







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
SAD SÛRESİ’NE GİRİŞ
Adını 1. âyetteki ص [sâd] kesik harfinden ya da bu harfin temsil ettiği 90 sayısından alan ve kendinden önceki sûrelerin devamı niteliğinde bulunan Sâd sûresi’nde de –diğer Mekkî sûrelerde olduğu gibi– inanç esasları üzerinde durulmaktadır ve Kur’ân’ın kanıt gösterilmesiyle başlayan sûrede, müşriklerin Peygamberimize karşı muhalif tavırları dile getirilmiş ve eski tarihlerde yaşamış kavimlerin hayatlarından bazı kesitler verilmiştir. Ayrıca, Kur’ân’da önemli bir bölüm teşkil eden Âdem, İblis ve melekler ile ilgili kıssaya da ilk kez bu sûrede yer verilmiştir. Sûrenin sonunda ise, Peygamberimizin esas görevi vurgulanmıştır.
İNİŞ ZAMANI:
Bilindiği gibi, Peygamberimizin Mekke’de İslâm’ı açıkça anlatarak yaptığı davet, Kureyş’in ileri gelenleri arasında sarsıcı bir etki meydana getirmişti. Özellikle güçlü kişiliği ile herkes tarafından tanınan Ömer’in de İslâm’ı benimsemesi, Mekkeli kodamanları iyice telâşlandırmıştı. Sûrede müşriklerin telâşlarından bahsediliyor olması, sûrenin Ömer’in Müslüman olduğu dönemde indiği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
Kureyş ileri gelenlerinin içine düştüğü bu telâş, İmâm Ahmed, Neseî, Tirmizî, İbn-i Cerîr, İbn-i Şeybe, İbn-i Ebî Hatim ve İbn-i İshâk’ın eserlerinde yer alan nakillerde ise şöyle dile getirilmiştir:
Kureyş’in ileri gelenleri bir araya gelip aralarında istişâre etmişler ve yeğeni Muhammed (a.s) ile aralarını düzeltmesi için Ebû Tâlib’e arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü Ebû Tâlib öldükten sonra Hz. Muhammed’e (a.s) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, “Amcası hayatta iken, Muhammed’e dokunmaya cesaret edemediler; Ebû Tâlib öldükten sonra o’na saldırdılar” diye eleştirilmekten çekinmişlerdir.
Bu karar üzerine, Kureyş’in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebû Tâlib ile görüşmeye gitmişir. Heyetin içinde, Ebû Cehl, Ebû Süfyân, Umeyye b. Halef, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kâfirler vardı. Bu heyet doğruca Ebû Tâlib’in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber’i amcasına şikâyet ettiler ve ona şöyle dediler: “Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de o’nu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibâdet ederse etsin o’na dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülemesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın.”
Bunun üzerine Ebû Tâlib, Hz. Peygamber’i (s.a) yanına çağırarak o’na, “Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilâne bir anlaşmanın olup, bu çekişmenin sona ermesini istiyorlar” dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: “Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tâbi olur.”
Kureyş heyetine Hz. Peygamber’in (s.a) bu cevabı iletilince fena halde bozuldular ve bir süre ne cevap vereceklerini bilemediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, “Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız, ama o kelime nedir?” diye sordular. Resûlullah (s.a), “O kelime, lâ ilâhe illallâh’tır” diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti âniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek çıkıp gittiler.
Kureyş müşrikleri, İslâm’ın her gün biraz daha yayılması nedeniyle oldukça kızgın ve ne yapacaklarını bilemez bir haldeydiler. Ömer’in de Müslüman oluşu onları iyice perişan etmişti. İslâm’ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş’in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebû Bekr ise, değil sadece Mekke’nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azametli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Tarihçi İbn-i Sa‘d da, Tabakât adlı eserinde, bu olayın tümünü, sadece, “Bu, Ebû Tâlib’in son hastalığı değildi” ibaresi farkıyla yukarıdaki gibi anlatmıştır.Ona göre; bu olay, “Filân şahıs Müslüman olmuş, filân şahıs İslâm’a girmiş” şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vukû bulmuştur. Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş’in ileri gelenleri, Ebû Tâlib’e, Hz. Peygamber’i (s.a.) İslâm’ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşpeşe heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden biri de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Râzî, Nisâburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm’ı kabullendiği zaman Ebû Tâlib’e gitmiştir.
Sûrenin ilk âyetlerinde Kureyşli inkârcıların o günlerdeki telaş ve şaşkınlıklarına, Peygamberimize olan kibirli yaklaşımlarına değinilmektedir. Bu âyetlerden anlaşılmaktadır ki, kâfirler İslâm’ı Peygamberimizin görevini yapmasında bir eksiklik, bir yanlışlık görmelerinden dolayı reddetmemişlerdir. Atalarının dinlerini körü körüne takip eden bu kâfirler, esasında kendi içlerinden bir peygambere tâbi olmayı hazmedememişler ve Peygamberimizin davetine bu yüzden kin ve hasetle yaklaşmışlardır.
MEAL:
1–3. Sâd/90. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki, fakat o inkâr edenler bir gurur ve bölünme [muhalefet, ayrılıkçılık] içindedirler. Onlardan önce nice kuşakları helâk ettik Biz. Onlar da çağırıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi.
4–5. Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler.
6–8. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten, istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–
9–10. Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde yükselsinler!
11. (Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur!
12–13. Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût’un kavmi ve Eyke ashâbı [Şu‘ayb’ın kavmi] da yalanladılar. İşte onlar, hiziplerdir.
14. Onların hepsi, sadece elçileri yalanladılar. Bu sebeple azabım hakk oldu.
15. Ve bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar.
16. Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!”
17. Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla. Şüphesiz o, (Rabbine) çokça dönendi.
18. Gerçekten Biz dağlara boyun eğdirdik; akşam ve sabah [daima, her zaman] o’nunla birlikte tesbîh ederlerdi.
19. Kuşları da toplu olarak (o’na boyun eğdirmiştik). Hepsi o’na dönücü idi.
20. Biz o’nun mülkünü de pekiştirdik. Ve o’na hikmeti [yasayı] ve fasl-ı hıtabı [hakkı bâtıldan ayıran sözü söyleme imkânını] verdik.
21. Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı.
22–23. Dâvûd’un yanına girdiklerinde o, onlardan korkuvermişti. (Ona,) “Korkma! (Biz) iki hasımız [davacıyız] . Bazımız, bazımıza haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hakk ile hüküm ver, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına yönelt” dediler. (Birisi de) dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi [tartışmada beni yendi] .”
24. O [Dâvûd] dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı duru [has] hâle getirdiğimize kesin kanat getirdi ve anladı. Hemen Rabbinden (zulmeden kişi için) bağışlanma diledi, rükû ederek yere kapandı ve döndü.
25. Biz de o’nun için bunu bağışladık/Biz de onu bağışladık. İşte böyle! Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.
26. Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık] . O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla] . Hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.
27. Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline!
28. Yoksa iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi mi kılarız? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi kılarız?
29. (Bu,) temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.
30. Dâvûd’a Süleymân’ı da bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi.
31. Hani kendisine akşamüstü iyi cins ve rahvan atlar sunulmuştu;
32. “Ben, hayır [servet, çıkar] sevgisini, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim.” –Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.–
33. “Geri getirin onları bana!” (dedi). Hemen onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.
34–35. And olsun ki Biz Süleymân’ı da fitneye düşürmüştük [çeşitli badirelerden geçirerek saflaştırmıştık, olgunlaştırmıştık] . Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık. Sonra o, döndü; “Ey Rabbim! Beni koru [maddî ve manevî pislik bulaştırma] ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin” dedi.
36–38. Bunun üzerine Biz de, o’nun emriyle istediği yere yumuşacık akıp giden rüzgârı, şeytânları; tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini o’nun emrine verdik.
39. İşte bu, Bizim hesaba gelmez ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya vermeyip tut.
40. Şüphesiz ki o’nun için yanımızda bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.
41. Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Meşakkat ve acı ile bana şeytân dokundu [şeytân bana acı ve meşakkat dokundurdu] .”
42. “Ayağın ile topukla [yere vur, mahmuzla, yaya olarak hemen oradan uzaklaş] ! İşte yıkanılacak bir yer, soğuk içecek!”
43. Ve Biz o’na, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve tüm akıl sahipleri [kavrama yeteneği olanlar] için bir ibret olarak bahşettik.
44. “Ve eline bir tutam bitki al, onunla hemen, rızk aramak için sefere çık ve hanis olma [kararsız olma, doğrudan sapma, günah işleme] .” Gerçekten Biz o’nu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendir.
45. Güç ve basîret sahibi kullarımız İbrâhîm’i, İshâk’ı ve Ya‘kûb’u da hatırla!
46. Şüphesiz Biz onları Yurt düşüncesi saflığıyla saflaştırdık [arı-duru hâle getirdik] .
47. Ve şüphesiz onlar, yanımızda seçilmiş en hayırlı kimselerdendir.
48. İsmâîl’i, Elyasa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir.
49–52. İşte bu bir öğüttür/şereftir/hatırlatmadır. Şüphesiz ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri; içlerinde yaslanarak birçok meyve ve içecekler istedikleri ve de yanlarında hepsi de aynı yaşta bakışları dikililerin olduğu [gözleri karşılarındakinden başkasını görmeyen hizmetçilerin bulunduğu] kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır.
53. İşte bu, hesap günü için size vaat edilendir.
54. –Hiç şüphesiz ki işte bu, Bizim rızkımızdır; ona hiç tükenmek yoktur.–
55–56. İşte! Şüphesiz azgınlar için de en kötü dönüş yeri; kendisine yaslandıkları cehennem vardır. –O ne kötü yataktır!–
57. İşte o kaynar su ve irindir. Artık onu tatsınlar [tadıp dursunlar] !
58. Ve onun şeklinden çifter çifter diğerleri vardır.
59. İşte bunlar da sizinle birlikte atılırcasına giren bir gruptur. Onlara bir merhaba [rahat] yok. Şüphesiz onlar cehenneme sallandılar [atıldılar] .
60. Derler ki: “Hayır, asıl size merhaba yok. Onu [cehennemi] önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!”
61. Derler ki: “Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!”
62. Ve yine derler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız bir takım adamları niye göremiyoruz?
63. Biz onları alaya almıştık/aşağılamıştık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?”
64. Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması/davalaşması gerçektir.
65–66. De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım. Ve O bir tek ve kahredici, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan şeylerin Rabbi, çok güçlü, çok bağışlayıcı olan Allah’tan başka tanrı yoktur.”
67. De ki: “O, çok büyük, önemli bir haberdir.
68. Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
69. Onlar birbirileriyle tartışırken, benim mele-i A‘lâ’ya dair bir bilgim yok idi.
70. Ancak ben, evet ben apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor.”
71–72. Hani Rabbin bir zaman meleklere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım. Onu tesviye edip, rûhumdan kendisine üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın” demişti.
73. Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler,
74. İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden [görmezden gelenlerden] oldu.
75. (Allah,) “Ey İblis! O benim iki elimle/kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” buyurdu.
76. (İblis) dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
77. (Allah,) “Hemen çık oradan, artık sen kesinlikle racîmsin” dedi.
78. “Ve elbette lânetim [hayırdan uzak tutmam] , karşılık gününe kadar senin üzerindedir.”
79. (İblis,) “Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar beni bakıt [beni karşında tut, mühlet ver] ” dedi.
80–81. (Allah,) “Haydi sen belirli bir vakte kadar bakıtılanlardansın [karşıda duranlardansın/mühlet verilenlerdensin] ” buyurdu.
82. (İblis,) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım,
83. ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesnâ” dedi.
84. (Allah) buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum:
85. And olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.”
86. De ki: “Ben ona [Kur’ân’a] karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ben yükümlülük getirenlerden [kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan] de değilim.
87. O [Kur’ân] , bütün âlemler için bir zikirdir/bir öğüttür ancak.
88. Ve onun müthiş haberini bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz.”
TAHLİL:
1–3. Sad/90. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki, –fakat o inkâr edenler bir gurur ve bölünme [muhalefet, ayrılıkçılık] içindedirler– onlardan önce nice kuşakları helâk ettik Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi.
Sâd/90
Daha evvel, Kalem sûresi‘nin başında bulunan ن [nun] ve Kaf sûresi’nin başında bulunan ق [kaf] harfleri ile ilgili açıklamalarımızda “hurûf-ı mukattaa’” denilen kesik harfler hakkında bazı bilgiler vermiştik. İşte, bu sûrenin başındaki sâd harfi de “hurûf-ı mukattaa”dan biridir. Bize göre bu ص [sâd] harfi; ya Kur’ân’ın yapısı yönünden bir kod, ya bir sayı [90] , ya da uyarı harfidir.
ص [sâd] harfinin ne anlama geldiği ile ilgili olarak; “Mekke’deki bir denizdir”; “ölülerin diriltileceği denizdir”; “Allah’ın isimlerinden biridir”; “Kur’ân’ın isimlerinden biridir” gibi bazı yakıştırmalar yapılmışsa da, bu görüşlerin itibar edilecek, güvenilecek bir dayanağı mevcut değildir.
Diğer taraftan, klâsik kaynakların bir kısmında “sâd” harfiyle ilgili kıraat [okuyuş] farklılıkları dikkat çekmektedir ki, bu kıraat farklılıklarından bazısı “sâd”ı harf olmaktan çıkarıp fiil [emir] konumuna sokmaktadır. Bunun sonucu olarak da “sâd”, anlamlı bir sözcük hâline gelmektedir. Bu kıraatler ve bu kıraatlere göre “sâd”ın kazandığı anlamları Kurtubî şöyle sıralamıştır:
Ubey b. Ka‘b, el-Hasen, İbn-i Ebî İshâk ve Nasr b. Âsım tenvinsiz olarak د [dal] harfi esreli صاد [sâdi] diye okumuşlardır. Buna göre صاد يصادى [sâdi, yusadî=karşı çıktı, karşı çıkar] dan gelmektedir. Sadâ [yankı] sözcüğü de buradan gelmektedir. Buna göre sâdi emrinin manası, “sen amelinle Kur’ân’a karşılık ver” demektir. Yani, sen amelinle ona karşı dur, amelinle ona karşılık ver. Emirlerinin gereğini yap, yasaklarından uzak dur” demektir.
Nehhâs ise bunun anlamının, “Kur’ân’ı oku ve onu okumaya kalkış” olduğunu söylemiştir.
Îsâ b. Ömer ise صاد [sâde] diye “dal” harfini üstün olarak okumuştur. Bu okunuşun da üç türlü açıklaması vardır: Birincisine göre bu “oku” anlamında olur, ikincisinde arka arkaya iki sakin [sesi olmayan harf] gelmesi dolayısıyla üstün okunmuş olabilir. Üçüncüsü ise yemin harfi kullanılmaksızın yemin olması dolayısıyla nasb ile gelmesidir. Bir kimsenin, Allâhe le-ef‘alenne [Allah’a yemin ederim ki mutlaka yapacağım] demesine benzer.
Bunun iğra/teşvik olmak üzere üstün olarak okunduğu da söylenmiştir. Buna göre sözcüğün anlamı fiil olarak, “avladı” şeklindedir.
Anlamının, “Muhammed, insanların kalplerini kendisine iman edinceye kadar avladı ve kendisine meylettirdi” olduğu da söylenmiştir.
Yine İbn-i Ebî İshâk, د [dal] harfini esre ve tenvinli olmak üzere sâdin şeklinde, yemin harfinin hazfedilmiş olması esasına göre mecrur okumuştur. Ancak bu okuyuş hoş bulunmamıştır. Söylenme imkânı bulunamayan seslere ve daha başkalarına benzetilmiş olması da mümkündür.
Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki
Bu sûre de kasem cümlesiyle başlamıştır ve 1. âyet kasem cümlesinin “kasem bölümü”dür. “Kaseme cevap bölümü”nün hangi âyet olduğu ise, mevcut âyet sıralamasına göre tartışılacak durumdadır. Çünkü sûrenin 2. âyetinin başında bulunan bel [fakat bilakis] edatı, bu âyetin, kasem cümlesinin, “kaseme cevap bölümü” olmasına engel teşkil etmektedir.
Anlatılan bir meseleyi, anlam bakımından tam tersine çevirmek için kullanılan بل [bel] edatı Arapça’da durup dururken kullanılmaz. Bu edat, kendisinden evvelki yargıyı bozar ve yeni bir yargı ortaya çıkarır. Mevcut âyet sıralamasında ise böyle bir şey söz konusu değildir ve بل [bel] edatı yapılmış yemini bozmaya yaramamaktadır.
O halde, kasem cümlesinin “kaseme cevap bölümü”nün, 2. âyetten başka bir âyet olması gerekmekte ve 2. âyetteki بل [bel] edatı 1. âyetin değil, başka bir âyetin yargısını nakzetmektedir. Bu durumda, kasem cümlesi, tabiri caizse askıda kalmış olmaktadır. Zira, gramer kurallarına göre kasem cümlesinin “kaseme cevap bölümü”nün, “kasem bölümü”nün hemen arkasında olması gerekir.
Hatırlanacak olursa aynı mesele Kaf sûresi’nde de karşımıza çıkmış ve orada kasem cümlesinin “kaseme cevap bölümü” olabilecek âyetleri sûre içinde araştırmıştık.
Mevcut meal ve tefsirlerde bu ciddî sorunu yine görmezden gelinmiş ve ne kaseme ne de “bel” edatına dikkat edilmiştir. Konu geçiştirildiği için sûrelerin anlaşılırlığı da tartışılır hâle gelmiştir.
Tebyînu’l-Kur’ân/İşte Kur’ân’ın “Sunuş” bölümünde açıkladığımız gibi; elimizdeki mushafın sûre ve âyet sıralaması sahabe tarafından, kendi anlayışlarına göre yapılmıştır.
Bu yapılandırmada ne Allah’ın bir emri, ne de Peygamberimizin bir öngörüsü söz konusudur. Bu, mevcut Mushaf sıralamasının herhangi bir bağlayıcılığı bulunmadığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla burada da meselenin çözümü için, kasem cümlesinin “kaseme cevap bölümü”nü teşkil edebilecek âyet, sûredeki diğer âyetler arasında araştırılmalıdır. Sûre baştan sona tarandığı zaman, yapısal özellik itibariyle kaseme cevap olabilecek âyetin; 3., 14., 54. veya 64. âyetlerden birisinin olabileceği görülmektedir.
Bu âyetlerle aşağıdakiler gibi kasem cümleleri oluşturmak mümkündür:
1. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki,
3. onlardan önce nice kuşakları helâk ettik Biz. Onlar da çağırıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi.
1. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki,
14. onların hepsi elçileri yalanladılar. Bu sebeple azabım hakk oldu.
1. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki,
54. işte bu, bizim rızkımız; ona hiç tükenmek yoktur.
1. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki,
64. şüphesiz ki bu; ateş ehlinin birbiriyle tartışması hakktır.
Bize göre kasemin cevabı 3. âyettir. Zira diğer âyetler, bulundukları pasajlardaki söz akışına uyumludurlar. 3. âyet dışındaki âyetlerin, “kaseme cevap bölümü” olarak 1. âyetin hemen arkasına taşınmaları hâlinde, bulundukları pasajların anlamları bozulmaktadır. Dolayısıyla bu âyetleri başka bir yere taşımanın gereği yoktur.
1. âyetteki kasemin cevabının hangi âyet olduğu konusu, birçok âlim tarafından tartışılmıştır. Mehdevî ve Ferrâ 3. âyeti kasemin cevabı olarak tercih etmişler, İbn-i Enbarî ise kasemin cevabının “sâd” olduğunu söylemiş, ama 3. âyetin de kasemin cevabı olmasında bir sakınca olmadığını belirtmiştir. Bunlardan başka kasemin cevabı olarak, Ahfeş 14. âyeti, Kisaî 64. âyeti öngörmüş, 54. âyeti de kasemin cevabı olarak kabul edenler olmuştur. Katâde ise, kasemin cevabının hazfedildiğini söylemiş ve cevabı şöyle takdir etmiştir: “Sen peygamberliğinde doğrusun, sana söylenen gerçektir, o vaat ve tehdit mutlaka yerini bulacaktır.”
Bizim görüşümüz doğrultusunda 3. âyetin kasemin cevabı olarak kabul edilmesi durumunda, sûrenin başındaki 3 âyetin dizilimi aşağıdaki gibi olmaktadır:
1–3. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki, onlardan önce nice kuşakları helâk ettik Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. Aksine o inkâr edenler bir gurur ve bölünme içindedirler.
Bu âyet dizilimine göre, sûre, hatırlatan, öğüt olan şerefli Kur’ân’ın tanıklığı ile ifade edilmiş bir kasem cümlesi ile başlamaktadır. Bu kasem cümlesi Mekkeli kodamanlara ciddî bir tehdit konumundadır. Kasemin cevap bölümünde geçen onlardan önce nicelerini ifadesinin ayrıntıları, hatırlanacak olursa, bu sûreden evvelki sûrelerde anlatılan geçmiş kavimlerin yaşantıları ve âkıbetleri arasında da konu edilmişti.
ZİKR’İN MANASI:
Âyetteki الذّكر [zikr] sözcüğünün üç anlamda değerlendirilmesi mümkündür:
1) Zikr: “Şeref, kıymet.”
Araplar bir kimsenin şanını, şöhretini ve kıymetini anlatmak için zikr sözcüğünü kullanırlar. Kur’ân’da da zikr‘in bu anlamda kullanıldığı birçok âyet vardır:
Hiç kuşkusuz size, öğüdünüz/şan şerefiniz içinde olan bir kitap indirdik. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacak mısınız? (Enbiyâ/10)
Ve o [Kur’ân] , senin için de, kavmin için de gerçekten bir öğüttür/şan şereftir, siz ondan sorgulanacaksınız. (Zuhruf/44)
Senin zikrini/şanını da senin için yüceltmedik mi? (İnşirah/4)
2) Zikr: “Anmak, hatırlatmak, öğüt.”
Bu anlama göre Kur’ân’daki ilkeler, hükümler, vaatler, tehditler, geçmiş toplumların yaşamlarındaki ibret alınacak kıssalar ve haberler hep zikr‘dir. Muhkemleri, müteşâbihleri ve kıssaları ile Kur’ân âyetlerinin hepsi ahlâkî öğütler içerdiği gibi, aynı zamanda da birer hatırlatmadır. Kur’ân’da daima ön plânda tutulmuş olan zikr [öğüt, hatırlatma] , insanların akıllarını başlarına alarak sadece Allah’a yönelmeleri içindir.
3) Zikr: “Dinin gereklerini anlatmak.”
Zikr sözcüğünün yukarıdaki anlamları içerdiğini göz önüne alarak, zikr sahibi Kur’ân ifadesini; “şanlı, öğütlü, din öğreten, ibret veren Kur’ân” olarak anlamak gerekir
Onlar da çağrıştılar
Bu ifade, “onlar, kendilerine dünyada azap geldiğinde, belâya tutulduklarında yardım görmek için feryat ettiler, yalvarıp yakardılar; çığlık kopardılar” anlamına gelmektedir. Zira, başlarına azap gelen kimselerin çağrışması; yardım umarak feryat etmeleri, çığlık atmaları şeklinde olur.
Ama artık kurtuluş vakti değildi
Bu ifade ise, “o vakit, onlar imana geldiler ama iş işten geçmişti. Onların bu imanları işe yaramamıştı” demektir. Kâfirlerin ilâhî azabı görüp hissettikleri zaman iman ve teslimiyetleri [iman-ı ye’s ve iman-ı be’s] , Kıyâmet sûresi’nde “Zoraki İman” başlığı altında açıklanmıştır. Rabbimizin bu konudaki mesajı aşağıdaki âyetlerde de görülebilir:
Nihâyet, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımızda hemen feryadı basıverirler. (Müminûn/64)
Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu] budur. İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar] . (Mümin/85)
4–5. Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler.
Âyetlerden anlaşıldığına göre kâfirlerin şaşkınlıkları, mantıksızlıkları yanında kıskançlıklarından da kaynaklanmaktadır. Aslında bu durum, Kur’ân’ın bir çok âyetinde bildirildiği gibi sadece Mekkelilerde değil, geçmiş toplumlarda da görülmüştür. Yani, Mekkeliler de geçmiş toplumlar gibi kendi içlerinden birisinin peygamberliğini hazmedememişlerdir. Kendi kavimlerinden ve aşiretlerinden olan Allah’ın Elçisi dünyevî ve insanî işleri bakımdan tıpkı kendileri gibidir. Bu sebeple Mekke kodamanları, o’na itaat edip, tekliflerine boyun eğmekten ar duymuşlar, Allah’ın elçiliğinin içlerinden o’na verilmesini, yani bu kıymetli özellik ile kendi aralarından o’nun seçilmesini kabul edememişlerdir. Kabul etmeme gerekçesi olarak ise Peygamberimizin bir insan oluşunu ileri sürmüşler ve demişlerdir ki: “O da bizim gibi bir beşerdir. Gerek nesebi bakımından, gerekse yemesi-içmesi, giyim kuşamı ve gündelik işleriyle meşguliyeti bakımından bize benzemektedir. Bu durumda, böyle yüce bir makamın ve üstün derecenin, içimizden o’na verilmiş olması nasıl düşünülebilir? Bu tuhaf, şaşılacak bir şeydir.”
Mekkeli kodamanların Peygamberimize karşı gösterdikleri bu tepki, başka bir çok âyette daha dile getirilmiş olup, bunlardan bir tanesi şudur:
Onlar Sözü [Kur’ân’ı/Allah’ın cehennemi dolduracağına dair kararını] hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? Ya da elçilerini tanıyamadılar mı da o’nu [kendilerine gelen elçiyi] inkâr ediyorlar? (Müminûn/68–69)
Diğer taraftan Mekkeli kodamanlar maddî şeylerden ibaret dünyalarında, tek bir failin kudretinin ve yapabileceklerinin bütün mahlûkatın korunmasına yetmediğini gördükleri için, kendilerine haber verilen görülmeyen âlemi de, görülenle kıyaslamışlar ve bu büyük âlemi korumak için, mutlaka her biri, bir tür korumayı üstlenmiş pek çok ilâhın bulunması gerektiği şeklinde bir kanaate saplanmışlardır. Böylece de, geçmişlerinde birçok başarıları olan, birçok yönden kendini yetiştirmiş bu birikimli kişiler, aklın ve fıtratın reddettiği şirk üzerinde ittifak etme ayıbına düşmekten kurtulamamışlardır. Batağa saplanmış bu mantık yürütme tarzlarıyla, bir de hayret göstererek, “İnsanlar asırlardan beri birden çok ilâha inanmış iken, içlerinden bir kişinin ortaya çıkıp da halka bir tek ilâha inanılması gerektiğini söylemesi şaşılacak şeydir!” demişlerdir.
Oysa asıl şaşılması gereken, farklı bir boyuttan farklı bir yaratığın veya başka bir toplumdan hiç tanımadıkları, aynı kültürü paylaşmadıkları birinin peygamber olarak gönderilmesidir. Zira gönderildiği toplumun bireyleri ile aynı özden olmayan, onlarla aynı duyguları paylaşmayan, onların problemlerini bilmeyen birinin o topluma peygamber olarak gelmesinin bir mantığı ve yararı olamaz. Akla ve mantığa uygun olan, uyarıcının [peygamberin] kendileriyle aynı kuşaktan olması, onların kavramlarını, alışkanlıklarını, geleneklerini, hayatlarının detaylarını bilmesi, onlarla aynı dili konuşmasıdır ki karşılıklı ilişki içine girilebilsin ve işlevini yerine getirebilsin. Casusların seçiminde bile aynı kural geçerlidir; eğer gönderileceği ülkede yetişmiş biri bulunamıyorsa, casusluk yapacak kişiye o ülkenin ve insanlarının konuştukları dilden başlanarak bütün özellikleri ayrıntılarına varıncaya kadar öğretilir. Ancak böyle bir ilişki sayesinde uyarıcı [peygamber] , insanların nasıl düşündüklerini; ne hissettiklerini; içlerinde neler dolaştığını; ne gibi eksiklikler ve zaaflarla mücâdele ettiklerini; ne tür eğilimleri, arzuları, istekleri olduğunu; hangi işe, hangi çabaya güçlerinin yettiğini, hangilerine yetmediğini; ne gibi problemlerle karşı karşıya bulunduklarını; nelerin etkisinde kaldıklarını; nelere karşı hassas olduklarını… bilebilir ve o topluma yararlı olabilir. İki yönlü [hem insanlar bakımından hem de peygamber bakımından] başarı buna bağlıdır.
TEVHİD:
5. âyette, “birçok ilâhın bir tek ilâha indirilmesi” ifadesi ile yer alan tevhîd inancı, bütün kâinatın temelini oluşturan en önemli ve en başta gelen ilkedir. İnsan hayatı ve dolayısıyla toplum düzeni ancak bu ilke ile huzura kavuşur. Aksi hâlde bireysel hayatlarda ve toplumsal düzenlerde huzurun olabilmesi mümkün değildir. İşte bu sebeple tevhîd inancının yerleştirilmesine özen gösterilmiştir. Tarihin her döneminde peygamberler tevhîd kavramı üzerinde son derece ısrarlı olmuşlar ve tevhîd inancının yerleşmesi yolunda amansız bir mücadele vermişlerdir.
Yüce Allah, daha önceki peygamberlerin öğretilerinde olmasına rağmen tevhîd inancında sonradan meydana gelen sapmaları düzeltmek, bu inanca karışan asılsız eklentileri çıkarmak, sapmaların en ileri boyutu olan mitolojik safsataları temizlemek üzere insanlığa son uyarıcı olarak Peygamberimiz Muhammed’i (a.s) göndermiş, o’na indirdiği Kur’ân’ı da tevhîd inancının berrak ve açık seçik kılavuzu kılmıştır. Başta Mekke’de inen âyetler olmak üzere, Kur’ân’ın tüm dokusuna nüfuz ettirilen tevhîd inancı, Rabbimizin bu konuya ne kadar önem verdiğini gösteren çok açık bir göstergedir.
Tevhîd inancının bütün gerekleriyle içselleştirilmesine bu kadar önem verilmesi, huzur ve mutluluğa ancak Allah tarafından evrene yerleştirilen fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasalarla uyum içinde yaşamakla kavuşulabileceğinden dolayıdır. “Birlemek” demek olan tevhîd, evrenin işleyişiyle ilgili yasalar ile insanın işlemesi gereken eylemlerin ortak yasasının aynı kaynak tarafından belirlendiğinin kabulünü ve bu ortak yasaya teslim olmayı ifade etmektedir. Evrenin insan dışındaki üyelerince doğrudan kabul edilen bu birlik yasası, insanın ancak bilinçli tercihi ve övgüye değer çabası ile kabullenilmesi gereken bir olgudur. Kur’ân, tüm insanlığı bu bilinçli tercihe, bu övgüye değer çabaya davet etmektedir.
Bu konuya 6–8. âyetlerin tahlilinde tekrar değinilecektir.
SİHİRBAZLIK, YALANCILIK İDDİASI:
İslâm güneşi karşısında temelsiz inançları ve sistemleri sarsılan, bu yüzden de ne yapacaklarını şaşıran kâfirler Peygamberimize karşı, aslında kendilerinin bile inanmadığı yalanlara dayanan bir propaganda savaşı başlatmışlardı. Ancak herkesin çok yakından tanıdığı Abdullah oğlu Muhammed’e yönelik itirazları ve “O sihirbazdır, çok yalancıdır” şeklindeki iftiraları fayda vermemişti. Gerek fiziksel ve zihinsel işkenceye maruz kalan yoksul ve güçsüzler, gerekse inandıkları için maddî kayıplara uğrayan zengin ve güçlüler, Müslüman olduktan sonra Peygamberimizin yanından ayrılmıyorlardı. Erkekler karılarından, kadınlar kocalarından, babalar oğullarından, oğullar babalarından ayrılmayı göze alıyorlar, hatta ana yurtlarından göçmeyi bile düşünüyorlar, ama hiçbir şey Müslümanları Peygamberimizin davetinden uzaklaştıramıyordu.
Bu duruma âdeta çıldıran Mekke kodamanları, –daha önceki sûrelerde de açıkladığımız gibi– kendi çıkarlarını korumak için gösterdikleri çabalara ilâve olarak kitleler arasındaki konumlarını da düşünerek, bu defa hacc mevsiminde Mekke’ye gelen kabileleri hedef aldılar ve propaganda faaliyetlerini onları da kapsayacak biçimde genişlettiler. Bu yola başvurmakla kitleler arasındaki konumlarını koruyabileceklerini ummaktaydılar. Peygamberimizin büyücü ve yalancı olmadığını bildikleri hâlde Mekke kodamanlarının, “Bu bir sihirbazdır, çok yalan söyleyen biridir” şeklindeki iftiralarının altındaki asıl sebep budur. Çirkin hesapları, hacc mevsiminde Mekke’ye gelenleri yeni dine ve Peygamberimize karşı şartlandırmak ve onların Peygamberimizin önderlik yaptığı gerçeğe meyletmelerini engellemekti.
Bu hususlar, tarihçi İbn-i İshâk tarafından şöyle anlatılmıştır:
Hacc mevsimi geldiğinde, Kureyş’in ileri gelenleri, yaşlı ve deneyimli olan Velîd ibn-i Muğîre etrafında toplandılar. Velîd onlara dedi ki: “Hacc mevsimi yaklaştı. Bu sezonda Arapların elçileri size geleceklerdir. Onlar şimdi Muhammed’in yaptıklarını duymuşlardır. Siz, o’nun hakkında görüş birliğine varın. Ayrılığa düşüp birbirinizi yalanlamayın. Sözleriniz birbiriyle çelişmesin.”
Onlar dediler ki: “Ey Velîd! Sen buyur söyle. Tutarlı bir görüş ortaya at da, biz de öyle söyleyelim.” Velîd, “Aslında siz söyleyin, ben sizi dinliyorum” dedi. Onlar dediler ki: “Kâhin diyelim.” Velîd, “Hayır. Allah’a yemin ederim ki, o kâhin değildir. Biz çok kâhin gördük. Bu, kâhinlerin uzaktan geldiği zannedilen, anlaşılmayan, kâfiyeli sözleri değildir” dedi. Onlar dediler ki: “Cinn çarpmış diyelim.” Velîd, “O deli değildir. Çok cinn çarpmış gördük, onları biliyoruz. Onun sözleri boğuk seslerine, insanların içlerine nüfuz etmelerine ve vesveselerine benzemektedir” dedi. Onlar dediler ki: “Şâir diyelim.” Velîd, “Bu şiir değil. Biz beyitleriyle, kıtalarıyla, açığı-kapalısı ve uzunuyla şiirin her çeşidini biliyoruz. O yüzden bu şiir değildir” dedi. Onlar, “Büyüdür diyelim” dediler. Velîd, “Büyücüleri de büyülerini de çok gördük. Bu, onların üfürüklerine ve düğümlerine benzememektedir” dedi. Bunun üzerine onlar, “Velîd ya ne diyelim?” diye sordular. Velîd, “Allah’a yemin ederim ki, o’nun sözünün bir tatlılığı var. Kökü sağlam biçimde oturmuştur. Dalları meyve vermiştir. Siz, o’nun hakkında ne söylerseniz söyleyin, mutlaka bu sözünüzün saçma olduğu ortaya çıkacaktır. Bu konuda söylenebilecek en yakın söz, ‘Bu adam bir büyücüdür. Büyü gibi etki eden bir söz söylüyor, böylece oğul ile babasını, kardeş ile kardeşini, koca ile karısını, insan ile akrabalarını birbirinden ayırıyor’ demenizdir” dedi. Bu konuda anlaşan Kureyş’in ileri gelenleri kalkıp gittiler. Hacc mevsiminde hacılar gelmeye başladığında insanların yollarına oturuyor, oradan gelip-geçen herkese Muhammed’in yaptıklarını anlatıp, o’ndan sakınmalarını söylüyorlardı…
6–8. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten, istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar benim Zikrimden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–
Ve içlerinden ileri gelenler…
Mekke’de yaygın olan görüşü, yani bir tek Allah yerine birçok ilâhın olması gerektiği düşüncesini devam ettirmek ve Peygamberimizin açtığı tevhîd bayrağını indirtebilmek için çeşitli girişimlerde bulunanlar, –yukarıda da belirttiğimiz gibi– Kureyş’in ileri gelenleri idi.
MELE’ [İLERİ GELENLER/KONSEY] :
“Dolmak” anlamına gelen ملئ [mil’] sözcüğünden türemiş olan ملاء [mele’] sözcüğünün esas anlamı, “dolu olan” [depo] demektir. Zaman içinde “reisler/başkanlar, bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri” için de mecâz anlamla mele’ denilir olmuştur. Bunlara mele’ denilmesinin sebebi, “kendilerinin ihtiyaç duyulan bilgi, deneyim ve anlayışla dolu” olmalarından, yani “boş adam” olmayışlarındandır. Sözcük bu anlamıyla Kur’ân’da 28 kez yer almıştır. Araplar, “ahlâk”a da mele’ derler.
Bu sözcük ileride ملائ اعلى [mele-i a‘lâ] olarak yine karşımıza çıkacak ve orada daha geniş olarak açıklanacaktır.
Mekke’nin bu zavallı mele’leri [ileri gelenleri] ; halktan, atalarından kalma geleneklerine bağlı kalmalarını, bilinen ilâhlarına tapmaya devam etmelerini, bu yeni çağrı ile ortaya konan ilkelere kulak asmamalarını, onunla ilgilenmemelerini istemektedirler. Çünkü bu konularla bizzat kendileri ilgilenecekler; halkın ilâhlarını, inançlarını, çıkarlarını en güzel şekilde kendileri kollayacaklardır. Bu Firavun tıynetli zatlara göre, yönetilenlerin düşünceleri, inançları, toplumsal davranışları olmamalı, insanlar sadece onlara kulluk etmelidirler.
Bu zihniyet tarih boyunca hiç yok olmamış ve inisiyatifi elde tutmak için kullanılan plânlar özde hiç değişmemiştir. Nitekim günümüzdeki zâlim yöneticiler de, kamuoyunu ilgilendiren meselelerde, halkı o konularla ilgilenmekten, o konularda düşünmekten alıkoymak için benzer yöntemler kullanmaktadırlar. Zira gayr-i meşru yönetimler varlıklarını ancak, kitleleri temelsiz plânlar ve lüzumsuz meseleler içinde boğarak sürdürebilirler. Halkın kendi sorunlarına eğilmeleri sonucunda gerçekleri görmeleri, bu zâlimlerin işine asla gelmemektedir.
Mekke’de o günlerde bu zorbaları bekleyen en ciddî tehlike; halkın, yeni gelmekte olan ilâhî mesaja kulak vermesidir.
Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik
SON DİN/BAŞKA DİN:
Âyetteki bu ifadeden anlaşıldığına göre, Peygamberimizin üzerinde titizlikle durduğu tevhîd inancına karşı Mekkeli müşriklerin ileri sürdükleri bahanelerden bir tanesi deاخر [ahar=son/başka] dinde böyle bir inancın bulunmadığı olmuştur.
Ahar sözcüğü, “son” ve “başka” anlamlarına gelmektedir. Buradaki anlamın, “son” olduğu kabul edilirse, son din tabiri ile “Hıristiyanlık” kastedilmiş olmaktadır. Müşrikler; “Son dinde de böyle bir tevhîd anlayışı yok, o dinde teslis var. Aynı bizim, Lat’ın, Menat’ın, Uzza’nın yağmur, bereket tanrısı, meleklerin de Allah’ın kızları oldukları yolundaki inançlarımız gibi, son dindeki inanca göre de İsa Allah’ın oğludur” diyerek tahrif olmuş, efsanelerle orijinalliğini yitirmiş olan Hıristiyanlığı kendilerine yakın görüp, İslâm’a karşı Hıristiyanlıktan medet ummaktadırlar.
Ahar sözcüğü, “başka” anlamında kabul edilecek olursa, Kureyş ileri gelenleri bu kez; “Muhammed’in, Allah’ı mutlak anlamda birleme [tevhîd] çağrısını şimdiye kadar hiç kimseden, komşu ülkelerdeki dinlerde de duymadık. Öyleyse o’nun bu çağrısı uydurma bir çağrıdan başka bir şey değildir” demiş olurlar. Gerçekten de o güne kadar, ne civardaki Hıristiyanlar, ne İran ve Irak’taki Mecusîler, ne de ataları ve o günkü Araplar, “Bir olan Allah’tan başka ilâh yoktur” dememişlerdir. Çevredeki değişik dinlere mensup insanlar da, Mekkeli müşrikler gibi türbelere yüz sürmekte, evlât sahibi olmak ve rızklarının artması gibi isteklerle çeşitli ilâhlara dua etmekte, adakta bulunmakta, kurban kesmekte ve feyz aldıklarına inandıkları bu ilâhların bütün sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Dolayısıyla Mekkeli müşriklerin, “Biz bunu başka bir dinde işitmedik” sözleri şu anlama gelmektedir: “Muhammed’in, ne bizim ilâhlarımızın ne de çevrede yaşayan insanların ilâhlarının, Allah’ın saltanatında hiçbir paylarının olmadığı ve tüm yetkinin Allah’ın elinde olduğu yolundaki sözleri, bugüne kadar hiç kimsenin söylemediği uydurma bir iddiadır. Yani, atalarımızdan duymadığımız ve başka dinlerde de olmayan tevhîd inancının bâtıl olması gerekir.”
Zikir [öğüt] aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?
Bu ifadeden açıkça anlaşılmaktadır ki, peygamberlik gibi yüce bir makamın, yüksek bir derecenin, Muhammed gibi fizikî yapı olarak diğer insanlardan bir farkı bulunmayan birine verilmesi, Mekkeli müşriklerin hiç anlayamadıkları ve hazmedemedikleri bir şeydir. Çünkü bu söz, istifham-ı inkârî olup, “peygamberlik o’na verilmemeliydi” anlamına gelmektedir. Onlara göre, bir insanın ulaşabileceği en yüksek derece olan peygamberlik, eğer bir insana ve içlerinden birine verilecekse, bu kişi insanların en şereflisi olmalıdır. Muhammed ise zengin olmadığı, başkaca makam ve sosyal imkânlara da sahip bulunmadığı gerekçesiyle onların nezdinde insanların en şereflisi ve kıymetlisi değildi. Dolayısıyla peygamberliğin o’na verilmemesi gerektiği kanaatindeydiler. Şerefin ancak mal, makam ve taraftar ile elde edilebileceğini sanan bu zavallılar, sıradan bir insanın da şerefli olabileceğini kabul edememekteydiler.
Kâfirlerin Peygamberimize karşı olan bu tutumları başka âyetlerde de dile getirilmiştir:
Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız” dediler. De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?” Ve insanlara hüdâ [yol gösterme] gelince, kendilerinin iman etmelerine engel olan sebep sadece, “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleridir. De ki: “Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.” (İsrâ/90-95)
Kâfirlerin bu ölçüleri, yöntemleri ve değer yargıları günümüzde de değişmemiştir. Mekkeli inkârcıların maksatlarının ne olduğu Rabbimiz tarafından şöyle açıklanmıştır:
Bilakis, Ben bunları da babalarını da kendilerine hakk/gerçek ve açıklayıcı bir elçi gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim. Ve hakk/gerçek kendilerine geldiği zaman onlar, “Bu bir büyüdür ve biz onu inkâr ediyoruz” dediler. Yine onlar, “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/29-32)
Müşriklerin yukarıdaki âyette geçen iki şehir ifadesi, “Mekke” ve “Tâif”i işaret etmektedir. Çünkü onların ileri gelenleri, yönetimi ellerinde bulunduran kodamanları, bu iki şehirde yaşamaktadırlar. Bu tipler, gelen her yeni peygamberin davetini duyduklarında eskiden beri aynı tepkiyi vermişler ve hemen din yolu ile liderliklerini korumaya ya da lider değillerse onu elde etmeye kalkmışlardır. Bu iki şehrin kodamanları da Yüce Allah’ın bilerek Muhammed’i peygamber seçtiğini, yalnız o’nun bu işe lâyık olduğunu bildiklerinden, Allah’ın rahmetinin hazinelerini o’na açtığını duyduklarında hem kıskançlıklarından kudurmuşlar, hem de iktidarlarının sarsılacağı düşüncesiyle büyük bir endişeye kapılmışlardır.
Müşriklerin Peygamberimize karşı uyguladıkları yöntem, –daha evvel Kamer sûresi’nde görüldüğü gibi– Sâlih peygamber için de kullanılmıştı:
Semûd da o uyarıları yalanladılar: “Bizden bir tek insana mı, o’na mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz” dediler. “Zikir/öğüt, aramızdan o’na mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır.” (Kamer/23–25)
Müşriklerin hiç değişmeyen bu tutumları, ileride Nûh peygamberle halkı arasında geçen olaylarda tekrar karşımıza çıkacaktır:
And olsun ki Biz, Nûh’u da kavmine elçi gönderdik. Sonra o, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Hâlâ takvâlı davranmayacak mısınız?” dedi. Bunun üzerine, kavminden kâfir ileri gelenler, “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah isteseydi, kesinlikle melekleri indirirdi. Biz evvelki atalarımızda bunu duymadık. Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir adamdır. Öyle ise, bir süreye kadar o’nu umutla bekleyin” dediler. (Müminûn/23–25)
Tahlilini yaptığımız pasajda, kâfirlerin dikkat çekilmiş özelliklerinden biri de kıskançlıklarıdır. Tarihçi İbn-i İshâk, onların bu kıskançlıkları hakkında şunları nakletmiştir:
Ebû Süfyân ibn-i Harb, Ebû Cehl ibn-i Hişâm ve Zühre oğulları’ndan müttefiki Ahnes ibn-i Şüreyk İbn-i Amr ibn-i Vehb es-Sakafî evinde namaz kılmakta olan Peygamberimizi (salât ve selâm üzerine olsun) dinlemek için çıkıp gittiler. Her biri kendisine uygun bir yer bulup dinlemeye koyuldu. Kimsenin kimseden haberi yoktu. Bütün gece boyunca şafak atana kadar o’nu dinlediler. Tanyeri ağarınca ayrılıp gittiler. Yolda karşılaştılar. Birbirlerini kınadılar. “Bir daha böyle yapmayalım. Eğer milletin alt tabakasından bazıları sizi böyle yaparken görürlerse bu onları etkiler” deyip ayrıldılar. İkinci gece de tekrar herkes gelip yerini aldı. Yine o’nu dinlemeye koyuldular. Sabah olana kadar o’nu dinlediler. Tan yerinin ağarması üzerine dağıldılar. Yolda yine karşılaştılar. Birbirlerine önceki gün söylediklerinin aynısını söylediler. Sonra ayrılıp gittiler. Üçüncü gece olunca yine herkes eski yerini aldı. Bütün bir gece o’nu dinlediler. Tan yeri ağarınca oradan ayrıldılar. Yolda tekrar karşılaştılar. Birbirlerine, “Bir daha böyle bir iş yapmayacağımız üzerine anlaşmadan buradan ayrılmayacağız” deyip bu konuda anlaştılar. Sonra ayrılıp gittiler… Sabah olunca Ahnes ibn-i Şüreyk bastonunu aldı, kalktı. Ebû Süfyân’a gitti. Ebû Süfyân evindeydi Ahnes, “Ey Ebû Hanzala! Muhammed’den duydukların hakkındaki görüşün nedir? Söyle bakalım” dedi. Ebû Süfyân dedi ki: “Ey Ebû Sa‘labe! Allah’a yemin ederim ki, bildiğim ve anlamını anladığım şeyler işittiğim gibi, anlamını anlamadığım ve ne demek olduğunu çıkaramadığım şeyler de duydum.” Ahnes dedi ki: “Yemin ettiğin Allah’a ben de yemin ederim ki, ben de öyleyim! Ahnes daha sonra oradan ayrıldı. Ebû Cehl’e gitti. Onu da evinde buldu. “Ey Ebû Hakem! Muhammed’den duydukların hakkındaki kanaatin nedir?” diye sordu. Ebû Cehl, “Ne işitmişim?” diye söze girdi, “Biz Abdulmenaf oğulları ile şan-şerefte yarışıyorduk. Onlar yedirdiler biz de yedirdik, onlar taşıdılar [yüklendiler] , biz de taşıdık [yüklendik] , onlar verdiler biz de verdik. Nihâyet her alanda onlarla eşit biçimde atbaşı gidiyorduk. Yarışan iki süvari gibiydik. Onlar tam bu sırada, “Gökten kendisine vahiy gelen bir Peygamberimiz var” dediler. Buna ne zaman ulaşacağız? Allah’a yemin ederim ki, asla o’na inanmayacak ve o’nu doğrulamayacağız! Bunun üzerine Ahnes kalktı ve çekip gitti…
Bu tarihî belgeye göre, Mekkeli müşriklerin tavrı kıskançlıktan başka bir şey değildir. Ebû Cehl, üç gün boyunca mücâdele ettiği ve her defasında yenik düştüğü gerçeği, kıskançlığından ötürü kabul edememiştir! Peygamberimizin hiç kimsenin ulaşmasına imkân bulunmayan yüce bir makama ulaşması, Ebû Cehl gibi diğer Mekkeli ileri gelenlerin de kıskançlık ve hasetlerini çekmiştir.
Yukarıdaki âyetler, tarihçi İbn-i İshâk’ın, bu sûrenin “Giriş” bölümünde aktardığımız nakilleri dikkate alınarak değerlendirilirse hayalimizde şu manzara canlanır: Peygamberimiz tarafından susturulan Kureyş ileri gelenleri birbirlerine, “Haydi yürüyün, ilâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten arzu edilen bir şeydir! Yani, Muhammed’in gayesi, dinini anlatmak değil, aksine bize hâkim olup, çoluk çocuğumuz hakkında istediği gibi hükmetmektir. O nedenle Muhammed’in işini bitirmek için başka bir çareniz yok. İşte sizden beklenen budur” diyerek, Ebû Tâlib’in evindeki toplantıdan ayrılmışlardır.
Aksine onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler,
Bu ifade ile kâfirlerin davranışlarının esas sebebi ortaya konmuştur. Çünkü bu ifade, onların ileri sürdükleri reddetme gerekçelerinin tümünün aslında birer bahane olduğu anlamına gelmektedir. Yüce Allah’ın, Onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler ifadesinin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: “Onlar seni değil Bizi yalanlıyorlar. Senin doğruluğundan asla şüphe etmiş değillerdir. Fakat sen, gönderdiğim Zikr doğrultusunda, emir olunduğun gibi onlara tebliğ edince, hemen şüphelenmeye başladılar. Oysa daha önce senin doğruluğun hakkında tereddütsüz yemin ediyorlardı.”
Gerçekten de Mekkeli kodamanların ileri sürdükleri şüphelerin tamamı tutarsız birtakım sözlerden ibarettir. Buna karşılık Muhammed’in (a.s) doğruluğunu gösteren deliller ise, apaçık ve kesindir. Dolayısıyla kâfirlerin, Muhammed’in (a.s) peygamberliğini doğrulayan delillerin doğruluğunu ve o’nun peygamberliği hususunda ileri sürdükleri bahanelerin tutarsızlığını görmemeleri mümkün değildir. Ama onların asıl kuşkuları, “zikr” diye ifade edilen Kur’ân’dır. Kur’ân’ın, insan sözleri ile mukayese kabul etmeyen ifadesi ve ortaya koyduğu gerçekler onları şaşırtmaktadır. Ancak onlar yine de Kur’ân’ın Allah katından geldiğine inanmamaktadırlar.
Mekkeli kodamanların bu inkârları, En‘âm sûresi’nde biraz daha ayrıntılı olarak yer almıştır:
Biz onların söylediklerinin seni mutlaka üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama o zalimler Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar. Elbette ki senden önce de peygamberler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. (En‘âm/33-34)
…aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.
Kur’ân hakkında şüphe duyan kâfirler, bu ifade ile doğrudan azap tehdidiyle yüz yüze getirilmişlerdir. Bu ifadenin takdiri şöyle yapılabilir: “Onlar, Ben onlara azabımı tattırmadığım, onları özgür bıraktığım için sağlıklı bir şekilde olayları araştırmayı, sağ duyulu yaklaşmayı ve tefekkürü terk ettiler. Eğer onlar o azabı tatmış olsalardı, böyle davranmazlardı. Şimdilik azaptan uzakta bulunuyorlar. Ama onu bir tattılar mı artık böyle bir şeyi asla söylemezler. Çünkü o zaman onlar her şeyi anlayacaklardır. Onlar da eski kavimler gibi çağrışacaklar, ama iş işten geçmiş olacaktır.”
Bilindiği gibi Peygamberimiz onlara, küfürlerinde ısrar etmeleri hâlinde başlarına ilâhî azabın geleceğini ihtar etmekte idi. Fakat küfürlerindeki ısrara rağmen azabın hemen gelmemesi, Muhammed’in (a.s) doğruluğu hususunda kâfirleri şüpheye düşürüyordu. Bu durum Kur’ân’da Enfâl sûresi’nde şöyle anlatılmıştır:
Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman, “Şüphesiz işittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, evvelkilerin efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi. Bir vakit de, “Ey Allahım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi. Hâlbuki sen içlerinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfâl/31–33)
Şüpheci kâfirlerin azapla tehdit edilmelerinden sonra Yüce Allah, onların arasından Abdullah oğlu Muhammed’i, Kendisine peygamber olarak seçmesini çok görmelerine karşılık, verdiği cevaba, onlara bir soru yönelterek başlamıştır:
9–11. Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde yükselsinler! (Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur!
Bu âyetler, kâfirlerin, “Muhammed’in dışında, Allah’ın peygamber olarak göndereceği başka kimse yok muydu? Zikr ine ine o’na mı indi?” şeklindeki tepkilerine verilen bir cevaptır. Bu cevabın takdiri şöyle yapılabilir: “Bunlar ne zamandan beri yetki sahibidirler ki, peygamber gönderme konusunda ileri geri konuşuyorlar; kimin peygamber olarak gönderilmesi gerektiğine burunlarını sokuyorlar. Peygamber göndermek yetkisi ve gücü, yerin ve göğün hükümranlığı elinde olanındır. Şayet onların böyle bir iddiaları ve güçleri varsa buyursunlar sebeplerin içinde yükselsinler [yerin göğün hükümranlığını ele geçirsinler] !Yani, göklere, yere ve bu ikisi arasında bulunan varlıklara el koysunlar, Allah’ın hazinelerine hükmetsinler. O zaman peygamberi onlar gönderir ve dilediklerini peygamber yaparlar.”
Kureyş ileri gelenlerinin ikide bir tekrarladıkları, peygamberlik makamına Kureyş’in zengin ve güçlü kişilerinden birinin değil de, neden Muhammed’in lâyık görüldüğüne dair sözleri, Kur’ân’da çeşitli yerlerde zikredilmiştir:
De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcama endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız” Ve insan çok cimridir. (İsrâ/100)
Yine onlar, “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/31–32)
Ve and olsun bunlar, bela ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar. Seni gördükleri zaman da, “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şâyet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler! (Furkân/40–42)
BÜYÜK MUCİZE: MEKKE’NİN FETHİNİN MÜJDELENİŞİ:
11. âyetin, (Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur, şeklindeki ifadesi, kâfirlerin aslında zavallılardan başka bir şey olmadıklarını bildirmektedir.
Bunun iki türlü anlaşılması mümkündür:
A) Onlar akıllı düşünememiş, ortaya belge sunamamış olduklarından fikir tartışması sonucunda yenik düşmüş, rezil olmuş bir gruptur.
B) Onlar çeşitli gruplardan meydana gelmiş derme çatma, çok zayıf bir ordudur; dolayısıyla bozguna uğratılacaklar ve sahip olduklarını koruyamayacaklardır.
Âyetteki burada ifadesi ile onların inkâr ettikleri yerde hezimete uğrayacakları vurgulanmaktadır ki, o yer Mekke’dir. Yani âyette, “Bunlar yine aynı şehirde mağlûp olacaklardır. Onlar belki Allah’ın Elçisi‘ni hor ve hakir görerek reddediyorlar ama öyle bir zaman gelecek ki, kendilerini Peygamber’in ayakları altında bulacaklardır” denilmekte ve bize göre Mekke’nin fethine işaret edilmektedir.
Hatırlanacak olursa 11. âyetin mesajı farklı sözcükler ve farklı üslûpla Kamer sûresi’nde de verilmişti:
Sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda [kayıtlarda, kitaplarda] sizin için bir berâet [kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman] mi var? Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz” mu diyorlar? Yakında o topluluk bozulacak [hezimete uğrayacak] ve arkalarını dönerek kaçacaklardır. (Kamer/43–45)
Allah ve elçilerinin düşmanları, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, imkânları ne kadar geniş olursa olsun, sonuç olarak “bozguna uğramış bir ordu” durumuna düşmeye mahkûmdurlar. Onlar bir süre için yeryüzünde zorbalıkla hâkimiyetlerini sürdürseler de, er-geç Allah’ın âyette tasvir ettiği duruma düşeceklerdir. Bu zorbaların Kur’ân inmeden önceki türdeşlerinden bir kısmı, Yüce Allah tarafından sonraki âyetlerde sıralanmıştır. Ne var ki, bu zorbaların Kur’ân indikten sonraki örneklerinin de araştırılarak İslâm güneşi karşısında nasıl perişan olduklarının ortaya konmasında büyük yararlar vardır. Meselâ, “Haçlı orduları” diye adlandırılan ve onlarca ülkeden, yüzlerce kavimden oluşmuş ordular, Çanakkale savaşı’ndaki karma askerlerden müteşekkil ordular ve Kurtuluş savaşı’nda karşımıza çıkan “yedi düvel”e ait ordular, bu âyetlerin medlûlüne kanıt gösterilecek en belirgin örneklerdir.
12–14. Onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût’un kavmi ve Eyke ashâbı [Şu‘ayb’ın kavmi] da yalanladılar. İşte onlar, hiziplerdir. Onların hepsi, sadece elçileri yalanladılar. Bu sebeple azabım hakk oldu.
Bu âyetlerde Mekkeli müşriklere, kendilerinden evvel akılsızlık etmiş ve cezaya çarptırılmış bir takım toplumlar örnek gösterilerek, benzer cezaların kendilerine de verileceği yolunda uyarıda bulunulmaktadır. Kureyş’ten önce yaşamış ve yukarıdaki âyetlerde sadece altı tanesinin ismi verilmiş olan hiziplerin örnekleri, aslında Mekkeli müşrikler için iyiden iyiye bir tehdit mahiyetindedir.
Âyette Firavun için kullanılan kazıklar sahibi tanımlaması, daha önce Fecr sûresi’nde de kullanılmıştır. Arapça’da eski bir Bedevî terimi olarak kullanılan kazıklar sahibi deyimi mecâzen, “güçlü bir otorite”yi yahut “sarsılmaz, yıkılmaz bir güc”ü ifade etmektedir. O dönemde bir Bedevî çadırının büyüklüğü, sahibinin gücüne göre değiştiği ve bir çadırı ayakta tutan kazıkların sayısı o çadırın büyüklüğü ile doğru orantılı olduğu için, güçlü bir kabile reisi çoğu zaman, “sayısız direkler üstünde duran çadırın sahibi” olarak tanımlanmakta idi.
Deyimin, “statü” ve “güc”ü temsil eden bu mecazi anlamı doğrultusunda, kazıklar sahibi Firavun ifadesinden; “Firavun’un çok güçlü olduğu”; “Firavun’un ordusunun büyük ve donanımının ihtişamlı olduğu, dolayısıyla bu donanımın korunduğu çadırların da ihtişamlı [büyük, çok kazıklı] olduğu”; “Firavun’un ordusunun konakladığı yerde çok fazla kazık kullanıldığı, çünkü ordudaki asker sayısının çok fazla olduğu” anlaşılabilir.
“Direk” ve “çadır” arasındaki ilişkiye değişik bir yaklaşımla, bu ifadedeki kazık sözcüğünün, Firavun’un askerlerini ya da yakın çevresini nitelediğini düşünmek de mümkündür. Çünkü nasıl direkler çadırı güçlendiriyorsa, askerler ve taraftarlar da saltanatları güçlendiren unsurlardır.
“Firavun” ile “kazık” arasında, Firavun’un zalimliği yönüyle de bir ilişki kurulabilir: “İnsanları yere çakılı kazıklara bağlayarak üzerlerine akrep ve yılanları bırakması”; “insanları ellerinden ve ayaklarından kazıklara çivileyerek onları bu şekilde ölüme terk etmesi”; “insanları sivri kazıklar üstüne oturtması” sebepleri ile bu ifadeden Firavun’un çok zalim olduğu anlamı çıkarılabilir.
Bunlardan başka bu ifade ile piramitleri yeryüzüne kazık gibi çakmış olan firavunların her birinin kastedildiğini de düşünmek mümkündür.
15–16. Ve bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar. Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!”
BEKLENEN ÇIĞLIK:
Âyette geçen beklenen çığlık ifadesinden iki değişik anlam çıkarmak mümkündür:
1) الصّيحة [sayha] sözcüğü, “bir topluluğa hücum edildiğinde ortaya çıkan bağrışma” olarak kabul edilirse, bu ifadeden; kâfirlerin dünyada başlarına gelecek felâketler sebebiyle bağrışacakları, çığlık atacakları anlaşılır. Sözcüğün bu anlamı, Yûnus sûresi’ndeki âyetlerle de desteklenmektedir:
De ki: “Göklerde ve yerde ne var bir bakın!” –Ve iman etmeyen bir topluluğa apaçık âyetler ve uyarmalar bir şey sağlamaz.– Onlar, kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları felâket günleri gibisinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (Yûnus/101–102)
Buna göre, tek bir patlama onları yok etmek için yeterlidir ve sonra da onlara hiçbir fırsat verilmeyecektir. Yani, bu ifade ile, onların başına tek bir defada ve ansızın gelen bir azap kastedilmiştir.
2) Sayha sözcüğü; “sûr’a [boruya] ilk üflendiği zamanki kıyâmet çığlığı”dır. Buna göre ifade, “onlar her ne kadar dünyada Benim azabımı tatmadıysalar da, bu azap kıyâmette onlar için hazırdır, kendilerini kıyâmete hazırlasınlar!” şeklinde anlaşılabilir. Sayha sözcüğünün, “kıyâmet çığlığı” olarak kabul edilebileceğini gösteren de bir çok âyet mevcut olup, bunlardan bir tanesi şudur:
Onlar birbiriyle çekişip dururlarken sadece, kendilerini yakalayacak bir tek çığlıkla karşı karşıya kalacaklardır. (Yâ-Sîn/49)
FEVÂK:
الفواق [fevâk] sözcüğü, klâsik Arapça’da bir deyim olup, “devenin iki sağımı arasındaki zaman” manasındadır. Bu sözcük, Türkçe’deki “göz açıp kapayıncaya kadar” deyimi gibi çok kısa bir zamanı anlatır.
Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!”
Müşriklerin bu ifadelerinde bir alay söz konusudur. Yani onlar, “Din Günü”ne inanmadıkları için akılsızca davranarak Allah’tan, vaat edilen azabı hemen indirmesini ve o çok dehşetli azaptaki paylarını vermesini istemişlerdir. Hâlbuki azabın hemen gelmemesi, Allah’ın onlara olan rahmet ve acımasından kaynaklanmaktadır. Onlar ise bu rahmetin değerini bilmeyerek bu bağışa karşı O’na şükretmemektedirler. Müşriklerin bu alaycı tavırları Kur’ân’da birçok kez zikredilmiş olup Enfâl sûresi’ndeki ifadesi şöyledir:
Bir vakit de, “Ey Allah’ım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi. Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfâl/32–33)
17. Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla. Şüphesiz o, (Rabbine) çokça dönendi.
Sûrenin bu bölümünde anlatım, haber cümlesinden, dilek veya emir kipi ile kurulan inşa cümlesine dönüşmüştür. Bu âyette Peygamberimize hitap edilmiş ve Peygamberimiz, Mekkeli müşriklerin anlayışsızlıklarına, şımarıklıklarına, Allah’ın cezasını yalan sayarak cezayı hemen istemelerine ve Allah’ın rahmetini inkâr etmelerine karşı teselli edilmiştir.
İlerleyen âyetlerde Peygamberimize, kendisinden önce yaşamış ve aynı sıkıntılara katlanmış olan peygamberlerden bazıları [Dâvûd, Süleymân, Eyyûb, İbrâhîm, İshâk, Ya‘kûb, İsmâîl, Elyesea ve Zülküfl] hatırlatılarak bu peygamberlerin hem Rabb’leriyle hem de kendi toplumlarıyla olan ilişkileri anlatılmıştır. Bundan maksat da Peygamberimizin, geçmiş peygamberlerin kıssalarını örnek alarak kendi toplumundan gördüğü yalanlama, itham, iftira gibi insanın içini daraltan sıkıntılara karşı sabretme [göğüs germe] gücünü arttırmak olsa gerektir. Çünkü bu kıssalar, Yüce Allah’ın yönlendirmek, talimat vermek ve eğitmek sûretiyle elçilerini sürekli olarak nasıl gözetip koruduğunu, onları hayatlarının her aşamasında nasıl koruyup kolladığını açıkça gözler önüne sermektedir. Böylece Peygamberimize sanki şöyle bir mesaj verilmektedir: “Onların dediklerine sabret ve diğer peygamberlerin durumların nazarı dikkate al. Onlar, onca güç ve servete rağmen, sıkıntıdan kurtulup rahat yaşamış değillerdi. Bu durumda sen, dünyanın; kederlerden, üzüntülerden uzak olmadığını, Allah katında elde edilen o yüce derecelerin ancak dünyada çeşitli sıkıntı ve yorgunluklara katlanmakla elde edildiğini anlamış olursun!”
Hatırlanacağı üzere daha önce, Peygamberimize Kalem sûresi’nde, Yûnus peygamber gibi görevi bırakıp kaçmaması emredilmişti. Beled sûresi’nde de her insan gibi o’nun da sıkıntı ve meşakkatler içinde olacağı bildirilmişti. Böylelikle Peygamberimiz, güçlüklere karşı önceden haberdar ediliyor ve kendisine vahyedilen kıssalar sayesinde de diğer peygamberlerin korunup kollandığı gibi Yüce Allah’ın kendisini de koruyacağına, hayatının her anında O’nun gözetimi ve himayesinde olduğuna bütün kalbiyle inanması ve sadece O’na güvenmesi sağlanıyordu.
Sen onların dediklerine sabret
Rabbimizin bildirdiği kıssalardan anlaşılmaktadır ki, peygamberlerin hepsinin hayatları sınavlar, sıkıntılar ve acılarla geçmiştir. Ama onlar, bütün zorluklara karşı sabrederek [göğüs gererek] olgunlaşmışlar ve toplumlarına karşı görevlerini bu sayede mükemmelen yerine getirmişlerdir. Âyetteki bu ifade, peygamberlerin başarılarındaki “sabr” faktörünü ön plâna çıkarmaktadır.
İLK ÖRNEK DÂVÛD PEYGAMBER:
Bu sûrede Yüce Allah’ın Peygamberimize, diğer peygamberler arasından gösterdiği ilk örnek Dâvûd peygamberdir. Ama burada Dâvûd peygamber sadece örnek olarak gösterilmekle kalmamış, ayrıca “kulumuz Dâvûd”, “güçlerin sahibi” ve “evvâb” nitelemeleriyle de onurlandırılmıştır.
Dâvûd peygamberin adı, Kur’ân’da ilk kez bu âyette yer almıştır. Dâvûd peygamber ile oğlu Süleymân peygamber, tarih boyunca, hakklarında en çok asılsız söylenti üretilen peygamberlerin başında gelmektedirler. Dikkat çekici olan, bu söylentilerin hiç birinin de Kur’ân’dan onay almadığıdır. Söz konusu söylentilerin tümüne yer verme imkânımız olmadığı için burada sadece konumuz olan âyetler çerçevesindekilere dikkat çekecek ve onları Kur’ân ışığında değerlendirmekle yetineceğiz. Amacımız Peygamberimize, neden Dâvûd peygamberin örnek gösterildiğini ve o’nun gibi olmasının istendiğini anlamaktır.
Dâvûd peygamber, Kur’ân’da ilk kez kendisinden söz edilen bu sûrenin 17–30. âyetlerinden başlayarak, Kur’ân’ın iniş sırasına göre aşağıdaki âyetlerde de yer almıştır:
Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla. Şüphesiz o, (Rabbine) çokça dönendi. Gerçekten Biz dağlara boyun eğdirdik; akşam ve sabah [daima, her zaman] o’nunla birlikte tesbîh ederlerdi. Kuşları da toplu olarak (o’na boyun eğdirmiştik). Hepsi o’na dönücü idi. Biz o’nun mülkünü de pekiştirdik. Ve o’na hikmeti [yasayı] ve fasl-ı hıtabı [hakkı bâtıldan ayıran sözü söyleme imkânını] verdik. Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı. Dâvûd’un yanına girdiklerinde o, onlardan korkuvermişti. (Ona,) “Korkma! (Biz) iki hasımız [davacıyız] . Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hakk ile hüküm ver, hakksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına yönelt” dediler. (Birisi de) dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi [tartışmada beni yendi] .” (Dâvûd) dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine hakksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler hakksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı duru [has] hâle getirdiğimizi iyice anladı. Hemen Rabbinden (zulmeden kişi için) bağışlama diledi, rükû ederek yere kapandı ve döndü. Biz de o’nun için bunu bağışladık. Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır. Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla] . Hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar, hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. Biz göğü, yeri ve aralarında olanları boşuna yaratmadık da. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! Yoksa iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi yaparız? (Bu,) temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Dâvûd’a Süleymân’ı da bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi. (Sâd/17–30)
Ve and olsun ki Biz, Dâvûd’a ve Süleymân’a ilim verdik. Onlar da, “Bizi mümin kullarının birçoğuna fazlalıklı kılan Allah’a hamd olsun” dediler. Ve Süleymân Dâvûd’a vâris oldu. Ve, “Ey insanlar! Bize kuş mantığı öğretildi ve bize her şeyden verildi” dedi. –Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.– (Neml/15–16)
Ve Rabbin göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir. Ve and olsun ki Biz, peygamberlerin kimini kiminin üzerine fazlalıklı kıldık. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik. (İsrâ/55)
Ve Biz o’na İshâk’ı ve Ya‘kûb’u da bağışladık. Hepsine doğru yolu gösterdik. Daha önce Nûh’a ve o’nun soyundan Dâvûd’a, Süleymân’a, Eyyûb’a, Yûsuf’a, Mûsâ’ya ve Hârûn’a da doğru yolu göstermiştik. Ve Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz. (En‘âm/84)
Ve and olsun ki, Biz Dâvûd’a tarafımızdan bir fazlalık verdik; “Ey dağlar! Onunla beraber dönün! Ve kuşları da.” Ve o’nun için demiri yumuşattık. Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçülendir. Siz de sâlihi işleyin. Kesinlikle Ben yaptıklarınızı en iyi görenim. (Sebe/10-11)
Dâvûd ve Süleymân’ı da (hatırla). Hani onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Hani kavmin koyunları içinde yayılmıştı, Biz onların hükmüne şahittik [kavmin yasalarının ne olduğunu biliyorduk] . Biz o’nu Süleymân’a hemen iyice kavratmıştık. Ve hepsine yasa ve ilim vermiştik. Dâvûd’la beraber tesbîh etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Ve Biz faillerizdir. Ve Biz, sizin kötülüğünüzden sizi korumak için, sizin için zırh yapımını o’na öğrettik. Artık siz şükreder misiniz? (Enbiyâ/78–80)
Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar ve Dâvûd, Calut’u öldürdü. Allah da, kendisine hükümdarlık ve hikmet [yasa] verdi, o’na dilediği şeylerden de öğretti. Ve eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü kesinlikle bozulur giderdi. Ve Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir fazlalık sahibidir. (Bakara/251)
Muhakkak Biz, Nûh’a ve o’ndan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kûb’a, torunlarına, Îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a da vahyetmiştik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik. (Nisâ/163)
Bütün bu âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Dâvûd peygamber; çok sabırlı, Allah’ın, kulumuz diye onurlandırdığı, çok güçlü, evvâb [sürekli Allah’a yönelen] , dağlarda bile Allah’ı kötü niteliklerden arındırmış, yaratıklar üzerinde iyi gözlemler yaparak Rabbinin yüceliğini iyi kavramış, mülkü güçlendirilmiş, kendisine hikmet [yasalar] ve fasl-ı hıtâb verilmiş bir kişidir. Ayrıca iman ve sâlihâtı işlemede bilinçli, Allah’a secde eden [boyun eğen] , Allah’ın koruması altında bulunan, Allah katında yakınlığı ve güzel bir yeri olan, bu nitelikleri nedeniyle halîfeliğe lâyık görülüp halîfe seçilen, ne güzel kuldu o diye övülen Süleymân’ın kendisine bağışlandığı, kendisine demiri yumuşatma ve zırh yapma sanatı öğretilmiş, “çok güzel bir kul!”dur. Bu sebeple de Peygamberimize örnek gösterilmiş ve kendisinden o’nun gibi olması istenmiştir.
güçler sahibi
Âyetteki ذا الايد [ze’l-eydi=eller sahibi] ifadesi, “kuvvetler sahibi” anlamına gelir ve burada mecazen kullanılmıştır. Kur’ân’daki açıklamalardan, bu sıfatın Dâvûd peygambere, o’nun fizikî ve ahlâkî yapısının çok güçlü olması yanında, askerî ve siyasî alanlarda da çok yetenekli olması sebebiyle verildiği anlaşılmaktadır.
EVVÂB:
“Çokça dönen, çokça yönelen” demek olan اوّاب [evvâb] sözcüğü, –Kaf/33′ün tahlilinde açıkladığımız gibi– “günahlarından pişman olup çokça dönen ve çokça istiğfar eden”; “Allah’a tefekkürüyle çokça dönen, çokça yönelen”; “Allah’ın dışındaki varlıklara yönelirken, hevâ ü heveslerine [tutkularına] uymaktan çokça dönen [kendini alıkoyan] ”; “Allah’tan başkasını kabullenmeyen, Allah’ın dışındaki her şeyden kesinlikle el-etek çeken” anlamlarına gelmektedir. Yani, evvâb olan kimse, arzularını ve isyanı terk edip Allah’a itaat ve rızayı seçen kimsedir. O, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri terk eder, Allah’ın tavsiye ettiği yola tâbi olur. Bu yoldan küçük bir sapma bile onu korkutur. Çokça tövbe eder. Allah’a ibâdet yapar, O’nu hatırlar ve her işinde O’na yönelir.
Kur’ân, Dâvûd’un (a.s) bu anlamda “evvâb” bir kul olduğunu bildirmektedir.
18–20. Gerçekten Biz dağlara boyun eğdirdik; akşam ve sabah [daima; her zaman] o’nunla birlikte tesbîh ederlerdi. Kuşları da toplu olarak (o’na boyun eğdirmiştik). Hepsi o’na dönücü idi. Biz o’nun mülkünü de pekiştirdik. Ve o’na hikmeti [yasayı] ve fasl-ı hitâbı [hakkı bâtıldan ayıran sözü söyleme imkânını] verdik.
DAĞLARIN BOYUN EĞİŞİ ve TESBÎHİ:
18. âyetteki, dağların tesbîh ettiğini bildiren ifadenin benzerleri Kur’ân’da iki sûrede daha geçmektedir:
Ve and olsun ki, Biz Dâvûd’a tarafımızdan bir fazlalık verdik; “Ey dağlar! Onunla beraber dönün! Ve kuşları da.” Ve o’nun için demiri yumuşattık. (Sebe/10)
Biz onu Süleymân’a hemen iyice kavratmıştık. Ve hepsine yasa ve ilim vermiştik. Dâvûd’la beraber tesbîh etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Ve Biz faillerizdir. (Enbiyâ/79)
TESBÎH:
Tesbîh‘in ne demek olduğu ve 33′lük, 99′luk imâmeli tesbîhlerle ve Ebû Hüreyre’nin namazlardan sonra 33 kere “sübhânallâh” dedirtmesiyle hiç alâkasının olmadığı hakkında daha evvel, Kalem, A‘lâ ve Kaf sûrelerinde bilgi verilmişti. Yeri geldiği için ve konunun önemine binâen burada da bu bilgileri kısaca hatırlatmakta yarar görüyoruz:
تسبيح [tesbîh] sözcüğü, sözlük anlamı; “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan سبح [sebh] kökünden türemiştir. Tesbîh sözcüğünün Kur’ân’daki anlamı, “Allah’ı, O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah’ı yüceltmek, O’nun her türlü kemâl sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesileyle yüksek sesle söylemek”tir. Kısaca ifade etmek gerekirse tesbîh, “Yaratan’ı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmaktır.”
Tesbîh sözcüğünün iyi anlaşılmaması hâlinde, 18. âyetteki dağların tesbîhi ifadesi de doğru anlaşılamayacaktır. Nitekim bu ifade zamanla iyice anlam kaybına uğramış, dağların nasıl tesbîh ettiğiyle ilgili bir takım temelsiz iddia ve açıklamalar sanki Allah’tan gelme bilgilermiş gibi insanlara kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan birkaç tanesini örnek olarak sunuyoruz:
Allah Teâlâ Dâvûd’a (a.s), sesinin gür ve güzel oluşundan ötürü, dağda hoş bir yankı ve yine sesinin güzelliğinden ötürü, kuşların kendisine kulak vereceği bir özellik vermiştir. Böylece dağın yankısı ve kuşların Dâvûd (a.s) ile beraber cıvıldayışları, âdeta bir tesbîh olmuştur. Muhammed b. İshâk şunu anlatmıştır: “Allah Teâlâ, hiçbir mahlûkuna, Dâvûd’a (a.s) verdiği gibi güzel bir ses vermemiştir, öyle ki o, Zebûr’u okurken, vahşî hayvanlar, Dâvûd’un (a.s) onları boyunlarından yakalayabileceği bir mesafeye kadar yaklaşırlardı.”
Allah Teâlâ, dağları o’nun emrine âmâde kılmıştır. Bundan dolayı onlar, o’nun istediği yöne-yere hareket ediyorlardı. İşte dağların böyle, o’nun istediği yere gitmeleri bir tesbîhtir. Çünkü onların bu hareketi, Allah’ın kudret ve hikmetinin mükemmelliğine delâlet eder.
İbn-i Abbâs (r.a) şöyle der: “Dâvûd (a.s) tesbîhâta başladığında, dağlar o’na uyar, kuşlar o’na doğru gelip toplanır ve o’nunla birlikte tesbîhâtta bulunurlardı. ”
Eğer, “Akılları olmadığı halde, kuşlar Allah’ı nasıl tesbîh edebilirler?” denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şöyle denebilir: “Allah Teâlâ, onlarda, Kendisini bilebilecekleri kadar akıl yaratmıştır. İşte bu durumda onlar Allah’ı tesbîh etmişlerdir. Bütün bunlar (aslında), Hz. Dâvûd’un (a.s) birer mucizesidir.”
Bu tarz anlayışlar maalesef eski ve yeni tefsirciler tarafından da kabul görmüştür. Ancak, işin gerçeği bu değildir.
DAĞLARIN TESBÎHİ:
Kur’ân’ın bir çok âyetinde bildirilmektedir ki, dağların tesbîhinin ötesinde, evrende ne varsa, canlı-cansız, akıllı-akılsız, her şey Allah’ı tesbîh etmektedir:
Göklerde ve yeryüzünde bulunan her şey Allah’ı tesbîh etmektedir. O, çok güçlüdür, yasa koyucudur. (Hadîd/1)
Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbîh ederler. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbîhlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halîmdir çok bağışlayandır. (İsrâ/44)
Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, dizi dizi kuşların Allah’ı tesbîh ettiklerini görmedin mi? Hepsi kendi tesbîhini ve niyazını mutlaka bilmektedir. Allah da, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir. (Nûr/41)
Ayrıca, Hadîd/1; Haşr/1, 24; Saff/1; İsrâ/44; Ra’d/13; Nûr/41; Cuma/1; Teğâbün/1; Enbiyâ/79; Zümer/75; Mümin/7; Fussılet/38; Şûrâ/5; A‘râf/206 ayetlerine de bakılabilir.)
Yukarıda açıklandığı gibi tesbîh, “yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak” olduğuna göre, cansız varlıkların Allah’ı tesbîh etmelerinin dil ile değil, hâl ile olacağı ortadadır. Cansız varlıkların hâl dili, daima iç ve dış yapılarını teşkil eden kendi öz nitelikleri doğrultusunda davranmalarıdır. İşlevlerini, Yaratıcı tarafından kendilerine verilen bu öz nitelikler doğrultusunda yerine getiren tüm cansız varlıklar, bu halleriyle Allah’ı tüm kemâl sıfatlarıyla nitelemiş ve O’nu tüm noksanlıklardan tenzih etmiş olmaktadırlar. Daha da açık ifade etmek gerekirse, insan bilinci dışındaki tüm varlıklar Allah’ı kendi yaratılış özelliklerini yerine getirmekle ve O’nun koyduğu düzenin içindeki rolleri ile tesbîh etmiş olmaktadırlar. İnsanın değil, “insan bilinci”nin istisnâ edilmesinin nedeni, insan bedenindeki biyolojik mekanizmaların da aynı yasaya tâbi olarak Allah’ı tesbîh etmekte oluşundan dolayıdır. Kalbin durmaksızın çalışması, mitokondri organellerinin biteviye vücuda enerji üretmesi veya kardiyo-vasküler sistemin vücudun beslenme sürecindeki işlevini eksiksiz yerine getirmesi, bu biyolojik organ ve sistemlerin Yaratıcı’yı tesbîh etme şekilleridir. Yalnızca insan bilinci, Rabbini ancak bilinçli bir istem ve çaba ile tesbîh edebilir. Zaten bu da onu diğer varlıklardan ayıran temel özelliklerinden biridir.
Gerçekten de evrendeki olağanüstü düzen, Yüce Yaratıcı’nın gücünü anlatmaktadır. Doğada renk renk açan çiçekler, ormanlarda cıvıl cıvıl öten kuşlar, su kaynaklarından buharlaşıp göğe çıktıktan sonra yağmur, kar veya dolu olarak yeryüzüne dönen sular, gökte dolaşan sayısız yıldızlar, … düşünenlere Allah’ı tanıtan birer âyettir.
Meselâ, maddelerin en küçük parçası olarak kabul edilen atom ele alınacak olursa, her atomun, içinde pozitif elektrik yüklü proton ve elektrik yükü olmayan nötronlar bulunan bir çekirdekten ve bu çekirdek etrafında büyük hızlarla dönen negatif elektrik yüklü elektronlardan oluştuğu görülür. Yani, cansız olarak kabul edilen nesnelerde bile, bizim duyularımızla algılayamadığımız bir hareket söz konusudur:
Bu parçacıkların birbirlerine uyguladığı ve atom çekirdeğini bir arada tutan kuvvetler öylesine güçlü ki, bu parçacıkların çekirdek içindeki ve dışındaki hızları yaklaşık 300.000 km./saniye olan ışık hızına yaklaşır.
Gezegenler uzayda kolayca bulunabilen konumlarda bulunurlar; belirli bir andaki konum ve hızlarını biliyorsak, zaman içinde bu konum ve hızların nasıl değişeceğini kesin olarak belirleyebiliriz. Ancak elektronlar için durum tamamen farklı… Öyle görünüyor ki elektronlar aynı anda değişik yerlerde bulunabiliyorlar.
Görüldüğü gibi, cansız kabul edilen eşyaların atomlarındaki hareket, canlı kabul edilen varlıklarınkine göre kıyaslanamaz bir derecededir. Zaten bazı bilim adamları da bu fiziksel gerçeğe dayanarak her varlığın canlı olduğunu söylemişlerdir. Maddenin en küçük parçası denilen atomdaki bu hareketler, Yaratıcı’nın yüceliğinin bir delilidir. Atomun içindeki her zerrecik kendi yapısının özelliğini ortaya koyarak Allah’ın yüceliğini, noksanlıklardan uzak olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü her “şey”, Allah’ın kendisine yüklediği görevi yapmakta, her canlı Allah’ın içine koyduğu ilham ile hareket etmekte, yani Allah’ı tesbîh etmektedir. Aynı gerçek, çevremizde yaşayan arıların ve karıncaların yaşamları içinde de geçerlidir. Bu küçük canlıların yaşamları incelendiğinde, ustaca yaptıkları işlerin Allah’ın kudret ve büyüklüğünün kanıtları olduğu açıkça görülür. Onlar da kendi hâl dilleriyle Allah’ı tesbîh etmektedirler. İşte, dağların tesbîhi ifadesi de bu perspektif içinde anlaşılmalıdır.
18. ayetteki akşam-sabah ifadesi, işlenen fiillere “daima, her zaman” gibi süreklilik anlamı kazandıran bir anlatım aracıdır. Yoksa sadece bir sabah, bir de akşam demek değildir. Bu konudaki daha ayrıntılı bilgi Nâs sûresi‘nin tahlilinde verilmiştir.
Kuşları da toplu olarak (o’na boyun eğdirmiştik)
Kuşların Dâvûd peygamberin emrine verilişi de, aynı dağların tesbîhi meselesine benzer şekilde dejenere edilmiş, tabiri caizse kuşlardan bir koro oluşturularak, bu koroya Dâvûd peygamberin şefliğinde gece-gündüz “sübhânallâh…” ilâhîleri söylettirilmiştir. Kuşların Dâvûd peygamberin emrine verilmesinin ne anlama geldiğini doğru anlayabilmek için Dâvûd peygamberin yaşamı ile ilgili bir takım bilgilere sahip olmak gerekir. Ancak her şeyden önce Kur’ân’daki kıssalara özel bir dikkat göstermek ve içlerinde tarihsel gerçeklere yönelik değini ve işaretler olabileceğini göz önünde bulundurmak şarttır. İbrânî tarihinden alınan bilgilere göre, Dâvûd peygamber hayatının bir kısmını dağlarda gerilla olarak geçirmiştir. Yani, dağlar o’nun yaşamının bir parçasıdır. Dâvûd peygamber ile dağlar arasındaki ilişkinin Kur’ân’da, Dağları da Dâvûd’a musahharkıldık şeklinde ortaya konması da bu sebeple olsa gerektir.
Kuşların Dâvûd peygambere boyun eğdirilişini iyi anlamak için de Kur’ân’daki Süleymân peygamber ile kuşların ilişkisini anlatan ve Süleymân peygamberin Dâvûd peygambere mirasçı olduğunu bildiren âyetlerin dikkate alınması gerekir. Aşağıda görüleceği gibi, sûrenin 30. âyetinde Ve Dâvûd’a Süleymân’ı bağışladık ifadesi yer almakta, Neml/16‘da da kendisine kuşların mantığının öğretildiği ve daha bir çok şeyin verildiği bildirilmektedir. Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, Süleymân peygamber kuşlardan yararlanmayı, babası Dâvûd peygamberden öğrenmiştir. Yani, kuşlardan yararlanma bilgisi önce Dâvûd peygambere verilmiş ve bu bilgi Süleymân peygambere babasından miras kalmıştır.
Âyetlere dayanarak çıkardığımız bu sonuca göre, kuşların Dâvûd peygamberin emrine verilmesi, o’na kuşlardan yararlanma bilgisinin verilmesi anlamındadır.
Neml sûresi’ndeki hüdhüd isminden yola çıkarak ve hüthüd kuşunun su kaynaklarını, su yataklarını fark etme özelliği olduğunu (benzer şekilde doğan ve şahin kuşlarının avcılığını, güvercin kuşunun uzun süre uçabildiğini ve yön bulma yeteneğini) göz önüne alarak, Dâvûd peygamberin kuşların çeşitli özelliklerinden yararlanmayı dağ hayatında Allah’ın yardımıyla keşfedip uyguladığını rahatlıkla söylemek mümkündür.
DÂVÛD’A (a.s) VERİLEN DİĞER NİMETLER:
HİKMET: Kur’ân’da ilk kez Kamer sûresi‘nde geçmiş olan الحكمة [hikmet] sözcüğü, burada ikinci kez geçmektedir. Ayrıntılarını Kamer sûresi’nde verdiğimiz hikmet, kısaca “toplumda zulüm ve kargaşayı önleyip adaleti sağlayan düstur, ilke, yasa” demektir. Buradan anlaşılıyor ki, Kur’ân’da olduğu gibi, Dâvûd peygambere verilen kitapta da aynı türden ilkeler, hükümler, yasalar mevcuttur. Bunu kendisine halîfelik [hükümet başkanlığı] görevi verilmesi de doğrulamaktadır. Zira yasasız bir devletin, hükümetin, dolayısıyla da hükümet başkanının düşünülmesi mümkün değildir.
Hikmet [hükümler, yasalar] ve hilâfet [hükümet başkanlığı] verilmiş bir elçi olan Dâvûd’un (a.s) Peygamberimize örnek gösterilmesi, ileride Peygamberimize de devlet başkanlığı yolunun açılacağının önceden verilmiş bir işareti gibidir.
FASL-I HITÂB: Bilindiği gibi, insanların düşüncelerini ifade etme yetenekleri birbirlerinden farklıdır. Kimilerinin hitâbeti iyidir ve bu yetenekleriyle mesajlarını dinleyenlerin zevk alacağı etkileyici anlatımlarla insanlara daha rahat iletirler, çevreyle iletişimlerini daha iyi kurarlar. Kimilerinin de hitâbetleri zayıftır, ne dedikleri anlaşılmaz, konuşmaları muhataplarını sıkar. Bunlar mesajlarını gereği kadar iyi iletemezler ve çevreleriyle sağlıklı iletişim kuramazlar.
Âyetteki فصل الحطاب [fasl-ı hıtâb] ifadesinden anlaşılmaktadır ki, Dâvûd peygamber çok fasih ve beliğ konuşan, hükümlerini açık bir şekilde dile getiren ve muhataplarına ne demek istediğini gâyet net olarak anlatan bir kişidir.
Fasl-ı hıtâb deyimi ayrıca, hükümlerdeki tereddütsüzlüğü; kesin kararlılığı ve kararlardaki isabeti de ifade etmektedir.
NOT: 18. âyetteki اشراق [işrâk] sözcüğünden yola çıkılarak “kuşluk namazı” adıyla bir namaz icat edilmiştir. Taberanî’de, Müslim’de, Müsned ve Tirmizî’de yer alan ve İbn-i Abbâs, Ka‘bü’l-Ahbar ve Ebû Hüreyre’ye nisbet edilen rivâyetlerde; “kuşluk namazı kılanların, cennette altın köşk kazanacağı, kuşluk namazının her türlü sadakadan üstün olduğu, kuşluk namazının emr-i bi’l-ma‘rûf ve her türlü sâlihâtı işlemenin yerini tuttuğu, iki rekat kuşluk namazı kılanların, günahları denizlerin köpükleri kadar dahi olsa bağışlanacağı” ileri sürülmüştür.
21–26. Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı. Dâvûd’un yanına girdiklerinde o, onlardan korkuvermişti. (Ona,) “Korkma! (Biz) iki hasımız [davacıyız] . Birimiz, birimize hakksızlık etti. Şimdi sen aramızda hakk ile hüküm ver, hakksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına yönelt” dediler. (Birisi de) dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi” [tartışmada beni yendi] . (Dâvûd) dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine hakksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler hakksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı-duru [has] hâle getirdiğimizi iyice anladı. Hemen Rabbinden (zulmeden kişi için) bağışlanma diledi, rükû ederek yere kapandı ve döndü. Biz de o’nun için bunu bağışladık. Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır. Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla] , hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.
Bu sûrede adı geçen peygamberlerden özellikle üçü hakkında iyice bilgi edinmek gerekmektedir. Zira bu peygamberler [Nûh, Lût ve Dâvûd] ile ilgili olarak çok sayıda hikâye uydurulmuştur. Bu yakışıksız hikâyelerin tümü İsrâîliyât kaynaklıdır. İsrâîliyâtın kaynağı ise Kitap-ı Mukaddes adıyla ortada dolaşan kitaptır. Nitekim Kitap-ı Mukaddes’te, en rezil insana bile yakıştırılamayacak olayların bu seçkin, saygın ve örnek peygamberlere revâ görüldüğü anlatımlar yer almaktadır. Meselâ, Tekvin 9/20-29′da, Nûh’un küçük oğlu Hâm’ın, tufan sonrasında babasına tasallut ettiği; Tekvin 19/30-38′da, Lût peygamberin kızlarının gebe kalabilmek amacıyla babalarını sarhoş ederek o’nunla cinsel ilişkide bulundukları yazmaktadır. Dâvûd peygamber ile ilgili olan iğrenç hikâyeler ise Kitap-ı Mukaddes’in II. Samuel 11–12. bölümlerindedir. Bu bölümlerde anlatılanlara göre Dâvûd peygamber, Hititli Urya’nın karısıyla zina yapmış ve daha sonra da Urya’yı kasten savaşa göndererek âdeta onun ölmesini sağlamıştır. Böylece dul kalan kadını kendisi nikâhlamış ve Süleymân peygamber de bu kadından olmuştur.
Kur’ân’ın inişinden asırlar önce Kitap-ı Mukaddes’te kayıtlı olan bu olaylara dünyadaki tüm Yahudi ve Hıristiyanların inanıp inanmadıkları bilinmemekle birlikte, bu çirkin iftiraların hâlâ okunmakta olduğu bir gerçektir. Hatta Batı ülkelerinde yayınlanmış olan İsrâîloğulları’na ait dinî eserler içinde, bu ithamların geçmediği bir kitap bulmak neredeyse imkânsızdır.
Yahudi dinî kültürünün, Sâd sûresi’nin bu pasajındaki olaylarla ilgili anlatımları maalesef Müslümanların tefsir geleneğine de bulaşmıştır. Tefsircilerin bir kısmı bu efsaneleri benimseyerek İsrâîloğulları’nın rivayetlerini aynen kabul etmiş, bir kısmı da söz konusu rivayetleri yumuşatarak nakletmeyi tercih etmiştir. Meselâ Dâvûd peygamberin zina yaptığı ve kadının da hamile kaldığı yönündeki bölümler bu ikinci grup tefsirciler tarafından eserlerine alınmamıştır.
Okumaktan utanç duyduğumuz bu yalanları Kitap-ı Mukaddes’ten nakledip tahlilini yapmayı uygun görüyoruz. Böylece İsrâîliyât kaynaklı rivayetleri benimseyerek Kur’ân ifadelerinin nasıl yozlaştırılmak istendiğini gözler önüne sermek istiyoruz:
DÂVÛD’LA BAT-ŞEVA:
İlkbaharda, kralların savaşa gittiği dönemde, Dâvûd kendi subaylarıyla birlikte Yoav’ı ve bütün İsrail ordusunu savaşa gönderdi. Onlar Ammonlular’ı yenilgiye uğratıp Rabba Kenti’ni kuşatırken, Dâvûd Yeruşalim’de kalıyordu. Bir akşamüstü Dâvûd yatağından kalktı, sarayın damına çıkıp gezinmeye başladı. Damdan yıkanan bir kadın gördü. Kadın çok güzeldi. Dâvûd onun kim olduğunu öğrenmek için birini gönderdi. Adam, “Kadın Eliam’ın kızı Hititli Uriya’nın karısı Bat-Şeva’dır” dedi. Dâvûd kadını getirmeleri için ulaklar gönderdi. Kadın Dâvûd’un yanına geldi. Dâvûd aybaşı kirliliğinden yeni arınmış olan kadınla yattı. Sonra kadın evine döndü. Gebe kalan kadın Dâvûd’a, “Gebe kaldım” diye haber gönderdi. Bunun üzerine Dâvûd Hititli Uriya’yı kendisine göndermesi için Yoav’a haber yolladı. Yoav da Uriya’yı Dâvûd’a gönderdi. Uriya yanına varınca, Dâvûd Yoav’ın, ordunun ve savaşın durumunu sordu. Sonra Uriya’ya, “Evine git, rahatına bak” dedi. Uriya saraydan çıkınca, kral ardından bir armağan gönderdi. Ne var ki, Uriya evine gitmedi, efendisinin bütün adamlarıyla birlikte sarayın kapısında uyudu. Dâvûd Uriya’nın evine gitmediğini öğrenince, ona, “Yolculuktan geldin. Neden evine gitmedin?” diye sordu. Uriya, “Sandık da, İsrâîlliler’le Yahudalılar da çardaklarda kalıyor” diye karşılık verdi, “komutanım Yoav’la efendimin adamları kırlarda konaklıyor. Bu durumda nasıl olur da ben yiyip içmek, karımla yatmak için evime giderim? Yaşamın hakkı için, böyle bir şeyi kesinlikle yapmayacağım.” Bunun üzerine Dâvûd, “Bugün de burada kal, yarın seni göndereceğim” dedi. Uriya o gün de, ertesi gün de Yeruşalim’de kaldı. Dâvûd Uriya’yı çağırdı. Onu sarhoş edene dek yedirip içirdi. Akşam olunca Uriya efendisinin adamlarıyla birlikte uyumak üzere yattığı yere gitti. Yine evine gitmedi. Sabahleyin Dâvûd Yoav’a bir mektup yazıp Uriya aracılığıyla gönderdi. Mektupta şöyle yazdı: “Uriya’yı savaşın en şiddetli olduğu cepheye yerleştir ve yanından çekil ki, vurulup ölsün.” Böylece Yoav kenti kuşatırken Uriya’yı yiğit adamların bulunduğunu bildiği yere yerleştirdi. Kent halkı çıkıp Yoav’ın askerleriyle savaştı. Dâvûd’un askerlerinden ölenler oldu. Hititli Uriya da ölenler arasındaydı. Yoav savaşla ilgili ayrıntılı haberleri Dâvûd’a iletmek üzere bir ulak gönderdi. Ulağı şöyle uyardı: “Sen savaşla ilgili ayrıntılı haberleri krala iletmeyi bitirdikten sonra, kral öfkelenip sana şunu sorabilir: ‘Onlarla savaşmak için kente neden o kadar çok yaklaştınız? Surdan ok atacaklarını bilmiyor muydunuz? Yerubbeşet [Yerubbaal ya da Gidyon] oğlu Avimelek’i kim öldürdü? Teves’te surun üstünden bir kadın üzerine bir değirmen üst taşını atıp onu öldürmedi mi? Öyleyse niçin sura o kadar çok yaklaştınız?’ O zaman, kulun Hititli Uriya da öldü dersin.” Ulak yola koyuldu. Dâvûd’un yanına varınca, Yoav’ın kendisine söylediklerinin tümünü ona iletti. “Adamlar bizden üstün çıktılar” dedi, “kentten çıkıp bizimle kırda savaştılar. Ama onları kent kapısına kadar geri püskürttük. Bunun üzerine okçular adamlarına surdan ok attılar. Kralın adamlarından bazıları öldü; kulun Hititli Uriya da öldü.” Dâvûd ulağa şöyle dedi: “Yoav’a de ki: ‘Bu olay seni üzmesin! Savaşta kimin öleceği belli olmaz.’ Kente karşı saldırınızı güçlendirin ve kenti yerle bir edin! Bu sözlerle onu yüreklendir.” Uriya’nın karısı, kocasının öldüğünü duyunca, onun için yas tuttu. Yas süresi geçince, Dâvûd onu sarayına getirtti. Kadın Dâvûd’un karısı oldu ve ona bir oğul doğurdu. Ancak, Dâvûd’un bu yaptığı RABB’in hoşuna gitmedi.
NATAN DÂVÛD’U PAYLIYOR:
RABB Natan’ı Dâvûd’a gönderdi. Natan Dâvûd’un yanına gelince ona, “Bir kentte biri zengin, öbürü yoksul iki adam vardı” dedi, “zengin adamın birçok koyunu, sığırı vardı. Ama yoksul adamın satın alıp beslediği küçük bir dişi kuzudan başka bir hayvanı yoktu. Kuzu adamın yanında, çocuklarıyla birlikte büyüdü. Adamın yemeğinden yer, tasından içer, koynunda uyurdu. Yoksulun kızı gibiydi. Derken, zengin adama bir yolcu uğradı. Adam gelen konuğa yemek hazırlamak için kendi koyunlarından, sığırlarından birini almaya kıyamadığından yoksulun kuzusunu alıp yolcuya yemek hazırladı.” Zengin adama çok öfkelenen Dâvûd Natan’a, “Yaşayan RABB’in adıyla derim ki, bunu yapan ölümü hakk etmiştir!” dedi, “Bunu yaptığı ve acımadığı için kuzuya karşılık dört katını ödemeli.” Bunun üzerine Natan Dâvûd’a, “O adam sensin” dedi, “İsrâîl’in Tanrısı RABB diyor ki, ‘Ben seni İsrâîl’e kral olarak meshettim ve Saul’un elinden kurtardım. Sana efendinin evini verdim, karılarını da koynuna verdim. İsrâîl ve Yahuda halkını da sana verdim. Bu az gelseydi, sana daha neler neler verirdim! Öyleyse neden RABB’in gözünde kötü olanı yaparak, O’nun sözünü küçümsedin? Hititli Uriya’yı kılıçla öldürdün, Ammonlular’ın kılıcıyla canına kıydın. Karısını da kendine eş olarak aldın. Bundan böyle, kılıç senin soyundan sonsuza dek eksik olmayacak. Çünkü Beni küçümsedin ve Hititli Uriya’nın karısını kendine eş olarak aldın.’ RABB şöyle diyor: ‘Sana kendi soyundan kötülük getireceğim. Senin gözünün önünde karılarını alıp bir yakınına vereceğim; güpegündüz karılarının koynuna girecek. Evet, sen o işi gizlice yaptın, ama Ben bunu bütün İsrâîl halkının gözü önünde güpegündüz yapacağım!” Dâvûd, “RABB’e karşı günah işledim” dedi. Natan, “RABB günahını bağışladı, ölmeyeceksin” diye karşılık verdi, “ama sen bunu yapmakla, RABB’in düşmanlarının O’nu küçümsemesine neden oldun. Bu yüzden doğan çocuğun kesinlikle ölecek.” Bundan sonra Natan evine döndü. RABB Uriya’nın karısının Dâvûd’dan doğan çocuğunun hastalanmasına neden oldu. Dâvûd çocuk için Tanrı’ya yalvarıp oruç tuttu; evine gidip gecelerini yerde yatarak geçirdi. Sarayın ileri gelenleri o’nu yerden kaldırmaya geldiler. Ama Dâvûd kalkmak istemedi, onlarla yemek de yemedi. Yedinci gün çocuk öldü. Dâvûd’un görevlileri çocuğun öldüğünü Dâvûd’a bildirmekten çekindiler. Çünkü “Çocuk daha yaşarken o’nunla konuştuk ama bizi dinlemedi” diyorlardı, “şimdi çocuğun öldüğünü o’na nasıl söyleriz? Kendisine zarar verebilir!” Dâvûd görevlilerinin fısıldaştığını görünce, çocuğun öldüğünü anladı. Onlara, “Çocuk öldü mü?” diye sordu. “Evet, öldü” dediler. Bunun üzerine Dâvûd yerden kalktı. Yıkandı, güzel kokular sürünüp giysilerini değiştirdi. RABB’in tapınağı’na gidip tapındı. Sonra evine döndü ve yemek istedi. Önüne konan yemeği yedi. Hizmetkârları, “Neden böyle davranıyorsun?” diye sordular, “Çocuk yaşarken oruç tuttun, ağladın; ama ölünce kalkıp yemek yemeye başladın.” Dâvûd şöyle yanıtladı: “Çocuk yaşarken oruç tutup ağladım. Çünkü, kim bilir, RABB bana lütfeder de çocuk yaşar diye düşünüyordum. Ama çocuk öldü. Artık neden oruç tutayım? Onu geri getirebilir miyim ki? Ben onun yanına gideceğim, ama o bana geri dönmeyecek.” Dâvûd karısı Bat-Şeva’yı avuttu. Yanına girip onunla yattı. Bat-Şeva bir oğul doğurdu. Çocuğun adını Süleymân koydu. Çocuğu seven RABB peygamber Natan aracılığıyla haber gönderdi ve hatırı için çocuğun adını Yedidyah koydu. Bu sırada Ammonlular’ın Rabba Kenti’ne karşı savaşı sürdüren Yoav, saray semtini ele geçirdi. Sonra Dâvûd’a ulaklar göndererek, “Rabba Kenti’ne karşı savaşıp su kaynaklarını ele geçirdim” dedi, “şimdi sen ordunun geri kalanlarını topla, kenti kuşatıp ele geçir; öyle ki, kenti ben ele geçirmeyeyim ve kent adımla anılmasın.” Dâvûd bütün askerlerini toplayıp Rabba Kenti’ne gitti, kente karşı savaşıp ele geçirdi. Ammon Kralı’nın başındaki tacı aldı. Değerli taşlarla süslü, ağırlığı bir talant altını bulan tacı Dâvûd’un başına koydular. Dâvûd kentten çok miktarda mal yağmalayıp götürdü. Orada yaşayan halkı dışarı çıkarıp testereyle, demir kazma ve baltayla yapılan işlerde, tuğla yapımında çalıştırdı. Dâvûd bunu bütün Ammon kentlerinde uyguladı. Sonra bütün ordusuyla birlikte Yeruşalim’e döndü.
Kitap-ı Mukaddes’te yukarıdaki şekilde yer alan olay, bazı tefsirciler tarafından yumuşatılmaya çalışılmış, zorlama yorumlarla makul ve makbul gösterilmek istenmiştir:
Ayrıca bu olayın hiç de Ehl-i Kitap’ın anlattığı gibi olmadığı da zikredilmiştir. Asıl olay, Kur’ân’da açıkça anlaşılacağı üzere Hz. Dâvûd’un Urya’dan (ya da ismi ne ise), karısıyla evlenme isteğinde bulunmuş olmasıdır. Bu istek, sıradan bir insan tarafından değil, güçlü bir hükümdar ve önemli bir şahsiyet tarafından yapılmıştır. Kadının kocası ise sıradan bir vatandaştı. Hz. Dâvûd böyle bir teklifte bulunmuş olmasına rağmen, teklifinin ardında bir cebr unsuru bulunmuyordu, ama yine de sıradan bir vatandaşın böyle bir teklifin altında ezilmemiş olması mümkün değildir. Urya Hz. Dâvûd’a belki de olumlu bir cevap verecek iken, halktan iki sâlih insan âniden Dâvûd’un huzuruna girmiş ve güya o’ndan aralarındaki hâdise ile ilgili karar vermesini istemiş olabilirler. Hz. Dâvûd önce aralarındaki davayı, gerçek bir hâdise sanmış ve davacıyı dinledikten sonra hükmünü vermiştir. Ancak bu hükmü verirken vicdanında muhasebe yaparak, “İşte senin Urya’ya yaptığın teklif ile, bu güçlü adamın yaptığı teklif arasında bir fark yoktur. Ben onun bu teklifini zulüm diye niteleyip, karar verdikten sonra, aynı zulmü neredeyse irtikap edeceğim” diye düşünmüş olacak ki, bu gerçeği hemen anladığında secdeye gitmiş ve Allah’a tövbe ederek bu teklifinden vazgeçmiştir.
Biraz düşünecek olursak olayın şöyle cereyan ettiğini anlayabiliriz. Hz. Dâvûd, o kadının sıradan birinin yerine, bir hükümdarın karısı olmasının daha münasip düşeceğini düşünmüş olabilir. Ve böyle bir düşünceden hareketle kadının [Urya’nın karısının] üstün özelliklerini duymuş ve –muhtemelen– böyle bir kadının kocasına söz konusu teklifi iletmiştir. O dönemde bu tür şeyler, toplumda normal karşılanıyordu. Çünkü başka birinin karısını beğenen şahıs hiç çekinmeden kadının kocasına, “Karını boşa onunla ben evleneyim” diyebiliyordu. Böyle bir teklifle karşılaşan kimse, hiçbir şekilde gocunmaz, hatta dost hatırı için sırf arkadaşı evlenebilsin diye karısını boşardı. Ancak Hz. Dâvûd böyle bir teklifte bulunacağı zaman karşısındaki kimsenin sıradan bir insan olduğunu hesap etmemiştir. Zira Hz. Dâvûd sıradan bir insan olmadığı gibi, ayrıca bir hükümdardır.
Yaptığı teklifte bir cebr söz konusu olmasa dahi, sırf sahip oldukları nitelikler bakımından, karşısındaki kişi o’nun bu teklifini emir olarak telakki edebilirdi. Temsilî bir davaysa, Hz. Dâvûd’un bu olayı vicdanen muhasebe etmesine ve hatasını farkeder etmez teklifinden vazgeçmesine neden oldu. Böylece bu iş de kapandı. Fakat bir süre sonra kadının kocası bir savaş esnasında şehit düştü. Adamın şehit düşmesi üzerine karısı dul kaldığı için, Hz. Dâvûd onu kendisine nikâhladı.
Ancak Yahudilerin habis zihniyeti bu olayı efsane hâline sokmuştur. Ayrıca böylesine çirkin bir olayın ortaya atılma nedenlerinden biri de bir grup Yahudinin Hz. Süleymân’a cephe alıp düşman kesilmiş olmalarıdır. Dolayısıyla bu kimseler olayı abartarak Hz. Süleymân’ı karalamaya çalışmışlardı (bkz. Neml, an: 56). Yahudiler bu yüzden –maazallah– Hz. Dâvûd’un Urya’nın hanımını kendi sarayının çatısı üzerinde çırılçıplak yıkanırken gördüğü ve kadını sarayına getirterek onunla zina ettiği ve kadının hamile kalması üzerine de kocasını Benu Amum’lularla yapılan bir savaşa gönderdiği şeklinde bir hikâye düzmüşlerdir. Güya komutan Yuab’a, “Urya’yı, öldürülebileceği bir yere tayin etmesini” emretmiştir. Urya öldürülünce de Hz. Dâvûd onun karısını kendisine nikâhlamış ve bu kadından Hz. Süleymân doğmuştur. İşte tüm bu yalan iftira ve zulmü Yahudiler Kitap-ı Mukaddes’e kaydetmişlerdir. Ve ne yazık ki hâlâ okunup durmaktadır. Binaenaleyh Hz. Mûsâ’dan sonra İsrâîloğulları’na ihsan edilen bu iki büyük insanı bu şekilde zelîl etmeye çalışmışlardır.
Mesruk ve Sa‘îd b. Cübeyr’in İbn-i Abbâs’dan rivâyet ettiklerine göre, Hz. Dâvûd bir adama, “Karını boşa da onunla ben evleneyim” şeklinde bir teklifte bulunmuştur, o kadar.
Zemahşerî, “Allah’ın Hz. Dâvûd kıssasını anlatımından, Hz. Dâvûd’un bir kimseden karısını boşaması için ricada bulunması anlaşılmaktadır”demiştir.
Cessas, “Hz. Dâvûd’un evlenmek istediği kadın o adamın karısı değil nişanlısı idi. Hz. Dâvûd kadına kendisiyle evlenmesi teklifinde bulunmuştur. Bunun üzerine de Allah, kendisini “Bir mü’min kardeşinin nişanlısına evlenme teklifinde bulunuyorsun. Oysa senin birçok hanımın var” diye uyardı” demiştir.
Bazı müfessirler bu görüşün Kur’ân ile uyuşmadığını söylemişlerdir. Çünkü Kur’ân’da olay, Benim bir tek koyunum var, onu da bana ver dedi şeklinde ifade edilmektedir. Ve Hz. Dâvûd, O, senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiştir şeklinde bir hüküm vermiştir. Dolayısıyla bu örnek, bu kadının Urya’nın karısı olduğu takdirde bir anlam ifade eder. Eğer onun nişanlısı olsaydı, âyetteki ifadenin şöyle olması gerekirdi: “Ben bir koyun almak istiyorum, ama o ‘Bırak o koyunu da ben alayım’ diyor.”
Kadı İbnü’l-Arabî,bu olayı oldukça ayrıntılı bir şekilde ele almıştır:
Olayın aslı Hz. Dâvûd’un bir şahsa, “Hanımını boşa da onu ben alayım” şeklinde ciddî bir teklifinden ibarettir. Kur’ân’da o şahsın Hz. Dâvûd’un teklifini kabul edip etmediği belirtilmemiştir.
Ayrıca, Hz. Dâvûd’un o kadınla evlendiği ve ondan Hz. Süleymân’ın doğduğu da açıklanmamıştır. Hz. Dâvûd’un uyarıldığı mesele, o kadının kocasına, boşanması için yaptığı tekliften başka bir şey değildi. Çünkü böyle bir davranış her ne kadar caiz ise de, bir peygambere bu şekilde davranması yakışmazdı. Bu yüzden Allah o’nu uyardı ve nasihatte bulundu.
Bu yorum, âyetlerin siyak ve sibakına uygun düşmektedir. Nitekim bu kıssa üzerinde düşündüğümüzde, Allah’ın bu olayı iki nedenden ötürü beyan ettiği sonucuna varırız: Birincisi, Hz. Muhammed’e, kâfirlerin “sihirbaz ve yalancı” şeklindeki ithamlarına sabretmesi ve zâlimlerin zina ve cinâyet suçuyla itham ettikleri Hz. Dâvûd’u hatırlaması öğütlenerek, o’ndan, kâfirlerin söylediklerine göğüs germesi istenmektedir. İkincisi, kâfirler şu şekilde korkutulmaktadır: “Sizler bu dünyada hiç çekinmeden zulüm yapmakta, yalan ve iftira düzmektesiniz. Ama Allah’ın yanında bu yaptıklarınızdan hesaba çekilmeden bırakılmayacaksınız. Çünkü Allah en makbul ve sevgili kullarını bile, yaptıklarından hesaba çekmeden bırakmayacaktır.” Sonuç olarak Hz. Peygamber’e, (s.a) sanki şöyle demesi emredilmiştir: “Dâvûd’un kıssasını anlat ki, ne kadar seçkin özelliklere sahip olursa olsun yine de o’nu yaptıklarından hesaba çektiğimiz bilinsin.”
Bu noktada yanlış bir anlayışı düzeltmekte yarar görüyoruz. Davacı kimse, din kardeşinin 99 koyunu olduğunu ve onun kendisinde bulunan bir koyunu da istediğini söylemektedir. Bundan Hz. Dâvûd’un 99 hanımı olduğu ve o’nun bir hanım daha alarak eşlerinin sayısını 100′e tamamlamak istediği anlaşılmaktadır. Fakat bu örnekle, Hz. Dâvûd ile Hititli Urya arasındaki olayın kelimesi kelimesine mutabakat arzettiğini düşünmek zorunda değiliz. Çünkü bizler de, günlük hayatımızda 40–50–60 gibi tabirleri çokluk ifade etmek için bir deyim şeklinde kullanırız. Ünlü müfessir Nisâburî, Hasan Basrî’den, “Hz. Dâvûd’un hanımlarının sayısının 99 olmadığını, bu ifadenin sadece temsîlen kullanıldığını” rivâyet eder.
Bu iğrenç, düzmece rivâyetler o boyutlara ulaşmıştır ki, Ali’nin, Dâvûd peygamber hakkında ileri sürülen uydurmalara tahammül edemediği ve “Her kim Dâvûd hâdisesini hikâyecilerin rivâyet ettiği gibi anlatırsa ona 160 değnek vururum” dediği nakledilmiştir.
Oysa “ filanca demiş ki, falanca da ondan duymuş ki” şeklinde sürüp giden rivâyetlerin anlattıklarına karşılık, Peygamberimize örnek gösterilen Dâvûd peygamberin Kur’ân’daki nitelikleri bambaşkadır:
Dâvûd peygamber, Allah’ın, “çok sabırlı, kulumuz” diye onurlandırdığı, çok güçlü, evvâb [sürekli Allah’a yönelen] , dağlarda bile Allah’ı kötü niteliklerden arındırmış, yaratıklar üzerinde iyi gözlemler yaparak Rabbinin yüceliğini kavramış, mülkü güçlendirilmiş, kendisine hikmet [yasalar] ve fasl-ı hıtâb verilmiş bir kişidir. Ayrıca iman ve sâlihâtı işlemede bilinçli, Allah’a secde eden [boyun eğen] , Allah’ın koruması altında bulunan, Allah katında yakınlığı ve güzel bir yeri olan, bu nitelikleri nedeniyle halîfeliğe lâyık olup halîfe seçilen, demiri yumuşatma ve zırh yapma sanatı öğretilen, Kur’ân’da Ne güzel kuldu o! diye övülen Süleymân gibi bir evlat bağışlanan çok güzel bir kul.
İşte Kur’ân’daki Dâvûd (a.s) böyle bir kişidir!
Şimdi düşünelim: Eğer Dâvûd peygamber, hikâyelerde anlatıldığı gibi, şehvetinin esiri, zina yapabilen, cinâyet işleyebilen bir kimse ise, böyle birisinin “sabır” timsali olarak Peygamberimize örnek gösterilmesi mümkün müdür? Ya da Rabbimizin, “kulum” diyerek şereflendirdiği ve Peygamberimize örnek gösterdiği birisinin, hikâyelerdeki gibi, cani, zani ve zalim biri olması akla mantığa sığar mı? Kur’ân’da “evvâb” [Allah’a çokça dönen] olarak nitelenen bir kimsenin kalbinin fısk u fücurla dolu olduğu, cinâyet işleyebildiği nasıl düşünülebilir?
Rabbimizin, Onun mülkünü de kuvvetlendirdik demesi, Dâvûd peygamberin hem dinî hem de dünyevî konularda kuvvetli bir yönetim sergilediği anlamına gelir. Bu durumda Yüce Allah, evli bir kadına duyduğu şehevî arzularını gerçekleştirmek için adam öldürtebilen birisini mi ödüllendirerek mülkünü kuvvetlendirmiştir?
Dâvûd peygamber için Kur’ân’da, “kuvvetler sahibi” denilmiştir. Bu ifadeyle Dâvûd’un (a.s) dinî yönden kuvvetli biri olduğunun kasdedildiğinde şüphe yoktur. Çünkü dinin dışında kalan alanlardaki kuvvet, kâfir krallarda da vardır. Din yönünden kuvvetli olmanın manası ise, yapılması istenen şeyleri yapma ve yapılmaması istenen şeylerden de sakınma hususunda gösterilen irade kuvvetidir. Bu durumda, kendisini adam öldürmekten ve bir din kardeşinin karısına göz dikmekten alamayan bir kimse mi “kuvvetler sahibi” olarak tanımlanmış ve örnek gösterilmiştir?
Rabbimiz tarafından kendisine “hıkmet” ve “fasl-ı hıtâb” verilen birisinin, yani Yüce Allah’ın toplumu çirkinliklerden, hakksızlıklardan kurtarmak üzere kendisine yasalar ve bu yasaları uygulamak için özel yetenekler verdiği bir kişinin bu yasaları çiğnemesi düşünülebilir mi?
Rabbimizin, Katımızda bir yakınlığı ve güzel bir yeri vardır ifadesi ile övdüğü kişinin, hikâyelerdeki Dâvûd olma imkânı var mıdır?
Kur’ân’dan öğrendiğimize göre Dâvûd peygamber mahkeme duruşmasında, Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine hakksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler hakksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır, diyerek iman edenlerin hakksızlık etmeyeceklerini vurgulamıştır. Eğer Dâvûd peygamber, hikâyelerdeki gibi hakksızlıklar yaparsa kendisinin de imansız biri olduğunu davranışlarıyla itiraf etmiş olmaz mı?
Bütün bunlara rağmen hâlâ Dâvûd peygamberin hikâyelerdeki davranışlarda bulunduğuna inanmak, Rabbimizin zani, cani ve zalim bir kişiyi yönetici kıldığını kabul etmek gibi hatalı bir davranışı –hâşâ–Yüce Allah’a atfetmek olmaz mı?
Yukarıda sıraladığımız sorulara verilecek akıl ve mantığa uygun cevaplar bizi şu sonuca ulaştırmaktadır: Kur’ân’da bahsedilen mahkeme duruşması ile Kitap-ı Mukaddes’te bahsedilen olayın hiçbir alâkası yoktur. Esas olay, normal toplumlarda cereyan eden ticarî bir uyuşmazlıktır. Bu âyetlerin Kitap-ı Mukaddes’teki utanç verici olayla özdeşleştirilmesinin bir sebebi, âyetlerdeki “zann, istiğfar, ğufran, enab” gibi sözcüklerin müellifler tarafından gerçek anlamları dışında yorumlanması veya çarpıtılmasıdır. Bu durum aşağıdaki tahlillerde açıkça gösterilecektir.
Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki, insanların en haysiyetsizine, en şerefsizine nisbet edilse, onun bile kabul etmeyeceği ölçüde çirkin olan bu davranışların Dâvûd peygamberle hiçbir alâkası yoktur.
Bu tesbitten sonra, Dâvûd peygamber kıssasının anlatıldığı 21–26. âyetlerden oluşan pasajın yukarıdaki bilgiler ışığında yeniden okunmasını öneriyor, pasajdaki âyetlerin tahliline geçiyoruz.
21. Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı.
Âyetin Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? denilmek sûretiyle soru cümlesiyle başlaması ve “haber” kavramının, önemli haberler için kullanılan نباء [nebe] sözcüğüyle ifade edilmesi, verilecek bilginin, anlatılacak kıssanın önemine dikkat çekmek içindir.
SAD SURESİNE GİRİŞ SURENİN DEVAMI >>>>
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ