







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
ŞEMS SÛRESİ’NE GİRİŞ
Hatırlanacak olursa, 24. sûre olan Abese sûresinin 17–32 âyetlerinde dikkatler insanın enfüsî [içsel] yapısına ve afaka [çevreye] çekilmiş, insanın gerek kendi iç ve dış yapısından gerekse çevresindeki varlıklardan ve bu varlıkların fonksiyonlarından yola çıkarak Rabb’e ulaşmasının gerekirliği vurgulanmıştı. Bunca kanıta rağmen bunu yapmayan ve kâfir kalan kişi de yadırganmış idi. Abese sûresinden sonra ise Kur’ân’ın ve Kur’ân’la kurulan ilişkinin yararlarının açıklandığı Kadr sûresi âdeta bir parantez gibi araya girmişti.
Şems sûresinde tekrar Abese sûresindeki konuya dönülmüş ve önce âyetlerin sözcük manaları ile afaktaki [çevredeki] büyük kanıtlara, daha sonra da mucize niteliğindeki enfüsî [içsel] kanıtlara dikkat çekilmiştir. Abese sûresinde ortaya konulan esaslar, bir bakıma Şems sûresinde bir üst basamaktan tekrar edilmiştir.
Şems sûresinde bir dizi kasem ile [yedi kanıt ileri sürülerek] insanın özgür iradesiyle kendisini nasıl kurtarabileceği veya kendisini nasıl mahvedebileceği açıklanmakta, bu ilahi yasaya da o günkü toplumda herkesçe bilinen Semûd kavminin geçmişteki cezalandırılması örnek verilmektedir. Böylece insanlara hidâyet edilmekte [yol gösterilmekte] ve gerekli uyarı yapılarak inananlar itaate teşvik edilmektedir.
Sûrede yer alan gerek sesteş ve eşanlamlı sözcükler ve gerekse mecaz, kinaye ve diğer söz sanatları, âyetlerden birbirine benzeyen birçok anlamlar çıkarılmasını mümkün kılmaktadır. Bu durum Şems sûresinin “müteşabih” olma özelliğini de ortaya koymaktadır.
Sûrenin kasem cümlesi niteliğindeki 1–10. âyetleri ile geçmişten örnek veren 11–15. âyetlerinin ayrı birer pasaj oluşturduğu göz önünde tutularak sûre iki ayrı grupta tahlil edilmiştir.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA
Ayetlerin Meali:
1- Güneş’e ve onun parıltısına Andolsun ki,
2- onu izlediği zaman Ay’a,
3- ona parlaklık verdiği zaman gündüze,
4- onu sarıp örterken geceye,
5- göğe ve onu yapana,
6- yeryüzüne ve onu yuvarlakça döşeyene,
7- nefse ve onu düzenleyene;
8- -ki O, ona fücûrunu ve takvasını ilham etti- [Andolsun ki],
9- onu arındıran gerçekten kurtulmuştur.
10- Ve onu örten de kesinlikle zarara uğramıştır.
11- Semûd azgınlığı sebebiyle yalanladı;
12- en zorlu bedbahtları görevi kabul edip gittiği zaman,
13- Allah’ın elçisi onlara demişti ki: “Allah’ın devesi!” ve “Onun su içmesi!”
14- Fakat onlar, onu yalanladılar, deveyi de inciklerini kesip öldürdüler. Rabbleri de günahları dolayısıyla onları düzleyiverdi [yerle bir etti] .
15- Ve o bunun sonucundan korkmayarak.
1–10: Güneş’e ve onun parıltısına, onu izlediği zaman Ay’a, ona parlaklık verdiği zaman gündüze, onu sarıp örterken geceye, göğe ve onu yapana, yeryüzüne ve onu yuvarlakça döşeyene, nefse ve onu düzenleyene, verene -ki O, ona fücûrunu ve takvasını ilham etti.- Andolsun ki [tüm bunları kanıt gösteririm ki] ; onu [nefsi] arındıran gerçekten kurtulmuştur ve onu [nefsi] örten kesinlikle zarara uğramıştır.
Lâfzî [sözcük] anlamları itibariyle ilmî mucizeler içeren âyetler, mecazî anlamları itibariyle de yaşamsal gerçekleri dile getirmektedir.
Örnek olarak, Ay’ın Güneş’i izlediğine dair ifade, Güneş Sistemi içindeki tüm gök cisimleri gibi Ay’ın da Güneş’in peşinden gittiği gerçeğini ortaya koyan bir ifadedir. Astronomik hesaplamalar, Güneş’in Samanyolu Gökadası’ndaki yaklaşık çembersel nitelikteki yörüngesini 225.000.000 yılda tamamladığını göstermektedir. Ay da dolaylı olarak Dünya ile beraber bu uzun yolculukta Güneş’i izlemektedir. Güneş Sistemi ve Samanyolu Gökadası’nın keşfinden sonra bilimsel nitelik kazanan bu bilgi, Kur’ân’ın indiği dönem için gerçekten de bir mucizedir. Keza, sûredeki “yeryüzünün yuvarlakça döşendiği”ne ilişkin ifade de yine Kur’ân’ın indiği dönem için bir mucize niteliğindedir.
Âyetlerden, mecazen de birçok anlam çıkarmak mümkündür. Meselâ:
1, 2. Âyetler: Güneş’e ve onun parıltısına, onu izlediği zaman Ay’a,
Bu âyette, Ay’ın Güneş’i izlediği söylenmek sûretiyle yukarıdakilere ek olarak Ay’ın ışığını Güneş’ten aldığı ve Dünya’yı aydınlatma işinde onu izlediği vurgulanmaktadır. Mecazen ise güneş’in Kur’ân olduğu, sunduğu mutluluk reçetesinin parıltısıyla insanlığı aydınlattığı, Ay’ın da Kur’ân’ı izleyen, onun aydınlığını yansıtan peygamber ve inananlar olduğu anlaşılabilir.
3, 4. Âyetler: ona parlaklık verdiği zaman gündüze, onu sarıp örterken geceye,
Bu iki âyetteki “ها - o” zamirlerinin ifade ettiği anlamlar, üzerlerinde biraz daha hassasiyetle durmayı gerektirmektedir. Gündüzün parıldattığının ve gecenin örttüğünün ne olduğuna mantıklı bir cevap aranmalıdır. Bir önceki âyetlerde geçen “o” zamirlerinin mercii olan “Güneş”, cümle akışı içinde bu iki âyetteki zamirlerin de mercii olarak kabul edilerek âyetler “Güneş’i parlattığı zaman gündüze, Güneş’i örttüğü zaman geceye…” şeklinde anlamlandırılmaktadır. Hâlbuki Güneş’in “gündüz” tarafından parlatılması ve “gece” tarafından sarılıp örtülmesi söz konusu olamaz. Böyle bir anlam mantıklı değildir.
Zemahşerî, cümlenin var olan yapısına makul bir anlam kazandırabilmek için âyetlerdeki zamirlerin “ظلمة - zulmet [karanlık]” veya “الارض - arza [yeryüzüne]” raci olabileceğini ileri sürer ve “Her ne kadar bu sözcükler zamirden evvel yer almamış olsalar da bu böyledir (Keşşaf, cilt 4; s. 258)” demeye getirir. Ayrıca tezini desteklemek üzere klâsik Arap edebî metinlerinden örnekler verir. Ne var ki, bu örnekler yeterince ikna edici olmadığından nakledilmelerine gereği duyulmamıştır.
Biz bu zamirler ile oluşan sorunun iki yolla çözülebileceği kanısındayız:
Birinci Yol: Âyetteki zamirin bir anlamının bulunmadığı, yani sûrenin icaz ve edebî yapısından, armonik özelliğinden dolayı âyette yer aldığı kabul edilerek anlamının ihmal edilmesidir. Nitekim Kur’ân’da bu duruma uyan, Ahzab sûresinin 55 . ve Nur sûresinin 31. âyetleri gibi birçok örnek bulmak mümkündür. Bu takdirde âyetlerde tümleç olmaz ve şu şekilde anlamlandırılabilir: “parlaklık verdiği zaman gündüze, sarıp örterken geceye,”
İkinci Yol: Bilindiği gibi, bir cümlede üçüncü şahıs zamiri kullanılacağı zaman, bu zamirin merciinin lâfız veya anlam olarak zamirden daha önce geçmiş olması gerekmektedir. Aksi hâlde kast edilen şey anlaşılamaz, cümle anlamsız olur. Bu kural düşünülerek ilk âyette geçen “Güneş”in bu âyetlerdeki zamirlerin mercii olarak kabul edilmesi durumunda âyetlerin anlamının mantıksız olduğu daha önce de ifade edilmişti. Öyleyse bu durumda yapılabilecek tek şey, Abese ile Şems sûreleri arasındaki duvarların kaldırılmasıdır. Sûreye girişte de belirtildiği gibi, Şems sûresi aslında Abese sûresinin devamı mahiyetinde olup Kadr sûresi adeta bir parantez gibi araya girmiştir. Bu kabule göre 3. ve 4. âyetlerdeki “ها - o” zamirleri, Abese sûresinin 26. âyetindeki “الارض - arz [yeryüzü]” sözcüğüne racidir ve bu âyetler şöyle anlamlandırılabilir: “yeryüzüne parlaklık verdiği zaman gündüze, yeryüzünü sarıp örterken geceye,”
Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da âyetlerdeki fiillerin farklı zaman kalıplarında oluşudur. 3. âyette geçmiş zaman kalıbı kullanılarak “جلّى - cellâ” denilmişken 4. âyetteki “يغشى - yağşâ” fiili geniş zaman kalıbında kullanılmıştır. Çoğu kez gözden kaçan bu özellik aslında ince ayrımlı bir anlam ifade etmektedir. Geniş zaman kalıbı kullanılarak elde edilen bu anlam inceliği, gecenin sürekli olduğunu ve olacağını ima etmektedir. Âyetlerin mecazî anlamları ise, sürekli var olacak olanın “gece” sözcüğünün temsil ettiği cehalet, küfür ve şirk olduğunu düşündürmektedir.
5. Âyet: göğe ve onu yapana,
Bu ve bundan sonraki iki âyeti, “ما - ma” ism-i mevsulünün hangi anlama geldiğine göre farklı şekillerde açıklamak mümkündür. (“Ma” ve “men” ism-i mevsulleriyle ilgili geniş açıklama Leyl sûresinin 3. âyetinin tahlilinde yapılmıştır.)
Birinci açıklama: Kadim Arapçadaki uygulama esas alınarak âyetteki “ما - ma [şey]” sözcüğü ile Allah’ın kastedildiği kabul edilebilir. Bu takdirde Rabbimiz, göğe ve onun yaratıcısı olarak kendisinin gücüne, büyüklüğüne ve eşsizliğine dikkat çekmiş olmaktadır.
İkinci açıklama: Klasik Arapça dilbilgisi kurallarına göre “ما - ma [şey]” sözcüğünün akılsız varlıklar için kullanıldığı kabul edilebilir ve anlam buna göre verilebilir. Bu takdirde anlam, Rabbimizin insanoğlundan bütün dikkatini evrene koymuş olduğu düzene çevirmesini istediği şeklinde olur. Çünkü göğün oluşumunu sağlayan, herhangi bir kargaşaya meydan verilmeden, bozulmadan bu oluşumu muhafaza eden fizikî kanunlar, bu oluşumdaki ince hesaplar ve göğün yapısındaki diğer mucizeler dikkatlerin çevrilmesi gereken noktalardır. Evrene konulmuş olan bütün bu kuralların işleyişi Kur’ân’da “Sünnetullah” kavramıyla ifade edilmektedir. Sünnetullah’ı kısaca evrenin fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal yasaları olarak tanımlamak da mümkündür.
6. Âyet: yeryüzüne ve onu yuvarlakça döşeyene,
Bu âyet de yine “ما - ma” edatının iki anlamına göre: “Yeryüzüne ve onu her taraftan yayan ve uzatan, canlıların yaşamasına uygun hâle getiren Allah’a [kasem olsun ki]” veya “yeryüzüne ve onu yayan fiziksel, kimyasal ve biyolojik kanunlara, sistemlere [kasem olsun ki]” şeklinde çevrilebilir.
Bu âyetle yeryüzünün oluşumu ve döşenmesi ile ilgili mucize niteliğindeki fiziksel kanunlara işaret edildiği gibi, “طحيها - tahâhâ” sözcüğü ile de bir başka mucize sergilenmiştir.
طحى- TAHÂ ve دحى - DEHÂ Âyetteki: “طحيها - tahâhâ” sözcüğü, konunun detaylan-dırıldığı Naziat sûresinin 30. âyetinde “دحيها - dehâhâ” olarak yer almaktadır. Sözcüklerdeki harflerin bazen sertleştirilmesi, bazen de yumuşatılması şeklinde ortaya çıkan bu durum, Türkçede de görülmektedir. Meselâ aslı “temur” olan sözcük günümüzde “demir” olarak yazılmakta ve söylenmekte, “Konya, kara, kabak” sözcükleri de bir çok yörede yumuşatılarak “Gonya, gara, gabak” şeklinde telâffuz edilmektedir. Keza Fatıma ismi de Fadime şeklini almıştır. Dolayısıyla bu âyetteki “tahâhâ” sözcüğü ile Naziat sûresinin 30. âyetindeki “dehâhâ” sözcüğü arasında bu tür bir ilgi vardır. Bundan dolayı her iki sözcük de aynı anlama gelmekte ve ikisi de “yaymak, döşemek” anlamında kullanılmaktadır. Bu ilgi, sözcüklerin anlamları konusunda en sağlam ve en güvenilir kaynak olan Allame İbn-i Menzur’un Lisanü’l-Arab adlı eserinde mevcuttur.
TAHÂ: “Ferra şöyle açıklamıştır: ‘ طحى - tahâ’ ve ‘ دحى - dehâ’ bir ve aynıdır.” Şimr de şöyle demiştir: “حيها - tahâhâ / دحيها - dehâhâ anlamındadır. ط - tı harfi د - del harfinden dönüşmüştür.”
Bu sözcüğün anlamı içerisinde bitkilerin yeryüzüne yapışması ve yayılması anlamı da mevcuttur (Lisanü’l-Arab ; cilt 5 s. 574).
Buradaki mucize, sıradan “yaymak ve döşemek” eylemi için Arapçada “بسط - beseta” ve “وسع - vessea” sözcükleri varken âyette arzın [yerkürenin] yayılıp döşenmesi için “طحى - tahâ” ve “دحى - dehâ” sözcüklerinin kullanılmış olmasıdır. Çünkü bu sözcükler sıradan ve normal bir yaymayı değil, arzın şekline uygun olan “yuvarlakça yayma”yı ifade etmektedir.
DEHÂ: “دحو - dahv” sözcüğünün manası “devekuşu yumurtası” anlamı eksenindedir. Bu sözcüğün türevleri “devekuşu yumurtası”, “devekuşunun yumurtasını bıraktığı yer” gibi anlamlar taşımaktadır. Bu sözcüğün türevlerinden olan “مدحة - midhat” sözcüğü, Mekkelilerin yuvarlak taşlar ve ceviz ile oynadıkları, bu günkü golf oyununa benzer bir oyunun adıdır. Bir çukur kazılır, kazılan çukura yuvarlak taş veya ceviz düşürülmeye çalışılırdı. Yuvarlak nesneyi çukura düşüren kişi oyunun galibi, düşüremeyen de mağlûbu sayılırdı. Ebi Rafi’ rivâyetinde Peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in de bu oyunu oynadıkları anlatılır. ” دحو - dahv“sözcüğünün türevlerinden olan “مداحى - medâhî” sözcüğü de kursa/yufka gibi yuvarlak taşlara verilen addır (Lisanü’l-Arab , cilt 3, s. 310, 311).
“Yuvarlakça yaymak, döşemek” anlamındaki sözcüğün yeryüzü için kullanılması, yeryüzünün insanların ve diğer canlıların yaşamasına ve yiyeceklerini sağlamasına elverişli bir şekilde yaratılmış olduğunu ve şeklinin de tam yuvarlak değil, yuvarlakça olduğunu anlatmaktadır. Dünyamızın şeklinin “kutuplardan basık elipsoit [dönel elipsoit]” olduğunun daha yeni sayılabilecek bir tarihte keşfedildiği hatırlanacak olursa, 14 asır önceden yeryüzünün şekli için “dönel elipsoit”e en benzer yapıdaki devekuşu yumurtasını anlatan bir sözcüğün kullanılması, gerçek ve büyük bir mucizedir.
Şems sûresinde az ve öz bir anlatımla ortaya konulan bu konu, iniş sırasına göre 81. sûre olan Nâzîat sûresinde şöyle detaylandırılmıştır:
Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü] O [Allah] yaptı: Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi], sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere. Naziat; 27–33.
Kur’ân’ın indiği dönemde mahiyetlerinin bilinmesi mümkün olmayan bu âyetler, aslında çağımızın bilginlerini muhatap almaktadır.
7,8. Âyetler: nefse ve onu düzenleyene, biçim verene -ki O, ona fücûrunu ve takvasını ilham etti.- Andolsun ki, [nefse ve ona fücûrunu ve takvasını ilham etmek sûretiyle onu düzenleyene ant olsun ki,]
7. âyet de tıpkı 5. ve 6. âyetlerde olduğu gibi, “ma” edatının anlamlarına göre; “Nefse ve onu düzenleyene, düzenlemeye güç yetirene” şeklinde veya“Nefse ve onu düzenleyen şeylere” şeklinde anlamlandırılabilir.
5–7. âyetlerde geçen “ما - mâ” edatlarının, yukarıda verdiğimiz iki anlamından başka “mastariyye” anlamı da vardır. “ما - mâ” edatlarının “mastariyye” anlamı taşıdığı kabul edildiği takdirde 5–7. âyetlerin şu şekilde anlamlandırılmaları da mümkündür: “Göğe ve onun yapılışına, yeryüzüne ve onun döşenişine, nefse ve onun düzenlenişine. [kasem olsun ki]”
Görüldüğü gibi, 5–7. âyetlerdeki “ma” edatının Allah’ı kasteden anlamı dışında “şey” ve “mastariyye” anlamlarında da kullanılmış olabileceğinin kabulü hâlinde, insanların dikkati Kur’ân’ın indiği zamanlarda bilinmeyen fizik, kimya ve astronomi kanunları ile biyolojik ve genetik özelliklere çekilmiş olmaktadır.
8. âyette geçen “الهام - ilhâm” sözcüğünün aslı “bir şeyi yutmak” anlamına gelen “لهم - lehm, التهم - ilteheme” sözcükleridir. Araplar “الهمته - elhemtühü [onu ilham ettim]” ifadesini “ona ulaştırdım” anlamında kullanırlar. Bu kelime sonradan Allah’ın kullarının kalbine attığı [ilka ettiği] şeyler için kullanılır olmuştur. Zira bu ilka ve ulaştırma, içe yerleştirme anlamında yutturma gibidir.
Sözcüğün bu âyette ifade ettiği anlam ise insanın fiziksel ve psikolojik özellikler verilerek şekillendirildiğiyle ilgilidir. Bu anlamda insan, gerek boy-bos, kaş-göz, el-ayak gibi fiziksel özelliklerle, gerekse akıl-fikir, dürtü-içgüdü, iman veya küfrü seçme özgürlüğü sağlayan irade gibi psikolojik özelliklerle donatılmıştır. Bu konuya Abese sûresinin son âyetinde değinilmiş ve imanın dışa yansımasının “takva”, küfrün dışa yansımasının da “fücûr” olduğu belirtilmişti.
Bu âyetle dikkat çekilen bir başka önemli nokta da, her canlıya kendi yaşamını sürdürebilmesi için yararlı şeyleri arayıp bulma, zararlı şeylerden uzaklaşma yeteneğinin verilmiş olduğudur. Bunun en önemli göstergelerinden biri, uzun bir eğitim süreciyle öğrenilebilecek nice yetinin canlılarda daha doğuştan var olmasıdır. Canlılara bahşedilen bu yeteneğin yaşanan hayatta birçok örneği vardır. Mesela yeni doğan bir canlının annesinin memesini hemen bulabilmesi ve emebilmesi, kaz veya ördek gibi canlıların doğdukları andan itibaren yüzebilmeleri, hayvanların kendilerine yarayan yiyecekleri seçebilmeleri gibi örnekler bunlardan sadece bir kaçıdır.
9,10. Âyetler: Onu [nefsini] arındıran gerçekten kurtulmuştur. Ve onu [nefsini] örten de kesinlikle zarara uğramıştır.
Sûrenin mesaj âyetleri bu ikisi olup önceki sekiz âyette yapılan kasemler, bu iki âyette verilen yargının önemini belirtmek içindir. Aynı mesajlar daha önce 8. sırada inmiş olan A’lâ sûresinin 14. âyetinde de verilmiş, önemine binaen burada da farklı bir üslûpla yinelenmiştir.
NEFS: “Nefs” sözcüğü, bir şeyin iç ve dış yapısıyla ve özellikleriyle tamamını, yani öz yapısını, şahsına özgülüğünü ifade etmek üzere kullanılan bir zamirdir. (Lisanü’l-Arab ; c: 5, s: 647–652)
Buna göre “nefs” sözcüğünün zamir olarak anlamı “kendi, zatı” demektir. Nitekim sözcüğün Kadim Arapçada ediplerce bu anlamda kullanılmış olduğunun klâsik metinlerde yüzlerce örneği mevcuttur.
“Nefs” denilince her şeyden önce “insan” hatıra gelirse de, Allah’ın yarattığı her canlı varlık bir “nefs”tir. Yani her canlının bir “kendisi, zatı, kimliği” vardır ve buna “nefs” denir.
Lisanü’l-Arab ’ta genişçe açıklandığına göre, belirli alâkalardan dolayı bu sözcük mecaz olarak “ruh [can]”, “nefes”, “kan”, “benlik [ego]”, “kalp [zihin]”, “iç”, “büyüklük”, “yücelik” anlamlarında da kullanılmaktadır. Meselâ “can”, “kan” ve “nefes”in [teneffüs edilen havanın]” da “ n-f-s” sözcüğüyle ifade edilmesinin sebebi “lazımiyet” alâkasından dolayıdır.
Çoğulu “nüfus” ve “enfüs” kalıplarıyla ifade edilen “nefs” sözcüğü, Kur’ân’da tekil ve çoğul formlarıyla 295 yerde geçmiş ve hem Allah için hem de diğer canlılar için kullanılmıştır.
“Nef s” sözcüğü Allah için kullanıldığında, sözcüğün yukarıda verdiğimiz tanımının kapsadığı özelliklerin hepsini içerir. Yani Allah’ın zatî ve subutî sıfatlarının tamamını ifade etmiş olur.
Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ, sen mi insanlara ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O (Îsâ) ,Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen! Maide; 116.
Müminler, müminlerin astlarından kâfirleri veliler edinmesinler ve onu her kim yaparsa Allah’tan hiçbir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi nefsinden (kendisinden) sakındırır. Ve oluş/varış yalnızca Allah’adır. Âl-i Imra; 28.
O gün her nefis [kişi] ,ne hayır işlemişse onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülükleri de. İster ki kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah, sizi nefsinden [kendisinden] çekindirir. Şüphesiz ki Allah, kullarına çok şefkatlidir. Âl-i Imran; 30.
De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir.” O [Allah] ,rahmeti nefsi (kendi) üzerine yazmıştır. Sizi mutlaka, kendisinde asla şüphe olmayan kıyâmet gününe toplayacaktır. Nefislerini [Kendilerini] zarara sokan kimseler; işte onlar iman etmezler. En’âm; 12.
Ve âyetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selâm olsun size! Rabbiniz rahmeti nefsi [kendi] üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; Şüphesiz ki O [Allah] ,Gafur’dur, Rahîm’dir” de. En’âm; 54.
Ve Ben, seni nefsim [kendim] için yetiştirdim Ta Ha; 41.
Nefse ve onu düzenleyene -ki O, ona fücûrunu ve takvasını ilham etti- [Andolsun ki] Şems; 7, 8.
Ve anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri maruf ile (geleneklere uygun olarak) bir borçtur. Her nefis [her kişi] ancak gücüne göre mükellef olur. — Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın.- Vârise düşen de bunun aynıdır. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi maruf ile [geleneklere, günün şartlarına uygun olarak] verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Ve Allah’a takvalı davranın ve bilin ki, Allah yaptığınız şeyleri görendir. Bakara; 233.
Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü mutlaka tadacaktır. Fitne olmak üzere sizi Biz, şer ve hayır ile belâlandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. Enbiya; 35.
Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadacaktır. Sonunda yalnızca bize döndürüleceksiniz. Ankebut; 57.
Ve iş bitince şeytân onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, nefsinizi [kendinizi] kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.” dedi. Kesinlikle zalimler için acı bir azap vardır! İbrâhîm; 22.
Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım. De ki: “Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve onu size bildirmemiş olurdu. Ben ondan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Yunus;15–16.
Aşağıdaki âyette ise, “nefs” sözcüğünün müfaale babından olan “yetenâfesü” ve “elmütenâfisûn” şeklindeki türevleri, işteşlik anlamıyla “kendileşme, kimlik kazanma yarışı” manasındadır:
Onun sonu misktir. Ve yarışanlar [kimlik kazanmak için çalışanlar] , işte bunda yarışmalıdırlar [kimlik kazanmaya çalışmalıdırlar] .Mutaaffifin; 26.
“NEFS” SÖZCÜĞÜNÜN MECAZ OLARAK KULLANILDIĞI ÂYETLER:
Nefeslendiği an sabaha ki, Tekvîr;18.
Bu âyette “nefs” sözcüğünden türemiş olan “teneffese” fiili kullanılmıştır. Bu fiilin anlamı “nefes aldı” demektir ki, bu da insanın solunum sürecinde alıp verdiği havayı ifade etmektedir. Nefes [soluk alıp verme] insanın olmazsa olmaz bir parçası olduğundan mecaz olarak kullanılmıştır. Diğer taraftan, “kan” da insanın olmazsa olmazlarından biri olduğu için, doğum kanamasına da “nifas” denir. Bu sözcük “nefs” sözcüğünün farklı bir kalıbıdır.
Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış, “ Nefislerinizi [canlarınızı] çıkarın! Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! En’âm; 93.
Bu âyetteki “nefs”in çoğulu olan “enfüs” sözcüğü, mecazen “canlar” anlamında kullanılmıştır.
“Nefs” sözcüğünün Arapçası ve Kur’ân’cası bu olmasına rağmen, Yunan felsefe metinlerinin Arapçaya çevrilmesinden sonra “nefs” konusunda çeşitli düşünceler ileri sürülmeye başlanmış ve bu etkiyle “nefs” sözcüğü Arapçadaki ve Kur’ân’daki anlamlarından uzaklaşıp Yunancalaşmıştır.
“Nefs” anlayışı, özellikle İbn Sina, Gazalî, İbnü’l-Arabî ve er-Râzî gibi düşünürlerce farklı biçimlerde yorumlanarak hakkında “İlmü’n-Nefs [Nefs bilimi]” adıyla bir ilim dalı oluşturulmuştur. Bu süreçte Yunan felsefesine uygun bir “nefs” anlayışı, hemen hemen tüm kelâmcılar, mutasavvıflar ve filozoflarca benimsenmiştir.
TEZKİYE, NEFSİN TEZKİYESİ: Asr sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, insanın nefsini arındırması ancak iman etmesi ve Sâlihatı işlemesi ile mümkün olan bir durumdur. Kişiyi kirleten, küfür ve şirktir. Çünkü şirkin necis [pislik], müşrikin de neces [pis] olduğunu Kur’ân bildirmektedir (Tövbe 28). İman sahibi olan kişide imanın dışa yansıması olan “takva” ortaya çıkacak ve her yönüyle tertemiz bir “nefs” söz konusu olacaktır. İnançsız bir kimsede ise inançsızlığının dışa yansıması olan “fücûr” olarak ortaya çıkacak ve her türlü sosyal pisliği barındır bir “nefs” söz konusu olacaktır.
NEFSİ ÖRTMEK: Arap geleneğine göre, iyi kimseler alnı açık yüzü ak ortada dolaşırlarken, kötü kimseler kapalı yerlerde gizlenirler ve kendilerini açığa vurmazlardı. Nitekim cömert Araplar, evleri tanınsın, muhtaçlar kendilerine gelsin ve ihtiyaçlarını bildirsinler diye yüksek tepelerde konaklar, geceleyin arayanların kolayca bulmaları için ateş yakarlardı. Cimriler ise evlerini, yurtlarını muhtaç kimselerden saklamaya çalışırlar, kendileri de onlara görünmemeye çalışırlardı.
Bu geleneğe uygun olarak da, güzelliklerden yüz çeviren bir kimse; önemsiz, terk edilmiş, adı-sanı anılmaz birisi olur ve böylece bu kişi [nefs], gizli kalmış, üzeri örtülmüş bir şey durumuna gelmiş olurdu.
Ancak, nefsin örtülmesi konusu sadece yukarıda belirttiğimiz Arap geleneği ile açıklanamaz. Çünkü “yalnızca kapısına gelene cömert davranmak” ve “çevresi tarafından iyi kimse olarak nitelenmek” gibi hesaplı davranışlar bir Müslüman’ın nefsini örtülü olmaktan kurtaramaz. Nefsin arındırılması yolunda Kur’ân’ın Müslümanlarda olmasını istediği özelliklerden bir tanesinin bile eksikliği, nefsin örtülü sayılması için yeterlidir. Dolayısıyla her Müslüman, “nefsi örtülü” durumuna düşmemek için Kur’ân’ı çok iyi okuyup anlamalı ve bir Müslüman’da bulunması gereken özellikleri iyi bilmelidir.
Nefsin örtülmesi konusundaki ayrıntıları Müslümanların Kur’ân’ı anlama yolundaki kendi çabalarına bırakıp çok genel bir çerçeve içinde bazı hatırlatmalarda bulunmayı kendimize bir borç olarak görüyoruz:
Kur’ân’dan öğrendiğimize göre, Müslüman pasif ve pısırık olamaz:
Çünkü Asr sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, eğer bir insan aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle mücadele etmiyor, yanlışları gördüğü halde ses çıkarmadan bekliyor, zulme katlanıyor, nemelâzımcılık ruhu ile yakın çevresinin ve içinde yaşadığı toplumun bozulmasına seyirci kalıyorsa, “sabırlı” ve “hakk üzerinde bulunan” bir insan değildir. Çünkü pasifliğin ve pısırıklığın bir göstergesi olan “katlanmak”, “ses çıkarmamak” gibi davranışlar, bir Müslüman’ın Kur’ân’da belirtilen özellikleri ile asla bağdaşmaz. Ne var ki, sadece “sabırlı olmak” ve “hakk üzerinde bulunmak” da nefsin örtülü olmaması için kâfi gelmemektedir. Zira sabrı ve hakkı tavsiyeleşmeyenler, kendileri birey olarak sabırlı ve hakk üzerinde bulunsalar dahi zarardan kurtulamayacaklardır(Asr; 2, 3).
Yoksulun yiyeceği üzerine teşvikleşmeyenler.
Kur’ân’da “dini yalanlayan” kimseler olarak nitelenmekte (Mâûn; 1–3), yetimi kerimleştirmeyenlerin (Fecr 17) ise mahşerde o hayatları için önceden bir şeyler göndermediklerine pişman olacakları (Fecr 23, 24 ) bildirilmektedir. Mâûn ve Fecr sûrelerinin tahlilinde de söylediğimiz gibi:
Yoksulun doyurulması, Zariyat sûresinin 19. âyeti doğrultusunda, sahip olunan varlıklar üzerinde yoksulun, mahrumun hakkı olduğu bilinci ile, bir lütuf olarak değil, bir borç, bir zorunluluk olarak hakkı teslim etme gerekliliği ile doyurulmasını,
Yetimin kerimleştirilmesi ise; eğitiminin sağlanması, kendini gerçekleştirme fırsatı verilmesi, iş imkânı verilerek desteklenmesi gibi davranışlarla yetimin üstün kılınmasını, saygın hâle getirilmesini, toplum içinde kimseye muhtaç olmadan kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlamayı ifade etmektedir.
Demek oluyor ki, aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle mücadele etmeyenlerin ortaya koydukları pasif ve pısırık kişilik nasıl “örtülü nefs”e bir örnek teşkil ediyorsa, sabrı ve hakkı tavsiyeleşmeyenler de eninde sonunda zarardan kurtulamayacakları için “örtülü nefs”in örneği durumundadırlar.
Nefsini bu örtülerden arındıranlar ise:
“Nefsin örtülmesi” ifadesi, yukarıda açıkladığımız şekiller dışında, hiç de Sâlihlerden olmadığı hâlde kendisini onların arasında saklayan, isyan ve günahlara dalmak sûretiyle nefsini gizleyen, küfrünü ve pisliğini [fücûrunu] başkalarına göstermeyen kimselerin durumu ile de açıklanabilir.
11–15. Âyetler: Semûd azgınlığı sebebiyle yalanladı; en zorlu bedbahtları bunun sonucundan korkmayarak görevi kabul edip gittiği zaman, Allah’ın elçisi onlara demişti ki: “Allah’ın devesi!” ve “onun su içmesi!” Fakat onlar, onu yalanladılar ve deveyi de inciklerini kesip öldürdüler. Rabbleri de günahları dolayısıyla onları yerle bir etti, kırıp geçirdi.
Sûrenin ilk bölümünde iyi ve kötü her şeyi yapabilecek fiziksel ve zihinsel güçlerle donatıldığı ve dilediğini yapabilmek için kendisine irade özgürlüğü verildiği bildirilen insan, 8 ve 9. âyetlerde verilen yargıya göre, nefsini arındırdığı takdirde kendini kurtarabilecek, güçlerini kötüye kullandığı takdirde ise perişan olacaktır. 11-15. âyetler, gerek yaşamları gerekse sonları itibariyle o günkü halk tarafından iyi bilinen Semûd kavminin bu yargının örneği olduğunu bildirmektedir. Semûd kavminin öyküsü daha önce özet olarak Fecr ve Necm sûrelerinin tahlilinde de verilmişti. Ancak önemine binaen orada değinilmeyen yönleriyle tekrar ele alınmasının yararlı olacağı düşünülmüştür.
SEMÛT KAVMİ: Semûd kavmi, Hicaz ile Sûriye arasında Vadi’l-Kura’da yaşamış eski bir Arap kabilesidir. Kur’ân’da bu kabilenin ismi yirmi altı yerde geçmektedir. Ayrıca Sâlih peygamberden bahseden âyetler de onun kavmi olan Semûd ile ilgilidir.
Arap kaynaklı olmayan tarihi belgelerde de Semûd kavminden bahsedilmektedir: “
M.Ö. 715 tarihli Sargon kitabesinde Semûd kavmi, Asurluların hâkimiyet altına aldıkları Şarkî ve Merkezî Arabistan kavimleri arasında zikredilmektedir. Aristo, Batlamyus ve Plinus, Semûd kavminden “Thamudaei” olarak belirtilen isim ile bahsetmişlerdir. Plinus’un Semûd kavminin oturduğu yer olarak zikrettiği Domatha ve Hegra’nın, İslâmî kaynaklarda bu kavmin oturduğu yer olarak kaydedilen Hicr ile aynı yer olduğu kabul edilebilir.” (H. N. Brau, İslam Ans, Semûd mad.)
Bu kavme peygamber olarak Sâlih gönderilmiştir. Semûd kavmi de Ad kavmi gibi Kur’ân’da ibret tablosu olarak sunulmuştur. Semûd kavmi ile Sâlih peygamber arasındaki mücadele hakkında Taberî’nin, İbnü’l-Esir’in ve İbn-i Kesir’in eserlerinde rivâyetlere dayanılarak hazırlanmış detaylar bulunmaktadır.
Biz, bizi ilgilendirecek bilgileri Kur’ân’dan izleyelim:
Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i [gönderdik] .Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka tanrı yoktur. O, sizi yeryüzünden yarattı. Ve sizi orada yaşattı. O hâlde O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tövbe edin. Çünkü Rabbim çok yakındır, kabul edendir.” Dediler ki: “Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde aranan birisiydin. Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın şeyden ciddî bir şüphe içindeyiz.” Hûd; 61, 62.
Dediler: “Sen ve beraberindekiler yüzünden başımıza uğursuzluk geldi/ sen ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz.” Dedi: “Uğursuzluk kuşunuz Allah katındadır. Daha doğrusu siz, imtihana çekilen bir topluluksunuz.” Neml; 47.
Bir imtihan aracı olarak kendilerine dişi deveyi göndereceğiz. Artık gözetle onları ve sabret. Suyun, aralarında bölüştürüleceğini onlara bildir. Her su alış, içiş nöbetlidir / içilecek her miktar hazırlanmıştır. Kamer; 27,28.
Kibre sapanlar şöyle konuştu: “Biz sizin inandığınızı inkâr edenleriz.” Bu arada dişi deveyi boğazladılar. Ve Rabblerinin emrinden dışarı çıkıp şöyle dediler: “Ey Sâlih! Eğer Allah tarafından gönderilenlerdensen, bizi tehdit ettiğin şeyi önümüze getiriver.” A’râf; 76,77.
Biz, onlar üzerine bir tek korkunç ses gönderdik de ağılcının topladığı çalı çırpı gibi oluverdiler. Kamer; 31.
Ve zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç kalmamışlardı. Biliniz ki, Semûd kavmi gerçekten Rabblerini inkâr ettiler. Biliniz ki, uzak Semûd içindir. Hûd; 67,68.
İşte sana onların, işledikleri zulümler yüzünden çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç kuşkusuz bunda, ilmi kullanan bir topluluk için kesin bir ibret vardır. Neml; 52.
11–15. âyetleri anlayabilmemiz için âyetlerde geçen ipuçlarını iyi değerlendirmek gerekmektedir. Bize göre bu ipucu ifadeler:
YALANLAMALARINA SEBEP: TUĞYAN: Tuğyan ile ilgili geniş açıklama Alak sûresinin tahlilinde verilmiştir. Özetleyerek tekrar etmek gerekirse; tuğyan, insanın çok para-pul, mal-mülk, köle-kul sahibi olarak kendini her türlü ihtiyacın üstünde görmesi, bu yeterlilik duygusuna kapılarak “baron”laşması, “lord”laşması, “rabb”leşmesidir. Kur’ân bu sözcüğü Firavun ve Mekke yöneticileri için kullanmıştır. Âyetlerden anlaşıldığına göre Semûd kavmi de aynı dalâlet içine düşmüştür.
DİŞİ DEVE: Bu dişi deve hakkında “halkının Sâlih’ten bir mucize istemesi üzerine onun da kayalardan bir dişi deve çıkarması” gibi birçok efsane uydurulmuş ve bu efsaneler ekseninde ortaya atılan rivâyetler [söylentiler] ile olur olmaz açıklamalar yapılmıştır.
Âyette geçen “النّاقة - en-nâkah” sözcüğü “dişi deve” demektir. Ancak Araplar her dişi deveye değil, sadece 5 yaşına basan dişi develere “en-nâkah” derlerdi. Âyetin mesajının doğru anlaşılması için bu ayrıntının daima göz önünde bulundurulması gerekir.
Beş yaşına girmiş dişi deve, eti, sütü ve gücü itibariyle göçebe ve hayvancılıkla geçinenler için çok önemli bir ekonomik değeri ifade etmektedir.
ALLAH’IN DEVESİ: Rivâyetlere dayalı anlatımlarda “Sâlih’in Devesi” olarak geçen dişi deve, âyette doğrudan Allah’a izafe edilerek “ناقةاللّه - Allah’ın Devesi” olarak adlandırılmıştır. Devenin Allah’a izafe edilişi, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir husustur. Devenin Allah’a izafe edilmesinden maksat, onun Allah tarafından yaratılması veya devenin Allah’ın varlık ve birliğine kanıt olması değildir. Zaten evrendeki her şeyin yaratıcısı Allah’tır ve evrendeki tüm varlıklar da Allah’ın varlığına ve birliğine kanıttır. Bu nedenle, kastedilenin bundan daha başka bir şey olduğu iyi anlaşılmalıdır.
Bilindiği gibi, Kur’ân’da Kâbe’ye “بيتاللّه - Beytüllâh [Allah’ın Evi]” denilmekte ve o da Allah’a izafe edilmektedir (İbrâhîm 37, Bakara 125, Hacc 26, Kureyş 3). Bundan dolayıdır ki, “Allah’ın Dişi Devesi” ifadesini doğru anlamak için önce Kâbe’ye neden “Allah’ın evi” dendiğinin anlaşılması gerekmektedir.
Beytullâh [Allah’ın Evi], “Allah’tan başka hiç kimsenin olmayan, kimsenin sahiplenemeyeceği ev” demektir. Bu özellik onun tüm insanlığa, kamuya ait olduğunu göstermektedir. Allah’ın Evi , kamuya açık, kamu yararlarının konuşulduğu, kamu haklarının gözetildiği, herkesin hür ve eşit olduğu bir yerdir. Bu anlamda bütün camiler/mescitler de “Beytullah”tır. Ne var ki, cami ve mescitlerin takva üzere inşa edilmeleri, Allah’ın dinine uygun olmayan işlevlerle kullanılmamaları gerekir.
Bir varlığın Allah’a izafe edilmesinin ne anlama geldiği anlaşıldığına göre, âyetteki “ناقةاللّه - Allah’ın Devesi” tamlamasından ne anlaşılması gerektiği de anlaşılmış olmalıdır. “en-Nâkah”, sözcük anlamıyla o dönemde toplumun fakirlerinin, yetimlerinin, miskinlerinin, kısaca ihtiyacı olan herkesin ortaklaşa sahip olduğu, serbestçe sütünden, gücünden ve yavrusundan istifade edeceği, kamu malı olan beş yaşında güçlü bir dişi devedir. Günümüzde bu deyim hayır kurumlarına, sosyal yardım vakıflarına, sosyal güvenlik sigortalarına karşılık gelmektedir.
Aç ve yoksul insanların bu kurum [en-nâkah] sayesinde açlıktan, sefaletten, kula kulluktan kurtulmaları o günkü Semûd kavmi ileri gelenlerinin hoşuna gitmemiştir. Çünkü kendilerine kulluk edenlerin kulluktan kurtulması, kendilerini bütün ihtiyaçların üzerinde gören bu tâğûtların işine gelmemiştir. Kur’ân tâğûtların bu tutumuna ve sonrasına değişik sûrelerde tekrar tekrar dikkat çekmektedir:
Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i [gönderdik] .Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, size bir mucizedir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. Ve düşünün [hatırlayın] ki, Ad’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın. ”Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Sâlih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” [Onlar da]: “Doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!” dediler. O büyüklük taslayan kimseler: “Biz, sizin inandığınızı gerçekten inkâr edenleriz!” dediler. Hemencecik de o dişi deveyi inciklerini kesip öldürdüler ve büyüklenerek Rabblerinin buyruğundan dışarı çıktılar; “Ey Sâlih, eğer hakikaten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini bize getir!” dediler. Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. [Sâlih de] O zaman onlardan yüz çevirdi ve “Ey kavmim! Ant olsun ki, ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi. A’râf; 73–79.
Semûd da o uyarıları/uyarıcıları yalanladı: “Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz” dediler. “Zikir/öğüt, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır.”Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir. Biz onlara, kendilerine fitne olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabırlı ol. Ve onlara suyun, aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; her içiş hazır kılınmıştır. Bunun üzerine arkadaşlarına seslendiler. O da alacağını alıp inciklerini keserek öldürüverdi. Peki, azabım ve uyarılar nasılmış? Biz onların üzerine tek sayha [korkunç bir ses] gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı gibi oluverdiler. Ant olsun ki biz Kur’ân’ı öğüt için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen? Kamer; 23–32.
Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i [gönderdik] .Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka tanrı yoktur. O sizi yeryüzünden yarattı. Ve sizi orada yaşattı. O hâlde O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tövbe edin. Çünkü Rabbim çok yakındır, kabul edendir.” Dediler ki: “Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde aranan birisiydin. Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın şeyden ciddî bir şüphe içindeyiz.” [Sâlih] Dedi ki: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet vermişse, buna ne dersiniz? Bu durum karşısında O’na asi olursam beni Allah’tan kim korur? O zaman sizin de bana zarardan başka katkınız olmaz. Ey kavmim! İşte size âyet olarak Allah’ın dişi devesi. Artık onu bırakın, Allah’ın yeryüzünde yesin. Ve ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalayıverir.” Fakat [Semûd kavmi] onu, inciklerini keserek öldürdüler. Bunun üzerine [Sâlih] dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın! İşte bu, yalanlanmamış bir tehdittir.” Emrimiz gelince, Sâlih’i ve onunla beraber iman edenleri, bir rahmet ile Bizden ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin çok kuvvetlidir, galip gelendir. Ve zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç kalmamışlardı. Biliniz ki, Semûd kavmi gerçekten Rabblerini inkâr ettiler. Biliniz ki, uzak Semûd içindir. Hûd; 61–68.
Semûd gönderilmişleri yalanladı: Hani kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: “Sakınmaz mısınız? Gerçekten, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Ben sizden hiçbir ücret istemiyorum da. Benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz burada, güven içinde bırakılacak mısınız? Bahçelerde ve pınarlarda? Ve ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında? Ve siz dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Ve yeryüzünde bozgunculuk yapıp ıslah etmeyen o aşırı gidenlerin emrine uymayın.” Dediler ki: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerdensin! Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet getir.” [Sâlih]: “İşte bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.” dedi. Buna rağmen onlar deveyi inciklerini kesip öldürdüler; ama pişman da oldular. Bunun üzerine onları azap yakalayıverdi. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama onların çoğu iman etmediler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhametlidir. Şuara; 141–159.
ALLAH’IN ELÇİSİ: Âyette “رسوا اللّه - Allah’ın Elçisi” ifadesi ile kastedilen Sâlih peygamberdir. Burada adı anılmamış olsa da, bu olayın anlatıldığı Hûd, Kamer, A’râf, Şuara sûrelerinde olaydaki elçinin Sâlih peygamber olduğu bildirilmiştir.
13. âyetteki “Allah’ın devesi !” ve “Onun su içmesi !” ifadeleri tahzirdir, yani uyarı için bir sesleniştir. Burada elçinin “Allah’ın Devesi !” ve “Onun su içmesi !” demesi, yaşamasında herkes için yararlar olan bu deveye özen gösterilmesini, onun ihmal edilmemesini hatırlatmak anlamındadır. Bu durum, örnek vermek gerekirse, yanındaki çocuğun tehlikede olduğunun farkında olmayan birine tehlikeyi kısa yoldan bildirmek için “Çocuk! Çocuk!” diye seslenilmesine benzemektedir.
15. âyette “Ve o bunun sonucundan korkmayarak” şeklinde geçen ifadenin en uygun anlamı, bu ifadenin “en zorlu bedbahtları kalkıp gittiği zaman” sözlerinin yer aldığı 12. âyete durum bildiren “hâl zarfı” olması durumunda ortaya çıkmaktadır. 15. âyetteki “o” zamirinin, hemen hemen bütün meallerde yapıldığı gibi, 14. âyetteki “Rabb”e irca edilmesi dil tekniği bakımından mümkün olsa bile anlam bakımından uygun değildir. Çünkü Allah’ın korkması söz konusu edilemez. Anlatılan olay dikkatle izlenirse, korkması gerekirken yaptığı işin sonucundan korkmayan kişi herhangi biri değil, 12. âyette zikredilen “bedbaht” kişidir. Dolayısıyla 15. âyetteki “o” zamirinin merciinin 12. âyetteki “bedbaht” olması gerekir.
Âyetlerde geçen bazı sözcüklerin anlamlarına bir tek sözcükle karşılık bulmak maalesef her zaman mümkün olamamaktadır. Genellikle yanlış olarak “kalkıp gitmek” şeklinde çevrilen “inbe’ase” sözcüğü de bunlardan birisidir.
Üç harfli kökü “بعث - be’ase” olan “انبعث - inbe’ase” sözcüğü, bulunduğu kalıp itibariyle mutavaat [dönüşlülük] anlamı kazanmakta ve “göndermek” olan kök anlamı da “gönderilmeyi kabul edip gitmek” şeklinde değişmektedir.
“İnbe’ase” sözcüğü doğru anlamıyla değerlendirildiğinde Semûd’un en azgını olan kişinin Allah’ın devesini kendi iradesiyle yok etmediği, bu görevin ona başkalarınca verildiği, onun da bu görevi kabul ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıda verilen Kamer sûresinin 29. âyetindeki “Bunun üzerine arkadaşlarına bağırdılar. O da alacağını alıp inciklerini kesip öldürüverdi” şeklindeki açıklama, deveyi öldürme kararının ortak alındığını, infaz işinin ise bu karar doğrultusunda içlerinden biri tarafından gerçekleştirildiğini göstermektedir. Bu durumda Semûd’un bir kişinin işlediği bir suç yüzünden değil, kavmin tâğûtlarınca ortak alınan bir infaz kararından dolayı cezalandırıldığı net olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece “inbe’ase” sözcüğünün yanlış anlamlandırılması nedeniyle ortaya çıkan ve bir kişinin işlediği suçtan dolayı bütün bir toplumun cezalandırıldığı yönünde adalet ilkelerine ters bir izlenim veren yanlış algı da ortadan kalkmış olmaktadır.
DEVENİN KESİLİŞ TARZI:
Semûd kavmi ve Sâlih peygamberin konu edildiği pasajlarda devenin öldürülüşü “عقر - akara” fiili ile ifade edilmiştir. Bu sözcük de önemli ayrıntılar içermektedir.
Lisanü’l-Arabadlı eserde aşağıdaki bilgilere ulaşılmaktadır:
“Akara” fiilinin türediği “akr, ukr” köklerinin esas anlamı “kadının hamile kalmaması için önlem alması, doğum kontrolü” demektir. Doğum kontrolü yapmak üzere içilen nesnelere de “ukr” denilmiştir. Bu bağlamda sözcüğün “bir şeyin doğasını değiştirmek, orijinalliğini bozmak” gibi anlamlara geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim “Akr” sözcüğü bu anlam ekseninde “yaralamak” manasında kullanılır olmuştur. Zira yaralama da doğallığı, orijinalliği bozmaktır.
“Akr” sözcüğü daha sonraları genel anlamda “yaralama” anlamını kaybederek özellikle deve, at, koyun gibi hayvanların ayaklarının [inciklerinin, diz ile topuk aralarının] kesilmesi anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Araplar deve, at, sığır ve koyun gibi hayvanları keserken önce kılıçla hayvanın inciklerini kesip sonra da yere yıkılan hayvanı boğazladıklarından, bu sözcük de hayvan kesim işinin birinci aşamasını anlatmak için kullanılır olmuştur.
“Akr” sözcüğünün anlamı için bugünkü Türkçede bir karşılık aranacak olursa, bizce en uygun karşılık “tırpanlamak” sözcüğüdür.
Bütün bu bilgiler ışığında, kamu yararına çalışan bir hayvan olduğunu düşündüğümüz “Allah’ın Devesi”nin Semûd kavmi tarafından ayakta durmasını sağlayan organları kesilerek ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır. “Allah’ın Devesi” ifadesinin işaret ettiği anlam bugüne taşındığında, bu devenin işlev bakımından kamu yararına çalışan bugünkü kamu kurumları niteliğinde olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Devenin yok edilmesi ise bu kurumları ayakta tutan vergi, aidat, bağış gibi gelir kaynaklarının kesilmesini, ödenmemesini ya da yolsuzluklarla zayi edilmesini düşündürmektedir.
A’râf sûresinde daha ayrıntılı olarak görülecektir ki, Semûd kavmi Allah’ın devesini ortadan kaldırdığı için topyekûn yok edilmemiş ama perişan hâle getirilmiştir. Dolayısıyla açgözlülükleri yüzünden sosyal adaleti sağlamakta ihmalkâr davranan günümüzün tâğûtlaşmış toplumlarını da böyle bir perişanlık beklemektedir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ