







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
TAHA SÛRESİ’NE GİRİŞ
Adını, surenin 1. ayetini teşkil eden “ta” ve “ha” harflerinden almış olan Ta Ha suresi, Mekke’de 45. sırada inmiştir. Surenin 130, 131. ayetlerin Medine’de indiğine dair nakiller olsa da, söz konusu edilen ayetlerin, içinde bulundukları pasajla gösterdikleri uyum, nakillerde söylenenlerin uzak bir ihtimal olduğunu göstermektedir.
Kur’an’ı tanıtarak sona eren Meryem suresinden sonra, oradaki ifadelerin devamı niteliğindeki ayetlerle başlayan Ta Ha suresinde; diğer Mekkî surelerde olduğu gibi tevhit, peygamberlik müessesesi, öldükten sonra dirilme ve haşr gibi konular üzerinde durulmuş, peygamberimize ana görevi hatırlatılmış, ona manevî destek verilmiş ve bunlar arasında da Musa kıssası örnek verilmiştir. Ayrıca, daha evvel Sad ve A’râf surelerinde Âdem ve İblis hakkında anlatılanların da hatırlatıldığı Ta Ha suresi, kıyamet ve haşre dair etkileyici kompozisyonlar çizildikten ve Allah ile elçisine kin besleyenlerin hezimeti örneklendikten sonra, peygamberimizden sabırlı olması istenerek son bulmuştur.
Nüzul zamanı
Tarihî kaynak niteliğinde olan İbn-i İshak ve İbn-i Hişam’ın eserlerinde anlatıldığına göre bu sure, Ömer’in Müslüman olmasından önce inmiş ve onun Müslüman olmasında etkili olmuştur:
Ömer, Peygamber’i öldürmek için yola çıktığında bir adama rastladı. Adam ona: “Sen her şeyden önce kız kardeşinin ve eniştenin müslüman olduğunu bilmelisin” dedi. Bunu duyan Ömer doğruca kız kardeşinin evine gitti. Orada kardeşi ve eniştesinin bir kağıt parçasında yazılı olan bir şeyleri okuduğunu duydu. Kız kardeşi Ömer’in geldiğini görünce kağıt parçasını hemen bir yere sakladı, fakat Ömer okunanları duymuştu, bu yüzden sorular sormaya başladı. Daha sonra eniştesini dövdü ve kocasını korumaya çalışan kız kardeşini de yaraladı. Sonunda her ikisi de “Evet müslüman olduk, ne yaparsan yap” diye itiraf ettiler. Ömer kız kardeşinin başından akan kandan etkilendiği için “okuduğunuz şeyi bana gösterin.” dedi. Kız kardeşi ondan kağıdı yırtmayacağına dair yemin aldı. Onlar da gösterdiler. Bunun üzerine Ömer bu surenin yazılı olduğu kağıdı okumaya başladığında “Ne mükemmel bir şey!” diye bağırmaktan kendini alamadı. Bunu duyan eniştesi, onun ayak seslerini duyduğunda gizlendiği yerden çıkarak: “Allah`a ant olsun, Allah sana Peygamberinin davetini tebliğe hizmet ettirecek.
Çünkü dün Peygamber`in: “Rabbim, ya Ebul Hakem b. Hişam (Ebu Cehil), ya da Ömer b. Hattab ile İslâm`ı destekle` diye dua ettiğini duydum. Ey Ömer Allah`a dön, Allah`a dön!" dedi. Bu sözler o denli ikna edici idi ki Ömer (r.a) Habbab`la birlikte, İslâm`ı kabul etmek üzere Peygamber`in (s.a) yanına gitti. Bu olay, Habeşistan`a hicretten kısa bir süre sonra meydana gelmişti. (İbn-i İshak)
İbn-i Hişam ise bu olayı daha uzunca anlatmaktadır:
Ömer, Rasûlullah (sav)ı bulup öldürmek maksadıyla kılıcını kuşanarak çıktı. Yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Ona: Nereye gitmek istiyorsun ey Ömer diye sordu. Ömer: Dininden dönen, şu Kureyş´in dirliğini bozan, onları beyinsizlikle itham eden, dinlerini ayıplayan, ilâhlarına dil uzatan Muhammed´e gidip onu öldürmek istiyorum. Nuaym ona şöyle dedi: Allah´a yemin ederim, ey Ömer! Sana asıl senin içinde olanlar tuzak kuruyor, seni aldatıyor. Sen zanneder misin ki Abdumenâfoğulları Muhammed´i öldürdüğün halde yeryüzünde senin yürümene imkân vereceklerdir? Niçin kendi ailene dönüp de onların işlerini yoluna koymayı düşünmüyorsun? Ömer: Hangi ailemden söz ediyorsun? deyince, Nuaym dedi ki: Senin enişten ve amcanın oğlu Saîd b. Zeyd ile kızkardeşin Hattab´ın kızı Fâtıma´yı kastediyorum. Allah´a yemin ederim, onlar müslüman olmuşlar ve Muhammed´e dini üzere tabi olmuşlar. Bana kalırsa sen asıl git, onlarla uğraş.
Bunun üzerine Ömer kızkardeşi ve eniştesini bulmak üzere geri döndü. Yanlarında Habbâb b. el-Eret de vardı. Beraberinde de Tâ-Hâ Sûresi´nin yazılı olduğu bir sahife bulunuyordu. Bunu onlara öğretiyordu. Ömer (ra)ın sesini işitmeleri üzerine Habbab onların odalarından birine yahut da evin bir tarafına gizlendi. Hattab kızı Fatıma da sahifeyi alıp üzerine oturdu. Ömer eve yaklaştığı sırada Habbab’ın onlara okuduğu Kur´ân´ın sesini işitmişti. Ömer içeri girince: Duymuş olduğum bu lakırdılar neyin nesiydi? Ona; Sen bir şey işitmiş olamazsın dediler. Hayır, Allah´a yemin ederim. Ben sizlerin Muhammed´e dini üzere tabi olduğunuzu haber almış bulunuyorum, dedi ve hemen eniştesi Said b. Zeyd´in üzerine atıldı. Kızkardeşi Hattab´ın kızı Fatıma onu kocasından uzaklaştırmak üzere ayağa kalkınca ona bir tokat attı ve yüzünü yaraladı. Ömer bunu yapınca kızkardeşi de eniştesi de ona: Evet, biz müslüman olduk. Allah´a ve Rasûlune iman ettik, ne istiyorsan yap, dediler.
Ömer, kardeşinin yüzündeki kanı görünce yaptığına pişman oldu, aklı başına geldi. Kızkardeşine: Az önce okuduğunuzu duyduğum şu sahifeyi bana ver de Muhammed´in neler getirdiğine bir bakayım, dedi.
Ömer okuma yazma bilen birisi idi, Bu sözleri söyleyince kızkardeşi kendisine: Biz senin ona bir zarar vereceğinden korkarız, dedi. Bu sefer kızkardeşine: Korkma, dedi ve kendi ilâhları adına yemin ederek okuyup onlara geri vereceğini söyledi. Ömer bu sözleri söyleyince kardeşi müslüman olacağı umuduna kapıldı ve ona dedi ki: Kardeşim sen şirk üzeresin ve pissin, buna ise ancak temiz olanlar el sürebilir.
Bunun üzerine Ömer kalktı ve yıkandı. Kızkardeşi de kendisine içinde Tâ-Hâ´nın yazılı bulunduğu sahifeyi uzattı. Ömer Tâ-Hâ Sûresi´nin baş taraflarını okuyunca dedi ki: Bu ne güzel, bu ne şerefli sözler! Habbab onun bu sözleri söylediğini işitince yanına çıktı ve ona dedi ki: Ey Ömer! Allah´a andolsun ki ben yüce Allah´ın, Peygamberinin duasını özellikle senin hakkında kabul etmiş olacağını ümit ederim. Çünkü ben dün onu şöyle dua ederken dinledim: "Allah´ım sen İslâm´ı ya Ebu´l-Hakem b, Hişam ile, yahut Ömer b. el-Hattab ile güçlendir," Allah´tan kork ey Ömer, Allah´tan!
Bunun üzerine Ömer ona: Ey Habbab! Bana Muhammed´İn yerini söyle. Onun yanına gidip, İslâm´a gireyim, dedi ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.
(İbni Hişam; es Siret ve diğerleri)
İşte yukarıdaki belgelerde yer aldığı gibi, okunan sure “Ta Ha” suresidir.
Rahman Rahîm Allah adına
Ayetlerin meali:
1- Ta (9), Ha (5),
2–4- Biz Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin / sıkıntı veresin (eşkıyalık edesin) diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere; yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik.
5- Rahman, Arş üzerine istiva etmiştir (egemenlik kurmuştur).
6- Göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler, bu ikisinin arasında olan şeyler ve nemli toprağın altıda bulunan şeyler yalnızca O’nundur (Rahman’ındır).
7- Sen sesini yükseltirsen; O (Rahman) şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir.
8- Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler sadece O’nundur.
9. Sana Mûsâ'nın haberi de ulaştı mı?
10. Hani o bir ateş görmüştü de ailesine-yakınlarına, “Kesinlikle ben bir ateş gördüm. Ondan size bir kor parçası getirmem yahut ateş üzerinde bir kılavuz bulmam için siz bekleyin!” demişti.
11-16. Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Mûsâ! Ben, senin Rabbin olan Benim. Hemen yakınlarını ve mallarını burada bırak, şüphesiz sen temizlenmiş vâdide, Tuva'dasın/iki kere temizlenmiş bir vâdidesin. Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye; “Hiç şüphesiz ki Ben, Allah'ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikâme et. Şüphesiz ki o Sâ‘at [kıyâmet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim. O nedenle ona [kıyâmete] inanmayan ve kendi hevasına uyan kimse seni, ondan [kıyâmete iman etmekten] alıkoymasın; sonra helâk olursun”a kulak ver.
17. Sağ elindeki de nedir ey Mûsâ?
18. O [Mûsâ], “O, benim asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve onda benim için başka yararlar da var” dedi.
19, 24. O [Allah], “Ey Mûsâ! Onu bırak/çobanlığı bırakıp yerleşik hayata geç! Firavun'a git, şüphesiz o azdı” dedi.
20. O da onu hemen bıraktı/yerleşik hayata geçti, bir de ne görürsün! O [sağ elindeki], koşan bir candır.
21-23. O [Allah], “Sana en büyük âyetlerimizden göstermemiz için tut onu, korkma! Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. Diğer bir âyet olmak üzere de gücünü kanadına ekle, çirkinlik olmadan hiç kusursuz, mükemmelce çıkacaksın” dedi.
24- “Firavun’a git, şüphesiz o azdı.”
25-35. O [Mûsâ], “Rabbim! Seni çok arındırmamız ve Seni çok çok anmamız için göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ve ehlimden; kardeşim Hârûn'u benim için bir vezir kıl, o'nunla arkamı kuvvetlendir. İşimde o'nu bana ortak et. Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun” dedi
36. O [Allah] dedi: “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.”
37- 44- Ve ant olsun Biz, sana diğer bir defa daha iyilik yapmıştık: “Hani bir vakit vahyolunan şeyleri annene vahyetmiştik ‘Onu [Musa’yı] sandık içine koy da bol suya; nehre bırak, sonra da bol su; nehir onu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve ona düşman olan birisi alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, hani kız kardeşin yürüyordu da ‘Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni potada erip saflaştırdıkça saflaştırdık. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir kader üzerine geldin, ey Musa!
Ve Ben, seni Kendim için yetiştirdim.
Sen ve kardeşin alâmetlerim; göstergelerim ile gidin ve Beni anmakta gevşeklik etmeyin.
Her ikiniz gidin Firavuna. Şüphesiz o, azdı. Sonra ona öğüt alması ve saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürpermesi için yumuşak söz söyleyin.”
45. O ikisi [Mûsâ ile Harun], “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından korkarız” dediler.
46. O [Allah], “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm.
47- Hemen ona gidin de ona; ‘Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme; kesinlikle biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
48- Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene olduğu vahy edildi’ deyiniz.”
49- O [Firavun]: “Öyleyse sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?” dedi.
50- O [Musa]: “Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra yol gösterendir” dedi.
51- O [Firavun]: “Öyleyse ilk asırların durumu nedir?” dedi.
52- O [Musa]: “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz / terk etmez
53–55- O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi.
-İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.-
56- Ve ant olsun ki Biz, Firavun’a mucizelerimizi; hepsini gösterdik de o yalanladı ve dayattı.57-58. O [Firavun], “Ey Mûsâ! Sen sihrinle bizi arzımızdan çıkarmak için mi geldin bize? O hâlde biz de onun gibi [senin sihrin gibi] bir sihirle sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı/yeri belirle ki; bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun” dedi.
59. O [Mûsâ], “Sizinle buluşma zamanı, tören, şenlik günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir” dedi.
60. Bunun üzerine Firavun sırt çevirdi de düzenlerini-planlarını topladı sonra geldi.
61. O [Mûsâ] onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size! Allah'a yalan uydurmayın. Sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten, uyduran zarar etmiştir.”
62-64. Bunun üzerine sihirbazlar aralarında işlerini tartıştılar ve “Bu ikisi muhakkak sihirbazdır; sihirleriyle sizi arzınızdan çıkarmak ve de en iyi örnek yolumuzu yok etmek istiyorlar. Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sıra sıra hâlinde gelin. Bugün üstün gelen muhakkak felâh bulmuştur” şeklindeki fısıldaşmalarını gizli tuttular.
65. Onlar [sihirbazlar], “Ey Mûsâ! Ya sen ortaya koyacaksın veyahut ilk ortaya koyan kişiler biz olalım” dediler.
66. O [Mûsâ], “Bilakis, siz ortaya koyun” dedi. Bir de ne görürsün! Onların çer-çöpleri; eften-püften bilgileri; tezleri, yaptıkları sihirden; hünerli gösterimden ötürü gözünde büyüttü.
67. Bu yüzden Mûsâ, içinde bir korku hissetti.68-69. Biz, “Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin: Sen sahibi olduğun birikimi ortaya koy; o, onların yapıp ürettiklerini yutacak. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Sihirbaz ise, her nereye giderse gitsin iflâh olmaz” dedik.
70. Sonunda bütün sihirbazlar, “Mûsâ ile Hârûn'un Rabbine iman ettik” demek sûretiyle boyunlarını uzatıp teslim olmuş olarak bırakıldılar.71- O [Firavun]: “Ben size izin vermezden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihir öğreten büyüğünüzdür. Ant olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama / arka arkaya keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Ve hangimizin azap bakımından daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu kesinlikle bileceksiniz” dedi.
72, 73- Onlar [sihirbazlar]: “Bize gelen bu açık mucizeler ve bizi yoktan yaratana karşı asla seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen hadi ver! Sen, ancak bu iğreti hayata hükmedersin. Şüphesiz biz, hatalarımıza ve bizi sihirden zorladığın şeye karşı, bizi bağışlasın diye, Rabbimize iman ettik. Ve Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır” dediler.
74- Gerçek şu ki, her kim O’na [Rabbine] suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ölmez ve dirilmez.
75, 76- Ve kim O’na [Rabbine] bir mümin olarak salihatı işlemiş olduğu hâlde varırsa, işte onlar; en yüksek dereceler, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olacak olanlardır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve işte bu, arınan kimselerin karşılığıdır.77. Ve andolsun, Mûsâ'ya, “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de kendileri için bol suda; nehirde kuru bir yol aç!” diye vahyettik.
78. Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de bol sudan; nehirden kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.
79. Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.
80–82- Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve dağın sağ yanında size söz verdik / dağın sağ yanını size buluşma yeri olarak belirledik. Üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın / bal indirdik. -Sizi rızklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o iner (düşer mahvolur). Ve şüphe yok ki Ben, tövbe eden, iman edip salihi işleyen, sonra da hakk yolu bulan kimse için çok bağışlayıcıyım.-
83- Seni kavminden daha çabuklaştıran nedir ey Musa?
84- O (Musa); “Onlar, benim eserim (izim, öğretim) üzerinde olanlardır. Ben de Sen hoşnut olasın diye Sana acele ettim Rabbim.” dedi.
85- O (Allah); “Şüphesiz işte, Biz senden sonra kavmini fitnelendirdik. Samirî de onları saptırdı.” dedi.
86- Bunun üzerine Musa öfkeli ve üzgün olarak hemen kavmine geri döndü; “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaat ile söz vermedi mi? Şimdi size bu uzun mu geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini mi arzu ettiniz de bana olan vaadinizden cayıverdiniz?” dedi.
87- Onlar dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o kavmin ziynetlerinden bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Sonra onları fırlatıp attık. Sonra da işte böylece Samirî ilka etti (kafamıza soktu).”
88, 89- Samirî onlara bir buzağı; böğürmesi (çekiciliği) olan bir ceset çıkardı da onlar (İsrailoğulları); “İşte bu sizin ilâhınızdır ve de Musa’nın ilâhıdır. Ama o (Musa), onu terk ediverdi.” dediler. -Peki onlar görmüyorlar mıydı ki, o (buzağı), kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç yetiremiyordu!-
90- Ve ant olsun ki Harun daha önce onlara; “Ey kavmim! Şüphesiz siz bununla fitnelendiniz (imtihana çekildiniz). Ve şüphesiz sizin Rabbiniz Rahman’dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin.” demişti.
91- Onlar (Harun’un kavmi); “Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.” dediler.
92, 93- O (Musa); “Ey Harun! Bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni benim yolumu takip etmekten engelleyen ne oldu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?” dedi.
94- O (Harun); “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Şüphesiz ben senin ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın ve benim sözüme bakmadın’ demenden korktum.” dedi.
95- Sonra da o (Musa); “Ey Samirî! Senin bu yaptığın nedir?” dedi.
96- O (Samirî); “Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da elçinin eserinden bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi.” dedi.
97, 98- O (Musa); “Haydi çekil git. Artık senin için hayat boyunca, ‘Benimle temas yok’ diye söylemen var. Hem senin için asla karşı çıkamayacağın bir buluşma günü daha var. Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak.” dedi. -Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu denizde kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. Şüphesiz ki O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır.-
99- Biz, sana geçmiş olan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir verdik.
100–102- Kim ondan (Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan) yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sur’a üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız.
103- Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on’ kaldınız.”
104- -Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.- Yolca en üstün olan; “Siz ancak bir gün kaldınız.” diyecektir.
105–107- Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”
108- O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahman için sesler kısılmıştır. Artık sadece bir fısıltı duyacaksın.
109- O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç şefaat fayda vermez.
110- Allah, onların (yardım görmeyenlerin) önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O’nu bilgice kuşatamazlar.
111- Ve yüzler (kişiler), Hayy (Diri) ve Kayyum (bütün yarattıklarını gözetip duran Allah) için baş eğmiştir. Bir zulüm taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır.
112- Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.
113- Ve işte böylece Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Onda tehditlerden tekrar tekrar açıklama yaptık. Belki takva sahibi olurlar yahut onlara yeni bir öğüt oluşturur.
114- İşte hakk olan, biricik hükümdar olan Allah ne yücedir! Onun vahyi sana tamamlanmadan evvel, okumayı acele etme ve “Rabbim, bana bilgiyi artır!” de.
115- Ve ant olsun Biz bundan önce Âdem’e ahit verdik (ondan söz aldık) de o aklından çıkardı (yapmadı) ve Biz onda bir azim (kararlılık) bulmadık.
116- Ve Biz bir zaman meleklere; “Âdem için boyun eğin.” dedik de İblis hariç hepsi secde ettiler, o dayattı.
117–119- Sonra da Biz; “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin acıkmaman ve çıplak kalmaman oradadır (cennettedir). Ve sen orada susamazsın ve güneşin sıcağında kalmazsın.” dedik.
120- Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez / çökmez mülk / saltanat için rehberlik edeyim mi?”
121- Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve aleyhlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbine asi oldu da şaşırdı / azdı.
122- Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
123- O (Allah), (o ikisine); “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz.” dedi.
124–126- Kim Benim zikrimden (Benim anılmamdan / Benim öğüdümden) yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun (cezalandırılıyorsun).”
127- Ve işte Biz, sınırları aşanları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ve ahiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha süreklidir.
128- Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller, onlar için kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda akıl sahibi olanlar için nice deliller vardır.
129- Ve eğer Rabbinden bir Söz ve adı konmuş bir ecel olmasaydı, kesinlikle kaçınılmaz olurdu.
130- Artık onların söylediklerine sabret, Güneş’in doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini tesbih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tesbih et ki, hoşnutluğa erebilesin.
131- Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere (mal, mülk, evlât ve saltanata) sakın gözlerini dikme (rağbetle bakma). Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.
132- Ve ehline salatı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz. Akıbet takva içindir.
133, 134- Ve (inkâr edenler); “Rabbinden bize bir ayet (mucize) getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak; “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık.” diyeceklerdi.
135- De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında bileceksiniz.
Ayetlerin tahlili
1. ط tâ (9), ه - hâ (5),
Sûrenin birinci Âyeti, daha evvel "Kesik Harfler" olarak ifade ettiğimiz bu iki harften oluşmuştur. Tek başlarına herhangi bir anlamları bulunmayan bu harfler, Kur'ân'ın indiği ve Araplar arasında henüz rakamların kullanılmayıp sayıların harflerle ifade edildiği dönemde 9 [dokuz] ve 5 [beş] sayılarını temsil etmekteydi. Kesik harflerle başlayan önceki sûrelerde de açıkladığımız gibi, biz bu harflerin ya Kur'ân'ın maddî yapısı bakımından önemli birer unsûr ya da uyarı niteliği taşıyan ifadeler olduklarını düşünüyoruz. Bu harfler, tam olarak ne anlama geldiklerini ortaya koyacak Kur'ân erlerini beklemektedir.
ط - tâ ve ه - hâ harfleri ile ilgili olarak geçmişte birçok açıklamalar yapılmış ve denmiştir ki:
•Bunlar Allah'ın güzel isimlerinden birer isimdir.
•Peygamberin adıdır.
•Tâ harfi cennetteki "Tuba ağacı'nı", hâ harfi de هاوية - hâviye'yi [cehennemi] temsil eder.
•"Ey insan!" demektir
•وطا - vetâ filinin emir kipidir ve "bas oraya" anlamına gelir. [45–3] (Kurtubi, el-Câmiu liahkami'l Kur'ân; Râzi, Mefatihu'l-Gayb; Zemahşeri, Keşşâf)
Ancak bu görüşler arasında üzerinde durulmaya değer tek açıklama Tâ-Hâ ifadesinin "Ey insan" demek olduğu şeklindeki görüştür. Çünkü klâsik kaynaklarda Habeş Uk kabilesi ve Süryani dillerinde Tâ-Hâ ifadesinin "ey insan" anlamına geldiği yolunda dil araştırmacılarının yaptığı bazı tespitler yer almaktadır. Ancak Kur'ân'da yabancı dillerden gelen ve Arapçalaşmış yüzlerce sözcük bulunmasına rağmen Tâ-Hâ ifadesinin bu anlamı taşıması mümkün değildir. Zira yapılan tespitler, Kur'ân indiği dönemde bu sözcüğün henüz Arapçalaşmamış olduğu yönündedir. Kur'ân'ın da "Arapça indirildiği" bildirildiğine göre, Kur'ân'ın içinde Arapçalaşmamış bir sözcüğün bulunduğu söz konusu edilemez. Dolayısıyla, Tâ-Hâ ifadesi ile ilgili olarak bugüne kadar yapılmış olan açıklamalar, itibar edilmeyecek, gerçeklerden uzak yakıştırmalardır.
2–4. Biz Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin/sıkıntı veresin [eşkıyalık edesin] diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere; yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik.
Görüldüğü gibi, bu Âyetler Meryem Sûresi'nin sonlarında yer alan İşte şüphesiz Biz onu, [Kur'ân'ı] kendisiyle takvâ sahiplerini müjdeleyesin, inat eden kavmi de uyarasın diye senin lisanın üzere kolaylaştırdık ifadesinin devamı mahiyetindedir.
Burada peygamberimize Kur'ân'ın kendisine bir sıkıntı vermek, onu mutsuz etmek için indirilmediği bildirilmekte ve kendisinden tebliğ ve tebyin görevini yaparken başarısız olduğu hissine kapılarak sıkılıp üzülmemesi veya yalanlayıcıların âkıbetlerine üzülerek sıkıntı duymaması istenmektedir.
Bu Âyetlerden ayrıca Kur'ân'ın kimseye sıkıntı vermek üzere inmediği, dolayısıyla peygamberimizin de onu kimseyi üzmeden, kimseyi sıkmadan, yumuşak sözlerle, tatlı dille, güzel yöntemlerle tebliğ ve tebyin etmesi gerektiği anlamı da çıkmaktadır.
Bu Âyetlerin inişiyle ilgili olarak esbâb-ı Nüzûl'de şöyle bir olay nakledilmektedir:
Âlimler, bu âyetin sebe-i nüzûlü ile ilgili bir kaç vecih zikretmişlerdir.
1- Mukâtil şöyle demiştir: Ebû Cehil, Velİd b. Muğire, Mut'im b. Âdiyy ve Nadr b. el- Haris, Hz. 1- 1- Peygamber (s.a)'e: "Şüphesiz ki sen, atalarının dinini terk ettiğin için bir meşakkat ve sıkıntı içindesin" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), "Aksine ben, âlemlere rahmet olmak üzere gönderildim" dedi. Onlar da: "Hayır, aksine sen zahmet çekiyor, zahmet veriyorsun" deyince, Cenâb-ı Hak, onları reddetmek ve Hz. Muhammed (s.a)'e de İslâm'ın sırf barış ve esenlik olduğunu; bu Kur'ân'ın bütün kazançları elde etmeye götüren bir selamet ve bütün mutlulukları elde etmeye bir sebep olduğunu; kâfirlerin içinde bulunduğu durumun ise pür bedbahtlık olduğunu bildirmek üzere bu Âyeti indirdi.
2- Hz. Peygamber (s.a), ayakları şişinceye kadar gece namazı kılmıştı. Bunun üzerine Cebrâîl (a.s) ona, "(Biraz da) nefsine (zaman) bırak. Çünkü onun da senin üzerinde bir hakkı var" dedi. Buna göre Âyetin manası, "Biz, Kur'ân'ı sana, hep ibadet ede ede nefsini helâk etmen ve ona büyük bir meşakkat vermen için indirmedik. Sen ancak dosdoğru, lekesiz ve hoşgörülü bir din ile gönderildin" şeklinde olur. Yine Hz. Peygamber (s.a)'in gece namazına kalktığı zaman, uyumamak için göğsünü bir ipe bağladığı rivayet edilmiştir. Bazıları ise şöyle demişlerdir: "O, tek bir ayağı üzerinde durup ibadet ederdi." Diğer bazıları ise, "O, bütün gece boyunca uykusuz kalırdı. İşte Cenâb-ı Hak, "Zahmet çekesin diye" ifadesi ile bunu kastetmiştir" demişlerdir. Kâdi, "Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Peygamber (s.a) bir şeyi yaptığı zaman, şüphesiz onu Allah'ın emri ile yapar. Hz. Peygamber (s.a) bunu, Allah'ın emriyle yapınca, mutluluk babından bir şey olmuş olur. Dolayısıyla da ona, "Biz bunu sana emretmedik" denilmesi doğru olmaz" demiştir.
3- Bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Bu Âyetten muradın, "Kendine eziyet etme ve nefsine, şu kâfirlerin küfrüne üzülerek, azâb etme. Şüphesiz ki Biz, Kur'ân'ı sana, ancak onunla öğüt veresin [uyarasın] diye indirdik. Binaenaleyh kim iman eder ve kendisini düzeltirse, kendisi içindir. Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni hüzünlendirmesin. Sana düşen ancak tebliğ etmektir" manası olması muhtemeldir. Bu, "Onlar mümin olmayacaklar diye neredeyse kendine kıyacaksın" Şu'arâ Sûresi'nin 3. Âyetinde ve "Onların sözleri seni hüzünlendirmesin" Yûnus Sûresi'nin 76. Âyetlerinde anlatıldığı gibidir.
4- Âyet, "Şüphesiz ki sen, kavminin küfründen ötürü kınanacak değilsin" manasınadır. Bu, "Onların üzerine Mûsâllat (bir adam) değilsin" Gâşiye Sûresi'nin 22. Âyeti ve "Sen onlar üzerine (görevli) bir vekîl değilsin"
En'am Sûresi'nin 107. Âyetlerinde olduğu gibidir. Yani, "Sen onlara tebliğ ettikten sonra, onların küfürlerinden sorumlu değilsin, günahlarından dolayı sorgulanmazsın" demektir.
5- Bu sûre Mekke'de ilk nazil olan sûrelerdendir. Bu dönemde, Hz. Peygamber (s.a) de, düşmanların eziyeti ve hükümranlığı altında idi. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki ona, "Ebediyyen bu durumda kalacağını zannetme. Aksine peygamberliğin galib gelecek, kadr-u kıymetin ortaya çıkacak. Çünkü bu Kur'ân'ı sana, o müşrikler arasında mutsuz kalasın diye indirmedik. Aksine onunla yücelesin ve şereflere nail olasın diye indirdik" demektir. [45–4] (RAZİ, 2-4. Âyetler ile ilgili açıklamalar)
Bizim kanaatimize göre bu nakillerin tümü sonradan uydurulmuştur. Dikkat edilirse, 3. Âyette Kur'ân'ın haşyet duyanlara bir öğüt olduğu bildirilmiş ve öğüt ile haşyet arasında bir ilişki kurulmuştur. Hatırlanacağı gibi, Furgân ve Yâ-Sîn Sûrelerinde de peygamberin ancak haşyet duyanları uyaracağı bildirilmişti. Bu, ilim sahibi olmayanların haşyet duyamayacakları, -çünkü haşyet, ilimden kaynaklanan bir saygı ve ürperti duygusudur-, öğüt almayacakları ve uyarı kabul etmeyecekleri anlamına gelmektedir. Peygamberimiz ise tebliğde bulunduğu her kişinin öğüt almasını, imana gelmesini ummakta, umduğu gibi olmayınca da üzülüp kahrolmakta, sıkıntı çekmektedir.
Rabbimizin Kur'ân'ı sıkıntı versin diye indirmediğini vurgulayan sözleri, peygamberimize bir teselli olmakta, içine düştüğü psikolojik sıkıntıyı gidererek onu rahatlatmaktadır. Nitekim bu mealdeki rahatlatıcı uyarılar peygamberimize sık sık yapılmıştır:
(Şu'arâ: 3) Onlar iman edenler olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!
(Yâ-Sîn: 76) O hâlde onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını da biliyoruz.
(Ğaşiye: 22) Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.
(Kehf: 6) Sonra da sen onlar bu söze [Kur'ân'a] inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden [yaptıklarından dolayı] üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!
(En'âm: 107) Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekîl [onlardan sorumlu] da değilsin.
4. Âyetteki yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik ifadesinde, Allah'ın azametine dikkat çeken bir vurgu mevcuttur. Böylece hem peygamberimizin arkasındaki güç ortaya konmuş olmakta, hem de verilen bu bilgi ile müşriklerin haşyet duymalarına imkân sağlanmaktadır.
5–8. Rahmân, Arş üzerine istivâ etmiştir [egemenlik kurmuştur].
Göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler, bu ikisinin arasında olan şeyler ve nemli toprağın altında bulunan şeyler yalnızca O'nundur [Rahmân'ındır]. Sen sesini yükseltirsen; O [Rahmân] şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler sadece O'nundur.
Bu Âyetlerde de Rabbimiz, Meryem Sûresi'nin son bölümünde olduğu gibi Rahmân adını ön plâna çıkararak beyanlarda bulunmaktadır.
ARŞ'A İSTİVÂ:
Müteşâbih bir anlatım olan arş'a istivâ ifadesi, lâfzen "arşın üstüne kurulmak", mecazen de "en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak" anlamına gelir. Allah'ın mekândan münezzeh olduğu hem birçok Âyetle bildirilmiş ve hem de aklen sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin "hakikat" manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah'ın arşa istivâ etmesi, Allah'ın en büyük makama sahip olduğu ve en büyük gücü elinde bulundurduğu anlamına gelmektedir.
Necm Sûresi'nin tahlilinde de ifade ettiğimiz gibi, pek çok Âyette Allah'ın sıfatları "istivâ etti" ifadesine benzeyen Müteşâbih ifadelerle tanıtılmıştır. Meselâ, o günkü Araplar arasında kullanımı yaygın olan "gökte olan, tahtta oturan, tahtını sekiz meleğin çektiği kral" gibi ifadeler, Kur'ân'da hep Allah'ın gücünü ve kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Allah'ın gelmesi, inmesi, yaklaşması, eli olması, yüksek-açık ufukta olması, Âdem ve İblis'le bire bir konuşması, görmesi, işitmesi gibi ifadelerin lâfzî anlamlarıyla anlaşılması Kur'ân'ın rûhuna aykırı bir davranıştır. Dolayısıyla buradaki istivâ etti ifadesi de mecaz anlamdadır ve aşağıdaki Âyetlerde olduğu gibi "egemenlik kurdu, kontrol altına aldı" demektir:
(A'râf: 54) Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da Arş üzerine istivâ eden, [egemenlik kuran], gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen Güneş, Ay, yıldızları emrine boyun eğdirmiş olarak var eden Allah'tır. Gözünüzü açın; yaratış da O'nundur, buyruk da. –Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir.-
(Bakara: 29) O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra semâya istivâ edip [egemenlik kurup] onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilicidir.
إستوى - İstivâ sözcüğü, yukarıdakilerden başka şu Âyetlerde de aynı anlamda kullanılmıştır:
Necm Sûresi'nin 6; Yûnus Sûresi'nin 3; Ra'd Sûresi'nin 2; Furgân Sûresi'nin 59; Secde Sûresi'nin 4. Âyetleri.
6. Âyet, her nerede olursa olsun Yüce Allah'ın her şeyi bildiğini ve dikkate aldığını anlatmaktadır. Bu husus başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:
(Lokmân: 16) Ey oğulcuğum! Şüphesiz o bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah en lâtif, hakkıyla haberdar olandır.
(Furgân: 6) De ki: "Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir."
7. Âyeti oluşturan Sen sesini yükseltirsen; O [Rahmân] şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir ifadesi, peygamberimize şu mesajı vermektedir:
"Senin ve arkadaşlarının çektiği işkenceler ve düşmanlarınızın sizi yenmek için yaptığı oyunlar nedeniyle Allah'a sesli olarak şikâyet etmeniz gerekmez. Çünkü Allah her şeyden haberdardır ve O sizin kalplerinizden geçirdiğiniz şikâyetleri bile duyar."
GİZLİNİN GİZLİSİ:
Deyim, gelecekte yapılması plânlanan ve herkesten gizli olan sırları veya plânlı olmasa da insanın içinden geçirdiği ve zihninin bir köşesine attığı düşünceleri yahut da çeşitli sebeplerle farkında olunmadan bilinçaltına itilmiş etkilenmeleri ifade etmektedir. Yani Allah, fiiliyata geçmediği için sorumlu tutmasa da, insanların her türlü tasarımlarını ve kendilerine bile itiraf etmedikleri gizli eğilimlerini hep bilmektedir.
EN GÜZEL İSİM ve SIFATLAR (ESMÂÜ'L-HÜSNÂ) ALLAH'INDIR:
Genellikle birer anlam ifade eden isimlerin "güzel" veya "çok güzel" olarak nitelenmesi, anlamlarının "güzel" veya "çok güzel" olmasına bağlıdır.
Rabbimiz kendisini, kimliğini ve sıfatlarını Kur'ân'da birçok güzel isimle anmıştır. Bunların bir kısmı sadece O'nun zatına ait olan, bir kısmı da O'nun yarattıkları ile ilişkisini yansıtan isimlerdir. Bu isimlerin tümü de anlam ve nitelik itibariyle O'na yakışan isimlerdir. Allah'ı kullarına tanıtan bu isimler, varlık âlemindeki "en güzel" isimlerdir.
Esmâü'l-Hüsn'a = en güzel isimler ifadesi, konumuz olan Âyet grubundaki 8. Âyet de dâhil olmak üzere Kur'ân'da dört yerde geçmektedir. Diğerleri A'râf Sûresi'nin 180; İsrâ Sûresi'nin 110 ve Haşr Sûresi'nin 24. Âyetleridir. Bu ifadenin yer aldığı cümleler yapı itibariyle Kasr ifade etmektedir. Yani esmâü'l-hüsn'a deyimi cümlelere hep "en güzel isimler sadece Allah içindir" vurgusu kazandırmaktadır. Bu, kullara ait olan isimlerin "en güzel" nitelemesi ile nitelenemeyeceği anlamına gelmektedir. Şu hâlde insanlar için ancak "güzel isimler" söz konusu olabilir. Meselâ, bir insan "bilen" olabilir ama "en iyi bilen" sadece Allah'tır. Bu nedenle, Allah'a ait tüm isim ve sıfatlar, "en iyi bilen", "her şeyi bilen" şeklinde mübalâğa kalıplarıyla ifade edilmiştir.
Esmâü'l-hüsn'a ile ilgili geniş bilgi, A'râf Sûresinin 180. Âyetinin tahlilinde verilmiştir. [45–5] (Tebyînü'l-Kur'ân; c: 3, s: 101–106. Bkz.)
9. Ulaştı mı sana Mûsâ'nın haberi?
Bu Âyetten itibaren Mûsâ Peygamber ile ilgili kıssa başlamaktadır. Diğer sûrelerde detaylıca açıklanmış olan Mûsâ olgusu Tâ-Hâ/9-99'da kısa değinilerle özet hâlinde verilmiştir. Bu pasaj, hemen bir çırpıda oluvermiş gibi algılamamalıdır. 9–36. Âyetlerde Mûsâ'nın peygamberlikle görevlendirilişi, 37–40. Âyetlerde Mûsâ peygamberin peygamber olmadan önceki hayatına dair yapılan hatırlatma, 41–98. Âyetlerde de Mûsâ peygamberin Firavun ve İsrâîloğulları ile yaşadığı olaylar nakledilmektedir. Burada nakledilen olaylar kronolojik değildir. Bu pasajın, resmi mushafta, tertip heyeti tarafından düzgün tertip edilmediği kanaatiyle ayet sıralarını farklı olarak tertip etmiş bulunuyoruz.
Daha önceki Sûrelerde kısaca değinilen Mûsâ peygamberin hayat hikâyesine daha ayrıntılı olarak ilk kez bu Sûrede yer verilmiştir. Doğumu ile peygamber olması arasındaki hayat hikâyesi ise Kasas Sûresinde yer almaktadır.
Bu Sûrede geçen olaylarda, Allah'ın Mûsâ peygambere mesaj gönderirken uyguladığı yöntem ile Mûsâ peygamberin yaşadığı gelişmeler karşısındaki tutumu sergilenmektedir. Dolayısıyla bu kıssadan öncelikle hisse almış olan ilk muhatap peygamberimiz, sonra da onun görevini devam ettiren ve ettirecek olan mücahitlerdir.
Ulaştı mı sana Mûsâ'nın haberi? şeklindeki soru, cevap almak üzere değil, dikkat çekmek için sorulmuş bir sorudur. Ve bu cümle, “Sana Musa’nın haberi kesinlikle geldi” demektir.
10. Hani o bir ateş görmüştü de ailesine-yakınlarına, “Kesinlikle ben bir ateş gördüm. Ondan size bir kor parçası getirmem yahut ateş üzerinde bir kılavuz bulmam için siz bekleyin!” demişti.
Hani o bir ateş görmüştü de ehline [ailesine, yakınlarına], "Kesinlikle ben bir ateş gördüm. Ondan size bir kor parçası getirmem yahut ateş üzerinde bir kılavuz bulmam için siz bekleyin!" demişti.
Âyette geçen ehil [aile ve yakınlar] ifadesinden anlaşıldığına göre Mûsâ peygamber bu seyahatte yalnız değildir. Daha sonra -Kasas Sûresinden- öğrenileceği üzere, bu olay Mûsâ ve ehlinin Medyen'den Mısır'a dönmesi sırasında gerçekleşmiştir.
Olay esnasında ateşin görülebilmesi vaktin gece olduğunu, kora ihtiyaç duyulması havanın soğuk olduğunu, ateşin yanında bir kılavuz bulma ümidi de Mûsâ peygamber ve ehlinin yollarını kaybettiğini göstermektedir.
11-16. Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Mûsâ! Ben, senin Rabbin olan Benim. Hemen iki nalınını çıkar; yakınlarını ve mallarını burada bırak, şüphesiz sen temizlenmiş vâdide, Tuva'dasın/iki kere temizlenmiş bir vâdidesin. Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye; “Hiç şüphesiz ki Ben, Allah'ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikâme et. Şüphesiz ki o Sâ‘at [kıyâmet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim. O nedenle ona [kıyâmete] inanmayan ve kendi hevasına uyan kimse seni, ondan [kıyâmete iman etmekten] alıkoymasın; sonra helâk olursun”a kulak ver.
Tahlile başlamadan evvel, kıssanın bu bölümünün diğer Sûrelerdeki anlatımlarına da bakmakta yarar vardır:
(Neml: 7–14) Hani Musa, yakınlarına: “Şüphesiz ben bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim yahut ısınmanız için bir kor ateş getireceğim” demişti.
Sonra oraya geldiği zaman seslenilmişti: “Ateşin içindeki ve yanı başındaki kişi mübarek kılınmıştır! Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!
Ey Musa! Şüphesiz Ben, Aziz [mutlak galip] ve Hakîm [hikmet sahibi] Allah’ım!
Ve birikimini ortaya koy!” - Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görüverince dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda elçiler]korkmaz. - Ancak, kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.-
Ve koynundaki gücünü devreye sok; dokuz âyet içinde Firavun’a ve onun kavmine hiç kusursuz, mükemmel çıkacaksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.
Sonra da ayetlerimiz onlara parlak bir şekilde gelince, “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.
Ve onların kendileri bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. —Şimdi bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!-
(Kasas: 29–32) Artık Musa eceli [süreyi] gerçekleştirip ehliyle [ailesiyle, yakınlarıyla] yola çıkınca, Dağ tarafından bir ateş hissetti. Ailesine, “Benim size bir haber getirmem için siz (burada) durun; ben bir ateş hissettim. Yahut ısınırsınız diye o ateşten bir parça getiririm” dedi.
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! – Onu (birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacakSIN. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”
(Nâziât: 15–17) Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?
Hani, Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde /iki kez temizlenmiş vadide seslenmişti: “ Firavun’a git! Şüphesiz o azdı.”
11–16. Âyetler, Mûsâ peygambere yapılan ilk hitabı, ilk vahyi ve sonraki aldığı vahiylerinin tümünün özetini bildirmektedir. Mûsâ peygambere olan bu ilk vahyinde Yüce Allah kendisini Mûsâ peygamberin ve âlemlerin Rabbi olarak tanıtmakta, kendisinden başka ilâh olmadığını, vaktini açığa vurmamakla birlikte kıyâmetin mutlaka geleceğini bildirmektedir.
Ayrıca Mûsâ peygamberin tertemiz bir vadîde [yolda, doğrultuda] olduğunu ve onu Elçi seçtiğini açıklamakta, ona bazı emirler vermektedir:
•Nalınlarını çıkar.
•Vahye dileceklere kulak ver.
•Allah'a kul ol.
•Allah'ı anmak için salâtı ikame et.
•Hevasına uyan kimse iman etmene engel olmasın diye dikkat et.
NALINLARI ÇIKARMAK:
12. Âyette geçen nalınlarını çıkar emrinin ne anlama geldiği hakkında aşağıdakilere benzer birçok yorum yapılmıştır:
•Mûsâ peygamberin pabuçları ölmüş eşek derisinden imiş de böyle bir pabuçla mukaddes vâdiye girilmezmiş.
•Mûsâ peygamberin iki ayağı da vâdiye iyi tutunsun diye Allah ona pabuçlarını çıkarmasını emretmiş.
•Allah, Mûsâ peygamberin üzerinde bulunduğu vâdiye saygı için ondan -bu zamanda camilere girerken ayakkabı çıkarıldığı gibi- pabuçlarını çıkarmasını istemiş. [45–6] (Kutubi; el-Câmiu li Ahkami'l-Kur'ân)
Biz bu konuda farklı bir kanaate sahibiz. Şöyle ki:
Mûsâ peygambere verilen nalınlarını çıkar emri, Türkçede kullandığımız "kolları sıva, paçaları sıva, yola koyul" şeklindeki tabirlerimize benzemektedir. Mûsâ peygamberden artık kendisini tamamen peygamberlik görevine adaması; görevini yaparken ehlinin, malının, mülkünün, kısaca hiçbir şeyin kendisine ayak bağı olmamasını sağlaması istenmektedir. Bu emre göre Mûsâ peygamber bütün benliğiyle elçilik görevine koşacak, görevini yapmak için gerekirse eşinden, çocuklarından ayrılacaktır. Tasavvufçuların "nalınları çıkarmak" tabirini "hanımı boşamak" anlamında yorumlamalarının kaynağı da, Mûsâ peygambere verilen ve eşinden ayrılmayı kapsayan bu emir olsa gerektir.
Bu emir sonrasında Mûsâ peygamberle ehli arasındaki ilişkiler ve mal varlığındaki gelişmeler Kur'ân'da yer almamıştır. Ancak Tevrât'a göre Mûsâ peygamber ehlini ve mal varlığını orada bırakmış, ehli ile daha sonra Mısır'da buluşmuştur:
Mûsâ kayınbabası Yitro'nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır'daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi. [45–7] Çıkış; 4/18:18-
Mûsâ peygamberin kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro, Tanrı'nın Mûsâ peygamberin ve halkı İsrâil için yaptığı her şeyi, RABB'in İsrâilliler'i Mısır'dan nasıl çıkardığını duydu. Mûsâ peygamberin kendisine göndermiş olduğu karısı Sippora'yı ve iki oğlunu yanına aldı. Mûsâ,peygamber "Garibim bu yabancı diyarda" diyerek oğullarından birine Gerşom adını vermişti. Sonra, "Babamın Tanrısı bana yardım etti, beni Firavun'un kılıcından esirgedi" diyerek öbürüne de Eliezer adını koymuştu. Yitro Mûsâ peygamberin karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı'na, Mûsâ peygamberin konakladığı çöle geldi. Mûsâ'ya şu haberi gönderdi: "Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz." Mûsâ peygamber kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirinin hatırını sorup çadıra girdiler. Mûsâ peygamber İsrâilliler uğruna RABB'in Firavun'la Mısırlılara bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, RABB'in kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı. [45–8] Çıkış; 18/1–8:
15. Âyette geçen onu (kıyâmeti) neredeyse gizleyeceğim ki herkes emeğinin karşılığını alsın ifadesi, kıyâmetin kopmasının ve âhiret hayatının başlamasının bu dünya hayatındaki imtihanın gereği olduğuna işaret etmektedir. Çünkü her insan bu dünyada yaptıklarının karşılığını tam olarak ancak âhirette alabilecek, orada tam bir adaletle karşılaşacaktır:
(Zilzâl: 7–8) Artık her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şerr işlerse onu görecektir.
(Tûr: 13- 16) O gün onlar (yalanlayıcılar), cehennem ateşine itildikçe itilirler. —İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız! -
Ahzab; 63, 73: İnsanlar sana Sâ‘at'ten [kıyâmetin kopuş vaktinden] soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi, Allah'ın; münâfık erkekleri, münâfık kadınları, müşrik erkekleri, müşrik kadınları azap etmesi; Ve Allah'ın, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbelerini kabul etmesi için ancak Allah'ın nezdindedir. Ne bilirsin belki Sâ‘at [kıyâmetin kopuş vakti] yakında olur. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”
Kıyâmetin kopma belirtilerinin açıkça gösterilmemesi, aslında insanların inançlarındaki samimiyeti ortaya çıkarmaktadır. Çünkü samimî bir şekilde âhirete inanan kimse, kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmese de her an takvâ üzerinde yaşamaya devam edecek, âhirete inanmayan kimsenin devam edeceği şey ise kıyamet belirtilerini açıkça görmediğinden hayatını fıskla, fücurla sürdürecektir.
16. Âyetin muhatabı aslında tek tek mükelleflerdir. Akıl sahibi herkese zımnen şöyle denmektedir: "Kıyâmeti yalanlayan, dünyada kendilerine lezzet veren şeylere yönelen, Mevlâ'sına isyan eden, arzularına uyan kimsenin peşinden gitmeyin. Kim onlara bu tavırlarında muvafakat ederse, mutlaka kaybeder, helâk olur. Malı mülkü kendisine fayda vermez."
(Leyl: 8–11) Kim de cimrilik ederse ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görürse ve en güzeli yalanlarsa, Biz ona en zor olan için kolaylık vereceğiz. Aşağı yuvarlanıp helâk olduğunda malı onu kurtaramayacaktır.
طوى - TÛVÂ:
Bu sözcüğün geçtiği cümle genellikle Şüphesiz sen temizlenmiş vadîdesin; Tûvâ'dasın şeklinde çevrilerek Tûvâ sözcüğü özel bir vadînin adı olarak açıklanmıştır. Ancak Zebidi, en önemli Arap kaynakları arasında yer alan Tacü'l-Arus adlı eserinde böyle bir vadîden hiç bahsetmemiştir. Aynı konu üzerinde emek harcayanlardan biri olan Zemahşeri ise tûvâ sözcüğünün anlamının iki kere demek olduğundan yola çıkarak cümleye "sen iki kere temizlenmiş bir vadîdesin" anlamını vermiştir. [45–9] (Zemahşeri, el-Keşşaf; c:2, s:531)
الوادى - VÂDİ:
Vâdi "dağların, tepelerin arasındaki her yarık, çukur yer" demektir. [45–10] (Tacü'l-Arus; c: 20, s: 283)
Türkçedeki koyak sözcüğü de yukarıdaki "vadî" anlamının yanı sıra, "akarsuların karalarda oluşturduğu, bir yöne doğru meyilli, uzunlamasına çukur" demektir.
Âyette geçen vâdi sözcüğünü yukarıdaki gerçek anlamlarında kabul etmek mümkün değildir. Zira aynı olayı anlatan başka Âyetlerde bir dağdan bahsedilmekte ve Mûsâ peygamberin uzaktan oradaki ateşi gördüğü bildirilmektedir. Eğer Âyette geçen vâdi sözlüklerdeki anlamına uygun olarak çukur bir yer olsa idi, ne Mûsâ peygamber oradaki ateşi görebilir, ne de Rabbimiz orada bir dağın varlığından söz ederdi. Dolayısıyla burada vâdi sözcüğü ile mecazî olarak "yol" kastedilmiştir. Bu "yol", iki kere temizlenmiş peygamberlik yoludur. Mûsâ peygambere "Artık sen peygamberlik yolundasın. Kolları sıva, artık çoluk-çocuk, mal-mülk düşünme, vahye kulak ver, yeni işine başla!" denilmiştir.
17. Sağ elindeki de nedir ey Mûsâ?
18. O [Mûsâ], “O, benim asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve onda benim için başka yararlar da var” dedi.
19, 24. O [Allah], “Ey Mûsâ! Onu bırak/çobanlığı bırakıp yerleşik hayata geç! Firavun'a git, şüphesiz o azdı” dedi.
20. O da onu hemen bıraktı/yerleşik hayata geçti, bir de ne görürsün! O [sağ elindeki], koşan bir candır.
25-35. O [Mûsâ], “Rabbim! Seni çok arındırmamız ve Seni çok çok anmamız için göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ve ehlimden; kardeşim Hârûn'u benim için bir vezir kıl, o'nunla arkamı kuvvetlendir. İşimde o'nu bana ortak et. Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun” dedi.
36. O [Allah] dedi: “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.”
21-23. O [Allah], “Sana en büyük âyetlerimizden göstermemiz için tut onu, korkma! Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. Diğer bir âyet olmak üzere de gücünü kanadına ekle, çirkinlik olmadan hiç kusursuz, mükemmelce çıkacaksın” dedi.
17. Âyetteki soru bilgi almak için sorulmuş bir soru değildir. Çünkü Allah onun elinde bir asa tuttuğunu bilmektedir. Soru, Mûsâ peygamberin dikkatini asaya çekerek onu hemen sonra ortaya konulacak göstergeye hazırlama amacına yöneliktir.
ASANIN DİĞER YARARLARI:
Mûsâ peygamberin 18. Âyetteki onda benim için başka yararlar da var şeklindeki ifadesi, asasını Âyette sayılanlar dışında başka işlerde de kullandığını göstermektedir. Meselâ dağda bayırda çobanlık yapan bir kişi yiyecek içecek torbasını asasının ucunda taşır, bitki köklerini topraktan asasıyla çıkartır, su bulmak için toprağı kazarken asasından yararlanır, sürüsünü asasıyla güder, vahşî hayvanlara ve saldırganlara karşı asasını silâh olarak kullanır. Ancak Mûsâ peygamberin bu sözlerinden sonraki gelişmeler göstermektedir ki, artık çoban Mûsâ peygamberin asasının işi bitmiştir, yani asa eski işlevleri için Mûsâ peygambere artık lâzım değildir. Bundan sonraki sağ elinde tutacağı Asa başka bir şeydir, tüm bâtıl olan şeyler o şey ile yok edilecek ve insanların gerçekleri görmesi o şey ile sağlanacaktır.
Bazıları Mûsâ peygamberin asasının ona sağladığı faydaları sayıp dökmekle bitirememişler ve asa ile ilgili birçok kerametler nakletmişlerdir. Bunlara inanan zavallılar da kerameti hep asada aramışlar ve kutsiyet izafe ederek onu günümüze kadar taşımışlardır. Nitekim bazı kişiler asayı peygamberlerin sünneti olarak kabul etmekte ve bu çağda bile asa ile dolaşmaktadır.
Dikkat edilirse, Mûsâ peygambere de tıpkı peygamberimize Mescid-i Aksa'daki son sidre ağacının yanında yapılan hitap gibi aracısız hitap edilmiştir. Yani her iki peygambere de birbirine benzer şekillerde vahye dilmiş ve ikisine de Şûrâ Sûresi'nin 51. Âyetinde bildirilen Allah'ın beşer ile konuşma şekillerinden perde arkası usulü uygulanmıştır.
(Necm: 10–18) Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönlü gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyorsunuz]? Andolsun, onu başka bir inişte daha gördü. Son sidrenin yanında. Ki onun yanında oturulan bahçe vardır. O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. Göz şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin Âyetlerinin en büyüğünü gördü.
(Kasas: 30- 32) Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! – Onu (birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacakSIN. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”
20-23. âyetlerde, Mûsâ'ya verilen iki âyetten bahsedilmektedir. Bunlardan ilki, sağ eline çoban asâsının yerine verilen vahiy/kitap/Tevrât; ikincisi ise gücüne güç katacak olan Hârûn'dur. Aşağıdaki âyetlerde Mûsâ'nın ifade yeteneğinin yeterli olmadığı, meramını iyi anlatması için kardeşi Hârûn'un kendisine yardımcı yapılmasını istediği ve bu isteğinin de verildiği görülecektir.
Bu konu, yani asâ ve yed [kusursuz güç] hakkında A‘râf sûresi'nde detay verilmiştir. Burada başka sözcükler üzerinde duracağız.
الحية [HAYYE]
Hayye sözcüğü de, Mûsâ pasajının doğru anlaşılmasındaki kilit sözcüklerden biridir. Bu nedenle bu sözcük üzerinde durmak istiyoruz:
Hayat sözcüğünden gelen hayye sözcüğü, “bir kere yaşam” demektir. Araplar bu sözcüğü birçok şekilde kullanırlar:
Uzun ömürlü olmasından dolayı yılana, hayye denir.
Gözü keskin olana, “O, hayye'den daha iyi görür” derler.
Hain, sinsi olana, “O, hayye'den daha zâlim” derler.
Çevresine, toplumuna yararlı olanlara, onları koruyanlara, “O, bölgenin, yeryüzünün hayye'si” denir.
Kadın-erkek uzun yaşayana, “O, hayye'nin tekidir” derler.
Kişi akıl, zeka ve dehada zirvede olduğu zaman, “O, vâdinin hayye'sidir” denir.
Hayye, teşbihen Büyük Ayı yıldız kümesinin ikizleri ile Alkaid [ölü sönük yıldız] arasındaki yıldızlara denir.
Tahiyye [selâmlama/Allah sana ömür versin] sözcüğü de aynı kökten gelir.
Özetlersek, bu sözcüğün anlamı, “hayat ve canlılık”tır. Dolayısıyla hayye sözcüğü, “yılan” demek olmayıp, “varlığın uzun ömürlü oluşu”nu nitelemektedir. Tâ-Hâ sûresi'ndeki حية تسعى [hayyetun tes‘â/koşup duran tes‘â] ifadesinin, Türkçe'deki tam karşılığı, “yedi canlı” deyimi olup bu da, “defalarca ölüm tehlikesiyle karşılaşmasına rağmen her seferinde sağ kurtulmak” anlamına gelir. Bu sözcük, birçok hastalıktan, bela ve felaketten kurtulan kişiler için kullanıldığı gibi, kedi ve yılan için de kullanılır.
Bu âyetteki hayye sözcüğünü anlamak için, Mûsâ'nın sağ elindekinin diğer bir nitelenmesini de dikkate almak gerekir. Allah Neml/10 ve Kasas/31'de, Mûsâ'nın sağ elindekini, Sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir diye nitelemiştir. Yani, Mûsâ'nın sağ elindeki şey, “hareket ettiren görünmez bir varlığa” benzemektedir. Bu hareket sağlayan görünmez varlık ise, insanların ve hayvanların canıdır.
Bu ifade, vahyin/ilâhî kitapların “rûh” niteliğidir. Kur’ân'ın bir adının da rûh olduğu gibi, Mûsâ'nın sağ elindekinin [Kitabının] adı da rûh'tur:
O, dereceleri yükseltendir, Arş'ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/Kendi işinden olan rûhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Mü’min/15)
İşte böylece Biz sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan rûhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan o Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şûrâ/52-53)
20. âyetteki hayye sözcüğü, “yılan” olarak anlaşılınca, doğal olarak 21. âyetteki korkmak sözcüğü de “yılandan korkmak” olarak anlaşılmıştır. Hâlbuki buradaki korku, bu sûrenin 45-46. âyetleri ile Şu‘arâ/10-15, Neml/10 ve Kasas/30. âyetlerde konu edilen Mûsâ'nın görevden korkması, kaçmasıdır.
Bir vakit de Rabbin Mûsâ'ya, “Git o zâlim kavme; Firavun kavmine, hâlâ takvalı davranmayacaklar mı?” diye nida etmişti. O [Mûsâ], “Rabbim! Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkarım. Göğsüm de daralır, dilim konuşmaz, onun için Hârûn'a da elçilik ver. Hem onlara ait benim üzerimde bir suç var. Ondan dolayı beni öldürmelerinden korkarım” dedi. O [Allah], “Hayır, hayır… Haydi, ikiniz âyetlerimizle gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz, işitenleriz. Haydi ikiniz Firavun'a gidin de, ‘Biz kesinlikle, İsrâîloğulları'nı bizimle beraber gönderesin diye’ âlemlerin Rabbinin elçisiyiz deyin” dedi. (Şu‘arâ/10-17)
“Ve birikimini ortaya koy!” –Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir görüverince dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda elçiler korkmaz. –Ancak, kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.– (Neml/10-11)
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vâdinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Mûsâ! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! –Onu [birikimini] sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir görünce de dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacaksın. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.” (Kasas 30-32)
O ikisi [Mûsâ ile Harun], “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından korkarız” dediler. O [Allah], “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm.” (Tâ-Hâ/45-46)
22. âyetetteki, tahrücü [çıkacak] filinin öznesi “el” değil, “sen”dir. Bu ifade, fiil kalıbının “ikinci eril tekil şahıs” kalıbı ile, “üçüncü dişil tekil şahıs” kalıplarının aynı kalıp olmasından karıştırılmıştır. Burada kastedilen de kendisine yedek güç olarak verilmiş olan vezir Hârûn'u devreye sokması, o'nun sayesinde ifadeleri kusursuz, lekesiz ve eksiksiz olarak tebliğ etmesidir.
Burada 20-23. âyetlerde zikri geçen Mûsâ'ya verilen iki ayet; alamet, gösterge, Furkân sûresi'nde şöyle zikredilmiştir:
Ve andolsun ki Mûsâ'ya Kitab'ı verdik, kardeşi Hârûn'u da o'nunla birlikte vezir kıldık. Sonra da, “Haydi âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin!” dedik. Sonunda da parçalayıp yok ettik. (Furkân/35-36)
19, 24. 19, 24. O [Allah], “Ey Mûsâ! Onu bırak/çobanlığı bırakıp yerleşik hayata geç! Firavun'a git, şüphesiz o azdı” dedi.
Bu Âyette, elçilik görevi verilen Mûsâ peygambere tuğyan hâlindeki Firavun'a gitmesi bildirilmektedir. Çünkü kibirli Firavun öylesine azmıştır ki, kendini ilâh, [Rabb] çevresindekileri de kulları olarak görmektedir. Bu kıssanın anlatıldığı Şu'arâ Sûresi'nin 10-11. ve b,aşka yerdeki Âyetlerden anlaşıldığı üzere Mûsâ peygamber sadece Firavun'a değil aynı zamanda "zâlimler kavmine, Firavun'un kavmine" de gönderilmiştir. Burada sadece Firavun'un zikredilmesi, onun kendi toplumunun doğru yoldan çıkışına liderlik etmesi, toplumunun da bu yoldan çıkışta ona karşı bir irade gösterememesi sebebiyledir:
(Kasas: 38) Firavun da; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak [tuğla imal et] da Musa’nın ilâhına muttali olmam için bana bir kule yap. Ve şüphe yok ki onun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum” dedi.
(Nâziât: 24) O, [Firavun] "Ben sizin en yüce Rabbinizim" dedi.
25-35. O [Mûsâ], “Rabbim! Seni çok arındırmamız ve Seni çok çok anmamız için göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ve ehlimden; kardeşim Hârûn'u benim için bir vezir kıl, o'nunla arkamı kuvvetlendir. İşimde o'nu bana ortak et. Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun” dedi.
36. O [Allah] dedi: “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.”
21-23. O [Allah], “Sana en büyük âyetlerimizden göstermemiz için tut onu, korkma! Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. Diğer bir âyet olmak üzere de gücünü kanadına ekle, çirkinlik olmadan hiç kusursuz, mükemmelce çıkacaksın” dedi.
Bu Âyet gurubunda, verilen görevi yerine getirebilmek için Mûsâ peygamberin kendisine gerekli gördüğü ve Allah'tan talep ettiği maddî ve manevî unsûrlar yer almaktadır. Bu talepler;
•Göğsünün açılması,
•İşinin kolaylaştırılması,
•Dilindeki düğümün çözülmesi ve
•Vezir olarak kendisine Hârûn'un verilmesidir.
GÖĞSÜNÜN AÇILMASI:
İnşirah Sûresi'nin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, göğsün açılması "ferahlık, rahatlık, metanet ve cesaret sahibi olmak" anlamına gelmektedir. [45–13] (Tebyinü'l-Kur'ân; c:1, s: 249–251. Bkz.)
Mûsâ peygamber de, malını mülkünü terk edip ehlinden ayrı olarak yapacağı bu görevin kendisine doğuracağı sıkıntıları, göğüs darlığını tahmin ettiği için Rabbinden bu talepte bulunmuştur.
DİLİNDEKİ DÜĞÜMÜN ÇÖZÜLMESİ:
Elçilik görevini alan bir kişinin Firavun ve saray adamlarını etkilemek için güzel konuşma yeteneğine sahip olması gerektiğini bilen Mûsâ peygamber, aynı zamanda bu yeteneğin kendisinde olmadığını da biliyordu:
(Zühruf: 51- 53) Ve Firavun, kavminin içinde seslendi: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise açıklayamayan [meramını anlatamayan], kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?” dedi.
(Kasas: 33–34) O [Musa] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
Firavun ve kavmiyle olan konuşmalarına bakıldığında, Mûsâ peygamberin dilindeki bağın çözüldüğü anlaşılmaktadır. Zira söylemlerinin tümü gayet beliğdir. Bu güzellik, yedek güç olarak kendisine vezir verilen kardeşi Harun sayesinde oluşmaktadır. Bu konu A’raf suresinin tahlilinde “Yed-i Beyza” ifadesininin açıklamasında verilmiştir.
Mûsâ peygamberin dilindeki sorun, Kitab-ı Mukaddeste şöyle geçmektedir:
Mûsâ, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim." [45–14] Çıkış, 4; 10
Fakat Talmut, Mûsâ peygamberin konuşmasındaki yetersizliği çok garip bir şekilde açıklamıştır:
Mûsâ, çocuk iken, Firavun'un sakalını tutup onu yoldu. Firavun da, onu öldürmeyi kafasına koyarak, "Elinde mülkümün ve kudretimin zail olacağı kimse budur" dedi. Bunun üzerin Asiye: "O, akıl edemeyen bir çocuktur. Bunun emaresi ise, senin ona hurma ve ateşi yaklaştırmanda" dedi. Sonra da, bu iki şey onun önüne konuldu; o, ateşi aldı ve ağzına koydu... [45–15] Talmut
Ne yazık ki, bu saçma hikâye birçok klâsik kaynakta sanki gerçekmiş gibi yer almıştır.
HÂRÛN'UN VEZİRLİĞİ:
Hârûn ile ilgili olarak, Mûsâ peygamberin kardeşi olmasından başka Kur'ân'da herhangi bir ayrıntı verilmemiştir.
Kitab-ı mokaddes, Hârûn'un büyük kardeş olduğunu söylemektedir:
Firavunla konuştuklarında Mûsâ seksen, Hârûn seksen üç yaşındaydı. [45–16] Çıkış; 7/7
Mûsâ peygamberin Hârûn'un vezirliğini istemesi, kendisi dağa gittiği sırada Hârûn'un da ehli arasında bulunduğunu düşündürmektedir. Çünkü Hârûn yanında olmasa, kendisi yıllardır Medyen'de bulunduğundan Hârûn'un sağ olduğunu bile bilemeyecek, dolayısıyla da onu vezir olarak isteyemeyecekti. Ayrıca Âyette geçen ehli sözcüğünün, aile efradı yanında kan bağı yakınlıklarını ve sıhrî yakınlıkları da kapsaması, Hârûn'un da orada bulunduğunu desteklemektedir.
الوزير - VEZîR:
Vezîr sözcüğünün anlamı, türediği sözcüğe göre şu şekillerde açıklanabilir:
•Eğer وزر - vizr = yük kökünden türediği kabul edilirse, "yük çeken" anlamına gelir. Zaten vezirler de krallara yardımcı olmak sûretiyle onun yükünü çeken kimselerdir.
•Eğer Kıyâmet Sûresi'nin 11. Âyetinde geçen وَزَرَ - vezer = sığınak sözcüğünden türediği kabul edilirse, "kendisiyle korunulan dağ" anlamına gelir. Zaten vezirler de bir bakıma kendilerine başvurulan, danışılan, sığınılan kimselerdir.
Bu Âyet grubundaki olaylar Kasas Sûresinde şöyle anlatılmıştır:
(Kasas: 30–35) Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! – Onu (birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacakSIN. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”
O [Musa] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
O [Allah] dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar ayetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tabi olanlar üstün olanlarsınız.”
Otuz altıncı ayetteki “O [Allah] dedi: "Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.” ifadesinden, Mûsâ peygamberin taleplerinin Allah tarafından kabul edildiği anlaşılmaktadır. Yani Mûsâ peygamberin göğsü açılacak, işi kolaylaştırılacak, dilindeki bağ çözülecek ve kardeşi Hârûn da veziri olacaktır. Kısacası, görevinde başarılı olması için Mûsâ peygamberin gerekli gördüğü maddî ve manevî imkânların tümü kendisine verilmiştir.
37- 44- Ve ant olsun Biz, sana diğer bir defa daha iyilik yapmıştık: “Hani bir vakit vahyolunan şeyleri annene vahyetmiştik ‘Onu [Musa’yı] sandık içine koy da bol suya; nehre bırak, sonra da bol su; nehir onu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve ona düşman olan birisi alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, hani kız kardeşin yürüyordu da ‘Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni potada erip saflaştırdıkça saflaştırdık. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir kader üzerine geldin, ey Musa!
Ve Ben, seni Kendim için yetiştirdim.
Sen ve kardeşin alâmetlerim; göstergelerim ile gidin ve Beni anmakta gevşeklik etmeyin.
Her ikiniz gidin Firavuna. Şüphesiz o, azdı. Sonra ona öğüt alması ve saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürpermesi için yumuşak söz söyleyin.”
Mûsâ peygambere geçmişine yönelik hatırlatmalarda bulunulan bu Âyetlerdeki özet olaylar, Kasas Sûresinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır:
(Kasas: 3–21) Biz, iman edecek bir kavim için Musa ve Firavun’un önemli haberlerinden bir kısmını sana hak ile okuyoruz [takip ettiriyoruz].
Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.
Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım. Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman ve bu ikisinin askerlerine, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.
Ve Biz Musa’nın anasına vahyettik: “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu denize bırakıver, korkma ve üzülme. Şüphesiz Biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini elçilerden biri yapacağız.”
Sonra da Firavun ailesi onu, kendileri için bir düşman ve üzüntü olmak üzere buluntu olarak aldı. Şüphesiz Firavun, Haman ve bu ikisinin askerleri hata edenler idiler. Ve Firavun’un karısı: “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz” dedi. Ve onlar, şuurlarını kullanmıyorlar [işin farkında olmuyorlar].
Musa’nın anasının yüreği bomboş sabahladı. - Eğer Biz, inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı.- Ve o [Musa’nın annesi] onun [Musa’nın] kız kardeşine, “Onun izini takip et” dedi. O da hemen, onlar farkına varmazken uzaktan onu gözetledi.
Ve Biz daha önce, ona sütanalarını haram ettik. Bunun üzerine o [Musa’nın kız kardeşi], “Size, onun bakımını sizin namınıza üstlenecek ve ona nasihatte bulunacak [eğitecek] bir aile göstereyim mi?” dedi.Böylelikle Biz onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye annesine geri verdik. - Velâkin onların pek çoğu bilmezler.-
Ve Musa yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz ona hüküm ve ilim verdik. Ve Biz güzel davrananları işte böyle karşılıklandırırız.
Ve Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Sonra orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından savaşan [birbirlerini öldürmeye çalışan] iki adam buldu. Sonra kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan [Musa’dan] yardım diledi. Musa da ötekine hemen bir yumruk indirdi de onun aleyhine gerçekleşti [o öldü]. O [Musa]; “Bu, şeytanın işindendir, şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” dedi.
O [Musa], “Rabbim! Şüphesiz kendime zulüm ettim. Artık beni bağışla!” dedi de O [Allah], onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayıcının, çok merhamet edicinin ta kendisidir.
O [Musa], “Rabbim! Bana nimet olarak verdiğin şeylere ant olsun ki, artık hiçbir zaman suçlulara arka olmayacağım” dedi.
Sonra da o [Musa], şehirde korku içinde, kontrol ederek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryat ederek ondan yardım istiyor. Musa ona: “Şüphesiz sen, apaçık bir azgınsın!” dedi.
Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o [o adam]; “Ey Musa! Dün bir nefsi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen sadece yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun ve sen düzelticilerden olmak istemiyorsun” dedi.
Ve şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal çık! Şüphesiz ki ben öğüt verenlerdenim.” Sonra da o [Musa] korka korka, kontrol ederek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalimler kavminden kurtar!” dedi.
MÛSÂ'NIN ANNESİNE VAHYEDİLMESİ:
Mûsâ peygamberin annesine vahyedilmesi, ona ilham edilmesi, onun içine doğmasının sağlanması anlamındadır. Vahiy sözcüğünün Kur'ân'da hangi anlamlarda kullanıldığı geniş olarak Necm Sûresi'nin tahlilinde açıklanmıştı. Bu sebeple burada sözcüğün 38. Âyetteki ile aynı anlamda kullanıldığı Âyetlerden birkaçını örnek vermekle yetiniyoruz:
(Nahl: 68) Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve kovanlarda evler/yuvalar edinmesini vahyetti.
(Mâide: 111) Ve hani havarilere "Bana ve elçime inanın" diye vahy etmişim de onlar "İnandık ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol" demişlerdi.
(Fussılet: 12) Böylece O [Allah] onları iki günde yedi gök olmak üzere gerçekleştirdi ve her göğe kendi işini vahyetti [içine yükledi]. Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik. İşte bu, Azîz, Alîm'in ayarlamasıdır.
FİTNELENDİRDİKÇE FİTNELENDİRMEK:
40. Âyette geçen Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdikifadesinin anlamı, "Biz seni nice badirelerden geçirdik, seni eğittik, cürufunu temizleyip saf hâle getirdik" demektir. Buradan da Mûsâ peygamberin uzun süre eğitildikten sonra peygamber yapıldığı anlaşılmaktadır.
Fitne sözcüğü ile ilgili geniş açıklama için Sâd Sûresi'nin sonunda bulunan fitne başlıklı yazımıza bakılabilir. [45–17] (Tebyînü'l-Kur'ân; c: 2, s: 452–456.)
Kur'ân'da İbrâhîm peygamberin de aynı yollardan geçirildiği bildirilmiştir:
(Bakara: 124) Ve hani Rabbi İbrâhîm'i birtakım kelimeler ile belâlandırmış, [sınamış] o, onları tam olarak yerine getirince; (Rabbi ona) "Ben seni insanlara imâm [önder] yapacağım" demişti. O da "Zürriyetimden de (yap)!" dedi. (Rabbi ona) "Benim ahdim zâlimlere nail olmaz!" dedi.
41. Âyette geçen اصطناع - istınâ' sözcüğü, صنع - sun' mastarından "İftial" kalıbı üzerine olup "bir sanat edinmek ve bir sanayi mamulü yapmak" anlamına gelir. Buna göre, aynı Âyette Rabbimizin Mûsâ peygambere yönelik olarak kullandığı, Seni kendim için yetiştirdim ifadesi iki şekilde açıklanabilir:
1- Rabbimiz, topluma göndereceği elçiyi seçip onu doğumundan itibaren bir sanat eseri veya bir sınaî mamul yaparcasına -özel bir itina ile- yetiştirdiği için ona "Seni kendim için yetiştirdim" demiştir.
Bu noktada şu hususu tekrar hatırlatmakta yarar vardır: Yüce Allah'ın toplumlara elçi ve kitap göndermesi, insanlara rahmeti ve hidâyeti kendi üzerine borç yazması sebebiyledir. Tıpkı yarattıklarını rızıklandırması gibi, elçi göndermesi ve kitap indirmesi de rahmeti ve hidâyeti kendi üzerine almasındandır:
(En'âm: 12) De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir.” O [Allah], rahmeti kendi nefsi üzerine yazmıştır. Sizi mutlaka, kendisinde asla şüphe olmayan kıyamet gününe toplayacaktır. Kendi nefislerini zarara sokan kimseler; işte onlar iman etmezler.
(En'âm: 54) Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], Gafur’dur, Rahîm’dir” de!
(Leyl: 12) Doğruya ve güzele hidâyet etmek sadece Bizim üzerimizedir.
(Nahl: 9) Yolun doğrusu yalnızca Allah üzerinedir [Allah’a borçtur]. Onun [Yol’un] eğrisi de vardır. Ve eğer O [Allah] dileseydi, size topluca hidayet ederdi.
2- Rabbimizin buradaki Seni kendim için yetiştirdim ifadesi, "Ben seni sırf Benim işimi yapasın diye yetiştirdim" anlamına da gelebilir. Buradan da elçi seçilmiş kişinin özel bir işinin olamayacağı, elçilik görevi alanın bütün diğer işleri bırakması gerektiği anlaşılır. Nitekim aynı anlam yukarıdaki hemen nalınlarını çıkar ifadesinde de mevcuttur.
42-44. ayetlerdeki “ Sen ve kardeşin Âyetlerim ile gidin ve Beni anmakta gevşeklik etmeyin. Her ikiniz gidin Firavuna. O gerçekten azdı. Sonra öğüt alması ve haşyet duyması için ona yumuşak söz söyleyin."” İfadeleriyle Mûsâ peygambere ve kardeşi Hârûn'a beraberce Firavun'a gitmeleri, görevlerinde gevşeklik göstermemeleri emredilmekte, bu emri yerine getirirlerken de yumuşak ve tatlı bir dil kullanmaları tembih edilmektedir.
YUMUŞAK SÖZ SÖYLEMEK:
Rabbimiz, bildirdiği bu tebliğ metoduna uygun olarak Mûsâ peygamberin nasıl konuşması gerektiğini Nâziât Sûresinde örneklendirmiştir:
(Nâziât: 18) Sonra de ki: "Arınmaya var mısın?"
Aslında yumuşak davranma ve güzel söz söyleme, Rabbimizin herkese önerdiği bir davranış tarzıdır:
(Bakara: 83) Ve hani Biz, İsrâîloğulları'nın mîsâkını [kesin sözünü] almıştık: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzelliği söyleyiniz, salâtı ikâme ediniz ve zekâtı veriniz.” Sonra çok azınız müstesnâ olmak üzere yüz çevirdiniz. Ve siz yüz çevirenlersiniz.
(Âl-i İmrân: 159) İşte, sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
(Nahl: 125) Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.
FİRAVUN'UN DA HAŞYET DUYABİLECEĞİ:
44. Âyetin sonundaki öğüt alması ve haşyet duyması için ifadesi, Mûsâ peygamberin hangi düşünce ile Firavun'a yaklaşması gerektiğini bildirmektedir. Bu, "Firavun'un nasihat dinleyeceğini yahut Allah'tan korkacağını umarak yumuşak konuşun" demektir. Bilindiği gibi, kullar ne kadar tuğyan ederse etsin, Allah elçi göndermeden o azgınlara azap etmemektedir. Rabbimiz, bu ilkesinin gereği olarak toplumunu temsilen Firavun'a da elçi göndermiş, hesap günü bir mazeret ileri sürememesi için de ona sanki öğüt alacakmış gibi nezaketle davranılmasını buyurmuştur.
45. O ikisi [Mûsâ ile Harun], “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından korkarız” dediler.
Görüldüğü gibi, görevi alan her iki elçi de başlarına kötü şeylerin gelmesinden, Firavun'un kendilerini işkence veya ölümle cezalandırmasından korkmuşlardır.
46–48. O [Allah], "Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm. Hemen ona gidin de ona: "Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrâîloğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme, kesinlikle biz sana Rabbinden bir Âyet ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır. Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene olduğu vahy edildi" deyiniz.
Dikkat edilirse, bu Âyetlerin içeriği kıssanın A'râf Sûresindeki anlatımında yoktur.
46. Âyette Rabbimiz korkuya kapılan elçilerine hiç korkmamalarını, her şeyi işiten ve gören olarak daima onlarla beraber olacağını bildirmiştir. Bu himaye Kasas Sûresinde de açıklanmıştır:
(Kasas: 35) O [Allah] dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar ayetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tabi olanlar üstün olanlarsınız.”
Mûsâ peygamberin başlangıçtan buraya kadar olan hikâyesi, Tevrât'ta bir hayli ilginç ayrıntılarla yer almaktadır. Bir karşılaştırma yapılması için Tevrât'taki bölümleri sunuyoruz:
Levili bir adam kendi oymağından bir kızla evlendi. Kadın gebe kaldı ve bir oğlan doğurdu. Güzel bir çocuk olduğunu görünce, onu üç ay gizledi. Daha fazla gizleyemeyeceğini anlayınca, hasır bir sepet alıp katran ve ziftle sıvadı. İçine çocuğu yerleştirip Nil kıyısındaki sazlığa bıraktı. Çocuğun ablası kardeşine ne olacağını görmek için uzaktan gözlüyordu. O sırada Firavun'un kızı yıkanmak için ırmağa indi. Hizmetçileri ırmak kıyısında yürüyorlardı. Sazların arasındaki sepeti görünce, Firavun'un kızı onu getirmesi için hizmetçisini gönderdi. Sepeti açınca ağlayan çocuğu gördü. Ona acıyarak, "Bu bir İbrânî çocuğu" dedi. Çocuğun ablası Firavun'un kızına, "Gidip bir İbrânî sütnine çağırayım mı?" diye sordu, "Senin için bebeği emzirsin." Firavun'un kızı, "Olur" diye yanıtladı. Kız gidip bebeğin annesini çağırdı. Firavun'un kızı kadına, "Bu bebeği al, benim için emzir, ücretin neyse veririm" dedi. Kadın bebeği alıp emzirdi. Çocuk büyüyünce, onu geri getirdi. Firavun'un kızı çocuğu evlat edindi. "Onu sudan çıkardım" diyerek adını Mûsâ koydu.
MÛSÂ MİDYAN'A KAÇIYOR.
Mûsâ büyüdükten sonra bir gün soydaşlarının yanına gitti. Yaptıkları ağır işleri seyrederken bir Mısırlının bir İbrânî'yi dövdüğünü gördü. Çevresine göz gezdirdi; kimse olmadığını anlayınca, Mısırlı'yı öldürüp kuma gizledi. Ertesi gün gittiğinde, iki İbrânî'nin kavga ettiğini gördü. Haksız olana, "Niçin kardeşini dövüyorsun?" diye sordu. Âdam, "Kim seni başımıza kâhya atadı?" diye yanıtladı, "Mısırlıyı öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?" O zaman Mûsâ korkarak, "Bu iş ortaya çıkmış!" diye düşündü. Firavun olayı duyunca Mûsâ'yı öldürtmek istedi. Ancak Mûsâ ondan kaçıp Midyan yöresine gitti. Bir kuyunun başında oturuyordu ki, Midyanlı bir kâhinin yedi kızı su çekmeye geldi. Babalarının sürüsünü suvarmak için yalakları dolduruyorlardı. Ama bazı çobanlar gelip onları kovmak istedi. Ne var ki, Mûsâ kızların yardımına koştu, hayvanlarını suvardı. Sonra kızlar babaları Reuel'in yanına döndüler. Reuel, "Nasıl oldu da bugün böyle tez geldiniz?" diye sordu. Kızlar, "Mısırlı bir adam bizi çobanların elinden kurtardı" diye yanıtladılar, "Üstelik bizim için su çekip hayvanlara verdi." Babaları, "Nerede o?" diye sordu, "Niçin adamı dışarıda bıraktınız? Gidin onu yemeğe çağırın." Mûsâ Reuel'in yanında kalmayı kabul etti. Reuel de kızı Sippora'yı onunla evlendirdi. Sippora bir oğlan doğurdu. Mûsâ, "Garibim bu yabancı diyarda" diyerek çocuğa Gerşom adını verdi. Aradan yıllar geçti, bu arada Mısır Kralı öldü. İsrâilliler hâlâ kölelik altında inliyor, feryat ediyorlardı. Sonunda yakarışları Tanrı'ya erişti. Tanrı iniltilerini duydu. İbrâhîm, İshâk ve Yakup'la yaptığı antlaşmayı anımsadı. İsrâîloğulları'na baktı ve onlara ilgi gösterdi. [45–18] Çıkış 2–1-25.
Mûsâ kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro'nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı'nın dağına, Horev'e vardı. RABB'in meleği bir çalıdan yükselen alevlerin içinde ona göründü. Mûsâ baktı çalı yanıyor, ama tükenmiyor. "Çok garip" diye düşündü, "Gidip bir bakayım, çalı neden tükenmiyor!" RAB Tanrı Mûsâ'nın yaklaştığını görünce, çalının içinden, "Mûsâ, Mûsâ!" diye seslendi. Mûsâ, "Buyur!" diye yanıtladı. Tanrı, "Fazla yaklaşma" dedi, "Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır. Ben babanın, İbrâhîm'in, İshâk'ın, Yakup'un Tanrısı'yım." Mûsâ yüzünü kapadı, çünkü Tanrı'ya bakmaya korkuyordu. "Halkımın Mısır'da çektiği sıkıntıyı çok iyi biliyorum" dedi, "Angaryacılar yüzünden ettikleri feryadı duydum. Acılarını biliyorum. Bu yüzden aşağıya indim. Onları Mısırlıların elinden kurtaracağım, o ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal ülkesine, Kenanlıların, Hititlerin, Amorluların, Perizlilerin, Hivlilerin, Yevusluların topraklarına götüreceğim. İsrâillilerin feryadı bana erişti. Mısırlıların onlara yapmakta olduğu baskıyı görüyorum. Gel, halkım İsrâil'i Mısır'dan çıkarmak için seni Firavun'a göndereyim." Mûsâ, "Ben kimim ki Firavun'a gidip İsrâillileri Mısır'dan çıkarayım?" diye karşılık verdi. Tanrı, "Kuşkun olmasın, ben seninle olacağım" dedi, "Seni benim gönderdiğimin kanıtı şu olacak: Halkı Mısır'dan çıkardığın zaman bu dağda bana tapacaksınız." Mûsâ şöyle karşılık verdi: "İsrâillilere gidip, 'Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi' dersem, 'Âdı nedir?' diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?" Tanrı, "Ben Ben'im" dedi, "İsrâillilere de ki: 'Beni size Ben Ben'im diyen gönderdi.' "İsrâillilere de ki, 'Beni size atalarınız İbrâhîm'in, İshâk'ın, Yakup'un Tanrısı Yahve gönderdi.' Sonsuza dek adım bu olacak. Kuşaklar boyunca böyle anılacağım. Git, İsrâil ileri gelenlerini topla, onlara şöyle de: 'Atalarınız İbrâhîm'in, İshâk'ın, Yakup'un Tanrısı Yahve bana görünerek şunları söyledi: Sizinle ve Mısır'da size yapılanlarla yakından ilgileniyorum. Söz verdim, sizi Mısır'da çektiğiniz sıkıntıdan kurtaracağım; Kenanlıların, Hititlerin, Amorluların, Perizlilerin, Hivlilerin, Yevusluların ülkesine, süt ve bal ülkesine götüreceğim.' "İsrâil ileri gelenleri seni dinleyecekler. Sonra birlikte Mısır Kralı'na gidip, 'İbrânîlerin Tanrısı Yahve bizimle görüştü' diyeceksiniz, 'Şimdi izin ver, Tanrımız Yahve'ye kurban kesmek için çölde üç gün yol alalım.' Ama biliyorum, güçlü bir el zorlamadıkça Mısır Kralı gitmenize izin vermeyecek. Elimi uzatacak ve aralarında şaşılası işler yaparak Mısır'ı cezalandıracağım. O zaman sizi salıverecek. "Halkımın Mısırlıların gözünde lütuf bulmasını sağlayacağım. Gittiğinizde eli boş gitmeyeceksiniz.
Her kadın Mısırlı komşusundan ya da konuğundan altın ve gümüş takılar, giysiler isteyecek. Oğullarınızı, kızlarınızı bunlarla süsleyeceksiniz. Mısırlıları soyacaksınız." [45–19] Çıkış, 3:1-22
RAB MÛSÂ'YA BELİRTİLER GÖSTERİYOR:
Mûsâ, "Ya bana inanmazlarsa?" dedi, "Sözümü dinlemez, 'RAB sana görünmedi' derlerse, ne olacak?" RAB, "Elinde ne var?" diye sordu. Mûsâ, "Değnek" diye yanıtladı. RAB, "Onu yere at" dedi. Mûsâ değneğini yere atınca, değnek yılan oldu. Mûsâ yılandan kaçtı.RAB, "Elini uzat, kuyruğundan tut" dedi. Mûsâ elini uzatıp kuyruğunu tutunca yılan yine değnek oldu. RAB, "Bunu yap ki, ataları İbrâhîm'in, İshâk'ın, Yakup'un Tanrısı RABB'in sana göründüğüne inansınlar" dedi. Sonra, "Elini koynuna koy" dedi. Mûsâ elini koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli bir deri hastalığına yakalanmış, kar gibi bembeyaz olmuştu. RAB, "Elini yine koynuna koy" dedi. Mûsâ elini yine koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli eski hâline dönmüştü. RAB, "Eğer sana inanmaz, ilk belirtiyi önemsemezlerse, ikinci belirtiye inanabilirler" dedi, "Bu iki belirtiye de inanmaz, sözünü dinlemezlerse, Nil'den biraz su alıp kuru toprağa dök. Irmaktan aldığın su toprakta kana dönecek." Mûsâ, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim. RAB, "Kim ağız verdi insana?" dedi, "İnsanı sağır, dilsiz, görür ya da görmez yapan kim? Ben değil miyim? Şimdi git! Ben konuşmana yardımcı olacağım. Ne söylemen gerektiğini sana öğreteceğim." Mûsâ, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ne olur, benim yerime başkasını gönder." RAB Mûsâ'ya öfkelendi ve "Ağabeyin Levili Hârûn var ya!" dedi, "Bilirim, o iyi konuşur. Hem şu anda seni karşılamaya geliyor. Seni görünce sevinecek. Onunla konuş, ne söylemesi gerektiğini anlat. İkinizin konuşmasına da yardımcı olacak, ne yapacağınızı size öğreteceğim. O sana sözcülük edecek, senin yerine halkla konuşacak. Sen de onun için Tanrı gibi olacaksın. Bu değneği eline al, çünkü belirtileri onunla yapacaksın."
MÛSÂ MISIR'A DÖNÜYOR:
Mûsâ kayınbabası Yitro'nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır'daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi. RAB Midyan'da Mûsâ'ya, "Mısır'a dön, çünkü canını almak isteyenlerin hepsi öldü" demişti. Böylece Mûsâ karısını, oğullarını eşeğe bindirdi; Tanrı'nın buyurduğu değneği de eline alıp Mısır'a doğru yola çıktı. RAB Mûsâ'ya, "Mısır'a döndüğünde, sana verdiğim güçle bütün şaşılası işleri Firavun'un önünde yapmaya bak" dedi, "Ama ben onu inatçı yapacağım. Halkı salıvermeyecek. Sonra Firavun'a de ki, 'RAB şöyle diyor: İsrâil benim ilk oğlumdur. Sana, bırak oğlum gitsin, bana tapsın, dedim. Ama sen onu salıvermeyi reddettin. Bu yüzden senin ilk oğlunu öldüreceğim.' "RAB yolda, bir konaklama yerinde Mûsâ'yla karşılaştı, onu öldürmek istedi. O anda Sippora keskin bir taş alıp oğlunu sünnet etti, derisini Mûsâ'nın ayaklarına dokundurdu. "Gerçekten sen bana kanlı güveysin" dedi. Böylece RAB Mûsâ'yı esirgedi. Sippora Mûsâ'ya sünnetten ötürü "Kanlı güveysin" demişti. RAB Hârûn'a, "Çöle, Mûsâ'yı karşılamaya git" dedi. Hârûn gitti, onu Tanrı Dağı'nda karşılayıp öptü. Mûsâ duyurması için RABB'in kendisine söylediği bütün sözleri ve yapmasını buyurduğu bütün belirtileri Hârûn'a anlattı. Mûsâ'yla Hârûn varıp İsrâil'in bütün ileri gelenlerini topladılar. Hârûn RABB'in Mûsâ'ya söylemiş olduğu her şeyi onlara anlattı. Mûsâ da halkın önünde belirtileri gerçekleştirdi. Halk inandı; RABB'in kendileriyle ilgilendiğini, çektikleri sıkıntıyı görmüş olduğunu duyunca, eğilip tapındılar. [45–20] Çıkış, 4, 1–31
Firavun'a götürülecek mesajı içeren 47–48. Âyetler aynı zamanda tüm insanlığa da genel bir uyarıda bulunmaktadır:
"Kılavuza uyanlar esenlik ve mutluluk içinde, kılavuzu yalanlayan, ondan yüz çevirenler ise azap ve sıkıntı içinde olacaklardır." Bu uyarı, ilk elçiden son elçiye kadar tüm peygamberlerin yaptığı bir uyarıdır:
(Leyl: 14–16) İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgınlardan başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım.
(Kıyâmet: 31–35) Fakat o, ne tasdik etti, ne destekledi. Fakat o, yalanladı ve geri durdu. Sonra da gerine gerine ehline [ailesine, arkadaşlarına] gitti. Çok yakın sana, hem de çok yakın! Yine, çok yakın sana, hem de çok yakın!
Dikkat edilirse Firavun'a yollanan mesajda kendisinden İsrâîloğullarına azap etmemesi istenmektedir. Firavun'un İsrâîloğullarına yaptığı eziyet Kur'ân'da değişik yerlerde açıklanmıştır:
(A'râf: 141) Hani bir zaman Biz, sizi, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı öldüren, kızlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinin elinden de kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından büyük imtihan vardır.
(İbrâhîm: 6, 7) Ve hani Musa kavmine demişti ki: “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi, sizi işkencenin kötüsüne çarpıtan, oğullarınızı boğazlayan ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük bir bela vardır. Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: ‘Ant olsun ki şükrederseniz elbette size artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.’”
(Bakara: 49) Ve hani Biz, bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarpıtan, oğullarınızı boğazlayan, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun'un yakınlarından kurtarmıştık. –Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardı.–
Bu eziyetler kitab-ı mukaddeste şöyle anlatılmıştır:
Derken Yûsuf hakkında bilgisi olmayan biri Mısır Kralı oldu. Halkına, "Bakın, İsrâilliler sayıca bizden daha çok" dedi, "Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, ülkeyi terk ederler." Böylece Mısırlılar İsrâillilerin başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrâilliler Firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar. Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrâilliler daha da çoğalarak bölgeye yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak İsrâillileri amansızca çalıştırdılar. Her türlü tarla işleri, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerde yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar. Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbrânî ebelere şöyle dedi: "İbrânî kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın." Ama ebeler Tanrı'dan korkan kimselerdi, Mısır Kralı'nın buyruğuna uymayarak erkek çocukları sağ bıraktılar. Bunun üzerine Mısır Kralı ebeleri çağırtıp, "Niçin yaptınız bunu?" diye sordu, "Neden erkek çocukları sağ bıraktınız?" Ebeler, "İbrânî kadınlar Mısırlı kadınlara benzemiyor" diye yanıtladılar, "Çok güçlüler. Daha ebe gelmeden doğuruyorlar." Tanrı ebelere iyilik etti. Halk çoğaldıkça çoğaldı. Ebeler kendisinden korktukları için Tanrı onları ev bark sahibi yaptı. Bunun üzerine Firavun bütün halkına buyruk verdi: "Doğan her İbrânî oğlan Nil'e atılacak, kızlar sağ bırakılacak." [45–21] Çıkış, 1; 8–22:
49–55. O [Firavun], "Öyleyse sizin Rabbiniz kimdir ey Mûsâ?" dedi. O [Mûsâ], "Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra yol gösterendir" dedi. O [Firavun], "Öyleyse ilk asırların durumu nedir?" dedi. O [Mûsâ], "Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz/terk etmez. O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir" dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice Âyetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.-
Yukarıdaki Âyetlerde görüldüğü gibi Mûsâ peygamber Rabbinin mesajını Firavun'a tebliğ etmiş ve aralarında başlayan diyalogda Firavun ilk olarak Mûsâ peygamberden, biraz da hayretle, onun Rabbi hakkında bilgi istemiştir.
Firavun'un inancıyla ilgili olarak A'raf Sûresinin 127. Âyetinin tahlilinde geniş açıklama yapılmıştı. [45-22] (Tebyînü'l-Kur'ân; c:3, s: 126-129. bkz.)
Mûsâ peygamber ile Firavun arasındaki konuşmanın bu pasajdaki bölümü Şu'arâ Sûresinde şöyle geçmektedir:
(Şu'arâ: 24–28) Ya da onlar, “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? İşte eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir.
Ve O, kullarının tövbesini kabul eder, kötülüklerden affeder ve sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bilir.
Ve O, iman etmiş ve salihatı işleyenlere icabet eder ve onlara lütfundan daha fazlasını verir. Kâfirler ise; şiddetli bir azap onlar içindir.
Ve eğer Allah rızkı kullarına yaysaydı/döşeseydi [bol bol verseydi], kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Velâkin O [Allah] dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarına en çok haberi olandır, en iyi görendir.
Ve O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, Hamîd’dir [övülmeye lâyık olandır], Veli’dir.
53. Âyetin son kısmından itibaren Mûsâ peygamberle Firavun'un konuşması bitmiş ve Rabbimiz burada tüm insanlığa yönelik bir mesaj vermiştir. Rabbimizin bu mesaj içinde geçen sıfatları Kur'ân'da değişik sûrelerde yer almıştır:
(Nebe: 6) Biz yeryüzünü bir beşik kılmadık mı?
(Nûh: 19–20) Ve Allah sizin için yeryüzünü, kendisinden [yeryüzünden] geniş geniş yollarda gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır.”
(Zuhruf: 10) O [Allah] ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı. Orada doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da kıldı.
(Bakara: 21, 22) Ey insanlar! Takvâlı davranasınız diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile, Allah'a ortaklar koşmayın.
(Bakara: 164) Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve onda [yeryüzünde], her deprenen canlılardan yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette âyetler vardır.
(En'âm: 99) Ve O [Allah], gökten suyu indirendir. Böylece Biz onunla her şeyin bitkilerini çıkardık. Ondan da birbirine benzeyen ve birbirine benzemeyen birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımları, üzümden bağları, zeytini ve narı çıkarıyoruz. Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerine ve olgunlaşmasına bakın! İşte Bunlarda kesinlikle inanan bir toplum için ayetler vardır.
(Enbiyâ: 31) Ve Biz, yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sağlam kazıklar kıldık. Ve orada yollarını bulsunlar diye bol bol yollar kıldık.
(Fâtır: 27) Görmedin mi gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler / ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı, kırmızılı çeşitli renklerde [renklerin değişik tonlarında]. Ve kapkara topraklar / yollar da var.
(Neml: 60) (Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Sonra da Biz onunla, bir ağacını bile bitirmenizin söz konusu olmadığı güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var! Aksine onlar zulümde devam eden bir kavimdir.
(Ra'd: 2- 4) Allah, gökleri gördüğünüz şekilde, direkler olmadan yükselten, sonra Arş üzerine istiva eden, güneşe ve aya boyun eğdiren zattır. –Hepsi adı konmuş bir ecele akıp gidiyor.– O, işi yönetir, Rabbinize kavuşacağınız güne kani olursunuz diye âyetleri detaylandırır. Ve O, arzı uzatan, orada sâbit dağlar ve ırmaklar kılandır. Ve O, orada bütün meyvelerden iki eş yarattı. O, geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir toplum için âyetler vardır. Ve O, yeryüzünde bir tek su ile sulanan birbirine komşu kıtalar, üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar kılandır. Ve Biz, nasipliklerinde [meyvelerinde; kokularında, tatlarında] onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kılıyoruz. Şüphesiz aklını kullanan bir toplum için bunda birtakım deliller vardır.
49. Âyetten anlaşıldığına göre, o esnada iki elçi de orada olmasına rağmen Firavun Mûsâ peygambere hitap etmiştir. Bunu iki ihtimalle açıklamak mümkündür:
1) Firavun, asıl elçinin Mûsâ peygamber olduğunu anlamış ve ona yönelip hitap etmiştir.
2) Firavun, Mûsâ peygamberin dilinin tutuk olduğunu bildiği için, onu aşağılayabilmek amacıyla ona hitap etmiştir. Nitekim bir ara bunu malzeme de yapmıştır:
(Zuhruf: 51- 53) Ve Firavun, kavminin içinde seslendi: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise açıklayamayan [meramını anlatamayan], kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?” dedi.
56. Ve andolsun ki, Biz, Firavun'a alametlerimizi; göstergelerimizi; hepsini gösterdik de o yalanladı ve dayattı.
Rabbimizin Firavun'a yönelik bir açıklamasının yer aldığı bu Âyette, Firavun'un tüm göstergeleri görmesine rağmen yalanlayıp dayattığı bildirilmektedir. Firavun'un bu davranışı, bize göre, iktidarını kaybetme korkusundan kaynaklanmaktadır.
Ama Firavun, yalanlayıp dayatmasına karşılık bu göstergelere tam bir kanaat getirmiştir:
(Neml: 4)
57- 60. O [Firavun], “Ey Mûsâ! Sen sihrinle bizi arzımızdan çıkarmak için mi geldin bize? O hâlde biz de onun gibi [senin sihrin gibi] bir sihirle sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı/yeri belirle ki; bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun” dedi.
O [Mûsâ], “Sizinle buluşma zamanı, tören, şenlik günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir” dedi.
Bunun üzerine Firavun sırt çevirdi de düzenlerini-planlarını topladı sonra geldi.
Firavun, Mûsâ peygamberin gösterdiği mu'cizelerin gerçek mu'cize olduğuna kanaat getirmesine rağmen bu mu'cizeleri sihir saymış ve bu mu'cizelerle sarayda oluşturduğu etkiyi silmek ve davetini halk önünde fiyasko ile neticelendirmek iin Mûsâ Peygambere meydan okumuştur. Aslında bu meydan okuma Firavun'un son çare olarak başvurduğu bir yoldur. Çünkü o gün için ülkesinde gerek Mısırlı, gerekse başka memleketlerden gelmiş yüzlerce sihirbaz vardır ve bu sihirbazların çeşitli göz boyama teknikleriyle bir asanın yılan gibi algılanmasını sağlayabileceklerini, hatta Mûsâ peygamberin mu'cizelerini gölgede bırakabilecek maharetler sergileyebileceklerini ummaktadır. Ancak bu plânına rağmen kafası yine de karışıktır. Onun bu kafa karışıklığı, Mûsâ peygambere önce "Sen bir büyücüsün!" demesi ve sonra da "Sen sihrinle bizi arzımızdan [memleketimizden] çıkarmak istiyorsun" şeklinde Mûsâ peygamberi itham etmesinden anlaşılmaktadır. Zira Firavun da gayet iyi bilmektedir ki, sihirbazlar marifetlerini sadece hediye ve ödül almak için sergilemekte, sahip oldukları göz boyama hünerleriyle hiçbiri memleketi fethetmeye kalkmamaktadır. Zaten böyle bir girişime o güne -hatta bugüne- kadar rastlanmamıştır. Oysa Firavun hem Mûsâ peygamberi bir büyücü olarak görmekte, hem de bir büyücünün yapamayacağını bildiği hâlde onun iktidarı elinden alacağını düşünmektedir. Kafası karışık olmasına karışıktır ama çevresindekilere de kendinden emin olduğu imajını vermek zorundadır. Bu nedenle, sihirbazlarla karşılaşacağı günün tarihini ve yerini Mûsâ peygambere bırakmıştır. Mûsâ peygamber ise daha fazla kişinin toplanacağını düşünerek buluşma tarihi ve zamanını bir ziynet [tören, şenlik] gününün kuşluk vakti olarak belirlemiş, Firavun da bu buluşmaya icabet ederek oraya taraftarlarıyla birlikte gelmiştir.
Bize göre Firavun, başına gelecekleri anlamıştır. Çünkü Mûsâ peygamberin getirdikleri sihir değil, gerçek mu'cizelerdir. Ne var ki, bu mu'cizelerin sihir ile etkisiz hâle getirilebileceğini düşünmek de Firavun'un son çaresidir. İşin gerçeği aslında tam da Firavun'un korktuğu gibidir: Mûsâ'nın peygamber yapılış sebebi, Rabbimizin Mısır'da Firavun'un iktidarına son vermek istemesidir.
(Kasas: 5) Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım.
Bu Âyet grubunda anlatılan olayların diğer Sûreler'deki anlatımları şöyledir:
(A'râf: 109–114) Firavun'un kavminden ileri gelenler: "Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor" dediler. (Firavun) "O hâlde siz ne emredersiniz?" dedi. (Onlar da) "Onu ve kardeşini alıkoy, [beklet] şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili sihirbazları sana getirsinler" dediler. Ve o sihirbazlar Firavun'a geldiler; "Eğer galip gelen biz olursak, gerçekten, bizim için büyük bir ücret [ödül] olacak/olacak mı?" dediler. (Firavun) "Evet" dedi. "Siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da."
(Şu'arâ: 34–51) O [Firavun], yanı başındaki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, kesinlikle çok bilgili bir sihirbazdır! Sizi sihriyle yeryüzünüzden çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” dedi.
Onlar [ileri gelenler] dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün büyük ve çok bilgili sihirbazları sana getirsinler.”
Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
İnsanlara da “Siz toplanıyor musunuz?” denildi.
-“Bizim sihirbazlara uymamız için kendilerinin galip gelenler olması lazım!”-
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a: “Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret var mı?” dediler.
O [Firavun]: “Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız” dedi.
43- Musa onlara “Atın, ne atacaksanız!” dedi.
Bunun üzerine onlar, çerçöplerini; eften püften bilgilerini; tezlerini (iplerini ve değneklerini) ortaya koydular ve “Firavun’un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız” dediler.
Sonra Musa BİRİKİMİNİ; ortaya koydu; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!
Sonra sihirbazlar boyun eğip teslim olanlar olarak bırakıldılar:
“Biz iman ettik, Âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun'un Rabbine” dediler.
49. O [Firavun] dedi ki: “Ben size izin vermeden o'na iman mı ettiniz? Şüphesiz ki o elbette size sihri öğreten büyüğünüzdür! Peki, yakında bileceksiniz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama/ardarda kestireceğim ve kesinlikle hepinizi astıracağım!”
50-51. Onlar [sihirbazlar], “Zararı yok, şüphesiz biz Rabbimize dönenleriz. Biz mü’minlerin ilkleri olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret edeceğini umuyoruz” dediler.
Kıssanın bu bölümü, ayrıca Yûnus Sûresi'nin 75–89. Âyetlerinde de yer almaktadır.
61. O [Mûsâ] onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size! Allah'a yalan uydurmayın. Sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten, uyduran zarar etmiştir.”
Mûsâ peygamberin "karşılaşma"nın Allah ile olduğunu bildiren bu Âyetteki uyarısı hem buluşma yerinde toplanmış olan halka ve sihirbazlara hem de Firavun ve yakınlarına yöneliktir. Mûsâ peygamber bu sözlerle karşısında olan herkese akıllarını başlarına almaları için ikazda bulunmaktadır.
62-64. Bunun üzerine sihirbazlar aralarında işlerini tartıştılar ve “Bu ikisi muhakkak sihirbazdır; sihirleriyle sizi arzınızdan çıkarmak ve de en iyi örnek yolumuzu yok etmek istiyorlar. Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sıra sıra hâlinde gelin. Bugün üstün gelen muhakkak felâh bulmuştur” şeklindeki fısıldaşmalarını gizli tuttular.
Bu Âyetlerden, Mûsâ peygamberin yapmış olduğu uyarıdan sonra Firavun ve adamlarının kafa kafaya verip istişare ettikleri anlaşılmaktadır. Sihirbazların başkalarınca duyulmayan bu konuşmada yaptıkları plânlar Rabbimiz tarafından bizlere ifşa edilmektedir.
65- 70- Onlar [sihirbazlar], “Ey Mûsâ! Ya sen ortaya koyacaksın veyahut ilk ortaya koyan kişiler biz olalım” dediler.
O [Mûsâ], “Bilakis, siz ortaya koyun” dedi. Bir de ne görürsün! Onların çer-çöpleri; eften-püften bilgileri; tezleri, yaptıkları sihirden; hünerli gösterimden ötürü gözünde büyüttü. Bu yüzden Mûsâ, içinde bir korku hissetti.
Bu âyetlerde, Mûsâ ile Firavun'un bilginlerinin yaptığı müsabakaya ait sahneler yer almaktadır. Önce Firavun'un bilginleri iddia ve görüşlerini ortaya atmışlardır. Onların iddia ve görüşlerini büyük bir başarı ve yaldızlı ifadeler ile ortaya koymaları karşısında Mûsâ endişe duymuştur.
Sihir, “bir şeyi, göz boyayarak, el çabukluğu yaparak veya başka taktiklerle gerçeğinden başka bir şekilde göstermek” demek olup mutlaka göz boyama anlamında değildir. İyi bir anlatım, konferans için de, “Bizi büyüledi, hayran bıraktı” şeklinde ifade edilebilir.
Bu güzel sunum karşısında Mûsâ kendisinin tezlerini onlar gibi anlatamayacağı korkusuna kapılmıştır. Tâ-Hâ/66 ve Şu‘arâ/44'de Firavun'un bilginlerinin tezleri “ip ve değnek” olarak nitelenmiştir. Buradaki “ip ve deynek”, –bu konuyla ilgili âyetlerin de delâletiyle– Türkçe'deki “çer-çöp”, “ipsiz-sapsız, temelsiz-tutarsız” deyimlerine benzetilebilir. Burada anlatılmak istenen, Firavun'un bilginlerinin görüş ve tezlerinin değersiz, işe yaramaz olduğudur.
Halkın gözleri önünde yapılan karşılaşmada sihirbazlar Mûsâ peygamberin gösterdiği göstergelerin gerçek olduğunu hemen anlamışlar ve iman etmişlerdir. Çünkü bu göstergelerin sihir olup olmadığını en iyi anlayacak olanlar, sihirbazların bizzat kendileriydi.
Tam bu noktada Allah buyuruyor ki:
68-69. Biz, “Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin: Sen sahibi olduğun birikimi ortaya koy; o, onların yapıp ürettiklerini yutacak. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Sihirbaz ise, her nereye giderse gitsin iflâh olmaz” dedik.
70. Sonunda bütün sihirbazlar, “Mûsâ ile Hârûn'un Rabbine iman ettik” demek sûretiyle boyunlarını uzatıp teslim olmuş olarak bırakıldılar.
Kıssanın bu bölümü diğer Sûrelerde aşağıdaki gibi anlatılmıştır:
(A'râf: 116–122) O (Mûsâ): “Siz atın” dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir sihir getirdiler.
Biz de Mûsâ'ya, “Sen de BİRİKİMİNİ bırakıver” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor.
Böylece hakk yerini buldu ve onların [Firavun ve ileri gelenlerin] bütün yaptıkları boşa gitti, işe yaramadı.
Onlar (Firavun ve ileri gelenler), artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüşler olarak geri döndüler.
Sihirbazlar ise boyun eğip teslim olmuş kimseler halinde bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine; Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik” dediler.
( Şu'arâ: 43–48) Musa onlara “Atın, ne atacaksanız!” dedi.
Bunun üzerine onlar, çerçöplerini; eften püften bilgilerini; tezlerini (iplerini ve değneklerini) ortaya koydular ve “Firavun’un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız” dediler.
Sonra Musa BİRİKİMİNİ; ortaya koydu; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!
Sonra sihirbazlar boyun eğip teslim olanlar olarak bırakıldılar:
“Biz iman ettik, Âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun'un Rabbine” dediler.
68. Âyetteki onların yaptıklarını yutacak ifadesi, mu'cize sonucu gerçek bir canavara dönüşen asanın yılan gibi görünen diğer asa ve ipleri yutacağı şeklinde anlaşılabileceği gibi, mecazen sihirbazların yaptıkları sihrin etkisini bozacağı anlamına da gelebilir. Nitekim A'râf Sûresi'nin 117. ve Şu'arâ Sûresi'nin 45. Âyetleri bize göre mecazî bir anlama işaret etmektedir.
Karşılaşmanın sonunda sihirbazların hemen tevhidi kabul etmeleri, bu karşılaşmanın Mûsâ peygamberin becerilerinin denendiği bir karşılaşma değil de onun gerçekten Allah'ın elçisi olup olmadığını belirleyecek bir karşılaşma olduğunu sihirbazların bildiğini göstermektedir. Zaten Mûsâ peygamber de karşılaşma öncesinde bunun Allah ile yapılan bir karşılaşma olduğunu ilân etmiştir.
Mûsâ peygamberin gösterdiği mu'cizeleri sihirle alt ederek onun bir peygamber olmadığını ispatlamak için güçlerini birleştiren ve bütün hünerlerini ortaya koyan sihirbazlar, mu'cizelerin sihir olmadığını anlayınca derhâl iman etmişlerdir. Firavun tarafından Mûsâ peygamberin sihirbazlar karşısındaki yenilgisini teşhir etmeyi umarak düzenlenmiş bu oyun, sonuçta sihirbazların imana geldiklerini söylemeleriyle bir anda Firavun'un aleyhine dönmüştür.
71–73. O [Firavun], "Ben size izin vermezden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihir öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama/arka arkaya keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Ve hangimizin azap bakımından daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu kesinlikle bileceksiniz" dedi. Onlar [sihirbazlar], "Bize gelen bu açık mu'cizeler ve bizi yoktan yaratana karşı, asla seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen hadi ver. Sen, ancak bu iğreti hayata hükmedersin. Şüphesiz biz, hatalarımıza ve bizi sihirden zorladığın şeye karşı, bizi bağışlasın diye, Rabbimize iman ettik. Ve Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır" dediler.
Firavun ile sihirbazlar arasındaki konuşmaları nakleden bu Âyetlerden, sihirbazların mu'cize ile sihir arasındaki farkı çok iyi kavradıkları anlaşılmaktadır. Çünkü sihirbazlar, kendi sihirlerini ortadan kaldıran mu'cizeyi görünce Mûsâ peygamberin kendilerinden daha becerikli bir sihirbaz olduğunu söylememişler, "Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik!" demişlerdir. Firavun ise son ümidi olan sihirbazların bu çabuk teslimiyetlerini hazmedememiş ve onları çok vahşî bir işkence ile tehdit etmiştir.
Firavun'un bu tehditlerini gerçekleştirip gerçekleştirmediği Kur'ân'da bildirilmemiş olmasına karşılık, rivâyetlerde, tehdit edildikleri cezaların sihirbazlara aynen uygulandığı ileri sürülmüştür.
74–76. Gerçek şu ki her kim O'na [Rabbine] suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ölmez ve dirilmez. Ve kim O'na [Rabbine] bir mümin olarak sâlihâtı işlemiş olduğu hâlde varırsa, işte onlar, en yüksek dereceler; altlarından ırmaklar akan Âdn cennetleri kendilerinin olacak olanlardır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve işte bu, arınan kimselerin karşılığıdır.
Bu Âyet gurubu, bazı yorumcular tarafından sihirbazların Firavun'a verdikleri cevabın devamı olarak kabul edilmiştir. Biz ise bu Âyetlerin konunun akışı içinde Rabbimizin genele hitap eden bir parantez içi beyanı olduğunu düşünüyor, bu sözlerin sihirbazlara ait olmasını mümkün görmüyoruz. Zira ancak karşılaşmadan sonra imana gelmiş olan sihirbazların bu ilâhî ilkeleri böyle ayrıntılarıyla bilmeleri ve onu burada tebliğ etmeleri söz konusu olamaz.
Âyetlerin mesajına gelince: Bu Âyetlerde bağışlanmanın ve cenneti hak etmenin koşulları açıklanmaktadır.
Bu genel mesajlar pek çok Âyette verilmiştir:
(Asr: 1-3) Asra andolsun ki, iman eden, sâlihât işleyen, hakkı tavsiyeleşen ve sabrı tavsiyeleşenlerin haricindeki tüm insanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp - zarar içindedir.
(A'la: 10–15) Saygısı olan kişi öğüt alacaktır. En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır. Doğrusu kendini kurtarmıştır; Arınan kimse... Rabbinin adını anıp sosyal destek sağlayan kimse...
77. Ve andolsun, Mûsâ'ya, “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de kendileri için bol suda; nehirde kuru bir yol aç!” diye vahyettik.
78. Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de bol sudan; nehirden kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.
79. Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.
Bu âyetlerde, Mûsâ'ya, kavmini geceleri çalıştırarak suda/Nil nehrinde –haşyet duymadan ve yakalanma korkusu olmadan– kuru yollar oluşturmasının vahyedildiği, sonra da onları izleyen Firavun'un ordusuyla birlikte o nehirde boğulduğu nakledilmektedir.
Burada dikkat çeken nokta, bol suda/nehirde açılacak yolun gece yürüyüşü sayesinde gerçekleşeceğidir. Bununla Mûsâ'ya, “İnsanları geceleri çalıştırmak sûretiyle kimseye sezdirmeden, göze batmadan bu işi yavaş yavaş hallet” denmiş olmaktadır.
Kur’ân'daki ifadelerden anlaşıldığına göre bu olaylar, birkaç dakika veya saatte değil, uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Mûsâ peygamber Mısır'a döndüğünde toplumu içerisinde yıllarca faaliyet göstermiştir.
Kasas/14'teki, Ve Mûsâ yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz o'na hüküm ve ilim verdik ifadesi ve bu çağın da Ahkâf/15'te “kırk yaş” olarak belirtildiği dikkate alındığında, Muhammed gibi Mûsâ'nın da kırk yaşında peygamber olduğu anlaşılır.
Çıkış, 7:7'ye göre kavmini ve inananları Mısır'dan çıkarmak için Firavun'a başvurduğunda (ki bu, ilk başvurusu değildir) Mûsâ'nın yaşı, 80'dir. Demek oluyor ki Mûsâ'nın Medyen'den dönüşü ile Mısır'dan çıkışı arasında 40 sene vardır. Tesniye, 34:7'ye göre de Mûsâ 120 yaşında vefat etmiştir.
Âyetteki haşyet duymadan ifadesi, yaptıklarının Firavun'a hainlik olduğunu düşünmemesi yönünde bir ihtardır. Nitekim Şu‘arâ sûresi'nde Firavun Mûsâ'yı nankörlük ve hainlikle suçlamaktadır:
O [Firavun], “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatından birçok yıllar içimizde kalmadın mı? Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen inkârcılardan/nankörlerden birisin de...” dedi. (Şu‘arâ/18-19)
Mûsâ peygamber ile sihirbazların karşılaşmasından sonraki gelişmeler, bu üç Âyette özet olarak verilmiştir. Söz konusu olaylar başka Sûrelerde; ***** ayrıntılarıyla anlatılmıştır:
(A'râf: 127–139) Firavun kavminden ileri gelenler de, “Seni ve senin ilâhlarını/seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Mûsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” dediler. (Firavun da) dedi ki: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde kahredicileriz [ezici bir güce sahibiz].”
Mûsâ, kavmine dedi ki: “Allah'ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Âkıbet [mutlu son] de muttakîler içindir.”
(Kavmi de) dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da.” (Mûsâ) dedi ki: “Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edecek ve sizi yeryüzünde halîfe kılacaktır [onların yerine koyacaktır]. Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.”
Ve and olsun ki, Biz, Firavun sülâlesini, düşünüp öğüt alsınlar diye senelerle kuraklıklarla/senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık.
Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, “İşte bu bize aittir” dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Mûsâ ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Fakat onların çoğu bilmezler.
Ve onlar [Firavun'un kavmi], “Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne mucize getirsen de, biz sana inananlar değiliz” dediler.
Biz de ayrı ayrı ayrılmış (belirli aralıklarla) âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular kavmi oldular.
Ve ne zaman ki, bu azap üzerlerine çöktü, dediler ki: “Ey Mûsâ! Sana olan ahdi nedeniyle bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve kesinlikle İsrâîloğulları'nı seninle birlikte göndereceğiz.”
Ne zaman ki, ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhal sözlerinden cayıveriyorlar.
Biz de, şüphesiz âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil olmaları [onları umursamamaları] nedeniyle onları cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları denizde boğduk.
O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, bâtılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları'na olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu [yerine geldi]. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınai eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik.
Ve İsrâîloğulları'nı bol sudan; nehirden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı kıl [belirle]!” (Mûsâ da onlara) dedi ki: “Siz gerçekten câhillik eden bir kavimsiniz. Onların [şu gördüklerinizin] içinde bulundukları şey [din], yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da bâtıldır.”
(Şu'arâ: 52–68) Ve Biz, Mûsâ’ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar, şüphesiz siz takip edilenlersiniz” diye vahyettik.
Derken Firavun da şehirlere toplayıcıları gönderdi: “Şüphesiz bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir topluluktur. Ve onlar bizim için elbette öfkelidirler. Biz ise, elbette hazırlıklı, tedbirli bekleyen bir cemaatiz.”
Sonra onlar [Firavun ve adamları] güneş doğarken onların ardına düştüler.
İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ'nın ashâbı, “Şüphesiz biz, kesinlikle kıstırıldık” dediler.
O [Mûsâ], “Hayır, hayır... Şüphesiz Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir” dedi.
Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.
Ve Mûsâ ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, sonra da ötekileri suda boğduk.
Sonunda Biz, onları [Firavun ve kavmini] bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık. İşte böyle! Ve sonra onlara İsrâîloğulları'nı mirasçı yaptık.
Şüphesiz bunda kesinlikle bir alâmet, gösterge vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdi.
Ve şüphesiz ki Rabbin, kesinlikle azîz [mutlak galip] ve rahîm'in [engin merhamet sahibinin] ta kendisidir.
(Yûnus: 83–92) Sonra Firavun ve adamlarının kendilerini ateşe atacağı korkusundan dolayı Musa'ya kendi kavminden bir soydan başka kimse iman etmedi. Ve şüphesiz Firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o kesinlikle haddi aşanlardandı.
Ve Musa “Ey kavmim! Siz Allah'a iman ettinizse, sadece O’na teslim olan müslümanlardan oldunuzsa, artık sadece O’na tevekkül edin!” dedi.
Onlar da; “Biz Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavim için fitne kılma ve bizi rahmetinle o kâfirler kavminden kurtar!” dediler.
Ve Biz Musa ile kardeşine “Kavminiz için Mısır’da bir takım evler hazırlayın ve evlerinizi kıble kılın ve salatı ikame edin ve müminlere müjde verin!” diye vahyettik.
Ve Musa: “Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun’a ve ileri gelenlerine basit hayatta ziynet ve mallar verdin. -Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye- Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi.
O [Allah] “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse ikiniz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin!” dedi.
Ve İsrailoğullarını bol sudan geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. —Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler.
(Zuhruf: 46–56) Ve Hiç kuşkusuz Biz Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine elçi gönderdik de o: “gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti.
Sonra da Musa mucizelerimizi onlara getirince onlar hemen onlara [mucizelere] gülüverdiler.
Ve Bizim onlara gösterdiğimiz her bir mucize kardeşinden [önceki mucizeden] mutlaka daha büyüktür. Ve onlar dönerler diye Biz onları azapla yakaladık.
Onlar da: “Ey sihirbaz! Sende olan ahdi hürmetine, bizim için Rabbine dua et. Şüphesiz biz kesinlikle doğru yola gireceğiz” dediler.
Fakat ne zaman ki azabı kendilerinden kaldırdık, o zaman onlar sözlerinden dönüverirler.
Ve Firavun, kavminin içinde seslendi: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise açıklayamayan [meramını anlatamayan], kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?” dedi.
Firavun kendi kavmini hafifleştirdi [etkisizleştirdi] de onlar da ona itaat ettiler. Şüphesiz onlar, fâsıklar toplumu idiler.
Nihayet onlar, Bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık [cezalandırarak adaleti sağladık]. Sonra da onları topluca suda boğduk. Sonra da onları sonradan gelecekler için selef ve örnek kıldık.
(Duhân: 17–24) Ve ant olsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik. Ve onlara çok saygın bir elçi gelmişti: “Allah'ın kullarını bana geri verin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir güç getiriyorum. Ve Şüphesiz ben, beni taşlayarak öldürmenizden benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Ve eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın.”
Sonra da o [Musa]: “Şüphesiz ki bunlar, suçlu bir kavimdir” diyerek Rabbine yalvardı.
-“Hadi kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz izlenenlersiniz. Suyu çok hızlı bırak. Şüphesiz onlar suda boğulmuş bir ordudur.-
Şu'arâ ve Duhân Sûrelerinde anlatılan denizin yarılması olayının gelgit [med cezir] ile veya rüzgârın etkisiyle meydana geldiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü suların yükselmesi ve çekilmesi şeklinde oluşan gelgit olayı, suların yarılması şeklinde tezahür etmez. Hele hele, yarılan suyun her iki taraftaki yüksekliğinin "dağ gibi" olması, kesinlikle gelgit olayı ile açıklanamaz.
Yine bir karşılaştırma yapılması için, olayın Kitab-ı mukaddeste geçen şeklini sunuyoruz:
RAB Mûsâ'ya, "Firavun'un ve Mısır'ın başına bir felaket daha getireceğim" dedi, "O zaman gitmenize izin verecek, sizi buradan adeta kovacak. Halkına söyle, kadın erkek herkes komşusundan altın, gümüş eşya istesin." RAB İsrâil halkının Mısırlıların gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mûsâ da Mısır'da, Firavun'un görevlilerinin ve halkın gözünde çok büyüdü. Mûsâ Firavun'a şöyle dedi: "RAB diyor ki, 'Gece yarısı Mısır'ı boydan boya geçeceğim. Tahtında oturan Firavun'un ilk çocuğundan, değirmendeki kadın kölenin ilk çocuğuna kadar, hayvanlar da içinde olmak üzere Mısır'daki bütün ilk doğanlar ölecek. Bütün Mısır'da benzeri ne görülmüş, ne de görülecek büyük bir feryat kopacak. İsrâillilere ya da hayvanlarına bir köpek bile havlamayacak.'O zaman RABB'in İsrâillilerle Mısırlılara nasıl farklı davrandığını anlayacaksınız. Bu görevlilerinin hepsi gelip önümde eğilecek, 'Sen ve seni izleyenler, gidin!' diyecekler. Ondan sonra gideceğim." Mûsâ Firavun'un yanından büyük bir öfkeyle ayrıldı. RAB Mûsâ'ya, "Mısır'da şaşılası işlerim çoğalsın diye Firavun sizi dinlemeyecek" demişti. Mûsâ'yla Hârûn Firavun'un önünde bütün bu şaşılası işleri yaptılar. Ama RAB Firavun'u inatçı yaptı. Firavun İsrâillileri ülkesinden salıvermedi. [45-23] (Çıkış, 11: 1-10)
RAB Mûsâ'ya, "İsrâilliler'e söyle, dönsünler" dedi, "Pi- Hahirot yakınlarında, Migdol ile deniz arasında, Baal-Sefon'un karşısında deniz kıyısında konaklasınlar. Firavun şöyle düşünecek: 'İsrâilliler ülkede şaşkın şaşkın dolaşıyorlardır, çöl onları kuşatmıştır.'
Firavun'u inatçı yapacağım. Onların peşine düşecek. Böylece Firavun'la ordusunu yenerek yücelik kazanacağım. Mısırlılar bilecek ki, ben RABB'im." İsrâilliler söyleneni yaptılar. Halkın kaçtığı Mısır Firavunu'na bildirilince, Firavun'la görevlileri onlara ilişkin düşüncelerini değiştirdiler: "Biz ne yaptık?" dediler. "İsrâillileri salıvermekle kölelerimizi kaybetmiş olduk!" Firavun savaş arabasını hazırlattı, ordusunu yanına aldı. Seçme altı yüz savaş arabasının yanı sıra, Mısır'ın bütün savaş arabalarını sorumlu sürücüleriyle birlikte yanına aldı. RAB Mısır Firavunu'nu inatçı yaptı. Firavun sevinçle ilerleyen İsrâillilerin peşine düştü. Mısırlılar Firavun'un bütün atları, savaş arabaları, atlıları, askerleriyle onların ardına düştüler ve deniz kıyısında, Pi-Hahirot yakınlarında, Baal-Sefon'un karşısında konaklarken onlara yetiştiler. Firavun yaklaşırken, İsrâilliler Mısırlıların arkalarından geldiğini görünce dehşete kapılarak RABB'e feryat ettiler. Mûsâ'ya, "Mısır'da mezar mı yoktu da bizi çöle ölmeye getirdin?" dediler. "Bak, Mısır'dan çıkarmakla bize ne yaptın! Mısır'dayken sana, 'Bırak bizi, Mısırlılara kulluk edelim' demedik mi? Çölde ölmektense Mısırlılara kulluk etsek bizim için daha iyi olurdu." Mûsâ, "Korkmayın!" dedi, "Yerinizde durup bekleyin, RAB bugün sizi nasıl kurtaracak görün. Bugün gördüğünüz Mısırlıları bir daha hiç görmeyeceksiniz. RAB sizin için savaşacak, siz sakin olun yeter." RAB Mûsâ'ya, "Niçin bana feryat ediyorsun?" dedi, "İsrâillilere söyle, ilerlesinler. Sen değneğini kaldır, elini denizin üzerine uzat. Sular yarılacak ve İsrâilliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçecekler. Ben Mısırlıları inatçı yapacağım ki, artlarına düşsünler. Firavun'u, bütün ordusunu, savaş arabalarını, atlılarını yenerek yücelik kazanacağım. Firavun, savaş arabaları ve atlılarından ötürü yücelik kazandığım zaman, Mısırlılar bilecek ki, ben RABB'im." İsrâil ordusunun önünde yürüyen Tanrı'nın meleği yerini değiştirip arkaya geçti. Önlerindeki bulut sütunu da yerini değiştirip arkalarına, Mısır ve İsrâil ordularının arasına geldi. Gece boyunca bulut bir yanı karartıyor, öbür yanı aydınlatıyordu. Bu yüzden, bütün gece iki taraf birbirine yaklaşamadı. Mûsâ elini denizin üzerine uzattı. RAB bütün gece güçlü doğu rüzgârıyla suları geri itti, denizi karaya çevirdi. Sular ikiye bölündü, İsrâilliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçtiler. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturdu. Mısırlılar artlarından geliyordu. Firavun'un bütün atları, savaş arabaları, atlıları denizde onları izliyordu. Sabah nöbetinde RAB ateş ve bulut sütunundan Mısır ordusuna baktı ve onları şaşkına çevirdi. Arabalarının tekerleklerini çıkardı; öyle ki, arabalarını zorlukla sürdüler. Mısırlılar "İsrâillilerden kaçalım!" dediler, "Çünkü RAB onlar için bizimle savaşıyor." RAB Mûsâ'ya, "Elini denizin üzerine uzat" dedi, "Sular Mısırlıların, savaş arabalarının, atlılarının üzerine dönsün." Mûsâ elini denizin üzerine uzattı. Sabaha karşı deniz olağan hâline döndü. Mısırlılar sulardan kaçarken RAB onları denizin ortasında silkip attı. Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrâillilerin peşinden denize dalan Firavun'un bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı. Ama İsrâilliler denizi kuru toprakta yürüyerek geçmişlerdi. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturmuştu. RAB o gün İsrâillileri Mısırlıların elinden kurtardı. İsrâilliler deniz kıyısında Mısırlıların ölülerini gördüler. RABB'in Mısırlılara gösterdiği büyük gücünü görünce korkan İsrâil halkı, RABB'e ve kulu Mûsâ'ya güvendi. [45-24] (Çıkış; 14, 1-31)
79. Âyetteki Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi ifadesi, Firavunun halkına karşı yaptığı bir konuşmaya işaret etmektedir ki bu konuşma Mü'min Sûresi'nin 29. Âyetinde bildirilmiştir:
(Mü'min: 29) Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk [yönetim] sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Peki, eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" dedi. Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size doğru yola kılavuzluk ediyorum" dedi.
Görüldüğü gibi, Firavun kendi kavmine onları doğru yola kılavuzladığını söylemiştir ama işin sonunda onları saptırdığı ortaya çıkmıştır.
İsrâîloğulları'nın Kızıldeniz'den geçirilmelerinden Tûr'un eteklerine gelmelerine kadar olan gelişmeler bu Sûrede anlatılmamıştır. Kıssanın bu bölümü A'râf Sûresinde de anlatılmıştı:
(A'râf: 138–147) Ve İsrâîloğulları'nı bol sudan; nehirden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı kıl [belirle]!” (Mûsâ da onlara) dedi ki: “Siz gerçekten câhillik eden bir kavimsiniz. Onların [şu gördüklerinizin] içinde bulundukları şey [din], yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da bâtıldır.”
(Mûsâ) dedi ki: O sizi âlemlere fazlalıklı kılmışken, ben size Allah'tan başka ilâh mı arayayım!”
Hani bir zaman Biz, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı öldüren, kızlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinin elinden de sizi kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından büyük imtihan vardır.
Ve Mûsâ ile otuz geceye sözleştik ve süreyi bir on gece ile tamamladık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit tam kırk geceye tamamlandı. Ve Mûsâ, kardeşi Hârûn'a, “Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma!” dedi.
Ne zaman ki, Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi o'na konuştu. (Mûsâ,) “Ey Rabbim! Göster bana Kendini de bakayım Sana!” dedi. (Rabbi o'na) dedi ki: “Beni sen asla göremezsin, velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, sana döndüm [tevbe ettim] ve ben inananların ilkiyim” dedi.
(Allah) dedi ki: “Ey Mûsâ! Mesajlarımla ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçtim. Şimdi sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!”
Ve Biz o'nun için o levhalarda her şeyden, bir nasihat ve her şey için bir detay yazdık. “Haydi, bunları kuvvetle al, kavmine de en güzel şekilde almalarını emret. Yakında size o fâsıkların yurdunu göstereceğim.”
Yeryüzünde, bütün âyetleri görseler de onlara iman etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu yol edinen şu haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizden uzak tutacağım.” –Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil oluşlarındandır [umursamayışlarındandır].–
Âyetlerimizi ve âhiretteki karşılaşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar kendi yaptıklarından başka bir şey ile mi cezalandırılırlar?
80–82. Ey İsrâîloğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve dağın sağ yanında size söz verdik/dağın sağ yanını size buluşma yeri olarak belirledik. Üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın/bal indirdik. -Sizi rızklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o iner [düşer, mahvolur]. Ve şüphe yok ki Ben, tövbe eden, iman edip sâlihi işleyen, sonra da hakk yolu bulan kimse için çok bağışlayıcıyım.-
Kıssanın anlatımı arasına bir parantez olarak girmiş olan bu Âyetler, Firavun'un zulmünden kurtarılan İsrâîloğulları ile yapılan sözleşmenin özetidir. Dolayısıyla Âyetlerin başındaki hitap da Mekke'deki İsrâîloğulları'na yönelik bir hitap değildir. Zira bu Âyetlerde İsrâîloğulları'na verildiği söylenen nimetler, Kur'ân'ın diğer Âyetlerindeki anlatımlardan da anlaşılacağı gibi, denizden geçirilmiş olan İsrâîloğullarına verilen nimetlerdir. Hatırlanacağı üzere A'râf Sûresi'nin 160. Âyetinde kendilerine المنّ - menne = kudret helvası ve السّلو - selvâ = bıldırcın/ bal bahşedildiği bildirilen, yani bal börekle beslenen, bir eli yağda bir eli balda olan İsrâîloğulları, Mûsâ peygamber ile birlikte olan İsrâîloğulları'dır.
Burada sözleşme kapsamında olması sebebiyle sadece İsrâîloğulları için bahsedilmiş gibi görünen güzel nimetler, aslında herkesin istifadesine sunulmuştur. Çünkü Yüce Allah kullarına her zaman tayyibattan yemelerini ve haramlardan uzak durmalarını emretmiştir:
(Bakara: 172) Ey iman etmiş olan kişiler! Sizi rızklandırdığımız şeylerin hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükür edin [karşılığını ödeyin], eğer siz yalnızca O'na kulluk ediyorsanız.
82. Âyette Rabbimiz Kur'ân'da çokça yer alan ve ğaffâr, ğafûr, ğâfir sözcükleriyle ifade edilen "bağışlayıcılık" sıfatını ön plâna çıkarmış ve tövbe ettikten sonra doğru yoldan ayrılmayan kimseler için bağışlama kapılarını açmıştır.
83–85. Seni kavminden daha çabuklaştıran nedir Ey Mûsâ? O [Mûsâ], "Onlar, benim eserim [izim, öğretim] üzerinde olanlardır. Ben de Sen hoşnut olasın diye Sana acele ettim Rabbim" dedi. O [Allah], "Şüphesiz işte, Biz senden sonra kavmini fitnelendirdik. Sâmirî de onları saptırdı" dedi.
Bu Âyetler aslında 79. Âyetin devamıdır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, 80–82. Âyetler kıssanın anlatımına bir parantez olarak girmiştir. Bu parantezde, denizden geçirilen kavmini nimeti bol bir yere iskân eden ve Rabbi ile buluşma hevesiyle vahiy mahalli olan dağa giden Mûsâ peygamberin Allah ile olan konuşması anlatılmaktadır. Anlatılanlara göre, kavminin kendilerine verilen ilâhî öğretilerden vazgeçmeyeceğine güvenen Mûsâ peygamber, onları kardeşi Hârûn'a emanet ederek Rabbini hoşnut etmek için alelacele ilk vahyi aldığı yere gitmiş ama orada durumun hiç de kendi düşündüğü gibi olmadığını, Samirî'nin onları saptırdığını, onların da kendilerini ateşe attığını öğrenmiştir. İsrâîloğulları'nın kendilerini ateşe atması, Biz onları fitnelendirdik cümlesi ile ifade edilmiştir. Rabbimizin fitnelendirme fiilini kendisine nispet etmesi, "fitnelendirme" eyleminin yaratıcısı olması sebebiyledir. Yani İsrâîloğulları aslında kendi kendilerini ateşe atmışlar, ne olduklarını, içyüzlerini açığa vurmuşlardır.
SÂMİRÎ KİMDİR:
السّامرى - Sâmirî sözcüğü, tıpkı الامّى - ümmî = anakentli, مكّى - Mekkî = Mekkeli, الرّومى - rûmî = Romalı sözcükleri gibi Sâmirli demektir. Buna göre "Sâmir" ya bir ülkenin, ya bir kentin, ya da bir kavmin [oymağın] adıdır. Buna dair elimizde kesin bir bilgi bulunmamasına rağmen biz bu sözcüğün "Sümer" sözcüğünden bozulmuş olduğu kanaatine sahibiz. Sâmirî sözcüğü, Tevrât'ta "Sâmiriye" şeklinde geçmektedir:
Omri, Şemer adlı birinden Samiriye Tepesi'ni iki talant gümüşe satın alıp üstüne bir kent yaptırdı. Tepenin eski sahibi Şemer'in adından dolayı kente Sâmirîye adını verdi. [45-25] Tevrât 1. Krallar, 16.24
Sâmirî sözcüğünün "Sümer" sözcüğünden bozulmuş olduğu varsayımına dayanarak ve yukarıdaki Tevrât cümlesini dikkate alarak İsrâîloğulları'nı yoldan çıkaran Sâmirî hakkında şu yorumu yapmak mümkün olabilir: Sâmirî, İsrâîloğulları arasına karışmış olmasına rağmen, aslen Mezopotamya'dan Mısır'a göçmüş ve hâlâ asaletlerini koruyan Sümerli guruplara mensup birisidir.
86–87. Bunun üzerine Mûsâ öfkeli ve üzgün olarak hemen kavmine geri döndü: "Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaat ile söz vermedi mi? Şimdi size bu uzun mu geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini mi arzu ettiniz de bana olan vaadinizden cayıverdiniz?" dedi. Onlar dediler ki "Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o kavmin ziynetlerinden bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Sonra onları fırlatıp attık. Sonra da işte böylece Sâmirî ilka etti" [kafamıza soktu].
86. Âyette, güvenerek arkasında bıraktığı kavminin yoldan çıktığını öğrenen ve öfke ile kavmine dönen Mûsâ peygamberin sitemi, 87. Âyette de Mûsâ peygamberin azarına karşılık suçu Sâmirî'nin üzerine atmak sûretiyle kavminin kendisini savunması anlatılmıştır. Hatırlanacak olursa, kıssanın bu bölümü A'râf Sûresinde bu ayrıntıda değildi:
(A'râf: 150–151) Ve Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde; "Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız mı?" dedi. Ve levhaları bıraktı ve kardeşi Hârûn'u kendine çekerek başından tuttu (Hârûn). "Ey anamın oğlu! İnan ki, bu kavim beni güçsüz düşürdü, az daha beni öldüreceklerdi. Onun için bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Ve beni bu zâlimler kavmi ile bir tutma!" dedi (Mûsâ). Dedi ki: "Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al. Ve Sen merhametlilerin en merhametlisisin."
FIRLATIP ATILAN ZİYNETLER:
87. Âyetteki ifadeler genellikle aşağıdaki nakil esas alınarak yorumlanmış ve Mûsâ peygamberin kavminin fırlatıp attığı ziynetlerin, İsrâîloğulları'nın Mısır'daki komşularını kandırarak onlardan emanet olarak alıp da iade etmedikleri kıymetli eşya ve madenler olduğu ileri sürülmüştür.
Ziynet"ten kasıt, firavun hanedanından aldıkları altın ve gümüşten oluşan süs eşyaları idi. Otuz beş gün sonra Sâmirî -ki o İsrâîloğulları'ndan idi- onlara dedi ki: "Ey Mısır halkı! Mûsâ size geri dönmeyecektir. Siz de şu vizre bakın. O vizr, kadınlarınız ve çocuklarınız üzerindeki pisliğin ta kendisidir. Bunlar sizin gasp yoluyla firavun hanedanından aldığınız süs eşyalarıdır. Haydi, bunlardan temizlenin ve onları ateşe atın!" Onlar da onun dediğini yaptılar. Altın ve gümüşten oluşan bütün süs eşyalarını toplayıp bir araya getirdiler. Sâmirî bunları aldı ve 36.37 ve 38. günlerde -yani, toplam üç günde- işleyerek bir buzağı şekline getirdi. Sonra Cibril'in atının toynağının izinden almış olduğu toprağı ona kattı. Buzağı bir defaya mahsus olmak üzere böğürdü. Fakat bir daha böğürmesini tekrarlamadı. Samiri, 39. gün bu buzağıya tapmalarını emretti. Ertesi günü, yani kırkıncı günde Mûsâ onların yanına döndü. İşte Allah'ın şu buyruğu bunu anlatmaktadır: "Onları attık, Sâmirî de böylece (o süs/ziynet eşyalarını ateşe) attı. [45–26] (Mukâtil)
Yukarıdaki iddiaların Tevrât'taki yanlış anlatımından başka kaynağı yoktur.
İsrâilliler Mûsâ'nın dediğini yapmış, Mısırlılar'dan altın, gümüş eşya ve giysi istemişlerdi. RAB İsrâillilerin Mısırlıların gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara istediklerini verdiler. Böylece İsrâilliler onları soydular. [45–27] (Çıkış, 12: 35–36)
Tevrât'taki anlatıma göre; İsrâîloğulları Mısır'dan ayrılmadan hemen önceki günlerde Mısırlılardan altın, gümüş eşya ve giysiler istemişler ve almışlar ama bu aldıklarını geri ödeme niyeti taşımadıklarından aslında Mısırlıları soymuşlardır.
87. Âyeti yukarıdaki anlayışa malzeme yapmak ve bir takım eklemelerle çevirmek, muharref Tevrât'ı nakletmekten başka bir şey değildir. Aslında Tevrât etkisiyle yapılan bu eklemeli çeviriler, Âyetteki fiillere ve cümlelerin kurulumuna da uygun düşmemektedir.
Bize göre bu yaklaşım tamamen yanlıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken ilk nokta, 87. Âyette geçen زينة القوم - zîynetü'l-gavm = kavmin ziyneti ile A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde geçen حلّيهم - hulliyhim = kadınlarının süs eşyaları ifadelerinin aynı şeyler olmadığıdır. Dolayısıyla Tevrât'ta ve Mukâtil'in iddialarında Mısırlılardan alındığı söylenen süs eşyaları ve kıymetli madenler, A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde geçen hulliyhim ifadesi kapsamında olup bu madenlerin konumuz olan 87. Âyette geçen zîynetü'l-gavm ifadesi kapsamında mütalâa edilmesi mümkün değildir. Bize göre buradaki ziynetler, İsrâîloğullarının yüzlerce sene iç içe yaşadıkları Mısırlılardan aldıkları dini ve ahlâkî değerlerdir. İşte, Mûsâ peygambere mazeret beyan eden kavmi, o kavimden [Mısırlılardan] aldıkları yanlış inançları "ziynetlerden yük" olarak nitelemekte ve bu yükü fırlatıp attıklarını söylemektedirler. Fırlatıp atmak deyimi de İsrâîloğulları'nın Mûsâ peygamberin gösterdiği doğru yola uyarak yanlış inançlardan vazgeçtiklerini ve böylece yükten de kurtulduklarını ifade etmektedir.
Sâmirî ise bu noktadan sonra devreye girmiş ve İsrâîloğulları'nın zihinlerine bazı şeyler sokmuştur. Zihinlerine Sâmirî tarafından sokulan bu şeyler 88. Âyette açıklanmıştır.
88–91. Sâmirî onlara bir buzağı; böğürmesi [çekiciliği] olan bir ceset çıkardı da onlar [İsrâîloğulları], "İşte bu sizin ilâhınızdır ve de Mûsâ'nın ilâhıdır. Ama o [Mûsâ], onu terk ediverdi" dediler. -Peki, onlar görmüyorlar mıydı ki, o [buzağı] kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç yetiremiyordu!- Ve andolsun ki Hârûn daha önce onlara: "Ey kavmim! Şüphesiz siz bununla fitnelendiniz. [imtihana çekildiniz] Ve şüphesiz sizin Rabbiniz Rahmân'dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin!" demişti. Onlar [Hârûn'un kavmi], "Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz dediler.
Bu Âyetlerde Hârûn peygamberin nezaretinde iken İsrâîloğullarının Sâmirî'nin ortaya çıkardığı, böğürmesi [çekiciliği] olan ama kendisi işe yaramayan bir buzağıyı ilâh edinmek sûretiyle sapmaları ve işe yaramaz bir nesneye taparak düşüncesiz bir davranış sergilemeleri sebebiyle Yüce Allah tarafından kınanmaları anlatılmaktadır.
BUZAĞI; BÖĞÜRTÜSÜ ÇEKİCİLİĞİ OLAN CESET:
Hatırlanacak olursa, bu konu daha önce A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde geçmiş ve orada tahlil edilmiştir. Ancak önemine binaen konu burada tekrar ele alınmış ve aynı paralelde bir daha açıklanmıştır.
Bilindiği gibi, buzağı sığır yavrusuna denir. Ancak buzağı sözcüğü burada hakikat anlamıyla, yani yeryüzünde var olan milyonlarca sığır yavrusundan biri kastedilerek kullanılmamıştır. Zaten Rabbimiz de burada buzağı'yı iki ayrı özellikle nitelemek sûretiyle sözcüğün anlamını te'vil etmiş ve dolayısıyla buzağı sözcüğünün Müteşâbih olduğunu göstermiştir. Rabbimizin nitelemelerine göre bu buzağı böğürmesi [çekiciliği] olan bir buzağıdır. Buzağının ikinci niteliği ise bir ceset mesabesinde olmasıdır. Ceset, ölü vücut demektir. Fakat buradaki ceset sözcüğü de bize göre Müteşâbih olup hakikat anlamının dışında kullanılmıştır. Ceset sözcüğünün hakikat anlamı dışında kullanılışının Kur'ân'daki bir diğer örneği de Sâd Sûresi'nin 34. Âyetindedir. Ceset sözcüğü orada kinâye yollu bir anlatımla Süleymân peygamberin iktidarı sırasında bir dönem iyi işler yapmadığını belirtmek için kullanılmıştır. İşte, ceset sözcüğü nasıl Sâd Sûresinde Süleymân peygamberin iyi işler yapmadığını, Arapça deyimi ile meyyit-i müteharrik = hareketli ölü bir tutum sergilediğini anlatmak için kullanıldıysa, burada da söz konusu buzağının hiçbir işe yaramadığını, kendine veya başkalarına yarar veya zarar verebilecek iradeye ve etkinliğe sahip olmadığını belirtmektedir. Nitekim buzağının bu işe yaramaz özellikleri, A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde Onun kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi? ifadesiyle; konumuz olan 89. Âyette de Onlar görmüyorlar mıydı ki, o, [buzağı] kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç yetiremiyordu ifadesiyle vurgulanmıştır. Buzağının bu nitelikleri aslında insanların Allah'ın astlarından edindikleri sözde ilâhların nitelikleridir. Rabbimiz pek çok Âyette tekrarlayarak bu nitelikleri insanlara iyice tanıtmış ve bu nitelikteki şeylerin ilâh edinilmemesini öğütlemiştir: Bu konu için aşağıdaki Âyetlere de bakılabilinir.
Yûnus Sûresi'nin 18, 106; Meryem Sûresi'nin 42; Enbiyâ Sûresi'nin 66; Mâide Sûresi'nin 76; Ra'd Sûresi'nin 16; Şu'arâ Sûresi'nin 73; Furgân Sûresi'nin 3, 55 ve Hacc Sûresi'nin 12. Âyetleri.
BÖĞÜRME: HUVÂR:
وار - Böğürmesi olan ifadesindeki "böğürme" sözcüğünün orijinali خوار - huvâr sözcüğüdür. Leys tarafından "boğa sesi" olarak, İbn-i Side tarafından "sığır, koyun, geyik ve havada uçan nesnelerin sesi" olarak açıklanan huvâr sözcüğü, Lîsânü'l-Arab'ta şöyle açıklanmıştır:
Huvar'ın aslı: Avcı geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır. [45–28] (Lîsân ül Arab; c: 3 s: 245)
Lîsânü'l-Arab'ın verdiği bu bilgiye göre huvâr, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Yani "çeken, aldatan bir ses"tir. Nitekim bu, bir yöntem olarak ördek ve keklik avında da yaygın şekilde kullanılmakta, hatta "huvar" bir nevi boru ile taklit bile edilmektedir.
Konumuza bu bilgiler ışığı altında bakıldığında, Âyetlerde böğürtüsü [çekici, aldatıcı sesi] olan ceset olarak nitelenmiş buzağının [altının] insanları tuzağa düşüren bir özelliğe, aldatıcı bir cazibeye sahip olduğu anlatılmaktadır.
Sonuç olarak bize göre burada konu edilen buzağı, [böğürmesi, çekici, aldatıcı sesi olan ceset] altın'dır. Nitekim 148. Âyetteki kendi kadınlarının süs takılarından bir buzağı ifadesi de buzağı'nın "ziynet" olduğunu bildirmek sûretiyle bu görüşü doğrulamaktadır. "Altın"ın [ziynetin] insanları nasıl tuzağa düşürdüğü, nasıl onları kendisine köle yaptığı, [insanların "altın"ı ilâh edindiği] günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır. Ayrıca aynı kıssanın Bakara Sûresi'nin 67–71. Âyetlerindeki anlatımında, ilâh edinilen sığır için kullanılan sarı, lekesiz ve bakanlara haz veren ifadeleri de aynen "altın"ın özelliklerini yansıtmaktadır. Bu konu, orada Rabbimizin Bakara [sığır] ifadesinin te'vilini yapışı ile daha iyi anlaşılmış olacaktır.
(Bakara: 67–71) Ve hani bir zamanlar Mûsâ, kavmine: "Şüphesiz ki Allah, size bir inek boğazlamanızı emrediyor" demişti. Onlar "Sen bizi alaya mı alıyorsun?" dediler. O [Mûsâ], "Ben cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım" dedi. Onlar: "Bizim için Rabbine dua et, o [inek] her ne ise onu bize iyice açıklasın" dediler. O [Mûsâ], "Rabbim diyor ki, o [inek] pek yaşlı değil, pek körpe de değil, ikisi arası dinç bir sığırdır. Haydi, emir olunduğunuz işi yapınız!" dedi. Onlar: "Bizim için Rabbine dua et, onun rengi ne ise onu bize iyice açıklasın!" dediler. O [Mûsâ], "Şüphesiz Rabbim diyor ki, o [inek], rengi bakanlara sürur veren, sapsarı bir inektir" dedi. Onlar: "Bizim için Rabbine dua et, o nedir, bize iyice açıklasın. Şüphesiz ki o sığır, bize Müteşâbih geldi ve biz şüphesiz Allah dilerse elbette doğru yolu buluruz" dediler. O [Mûsâ], "Rabbim diyor ki; o [inek] çifte koşulup tarla sürmeyen, ekin sulamayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır." Onlar: "İşte tam şimdi gerçeği getirdin!" dediler. Sonunda onu boğazladılar. Ama neredeyse yapmayacaklardı.
Görüldüğü gibi, Bakara Sûresi'nin yukarıdaki Âyetlerinde geçen bakara [sığır] sözcüğü de mecaz anlamda kullanılmıştır. Çünkü hakikat anlamıyla çifte koşulmayan, tarla sürmeyen, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırın varlığından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla gerek Bakara Sûresindeki sığır, gerekse A'râf Sûresinde ve bu sûrede konu edilen buzağı, bilinen sığır ve yavrusu değil, te'vilinden anlaşıldığına göre "altın"dır. O hâlde, hem Bakara Sûresindeki bakara, hem de A'râf ve Tâ-Hâ Sûrelerindeki buzağı sözcüklerinden "altın" anlaşılmalıdır. Ancak 88. Âyette geçen buzağı sözcüğünün meallerde parantez içi ekleme şeklinde de olsa "altın buzağı" olarak ifade edilmesi yanlıştır. Sözcük sadece buzağı olarak ifade edilmeli fakat "altın" olarak anlaşılmalıdır.
Buzağı'nın mecazen "altın" anlamında kullanılmış olması, hadiseye İsrâîloğulları'nın sapmasına yol açması bakımından yaklaşıldığında da konu ile tam bir uyum göstermektedir. Çünkü, "altın"ın insanları nasıl tuzağa düşürdüğü, onları nasıl kendisine köle yaptığı, yani insanların "altın"ı nasıl ilâh edindiği, günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır.
Klâsik kaynakların çoğunda söz konusu buzağının canlı bir buzağı olduğu ve Sâmirî'nin kerametiyle gerçekleştirildiği yönünde nakiller yer almaktadır. Güya Samirî, denizden geçerken İsrâîloğulları'na öncülük eden Cebrâîl'in atının bastığı yerden bir avuç toprak almış, o toprağı potada eriyen altınların içine atmış, eriyen altını da kalıba dökerek ondan canlı, böğüren bir buzağı çıkarmıştır.
Kimileri de buzağının canlı olmadığı görüşündedir. Bunlara göre, Sâmirî buzağı şeklinde bir heykel yapmış ve bu heykele rüzgârın gireceği, böylece buzağı sesine benzer bir ses çıkarmasını sağlayacak bazı delikler, kanalcıklar koymuştur. Heykel bu sebeple böğürmektedir.
Bu konudaki yorumlardan en çok kabul gören iki tanesi Esed ve Râzi'ye aittir:
İsrâîloğulları'nın bu altın buzağısı, besbelli, yüzyıllarca süren Mısır etkisinin bir ürünüydü. Mısırlılar Menfis'de tanrı Ptah'ın tecessümü olarak gördükleri kutsal boğa'ya, Apis'e tapınırlardı. Boğa yaşlanıp da ölünce, onun yerine hemen yeni bir Apis'in doğduğu düşünülüyor ve eskisinin ruhunun ölüm ülkesinde Osiris'e hulûl ettiğine inanılıyor ve bu iki başlı tanrıya bundan böyle artık Osiris-Apis (Greco-Egyptian dönemde "Serapis") adıyla tapınılıyordu. Altın buzağının çıkardığı "boğuk ses"e (huvâr) gelince, bunun, Mısır tapınaklarında bulunan ve içine açılmış bir takım oyuklar sayesinde ses çıkardığı bilinen putlarda olduğu gibi rüzgârın etkisiyle çıkan bir ses olması muhtemeldir. [45–29](ESED)
İkrime, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hârûn (a.s), Sâmiri buzağıyı yaptığı bir sırada ona uğrar ve ona "Ne yapıyorsun?" dediğinde o "Ben, ne faydası ne de zararı olmayan bir şey yapıyorum. Binaenaleyh, bana dua et" der. Bunun üzerine Hz. Hârûn (a.s) da, "Allah'ım ona, istediğini ver" der. Hz. Hârûn (a.s) çekip gidince Sâmiri, "Allah'ım, senden onun böğürmesini istiyorum" der, o da böğürür. Böyle olması halinde bu, Hârûn (a.s)'ın bir mu'cizesi olmuş olur. "İşte sizin de, Mûsâ'nın da tanrısı budur" ifadesine gelince, bu hususta şöyle bir problem bulunmaktadır: "O kavim, eğer, o anda yapılan o buzağının, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanacak kadar cahil idiyseler onlar deli demektirler ki, dolayısıyla da mükellef olmazlar! Hâlbuki bu kadar kalabalık bir kitlenin deli ve cahil olması da imkânsızdır. Yok, eğer onlar bunun böyle olduğuna inanmıyor idiyseler, daha nasıl, 'işte sizin de, Mûsâ'nın da tanrısı budur" diyebilmişlerdir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Onlar, belki de "hulul" inancına sahip idiler. Binaenaleyh, böğürme işi, ulûhiyete münasib düşmediğinden her ne kadar bu da uzak bir şey ise de, ilâhın veya onun herhangi bir sıfatının o maddeye hulul ettiğini düşündüler. O topluluk belki de, son derece ahmak ve aptal idiler. [45–30] (Râzi; Mefâtibu'-l Gayb ilgili Âyetlerin açıklamaları)
Netice olarak tekrar söylüyoruz ki, İsrâîloğulları "altın buzağı"ya değil "altın"a tapmışlardır. Sâmirî'nin kafalarına soktuğu şey, altına tapmanın Allah'a tapmaktan daha iyi olduğu fikridir. İsrâîloğulları da, altına taptıkları yetmezmiş gibi, İşte bu sizin ilâhınızdır ve de Mûsâ'nın ilâhıdır. Ama o [Mûsâ] onu terk ediverdi şeklindeki sözleriyle bir zamanlar Mûsâ peygamberin de altına taptığını ve sonra onu terk ettiğini ileri sürmüşlerdir.
92–94. O [Mûsâ], "Ey Hârûn! Bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni benim yolumu takip etmekten engelleyen ne oldu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?" dedi. O [Hârûn], "Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Şüphesiz ben senin 'İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın ve benim sözüme bakmadın' demenden korktum" dedi.
Bu Âyetler, İsrâîloğulları tarafından Hârûn peygamber çalınan karaları temizlemektedir. Çünkü Tevrât'a göre İsrâîloğulları'nı yoldan çıkaran Sâmirî değil, Hârûn peygamberdir:
Halk Mûsâ'nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Hârûn'un çevresine toplandı. Ona, "Kalk, bize öncülük edecek bir ilâh yap" dediler, "Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Mûsâ'ya ne oldu bilmiyoruz!" Hârûn, "Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin" dedi. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Hârûn'a getirdi. Hârûn altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı şekli verdi ve onu dökme bir buzağı yaptı ve "Ey İsrâil, sizi Mısır'dan çıkaran Tanrınız budur!" dedi. Hârûn bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve "Yarın RABB'in onuruna bayram olacak" diye ilan etti. Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Sonra oturup yediler, içtiler, kalkıp âlem yaptılar. RAB Mûsâ'ya, Aşağı in dedi, Mısır'dan çıkardığın halkın baştan çıktı. Buyurduğum yoldan hemen saptılar. Kendilerine dökme bir buzağı yaparak önünde tapındılar, kurban kestiler. 'Ey İsrâilliler, sizi Mısır'dan çıkaran ilâhınız budur!' dediler.
RAB Mûsâ'ya, "Bu halkın ne inatçı olduğunu biliyorum dedi, Şimdi bana engel olma, bırak öfkem alevlensin, onları yok edeyim. Sonra seni büyük bir ulus yapacağım."
Mûsâ Tanrısı RABB'e yalvardı: "Ya RAB, niçin kendi halkına karşı öfken alevlensin? Onları Mısır'dan büyük kudretinle, güçlü elinle çıkardın. Neden Mısırlılar, 'Tanrı kötü amaçla, dağlarda öldürmek, yeryüzünden silmek için onları Mısır'dan çıkardı' desinler? Öfkelenme, vazgeç halkına yapacağın kötülükten. Kulların İbrâhîm'i, İshâk'ı, İsrâil'i anımsa. Onlara kendi üzerine and içtin, 'Soyunuzu gökteki yıldızlar kadar çoğaltacağım. Söz verdiğim bu ülkenin tümünü soyunuza vereceğim. Sonsuza dek onlara miras olacak' dedin." Böylece RAB halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti. Mûsâ döndü, elinde antlaşma koşulları yazılı iki taş levhayla dağdan indi. Levhaların ön ve arka iki yüzü de yazılıydı. Onları Tanrı yapmıştı, üzerlerindeki oyma yazılar O'nun yazısıydı. Yeşu, bağrışan halkın sesini duyunca, Mûsâ'ya, "Ordugâhtan savaş sesi geliyor!" dedi. Mûsâ şöyle yanıtladı: "Ne yenenlerin, ne de yenilenlerin sesidir bu; ezgiler duyuyorum ben." Mûsâ ordugâha yaklaşınca, buzağıyı ve oynayan insanları gördü; çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı. Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz hâline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrâilliler'e içirdi. Hârûn'a, "Bu halk sana ne yaptı ki, onları bu korkunç günaha sürükledin?" dedi. Hârûn, "Öfkelenme, efendim!" diye karşılık verdi, "Bilirsin, halk kötülüğe eğilimlidir. Bana, 'Bize öncülük edecek bir ilâh yap. Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Mûsâ'ya ne oldu bilmiyoruz' dediler. Ben de, 'Kimde altın varsa çıkarsın' dedim. Altınlarını bana verdiler. Ateşe atınca, bu buzağı ortaya çıktı!" Mûsâ halkın başıboş hale geldiğini gördü. Çünkü Hârûn onları dizginlememiş, düşmanlarına alay konusu olmalarına neden olmuştu. Mûsâ ordugâhın girişinde durdu, "RAB'den yana olanlar yanıma gelsin!" dedi. Bütün Levililer çevresine toplandı. Mûsâ şöyle dedi: "İsrâil'in Tanrısı RAB diyor ki: 'Herkes kılıcını kuşansın. Ordugâhta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün." Levililer Mûsâ'nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü. Mûsâ, "Bugün kendinizi RABB'e adamış oldunuz" dedi, "Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı." Ertesi gün halka, "Korkunç bir günah işlediniz" dedi, "Şimdi RABB'in huzuruna çıkacağım. Belki günahınızı bağışlatabilirim." Sonra RABB'e dönerek, "Çok yazık, bu halk korkunç bir günah işledi" dedi, "Kendilerine altın put yaptılar. Lütfen günahlarını bağışla, yoksa yazdığın kitaptan adımı sil." RAB, "Kim bana karşı günah işlediyse onun adını sileceğim" diye karşılık verdi. "Şimdi git, halkı sana söylediğim yere götür. Meleğim sana öncülük edecek. Ama zamanı gelince günahlarından ötürü onları cezalandıracağım." RAB halkı cezalandırdı. Çünkü Hârûn'a buzağı yaptırmışlardı. [45–31] Çıkış 32, 1-35
HÂRÛN PEYGAMBER ŞİRKE GÖZ MÜ YUMDU:
Hârûn'un peygamber 94. Âyetteki ifadesi ilk bakışta sanki tefrika çıkarmamak için kavminin altına tapmasına göz yummuş olduğu anlamına geliyor gibi görünse de, A'râf Sûresi'nin 150. Âyeti böyle bir anlayışın doğru olmadığını göstermektedir. Zira orada bildirildiğine göre, Hârûn peygamber kavmi tarafından zayıf düşürülmüş, eli kolu bağlanmış hatta ölümle tehdit edilmek sûretiyle etkisiz hâle getirilmiştir. Yani Hârûn peygamberin şirke taviz vermiş gibi görünmesi, sadece "tefrikayı önlemek" sebebiyle açıklanamaz. Kavminin baskısıyla karşı karşıya gelen Hârûn peygamber, zaten yoldan çıkmış olan halkın bir de kendi aralarında tefrikaya düşmesinden korkmuş ve Mûsâ peygamberin döndüğünde kendisini durumu daha da kötüleştirmekle ve kontrolü iyice kaybetmekle suçlamaması için o gelene kadar sessiz kalmıştır. Nitekim A'râf Sûresi'nin 150. Âyetinden anlaşıldığına göre, kavmin içinde Mûsâ peygambere ve Hârûn peygambere düşman olan ve huzursuzluk çıkmasına yol açacak birçok kimse bulunmaktadır.
Mûsâ peygamberin 93. Âyetteki Benim emrime isyan mı ettin ifadesi, onun oradan ayrılırken Hârûn peygambere bir şeyler emrettiğini göstermektedir. Hârûn'un peygamberin cevabından da bu emrin "Ne olursa olsun, İsrâîloğulları arasında bozgunculuğa sebep olma!" mealinde olduğu anlaşılmaktadır.
95–98. Sonra da o [Mûsâ], "Ey Samirî! Senin bu yaptığın nedir?" dedi. O [Samirî], "Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da Elçinin eserinden bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi" dedi. O [Mûsâ], "Haydi git. Artık senin için hayat boyunca, 'Benimle temas yok' diye söylemen var. Hem senin için asla karşı çıkamayacağın bir buluşma günü daha var. Bir de ibâdet edip durduğun ilâhına bak!" dedi. -Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu denizde kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Şüphesiz ki O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır.-
Bu Âyet grubunda, Mûsâ peygamberin Sâmirî'ye İsrâîloğullarını yoldan çıkarma sebebini sormasıyla başlayan konuşmalar yer almaktadır.
Sâmirî, Mûsâ peygambere gayet açık cevap vermiş ve Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da Elçinin eserinden bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi diyerek Mûsâ peygamberin dininden vazgeçtiğini, yani irtidat ettiğini beyan etmiştir.
ÂYETTEKİ ELÇİ: Sâmirî'nin cevabında sözü edilen elçi Mûsâ peygamberdir.
ELÇİNİN ESERİ: 96. Âyette geçen اثر - eser sözcüğü genellikle iz anlamıyla ele alınmış ve bunun "ayak izi" olduğu yönünde yorumlar yapılmıştır. Hâlbuki yukarıda 84. Âyette yer alan Mûsâ peygamberin konuşmasına dikkat edilirse, bu sözcüğün "öğreti, risâlet, onlara tebliğ edilenler" anlamında olduğu görülür.
Mûsâ peygamberin Sâmirî'ye yönelttiği Haydi çek git! Artık senin için hayat boyunca, 'Benimle temas yok' diye söylemen var şeklindeki sözleri, Sâmirî'nin sadece kavminden sürgün edilmediğini, aynı zamanda sosyal hayattan da sürgün edildiğini ifade etmektedir. Çünkü Sâmirî, verilen bu ceza ile her gittiği yerde bir sürgün olduğunu bildirmek zorunda bırakılmaktadır. Bu konuda Sâmirî'nin Allah'tan bir azap olarak cüzam hastalığına uğratıldığı yolunda, Tevrât'ın cüzamlılarla ilgili olarak aşağıdaki cümlelerinden kaynaklanmış olması muhtemel bazı iddialar ileri sürülmüştür:
Böyle bir hastalığa yakalanan kişinin giysileri yırtık, saçları dağınık olmalı; kişi ağzını örtüp, 'Kirliyim! Kirliyim! diye bağırmalı. Hastalığı devam ettiği sürece kirli sayılacaktır, çünkü kirlenmiştir. Halktan uzak, ordugâhın dışında yaşamalıdır. [45-32] Levililer 13: 45-46
Bize göre burada önemli olan, Sâmirî'nin her gittiği yerde çevresindekilere kendisi ile temas kurulmaması gerektiğini söyleyecek olmasıdır. Bunu hastalık yüzünden veya ahlâkî bakımdan yaftalı olması sebebiyle yapmasının herhangi bir önemi yoktur.
98. Âyetteki Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu denizde kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Şüphesiz ki O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır ifadesinin yer aldığı bölüm kıssaya ait olmayıp Rabbimizin genel bir beyanını içeren parantez içi bir cümledir. Bu genel beyanda Allah'ın her şeyi kuşattığı, küfrün ve şirkin kökünün kazınacağı bildirilmektedir. Aynı husus başka Âyetlerde de bildirilmektedir:
(Talâk: 12) Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yaratandır. Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk bunlar arasında iner durur.
(Cinn: 28) Ta ki Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettikleri ortaya çıksın. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.
(Sebe'': 3) Ve inkâr edenler: "Bize o saat [kıyâmet] gelmeyecektir" dediler. De ki: "Ama gaybı bilen Rabbime andolsun, o, size mutlaka gelecektir. O'ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır."
(En'âm: 59) Ve gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Ondan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.
(Hûd: 6) Ve yeryüzünde hiçbir dâbbeh/canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. (Allah) Onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.
99–104. Ayetler:
Biz, sana geçmiş olan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir verdik.
Kim ondan (Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan) yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sura üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için; bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız.
Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on’ kaldınız.”
-Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.- Yolca en üstün olan; “Siz ancak bir gün kaldınız.” diyecektir.
Bu ayet grubunda Yüce Allah, geçmişe ait kıssaları bitirdiğini söyledikten sonra peygamberimizi muhatap alarak ona seslenmektedir. İnsanlara öğüt ve kılavuz olan Kur’an ile ilgili bilgilerin yer aldığı bu seslenişte; Kur’an’dan yüz çevirenlerin kıyamet gününde gözleri göğermiş hâlde toplanacakları, dünyada yüklendikleri sebebiyle ahirette, içinden çıkılmayacak sıkıntılarla, altından kalkılmayacak yüklerle karşılaşacakları bildirilmekte ve insanlardan da, zikir (öğüt) olarak nitelenen Kur’an’dan öğüt, ibret almaları istenmektedir. Hatırlanacak olursa, surenin başında da Kur’an’ın öğüt olma özelliği ön plâna çıkarılmıştı: “Biz Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin / sıkıntı veresin (eşkıyalık yapasın) diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere; yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik.”
Gözlerin göğermesi
Bu ifade bir deyim olup; “korkudan ve zayıflıktan dolayı gözlerin donup kalması” anlamına gelir. İnkârcıların, yalanlayıcıların, müşriklerin kıyamet günündeki hâlleri, İbrahim suresinde benzer bir ifade ile yer almıştır:
İbrahim; 42: Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil (habersiz) olduğunu sanma! Ancak O, onları gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor.
103 ve 104. ayetlerde, mahşerde toplanan insanların kendi aralarında, dünyada yeterli süre kalmadıkları hakkında konuşacakları bildirilmektedir. Bu konuşmalarda yer alan “on” ve “bir” ifadeleri genellikle azlıktan kinaye olarak “birkaç” anlamında kullanılır. Buna karşılık çokluktan yapılan kinaye ise, 7, 70 ve 1000 sayıları ile ifade edilir. Dolayısıyla ayette geçen “on” sayısı “birkaç sene”yi ifade etmektedir.
Kâfirlerin dünyada geçirdikleri sürenin azlığından yakınmaları, eğer daha fazla süre verilse idi, kendilerinin de iman edip salihatı işleyecekleri yolundaki iddialarına dayanak bulabilme çabası sebebiyledir. Kâfirlerin düşeceği bu durumdan Kur’an’da pek çok yerde söz edilmektedir:
Fatır; 37: Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.-
Müminun; 112-114: O (Allah); “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.
Onlar; “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor.” dediler.
O (Allah); “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi.
Naziat; 46: Sonra onlar onu (kıyameti) görecekleri gün dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış gibidirler.
Rum; 55, 56: Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.
Kendilerine ilim ve iman verilenler de diyecekler ki: “Ant olsun ki, Allah’ın kitabında, dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz.
Müminler için ise böyle bir durum söz konusu değildir. Onlar dünyada geçirdikleri zamandan şikâyet etmeden “öldük ve dirildik” demektedirler.
Zikirden; Allah’ın gönderdiği öğütlerden yüz çevirenler Kur’an’da devamlı uyarılmışlardır:
Hud; 17: (O dünyayı isteyenler) Hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şahidin takip ettiği ve de kendinden önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar (böyle olanlar), ona (Kur’an’a) inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan (Kur’an’dan) şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir hakktır / gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar.
İsra; 97: Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o (cehennem) dindi, onlara ateşi artırırız.
105–109. Ayetler:
Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça usavuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”
O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahman için sesler kısılmıştır. Artık sadece bir fısıltı duyacaksın.
O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç şefaat fayda vermez.
Surenin bu bölümünde kıyamet ve ahirete ait sahnelere yer verilmiş ve o gün; dünyanın dümdüz hâle geleceği, herkesin ses bile çıkarmadan son derece saygılı biçimde pürüzsüz çağırıcının (Allah’ın) davetine koşacağı ve Allah’ın izin vermediği, razı olmadığı hiç kimsenin yardım görmeyeceği bildirilmiştir.
105. ayetin “Sana dağlardan soruyorlar” diye başlaması, ahireti kabul etmeyenlerin peygamberimize muhtemelen şöyle bir soru yönelttiklerini düşündürmektedir: “Okuduğun ayetlere göre o gün bütün insanlar dümdüz bir alanda toplanacaklarsa, bu yüksek dağlar kıyamet gününde nereye gidecek?” İşte Rabbimiz 105–107. ayetlerde bu sorunun cevabını vermektedir.
Kıyamet gününde yeryüzünün nasıl bir hâl alacağı Kur’an’da pek çok yerde tarif edilmiş ve Rabbimiz o gün kendi güç ve iradesiyle yapacaklarını değişik yönleriyle açıklamıştır:
İnşikak; 3: Ve yeryüzü dümdüz olduğu zaman.
İbrahim; 48: O gün yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır.
Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Tekvir; 6, Kehf; 47, Tur; 9, 10, Vakıa, 4–6, Hakkah; 13–15, Mürselat; 10, Mearic; 9, Kariah; 5, Müzzemmil; 73, Nebe’; 20.
108. ayette geçen “pürüzsüz davetçi” ifadesindeki “pürüzsüz” sıfatı, kıyamet gününde yeryüzünün “dümdüz” hâle gelecek olmasıyla sanatsal bir uyum göstermektedir. Tabiî ki sözü edilen Davetçi, Kaf suresinin 41. ayetinin tahlilinde belirttiğimiz gibi Yüce Allah’ın bizzat kendisidir.
109. ayette Rabbimiz, kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç, ahirette şefaatin kimseye fayda sağlamayacağını bildirmiştir. Hatırlanacak olursa bu ayetin bir benzeri de Meryem suresinin 87. ayetidir ve orada da Rabbimiz, Rahman’ın katında bir ahd almış olan kimse hariç, kimsenin şefaate sahip olamayacağını farklı bir üslûpla bildirmiştir. Biz, şefaat kavramı hakkında Necm suresinin tahlilinde (İşte Kur’an; c:1, s:355) verdiğimiz ayrıntının oradan okunmasını öneriyor, burada, kuralın istisnaları ile ilgili olarak Rabbimizin bildirdiği üzerinde bir cümle ile durmak istiyoruz. Nasıl, Meryem; 87’deki istisna (Rahman’ın katında ahd almış olanlar), yüzlerce ayette bildirildiği gibi “iman edenler ve salihatı işleyenler” ise, bu surenin 109. ayetindeki istisna (izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler) da yine yüzlerce ayette bildirildiği gibi “iman edenler ve salihatı işleyenler”dir. Yani Rabbimizin her iki ayetteki istisna cümlelerinden anlaşılan odur ki; “iman eden ve salihatı işleyenler” dışında hiç kimse şefaat beklentisinde olmamalıdır.
110–112. Ayetler:
Allah, onların (yardım görmeyenlerin) önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O’nu bilgice kuşatamazlar.
Ve yüzler (kişiler), Hayy (Diri) ve Kayyum (bütün yarattıklarını gözetip duran Allah) için baş eğmiştir. Bir zulüm taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır.
Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.
110 ve 111. ayetlerde, Rahman’ın şefaate izin vermeyeceği kişilerle, yani ahirette yardım görmeyecek olanlarla ilgili açıklamalar yer almaktadır. Yüce Allah, bunların kendi işlediklerini bildiği gibi, eserleri olarak arkalarından yapılanları da bilmektedir ve cezalandırmayı ona göre yapacaktır. O gün herkes çaresiz olarak baş eğecek, zulüm taşıyanlar, yani Allah’ın dininden uzak kalıp O’nun koyduğu ilkelere ters davrananlar ve bu ilkeleri yok sayanlar, mutlaka cezalandırılacaklardır. Buna karşılık iman edip salihatı işleyenler ise, haklarından mahrum bırakılacakları veya suçsuz oldukları hâlde cezalandırılacakları gibi bir korkuya ve şüpheye kapılmayacaklardır.
Cinn; 13: Ve biz o hidayet rehberini dinlediğimizde ona gerçekten iman ettik. Kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve kendisine kötülük dilmesinden korkmaz.
Zilzal; 7, 8: Her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek.
Nahl; 95–97: Ve Allah’ın ahdini az bir bedel karşılığında satmayın. Eğer bilirseniz muhakkak ki Allah katındaki; o sizin için daha hayırlıdır.
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz.
Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız (ödüllendireceğiz).
İman edip salihatı işleyenlerin korku duymayacaklarını bildiren 112. ayette dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre amelin yararlı sayılması iman şartına bağlanmıştır ki bu da, imansızların ne yaparlarsa yapsınlar cehennemden kurtulamayacaklarını göstermektedir:
Âl-i Imran; 91: Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın -onu fidye verseler bile- asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.
İsra; 19: Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona (ahirete) yaraşır bir çaba ile onun (ahiret) için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.
Enbiya; 94: Öyleyse kim inanmış olarak salihatı işlerse onun emeği için nankörlük edilmeyecektir. Biz hiç şüphesiz onu yazanlarız da.
Kehf; 105: İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız (hiç bir değer vermeyiz).
Hud; 16: İşte onlar, kendiler için, ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Bütün yaptıkları şeyler de batıldır.
Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Bakara; 217, Âl-i Imran; 23, Maide; 5, 53, En’âm; 88, A’râf; 147, Tövbe; 17, 69, Zümer; 65, Ahzab; 19, Muhammed; 9, 28, 32.
113, 114. Ayetler:
Ve işte böylece Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Onda tehditlerden tekrar tekrar açıklama yaptık. Belki takva sahibi olurlar yahut onlara yeni bir öğüt oluşturur.
İşte hakk olan, biricik hükümdar olan Allah ne yücedir! Onun vahyi sana tamamlanmadan evvel, okumayı acele etme ve “Rabbim, bana bilgiyi artır!” de.
Bu ayetler hakkında esbab-ı nüzul nakillerinde birçok sebep nakledilmiştir. Bunların herhangi bir değeri olmamakla birlikte örnek teşkil etmesi bakımından bir iki tanesini sunuyoruz:
………
c) Dahhâk şöyle demektedir: "Mekkeliler ve Necefin Piskoposu: "Ey Mu-hammed (s.a.s), bize şunu söyle. Biz sana üç gün mühlet tanıyoruz" demişlerdir. Derken, vahiy gecikir. Bunun üzerine etrafta, "Yahudiler, Muhammedi mağlup etti" şayiası yayılır. Bu sebepten dolayı, "... Kur`ân`da acele etme" ayeti nazil oldu, bu "Onun, levh-i mahfuzdan İsrafil`e; İsrafi`Iden Cebrail`e, Cebrail`den sana vahyi tamamlanmazdan önce, onun inmesi hususunda acele etmede, "Ey Rabbim, ilmimi arttır" demektir.
d) Hasan el-Basri: "bir kadın Hz. Peygamber (s.a.s)`e gelerek, "kocam yüzüme tokat attı` dedi. Bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a.s) "Aranızda kısas uygulanır" buyurdu. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk`ın, "Kur`ân`da acele etme" hitabı nazil oldu da, Hz. Peygamber (s.a.s) kısas uygulamadan vaz geçti, derken Cenâb-ı Hakk`ın, (Nisa,34) ayeti iniverdi" demiştir. Bu uzak bir ihtimaldir. İtimada şayan olanı ise, ilk izahtır.
Cenâb-ı Hakk`ın, "Rabbim, benim ilmimi arttır` de" ifadesinde gelince, bu, "Allah Subhanehû ve Teâtâ, Hz. Peygamber`e, Kur`ân`m tamamlanması veyahutta, kendisine inen vahyin beyânı ile ortaya çıkacak olan ilminin artması hususunda, kendisine, Allah`a sığınmasını emretmiştir..." demiştir. (Razi; 113. Ayet ile ilgili açıklamalar)
Kur’an’ın ön plâna çıkarıldığı bu ayetlerde, insanların takva sahibi olmaları veya yeni bir öğüt almaları için tehditlerin tekrar tekrar açıkladığını bildirildikten sonra peygamberimize de Kur’an ile ilgili olarak nasıl davranması gerektiği söylenmektedir. Buna göre elçi, herhangi bir konuda acele cevap vererek hemen çözüm getirmeye yanaşmamalı, sürekli olarak Allah’tan, kendisine bilginin artırılmasını istemelidir.
114. ayet, Kur’an’ı iyi anlamak ve doğru yaşamak için gerekli olan çok önemli bir ilkeyi daha ortaya koymaktadır. Bu ilke, daha evvel Müzzemmil ve Furkan surelerinde bildirilmiş olan tertil (iniş sırasına göre ayırma, birbirine karıştırmama) ilkesi ile birlikte mütalâa edilecek olursa, bize göre şu sonuç ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ı tam olarak anlamak isteyen kimse, aceleci davranmaktan, yani bir konuya ait ayetlerin tümünü göz önüne almadan o konu hakkında acele ile sonuçlar çıkarmaktan sakınmalı, daima Kur’an’ı bir bütün olarak ele almalıdır.
115–123. Ayetler:
Ve ant olsun Biz bundan önce Âdem’e ahit verdik (ondan söz aldık) de o aklından çıkardı (yapmadı) ve Biz onda bir azim (kararlılık) bulmadık.
Ve Biz bir zaman meleklere; “Âdem için boyun eğin” dedik de İblis hariç hepsi secde ettiler, o dayattı.
Sonra da Biz; “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin acıkmaman ve çıplak kalmaman oradadır (cennettedir). Ve sen orada susamazsın ve güneşin sıcağında kalmazsın.” dedik.
Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez / çökmez mülk / saltanat için rehberlik edeyim mi?
Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve aleyhlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbine asi oldu da şaşırdı / azdı.
Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
O (Allah), (o ikisine); “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz.” dedi.
Bu ayet grubu ayrı bir necm olup, mushaf tertibi sırasında Kur’an ile ilgili bir necmin orta yerine konulmuştur.
Bu necmde konu edilen bilgiler ve uyarılar daha evvel Sad ve A’râf surelerinde ayrıntılı olarak tahlil edildiği için, biz burada sadece o ayetlerin mealini sunmak ve Âdem’in içinde yaşadığı cennetle ilgili açıklamamızı tekrar vermekle yetiniyoruz:
Sad; 71–85: Hani Rabbin bir zaman meleklere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım. Onu tesviye edip, ruhumdan ona üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın.” demişti.
Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler, İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden (görmezden gelenlerden) oldu.
(Allah): “Ey İblis! O benim iki elimle / kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” buyurdu.
(İblis) Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
(Allah): “Hemen çık oradan, artık sen kesinlikle racimsin.” dedi. “Ve elbette lânetim (hayırdan uzak tutmam), karşılık gününe kadar senin üzerindedir.”
(İblis): “Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar beni bakıt (beni karşında tut / mühlet ver).” dedi.
(Allah): “Haydi sen belirli bir vakte kadar bakıtılanlardansın (karşıda duranlardansın / mühlet verilenlerdensin)” buyurdu.
(İblis): “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna” dedi.
(Allah) Buyurdu ki: “Hak budur. Ben de şu hakkı söylüyorum: Ant olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.”
A’râf; 11–27: Ve ant olsun Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde ettiler; o secde edenlerden olmadı.
(Allah) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu / seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de): “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın.” dedi.
(Allah) “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın.” dedi.
(İblis) “Bana yeniden diriltilecekleri güne kadar süre ver.” dedi.
(Allah) “Haydi sen süre verilmişlerdensin.” dedi.
(İblis) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, ant olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine ant olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın.” dedi.
(Allah) “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, ant olsun ki, sizin hepinizden cehennemi dolduracağım.” dedi.
Ve (Allah) “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yiyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” (dedi).
Derken o (İblis), onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek / melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti.” dedi.
Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim.” diye onlara yemin etti / kanıtlar ileri sürdü.
Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı tadınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabbleri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size ‘Bu şeytan kesinlikle sizin için apaçık düşmandır.’ demedim mi?”
(Onlar; her ikisi) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler.
(Allah) “Birbirinize düşman olarak alçalın, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır.” dedi.
(Allah) “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.” dedi.
Ey âdemoğulları, size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve takva elbisesi, o, daha hayırlıdır. İşte bu, Allah`ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.
Ey âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanlara veliyler (yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar) yaptık.
122. ayette bildirildiği gibi, Âdem’in içinde yaşarken isyan edip azgınlıkta bulunduğu, sonra tövbe ettiği ve tövbesinin kabul edildiği cennetin neresi olduğu hususu, yine A’râf suresindeki açıklamamızda yer almaktadır:
Âdem’in cenneti
Bakara; 30, Ta Ha; 55, Müminun; 79, Sad; 71, Hicr; 26, İsra; 61-65, Secde; 7 gibi Kur’an’ın bir çok ayetinde belirtildiğine göre Âdem ve insanlar topraktan yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak ise, başka bir âlemde veya cennette değil, bu arzda, yani yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki “cennet” sözcüğünden ahiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten “cennet”in esas sözcük anlamı da; “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demek olup, sözcük Kur’an’da da, Bakara; 265, Sebe’; 15, 16, Kehf; 32-40, Necm; 15, Kalem; 17 ve daha birçok ayetteki gibi, bu anlamda kullanılmıştır.
Diğer taraftan, ahiretteki cennetin birçok niteliği Kur’an’da açıklanmıştır. Kur’an ayetlerinde verilen açıklamalara göre ahiretteki cennet, öncelikle ebedîlik yurdu olup, oradaki nimetler tükenici değildir. Ayrıca, orada boş lâkırdı, günaha girme olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve orada Âdem yasaklanmıştır. (Bakara; 25, Fatır; 33-35, Saffat; 40-49, Duhan; 51-57, Tur; 17-24, Rahman; 46-78, Vakıa; 10-40, Mümtehine; 21-24, İnsan; 5-22, Nebe’; 31-37, Tur; 17-28, Zühruf; 68-73, Ta Ha; 120)
Sonuç olarak, Âdem mükâfat yurdu olan cennette yaratılıp da oradan dünyaya indirilmiş değildir. Bize göre Âdem, yeryüzünün yeşil, ormanlık, sulak bir bölgesinde yaratılmış ve oradan, cennet niteliği olmayan başka bir bölgeye (çöle) düşürülmüştür.
Bu surede 8 ayetten oluşan bir necm ile özetlenmiş Âdem kıssasını, Tevrat’ta anlatılanlarla karşılaştırmak oldukça ilginç olduğu için, Tevrat’ın Âdem’le ilgili bölümlerini aşağıda veriyoruz:
Tekvin; 1–3. Bablar:
Dünyanın Yaratılışı
1- Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
2- Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı`nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
3- Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.
4- Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
5- Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
6- Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu.
7- Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.
8- Tanrı kubbeye "Gök" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
9- Tanrı, "Göğün altındaki sular bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün" diye buyurdu ve öyle oldu.
10- Kuru alana "Kara", toplanan sulara "Deniz" adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
11- Tanrı, "Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar ve türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin" diye buyurdu ve öyle oldu.
12- Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar ve tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
13- Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
14, 15- Tanrı şöyle buyurdu: "Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin." Ve öyle oldu.
16- Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı.
17, 18- Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gökkubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
19- Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu.
20- Tanrı, "Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun" diye buyurdu.
21- Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan bütün canlıları ve uçan varlıkları türlerine göre yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.
22- Tanrı, "Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın" diyerek onları kutsadı.
23- Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu.
24- Tanrı, "Yeryüzü türlü türlü canlı yaratıklar, evcil ve yabanıl hayvanlar, sürüngenler türetsin" diye buyurdu. Ve öyle oldu.
25- Tanrı türlü türlü yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.
26- Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun."
27- Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.
28- Onları kutsadı ve, "Verimli olun, çoğalın" dedi, "Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.
29- İşte yeryüzünde tohum veren her otu ve tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak.
30- Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere - soluk alıp veren bütün hayvanlara - yiyecek olarak yeşil otları veriyorum." Ve öyle oldu.
31- Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.
1- Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı.
2- Tanrı yapmakta olduğu işi yedinci gün bitirdi. O gün işi bırakıp dinlendi.
3- Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak ayırdı. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.
Adem ile Havva
4- Göğün ve yerin yaratılış öyküsü: RAB Tanrı göğü ve yeri yarattığında,
5- yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RAB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu.
6- Yerden yükselen buhar bütün toprakları suluyordu.
7- RAB Tanrı Adem`i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu.
8- RAB Tanrı doğuda, Aden`de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem`i oraya koydu.
9- Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı.
10- Aden`den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu.
11- İlk ırmağın adı Pişon`dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar.
12- Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur.
13- İkinci ırmağın adı Gihon`dur. Kûş sınırları boyunca akar.
14- Üçüncü ırmağın adı Dicle`dir. Asur`un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat`tır.
15- RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem`i oraya koydu.
16- Ve ona, "Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin" diye buyurdu,
17- "Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün."
18- Sonra, "Adem`in yalnız kalması iyi değil" dedi, "Ona uygun bir yardımcı yaratacağım."
19- RAB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların, hepsini topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem`e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı.
20- Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulunmadı.
21- RAB Tanrı Adem`e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı.
22- Adem`den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem`e getirdi.
23- Adem, "İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir" dedi, "Ona `Kadın` denilecek, Çünkü o adamdan alındı."
24- Bu nedenle adam anasını babasını bırakıp karısına bağlanacak ve ikisi tek beden olacak.
25- Adem de, karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.
İnsanın Günahı
1- RAB Tanrı`nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, "Tanrı gerçekten, `Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin` dedi mi?" diye sordu.
2- Kadın, "Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz" diye yanıtladı,
3- "Ama Tanrı, `Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz` dedi."
4- Yılan, "Kesinlikle ölmezsiniz" dedi,
5- "Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız."
6- Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi. Kocası da yedi.
7- İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.
8- Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı`nın sesini duydular. O`ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.
9- RAB Tanrı Adem`e, "Nerdesin?" diye seslendi.
10- Adem, "Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim" dedi.
11- RAB Tanrı, "Çıplak olduğunu sana kim söyledi?" diye sordu, "Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?"
12- Adem, "Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim" diye yanıtladı.
13- RAB Tanrı kadına, "Nedir bu yaptığın?" diye sordu. Kadın, "Yılan beni aldattı, o yüzden yedim" diye karşılık verdi.
14- Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, "Bu yaptığından ötürü Bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın" dedi, "Karnın üzerinde sürünecek ve yaşamın boyunca toprak yiyeceksin.
15- Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın."
16- RAB Tanrı kadına, "Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim" dedi, "Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek."
17- RAB Tanrı Adem`e, "Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için, toprak senin yüzünden lanetlendi" dedi, "Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın.
18- Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin.
19- Yaratılmış olduğun toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin."
20- Adem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların anasıydı.
21- RAB Tanrı Adem`le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.
22- Sonra şöyle dedi: "Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu. Şimdi yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli."
23- Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Adem`i Aden bahçesinden çıkardı.
24- Onu kovdu; yaşam ağacının yolunu denetlemek için Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.
124–127. Ayetler:
Kim Benim zikrimden (Benim anılmamdan / Benim öğüdümden) yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bugün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun (cezalandırılıyorsun).”
Ve işte Biz, sınırları aşanları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ve ahiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha süreklidir.
Görüldüğü gibi, 113. ayette başlayan Kur’an ile ilgili necm, 115–123. ayetlerden oluşan Âdem ile ilgili necmin mushaf tertibi sırasında araya sokulmasından sonra, kaldığı yerden devam etmektedir.
Benzer cümlelerle 101, 102. ayetlerde de ifade edilmiş olan bu ayetlerin bildirdiğine göre; Allah’ın zikrinden, yani O’nun anılmasından, öğüdünden, gönderdiği kitaplardan yüz çevirenler, hem dünyada zor ve sıkıntılı bir yaşam sürecekler hem de ahirette daha çetin azap ile cezalandırılacaklardır. Zikirden yüz çevirerek yüzlerce kez kendilerine yapılmış uyarıları görmezden gelen bu şaşkınlar ayrıca da mahşerde kör olarak haşredilmek suretiyle rencide edileceklerdir.
124. ayette geçen “sıkıntılı yaşam” ifadesi, yanlış yorumlarla açıklanmaya çalışılmış ve kimileri bu sıkıntının kabirde yaşanacağını ileri sürerken, kimileri de bu sıkıntılı yaşamın ahirette olacağını iddia etmişlerdir. Ancak, bu görüşlerin her ikisi de doğru değildir. Çünkü Kur’an’a göre “kabir hayatı” diye bir hayat söz konusu değildir ve ahirette yaşanacak sıkıntılar da zaten ayetin devamında yer almaktadır. Burada konu edilen sıkıntılar, dünya hayatındaki sıkıntılar olup, Rabbimiz bunu birçok ayette açıklamıştır:
Bakara; 61: Ve hani bir zamanlar; “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” demiştiniz. O (Musa) da size; “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin o vakit istediğiniz elbette olacaktır.” demişti. Ve üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah’tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah’ın ayetlerini inkâr etmiş olmaları, peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir.
Maide; 66: Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rabblerinden indirileni (Kur’an’ı) ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi (besleneceklerdi). Onlardan bir kısmı aşırı olmayan bir ümmettir. Onlardan çoğunun da yapmakta oldukları ne kötüdür!
A’râf; 96: Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takva sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle (yaptıklarına karşılık) yakalayıverdik.
Nuh; 10–12: Sonra dedim ki: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size Mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.”
Cinn; 16, 17: İnanan ve salihatı işleyenler ise sıkıntılardan uzak mutlu bir yaşam süreceklerdir.
Nahl; 97: Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız (ödüllendireceğiz).
Rabbimizin 127. ayetteki beyanı da dikkatlerden kaçmamalıdır. Çünkü bu ayette, “ayetlere inanmayanlar” yanında “sınırları aşanlar” da cezalandırılacaklar arasına eklenmiştir.
128, 129. Ayetler:
Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller, onlar için kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda akıl sahibi olanlar için nice deliller vardır.
Ve eğer Rabbinden bir Söz ve adı konmuş bir ecel olmasaydı, kesinlikle kaçınılmaz olurdu.
Bu ayetlerin ilk muhatabı peygamberimiz olmakla birlikte, peygamberimize yöneltilen ifadelerle Rabbimiz, dolaylı olarak önce Mekkelilere sonra da tüm zamanlardaki insanlara hitap etmektedir.
Rabbimiz burada geçmişte yok edilmiş nesillerin izlerinin araştırılıp bulunmasını ve bu izlerin gezilip görülerek onlardan ibret alınmasını istemektedir. Aynı şekilde, geçmiş nesillere ait birçok kıssanın Kur’an’da yer alması da yine Rabbimizin, alacakları ibretle insanların tefekküre yönelmelerini ve doğru yolu bulmalarını istemesi sebebiyledir.
Hacc; 46: Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki olanların, kendisiyle akledecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.
129. ayette; suçlulara hemen ceza verilmeyişinin, hiç ceza verilmeyeceği anlamına gelmediği, bunun cezanın belirlenmiş bir zamana ertelendiği için böyle olduğu bildirilmektedir.
130–132. Ayetler:
Artık onların söylediklerine sabret, Güneş’in doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini tesbih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tespih et ki, hoşnutluğa erebilesin.
Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere (mal, mülk, evlât ve saltanata) sakın gözlerini dikme (rağbetle bakma). Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.
Ve ehline salâtı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz. Akıbet takva içindir.
Bu ayetlerde peygamberimizden;
- müşriklerden gelen sıkıntılar ve görevinin zorluğu karşısında sabırlı olması,
- sürekli olarak, özellikle de Arapların en faal oldukları Güneş’in doğuşundan ve batışından önceki saatlerde onların karşısına çıkıp Rabbini tesbih etmesi,
- kendisi sıkıntılar içinde yüzse de, çevresindeki inançsızların bolluk içinde yaşamalarına özenmemesi,
- ehline (ailesine, yakınlarına) salâtı (namazı / sosyal destekte bulunmalarını) emretmesi ve kendisinin de bu görevi sürekli yapması istenmektedir.
130. ayette konu edilen “tesbih”, çarpıtılarak “namaz” yapılmış ve bu ayet, namazın beş vakit olduğuna kanıt gösterilmiştir. Oysa ayette konu edilen “tesbih”, namazdan önemli ve daha etkin bir ibadettir. Daha önce inmiş surelerde (Kalem, A’la, Kaf) yeri geldikçe açıklandığı gibi “tesbih” kısaca; “Yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak” demektir. Dolayısıyla Yüce Allah’ın tesbihi; “O’nun, müşriklerin, bilgisizlerin yakıştırdıkları noksanlıklardan, iftiralardan tenzih edilmesi ve sıfatları gereğince yüceltilmesi” demektir. İşte peygamberimizden istenen tesbih budur; Allah’ın gerektiği gibi tanıtılması eylemidir.
131 ve 132. ayetleri bize göre şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Günahkâr insanların zenginliklerini kıskanmak, sana ve arkadaşlarına yakışmaz. Sizin için en hayırlı şey, az da olsa emeğinizle kazandığınız helâl maldır. Salih ve muttakiler için bu daha hayırlı ve daha süreklidir. Ve çocuklarınıza da helâl nimetlerin, günahkârların haram servetlerinden daha hayırlı olduğunu öğretin. Bu amaçla onlara salâtı ikame etmeyi emredin, çünkü bu onların tutumlarını ve değerler sistemini değiştirecek ve onların günah ve lüks yerine temiz bir hayat ve helâl kazancı seçmelerine neden olacaktır.”
132. ayette salâtın emredilmesinin arkasından gelen “Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz.” ifadesinden; salâtın Allah’a bir faydası dokunsun diye emredilmediği, aksine salâtın dünya ve ahiret hayatında mutluluk sağlayacak bir takva doğurması sebebiyle sırf insanların iyiliği için emredildiği anlaşılmaktadır.
133–135. Ayetler:
Ve (inkâr edenler); “Rabbinden bize bir ayet (mucize) getirse ya” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi?
Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak; “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık” diyeceklerdi
De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında bileceksiniz.
Sure, yaptıkları itirazlara ve öne sürdükleri bahanelere karşılık müşriklere, hak ettikleri cevabın verilmesiyle sona ermektedir. Yine ince bir uyarının yapıldığı bu son ayetlerde verilen mesaj, birçok ayette değişik ifadelerle yer almaktadır:
Nisa; 166: Fakat Allah, sana indirdiğine -ki onu kendi ilmiyle indirmiştir- şahitlik eder. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak da Allah yeter.
İsra; 15: Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.
Kasas, 47, 48: Ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde, hemen; “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı.
İşte onlara tarafımızdan o hakk gelince de; “Musa’ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Daha evvel Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? “Birbirine sırt veren (destekleyen) iki sihir” dediler. Ve; “Şüphesiz biz hepsini inkâr edeceğiz.” dediler.
En’âm; 131: İşte bu, Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.
Hicr; 4: Ve Biz hiçbir memleketi bilinen bir kitabı olmaksızın helâk etmedik.
Şuara; 208, 209: Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helâk ettik.
Öğüt! Ve Biz, zulmedenler değiliz.
Furkan; 41, 42: Seni gördükleri zaman da; “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler!
Kamer; 26: Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ