak ki Allah Kavî’dir [çok güçlüdür, azabı çok şiddetli yapandır] . Enfâl; 52.
Diğer âyetler ise şunlardır: Hûd 66, Hacc 40, 74, Mümin 22, Şûrâ 19, Hadîd 25, Mücâdele 21, Ahzâb 25.
2.6. âyetteki “ذومرّة - zû mirra [üstün akıl sahibi]” ifadesi de Allah’ın Rabb ve mukaddir [her şeyin en inceden inceye hesabını yapan] olduğunu beyan eder. Bu sözcük başka hiç bir âyette yer almaz.
3.Yine 6. âyetteki “استوى - istiva eden” ifadesi ile kastedilen de Allah’tır. Çünkü “İstiva” Allah’ın sıfatlarındandır, meleğin veya kulların sıfatı değildir. “İstiva” mecazen “egemenlik kurdu, kontrolü altına aldı” demektir. Müteşabih olan bu kavram âyette mecaz olarak kullanılmıştır. “İstiva” sözcüğü, aşağıdaki âyetlerden başka, Yûnus sûresinin 3., Ra’d sûresinin 2., Furkân sûresinin 59. ve Secde sûresinin de 4. âyetinde bu şekilde geçmektedir.
Rahmân, Arş üzerine istiva etmiştir [egemenlik kurmuştur] .Tâ Hâ; 5.
Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da Arş üzerine istiva eden [egemenlik kuran] ,gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen, Güneş, Ay, yıldızları emrine boyun eğdirmiş olarak var eden Allah’tır. Gözünüzü açın; yaratış da onundur, buyruk da. Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir. A’râf; 54.
O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra semaya istiva edip [egemenlik kurup]onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilicidir. Bakara; 29.
Görüldüğü gibi, âyetlerdeki “استوى - istiva” sözcüğü, müteşabih bir anlatımla Allah’ın gücünü ve kuvvetini ifade etmektedir. “İstiva etti” ifadesinden başka, “Gökte olan”, “Tahtta oturan”, “Tahtını sekiz meleğin çektiği kral” gibi ifadeler de müteşabih olup Kur’ân’da Allah’ın gücünü ve kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Bu müteşabih ifadelerin çoğu o günkü Araplar arasında dolanımda olan ifade kalıplarıdır. Bu nedenle Yüce Allah da kendi muradını Arapların o günkü konuşma ve anlamalarına uygun olan bu deyim ve kalıplarla ifade etmiştir.
Kur’ân’da müteşâbih âyetlerin varlığını bildiren Âl-i İmrân sûresinin 7 . ve Zümer sûresinin 23. âyetleri göz ardı edilip müteşabih âyetlerdeki her ifade zahirî, lâfzî ve hakikat anlamlarıyla dikkate alınırsa, bu, Kur’ân’ın ruhuna aykırı bir davranış olur. Meselâ Allah’ın gelmesi, inmesi, yaklaşması, Arş üzerine istiva etmesi, gökte olması, eli olması, yüksek-açık ufukta olması, Âdem ve İblis ile bire bir diyalog kurması, görmesi, işitmesi müteşabih ifadeler olup bunlar ehil kişilerce te’vil edilirler.
Müteşâbih ifadelerin anlaşılmasını zamana ve ehline bırakmak daha doğru bir davranıştır. Zaman içinde mutlaka her ilimde rasih olanlar çıkar ve bu donanımlı uzmanlar o âyetleri gereği gibi te’vil ederler.
7–10. Âyetler: Ve O, en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti.
Bu âyetlerle Allah’ın Muhammed (as) ma ilk kez nasıl vahyettiği [Alak sûresinin inişi ] tasvir edilerek heyecanlı bir sahne sergilenmiştir. Müteşâbih âyetleri ve mecazları anlamayan zihniyet, bu âyetlerdeki müteşâbih ifadeleri çarpıtarak fiillerin öznelerini Cebrâîl olarak yorumlamıştır. Bu zihniyet sahiplerine göre, peygamberimiz orada Cebrail ile karşılaşmış, birbirlerine yaklaşmışlar, peygamberimiz Cebrâîl’e [hâşâ] kul olmuş, Cebrâîl de ona vahyedeceğini vahyetmiştir.
Meselenin iyi kavranabilmesi için vahiy ile ilgili kısa bir açıklama yapmakta yarar vardır:
VAHY: Sözlük anlamı olarak “وحى - vahy” sözcüğünün “vaz’ı [ilk konuş, türetiliş]” anlamı “gizlice bilgilendirmek” demektir. Zamanla bu anlam çerçevesine uygun olarak “Gizli konuşma, işaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme” anlamlarında da kullanılır olmuştur.
Vahy’in terim anlamı ise “Yüce Allah’ın vasıtasız olarak veya değişik vasıtalarla emirlerini, hükümlerini gizlice ve süratlice peygamberlerine bildirmesi” demektir. Vahiy sözcüğü “القاء - ilka” sözcüğü ile anlamdaş olarak kullanılır. (Bakara 37, Neml 6 ve Mümin 15′e bakılabilir.)
“Vahiy” kelimesinin Kur’ân’da sözcük anlamıyla kullanıldığı âyetler “Allah ile ilgili olan” ve “Allah ile ilgili olmayan” olmak üzere iki grupta toplanabilir.
Ve her göğün işini kendisine vahyetti. Fusılet; 12.
İşte o gün yerküre tüm haberlerini; Rabbin kendisine vahyettiklerini bir bir söyler. Zilzal; 4 – 5.
Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve kovanlarda evler [yuvalar] edinmesini vahyetti. Nahl; 68.
Ve Rabbin meleklere vahyediyordu [emrediyordu]; “Ben sizinle birlikteyim, inananları destekleyin. Enfal; 12.
Ve hani havarilere: “Bana ve elçime inanın” diye vahyetmiştim de onlar, “inandık ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol” demişlerdi. Mâide; 111.
Mûsâ’nın anasına: “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu akıntıya bırakıver, korkma ve üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini peygamberlerden biri yapacağız” diye vahyetik . Kasas; 7.
O [Zekeriyya] , bunun üzerine mihraptan kavminin [halkının] karşısına çıkıp sabah akşam Rabblerini tesbîh etmelerini vahyetti [işaret etti] . Meryem; 11.
Böylece Biz her peygamber için ins ve cin şeytânlarını [her kötü kişiyi] düşman yaptık. Onlar aldatmak için birbirlerine süslü ve yaldızlı sözler vahyederler [fısıldarlar] . En’âm; 112.
Ve gerçekten şeytânlar dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyederler [telkinde bulunurlar] . En’âm; 121.
“Vahy” sözcüğü terim anlamıyla Kur’ân’da 68 yerde geçmekte olup bu âyetlerin hepsinde de sadece Allah’a özgülenmiştir. Bunun anlamı, terim anlamındaki vahyin sadece Allah’ın işi olduğu, ne melek, ne peygamber ve ne de herhangi bir insanın bu anlamda vahyetmesinin mümkün olmadığıdır.
Sonuç olarak 10. âyette geçen “vahiy” sözcüğü de terim anlamında kullanıldığına göre, burada kuluna vahyeden Allah’tır, Cebrail’in vahyi getirmesi söz konusu olamaz.
9. Âyette geçen “yay boyu”, o zamanlarda kullanılan ve o günkü insanların bildiği bir uzunluk ölçüsüdür. O dönemlerde “metre” gibi kabul görmüş uluslararası ölçüler henüz icat edilmediği için yöresel ölçüler kullanılmaktaydı. “Yay boyu” da, o zamanlarda kullanılan rumh [mızrak], sevt [deynek], arşın, kulaç, boy, isbi’ [parmak], hatve [adım], şibr [karış], zira’ [kol], ok atımı gibi bir ölçü birimiydi. Bu ölçü anlayışı o günkü Batı ülkelerinde de geçerliydi. Mesela insan ayağının uzunluğunu temel alan “feet”, insan elinin başparmağının tırnak dibindeki genişliğini temel alan “inch” gibi ölçüler Batı’nın o eski dönemlerdeki ölçü birimleriydi. Dolayısıyla Yüce Allah mesajında muhatap aldığı toplumun anlayabileceği bir ölçü kullanmıştır.
Allah’ın peygamberimize nasıl vahyettiğinin anlatıldığı sahneye geri dönecek olursak, bu kompozisyonun çizildiği 7–10. âyetlerle beraber Tekvîr sûresinin 19-25. âyetlerindeki açıklamaları da hatırlamak ve yapılacak değerlendirmelerde gerek Mûsâ (as)’ya ve gerekse Muhammed (as)’e gelen ilk vahiyleri anlatan âyetlerdeki “ağaç” ögesini dikkate almak gerektiğini düşünüyoruz.
Kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür; güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı, itaat edilir, güvenilir. Arkadaşınızı cin çarpmış değildir. Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü. O gayb hakkında cimri de değildir. Bu, kovulmuş şeytânın sözü değildir. Tekvîr; 19–25.
7–10. âyetlerde, vahiy anında neler olduğu hakkında bize açık bir bilgi verilmemiştir. Ama sanki bir cismin [helikopter gibi] gökten aşağıya doğru inişini çağrıştıran bir ifade kullanılmıştır. Bu konuyu araştıranlar, Allah izin verdiği takdirde, o gün olanların izahını tartışma şeklinde yapacaklar ve en büyük mucizelerden birini veya bir kaçını daha açıklayarak insanlığa büyük bir hizmet yapmış olacaklardır.
11 – 13. Âyetler: Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Siz onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyordunuz?] Andolsun onu, başka bir inişte de gördü.
Bu âyetler, ilk vahiy anında olanların bir zann [sanı], bir rüya, bir hayal, bir halüsinasyon olmadığını, sağduyunun kesinlikle yanılmadığını vurgulamakta ve bu sahnenin iki kere yaşandığını açıklamaktadır. İlk vahiy olan Alak sûresinin akışından anladığımıza göre bu inişlerin birincisi “اقرأ - ikra” ile başlayan 1. ve 2. âyetlerin gelişinde, ikincisi de yine “ikra” ile başlayan 3. ve 5. âyetlerin gelişinde olmuştur.
14 – 15. Âyetler: Son sidrenin yanında ki onun yanında oturmaya değer bahçe/ mesire yeri vardır.
Bu âyetlerde vahiy mahalli açıklanarak âdeta adres belirtilmektedir. Bu âyetlere göre, 7–10. âyetlerde anlatılan kompozisyon [Allah’ın sarkması, yaklaşması ve kuluna vahyetmesi], yanında oturmaya değer bir bahçe olan son sidre ağacının yanında vuku bulmuştur.
Eski tefsirciler Kur’ân’a kendi anlayışlarına göre noktalama işaretleri [keyfiyyeti secavent] koyarak pasajın anlamını bozmuşlardır. Bilindiği gibi, Kur’ân’daki duraklara konulmuş olan “ج - cim, م - mim, ط - tı ve lâm-elif” gibi işaretler Kur’ân’dan değildir. Bu gibi işaretleri sonradan Kur’ân’a koyan kurralar [uzman okuyucular] ve tefsirciler, 13. âyetin sonuna “lâmelif” koymak sûretiyle âyetin anlamının burada bitmediğini, âyetin 14. âyette tamamlandığını kabul etmişler ve 14. âyetin başındaki “عند - ınde” mekân zarfını da 13. âyetteki “başka bir inişte daha gördü” ifadesine bağlamışlardır. Hâlbuki “عند - ınde” mekân zarfının pasajdaki tüm olaylara bağlanması, en doğru olanıdır. Buna gramer açısından hiçbir sakınca yoktur.
Sidretü’l-münteha, cennetü’l-me’va [Vadide bir mesire yeri]: Âyette bahsedilen sidre ağacı o vadide yetişen bir ağaç türü olup “sedr ağacı” veya “Arabistan kirazı” olarak da bilinir. Genellikle sınır aralarında sınırları belirlemek için büyütülen bu ağaç, kırsalda yaşayan çobanlar, çiftçiler, dağcılar için taş, kaya, ağaç, pınar gibi bir nirengi noktası olarak kabul edilirdi.
Âyette geçen “cennet”in nerede olduğuna gelince; bununla ilgili olarak da birçok rivâyet ileri sürülmüştür. Öyle ki, bu rivâyetleri esas alan tefsirciler, sözü edilen “me’va cenneti”nin yedi kat gökten birinde olduğuna kail olmuşlar, duruma göre onu farklı farklı katlara yerleştirmişlerdir. Bu olay nedeniyle peygamberimizin Allah’ın katına çıktığını ileri süren bazıları ise Kur’ân’ın bütününü dikkate almadan onun âhiretteki cennet olduğunu söylemişlerdir.
“Cennet” sözcüğü, “cinn” sözcüğü gibi “cenn” kökünden türemiş bir isim olup esas anlamı “gizlenmek, karanlıkta kaybolmak” demektir. Bitkilerin dal ve yapraklarıyla örttükleri toprak parçalarına cennet/bostan denir ve çoğul hâli olan “cennât” ve “cinân” şekilleriyle kullanılır.
Dinî terim olarak cennet ise peygamberlerin davetine uyarak Allah’tan gelen Hakk Din’e inanan, sâlih ameller işleyen, Allah’tan sakınan kullar için âhirette hazırlanmış olan mutluluk ve mükâfat yurdunu ifade eder. Bu anlamdaki cennet , içinden nehirlerin aktığı, bal ve sütten ırmakların bulunduğu, içinde gönlün hoşlandığı hoş kokulu pek çok yiyeceğin olduğu, kişiye özel hizmetçilerin emre amade beklediği, atlas ipekten giysilerin giyileceği, altın ve gümüşten kapların kullanılacağı, tam bir huzur ve mutluluk ortamı olarak Kur’ân’da uzun uzadıya tasvir edilir. Bu nitelikleriyle böyle muhteşem bir mükâfatı kimlerin hak ettiği Kur’ân’ın en çok üzerinde durduğu temalardan biridir. Ancak yukarıda sayılan niteliklerin birer sembol, örnek olduğu vurgulanır ve asıllarının daha muhteşem olduğu ima edilir [Ra’d 35, Muhammed 15, İnsan 12–22 ]. Âhiretteki mutluluk yurduna “cennet” adı verilmesi, ağaçlarının ve gölgelerinin çokluğundan ötürü olsa gerektir.
“Cennet” kavramı Arapçanın dışındaki dillerde de mevcut olduğu gibi, “Cennet inancı” da İslâm’ın dışındaki diğer dinlerde de yeri olan bir inançtır. Ne var ki, biz konuyu Kur’ân’dan öğrenerek açıklığa kavuşturmak durumundayız.
“Cennet” sözcüğü Kur’ân’da sadece dinî terim olarak değil, sözcük anlamıyla da kullanılmıştır. Meselâ Âdem peygamberin kıssasındaki cennet, sözcük anlamındaki cennettir. Yani Âdem peygamber bu dünyadaki yeşili, bitkisi, ağacı bol bir yerde yaratılmış, orada iken Allah’ın emrine aykırı davranmış ve oradan çıkartılarak çöle indirilmiştir.
Çünkü Kur’ân’dan öğrendiğimize göre âhiretteki cennet bir ikram ve lütuf yurdudur, orada yasak olan ve günaha sokacak bir şey yoktur, o cennet süreklidir, ebedîdir:
Ne boş bir lâf işitirler orada [cennette] ne de günaha sokacak bir şey. Vâkıa; 25.
Birçok meyveler arasındadırlar. Ne tükenir, ne yasaklanır. Vâkıa; 32, 33.
Çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır. Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Zühruf; 71.
Orada ilk ölüm dışında ölüm tatmazlar… Duhân; 56.
Hâlbuki Âdem peygamber ve eşinin yaşadığı cennette hem yasak ağaç, hem de kötülük eden ve vesvese veren şeytân [İblis] vardır. Üstelik bu cennet ebedî de değildir. Nitekim İblis, yasak ağaca yaklaşma konusundaki vesveseyi ölümsüzlük vaadiyle vermiştir.
Kur’ân’da cennet sözcük anlamıyla sadece Âdem peygamber ile ilgili âyetlerde değil, başka âyetlerde de kullanılmıştır.
Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlamlaştırmak için infakta bulunanların [mallarını bağışlayanların] durumu kendisine bol yağmur isabet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir cennetin [bahçenin] durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur düşmese de bir çisinti, bir nem bile yetişir. Allah yapmakta olduklarınızı tam bir biçimde görmektedir. Bakara; 265.
Haberiniz olsun ki, Biz onlara belâ vermişizdir. [kesinlikle belâ vereceğiz] , [tıpkı] o cennet [çiftlik, bahçe] sahiplerine belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar, sabah olunca mutlaka onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Kalem; 17.
Konumuz olan “Me’vâ Cenneti”ne dönecek olursak: Âyetin siyak ve sibakından “bahçe konak” anlamındaki “جنّةالمأوى - cennetü’l-me’vâ”nın âhirette vaat edilen cennet olmadığı, yeryüzündeki belli bir coğrafî nokta olduğu anlaşılmaktadır. Cennet sözcüğü burada dinî terim anlamıyla değil, sözcük anlamıyla kullanılmıştır. Rivâyetçilerin etkisinde kalmış olan eski bilginler cesaret gösterip de işin gerçeğini haykıramamışlar, bu âyetteki cennet’ i âhirete, göğün katlarına, hatta Allah’ın yanına yerleştiren bu rivâyetlerin karanlık gölgesinde kalmışlardır. Meselenin şöyle özetlenmesi mümkündür: Necm 7 ila 10. âyetlerde anlatılan olaylar [Allah’ın yeryüzüne inmesi, yaklaşması ve kuluna vahyetmesi], yanında bahçe konağın [cennetü’l-me’vâ ’nın] bulunduğu son sidre ağacının yanında gerçekleşmiştir. 14 ve 15. âyetlerde bu ilk vahyin vuku bulduğu mahallin adresi verilmektedir.
O günün Mekkelileri gerek oradaki sidre ağaçlarını, gerekse en sondaki sidre ağacını ve onun yanındaki bahçe konağı biliyor olmalılar ki, içlerinden hiçbiri bu yerin neresi olduğuna dair herhangi bir soru sormamış ve bu olayın peygamberimizin göğe çıkıp Allah veya Cebrail ile sohbet ettiğini anlatan bir olay olduğuna dair hiçbir iddia ileri sürmemişlerdir. Peygamberimizin göğe çıktığı yolundaki çarpık anlayış, peygamberimizden 90-100 yıl sonra yaşayan rivâyetçilerin o günkü iktidara yâranmak için gösterdikleri art niyetli yaklaşımlardan kaynaklanmıştır.
16. Âyet: O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu.
Mevcut meal ve tefsirlerin büyük çoğunluğunda, âyetin başındaki “iz” zaman edatı ihmal edilmiş, ekleme ve parantezlerle yazarların kendi inanç ve kabulleri doğrultusunda çeviriler yapılmıştır. Oysa bu edat, âyette çok önemli bir işlev görerek vahiy anını belirtmektedir: “O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu .” Yani, 14 ve 15. âyetlerde ilk vahyin indiği yeri belirten Yüce Allah, 16. âyette de, vahyin “sidreyi kaplayanın kapladığı zaman” indirildiğini bildirmektedir.
Sidre ağacında nelerin olduğu bize ayrıntılı olarak aktarılmamıştır. Belki de havsalamızın almayacağı, dilimizle ifade edemeyeceğimiz tecelliler gerçekleşmiştir. Bu gibi durumlarda bizlere düşen, hakkında bilgi verilmeyen şeylerin arkasına düşmemek ve “Allah’ım, senin verdiğin bilginin dışında bir bilgimiz yoktur” demektir. Rivâyet kitaplarında yer alan ve sidreyi [kiraz ağacını] ateş, nur, altın-gümüş-mücevher, kelebek, arı, melek gibi şeylerin kapladığı ve ağacın yapraklarının filkulağı, meyvelerinin küp gibi olduğu, ağacın da Arş-ı A’lâ’da, cennette bulunduğu yolundaki iddialar, Kur’ân dışı, hayalî, ciddiyetten uzak ve art niyetli söylentilerdir.
Bu konuda bizim göz önünde bulunduracağımız tek husus, Allah’ın kulları ile nasıl konuşacağını bildiren Kur’ân âyetidir:
Bir beşer için, bir vahy ile veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip de izniyle dilediğini vahyetmesi dışında Allah’ın kendisiyle konuşması olmaz. Muhakkak O, Aliyy’dir Hakîm’dir. Şûra; 51.
Bu âyetin ışığında, “sidre ağacını kaplayan kaplıyordu” ifadesinden, bir perde oluştuğunu ve Allah’ın o perdenin arkasından konuştuğunu/vahyettiğini anlamak mümkündür. Ancak Mûsâ peygamberin ilk vahyinde “ağaç” ve “ateş” olarak belirtilen bu perdenin mahiyeti Muhammed peygamberin vahyinde açıkça belirtilmemiş, “şey” anlamını veren ism-i mevsul “ma”sı ile yetinilmiştir.
Peygamberimize ilk vahyin gelişini anlatan Necm sûresindeki âyetler ile Mûsâ peygambere ilk vahyin nasıl geldiğini anlatan âyetler birlikte incelendiğinde, iki peygambere gelen ilk vahiylerin geliş şekillerinin de birbirine benzediği görülür:
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi Allah Benim, Ben!” Kasas; 30.
Ulaştı mı sana Mûsâ’nın haberi? Hani bir ateş görmüştü de ailesine, “Bekleyin! Gözüme bir ateş ilişti. Olabilir ki, ondan size bir kor parçası getiririm yahut onun üzerinde bir kılavuz bulurum” demişti. Onun yanına geldiğinde kendisine “Mûsâ! Benim Ben, senin Rabbin. Hadi pabuçlarını çıkar, sen kutsal vadide, Tuva’dasın. Ve Ben seni seçtim; o hâlde vahyedilecek olanı dinle. Hiç kuşkulanma ki, Ben Allah’ım. İlâh yoktur Benden başka. O halde Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl. Kuşku duyma ki o saat gelecektir. Onu neredeyse gizleyeceğim ki, her kimse gayretinin karşılığını elde etsin” diye seslenildi. Tâ Hâ; 9–15.
Bu sahneler Kitab-ı Mukaddes’te şöyle yer alır:
Çıkış, 3. Bab, 1–6. cümleler: “Ve Mûsâ, kaynatası Midyan kâhini Yetro’nun sürüsünü güdüyordu ve Allah’ın dağına, Horeb’e geldi. Ve Rabbin meleği bir çalı ortasında ateş alevinde ona göründü ve gördü ve işte çalı ateşle yanıyor ve çalı tükenmiyordu. Ve Mûsâ dedi: Şimdi döneyim ve bu büyük manzarayı göreyim, çalı niçin yanıp tükenmiyor. Ve görmek için döndüğünü Rab görünce, Allah ona çalının ortasından çağırıp dedi: Mûsâ, Mûsâ! Ve O: İşte ben, dedi. Ve dedi: Buraya yaklaşma; çarıklarını ayaklarından çıkar, çünkü üzerinde durduğun yer mukaddes topraktır. Ve dedi: Ben babanın Allah’ı, İbrahîm’in Allah’ı, İshak’ın Allah’ı ve Yakup’un Allah’ıyım. Ve Mûsâ yüzünü örttü; çünkü Allah’a bakmaya korkuyordu.”
17. Âyet: Göz şaşmadı ve azmadı.
“Göz şaşmadı ve azmadı” ifadesiyle, fiziksel ve psikolojik olarak bir yanılgı olmadığı, peygamberimizin her şeyi sağlıklı bir biçimde algıladığı anlatılmaktadır.
18. Âyet: Andolsun, Rabbinin âyetlerinin en büyüğünü gördü.
Âyetin ifadesine göre, İsra sûresinin 1. âyetinde “gece yürüyüşü” olarak adlandırılan yolculuk, peygamberimize âyet gösterilmek için yaptırılmış ve amaçlanan gerçekleştirilmiştir.
Bu âyet, pek çok meal ve tefsirde, “الكبرى - el-kübrâ” ismi tafdilinin anlamını doğru bir şekilde vermeyen bir çeviri ile “Andolsun Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü” veya “Andolsun Rabbinin en büyük âyetlerinden gördü” şeklinde yer almaktadır. Oysa bizim yaptığımız çeviri, Allah’ın izniyle âyetin cümle yapısını tamı tamına ifade etmektedir. Ancak âyetlerin en büyüğünün ne olduğu hakkında bize bilgi verilmemiştir Biz bunu peygamberimizin şahsına münhasır [kişiliğine özel] bir gösteri olduğunu düşünüyoruz ve ne olduğu ile ilgilenmiyoruz. Ama rivâyet kitapları, ne yazık ki bu konuda da itibar edilmemesi gereken ve tamamen uydurulmuş hikâyelerle doldurulmuştur.
19, 20. Âyetler: Buna rağmen, gördünüz mü Lât ve Uzza’yı, ve diğer üçüncü Menat’ı.
İhlâs sûresinde Rabbimiz bir ilâhta bulunması gereken özellikleri bildirerek bize kendini tanıtmış ve tevhit konusunda ilk dersini vermiş idi. Necm sûresinin ilk on sekiz âyetinde [yeni bir necmde] ise tevhit konusuna bir parantez açılmış ve müşriklerin “Kur’ân’ı Muhammed uyduruyor, hevasından konuşuyor, o saptı, şaştı” şeklindeki iddiaları, inmiş ve inmekte olan Kur’ân âyetleri kanıt gösterilerek reddedilmiştir.
19. âyetten itibaren ise İhlâs sûresinde belirtilmiş olan nitelikler kapsamında, Allah’ı tanıma [tevhit] konusuna devam edilmiş, Mekke müşriklerinin inançları masaya yatırılmış, ilâh ve melek anlayışları tahlil edilmiş ve sahip olunması gereken doğru inanç şekli belirlenmiştir.
19 ve 20. âyetlerde zımnen denmektedir ki; “Gerçek Rabb; Ehad, Samed, doğurmamış ve doğurulmamış, kendisine hiçbir şeyin denk olmadığı Allah iken, şu sizin ilâhlarınız Lât, Uzza ve diğer üçüncüsü olan Menat’ı gördünüz mü? Hiç onları düşündünüz mü? Bir düşünün, onlardan ilâh olur mu? Siz bu basit şeyleri nasıl olur da Ehad, Samed, doğurmamış ve doğurulmamış, kendisine hiçbir şeyin benzemediği Allah’a ortak tutarsınız?”
Lât, Uzza ve Menat isimlerinin yapıları ve anlamlarıyla ilgili geniş açıklamalar yapılabilecekken biz üçü de dişil birer sözcük olan bu isimler hakkında ansiklopedik düzeyde bilgi verip detaya girmeyeceğiz. Bu isimlerin dişil olmalarının nedeni, Arapların bunları birer melek, melekleri de Allah’ın kızları olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir.
LÂT: Taif’te, kapısında nöbetçi ve bakıcıları bulunan bir bina içindeki beyaz, işlenmiş, üstü örtülü bir kaya idi. Taif halkı [Sakif kabilesi], Kâbe’den sonra en üstün tapınağın Lât olduğuna inanır ve onunla Kureyş dışındaki kabilelere karşı övünürdü.
“el-lât” sözcüğü dişildir. Sözcüğün sonundaki “ت - T” harfi müenneslik [dişillik] işaretidir. Cümle içindeki vakıf [duruş] hâllerinde müennes takı olan “ة - t” harfi, kural olarak “ه - h” harfine dönüştüğünden, “el Lât” sözcüğünün duruş hâllerinde “Allah” olarak okunmaması için “ة - t” harfi, büyük harf olarak “ت - T” şeklinde yazılmaktadır.
UZZA: Mekke ile Taif arasındaki Nahle denilen yerde, bir bina içinde bulunan bir ağaç idi. Taş olduğu da söylenmektedir. Kureyş kabilesinin saygı gösterdiği bu nesnenin üzeri örtülü idi. Günümüzde Kâbe’nin üzerine örtü örtülmesi, bize bu cahilî geleneğin devam ettiğini düşündürmektedir.
MENAT : Mekke ile Medine arasında Müşellel denen bir yerde bulunuyordu. Bu bir kaya [heykel] idi. Huzaa, Evs ve Hazreç kabileleri bu kaya-heykele saygı gösterir, hacca buradan başlarlar ve önünde yağmur dilerlerdi.
Müşrikler kutsal saydıkları bu putlar adına yemin ederler, çocuklarına Abdullât [Lât’ın kulu], Abduluzza [Uzza’nın kulu] ve Abdümenat [Menat’ın kulu] gibi isimler takarlardı.
Bunlardan başka çeşitli kabilelerin kendilerine özgü, kapıcıları ve bakıcıları olan birçok putları ve tapınakları vardı. Kâbe’ye yaptıkları gibi bunlara da kurban keserlerdi. Âyette özellikle bu üç putun adının anılması, Hicaz yöresinde çok kimse tarafından ortak tapınılan birer tanrı olmalarındandır.
21,22. Âyetler: Erkek sizin için, dişi O’nun için mi? İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir.
Bu âyetlerde putperestlere inançlarının yanlışlığı bildirilmektedir: “Siz kızların noksan, erkeklerin tam varlıklar olduğuna inanıyorsunuz. O halde noksan olan şeyleri nasıl oluyor da noksanlıklardan arınık olan Allah’a yakıştırıyorsunuz? Siz çok akılsız birilerisiniz ki, taşı-toprağı, basit nesneleri kendinize ilâh ediniyorsunuz, sonra da kendinizi mükemmelliğe daha uygun görüp mükemmel saydığınız erkek çocukları kendinize uygun buluyorsunuz. Hâlbuki sizin anlayışınıza göre mükemmel, mükemmel olana; değersiz de âciz ve hakir olana olmalı değil midir?”
O günün müşriklerinin bu tarz yanlış inançları Kur’ân’ın başka yerlerinde de açıklanmıştır:
Ya da kızlar O’na, oğullar size mi? Tûr; 39.
Ve beğenmediklerini Allah için kılarlar. Ve dilleri, en güzelin kendilerine ait olduğunu yalan yere söyler durur. Hiç şüphesiz onlar için ancak ateş vardır ve onlar acımasızca itileceklerdir. Nahl; 62.
23. Âyet: Bunlar, Allah haklarında bir kanıt indirmediği halde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Ant olsun, onlara Rablerinden hidâyet geldiği halde onlar, sadece zanna [sanıya] , bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar.
“ظنّ - zann yakîn’in” [kesin bilginin] karşıtı olan, bilimsel olmayan, sonu ve sonucu bilinmeyen demektir. Meselâ Araplar, içinde su olup olmadığını bilmedikleri kuyuya “bi’ri zanun” derler. “Zann” sözcüğünün en güzel açıklaması, zıt anlamlısı olan yakin sözcüğü ile birlikte yer aldığı Câsiye sûresinin 32. âyetinde verilmiştir:
Ve “Allah’ın sözü kesinlikle gerçektir ve Saat’e gelince, onda kuşku yoktur” denildiğinde, “Saat’ın ne olduğunu bilmiyoruz, biz sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz” dediniz. Câsiye; 32.
“Zann” sözcüğünün kullanımına dair genel bir açıklama Sâd sûresinin sonuna konulmuştur.
Müşriklerin “zann”dan sonraki ikinci yanlışları, canlarının istediği şeye, yani işlerine gelene inanmaktır. Değişken, bugün başka türlü, yarın başka türlü olan bu inanış, günümüzde “İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlarsın” özdeyişi ile ifade edilmektedir.
Dolayısıyla bu âyet, putların ilâh edinilmesinin sebebinin zanna ve nefislerin arzularına tâbi olmaktan kaynaklandığını bildirmektedir.
Âyetin sonunda yer alan “Andolsun, onlara Rablerinden hidâyet geldi” ifadesindeki “hidâyet” bize göre insanları zandan kurtarıp gerçeğe ulaştıracak olan “indirilen mesajlar, gönderilen peygamberler ve bahşedilen sağduyu”dur.
24. Âyet: Yoksa insan için, her özleyip hayal ettiği mi var?
“Cevabı istenmeyen soru” şeklindeki ifadelerle ilgili gerekli açıklama daha önce yapılmıştı. Burada da aynı kural geçerlidir. Soru şeklindeki bu ifade ile herkesin canının istediği gibi inanıp yaşayamayacağı, yaşamın mutlaka Allah’ın koyduğu kurallara göre düzenlenmesi gerektiği, aksinin söz konusu olmadığı, kimsenin kendi çıkarı için kural üretemeyeceği ve kendi tercihlerini mubah göremeyeceği anlatılmaktadır.
25. Âyet: Son da ilk de [âhiret de dünya da] Allah’ındır.
Bu âyette âdeta denilmektedir ki; “Dünya da âhiret de Allah’ındır. Bu putlar ne dünyada ne âhirette hiçbir şeye sahip değillerdir. O halde bunlar nasıl olur da Allah’a ortak kabul edilebilir!”
26. Âyet: Ve göklerde nice melekler var ki, Allah’ın dilediği ve hoşnut olduğu kimse için izin vermesinden sonraki durum hariç, şefaatları hiçbir işe yaramaz.
Âyette geçen “melek” ve “şefaat” kavramları hakkında ne yazık ki bugün de yanlış anlayışlar ve inanışlar söz konusudur. Bunun sebebi, bu kavramların anlamlarının Kur’ân’dan değil de rivâyetlerden öğrenilmeye kalkışılmasıdır. Öncelikle Müslümanların Fâtiha sûresinde bildirilen “iyyake na’büdü ve iyyake nestain [yalnızca sana kulluk eder ve yalnızca senden yardım isteriz]” ilkesini hiç unutmamaları, bir takım kişi ve güçlere kul olarak onlardan yardım ummamaları gerekmektedir. Fakat üzüntü ile görülmektedir ki, günümüzde bazı insanlar, tıpkı bu âyetlerin indiği günlerde yaşamış olan müşriklerin Lât’tan, Uzza’dan, Menat’tan, meleklerden şefaat [yardım] umdukları gibi, peygamberler de dâhil olmak üzere ölü veya diri binlerce insandan, türbe ve heykel gibi sayısız nesneden şefaat istemektedirler. Sadece o günlerdeki Lât, Uzza, Menat isim değiştirmiş, günümüzde “filanca hazretleri”ne dönüştürülmüştür.
Çok önemli ve kötü sonuçları ortada olan bu inanışların terk edilmesi ya da tekrar oluşmaması için önce bu kavramları Kur’ân ile açıklamaya çalışacak, sonra da âyetin açıklaması hakkındaki düşüncelerimizi ortaya koyacağız.
Arap dilbilim uzmanları, “ملك - melek” sözcüğünün kökeni ile ilgili olarak altı farklı tespitte bulunmuşlardır. Bu tespitlerin hepsinin burada aktarılması sayfalar dolusu açıklama gerektireceğinden, biz bunların en isabetlileri olarak gördüğümüz iki tanesini dikkate almış bulunuyoruz. Konuyu ayrıntılı olarak incelemek isteyenler için şu kaynakları önermekle yetiniyoruz: Kitabu’l-Ayn, Tehzib, Camî, Keşşaf, Mecma’, Garaib, Lübâb, Rûh, El-Bahrü’l-Muhît, Müfredat.
Birinci görüşe göre; “melâike” ve bunun tekili olan “melek” sözcükleri, “elçi göndermek” anlamına gelen “ ؤلوك - ulûk” kökünden türemiştir. Aslı “مألك - me’lek” olan sözcük, ism-i zaman, ism-i mekân ve mastardır. Dolayısıyla başındaki “م - mim” ektir. Sonraları “ء - hemze” ile “ل - lâm” harfleri yer değiştirmiş ve sözcük “ملئك - mel’ek” hâline getirilmiştir. Sözcük, “Allah’tan elçi” anlamında isim olarak kullanılmaya başlanınca da hemze terk veya tahfif yoluyla kaldırılmış ve “melek” şeklini almıştır.
İkinci görüşe göre; “kuvvet, yönetim gücü” anlamındaki “ملك - melk” kökünden türemiş olan sözcüğün başındaki “م - mim” ek olmayıp sözcüğün aslındandır. “Mülk, milk, malik ve melik” sözcükleri de bu kökten türemişler ve anlamlarını da bu kökten almışlardır.
Eski tefsirciler genellikle birinci görüşü benimsemişlerdir. Bizim tespitlerimize göre ise sözcük her iki kökten de türemiş ve türediği kökün anlamına göre farklı manalarda kullanılmıştır. Yani “melâike” sözcüğü bazen birinci görüşteki anlamda, bazen de ikinci görüşteki anlamda kullanılmıştır. Sözcüğün Kur’ân’da hangi anlamda kullanıldığı ise yer aldığı pasajın söz akışından ayırt edilmektedir.
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda sözlük anlamı olarak “Kuvvet, yönetim gücü, elçi, haber verici” demek olan “melek” sözcüğü, terim olarak da Allah’ın bütün emirlerine uyan, O’na hiç isyan etmeyen varlıkları ifade etmektedir. Kur’ân’dan öğrendiğimize göre, diri ve akıllı olan, her şekle girebilen, sürekli Allah’ı zikir ve tesbîh eden meleklerde cinsiyet, şehvet, yeme-içme ihtiyacı, insanlardaki kötülük işleme yeteneği gibi özellikler yoktur. Tüm dinlerde var olan “melek” kavramı, bu tanımlamaya uygun olarak zihinlerde masum [günahsız], kanatlı güzel bir çocuk görünümüyle tasavvur edilmiştir. Bu tasavvur, genel anlamda “melek” kavramının ifade etmekten uzaktır. Buna rağmen bu tasavvur literatüre genel anlamda “melek” sözcüğünün karşılığı olarak girmiş ve sonuçta her “melek” sözcüğü bu tasavvura göre anlaşılmış ve dinimizde birçok yanlış inanış ve kabullere yol açmıştır. İşte bu sebeple, “melek” sözcüğünün Kur’ân’daki kullanım şekillerini tahlil etmek mecburiyeti doğmuştur.
“Cinn” kavramında incelediğimiz anlama uygun olarak; “kapalı, yani beş duyu ile algılanması mümkün olmayan ama yararlı olan cisim, güç ve enerji” diye tanımlayabileceğimiz “melek”lerin hangi şeyden yaratıldığı Kur’ân’da konu edilmemiştir. Fakat Kütüb-ü Sitte’den Sahih-i Müslim ve Müsned-i Ahmed b. Hanbel’de yer alan bir rivâyet, meleklerin “nur”dan yani ışından/enerjiden yaratıldığını iddia etmektedir. Kur’ân’da verilmeyen bir bilgi peygamberimize isnat edilmektedir.
Kur’ân’da iki âyette tesniye [ikil] olarak; on iki âyette tekil olarak; geçtiği diğer âyetlerde de çoğul olarak “melâike” şeklinde kullanılan sözcük, tek bir varlığı ifade etmeyip değişik varlıklar için kullanılmıştır. Açıkça belirtilmek sûretiyle “Arş’ı taşıyan melekler”, “Arş’ın çevresinde bulunan melekler”, “âhiretteki cennet ve cehennem melekleri” Kur’ân’da bu sözcük ile ifade edildikleri gibi, değişik zihinsel ve doğal güçler için de bu sözcük kullanılmıştır. Yani akıl, hafıza, refleks, vicdan, dikkat, algılama, merak, tercih, korku, ümit, zekâ gibi zihinsel fonksiyonlar ile doğadaki iradesiz canlılardan rüzgâr, yağmur, ısı gibi güçler de Kur’ân’da bu sözcük kapsamında ifade edilmiştir.
“Melek” sözcüğünün zihinsel ve doğal güçler için kullanıldığı âyetlerden örnekler:
شفع - şef’ı” kökünden türemiş olan “شفاعة - şefaat” sözcüğü-nün sözlük anlamı “Bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek ve esirgemek”tir. Sözcük zaman içerisinde “Yüksek mevkide bulunan birinin düşkün birine yardım etmesi, onu koruması, onun korunmasına aracılık etmesi, onu yalnız bırakmayıp ona destek olması” anlamında kullanılır olmuştur.
Sözcüğün terim anlamı ise “Bir kimsenin bağışlanmasını istemek, bir kimseden başka biri için iyilik yapmasını, onun zararına olan davranışlardan vazgeçmesini rica etmek, başkası hesabına yalvarmak, rica etmek, birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak” demektir.
Kısacaşefaat “aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek” anlamlarına gelir.
Arapça’da başkası lehine talepte bulunana [şefaat edene] “الشّافع - eş-şafi” veya “الشّفيع - eş-şefi” denir.
“Şefaat” kavramının doğru anlaşılabilmesi için konunun aşağıdaki başlıklar altında incelenmesinde yarar görmekteyiz.
1.Allah’tan başka şefaatçi yoktur: Şefaat sadece Allah’a aittir. Bu konuda ilk öğrenilmesi gereken husus, şefaat yetkisinin sadece Allah’a ait olduğudur.
De ki: “Tüm şefaat Allah’a aittir.” Zümer; 44.
Sizin için O’nun astlarından bir veli ve şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? Secde; 4.
2.Yüce Allah, kendilerinden razı olduğu kulları için, dilediğine şefaat/yardım izni verebilir: Allah’ın izni ve emri olmadan kimsenin kimseye şefaat/yardım etmesi söz konusu değildir. Allah’ın izni ile şefaat/yardım edecekler de ancak Allah’ın kendilerinden razı olduğu kulları için şefaat edebilirler.
O’nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez. Yûnus; 3.
Onlar “Rahmân çocuk edindi” dediler. Hâşâ, bundan münezzehtir O. Onlar lütuflandırılmış kullardır. Onlar O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına da şefaat [yardım] etmezler. Ve onlar O’nun haşyetinden titrerler. Enbiyâ; 26–28.
Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimseler şefaat [yardım] edemezler, ancak şefaat [yardım] edilirler.
3.Yüce Allah, güzel bir şefaatle şefaat edene izin verdiği gibi, kötü bir şefaatle şefaat edene de izin verebilir:
Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir. Nisâ; 85.
İyi ve güzele aracılık ve yardım etme anlamındaki “şefaat-ı hasene”, iman edip Allah’ın ve kullarının haklarına riâyet ederek müminlerin iyiliği ve yararı için uğraşmak, onları kötülüklerden ve uğrayabilecekleri zararlardan korumaya çalışmak demektir. Kötü ve zararlıya aracılık ve öncülük etmek anlamına gelen “şefaat-ı seyyie” ise müminlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmak demektir. Kur’ân, gerek “şeffat-ı hasane”de ve gerekse “şeffat-ı seyyie”de bulunanların dünyada ve âhirette bu davranışlarının sonuçlarından pay alacaklarını bildirmektedir.
4.O gün şefaat yoktur, kimseden şefaat kabul edilmeyecektir:
Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. Bakara; 48.
Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların yardım olunmayacağı günden sakının. Bakara; 123:
Görüldüğü gibi âhirette kimseye şefaat ettirilmeyecektir. O gün sadece Allah’ın izin verdikleri, bildikleri gerçeğe tanıklık edebilirler.
O’nun astlarından yakardıkları şefaate sahip olamaz! Hakka tanık olanlar müstesna. Onlar biliyorlar da. Zühruf; 86.
Yukarıdaki Kur’ân âyetleri ışığında anlıyoruz ki, konumuz olan 26. âyette geçen “meleklerin şefaati”, bu dünyaya yönelik şefaattir ve bu şefaat, müşriklerin şans tanrısı, bereket tanrısı, yağmur ve rahmet tanrısı, onların melek şefaatçisi, insanların Allah’a yaklaştırıcısı gibi inançları ile asla bağdaşmaz. Âyette sözü edilen şefaat, Yüce Allah’ın kendilerinden razı olduğu ve haklarında yardım takdir ettiği kulları için doğadaki melekleri/güçleri harekete geçirerek bu kullara yardım ettirmesidir. Bunun örneklerini bir kısmını “Melek kavramı” başlığı altında da verdiğimiz şu âyetlerde görmek mümkündür: Âl-i Imran 123-126, Enfal 9-12, 50, Tövbe 25, 26, Ahzab 9, 26, Şûra 5, Zümer 43, 44, Müddessir 48, Bakara 255, En’âm 51, Yunus 3, 18, Secde 4, Sebe 23.
Halk arasında yaygın olarak “ümmetinden günahkâr olanların günahlarının affedilmesi için peygamberimizin Allah katında aracılık etmesi” şeklinde tanımlanan şefaat anlayışının Kur’ân’a ters olduğu özellikle belirtilmelidir. Peygamberimizin günahkârlara destek olup hatırını kullanarak günahkârların kurtuluşunu sağlaması, tabir yerinde ise “Allah nezdinde torpil yapması” anlamına gelen bu anlayış, “Sen ateştekini kurtarabilir misin ?” diyen Zümer sûresinin 19. âyetine terstir. Bu anlayış sahipleri bilmelidirler ki, bu anlayışlarını değiştirmedikleri takdirde peygamberimizin şefaat değil, şikâyet ettiği ümmetine dâhil olacaklardır:
Elçi de: “Rabbim, halkım Kur’ân’ı terk etti” der. Furkân; 30.
27. Âyet: O âhirete inanmayanlar, melekleri mutlaka dişilerin isimlendirilmesiyle isimlendiriyorlar.
Mekkeli müşrikler hem kendilerini Allah’a yakınlaştırdığını sandıkları ilâhlarına Lât, Uzza, Menat örneğinde olduğu gibi dişil isimler koymuşlardı, hem de meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanıyorlardı. Bu durum daha sonra Zühruf sûresinde vurgulanacaktır:
Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışına tanık mı oldular? Zühruf; 19.
Müşriklerin bir başka sapkınlıkları da, toptan inkâr etmeseler bile âhireti peygamberlerin bildirdiği muhteva içinde kabul etmeyişleri ve “haşr [dirilme, toplanma, karşılık görme] diye bir şey yoktur, olsa bile orada bizim şefaatçilerimiz var, onlar sorunlarımızı halledecek” demeleridir. Bu sapkınlıkları da Fussılet sûresinde belirtilmektedir:
Ve eğer başına gelen sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve Saat’ın geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle inkârcılara, yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir cezadan tattıracağız. Fussılet; 50.
28. Âyet: Hâlbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalnızca zanna [sanıya]uyuyorlar. Zann ise “Hakk”tan hiçbir şey kazandırmaz.
Yüce Allah “zann” konusunda müminleri aşağıdaki şu âyetlerde de uyarmaktadır:
De ki: “Yanınızda bize göstereceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” En’âm; 148.
Onlar sadece zanna uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar. Yunus; 66.
Ey inananlar! Zanndan çok sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Hucurat; 12.
Ve onların çoğu, ancak bir zanna uyarlar. Zann, “Hakk”tan [gerçekten yana] hiçbir şey kazandırmaz. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. Yunus; 36.
Bu âyetler ışığında diyebiliriz ki, “Allah, âhiret, melek” gibi ciddî konular zann ile neticeye bağlanamaz. Zann ile amel edilebilir ama iman edilemez.
Âyette geçen “الحقّ - hakk” sözcüğünün esas anlamı “uygunluk ve denklik” demektir. Aynı zamanda Allah’ın bir sıfatı olan “hakk” sözcüğü, esas anlamından hareket edilerek “batıl olmayan, yerine getirilen hüküm, adalet, varlığı sabit olan, doğruluk, gerçeklik, İslâm, mal-mülk, pay, vacip, sadık, yaraşır, kesin şey” anlamlarında da kullanılmıştır.
Bu ikincil anlamlar bir ana eksen etrafında toplanacak olursa, “hakk” kavramı şu şekilde tanımlanabilir: “Sabit ve aklın inkâr edemeyeceği derecede gerçek olan şey.” Bu şey aynı zamanda “doğrudur”, “isabetlidir”, “maksada uygundur”, “arzu edilene denk düşendir.”
Anlam sahası geniş olan bu sesteş sözcük Kur’ân’da “الحقّ - el-hakk” olarak 227, “حقّا - hakkan” olarak 17, “حقّه - hakkahu” olarak da 3 olmak üzere toplam 247 kez yer almıştır.
Bu âyette işaret edilen “hakk”, bize göre, “gerçek iman”dır. Zann ile iman edilemeyeceği için, insanlar Rabblerinden gelen hidâyet ile “zann”dan “yakîn”e [hakka, kesin bilgiye] ulaşmalıdırlar. Rabbimizin hidâyeti ise peygamberine indirdiği Kur’ân ve bizlere bahşettiği aklıselimden [sağduyudan] başka bir şey değildir. Fakat ne acıdır ki, bugün Müslümanların kabir azabı, mehdinin zuhuru, İsa’nın inişi, âhirete ait şefaat anlayışı gibi pek çok inancı hep zanna dayalıdır. Bu inançların maalesef âyette belirtilen zanna dayalı inanışlardan hiçbir farkı yoktur.
29,30. Âyetler: Bizim Zikrimiz’den [Kur’ân’dan] geri duran ve iğreti dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden, hemen yüz çevir. Onların ilimden ulaşacakları şey işte budur. Kuşkusuz, senin Rabbin, yolundan sapmış olanı başkalarından daha iyi bilendir, hidâyet üzere olanı da başkalarından daha iyi bilendir.
Âyetteki “Dünya hayatından başka bir şey arzu etmeyen” ifadesi, onların “haşr”i [âhirette toplanmayı] inkâr ettiklerine bir işarettir. Çünkü onlar dünya hayatının ötesinde, kendileri için çalışıp çabalayacakları bir başka değer ve sonuç kabul etmemekte ve Müminun sûresinin 37. âyetinde belirtildiği gibi “Bu ancak bizim dünya hayatımızdır” demektedirler.
29. âyette bu zihniyettekilerle fazla meşgul olunmaması istenmektedir. Âyetteki “اعراض - i’râz” sözcüğü, onlarla mücadele etmek, onları zorlamak anlamında değil, onlara fazla zaman harcamamak, geçici bir süre onları ihmal etmek anlamındadır.
30. âyette ise, hidâyet [Kur’ân] üzerinde olmayanların ilimde ulaşabilecekleri düzey küçümsenmekte ve Kur’ân’dan geri duranlar ile hidâyet üzerinde olanların ayırt edilmesinin Allah’a bırakılması istenmektedir.
31,32. Âyetler: Göklerde ne var yerde ne varsa Allah’ındır; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de güzellikle ödüllendirmesi için. Onlar ki, bazı küçük sürçmeler hariç, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin bağışlaması geniş olandır. Sizi, sizi topraktan oluşturduğu zaman hem de annelerinizin karnında ceninler halinde bulunduğunuz zaman en iyi bilen O’dur. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın. İttika eden kimseyi O daha iyi bilir.
31. âyette bahsedilen “güzel davranıp güzel düşünenler”in özellikleri 32. âyette açıklanmıştır. Bu açıklamanın iyi anlaşılabilmesi için âyette geçen “günah-ı kebâir”, “fevâhiş” ve“lemen” kavramlarının açıklanması gerekir.
GÜNAH-I KEBAİR [BÜYÜK GÜNAHLAR]:
Büyük günahların neler olduğu bazı rivâyetlere dayanılarak yapılan içtihatlar doğrultusunda aşağıdaki gibi belirlenmiştir:
Yukarıdaki sıralamanın sonunda yer alan “şirk” bir günah değil, kâfirliğin ta kendisidir. Günah, imanlı insanların yaptıkları hatalardır. Bu nedenle “şirk”in günahlar arasında sayılması yanlıştır.
Bize göre “büyük günah”, Rabbimizin Kur’ân’da, önüne “büyük” sıfatı eklediği suçlardır. Bu suçlar tespitlerimize göre şunlardır:
Haram Ay’da savaşmak.
Sana Kutsal Ay’dan, bu ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda [o ayda] savaşmak büyüktür. [büyük günahtır] ” Bakara; 217.
Haram aylar, Hacc yapılan ve Arap geleneğine göre savaşın yasak olduğu aylardır. Bu âyeti “işaret”, “delâlet” ve “iktiza” anlamlarını dikkate alarak günümüze uyarlarsak “büyük günah”ın uluslararası eğitimin, öğretimin, bilim alış verişinin ve ticaretin yollarını güvensiz hâle getirmek ve engellemek olduğu söylenebilir.
Yetim malı yemek
Ve yetimlerinize mallarını verin. Temizi pise değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur. Nisa; 2.
Bu âyetin günümüz şartlarındaki direktiflerinden birisi de “Kamu mallarının talan edilmemesi ve kamu geliri olan verginin kaçırılmaması”dır. Çünkü bugün yetimin velisi ve hamisi kamudur.
Rızık endişesiyle çocukların öldürülmesi.
Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi biz rızıklandırırız [besleriz] .Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. İsra; 31.
Bu âyet, bugüne kadar, Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleri ve erkek çocuklarını putlara kurban etmeleri şeklinde açıklanmıştır. Halbuki ne kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, ne de erkek çocuklarının putlara kurban edilmesi, âyetin vurguladığı yoksulluk kaygısı ile yapılmış eylemler değildir. Bu âyetin “yoksulluk kaygısı” vurgusu göz önüne alındığında, günümüz için işaret ettiği “büyük günah”, bize göre yoksulluk bahanesiyle geç dönemde yaptırılan kürtajlar ve yine yoksulluk bahanesiyle erkek veya kız çocukların eğitim ve öğretimden mahrum bırakılmaları sûretiyle geleceklerinin karartılmasıdır.
Kişinin yapmayacağı şeyi “yapacağım” demesi.
Ey inananlar!Yapmayacağınızşeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında gazap bakımından büyüdü [büyük bir suç, günah olarak belirlendi] .Saff; 2-3.
Bu âyetteki direktifler, her ne kadar âyetlerin iniş sebebi olarak gösterilen Uhud savaşında cepheden kaçanları muhatap alır gözükse de, tüm yalan taahhütte bulunanları, yapmayacağı halde “yapacağım” diyerek kendilerine inanan ve güvenen insanları kandıranları, sözlerini yerine getirmeyerek insanları hayal kırıklığına uğratanları muhatap almaktadır. Bu tipler, hatırlanacağı üzere Nâss sûresinde “Neffasati fi’l-ukad [sözleşmelerine tükürenler]” olarak nitelenmişti.
FEVÂHİŞ: “فواحش - fevâhiş”, “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamına gelen “فحشاء - fahşa” sözcüğünün çoğuludur.
“Fuhş”, “fahşa” ve “fâhişe” kelimeleri, Ragıb el-İsfehanî tarafından “el-Müfredat” ta “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlanmıştır. (Müfredat; Fahşa mad.)
“Gerçeğe ve normal ölçülere uymayan her şey” demek olan “fahişe” sözcüğü, İbnu’l-Cinni’ye göre cehaletin bir çeşidi olup ilim sözcüğünün zıddıdır (İbn Menzur, Lisanu’l-Arab ). Âl-i Imran sûresinin 135. âyetinde “fena iş” olarak nitelenen “fahişe” sözcüğü Kur’ân’da on üç yerde, çoğulu olan “fevahiş” sözcüğü ise dört yerde geçmektedir. “Fahşa” sözcüğü Kur’ân’da “birden fazla aşırılık” için kullanılmıştır:
Nisa sûresinin 19. âyetinde zinadan kinaye olarak kullanılmıştır. İmam Fahrûddin Râzi’ye göre ise bu âyette geçen “fahişe” kelimesi, kadının kocasına ve onun yakınlarına eziyette bulunması anlamına gelir (Râzî; Mefâtihu’l-Gayb ).
Nisa sûresinin 22. ve Bakara sûresinin 169. âyetlerinde şeytânın emrettiği kötü davranış ve hayâsızlık anlamında kullanılmıştır:
Babalarınızınevlendiği kadınlarla evlenmeyin; ancak [cahiliye devrinde] geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayâsızlıktır [fahişedir] ,iğrenç bir iştir, yol olarak da ne kadar kötüdür! Nisa; 22.
Bakara sûresinin 169. âyeti:
Nisa sûresinin 25. âyetinde evlilikten sonra zina yapmak anlamında kullanılmıştır.
O halde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin. Evlendiklerinde fahişe işlerlerse [zina ederlerse] onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Nisâ; 25.
A’râf sûresinin 28. âyetinde çıplak olarak Kâbe’yi tavaf etmek ve şirk koşmak anlamında kullanılmıştır.
A’râf sûresinin 80, 81 . ve Ankebut sûresinin 28. âyetlerinde Lût Kavmi’nin yaptığı çirkin fiil [homoseksüellik] anlamında kullanılmıştır.
Sizden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı [fahişeyi] mı yapıyorsunuz? Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz/halksınız. A’râf; 80,81.
İsra sûresinin 32. âyetinde zina fiili “fahişe” olarak nitelenmiştir.
Zinaya yaklaşmayın; çünkü o fahişedir ve ne kötü bir yoldur. İsra; 32.
Nur sûresinin 19. âyetinde insanlar arasında yayılan kötülük ve fuhşiyat anlamında kullanılmıştır.
Şüphesiz müminler arasında fuhşiyatın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve âhirette çok acıklı bir azap vardır. Nur; 19.
“Fahişe” sözcüğünün çoğulu olan “fevâhiş” sözcüğü ise Kur’ân’da had cezasını [ağır cezayı] gerektiren haller için kullanılmıştır. (En’âm 151, A’râf 33, Şûra 37, Necm 32) Müminler bu suçlardan uzak durmalı ve kendi aralarında bu ahlâksızlıkların yayılmasına fırsat vermemelidirler. Zira düşmanları bu konuda sinsice çalışmaktadırlar.
LEMEM: Kur’ân’da sadece Necm Sûresinde ve bir kez geçen اللمم - lemem” sözcüğü “lemme” fiilinden türemiştir. “Lemme” fiili “toplamak, biriktirmek, bir şeyi ısrarlı ve devamlı olmamak şartıyla yapmak ve düzeltmek” anlamlarına gelir. Meselâ dağınık saçları düzeltmek “lemme” fiiliyle ifade edilir. Aynı kökten gelen “الم - eleme” sözcüğü de “az miktarda, hafif tesir ve bir şeyin yanında az bir zaman durma” demektir.
Dolayısıyla “lemem” sözcüğü, bir kişinin bir işi yapmamakla birlikte yapacak noktaya kadar gelmesini ve yaparsa da az bir şey yapmasını ifade eder.
Sözcüğün konumuzla ilgili olarak taşıdığı anlam, Allah’ın yasakladığını yapmaya yaklaşmak, günah işlere yakın olmak ama yapmamak veya yapıp hemen geri dönmektir. Bu sözcüğün kapsamına giren davranışlar; “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olmayan ve özellikle de kişinin kendine yönelik işlediği kusurlardır. Rabbimiz bu tür kusurlardan başka kusur işlemeyenleri “güzel davranıp güzel düşünenler” olarak nitelemiş ve onlardan övgüyle bahsetmiştir.
32. âyette ayrıca Rabbimizin bağışlamasının geniş olduğu vurgulanmaktadır. Dikkat çekici noktalardan biri de müminlere ve onların kusurlarına ilk kez bu âyetler ile değinilmiş olmasıdır. Bu âyetlerde öz olarak verilen mesajlar, ilerideki sûrelerde daha da detaylandırılacaktır. Ancak biz burada sadece bir kaç âyeti örnek vermekle yetiniyoruz:
De ki: “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü aşan Kullarım! Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.” Zümer; 53.
Sizlerden fuhuş yapanların [eşcinsel ilişkide bulunan erkeklerin] her ikisine eziyet edin. Eğer tövbe ederler de ıslah olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir. Allah’ın [kabulünü] üzerine aldığı tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tövbe edenlerinkidir. İşte Allah, böylelerinin tövbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm [hikmet] sahibidir. Tövbe, ne kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca ‘Ben şimdi gerçekten tövbe ettim’ diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil… Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. Nisa; 16–18.
Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi ‘onurlu-üstün’ bir makama sokarız. Nisa; 31.
Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun aşağısında olanları ise dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günah uydurmuş olur. Nisa; 48.
Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, [onlardan] dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. Nisa; 116.
Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete [kavuşmak için] yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların] dan bağışlama ile [vaz] geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. Ve ‘çirkin bir hayâsızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar, yaptıkları [kötü şeylerde] bile bile ısrar etmeyenlerdir. Bunların karşılığı, Rabblerinden bağışlanma ve içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. [Böyle] yapıp-edenlerin karşılığı [ödülü] ne güzeldir. Âl-i Imran; 133–136.
Yüce Allah kullarına bazen uyarı mahiyetinde belâlar, fitneler verir:
Ve fasıklara [yoldan çıkanlara] gelince, onların varacağı yer Ateş olacaktır. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara “yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın” denilecektir. Hiç kuşkusuz, onlara büyük cezanın astından en yakın cezadan tattıracağız; belki dönerler? Secde; 20, 21.
İnsanların elleriyle kazandıkları yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat [kargaşa] çıktı. Belki dönerler. Rum; 41.
Evet, zalimlik edenlere bundan aşağı bir azap var; ama onların çoğu bilmez. Tur; 47.
Bu konuya verilebilecek diğer üç örnek ise A’râf sûresinin 186, Ankebut sûresinin 40 ve Zühruf sûresinin 48. âyetleridir.
Sonuç olarak: Yukarıda verdiğimiz bilgiler ve âyetler ışığı altında Rabbimizin “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olmayan ve kişinin sadece kendisine zarar veren kusurlarını bağışlayacağı; ama “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olan ve kişinin büyüklük taslayarak Allah’a rağmen cüretle işlediği suçları affetmeyeceği söylenebilir.
33, 34. Âyetler: Peki, o yüz çeviren, azıcık verip ve inatla sıkıca tutan kişiyi gördün mü?
Âyetin başındaki “peki” anlamına gelen “ف - fe” edatı, kendisine gidip dayanılacak bir cümlenin varlığını gerektirir. Bize göre, kendisine dayanılacak bu cümle 29. âyettir . Çünkü söz konusu âyette “Bizim Zikrimizden [Kur’ân’dan]geri duran ve iğreti dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden hemen yüz çevir!” denilerek dikkat çekilen dünyaperest kişilik, 33 ve 34. âyetlerde kast edilen kişiliğe somut bir örnek teşkil etmektedir.
Rivâyetlere dayanan kaynaklar, 33 ve 34. âyetlerde anlatılan kişilik profilinin kimliği belli birine ait olduğu görüşünde birleşmişler, ancak bu kişinin Velit b. Muğîre mi, yoksa peygamberimizin damadı lll. Halife Osman mı olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Onun Velid B. Muğîre olduğunu iddia eden kaynaklara göre, katı ve taş yürekli Velit, Kur’ân mesajı karşısında yumuşamış ve az da olsa sosyal konular için malından harcamaya başlamıştır. Ancak neredeyse imana gelmek üzere iken çevresindeki arkadaşlarının “Sakın atalarının dinini bırakma”, “Korkma, sana bir şey olmaz, biz sana yardımcı oluruz.”, “Biz senin kefiliniz, orada senin günahlarını çekeriz” yolundaki sözleri onu tekrar acımasız Velit b. Muğîre hâline dönüştürmüştür.
Zemahşeri’nin Keşşaf’ı gibi diğer bazı kaynaklarda ise bu kişinin Osman olduğu iddia edilmektedir. Bu görüşe göre; oldukça zengin olan ve malını sosyal konularda çokça harcayan Osman, bir gün üvey kardeşi Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh tarafından malının neredeyse tükeneceği şeklinde uyarılarak yardımlarında kısıntı ve eksiltme yapması yönünde sıkıştırılır. Osman, üvey kardeşinin bu uyarı ve tazyikine karşı çıkar ve günahları olduğunu, bu bağışlar nedeniyle Allah’ın kendisini bağışlayacağını umduğunu söyler. Bunun üzerine Ebi Serh, Osman’a “Eğer sen bana şu malla birlikte deveni de verirsen günahlarını üstlenirim” der. Söz konusu görüşün sahipleri, üvey kardeşinin bu sözü üzerine Osman’ın razı gelerek kardeşine istediklerini verdiğini ve bundan sonra sosyal yardımları kestiğini belirtirler.
Bu rivâyetin doğru olup olmamasından daha önemli olan husus şudur: Peygamberimizin Kur’ân’da azarlanmasına razı olan ama sahabenin yanlış davranabileceğine asla tahammül göstermeyen bazı kimseler, bu olayı Osman’a yakıştıramamış ve “iftira” olarak nitelemişlerdir.
35. Âyet: Gaybın bilgisi onun yanında mı da o da onu görüyor!
Bu âyette “istifham-ı inkârî” sanatı yapılmıştır. Yani “Dünyaperest olan, günahını başkasına çektirmeyi düşünen, başkasının kendisine şefaat edeceğine inanan bir adam bu saçmalıklara nasıl inanıyor? Bunlara nasıl kanıyor? Yoksa âhirette olacaklar ile ilgili kimsenin bilmediği [bildirilmemiş] Allah’ın bir ilkesini mi biliyor? Hayır, öyle bir şey yok.”
36 – 54. Âyetler: Ya da, Mûsâ’nın ve çok vefalı İbrâhîm’in sayfalarındaki,“Gerçekten, hiçbir günahkârın, bir başka günahkârın günahını çekmeyeceğini, gerçekten, insan için çalışıp didindiğinden başka şeyin olmayacağını ve onun çalışıp didinmesinin yakında görüleceğini, sonra karşılığının kendisine hiç eksiksiz verileceğini, hiç kuşkusuz, son varışın yalnızca Rabbine olduğunu, hiç kuşkusuz, güldürenin de ağlatanın da O olduğunu, hiç kuşkusuz, öldürenin de diriltenin de O olduğunu, hiç kuşkusuz, iki çifti; erkeği ve dişiyi kader olarak yazıldığı zaman bir nutfeden/spermden yaratanın O olduğunu, hiç kuşkusuz, o öteki yaratılışın da sadece O’na ait olduğunu, hiç kuşkusuz, zenginlik verenin de memnun edenin de O olduğunu, hiç kuşkusuz, Şi’ra’nın Rabbinin de O olduğunu, hiç kuşkusuz, daha önceden gelmiş olan Ad’ı ve Semud’u, daha önce de Nûh kavmini helâk edip geriye bir şey bırakmadığını, -şüphesiz onlar, evet onlar en zalim, en azgın kimselerdi-altı üstüne gelmiş kentleri de yere O’nun geçirdiğini, orayı kaplayanın kaplayıverdiğini” haberlenmedi/ öğrenmedi mi?
Hatırlanacak olursa, “İbrâhîm ve Mûsâ’nın sahifelerinde” ifadesi A’lâ sûresinde de yer almış fakat orada bu sahifelerdeki mesajların ne olduğuna dair bir detay verilmemişti. Yukarıdaki âyetlerde ise İbrâhîm ve Mûsâ peygamberlerin mesajlarında bulunanların neler olduğu açıklanmıştır. Bu açıklamalar bize göstermektedir ki, ilâhî mesajlar aynı ilkeleri içermekte olup İbrâhîm ve Mûsâ peygamberlere gelen hakikatler ile Kur’ân’daki hakikatler birbirinin aynısıdır. Kısacası, Hakk Din’in esasları birdir. Kur’ân’ın “Hiç kimse bir başkasının günah yükünü çekmez” ilkesi ile tahrife uğramış olmasına rağmen Kitab-ı Mukaddes’in aşağıdaki cümlesi arasındaki benzerlik, bu ilke birliğini gösteren bir örnektir:
Ne babalar çocuklarının günahından ötürü öldürülecek, ne de çocuklar babalarının. Herkes kendi günahı için öldürülecek. Tesniye 24: 16.
36. âyetin başındaki “الم ينبّأ - em lem yünebbe” ifadesi, önemli ve ciddî şeyler için kullanılan bir ifadedir. İfadenin içindeki “نباء - nebe” sözcüğü “faydası büyük haber” demektir. Böyle bir haberle “kesin bilgi” ve “zannı galip” oluşur. “Nebe” sözcüğü ile “mütevatir haber” ve “muhbir-i sâdık” ifade edilir. Mütevatir haber, yalan üzerine oy birliği yapamayacak kadar çok kişiden oluşan bir grup tarafından verilen haber demektir. Muhbir-i sadık ise kesin olarak doğru haber veren demektir ve bununla Allah’tan gelen haber kastedilir. Kişilerden gelen haberler bu sözcükle ifade edilmez.
Âyette Mûsâ peygamberin İbrâhîm peygamberden önce zikredilmesi, tarih olarak muhataplara daha yakın olması itibariyledir. A’lâ sûresinde ise cümledeki söz akışına uyum gereği olarak İbrâhîm peygamber önce anılmıştır.
38. âyetteki “Hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez” ifadesi bize sorumluluğun kişisel olduğunu göstermektedir. Bu âyet ve aynı anlamdaki En’âm sûresinin 164, İsra sûresinin 15, Fatır sûresinin 18 ve Zümer sûresinin 7. âyetleri , kâfirlerin Ankebut sûresinin 12. âyetinde anlatılmış olan âhirete ait saçma inanışlarına verilmiş bir ret cevabı ve insanlar için ciddî bir uyarı mahiyetindedir.
Ve kâfirler müminlere “Bizim yolumuza uyun, kesinlikle sizin hatalarınızı [günahlarınızı] biz yüklenelim” dediler. Oysa onların hatalarından, ne olursa olsun hiçbir şeyi onlar taşıyıcı değillerdir. Onlar kesinlikle yalancıdırlar. Ankebût; 12.
39 – 41. âyetlerdeki “Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. Sonra karşılığı kendisine eksiksiz olarak verilecektir” ifadesi, özellikle çağımızın ekonomik sorunları için bir çözüm reçetesi içermektedir. Dikkat edilirse, bu reçete hem İbrahîm peygamber ve hem de Mûsâ peygamber döneminde verilmiş bir reçetedir. Yani tüm zamanlar için geçerli, evrensel bir reçetedir. Müslümanlar bu âyetlerin ne ifade ettiğini en doğru şekilde anlamalı ve uygulamalıdırlar. Kapitalizmin arka plâna attığı ama Sosyalizm ve Komünizm olarak isimlendirilen sistemlerin bütün üst yapılarını dayandırdıkları “emek” bu reçetenin tek enstrümanıdır. Bize göre yapılması gereken, önce bu âyetlerin ifade ettiği gerçekler doğrultusunda mevcut ekonomik sistemlerin yanılgı noktalarını tespit etmek, sonra da bu ilâhî ilkeye uygun zulümsüz, sömürüsüz, barış içinde bir dünya toplumu oluşturma çabası içine girmektir.
42. âyetteki “منتهى - müntehâ [zaman ve mekân itibariyle son varış]” sözcüğü, Alak sûresinin 8. âyetinde “الى ربّك الرّجعى - Rabbine dönüş” olarak geçmişti. Alak sûresinde olduğu gibi bu âyette de Yüce Allah’ın “Rabb” sıfatı ön plâna çıkarılmış ve her şeyin O’nun programladığı şekilde gelişeceği ve son bulacağı vurgulanmıştır. “Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır” atasözünün de ima ettiği gibi, insanların bu program dışına çıkması, başka bir sona ulaşması söz konusu değildir.
45 ve 46. âyetler, Leyl sûresindeki “erkek ve dişiyi yaratan şey” ifadesine göre biraz daha ayrıntılı bilgi vermektedir. Leyl sûresinin tahlili yapılırken cinsiyetin döllenme esnasında babadan gelen cinsiyet kromozomuna göre oluştuğu, bu nedenle de cinsiyetin belirlenmesindeki tek etkenin babadan gelen kromozom olduğu, Rabbimizin de bu özelliği bize anlatmak maksadıyla “erkek ve dişiyi yaratan” için “şey” tabirini kullandığı söylenmişti. Bu açıklamaların verildiği Leyl sûresinin 3. âyetine nazaran biraz daha ayrıntılı bilgi veren 45 ve 46. âyetlerin mesajını iyi anlayabilmek için, Rabbimizin bu ayrıntıların ifadesinde kullandığı sözcüklerin anlamlarının iyi tespit edilmesi gerekir. Bu konuda bir başka ayrıntı da Abese sûresinin 18–20. âyetlerinde karşımıza gelecektir.
NUTFE: “النّطفة - nutfe”; “az miktarda sıvı” demektir. Meselâ Arapça’da su kaplarının dibinde kalan su damlaları bu sözcükle ifade edilir. Yani “nutfe” her sıvının en az kısmına, bulaşığına denir.
Âyette “nutfe” sözcüğü ile “meni”nin az bir kısmı ifade edilmiş olmaktadır. Bu ifade biçimiyle döllenmenin “meni”nin çok az bir kısmı ile gerçekleştiği, yani döllenmenin meninin bulaşığı ile, milyonlarca hücre içinden bir veya birkaç tanesiyle olduğu açıklanmaktadır.
“منى - meni”, tıp biliminde üreme salgısına, yani testis, prostat bezi ve meni keseciklerinin [ersuyu kesecikleri, torbacık bezeleri] ifrazatına [salgılarına] verilen isimdir. “Meni” ya da Arapça yazılışı ile “meniyy”, sözcük anlamı olarak “takdire ait olan” demektir. Bu anlamıyla sözcük, “takdir etmek [kader çizmek, ölçülendirmek] hesaba kitaba uydurmak” anlamındaki “meny” mastarının bir türevidir. Meselâ Araplar bir kimsenin ölçülü bir iş yapmasına “menal mani” derler. İnsanın ölümü Allah tarafından takdir edilmiş, zamanı, şekli ayarlanmış olduğundan ölüme [ecele] de “meny” denmiştir. İnsanın bu dünyadaki canlanması da yine Allah’ın takdirine göre erlik suyu vasıtasıyla olduğundan, bu suya da “takdire ait olan” anlamında “meniyy” adı verilmiştir.
Bazı meal ve tefsirlerde “nutfe” ile “meni” sözcükleri aynı anlamda kullanılmıştır ki, bu yanlıştır. “Meni”, “nutfe”yi besleyen, içinde yüzdürerek rahîme taşıyan sıvıdır. “Nutfe” ise döllemeyi sağlayan hücrelerdir. “Nutfe”nin yapısı ile ilgili olarak daha geniş açıklama, inşallah, mucize nitelikli İnsan sûresinin 2. âyetinde verilecektir.
TÜMNÂ : Bu sözcük, “takdir etmek” anlamında olan “منى - mena” fiilinin bir türevi olup aynı anlama gelmektedir. Bu durumda âyette geçen اذاتمنى - izâ tümnâ” ifadesi, “takdir olunduğu zaman” şeklinde çevrilmelidir. “Atıldığı zaman, rahîme döküldüğü zaman” gibi çeviriler yanlıştır. Zaten her meni atılışında döllenme ve yaratılış söz konusu değildir. “Takdir olunduğu zaman” şeklindeki çeviri, “Allah döllemeyi, yaratmayı plâna koyduğu zaman bu yaratılış gerçekleşir” demektir. Nitekim Abese sûresinin 19. âyetinde bu vurgu daha da kuvvetlendirilmiş ve “tümna” yerine “feqadderehü [onu takdir etti]” fiili kullanılmıştır. “Mena” fiilinin ve türevlerinin geçmiş olduğu Kıyâmet sûresinin 37 . ve Vakıa sûresinin 57–59. âyetlerinde de esas anlam bu şekilde olmalıdır.
47. âyette bahsedilen “öteki yaratılış”, âhiret için yeniden yaratılmayı ifade ettiği gibi, Müminun sûresinin 14. âyetinde beyan edilen nutfe sonrası yaratılış aşamalarını da ifade eder: “
Nutfeden bir alak yarattık, alakı bir et parçası yaptık, o bir parça etten kemikler yarattık; sonra o kemiklere et giydirdik. Sonra ondan bambaşka bir varlık meydana getirdik” Müminûn; 14.
48. âyetin sonundaki “اقنى - egnâ” fiili, Araplar arasında farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Bu sebeple “Hiç kuşkusuz, zenginlik veren O’dur, nimete boğan da” şeklinde çevirdiğimiz âyetten şu anlamları da çıkarmak mümkündür:
49. âyette geçen “الشّعرى - eş-şi’râ” sözcüğü, klâsik tefsirlerde “Şi’râ yıldızı” olarak anlatılmaktadır. Bu tefsirlerdeki hikâyeye göre, şans getirdiğine inanılan bu yıldız, Huzaa kabilesinin eskilerinden Ebû Kebşe tarafından başlatılan bir inancı temsil etmektedir. Sûrede 19. âyetten itibaren işlenen konu şirk ve saf iman olduğu için eski tefsirciler “şi’râ” sözcüğünü, hikâyedeki şans getirdiğine inanılan ve tapılan yıldız ile özdeşleştirmişlerdir.
Biz ise bu anlamı uygun bulmuyoruz. Zira bu âyet, 36. âyetten başlayan ve İbrâhîm ile Mûsâ peygamberlerin sayfalarındakileri anlatan pasajın içinde yer almakta, dolayısıyla “şi’ra” sözcüğü ile kastedilenin o çağlarda da var olması gerekmektedir. Huzaa kabilesi o çağlarda var olmadığına göre, âyetin Huzaa kabilesinin yanlış inancına gönderme yapmış olması akla uygun değildir.
Aslında “şuur” kökünden türemiş bir mastar olan “şi’ra” sözcüğünün esas anlamı “bilgi ve bilinç” demek olup, bu anlam ekseninde “şiir, şiar, şeâir, meş’ar” gibi birçok türevi vardır.
Bize göre “şi’ra” sözcüğü 49. âyette “bilgi ve bilinç” anlamında kullanılmıştır. Bu durumda âyetten “Hiç kuşkusuz, bilginin/bilincin Rabbinin de O olduğu” anlamı çıkmaktadır ki, gerçekten “bilim” de “bilinç” de Allah’ın plân ve takdirine göre ortaya çıkıp gelişmektedir.
50–54. âyetlerde, eski tarihlerde helâk edilmiş olan kavimlerden bahsedilmektedir. Daha önce Fecr sûresinde helâk edildiği bildirilmiş olan Ad ve Semud kavimlerine, bu âyetlerde Nuh kavmi ve “mü’tefike [altüst edilmiş yer]” eklenmiştir. Âyetlerde, helâk edilen kavimler hakkında detay verilmeden olaya kısaca değinilmesi, Arapların bu konularda bilgi sahibi olduklarını göstermektedir. Belki de Araplar bu bilgileri Ehlikitap’tan edinmişlerdir. Çünkü bu kavimler ile ilgili bilgiler Kitab-ı Mukaddes’te de mevcuttur. Gerek Ad ve Semud kavimlerinin ikinci defa örnek gösterilmesinin sebebini anlamak ve gerekse bu kavimler ile Mekkeliler arasındaki inanç paralelliğini daha iyi görebilmek için bu kavimlerle ilgili olarak Fecr sûresinde yapılan açıklamaların tekrar gözden geçirilmesinin yararlı olacağı görüşündeyiz.
Sonuç olarak; 36–54. âyetler bize insanlığın er veya geç, İbrahîm ve Mûsâ peygamberlerin kitaplarındaki bilgilere ulaşacağını düşündürmektedir. Nitekim Sümer yazıtlarının elde edilebilen ve çözümlenen tabletleri, Kur’ân’daki bilgilerle paralellik göstermektedir.
55. Âyet: Peki, Rabbinin nimetlerinin hangisinden kuşkuya düşüyorsun?
Hitap tek tek herkesedir. Yani; “Allah bu [zenginlik veren, nimete boğan] iken sen nasıl başka türlü düşünebilirsin!”
56. Âyet: İşte bu da ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
Âyetteki “هذا - hâza bu” işaret zamiri ile “açıklanan ilkeler [parça parça inen âyetler]”, peygamberimiz veya her ikisi birden gösterilmektedir.
57, 58. Âyetler: Yaklaşacak olan yaklaştı. Onu, Allah’ın astlarından kaldıracak yok.
Burada “yaklaşan” ile kastedilen; ölüm ve kıyâmettir. Yani; “Ölüm gelip çatmasına rağmen siz hâlâ oyunda-oynaştasınız. Buna [ölüme, kıyâmete] karşı koyamazsınız. Siz Allah kadar güçlü kuvvetli değilsiniz …”
59. Âyet: Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz?
Yani; “Bu açıklamalardan mı, Kur’ân’dan mı hayrete, şaşkınlığa düşüyorsunuz?”
60. Âyet: Ve gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz.
Bu âyet, hayatta pek çok kez gerçekleşen bir insanlık durumunu ifade etmektedir. Türkçede “ağlanacak hâle gülmek” deyimi ile ifade edilen bu durum, insanın o an içinde bulunduğu acınası ve nahoş durumun farkında olmayacak kadar bilinçsiz ve vurdumduymaz olduğu anlar için kullanılmaktadır.
61. Âyet: Ve siz, ahmaklarsınız!
Bu âyet, Arapların “سامدون - sâmidun” sözcüğünü kullanışına göre aşağıdaki şekillerde de çevrilebilir:
Bu sûre baştan sona kadar Kâbe’de halka bir bildiri olarak okunmuştur. Kâbe’nin etrafındaki farklı Arap kabileleri de bu âyeti kendi anlayışlarına göre yukarıda açıkladığımız manaları ile anlamıştır.
62. Âyet: Haydin Allah’a secde edin ve kulluk edin!
Yani; “Mademki böyle, Muhammed hevasından konuşmuyor, onun konuştukları vahiydir ve siz Allah’ı gerçeğiyle tanıdınız… Haydin öyleyse… Eğlenceyi, inadı, ahmaklığı bırakın ve hemen secde edin…”
SECDE: Teslim olma, boyun eğme anlamında kullanılan “secde” sözcüğünün vaz’ı [ilk ortaya çıkışı], “devenin sahibini üstüne çıkarması için boynunu kösmesi [eğmesi]” ve “meyve yüklü hurma dallarının, sahibinin rahat uzanıp toplamasına elverişli olarak eğilmesi” anlamındadır. Daha sonra sözcük “ülke krallarının bastırdıkları para üstündeki kabartma resimlere tebaanın baş eğerek bağlılık göstermesi” anlamında kullanılmıştır. (Lisanü’l-Arab; c: 4, s: 497)
Bütün bunlar, “secde” sözcüğünün “kişinin bilinçli olarak bir başkasına -kendisinden daha güçlü olduğunu kabul ederek- teslim olması, boyun eğmesi, onun otoritesi dışına çıkmaması” anlamına geldiğini göstermektedir. Kur’ân’da defalarca nakledilmiş olan “meleklerin Âdem’e secde etmeleri” de bu anlamdadır. Yani melekler [tabiat güçleri], kendilerinden daha güçlü olan Âdem’e [bilgili kimseye] boyun eğmiş ve teslim olmuşlardır.
Görüldüğü gibi, “secde” sözcüğünde “yere kapanmak” anlamı yoktur. Arapçada “yere kapanmak” eylemi “harur” sözcüğü ile ifade edilir. Nitekim bazı âyetlerde “harrû sücceden” diye geçer ki, bunun anlamı “secde ederek [teslim olarak] yere kapandılar” demektir.
“Teslim olarak yere kapanma” ifadesinin yer aldığı âyetler şunlardır:
Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi ona teslim olarak yere kapandılar. Ve [Yûsuf] : “Babacığım İşte bu durum, o rüyamın tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytân benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediğin şeye lutuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyandır. Yûsuf; 100.
İşte bunlar, Âdem’in soyundan, Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrahîm ve İsrail’in soyundan ve hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz peygamberlerden Allah’ın kendilerine nimetler verdiği kimselerdir. Onlar kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak ve secde ederek [teslimiyet göstererek] yere kapanırlardı. Meryem; 58.
Gerçekten Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman secde ederek yerlere kapanan ve Rabblerine hamd ile tesbîh edenler ve büyüklük taslamayanlar inanırlar. Secde; 15.
De ki: Siz ona [Kur’ân’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’ân] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve: “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” derler. Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’ân] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü] artırır. İsra; 107–109.
Bir de korkudan yere kapanmak vardır ki, bu secde değildir:
Ne zaman ki Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi ona konuştu. [Mûsâ] “Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana!” dedi. [Rabbi ona] dedi ki; “Beni sen asla göremezsin velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere kapandı [yığıldı] . Ayılıp kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, Sana döndüm [tövbe ettim] ve ben inananların ilkiyim” dedi. A’râf; 143.
Müminlerin namazda yere kapanmalarının nedeni, geçmişte bağlılığın ve teslimiyetin dışa vurulması yere kapanmak sûretiyle olduğu içindir. Müminler geçmişten gelen örfe göre Allah’a teslimiyetlerini bu sembolik davranışla göstermektedirler.
Secde sözcüğünün gerçek anlamı bu şekilde açıklığa kavuştuktan sonra Kur’ân’daki “secde” sözcüklerinin doğru anlaşılması daha da kolay olmaktadır.
Meselâ, aşağıdaki âyetlerde geçen “secde” sözcükleri, “bilinçli olarak bir başkasına -güçlü olması sebebiyle- teslim olunması, boyun eğilmesi” anlamdadır:
Hani bir zaman Yusuf, babasına “Babacığım, şüphesiz ben on bir yıldız Güneş ve Ay’ı gördüm. Onları bana secde ederken [boyun eğerken] gördüm” demişti. Yusuf; 4.
Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi ona teslim olarak yere kapandılar. Ve [Yusuf] : “Babacığım İşte bu durum, o rüyamın tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytân benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediğin şeye lutuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyandır. Yusuf; 100.
Babasının ve kardeşlerinin Yusuf’a secde etmeleri, ona teslim olmaları, yaşam düzenlerini onun kontrolüne verip onun otoritesi dışına çıkmamaları anlamına gelmektedir.
Ve bir zaman onlara “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve ‘Hitta [Günahlarımızı bağışla!] ’ deyin ve secde ederek [teslim olmuş olarak] kapıdan girin. Biz suçlarınızı bağışlayacağız, iyilere arttıracağız” denilmişti. A’râf; 161.
Buradaki secde, şehrin kapısında yere kapanmak değil, o şehrin otoritesine teslim olmak anlamındadır. Aynı konu Bakara 58 ve Nisa 154’de de konu edilmiştir.
Bilinçli olarak yapılan secdeden başka Kur’ân’da bir de teshirî [ister istemez yapılan] bir secde türü vardır ki, bu da insanın dışındaki diğer varlıkların Allah tarafından kendilerine kodlandığı şekilde hareket etmeleri ve zorunlu olarak işlevlerini yerine getirmeleri anlamında bir teslimiyet ve boyun eğmeyi ifade etmektedir.
Ve yerde ve göklerde olan kimseler ve gölgeleri ister istemez de sabah akşam yalnızca Allah’a secde ederler. Ra’d; 15.
Göklerde ve yerde olan dabbehden/canlılardan ne varsa ve melekler Allah’a secde ederler [boyun eğerler, teslimiyet gösterirler] ve onlar büyüklük taslamazlar. Nahl; 49.
Göklerde ve yerde olanların, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, tüm kıpırdayan canlıların/ hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini [boyun eğdiklerini, teslimiyet gösterdiklerini] görmüyor musun? Hacc; 18.
İBÂDET: Daha önce de açıklandığı için “İbâdet” kavramı üzerinde uzun uzadıya durulmayacaktır. Kısaca hatırlatmak için şu kadarı yeterlidir:
“العبادة - ibâdet” kelimesi mastar olup sözlükte “kulluk yapmak, kölelik etmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak, itaat etmek ve boyun eğmek” anlamlarına gelir.
Dinî terim olarak ise “Kulun sahibine/yaratanına karşı, sahibi/yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabullenip yerine getirmesi” demektir.
Dikkat edilmesi gereken husus, ibâdet’in Kur’ân’da bildirilen görevlerin tümünü kapsayan bir kavram olduğudur. Bu nedenle ibâdet, halk arasında yaygınlaşmış anlamıyla sadece oruç, namaz, hacc, zekât gibi birkaç amelden ibaret değildir. Meselâ Kur’ân’ı anlayarak okumak nasıl bir ibâdet ise, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak da bir ibâdettir.
Sonuç olarak bu âyetin net mesajı şudur: Verilen bilgiler ve kanıtlara göre aklını kullanırsan gerçeği görürsün. Gerçeği gör ve teslim ol, boyun eğ, sana verilmiş ödevleri yerine getir.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ