Furkân

1,2) Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna/kullarına Furkân'ı[#130] indiren ne cömerttir/ne bol bol nimet verendir! Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi oluşturup sonra da onları bir ölçüye göre ayarlama yapandır.
1. Ayet:

1Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna/kullarına Furkân'ı indiren ne cömerttir/ne bol bol nimet verendir!

Bu ayet, bundan evvelki Ya Sin suresinin 69, 70. ayetlerindeki "Ve Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için yaraşmaz da. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz’ün hakk olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır" ifadesinin devamı niteliğindedir.

Bu ayette Kur’an’ın "furkan" özelliği ön plâna çıkarılmıştır. Mürselat suresinde de açıkladığımız gibi, Kur’an’ın isimlerinden biri olan " الفرقانFurkan" sözcüğü, "iki şeyi birbirinden ayırmak" anlamındaki " فرقfark" kökünden türemiştir ve " فارقةfarika" sözcüğü ile aynı anlama gelir. Yaygın kullanımına bakıldığında, "fark" sözcüğünün türevleri olan tefrik, firak, firkat, fırka, tefrika, ferik sözcüklerinin somut şeyler [mahsusat] için; " فارقاتfarikat", " فاروقFaruk" ve "الفرقان furkan" sözcüklerinin ise soyut şeyler [makulât] için kullanıldığı görülür.

Bakara suresinin 53. ve Enbiya suresinin 48. ayetlerinde Musa peygambere verildiği söylenen "Furkan", soyut şeyler olan hakk ile batılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdığı için Kur’an’a da isim olarak verilmiştir. Halife Ömer’e verilen "Faruk" unvanı da onun hak ve batılı iyi ayırmasından dolayıdır. [Lisanü’l-Arab; c.7, s. 82- 85, Tacü’l-Arus; frk mad.]

Kur’an’ın "Furkan" olarak anıldığı birçok ayet vardır:

185Ramazân ayı ki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık seçik açıklamalar olarak kendisinde indirilmiştir. Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun. Kim de hasta veya sefer; çiftçilik, ticaret, askerlik, eğitim- öğretim gibi gidiş gelişli; hareketli bir iş üzerinde ise diğer günlerden sayısıncadır. Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez. Bu kolaylık, Allah'ın koruması altına girmeniz ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve Allah'ın verdiği nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diyedir. [Bakara/185]

3,4Allah, sana, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı olarak bu kitabı hak ile indirdi. O, daha önce insanlara doğru yol kılavuzu olarak Tevrât'ı ve İncîl'i de indirmişti. Furkân'ı da O indirdi. Şüphesiz kâfirler; Allah'ın âyetlerini bilerek reddeden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır. [Âl-i Imran/3, 4]

Ayette isim verilmeden "kul" ifadesi kullanılarak muhatap alınan kişinin "Allah elçisi Muhammed" olduğuna dair Kur’an’da ipucu niteliğinde pek çok ayet (En’âm 7, Nisa 136, Nahl 89, Bakara 23, İnsan 23) vardır.

Buna karşılık, Razi ve Kurtubi, Abdullah b. Zübeyr’in, ayetteki " عبدهabdihi [kulu]" sözcüğünü " عبادهıbadihi [kulları]" olarak okuduğunu nakletmişlerdir. [Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an] Bu kıraate göre ayetin anlamı "Âlemlere uyarıcı olsun diye, kullarına Furkan’ı [Ayırıcı’yı] indiren ne cömerttir!" şeklinde olmaktadır. Bu kıraati aşağıdaki ayetler de onaylamaktadır:

10Hiç kuşkusuz Biz size, öğüdünüz/şan şerefiniz içinde olan bir kitap indirdik. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacak mısınız? [Enbiya/10]

136Deyin ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrâhîm'e ve İsmâîl'e ve İshâk'a ve Ya'kûb'a ve torunlarına indirilene, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya verilene ve peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik; onlardan hiç birini diğerinden ayırmayız ve biz ancak O'nun için islâmlaştıranlarız [sağlamlaştıran/esenlik-mutluluk kazandıran birileriyiz]." [Bakara/136]

TEBAREKE

" تباركTebareke" sözcüğü, "üreme" ve "fazlalık" anlamındaki " بركberk, بركة bereket" sözcüklerinin " تفاعلtefâale" kalıbındaki bir türevidir. Sözcüğün kökü olan "berk", "bereket" genellikle "hayırlı olan bir şeyin bolluğu" olarak ifade edilir.

Bu sözcüğün bedevîlerce ilk kullanımı, "deve ve kuşların subaşlarına toplanması, birikmesi" ve "havuza suyun dolması" anlamlarında kullanılmıştır. [Lisanü’l-Arab; c:1, s:398] Bu temel anlama göre, "tebareke" sözcüğü "bollaştıran, hayırlı ve güzel nimetleri bol bol veren" demek olmaktadır. Nitekim bizim "ne cömerttir" şeklinde yaptığımız çeviri de sözcüğün bu öz anlamını ifade etmektedir. Ne var ki, sözcük zaman içerisinde "mukaddes" anlamında kullanılır olmuş ve "tebareke" lâfızları Allah için "O, ne kutludur!" anlamıyla ifade edilir olmuştur. Ancak bize göre, sözcüğün yer aldığı ayetlerin içerdiği mesajlar dikkate alınarak öz anlamı ile kullanılması gerekmektedir.

"Tebareke" sözcüğünün türediği kök olan "berk" sözcüğü, türevleriyle birlikte Kur’an’da 31 kez yer almıştır. Konumuz olan "tebareke" sözcüğü ise Kur’an’da 9 ayette geçmektedir. Bu ayetlerin üçü [1, 10 ve 61. ayetler] bu surede olup diğerleri Mümin 64: Müminun 14: Mülk 1: A’râf 54: Zühruf 85: Rahman 78’dedir.

Ayette geçen "âlemler" ifadesi, tüm zamanların insanlarını kapsamaktadır. Ya Sin suresinin tahlilinde de değindiğimiz gibi, Allah elçisi, A’râf/158, En’âm/19, Sebe/28 ve Enbiya/107. ayetlerin açık ifadeleriyle sadece Arap toplumuna değil, tüm insanlara [âlemlere] gönderilmiş bir elçidir ve tüm insanları uyarmakla yükümlüdür.

2. Ayet:

2Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi oluşturup sonra da onları bir ölçüye göre ayarlama yapandır.

1. ayette Kur’an’ı indiren olarak "sonsuz cömert" niteliğini ön plâna çıkaran Rabbimiz, bu ayette dört niteliğini daha hatırlatmaktadır. Bu nitelikler "göklerde ve yerde Kendisinden başkasının sözünün geçmemesi, yani evrenin hakimiyetinin Kendisine ait olması", "çocuk edinmemiş olması, yani Kendinden başka kimsenin ilâhlığa lâyık olmaması", "hükümranlıkta ortağının bulunmaması" ve "her şeyi yaratıp yarattıklarını şaşmaz bir ölçü ile ölçülendirmesi"dir. (Ölçü konusu Kamer suresinin 49. ayetinde de karşımıza gelmiş ve Seyyid Kutub’un konu ile ilgili yazısı Kamer suresinin sonunda ek olarak verilmişti.)

2. ayet, Kur’an’da Allah’ı niteleyen yüzlerce ayetin bir özeti mahiyetindedir. Allah’ın sıfatlarını tanıtan bu ayetlerden üç tanesi aşağıdadır:

107Göklerin ve yerin egemenliğinin şüphesiz yalnız Allah'a ait olduğunu ve sizin için Allah'ın astlarından bir yakın ve bir yardımcı olmadığını bilmedin mi? [Bakara/107]

111Ve de ki: "Tüm övgüler, hiçbir çocuk edinmeyen, sahiplikte ve yönetimde Kendisinin herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan Allah'a özgüdür; başkası övülemez." Ve Allah'ı ululadıkça ulula! [İsra/111]

49Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet her şeyi bir ölçü, ayar ile oluşturduk. [Kamer/49]

3) Kâfirler ise, O'nun astlarından, bir şey oluşturamayan, kendileri oluşturulmuş olan, kendileri için zarar ve yarara gücü olmayan, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.
2. ayette Kendi niteliklerini bildiren Rabbimiz, sözde tanrıların niteliklerini de bu ayette sayarak akıllı insanlara bir mukayese imkânı vermiştir:

- O putlar bir şey yaratamazlar. İlâh niteliği verilecek olanın ise yaratıcı olması gerekir. Nitekim Allah her şeyi yaratandır (Zümer/62, Mümin/62).

- O putlar kendileri yaratılmış oldukları için başkasına muhtaç durumdadırlar. İlâh niteliği verilecek olanın ise hiçbir şeye muhtaç olmaması gerekir. Nitekim Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, çok zengindir (Tegabün/6).

- O putların kendilerine fayda veya zarar verecek güçleri yoktur. Dolayısıyla başkalarına ne fayda ne de zarar verebilirler (A’râf/197). Allah ise her şeye güç yetirendir (Mülk/1).

- O putların ne hayat vermeye, ne öldürmeye ve ne de öldürdükten sonra diriltmeye güçleri yeter. O hâlde bunlara "ilâh" denemez. Allah ise yaratır, rızklandırır, öldürür ve sonra tekrar diriltir (Rum/40).

Sözde ilâhların nitelikleri ayette çoğul ifadelerle anlatılmış ve böylece
melek, elçi, cinn, veliyler, Ay, Güneş, taş, ağaç ve hayvanlardan edinilmiş putların hepsi ayetin kapsamı içine alınmıştır.

İnsanoğlunun sahte ilâhlar edinme temayülü sebebiyle Rabbimiz bu konuda insanları sık sık uyarmıştır:

81Ve onlar, kendileri için bir güç, şan, şeref olsun diye Allah'ın astlarından ilâhlar edindiler. [Meryem/81]

20-25O sırada o kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: "Ey toplumum! Uyun elçilere! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar "kılavuzlanan doğru yol"u bulmuşlardır. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yoktan yaratana? Siz de sadece O'na döndürüleceksiniz. Ben, hiç O'nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden], Kendisinden bana bir zarar dileyecek olsa, ilâhların yardımı, torpili benden yana hiçbir yarar sağlamaz ve o ilâhlar beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, ilâhlar edindiğim takdirde apaçık bir sapıklık içindeyim. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Haydi, kulak verin bana!" [Ya Sin/20–25]

74Bir de onlar, kendileri yardım olunmaları için Allah'ın astlarından ilâhlar/tanrılar edindiler. [Ya Sin/74]

4) Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kimseler, "Bu Kur'ân, o'nun/Muhammed'in uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir" dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.
5) Ve "O Kur'ân, yazılı duruma getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah-akşam/sürekli kendisine okunmaktadır" dediler.
6) De ki: "Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir."
4–6. Ayetler:

Bu ayet gurubunda, Kur’an karşısında âciz kalan ve mevcut düzenlerinin bozulmasından korkan inatçı kâfirlerin olur olmaz isnatlarda bulunarak Furkan [Kur’an] hakkında yaptıkları sataşmaları ve onlara verilen cevap aktarılmaktadır. Dikkat edilirse, müşrikler Kur’an’ın peygamberimizin kendi düzmesi olmadığını bilmektedirler ama Kur’an’ın Allah tarafından vahyedildiği gerçeğine inanmak yerine, birileri tarafından ona öğretildiğini iddia etmektedirler. Bu isnat başka ayetlerde de yer almıştır:

103Ve kesinlikle Biz biliyoruz ki, onlar "Sadece, o'na bir beşer öğretiyor" diyorlar. Peygamber'e öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Kur’ân ise apaçık bir Arapça'dır. [Nahl/103]

Klâsik kaynakların hepsinde, peygamberimize bu insafsız iftirayı atanların Nadr b. Hars b. Abdüddar ile arkadaşları olduğu, peygamberimize Kur’an öğreten kişilerin de Mekke’de ustalık yapan Bizans asıllı Cibra, Yesar ve Addas adındaki azat edilmiş köleler ile Habeşli büyücü Ubeyd b. Hadr adlı kişi olduğu belirtilmektedir. [Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an] Bu kaynaklarda verilen bilgilere göre Cibra adlı köle Amir b. Rabia tarafından; Yesar, Ala b. El Hadrami tarafından; Addas da Huveytip b. Abdüluzza tarafından azat edilmişlerdir.

Görüldüğü gibi, peygamberimize Kur’an öğrettiği ileri sürülen bu kişiler, sosyal yönden çok zayıf ve yeni Müslüman olmuş "gariban" kişilerdir. Bu kişilerin, edebiyat bir tarafa, doğru dürüst Arapça bildikleri bile tartışmalıdır. Zaten Rabbimiz de müşriklerin akıl ve mantıkla bağdaşmayan bu saçma iddialarını "zalimce" diye niteleyerek reddetmiştir.

Dördüncü ayette nakledilen "Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir" iddialarından Rasülüllah’a Mekke dışındaki Mekke’nin nimetlerine göz dikmiş kimseler, ülkeler ile işbirliği yaptığı ithamı da anlaşılmaktadır. Ki bu ithamlar, geçmişte Musa peygambere de yapılmıştı. A’râf/120-126’da görülebilir.

Müşriklerin iddiaları gerçekten saçmadır, çünkü her şeyden önce kâfirlerin elinde iddialarını kanıtlayacakları herhangi bir bilgi, belge, kanıt bulunmamaktadır. Eğer bu iddiaları kanıtlamaya yarayacak bir delil mevcut olsaydı, her türlü güç kuvvet ellerinde olan ve her türlü zorbalığı rahatça yapan bu kâfirler mutlaka bu delili ortaya çıkarırlar veya kendilerine karşı hiçbir hak iddia edemeyen bu garibanlara yaptıklarını itiraf ettirebilirlerdi. Diğer taraftan, söz konusu bu kişiler, azat edilmiş de olsalar, eski sahiplerinin baskılarına boyun eğerek kendilerine maddî açıdan herhangi bir çıkar sağlamayan peygamberi desteksiz bırakabilirlerdi. Ayrıca durum müşriklerin iddia ettiği gibi olsaydı, kendileri de Müslüman olan bu kişiler, neden yalancı, düzmeci bir insana inanıp onun söylediklerine uysunlar, niçin düzenbazlığını bildikleri bir kişiyi peygamber olarak kabul etsinlerdi? Bu iddialar doğru olsaydı, bu şahısların bundan bir çıkarı olması gerekmez miydi? Peygamberimizin yanından hiç ayrılmayan eşleri, evlâtları, evlâtlığı Zeyd, Ebubekir ve diğer yakınları peygamberin böyle bir ilişki içinde olduğunu fark etmezler miydi? Böyle bir şey sezseler ona inanır, onun için canlarını ve mallarını ortaya koyarlar mıydı?

Kısacası, Rabbimizin dediği gibi bu iftira "zalimce" idi. Zalim müşriklerin böyle insafsızca saldırıları birçok kez olmuş ve Rabbimiz her defasında bu iddiaları reddetmiştir:

8Ya da onlar, "Kur’ân'ı, Muhammed uydurdu" diyorlar. De ki: "Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah'tan olacak şeye güç yetiremezsiniz; beni Allah gibi cezalandıramazsınız. O, sizin neyin içine atıldığınızı daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." [Ahkaf/8]

24Ya da onlar, "Allah'a karşı yalan uydurdu" mu diyorlar? İşte eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir. [Şûra/24]

93Ve Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde "Bana vahyolundu" diyenden ve "Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim" diyenden daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri ölümün şiddetleri içindeyken, görevli güçler de onlara ellerini uzatmış, "Canlarınızı çıkarın. Bugün, Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız" derlerken bir görsen! [En’âm/93]

Müşriklerin bu davranışlarına karşılık insaf sahibi olan "Ehl-i Kitap"tan aklı başında hiç kimse böyle bir iddiada bulunmamış, bu kimseler Kur’an karşısında hemen iman etmişlerdir:

107,108De ki: "Siz Kur’ân'a ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine bilgi verilenler; Kur’ân onlara okunduğunda onlar, boyun eğip teslimiyet göstererek çeneleri üstü kapanırlar. Ve "Rabbimiz her türlü kusurdan arınıktır. Rabbimizin vaadi kesinlikle gerçekleşecektir" derler."

109Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve Kur’ân, onların saygılarını, alçak gönüllüğünü artırır. [İsra/107–109]

51Ve andolsun Biz, Söz'ü [vahyi/Kur’ân'ı] öğüt alırlar diye birbiri ardınca yolladık.

52Sözden [vahiyden/Kur’ân'dan] önce kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler; onlar, Söz'e [vahye/Kur’ân'a] de inanırlar. [Kasas/51, 52]

10De ki: "Hiç düşündünüz mü? Eğer Kur’ân, Allah tarafından ise ve siz de onu bilerek reddetmişseniz, bununla birlikte İsrâîloğulları'ndan bir şâhit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız ... Şüphesiz ki, Allah şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar topluluğuna kılavuzluk etmez." [Ahkaf/10]

47Ve işte böylece Biz, sana Kitab'ı indirdik de kendilerine Kitap verdiklerimiz Kur’ân'a inanıyorlar. Ve ehli kitabın dışındakilerden/Araplardan da ona inananlar vardır. Ve Bizim âyetlerimizi ancak, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek örtbas eden kimseler bile bile reddeder. [Ankebut/47]

114Ve O, size Kur’ân'ı ayrıntılı/hak-bâtıl ayrılmış olarak indirdiği hâlde, Allah'tan başka bir hakem mi arayayım?" Ve kendilerine Kitap verdiğimiz şu kişiler, Kur’ân'ın şüphesiz Rabbinden hak ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen onların bu kitabın Allah tarafından indirildiğini bildikleri hususunda sakın şüphecilerden olma. [En’âm/114]

36Ve kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilen ile sevinirler. Karşıt grup oluşturanlardan, onların bir kısmını tanınmaz hâle getiren kişiler de vardır. De ki: "Ben, ancak Allah'a kulluk etmekle ve O'na ortak kabul etmemekle emrolundum. Ben yalnızca O'na davet ediyorum, dönüşüm de yalnız O'nadır." [Ra’d/36]

Konumuz olan ayette "Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir" denilmek suretiyle çok ince bir noktaya temas edilmiş ve Allah’ın her sırra vakıf olduğu vurgulanmıştır. Zira Kur’an, içerdiği gaybe ait bilgiler, indiği dönemde insanların gizli kararlarını ortaya döken yapısı, topluma yönelik en üst düzeydeki ahlâkî ilke ve yasaları, afak ve enfüse ait mucizevî bilgileri ile ancak ve ancak her şeyi bilen, her sırdan haberdar olan yüce bir kudret tarafından yazılmış olabilir. Bu yüce kudret Âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Kur’an’ı indiren Allah her sırra vakıftır, her şeyi bilir:

2,3Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, aralarında şu fısıltıyı gizlediler: "Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?"

4De ki: "Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, en iyi işiten, en iyi bilendir." [Enbiya/2–4]
7,8) Ve inkâr etmiş olanlar: "Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece O'nunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!" dediler. Bu şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar: "Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz" da dediler.
9) Senin için nasıl örnekler getirdiklerine bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler.
7–9. Ayetler:

Kur’an’a yönelik ithamları reddedilince müşrikler bu kez Allah elçisine karşı saldırıya geçmişlerdir. 7–9. ayetlerden oluşan yukarıdaki paragrafta inkârcıların bu ithamları konu edilmiştir. Kâfirlerin itirazları, peygamberin onlardan birisi, yani kendileri gibi yiyip içen, sokaklarda gezen biri olmasıdır. Beklentileri ise kendilerinin de görebileceği uyarıcı bir meleğin elçiyle beraber aralarına inmesi, ya da elçiye bir hazine verilmesi veya elçinin yiyip içeceği bir çiftliğinin olmasıdır. (Kâfirlerin bu beklentilerine cevap 20. ayette gelecektir.)

Kâfirlerin alay kokan bu talepleri Kur’an’da birkaç kez yer almıştır:

* Ve "Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, öğrenip öğreteceğimiz bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız" dediler. Sen de ki: "Rabbim noksanlıklardan arınıktır. Ben, beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!" [İsra/90–93]

Kâfirlerin bu taleplerinin benzeri daha evvel Firavun tarafından Musa peygambere de yapılmıştı:

* Ve Firavun, toplumunun içinde seslendi: "Ey toplumum! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise meramını anlatamayan kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem o'nun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar hâlinde melekler gelmeli değil miydi?" dedi. [Zühruf/51-53]

Demek oluyor ki, Musa peygamberin Firavun’u ile peygamberimizin karşıtları arasında bir fark yoktur.

Büyüklenmeleri sebebiyle iyi düşünemeyen ve gerçeği göremeyen gururlu kâfirler, Rabbimiz tarafından bu ayet grubunda "zalim", "sapmış" ve "hiçbir yola güç yetiremeyen" şeklindeki sıfatlarla nitelenmektedir. Bu niteliklerin hepsi de ağır bir kınanmayı ifade etmektedir.
50) Ve andolsun Biz, öğüt almaları için Furkân'ı, aralarında çeşit çeşit şekillerde anlattık, ama insanların çoğu sadece iyilikbilmezlikte dayattılar.
51) Şâyet dileseydik Biz elbette her kente bir uyarıcı gönderirdik.
52) Öyleyse kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere itaat etme ve Furkân ile onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap, uğraşı ver!
50–52. Ayetler:

Klâsik eserlerin çoğunda, 50. ayetteki "onu" zamirinin 48. ayetteki "su" sözcüğüne gönderilmesi sonucu, 50. ayette suyun çeviriminin kastedildiği yönünde açıklamalar yapılmıştır. Bize göre ise bu, uygun olmayan bir yaklaşımdır. 50-52. Ayetler teknik ve anlam bilgisi açısından dokuzuncu ayetin devamıdır. Zira gruptaki son ayet olan 52. ayetteki "ve onunla onlara karşı büyük bir cihat yap" ifadesinde yer alan "onunla" zamiri "Furkan"a gittiğine göre, 50. ayetteki "onu" zamiri de "Furkan"a raci olmalıdır. Dolayısıyla burada evrilip çevrilen Kur’an’dır. Yani, Kur’an’daki "afak" ve "enfüs"e dair ayetler [deliller], evrile çevrile, birçok değişik şekildeki örneklerle anlatılmakta, bazılarının görmezden geldiği öğütler bu örneklemelerle verilmektedir.

51. ayetten öğrendiğimize göre, her kente bir uyarıcı gönderilmemiştir. Bu, insanların birliğini ve toplumların düzenlerini sağlamaya yönelik bir uygulamadır. Eğer her kente bir elçi gönderilseydi, muhtemelen her kent kendi peygamberini takım tutar gibi tutacak ve diğer kentlere hasım olacaktı. Böyle bir durumda ise, düzen sağlamak için gönderilmiş olan elçiler, düzensizliğin sebebi hâline geleceklerdi. Hâlbuki istenen; insanların tefrikaya düşmeden birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıdır. İşte bu yüzden peygamberler her kente değil, toplumlara gönderilmiş ve toplumların bir peygambere uyması istenmiştir.

24Şüphesiz Biz, seni hak ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik/elçi yaptık. Her ümmetin de içinde bir uyarıcı kesinlikle gelip geçmiştir. 25Ve onlar seni yalanlıyorlarsa, hiç şüphesiz onlardan önceki kişiler de yalanlamışlardı; elçiler onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. 26Sonra Ben, kâfirleri; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kişileri tutup yakaladım. Şimdi Beni tanımamak/tanıtmamaya yeltenmek nasıl oldu? [Fatır/2 26]

CİHAD

"Cihad" yazımızda ayrıntılı olarak tahlil ettiğimiz " جهاد cihad" sözcüğünü kısaca "İslâm davası yolunda elden geleni yapmak, bu dava için tüm imkân ve kaynakları; bilgiyi, kalemi, medyayı, malı, mülkü seferber etmek" şeklinde tanımlamak mümkündür.

52. ayette Rabbimiz elçisine, Kur’an ile büyük bir cihad yapmasını emretmektedir. Yani elçi cihadında silâh olarak Kur’an’ı kullanacaktır. Diğer bir ifade ile söylenecek olursa, elçi, Kur’an’dan başka silâh kullanmayacaktır. Demek ki; küfrü, şirki, nifakı yıkmak için en etkin silâh Kur’an’ın içerdiği mesajlardır. Tarihe bakıldığında da aynen böyle olduğu görülmektedir.

52. ayetteki "kâfirlere itaat etme" ifadesi, kâfirlerin uzlaşma arayışları içinde olduklarını göstermekte ve aynı zamanda da elçiye kesinlikle böyle bir uzlaşma yapmamasını emretmektedir. Rabbimizin kâfirlerle uzlaşmayı yasaklaması başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

9-16Onlar arzu ettiler ki, sen onlara yağ çekesin, onlar da hemen sana yağ çeksinler. Çok yemin eden, aşağılık, alaycı, gammaz; arkadan çekiştiren, arabozucu, kovuculuk için gezip duran, mal ve oğulları var diye hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış, kaba/obur, sonra da kötülükle damgalı şu asalakların hiçbirine itaat etme. Âhireti yalanlayan o kişi, âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman: "Daha öncekilerin masalları" dedi. Yakında Biz onun burnunu sürteceğiz [Kalem/9–16]

1De ki: "Ey kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini kabul etmeyen kişiler! 2Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ben sizin yaptığınız kulluğu yapmam. 3Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/siz de benim yaptığım kulluğu yapmazsınız. 4Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ben asla sizin yapmış olduğunuz kulluğu yapıcı değilim. 5Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/siz de benim yapmakta olduğum kulluğu yapıcı değilsiniz. 6Sizin dininiz/inanç ve yaşam ilkeleriniz sadece sizin için, benim dinim/inanç ve yaşam ilkelerim de sadece benim içindir." [Kâfirun/1–6]

10) Öyle cömerttir ki O, dilerse sana hazineden, onların dediği bahçeden daha hayırlısını; altından ırmaklar akan cennetleri verir, senin için saraylar da yapar.
Bu ayet de suiistimal edilmiş ayetlerden birisi olup rivayetlerde bu ayetin, diğer ayetlerin aksine, elinde cennet saraylarının anahtarları bulunan cennetlerin bekçisi Rıdvan tarafından indirildiği, peygamberimizin ise bunları reddedip fakirliği ve kul-elçiliği tercih ettiği anlatılmaktadır. Oysa bu ayette Rabbimiz, kudretini ve sonsuz cömertliğini ifade edip dilerse onların saydıkları sözde değerlerden daha hayırlısını elçisine vereceğini bildirmektedir.
11) Aslında onlar kıyâmeti yalanladılar. Biz ise kıyâmeti yalanlayanlara çılgın alevi hazırladık.
12) O çılgın alev onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler.
13) Ve bağlanmış kimseler olarak cehennemden dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.
14) -Bugün bir ölüm değil birçok ölüm isteyin!-
15,16) De ki: "Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa Allah'ın koruması altına girmiş kişilere söz verilen sonsuzluk cenneti mi?" Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. -Bu, Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı bir vaattir.-
17) Ve o gün Rabbin, onları ve onların Allah'ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, "Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?" der.
18) O sahte ilâhlar dediler ki: "Tüm noksanlıklardan arındırırız Seni. Senin astlarından yardım eden, yol gösteren ve koruyan yakınlar edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Öğüt'ü/Kitab'ı terk ettiler ve değişime/yıkıma uğramaya giden bir topluluk oldular."
19) İşte taptıklarınız sizi söylediklerinizde yalanladılar. Artık geri çevirmeye ve bir yardıma güç yetiremezsiniz. Ve sizden kim şirk koşarak yanlış; kendi zararına iş yaparsa, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız.
11–19. Ayetler:

Bu ayet gurubunda kâfirlerin içlerinde tutup da açıkça söyleyemedikleri asıl maksat ve sırları Rabbimiz tarafından açığa vurulmaktadır. Kıyamet gününe inanmadıkları deşifre edilerek onları bekleyen akıbet ve olacaklar anlatılmaktadır.

Birçok ayette belirtildiği gibi, kâfirler demektedirler ki: "Yeryüzündeki bu hayattan başka bir hayat yoktur. Yaptıklarımızdan dolayı hesaba da çekilmeyeceğiz. Ölüm, her şeyin sonu demektir. Bu sebeple; Allah’a ibadet etmişsin, kâfir, müşrik olmuşsun, hiç fark etmez. Elde fırsat varken bu fırsat değerlendirilmeli, dünyadaki her türlü zevkin tadına varılmalıdır."

Bu durumda, onların Kur’an ve elçi hakkında ileri sürdükleri saçmalıklar aslında birer bahanedir. İçlerinde sakladıklarını zannettikleri esas düşünceleri kıyameti inkâr etmek ve onu yalan saymaktır. 11. ayet onların bu saçma kabullerine karşı Rabbimizin tepkisini bildirmektedir.

Kâfirlerin sırları deşifre edilip akıbetleri bildirildikten sonra, 12 ve 13. ayetlerde uyarı amaçlı olarak mahşerden ve cehennemden bazı sahneler canlandırılmıştır. Bu sahnelerde müşriklerin helâki çağırmaları, onların "Yetiş ey ölüm, yetiş!" diye bağrışacaklarını düşündürmektedir. Nitekim toplumda dayanılmaz acı ve sancı içinde kıvranan kişilerin de "Allah’ım, canımı al da kurtar!" tarzında yakarışına çokça rastlanmaktadır.

Bu sahnelerle henüz yüz yüze gelmemiş olanlara sanki "Bir kere değil, bin kere ölüm isteseniz de kurtuluşunuz yok! Gelin, aklınızı başınıza alın!" şeklinde bir uyarının yapıldığı 14. ayetten sonra 15, 16. ayetlerde takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cennetinin karşılık ve gidilecek yer olarak daha iyi olduğu, bu vaadin yerine getirilmesini Allah’ın üstlendiği vurgusuyla bildirilmektedir.

17–19. ayetlerde ise kâfirlerin dünyada iken ilâh edindikleri şeylerle yüzleştirildiklerini anlatan bir mahşer sahnesi yer almaktadır.

17. ayetteki "onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyler" ifadesi ile kastedilenler "cansız putlar" değil, çeşitli müşrik toplumların tanrılaştırdıkları melekler, peygamberler, veliyler, şehitler ve dindar kişilerdir.

Bu yüzleşme sahneleri Kur’an’da birçok kez yer almıştır:

40Ve o gün Allah, onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: "Şunlar mı size tapıyorlardı?" diyecektir.

41Onlar: "Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim koruyucu, yol gösterici yakınımz Sensin. Tam tersi onlar gizli güçlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı" dediler.

42Artık bu gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz, ortak koşma inancına batmış o kişilere: "Tadın bakalım o kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını!" deriz. [Sebe/40–42]

116-118Ve hani Allah demişti ki: "Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?" Îsâ: "Sen arınıksın, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen, bunu kesinlikle bilmiştin. Sen, benim içimde/özümde olanı bilirsin, ben ise Senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz Sen; görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin! Ben, onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben, içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen, beni vefat ettirdin; geçmişte yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı bir bir hatırlattırdın/beni öldürdün, Sen, onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar, senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisisin" dedi. [Maide/116, 118]

5Ve Allah'ın astlarından kıyâmet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Üstelik tapılan kimseler, o kimselerin yalvarışlarından habersizler de.

6İnsanlar bir araya toplandığı zaman da taptıkları kimseler kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını kabul etmeyenler idiler. [Ahkaf/5, 6]

18. ayette geçen " الذّكرzikr" sözcüğü ile Kur’an ve ondan evvelki tüm vahiyler kastedilmiştir. Zira öğüde kulak vermeyen kişi sadece son peygamber zamanında olmamış, ilk peygamberden bu yana her peygamber döneminde de var olmuştur.

Yine 12 ve 13. ayette geçen " ثبورsübur" sözcüğü "helâk olmak, perişan olmak" [Lisanü’l-Arab; c.1, s.655] demek olup bir başka ayette daha geçmektedir:

102Mûsâ dedi ki: "Sen kesinlikle bildin ki, âyetleri, birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ve ben de senin yıkıma uğramışlığına kesinlikle inanıyorum." [İsra/102]
20) Biz, senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için saflaştırmak için sıkıntı malzemesi yaptık. -Sabrediyor musunuz!- Ve senin Rabbin çok iyi görendir.
Hatırlanacağı üzere, 7. ayette müşrikler Allah’ın elçisinin kendi içlerinden birisi olmasını kabullenmemişler ve onunla birlikte bir melek gelmesini istemişlerdi. Konumuz olan bu ayet onlara verilen cevap mahiyetindedir. Kur’an’a bakıldığında, Nuh peygamberden bu yana müşriklerin hep aynı bahaneleri ileri sürdükleri görülmektedir. Halbuki Yüce Allah, geçmişte de elçilerini elçinin gönderildiği toplumun içinden ve yiyen, içen, çarşıda pazarda yürüyen kişilerden seçmiştir.

75Meryem'in oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara âyetleri nasıl açığa koyuyoruz. Sonra yine bak, onlar nasıl döndürülüyorlar! [Maide/75]

109Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin kendi halkından, kendilerine vahyettiğimiz birtakım olgun kişileri elçi olarak gönderdik. Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip dolaşmadılar mı? Ki kendilerinden önce gelip geçenlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar! Elbette âhiret yurdu Allah'ın koruması altına giren kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? [Yusuf/109]

8Ve Biz o elçileri yemek yemez birer ceset yapmadık. Onlar sürekli kalıcılar/ölümsüz de değillerdi. [Enbiya/8]

Ayette geçen "fitne" sözcüğü "ateşe atmak, belli aşamalardan, sıkıntılardan geçirmek suretiyle eğitmek, olgunlaştırmak, arı duru hâle getirmek" demektir. Sözcüğün bu ayetteki kullanılışı için "insanların zor görevlerle, zorluklarla, birbirleriyle olan ilişkilerindeki sorumluluk ve duyarlılıkla denenmesi, deneyim kazanıp olgunlaşmasının sağlanması veya sınanması" şeklinde bir açıklama getirmek mümkündür. Çünkü sözcük ayette "Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık" ifadesi içinde geçmektedir. Bu ifadeden Allah’ın elçileri toplumlara, toplumları elçilere, insanları birbirlerine deneme aracı yaptığı anlaşılmaktadır. Yani insanlar, aralarındaki babalık-evlâtlık, idarecilik-tebaalık, güçlülük-zayıflık, zenginlik-yoksulluk, hastalık-sağlık, bilgi-bilgisizlik gibi ilişkiler dolayısıyla birbirleriyle sınanmaktadırlar.

155,156Ve de kesinlikle Biz, korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiklik ile sizi zayıf düşüreceğiz/imtihan edeceğiz. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, "Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz" diyen şu sabredenlere de müjdele!

157İşte onlar; Rablerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, kılavuzlandıkları doğru yolu bulanların da ta kendisidir. [Bakara/155-157]

-Sabrediyor musunuz!-

Daha önce Müddessir ve Asr surelerinin tahlilinde ayrıntılı açıklamalar yaptığımız "sabr", "aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle yapılan mücadele" demektir. Bu ahlakî tutum, Rabbimizin bizden istediği ödevlerin ilk sıralarında yer alır. "Sabr" sözcüğü ile katlanmayı değil, göğüs germeyi kasteden Rabbimiz, her fitnenin, belâlanmanın ardından bu zor durumlarla mücadeleyi icap ettiren "sabr"a yönelik mesajlar vermiştir:

108Allah dedi ki: "Sinin oraya! Bana konuşmayın da. 109Şüphesiz Benim kullarımdan bir grup: "Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, Sen merhametlilerin en iyisisin" diyorlardı. 110İşte siz onları alaya aldınız; sonunda da onlar, size Benim anılmamı, öğüdümü unutturdu/terk ettirdi. Ve siz onlara gülüyordunuz. 111Şüphesiz ki bugün Ben, sabretmelerine karşılık, onları ödüllendirdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir." [Müminun/108- 111]

Ayetin sonundaki "
Ve senin Rabbin çok iyi görendir" ifadesi, yapılan sınamanın sonuçlarının kesinlikle değerlendirilmekte olduğunu, hiçbir şeyin zayi olmayacağını anlatmaktadır.
21) Bize kavuşmayı ummayanlar da, "Bizim üzerimize melekler/doğal güçler indirilmeliydi" ya da "Rabbimizi görmeli değil miydik?" dediler. Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak sûretiyle azgınlaştıkça azgınlaştılar.
Ayette "Bize kavuşmayı ummayanlar" olarak nitelendirilenler, öldükten sonra dirilip hesap vereceklerine inanmayanlardır. Onlar inanmak için kendilerine meleklerin inmesini veya putlarını gördükleri gibi Allah’ı da somut bir varlık şeklinde görmeyi istemektedirler. Yani açıkça "Madem Allah bize mesaj vermek istiyor, niye bir elçi ile yolluyor ki? Elçiye yaptığı gibi bize de bir melek yollasın ve bizimle direkt olarak muhatap olsun. Ya da Kendisini bize göstersin" demek istemektedirler.

Müşriklerin Allah’ı eleştiren, Allah’a karşı koyan, hatta Allah’a meydan okuyan bu tavırları Kur’an’da birçok kez sergilenmiştir:

124Ve onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah'ın elçilerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla inanmayacağız" dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, çevirdikleri hilelerinden dolayı Allah katında bir aşağılık ve çetin bir azap dokunacaktır. [En’am/124]

7–9. ayetleri tahlil ederken verdiğimiz İsra/90–92 ve aşağıdaki ayet aynı tavrı İsrailoğullarının da sergilediğini göstermektedir:

55Hani bir zamanlar da siz, "Ey Mûsâ! Biz, Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız" demiştiniz de bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti. [Bakara/55]

Ancak Rabbimiz, Firavun bozuntularının bu istekleri yerine getirilse bile tavırlarının değişmeyeceğini bildirmiştir:

111Ve eğer Biz, şüphesiz onlara birtakım güçler indirseydik, onlara ölüler söz söyleseydi ve her şeyi karşılarına toplasaydık, –Allah'ın dilemesi dışında– yine inanmayacaklardı. Velâkin onların çoğu cahillik ediyorlar. [En’âm/111]

Ayetteki "
Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler [azgınlaştıkça azgınlaştılar]"ifadesi, bu inkârcıların kendilerinin büyüklüğüne inandıklarını ve daha büyük bir güç tanımadıklarını göstermektedir. Bu yüzden de hak hukuk tanımamakta, kimseden korkmamakta, azıttıkça azıtmaktadırlar.
22) Melekleri görecekleri gün; işte o gün, günahkârlara hiçbir müjde; sevinçli haber yoktur. Ve o kavuşmayı ummayanlar "Yasak edilmiştir, yasak!" derler.
Bu ayette Rabbimizin rahmeti gereği yaptığı uyarı şu şekilde takdir edilebilir: "Siz ölüm anında veya kıyamet günü melekleri [Allah’ın güçlerini] gördüğünüz zaman, iş işten geçmiş olacak. O zaman aklınızı başınıza almanız size bir yarar sağlamayacak. O gün size hiçbir hayırlı haber söz konusu olmayacak. Sadece işkencecilere ‘Yapmayın, yapmayın!’ diye yalvaracaksınız."

حجراً محجورا "HICRAN MAHCURAN"

"حجر hıcr" sözcüğü, "haram" anlamındadır. [Lisanü’l-Arab; c.2, s.331. hcr mad.] Bu sözcüğün "hacr" olarak okunan şekli Türkçeye bir hukuk terimi olarak girmiş ve "hacir [kısıtlılık], malında tasarrufun engellenmesi" anlamında Türkçeleşmiş bir sözcüktür.

Bizim "Yasak edilmiştir, yasak!" diye çevirdiğimiz "hıcran mahcuran" ifadesi ise bir bedevî tabiri olup bedevîlerin korktukları bir kişiyle karşılaştıklarında kullandıkları bir ifadedir. Bu tabirin anlamı "Bana zarar verme! Bana zarar vermek yasaklanmıştır!" demektir. [Razi; Mefatihu’l-Gayb] Anlaşılan o ki, müşrikler melekleri görecekleri o gün korkak bedevîler gibi yalvarıp duracaklardır. Meleklerin indirildiği günün kâfirler için korkulacak bir gün olduğu, başka ayetlerde farklı anlatımlarla dile getirilmiştir:

* Ve onlar, "Bu Peygamber'e bir melek indirilseydi ya!" dediler. Eğer Biz, bir melek indirmiş olsaydık, iş, kesinlikle bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. [En’âm/8]

* Ve Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde "Bana vahyolundu" diyenden ve "Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim" diyenden daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri ölümün şiddetleri içindeyken, görevli güçler de onlara ellerini uzatmış, "Canlarınızı çıkarın. Bugün, Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız" derlerken bir görsen! [En’âm/93]

* Ve onlar; "Ey kendisine Öğüt/Kur’ân indirilen kişi! Şüphesiz sen gizli güçlerce desteklenen/deli birisin. Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin" dediler. Biz o doğal güçleri, ancak hak ile indiririz. O vakit de onlar süre tanınanlardan olmazlar. [Hicr/6-8]

* Ve sen, görevli güçlerin, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde haksızlık eden biri değildir" diye onları geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken bir görseydin. [Enfal/50,51]


Meleklerin gelişinin geçmişte yaşanmış somut bir örneği de Hicr suresinin 51–64. ayetlerinde, Lut kavmi kıssasında anlatılmıştır.

Meleklerin indiği gün, müminler için hiç de korkulacak bir gün değildir:

* Şüphesiz, "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; "Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir." [Fussılet/30-32]
23) Ve Biz, Bize kavuşmayı ummayanların amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri durumuna getiriverdik.
Bu ayette çok önemli bir noktaya değinilmiş, iman etmeyenlerin yaptıkları işlerin toz gibi savrulup gideceği, yani amellerinin onları kurtarmayacağı açıklanmıştır. İnkârcıların bu durumu başka ayetlerde de bildirilmektedir:

* Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kişiler; onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. Yanında Allah'ı bulmuştur. Sonra da Allah ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah, hesabı çok çabuk görür. Yahut çok derin, engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; onu dalga üstüne dalga kaplamakta; üstünde de bulut vardır. Birbiri üstüne karanlıklar... Kime, elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu dahi göremez. Ve Allah, kime nûr vermemişse, artık o kimse için nûrdan herhangi bir şey yoktur. [Nur/39,40]

* İşte onlar, kendileri için, âhirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Yapıp ürettikleri de orada boşa gitmiştir. Yaptıkları şeyler de kaybolup gitmeye mahkûmdur. [Hud/16]

* Şüphesiz ki küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş ve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. [Âl-i Imran/91]

* Kâfirlerin; Rablerini bilerek reddeden/inanmayan kimselerin durumu, onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. [İbrahim/18]

* İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na ulaşmayı bilerek reddetmiş/inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/hiç bir değer vermeyiz. [Kehf/105]
24) Cennet ashâbı o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir.
Kâfirlerin durumlarının açıklanmasından sonra bu ayette müminlerin durumları açıklanmaktadır. Böyle bir mukayese aşağıda 66. ve 76. ayetlerde de karşımıza gelecektir.

Müminlerin durumlarını bildiren bu ayet aynı zamanda 15. ayette geçen "Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?" ifadesiyle Yüce Alah’ın elçisine sordurduğu sorunun cevabını teşkil etmektedir: "Cennet ashabı o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir."

Cennet ashabı ile cehennem ashabının durumlarının bir olmayacağı başka ayette de bildirilmiştir:

* Ateş'in ashâbı ve cennetin ashâbı eşit olmaz. Cennet ashâbı kurtulanların ta kendileridir. [Haşr/20]
25) Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler [ışın, radyasyon ve meteorlar] ardı arkasına indirilir.
26) İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân'a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] özgüdür. Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.
27,28,29) Ve o gün, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararına iş yapan o kimse ellerini ısırarak; "Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı iz bırakan bir önder edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Öğüt'ten/Kitap'tan o saptırdı. Ve şeytan, insan için bir rezil edenmiş!" der.
25–29. Ayetler:

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, kıyametin dehşet verici sahneleriyle karşılaşacak olan inançsızları, o gün hissedecekleri pişmanlığı sergilemek suretiyle uyarmaktadır.

Kur’an’da kıyamet, mahşer ve cehennem sahnelerine yönelik yüzlerce ayet mevcuttur.

210Onlar, sadece Allah'ın buluttan gölgeler içinde gelmesini, doğal güçlerin [ışın, radyasyon ve meteorların] gelmesini ve işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler, yalnızca Allah'a döndürülüyor. [Bakara/210]

12-16Ve andolsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan oluşturduk. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyon oluşturduk. Sonra o embriyoyu bir et parçası oluşturduk. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak oluşturduk. Sonunda o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka oluşumda yeniden kurduk. İşte, oluşturanların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından kesinlikle öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde diriltileceksiniz. [Müminun/12- 16]

27. ayette geçen "zalim kimse" ifadesinin başında belirlilik takısı olan "el" bulunduğundan, bu ifadenin belli bir kişiyi kastettiğini düşünmek mümkündür. Nitekim klâsik eserlerde ve ayetlerin nüzül sebebi kayıtlarında bu zalim kişinin Ukbe b. Ebu Muayt olduğu ve bu kişinin İslâm’a girmek arzusunda olan arkadaşı, izdaşı, dostu Umeyye b. Halef’in Müslüman olmasını engellediği yazmaktadır. [Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an] Her iki şahıs da Bedir savaşında ölmüştür.

Ancak ayetteki "el" edatına rağmen ifadenin "genel"i kastettiğini düşünmek de mümkündür. Çünkü genel mantık kurallarına göre "Bir hükmün bir vasfa dayandırılması, o vasfın o hükmün illeti olduğunu ihsas ettirdiği içindir." Burada da o zalim kişinin pişmanlıktan dolayı elini ısırması, kendi yapmış olduğu zulüm [şirk] sebebiyledir. Bu yüzden, illet genel olunca hüküm de genel olmalıdır. Ayrıca bu ayetin özel bir olay hakkında inmesi, kendisinden umumîliğin kastedilmesine, yani hem bu belli şahsın hem de onun dışında kalanların bu umumî hükmün içine girmesine engel değildir.

Ayetin mesajı bize göre de genel olup bununla herkesi zulümden alıkoymak amaçlanmıştır. Bu ise ancak ayetin genel manada olmasıyla sağlanır.

30) Elçi de: "Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim toplumum şu Kur'ân'ı mehcur/terk edilmiş bir şey edindiler" dedi.
Bu ayet, peygamberimizin kıyamet gününde tanık olarak dinleneceği duruşmada vereceği ifadeyi nakletmektedir.

Daha önce Mürselat suresinin tahlilinde değindiğimiz gibi, Yüce Allah’ın tüm elçileri; insan elçileri ve melek elçileri/vahyi mahşerde yapılacak duruşmada kendi toplumları için tanık tutulacak ve dinleneceklerdir:

* Tanıklık edecek elçiler, tanıklık için bekletildikleri "Ayırt etme günü" tanıklık vakti belirlendiği zaman, –"[Mürselat/11-13] Ve yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hak ile karar verilmiştir. Ve onlara haksızlık edilmez. [Zümer/69]

* Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? [Nisa/41]

* İndirilmiş âyetler ve vahiy, tanık olarak saf saf dikildikleri gün, Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o izin verilen, doğruyu söyler: "İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık." O gün, kişi iki gücünün/mal ve çevresinin ne takdim ettiğine bakar/yaptıklarıyla yüz yüze gelir ve kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişi: "Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım" der. [Nebe/38-40]

* Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin hesaba çektiği, gönderdiği vahiyler tanık olarak saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! Der ki: "Keşke ben bu âhiret hayatım için hazırlık yapmış olsaydım!" Artık o gün Allah'ın ettiği azabı kimse edemez ve O'nun vurduğu bağı kimse vuramaz. [Fecr/21-26]


Konumuz olan ayette "dedi" şeklinde geçmiş zaman kipinin kullanılması, te’kit ve tahakkukunun vukuuna binaendir, yani olayların mutlaka belirtildiği gibi gerçekleşeceğinden dolayıdır. Buna göre, kıyamet günü tanıklığa çağırıldığında peygamberimizin "Ey Rabbim, hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur [terk edilmiş bir şey] edindiler" diyerek Kur’an’ı terk edenlerden şikâyette bulunacağı anlaşılmaktadır. "Zikir"in terk edildiğine dair yapılacak olan bu tanıklık sadece peygamberimize özgü olmayıp 18. ayette bildirildiği gibi uydurma tanrılar tarafından da yapılacaktır.

Ayette geçen "mehcur" sözcüğü Arapçada birçok anlamda kullanılabilir bir sözcük olmasına rağmen, içinde bulunduğu pasaj itibariyle ayetteki anlamı şöyledir: "Kavmim Kur’an’ı dikkate değer görmedi. Kabul etmediği gibi, ardından da gitmedi. Onu eğlenme ve alay konusu haline getirdi."
31) Ve işte böyle, Biz her peygamber için günahkârlardan bir düşman kılmışızdır. Ve yol gösteren ve yardımcı olarak Rabbin yeter.
Surenin ilk ayetlerinde müşriklerin sataşmaları karşısında onları "sapmış" ve "hiçbir yola güç yetiremez" olarak niteleyen Rabbimiz, bu ayette elçisini o olaylara işaret ederek sanki şöyle teselli etmektedir: "Böyle, senin başına gelenler gibi, elçiye düşmanlık edilmesi sadece sana yapılan bir şey değildir. Bu davranış senden evvelki tüm elçilere de yapılmış, o elçiler de bunlara maruz kalmıştı. Onların da senin gibi düşmanları vardı. Sen sabırlı ol, Allah sana gerektiği gibi yol gösterecek ve yardım edecektir."

Bu ayetin bir benzeri de En’âm suresindedir:

* Böylece Biz, her peygamber için gizli-açık şeytanlarını düşman yaptık: Ki dünya malına aldanmaktan dolayı, âhirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan hoşnut olsun ve yapmakta olduklarını yapsınlar diye bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü gizlice telkinde bulunur/fısıldar. –Ve şâyet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları ve uydurdukları şeyleri bırak!– [En’âm/112–113]
32) Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler: "Kur'ân o'na bir defada topluca indirilmeli değil miydi?" de dediler. Biz, onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyle parça parça indirdik. Ve Biz, onu tane tane/birbirine karıştırmadan vahyettik.
33) Onların sana getirdikleri her bir sorunda Biz kesinlikle sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir.
32, 33. Ayetler:

Bu ayetler surenin 4–8. ayetlerinin devamı mahiyetinde olup kâfirlerin Kur’an hakkındaki bir başka şüphelerini ve onlara verilen cevabı içermektedir. Bu iki ayet grubu arasındaki bağlantıyı 32. ayetteki "ve" bağlacı sağlamakta ve paragraf şöyle oluşmaktadır:

4-8Ve inkâr etmiş olanlar; "Bu [Kur’an], onun [Muhammed’in] uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir" dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.

Ve "O [Kur’an], yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır" dediler.

De ki: "Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir."

Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]; "Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!" dediler. Bu zalimler; "Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz" da dediler.

32Ve "Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi" dediler. ...

32. ayette, Kur’an’ın bir kerede topluca inmemiş olmasını kendi inançsızlıklarına bahane olarak ileri süren kâfirlere gerekli cevap verilmiş ve bu cevap "Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir" şeklinde gerekçelendrilmiştir.

Rabbimizin bu cevabı üzerinde biraz düşünülürse, aşağıda sıralanmış olan mantıklı akıl yürütmeler yapılabilir:

-Eğer Kur’an peygamberimize bir defada topluca indirilmiş olsaydı, onun zaptı, yani yazımı ve ezberlenmesi çok zor olur, yanılmalar, yanlışlar meydana gelebilirdi.

-Elinde bir kitap bulunan insan, kitabın sürekli yanında bulunmasına güvenerek onu ezberlemek istemeyebilirdi. Rabbimiz ise peygamberimizin Kur’an’ı çok okumasını, iyice ezberlemesini ve yanılmaktan uzak olmasını istediği için Kur’an’ı bir defada değil, parça parça indirdi.

-Eğer Kur’an bir defada indirilmiş olsaydı, onun bütün hükümlerini öğrenmek ve benimsemek insanlara çok ağır gelirdi, insanlar Kur’an’ı hazmedemezlerdi. Ama Yüce Allah, onu parça parça, muayyen zamanlarda indirerek, koyduğu dinin emir ve yasaklarını yavaş yavaş indirmiş oldu ve insanlar da dinin gereklerini o nispette kolay yerine getirmiş oldular.

-Kur’an insanların sorularına, isteklerine cevap verecek şekilde ve meydana gelen hâdiselere göre iniyor, böylece insanlar daha fazla basiret sahibi oluyorlardı. Çünkü olaylarla ve zihinlerdeki sorularla eş zamanlı bir iniş, Kur’an’ın fesahatine gaybden haber verme işini de ekliyor, Kur’an’ın getirdiği her cevapta, her çözümde, gerçekleri yaşayarak öğrendikleri için insanların görüşleri, bilgileri, düşünceleri daha fazla artıyordu.

-Eğer Kur’an bir defada inmiş olsaydı, peygamberimiz indirilmiş Kur’an’ı göstererek kâfirlere işin başında bir defa meydan okuyacaktı. Hâlbuki Kur’an parça parça ve aralıklarla inince, peygamberimizin inançsızlara karşı meydan okumaları inen her parçada gerçekleşti. Böylelikle kâfirlerin Kur’an’ın bir parçasının benzerini bile yapamayacakları defalarca kanıtlandı. Böylece Kur’an’ın muhteşemliği hem peygamberimizin hem de kâfirlerin gönüllerine iyice yerleşmiş oldu.

ترتيلTERTİL

" ترتيلTertil" sözcüğü "Bir şeyin tertibinin güzelliği" demektir. Bu sözcük bedevînin dilinde "Bir şeyden birinin diğerine karışmaması, tarak dişi gibi birbirine karışmamış, karışmayan" anlamına gelir. Bu durum, muhkem, kuvvetli, sımsıkı olmanın zıddıdır. Meselâ dişlerin "tertil"i, "dişlerin seyrek bir şekilde düzene konulmuş, dizilmiş olması" demektir ve bu sözcük Arapçada "güzel dizilmiş dişler" manasında da kullanılır. [Lisanü’l-Arab; c.4, s. 61 "rtl" mad.]

Sosyal alanda ise "tertil"; "sözün, kelimelerinin birbiri ardınca, tek tek, yavaş yavaş, ağır ağır, tane tane dizilmesi" demektir. Buna göre Kur’an’ın tertili "Kur’an’ın indiği şekilde tertibinin korunması, bir necmin bir başka necme karıştırılmaması" anlamına gelmektedir.

Kur’an’ın nasıl indirildiği ve nasıl okunması gerektiği Kur’an’da şöyle açıklanmıştır:

106Ve Kur’ân'ı, Biz onu insanlara beklentilere göre öğrenip öğretesin diye parça parça ayırdık ve Biz onu indirdikçe indirdik! [İsra/106]

Demek ki Kur’an, konularına göre, necmlere göre, iniş sırasına göre bir tertip ve tasnif yapılmak suretiyle okunmalı ve okutulmalıdır.

32. ayette de Rabbimiz Kur’an’ı tertillediğini, yani her şeyi yerli yerinde, bir birine karıştırmadan, bir düzen içinde indirdiğini beyan etmektedir. Peygamberimize ilk gelen vahiylerde [Müzzemmil/4’te] de Kur’an’ın tertillenmesi, yani necmlerin gayet düzenli tutulması, birbirine karıştırılmaması emredilmiştir. Bütün bunlara rağmen maalesef elimizdeki mushaf tertilli değildir. Biz, samimiyetle ve dürüstçe birçok kez dile getirdiğimiz bu hususta, Kur’an’a gönül verenlerin Kur’an ile derin çalışmalar yapıp Kur’an’ı necm necm dizmeleri ve Kuran’ı bugünkü sure anlayışından öte, gerçek sureleriyle mushaflaştırmaları gerektiğine inanıyor ve bu gayreti onlardan bekliyoruz.

HAKKIN GELMESİ

Rabbimizin 33. ayetteki "Onların sana getirdikleri her bir meselede Biz mutlaka sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir" ifadesiyle müşriklerin görüşlerindeki bozukluk çok net bir şekilde ortaya konulmuştur. Rabbimiz bu sözlerinde zımnen: "Biz hakkı getiririz, hakk gelince de batıl kaybolur. Onlar ne zaman saçma sapan bir şey ortaya atsalar Biz onun üzerine gerçeği yollarız ve o saçmalığı ortadan kaldırırız" buyurmaktadır.

18Tam tersi Biz, hakkı bâtılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın bâtıl yok olup gitmiştir. Ve Allah'a yakıştırdığınız niteliklerden dolayı size yazıklar olsun! [Enbiya/18]

105Ve Biz Kur’ân'ı sadece hak ile indirdik, o da sadece hak ile indi. Ve Biz seni yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak elçi yaptık. [İsra/105]

EN GÜZEL TEFSİR

" تفسير Tefsir" sözcüğünün kökü " فسر fesr" sözcüğüdür. "Açıklamak, örtülü şeyi açmak" anlamına gelen "fesr" sözcüğü, ilk olarak tıp alanında, "doktorun suya bakması" anlamında kullanılmıştır. Nitekim bu kökün başka bir türevi olan " تفسرة tefsireh" sözcüğü de; "hastalığın tespiti için üzerinde araştırma yapılan sidik" demektir. [Lisanü’l-Arab; c:7, s:101 Fsr mad.]

Doktorlar bu "tefsireh"e bakarak hastalıkların sebeplerini bulup açıkladıkları için "fesr" sözcüğü de zamanla "açıklamak, örtülü şeyi açmak" anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bu sözcüğün tef`il babından mastarı olan "tefsir" sözcüğü de bu anlama paralel olarak "iyice araştırmak, çok açıklamak" anlamında kullanılmaktadır.

Demek oluyor ki "tefsir" sözcüğü; "anlaşılmamış, kapalı, müşkil, müphem bir sözü, bir konuyu, bir meseleyi anlaşılır hâle getirmek" demektir. İşte, Kur’an ayetleri de konuları, problemleri en güzel şekilde ortaya koyup açıkladığı için en güzel tefsirdir.
34) O yüzleri üstü cehenneme toplanacak olanlar; işte onlar, yerce en kötü, yolca da en sapık olanlardır.
Bu ayetle, Allah’ın zikrinden [Kur’an’dan] yüz çevirenlere ve O’nun elçisine karşı onlarca sudan bahaneyle karşı çıkanlara bir gönderme yapılmış ve son bir uyarı olarak onların ahiretteki hâlleri bildirilmiştir. Bu uyarının bir benzeri de İsra suresindedir:

* Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yolu bulmuş olandır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah'ın astlarından hiçbir yardımcı, koruyucu, yol gösterici yakın kimse bulamazsın. Ve Biz, onları kıyâmet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü toplayacağız. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki cehennem dindi, onlara ateşi arttırırız. İşte bu, onların, âyetlerimizi/alâmetlerimizi/göstergelerimizi örtbas etmiş olmaları ve "Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir oluşturuluşla kesinlikle diriltilmiş mi olacağız?" demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. [İsra/97,98]
35) Ve andolsun ki Mûsâ'ya Kitab'ı verdik, kardeşi Hârûn'u da o'nunla birlikte yardımcı, destekçi verdik.
36) Sonra da, "Haydi âyetlerimizi yalanlayan o topluma gidin!" dedik. Sonunda da âyetlerimizi yalanlayan o toplumu parçalayıp yok ettik.
35, 36. Ayetler:

Surenin bu bölümünde, eskiye ait birkaç kıssaya değinilerek tarihten ibret alınması istenmiş ve ilk olarak da Musa peygamberin kıssasından bahsedilmiştir. Zaman itibariyle Kur’an’ın muhataplarına en yakın olan Musa peygamberin kıssası, ayrıntılı olarak A’râf suresinde yer almış, A’râf’ta yer almayan bazı olaylar da Kasas suresinde bildirilmiştir.
37) Biz Nûh toplumunu da elçileri yalanladıklarında suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir alâmet/gösterge yaptık. Ve Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için çok acı veren bir azabı hazırladık.
38) Âd'ı, Semûd'u, Ress ashâbını ve bunlar arasında daha birçok kuşakları da.
39) Ve Biz onların hepsine örnekler verdik ve hepsini kırdık geçirdik.
40) Ve andolsun bunlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Tam tersi, bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar.
37–40. Ayetler:

Burada kısaca sözü edilen kavimler, aslında Arapların hikâyelerini çok iyi bildikleri ve dilden dile naklettikleri, hatta güneye ve kuzeye doğru yolculuk yaptıklarında da kalıntılarını gördükleri kavimlerdir. Bundan evvelki surelerde hikâyeleri daha ayrıntılı anlatılmış olan kavimler, burada kısaca ismen hatırlatılmakta ve böylece inkârcılar dolaylı olarak bir kez daha uyarılmaktadır.

Eski kavimlerin kalıntılarının Araplar tarafından görüldüğü, aşağıdaki ayetlerde de yer almaktadır:

133Şüphesiz Lût da gönderilen elçilerdendir.

134-136Hani Biz, o'nu ve geride kalıp batanlar içinde kalan bahtsız kadın hariç ehlinin tamamını kurtarmıştık. Sonra diğerlerini değişime/yıkıma uğratmıştık.

137,138Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onların üzerine uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ akletmiyor musunuz? [Saffat/133–138]

78,79Eyke ashâbı da kesinlikle şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerdi de Biz kendilerinden intikam aldık/yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti yerine getirdik. İkisi de; Eyke ve Lût toplumu açık bir yol üzerindedir. [Hicr/79]

41,42) Seni gördükleri zaman da, "Bu mu Allah'ın elçi olarak gönderdiği? Şâyet tanrılarımıza inanmakta direnmeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı" diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar, yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler!
Bu ayetlerde açıklanan müşriklerin alaycı tavırları, Kur’an’da başka ayetlerde de konu edilmiştir:

* Ve şu kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kişiler, seni gördükleri zaman, sadece, seni alaya alıyorlar; "İlâhlarınızı anıp duran bu mudur?" Hâlbuki onlar Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] anılmasını, öğüdünü, Kitabı, Kur’ân'ı bilerek reddedenlerin ta kendileridir. [Enbiya/36]

* Andolsun ki senden önceki elçilerle de alay edildi. Ve Ben, kâfirlere; Benim ilâhlığımı ve rabliğimi bilerek reddeden /inanmayan kişilere süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim, haydin bakalım Benim azabım nasılmış! [Ra’d/32]

Ayrıca, En’âm/10, Hicr/10, 11, Enbiya/41 ve Zühruf/6–8. ayetlerde de değinilen bu konu, Hümeze suresinde daha geniş olarak alaycıların akıbetleri ile birlikte yer almıştır.

Kâfirlerin kendi dinlerinde gösterdikleri sebat ise Sad suresindeki şu ifadeleriyle açıklanmıştı:

* "Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; ‘Bu bir sihirbazdır, büyük bir yalancıdır. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!’ dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): ‘İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan onun üzerine mi indirildi?’" [Sad/6-8]
43) Kötü duygularını, tutkularını kendine tanrı edinen kişiyi gördün mü/hiç düşündün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?
44) Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten vahye kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar/aşağıdırlar.
43, 44. Ayetler:

Bu ayetlerde, inkarcıların geçici çıkarları için ebedî hayatlarını mahvettikleri ve kendilerini felâkete sürükledikleri bildirilmektedir. Ayrıca inkârcıların, kendilerine verilmiş olan akıl nimetini kullanmayarak hayvanlardan beter bir durumda olduklarına dikkat çekilmektedir. Çünkü hayvanların sadece doğal ihtiyaçlarını gidermek üzere içgüdüleriyle hareket eden ama kendilerinin yarar ve zararlarını da bilebilen yaratıklar olmalarına karşılık, zihinsel ve fiziksel birçok yetenekle donatılmış olan insanın kendi yarar ve zararını bilememesi, bu tip insanların dört ayaklı hayvanlardan daha aşağı bir durumda olduklarını göstermektedir. Rabbimiz, kendi yarar ve zararını ayırt edemeyenler hakkındaki bu nitelemesini daha evvel A’râf suresinde de yapmıştı:

179Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu cehennem için türetip ürettik; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir. [A’râf/179]

İnkârcıların hayvanlarla mukayesesini biraz daha derinleştirmek mümkündür:

-Körü körüne tutkularının ardından giden inkârcıların durumu, sürücüleri tarafından otlağa mı yoksa mezbahaya mı götürüldüklerini bilmeyen hayvanların durumuna benzemektedir. Çünkü böyle insanlar da nereye sürüklendiklerini, felâkete mi yoksa kurtuluşa mı gittiklerini bilmemektedirler. Aradaki fark ise, hayvanların akıllarının olmaması ve götürüldükleri yer konusunda sorumluluklarının bulunmamasıdır. İşte, akıl nimetiyle donatılmış olan insanların hayvanlar gibi davranması, onların durumlarını hayvanlarınkinden çok daha kötü yapmaktadır.

-Hayvanlar; kendilerine iyi davranan ile kötü davrananı ayırt ederler; kendilerine faydalı olanı arayıp zarar verenden kaçarlar; kendilerine yem vereni, bakıp gözeteni tanırlar ve ona itaat ederler. İnkârcılar ise; kendilerine yapılmış olan lütuflar ile kendilerinin düşmanı olan şeytanın kötülüğünü birbirinden ayırt etmezler; faydaların en büyüğü olan sevabı talep edip zararların en büyüğü olan ahiret azabından kaçınmazlar; kendilerini bu dünyada yaşatan, gözeten ve kendi iyilikleri için uyaran Allah’a şükür ve itaat etmezler.

-Hayvanlar bilgisiz oldukları için bilinçli davranışlarda bulunamazlar. Ama bilgili olan insanların bilinçsiz davranışları, onların hayvanlardan sapık olduğunu gösterir.

-Hayvanların ilim sahibi olmamalarının kimseye zararı yoktur. Ama insanların cehaleti büyük bir zarar kaynağıdır. Çünkü cahil müşrikler, Allah’ın yolunu eğri göstermek gayreti içine girerler ve diğer insanları Allah’ın yolundan saptırırlar.

-Hayvanların yaratılışlarındaki özellikleri gereği, onlardan bir konuyu araştırıp da o konu hakkında bilgi sahibi olmaları beklenemez. Ama insanların her türlü araştırmayı yapıp bilmedikleri konuları öğrenme imkanları vardır. İşte inkârcılar, araştırma yapmak bir tarafa, kendilerine tepside sunulan hazır bilgileri reddettikleri için hayvanlardan daha aşağı seviyededirler.

-Hayvanlar, ilimsizliklerinden dolayı cezalandırılmazlar. Ama inkârcılar, bu sebeple cezalandırılacaklardır.

İnkârcıların hayvanlar gibi davranmaları hâlinde karşılaşacakları sonucun korkunç olacağı bellidir. Buradaki amaç inkârcıların uyarılmasını bıraktırmak değil, kâfirleri kınamak suretiyle onları bir kez daha uyarmaktır.

Peygamberimize yönelik olan "
Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?" ifadesi, onun müşrikleri tevhide yöneltebilmek için ne kadar çok gayret ettiğinin kanıtı ve aynı zamanda Rabbimizin onu teselli edişidir. Bu tarz teselliler birçok kez yapılmıştır:

7Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler; onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve düzeltmeye yönelik işleri yapmış kişiler; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ödül vardır. 8Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. Onun için canın onlara karşı hasretlerle/üzüntülerle sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. [Fatır/7, 8]

45,46) Rabbinin o gölgeyi nasıl uzatmış olduğuna bakmadın mı? Dileseydi onu elbet hareketsiz de yapardı. Sonra Biz güneşi, ona delil yaptık. Sonra da onu kolay bir çekişle Kendimize doğru çektik.
47) Ve O, sizin için geceyi elbise, uykuyu da rahatlık yapandır. Ve O, gündüzü yayılış yapandır.
45–47. Ayetler:

Bir önceki paragrafta, kâfirlerin kendilerine verilmiş olan akıl nimetine rağmen düşüncesiz ve sorumsuz bir davranış örneği olarak şirkte direndiklerini ve bu sebeple de hayvanlardan daha seviyesiz olduklarını vurgulayan Yüce Allah, bu ayet grubunda Kendisini tanıtmak için evrene koymuş olduğu yasalardan Güneş ile bağlantılı olan "gölge"ye dikkat çekmektedir.

Arabistan gibi kurak ve çöllerle kaplı bir bölgede yaşayan insanlar için, Allah’ın evrene koyduğu yasaların tanıtımında "gölge"nin kullanılması, o bölge halkının gölgenin kıymetini dünyada en iyi kavrayacak insanlar olmaları bakımından bir incelik arz etmektedir.

Onlara zımnen denmektedir ki: "Uzayıp kısalan gölgenin delili Güneş’tir. Eğer yeryüzünde gölgenin uzayıp kısalmasıyla gözlemlenen değişiklikler olmasaydı, yani Güneş ışınları kesintisiz olarak gelseydi ya da doğrudan gelmese de yeryüzü hep gölgede kalsaydı, şu anda yaşanmakta olan hayat imkânsızlaşırdı. İşte, gölgenin uzayıp kısalması, yeryüzündeki yaşamın mümkün olabilmesi için gerekli olan düzenin sağlandığının kanıtıdır. Bu düzen ise tesadüf değil, Hakîm [hikmetler sahibi] ve Kadîr Yaratıcı’nın eseridir. O hâlde sizler, gölgenin günlük hayatınızdaki yararlarına dikkat edip düşünmeli, araştırmalı ve bu muhteşem sistemi kuran gücü tanımalısınız."
48,49) Ve O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Ve Biz ölü bir beldeye can verelim, oluşturduğumuz nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik.
Bu ayetlerde rüzgâr, bulut ve yağmurun Rabbimizin yeryüzünde kurduğu düzendeki rolü dile getirilmekte ve suyun da hayatımız üzerindeki iki önemli fonksiyonuna değinilmektedir: Can bulmak ve temizlik... Dünya üzerindeki tüm canlıların [insanların, hayvanların ve bitkilerin] hayatî ihtiyacı olan su konusunda Rabbimiz özellikle çok durmuş ve birçok ayet göndermiştir:

24Yine O'nun âyetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir toplum için nice alâmetler/göstergeler vardır. [Rum/24]

50Öyleyse Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, kesinlikle ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. [Rum/50]

57Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar/yayıcılar olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. 58Ve güzel beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle/bilgisiyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen bir toplum için âyetleri böyle türlü türlü, tekrar tekrar açıklarız. [A’râf/57, 58]

164Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,

insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemide,

Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,

yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,

rüzgârları evirip çevirmesinde,

gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için elbette alâmetler/göstergeler vardır. [Bakara/164]

Ve Neml/63, Fatır/9, Casiye/5, Şûra/28.

Bu konu, Kâf/9’da da geçmiş idi. Yağmurun ölü beldeyi diriltme konusu bilim ve teknik kitaplarında ayrıntılı olarak yer almaktadır.
53) Ve O, iki denizi salıverendir; şu su, tatlı ve susuzluğu giderici, şu da tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir engel ve yasak koyandır.
54) Ve O, sudan, bir beşer oluşturup sonra ona bir soy ve evlilik sebebiyle akrabalık oluşturandır. Ve senin Rabbin her şeye güç yetirendir.
53, 54 Ayetler:

Bu ayetlerde yine Rabbimizin doğadaki yasalarından birine dikkat çekilmektedir. Buna göre, acı ve tatlı sular aralarına konan bir engel ile birbirine karışmamaktadır. Rabbimiz bu yasasını başka ayetler ile de bildirmiştir:

61Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da yeryüzünü barınak yapan, aralarında nehirler oluşturan, onun için sabit dağlar koyan ve iki deniz arasına engel koyan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Tam tersi onların çoğu bilmiyorlar. [Neml/61]

19İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. 20Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.

21Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz? [Rahman/19–21]

Bu yasa; denizlerdeki, göllerdeki, bataklıklardaki suların o su kütlesinde bulunan minerallerden arınarak buharlaşmasını, buharlaşan suyun ise yeryüzüne tatlı su olarak içmeye ve tarıma elverişli özellikte düşmesini ve yeraltı sularının oluşmasını sağlamakta, ayrıca da okyanusların içinde var olan değişik akıntıları izah etmektedir.

Bu konu da bilim ve teknik kitaplarında ayrıntılı olarak yer almaktadır.

New York Bilimler Akademisi Rektörü ve Amerika Birleşik Devletleri Bilimsel Araştırmalar Kurulu eski üyelerinden A. Cressy Morrissonn şöyle demektedir:

"Ay bize 240.000 mil uzaklıktadır. Günde iki kere gerçekleşen med olayı bize ayın varlığını gayet latif bir şekilde hatırlatır. Ayın çekim gücü sonucu okyanuslarda meydana gelen kabarma bazı yerlerde yaklaşık olarak 18 m'ye kadar çıkar. Hatta ay çekimi sonucu, yer kabuğu bile günde iki kere dışa doğru birkaç santim kayar. Bütün bunlar bir dereceye kadar bize düzenli görülür. Ve biz, bütün okyanusun düzeyini birkaç metre kabartan ve son derece sert görünen yer kabuğunu birkaç santim dışa doğru kaydıran korkunç gücü kavrayamayız.

Merih gezegeninin de bir ayı vardır. Küçük bir ay. Bu ay sadece gezegene 6000 mil uzaklıktadır. Bunun gibi dünyamızın uydusu olan ay da şu andaki uzaklığı yerine söz gelimi 50.000 mil uzaklıkta olsaydı, ay çekimi sonucu sularda meydana gelen kabarma o kadar güçlü olurdu ki, deniz yüzeyinin altında bulunan bölgeler günde iki defa, dağları aşındıracak güçte tazyikli bir suyun altında kalacaktı. Bu durumda belki de gerekli çabuklukta derinliklerden yükselen dağlar olmayacaktı. Bu basınç sonucu yer kabuğu çatlayacak, havadaki kabarma her gün kasırgaların kopmasına neden olacaktı.

Dağların tamamen silindiğini varsayarsak, o zaman bütün yerküresinin üstündeki suyun derinliği bir buçuk mil dolaylarında olacaktır. O zaman da hayat, muhtemelen uçsuz bucaksız bir okyanusun derinliklerinde bulunacaktı.

Ne var ki, bu evreni yönlendiren el, iki denizi salıvermiş, ama bu iki denizin arasına hem onların hem de evrenin yapısından kaynaklanan aşılmaz bir engel koymuştur. Her yönüyle uyum içinde hareket eden evrenin planları, her işini yerinde ve bir hikmete göre yapan, her şeyi hikmetle yönlendiren yüce yaratıcının eliyle önceden belirlenmiş, özenle düzenlenmiş olarak uygulanmaktadır.

Böylesine düzenli ve sürekli işleyen bu planlama kendiliğinden ortaya çıkmış bir tesadüf olamaz. Bütün bunlar evreni bir amaç için yaratan ve evrene hükmeden ince ve sağlam yasaları, bu amacı gerçekleştirecek özelliklere sahip kılan yüce yaratıcının iradesi ile meydana gelmektedir." [(İnsan Yalnız Değildir" (İlim iman etmeye çağırıyor); A. Cressy Morrisson]

Elli üçüncü ayette verilen mu’cizevi bilgiler, 6 Ağustos 2013 tarihinde tüm dünya medyasında yer almış; ayrıntılı bilgi ve resimler yayınlanmıştır: Meksika’daki Yucatan yarımadası açıklarında okyanusun dibinde bir tatlı su nehri akmaktadır. İspanyolcada "Küçük Melek" anlamına gelen "Cenota Angalita" isimli su altı nehrine, Meksika’nın güneyindeki Tulum arkeolojik bölgesinden 15 dakikalık dalışla ulaşılabiliyor. Nehrin tatlı suyu ile denizin tuzlu suyunu ince bir hidrojen sülfat katmanı birbirinden ayırıyor. Nehir kenarında bulunan bitki ve yapraklar da su altındaki manzarayı gerçeküstü kılıyor... Yirmi birinci asırda keşfedilen bu gerçeğin, onbeş asır önce Kur’an’da bildirilmiş olması, Kur’an’ın Allah tarafından gönderilen bir kitap olduğunun kanıtlarından bir tanesidir.

Rabbinin gücü her şeye yeter

54. ayette Rabbimiz, sudan yarattığı insanlar arasında bir soy ve akrabalık yakınlığı kurduğunu bildirmekte, dolayısıyla insanın bir sosyal varlık olduğu mesajını vermektedir. İnsanoğluna sosyal varlık niteliği kazandıran soy ve sıhrî yakınlık ise, anne babanın tüm özelliklerini taşıyan, son derece küçük ama çok ince hesaplarla plânlanmış iki eşey hücresi ile sağlanmaktadır. Çünkü anne ve babanın özelliklerini taşıyan formülleri içermekte olan iki hücrenin birleşmesiyle oluşan yeni hücre hem annenin hem babanın hücrelerindeki özellikleri taşımakta, böylece iki bağımsız bireyin de [anne ve babanın] soyu durumunda olmaktadır. İşte bu yeni soy bağı, farklı soylardan gelen anne ve babanın kendi soylarındaki bireyler arasında da bir yakınlaşma sağlamakta ve ortaya sıhrî bağlar çıkmaktadır.

Allah’ın insanlara bahşettiği hayatın sürekliliğini ve insanların toplum hâlinde yaşamalarını sağlayan bu olay, günlük sıradan bir olay gibi kabul edilmektedir ama bu süreç incelendiğinde görülmektedir ki, olayın gerçekleşmesini sağlayan olağanüstü plân ve plânın gerçekleşmesi sırasındaki hayret verici safhalar, gerçekten de Rabbimizin gücünün her şeye yeteceğine yeterli bir kanıt durumundadır.

Anne ve babaya ait o küçük hücrelerde gizli bulunan kalıtımsal özelliklere ilişkin bazı açıklamalar aşağıdadır:

"Erkek ya da dişi bütün hücreler kromozomlar ve genler [kalıtım taşıyıcıları] içerir. Koromozom, geni içeren küçük ve sönük bir çekirdektir. Genler kesin olarak herhangi bir canlının ya da insanın temel özelliklerini belirleyen başlıca etkenlerdir. Stoplazma ise, kromozom ve genleri kapsayan hayret verici kimyasal birleşimlerdir. Kalıtım taşıyıcıları olan genler, yeryüzünde yaşayan bütün insanların kişisel özelliklerinden, ruhsal durumlarından, renklerinden ve cinslerinden sorumlu olmalarına rağmen son derece ufaktırlar. Şayet hepsi bir araya getirilirse, bir yere konulsa hacmi bir yüzük taşının hacminden daha az olur.

Bu son derece küçük ve ancak mikroskopla görülebilen genler, bütün insanların, hayvanların ve bitkilerin karakterlerinin, özelliklerinin mutlak anahtarlarıdır. İki milyar insanın kişisel özelliklerini kapsayan bir yüzük kaşı hiç kuşkusuz küçük hacimli bir yerdir. Bununla beraber bu saydıklarımız tartışma götürmez gerçeklerdir.

Cenin nutfeden (protoplazmadan) cinsiyetinin ortaya çıkmasına doğru bir düzen içinde aşamalı olarak gelişimini tamamlarken tescil edilmiş bir tarihi anlatır. Bu tarih genlerdeki ve sitoplazmadaki atomların diziliş şekli ile korunur ve dile getirilir.

Genlerin bütün canlıların yapısında yer alan soya çekim hücrelerindeki atomların en küçük mikroskobik dizilişinden ibaret olduklarını görmüştük. Bu şekliyle genler, yaratılış projesinin, geride kalanların ve bütün canlı varlıkların özelliklerinin korunduğu bir arşiv niteliğindedir. Genler en ince ayrıntısına kadar bütün bitkilerin köklerine, gövdelerine, yapraklarına, çiçeklerine ve meyvelerine egemendir. Başta insan olmak üzere bütün hayvanların şeklini, kabuklarını kıllarını ve kanatlarını belirler." ["İnsan Yalnız Değildir" adlı kitaptan naklen; Fi Zılali’l Kur’an]
55) Onlar da Allah'ın astlarından kendisine yarar sağlamayan ve zarar vermeyen şeylere tapıyorlar. Ve o kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kişi, Rabbinin aleyhine arka çıkandır/kullarını saptırmak için çalışandır.
Surenin başında, 3. ayette değinilmiş olan konuya bu ayette tekrar değinilmiş ve kendisine fayda veya zarar veremeyen şeylerin arkasına düşmeleri sebebiyle kınanan kâfirlerin bu davranışları "Rabbleri aleyhine arka çıkmak" olarak nitelenmiştir. Bu ayetin bir benzeri Ya Sin suresindedir:

* Bir de onlar, kendileri yardım olunmaları için Allah'ın astlarından ilâhlar/tanrılar edindiler. Onlar, onlara yardıma güç yetiremezler. Hâlbuki ilâh edinenler, sözde ilâhlar için hazır askerlerdir. [Ya Sin/74,75]
56) Ve Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.
57) De ki: "Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Sadece ve sadece Rabbine doğru, bir yol tutmayı dileyen kimseler istiyorum."
56, 57. Ayetler:

Bu ayetlerde isyancı, nankör ve inatçı müşriklerin tutumlarına karşı nasıl davranması gerektiği hakkında peygamberimize öğüt verilmekte ve görev sınırları hatırlatılarak peygamberimiz teselli edilmektedir. Çünkü peygamberimiz öğütçüden, uyarıcıdan ve müjdeciden başka bir şey olmadığı gibi, bu görevleri için de kimseden herhangi bir karşılık istememektedir. Bu nedenle kâfirlerin davranışları yüzünden kendini sorumlu tutması gerekmemektedir. Rabbimiz elçisine tek isteğinin herkesin Allah yoluna gelmesi olduğunu söylemesini buyurmaktadır.

Yusuf/104, Şuara/109, 127, 145, 164, 180, Sebe/47, Ya Sin/21, Sad/86, Yunus/72, Hud/29, 51, Şûra/23, Kalem/46, Tur/40 ayetlerinden de görmekteyiz ki, Rabbimiz hiçbir peygamberine yaptığı görev karşılığında herhangi bir ücret istetmemiştir. Dolayısıyla, peygamberimizin de kimseden herhangi bir ücret istemesi mümkün değildir. Buna, akrabalarının gözetilmesini, sevilmesini istemek de dâhildir. Zira netice itibariyle böyle bir istek de bir çıkardır, menfaat sağlamaktır.

Böyle olmasına rağmen, peygamberimizin yakınlarına, ehlibeytine sevgi duyulmasını istediği yolunda asılsız iddiaların bulunduğu yüzlerce rivayetin etkisiyle konumuz olan 57. ayete ve Şûra suresinin 23. ayetine bir istisna ilâvesi yapılmış ve pek çok mealde, Şûra suresinin 23. ayetindeki "yakınlıkta sevgi istiyorum" ifadesi, "yakınlarımı, ehlibeytimi sevmenizi istiyorum" şeklinde yorumlanmıştır. Hâlbuki ayette iyelik belirten herhangi bir sözcük veya bir işaret yoktur. Oradaki ifade de yine "Allah’a giden yolu istemeniz, Allah’a yakınlık için sevgi oluşturmanız" anlamındadır. Aksi durum ise, yani peygamberimizin yakınları için bir talepte bulunması hâli ise mümkün değildir, zira böyle bir istek elçilik ilkelerine aykırı düşmektedir. Zaten ayetlerin siyak ve sibakında hitabın hep kâfirlere olmasından anlaşılacağı gibi, muhatap kâfirlerdir ve onlardan bir karşılık, bir mükâfat beklemek anlamsızdır. Çünkü kâfirler peygamberi kabul etmemekte ve onunla kıran kırana mücadele etmektedirler. Böylesi bir çekişmenin olduğu ortamda taraflardan birinin karşı taraftan, kendi yakınlarının sevilmesini istemesi ise son derece mantıksızdır.

Elçilerin yaptıkları görev karşılığında herhangi bir ücret istememeleri, elçiliklerinin gerçek bir kanıtıdır. Zira elçiler görevlerini sadece hiçbir çıkar gözetmeden yapmakla kalmamakta, bunun da ötesinde, rahat hayatlarını bırakarak bütün işlerini terk etmekte; adlarının deliye, yalancıya, sihirbaza çıkmasına göğüs germekte; inanmayan yakınlarıyla ilişkilerinin kopmasını göze almakta ve üstüne üstlük bir sürü işkenceye de katlanmak zorunda kalmaktadırlar. Gerçek elçi olmayan birinin geçici çıkarları uğruna bütün bunları göze alması mümkün değildir. Tam aksine, gerçek elçi olmadığı hâlde bu yolla hükümdar ve önder olmak için hareket eden bir kişi, toplumun hoşuna gitmek için onların geleneklerini, önyargılarını kabullenir ve bunlardan yararlanma yoluna gider. Oysa Kur’an’dan öğrendiğimize göre, peygamberimiz, sadece bu tür önyargıları kökünden baltalamakla kalmıyor, aynı zamanda kabilesinin Arabistan putperestleri üzerinde etki ve egemenlik kurmalarını sağlayan ana unsuru da yerle bir ediyordu.
58) Ve sen, ölmeyen daima diri olana güvenip dayan ve O'nun övgüsü ile birlikte tüm noksanlıklardan arındır. Kullarının günahlarından haberdar olarak O ölmeyen, daima diri olan yeter.
Bu ayette, ölümlülerden bir şey istenilmemesi ve onlara bel bağlanılmaması emredildikten sonra, tevekkül edilecek tek merciin hiç ölmeyen الحىّHayy [Allah] olduğu bildirilmektedir. Zira müşriklerin bel bağladıkları tanrılarının kendilerine bile hayırları yoktur; hepsi fanidir ve fani şeylere bel bağlayanlar da sürekli kaybetmeye mahkûmdur.

"Tevekkül" kısaca "kişinin azimden [her türlü tedbiri aldıktan] sonra, işin sonucunu Vekil’e [varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan ve rızk veren Allah’a] bırakması" demek olup Rabbimizin inananlara buyurduğu bir görevdir:

* O, doğunun ve batının; tüm yönlerin Rabbidir. O'ndan başka, tanrı diye bir şey yoktur. Bu nedenle O'nu vekil et; "tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan" olarak tanı! [Müzzemmil/9]

* Ve göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği sadece Allah'a aittir. Ve tüm iş/oluş yalnızca O'na döndürülür. O hâlde O'na kulluk et, O'na sonucu havale et. Ve Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan habersiz, bunlara duyarsız değildir. [Hud/123]

* De ki: "O, yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet edendir. Biz, O'na inandık ve sadece O'na sonucu havale ettik. Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz." [Mülk/29]
59) O daima diri olan, gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kurandır,[#131] yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet edendir. Haydi, sen bunu çok iyi bilene sor.
Kaf suresinin 38. ayetinin tahlilinde belirttiğimiz gibi, ayette geçen "altı gün" ifadesi "altı devre" anlamına gelmektedir.

İSTİVA

Müteşabih bir anlatım olan "arşa istiva" ifadesi, lâfzen "arşın üstüne kurulmak", mecazen de "en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak" anlamına gelir. Allah’ın mekândan münezzeh olduğu birçok ayetle bildirildiğine ve aklen de sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin "hakikat" anlamlarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istiva etmesi, Allah’ın en büyük makama sahip olduğunu ve en büyük gücü elinde bulundurduğunu ifade etmektedir.

Ayetteki "Habir’e sor" ifadesinden -Rabbimizin bir adının da "Habir" olması sebebiyle- "Allah’a sor" anlamı çıkarmak mümkün gibi görünse de, ayetteki söz akışı buna imkân vermemektedir. Çünkü zaten bu açıklamayı yapan Habir Allah’ın kendisidir ve yaptığı açıklamadan sonra Allah’ın, "sen bunu Allah’a sor" demiş olması uygun düşmemektedir.

Biz, güvenilmesi gereken ölümsüz Hayy’in [Allah’ın] başka niteliklerinin de ortaya konulduğu bu ayette, Allah’ın belirtilen bu niteliklerine bilgin kişilerin tanık tutulduğunu ve ayetteki "Habir [çok iyi bilen]" ifadesiyle Ehl-i Kitap bilginlerinin kastedildiğini düşünüyoruz. Nitekim Nahl suresinin 43. ayetindeki "onu Zikir ehline sor" ifadesinden anlaşıldığına göre, yerin ve göklerin altı günde yaratıldığı Ehl-i Kitap bilginlerince bilinmektedir ve onlar bu bilgiyi ellerindeki kitaptan almışlardır:

Kitab-ı Mukaddes’te şöyle denilmektedir:

11- Çünkü ben RABB, yeri, göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü'nü kutsadım ve kutsal kıldım. [(Çıkış, Bab 20, 11. cümle]

Ancak Kitab-ı Mukaddes’te geçen "yedinci gün dinlendim" ifadesi, Kur’an tarafından şöyle tashih edilmiştir:

38Ve kesinlikle Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı evrede oluşturduk. Ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. [Kaf/38]
60) Ve onlara "Rahmân'a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] boyun eğip teslimiyet gösterin!" dendiği zaman, "yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah da neymiş? Senin bize emrettiğin şey için mi boyun eğip teslimiyet göstereceğiz?" dediler. Ve bu boyun eğip teslimiyet gösterme emri, onların nefretlerini artırdı.
Bu ayette, müşriklerin küstah bir tavır içine girerek Allah’ın (59. ayette vurgulanmış olan) "Rahman" sıfatını yadırgadıkları görülmektedir. Müşriklerin bu tavrı daha önce Firavun tarafından Musa peygambere karşı da gösterilmiştir:

23Firavun: "Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir ki?" dedi. [Şuara/23]

Aslında müşriklerin "Rahman da neymiş?" demeleri, onların isyanlarından kaynaklanmaktadır. Zira Mekke kâfirleri, onlara göre bir kabile tanrısı olan Rahman’dan habersiz değildirler:

110De ki: "Allah diye çağırın veyahut Rahmân diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O'nundur. Salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmanı; toplumu aydınlatmaya çalışmanı] açıkça yapma, gizli de yapma. Ve bu ikisi arasında bir yol ara." [İsra/110]

Mekke müşriklerinin Rahman hakkındaki sorunlarının O’ndan habersiz olduklarından değil de gururlarından, isyanlarından kaynaklandığı, ayetin onların bu davranışları yüzünden cezalandırılacakları yönündeki ifadesinden anlaşılmaktadır. Çünkü eğer sadece habersiz oldukları için Rahman’a karşı çıkmış olsalardı, elbette Allah onlara kendisinin Rahman olduğunu yumuşak bir dille anlatırdı. Ayrıca, "Rahman" sözcüğünün eski zamanlardan beri Allah için kullanılıyor olduğu tarihî bir gerçek olup bu da müşriklerin "Rahman" isminden habersiz olmadıklarını göstermektedir.

Bu konuyla ilgili olarak Mevdudi’nin tespitleri özet olarak aşağıdadır:

Şunun belirtilmesi gerekir ki, Arabistan'da hakiki inancın ışığı tümüyle ilk kez, tarih öncesi dönemde yaşamış olan Hud ve Salih Peygamberler tarafından yayılmıştı. Onları Rasûlullah'tan (s.a) 2500 yıl önce yaşamış olan İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar izledi. Onlardan sonra ve Rasûlullah'tan 2000 yıl önce Arabistan'a gönderilmiş olan son peygamber Şuayb Aleyhisselâm'dı. Görülüyor ki, bu oldukça uzun bir zaman dilimidir. İşte, bu kavme hiç uyarıcının gelmediği bu yüzden zikredilmektedir ve vakıa da budur. Bu, onlara hiç peygamber gönderilmediği anlamına değil, bu kavmin uzun süredir bir uyarıcıya ihtiyaç duyduğu anlamına gelir.

Burada hemen cevaplandırılması gereken bir soru akla gelebilir. Şöyle ki: Rasûllullah'tan önceki yüzlerce yıl Arap toplumuna hiç peygamber gelmediğine göre, cahiliye çağları boyunca sapıklık içinde yaşamış insanlar hangi gerekçeyle hesaba çekileceklerdir? Onlar, kendilerini hata ve sapıklıktan koruyacak bir kılavuza sahip değildirler. Öyleyse, sapmış olmaları durumunda, bu sapıklıklarından ötürü nasıl mesul tutulacaklardı. Cevap şudur: Onlar hakikî inanca dair ayrıntılı bilgiden yoksun olabilirlerdi belki; fakat cahiliye dönemlerinde bu insanlar tevhîd inancından habersiz değildiler; çünkü hiçbir peygamber, takipçilerine putperestliği talim etmemişti. Bu hakikat Arapların kendi beldelerinde doğmuş olan peygamberlerden gelen rivayetlerde de ihtiva edilmekteydi; ayrıca kendi beldelerinin hemen bitişiğinde doğmuş bulunan Musa, Davud, Süleyman ve İsa'nın (Aleyhimüsselâm) öğretilerini de bilmekteydiler. Arap geleneklerinde de çok iyi bilinmekteydi ki, Arapların kadim dönemlerinde izlenen gerçek din, İbrahim'in diniydi ve puta tapmayı onlar arasında başlatan ilk Adam Amr bin Luhayy idi. Şirk ve putperestliğin tüm yaygınlığına rağmen Arabistan'ın birtakım kesimlerinde Şirk'i reddedip, tevhid'i benimseyen ve putlara kurban sunmayı açıkça lânetleyen çok sayıda insan bulunuyordu. Bizzat Rasûlullah'ın (s.a.) zuhuruna yakın dönemde "Hunefa" (hanifler) olarak bilinen çok sayıda insan yaşamıştı ki, bunlardan bazıları şunlardı: Kuss bin Saidet-ül- İyadi, Ümeyye bin Ebi es-Salt, Suveyd bin Amr el-Mustalikî, Vaki bin Selame bin Züheyr el-İyadî, Amr bin Cündüb el-Cühenî, Ebu Kays Serme bin Ebi Enes, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varak bin Nevfel, Osman bin el-Huvaris, Ubeyde bin Cahş, Amir bin ez-Zerb el-Advanî, Allaâf bin Şehab et-Temimî, El-Mütelemmis bin Ümeyye el-Kinanî, Zühehyr bin Ebû Selmâ, Halid bin Sinan bin Gays el-Absî, Abdullah b. Kudâî... vd.

Bu insanlar açıkça itikadın temeli olarak tevhidi'i tebliğ ediyor ve müşriklerin dininden ayrı olduklarını söylüyorlardı. Apaçık ki, onlar bu kavrama, peygamberlerin talimatından geriye kalanlar aracılığıyla ulaşmışlardı. Dahası, Yemen'de modern arkeolojik araştırmaların sonucu olarak keşfedilmiş olan M.Ö. 4. ve 5. yüzyıllara ait metinler, o dönemlerde buralarda tek tanrıcı dinin var olduğunu ortaya sermektedir.

Bu dinin salikleri er-Rahman'ı ve Rabbü's-Semavati ve'l-Ard'ı (Göklerin ve yerin Rabbi) tek ilâh olarak kabul etmekteydiler. Bir mabedin harabeleri arasında M.Ö. 378 tarihli bir metin bulunmuş ve üzerinde o mabedin yalnızca "Göklerin İlâhı" ve "Göklerin Rabbi"ne ibadet için inşa edildiği kaydı tesbit edilmiştir. M.Ö. 465 tarihli bir diğerinde de tevhid doktrinine açıkça işaret eden kelimeler yer almaktadır. Aynı şekilde Kuzey Arabistan'da Fırat Nehri ile Kınnesrin arasındaki Zebed bölgesinde "Bism-ilâhu la izza illâ lehu, la şukra illâlehu" kelimelerini ihtiva eden M.Ö. 512 tarihli bir metin keşfedilmiştir. Tüm bunlar Rasûlullah'ın (s.a.) gelişinden önce, geçmiş peygamberlerin getirdiği mesajın tümüyle unutulmadığını ve insana hiç değilse şu hakikatı hatırlatacak birçok vesilenin hâlâ mevcut bulunduğunu göstermektedir: "Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır"

Tarih, eski çağlarda Sebeliler arasında sadece bir tek Allah'a ibadet eden küçük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucu Yemen'de bulunan kitabeler bu küçük unsurun varlığına işaret etmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 650 yıllarına ait kitabeler, Sebe krallığı içinde, sadece Zu-semevi veya Zû-semâvi'ye (yani Rabb es-Sema! Göklerin rabbi) ibadete hasredilmiş evler bulunduğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu ilâhtan Meliken zu-semavi (Göklerin sahibi olan Melik) diye bahsedilmektedir. Sebelilerin bu mirası Yemen'de yüzyıllarca yaşamaya devam etmiştir. M.S. 378 tarihli bir kitabede "İlah zu-semavi" (bu mabet, ilâh zu-semavi'ye aittir) ifadesi bulunmaktadır. M.S. 465 tarihli bir kitabede şöyle bir ifade yer alır: "Bi-nasr ve riza ilâh-in bel semin ve ardin (Göklerin ve yerin sahibi olan ilâhın yardım ve rızasıyla) . M.S. 458 tarihli başka bir kitabede de Rahman kelimesi, bi-rıza Rahmanen (Rahmanın yardımıyla) şeklinde kullanılmaktadır. [Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an]

Klâsik kaynaklarda 60. ayetin Ebucehil hakkında indiğine dair nakiller mevcuttur. [Mükatil] Bunlara göre güya peygamberimiz; "Rahman’a secde edin" deyince, Ebucehil, "Rahman Müseyleme’dir. Sen nasıl oluyor da rakibin olan, peygamberlik davası güden Müseyleme’ye secde edin dersin" diyerek peygamberimizi tutarsızlıkla itham etmiş ve bu sebeple de bu ayet inmiştir. Ancak, böyle bir şeyin doğru olması mümkün değildir. Zira bu ayetler Mekke’de Ebucehilin sağlığında inmiştir. Ama Müseyleme Medine döneminin sonlarında, Ebucehilin ölümünden yıllar sonra ortaya çıkmıştır.
61) Gökte burçlar yapan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay oluşturan Zat ne cömerttir!
62) Ve O, öğüt almayı veya kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödemeyi dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir.
61, 62. Ayetler:

Bu ayetlerde Rabbimiz, kullarına lütfettiklerinden bir kısmını saydıktan sonra cömertliğinin sınırsızlığını vurgulamakta ve öğüt almak, şükretmek isteyenlerin bu bereketten, bolluktan istifade etmelerini istemektedir.

Yapılan bu davete ek olarak Rabbimizin tekvinî ayetleri gözler önüne serilmekte, Güneş, Ay ve yıldızların insanoğlunun yaşamındaki önemine dikkat çekilmektedir. Bu gök cisimlerinin yaşamdaki yeri ve önemi başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

5O, güneşi bir aydınlık, ay'ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, aya menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile oluşturmuştur. O, bilecek olan bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklar. [Yunus/5]

15,16Allah'ın yedi göğü tabakalar hâlinde nasıl oluşturduğunu ve ay'ı onların içinde bir ışık yaptığını,

güneşi de bir lamba yaptığını görmediniz mi? [Nuh/15, 16]

Ve A’râf/54, Ya Sin/40, Hicr/16.
63) Ve Rahmân'ın; yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde alçak gönüllülükle yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman "Selâm!" derler.
64) Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kulları, Rablerine teslimiyet göstererek ve kulluk görevlerini yerine getirerek gecelerler.
65,66) Ve Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kulları, "Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir değişim ve yıkıma uğramaktır. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikametgâhtır!" derler.
67) Ve Rahman'ın kulları, infakta bulunduklarında olması gereken harcamayı eksiltmezler ve nafakalandırdıkları kişilere geçim sıkıntısı çektirmezler. Ve onların şu yöntemler arasındaki infakları, sağlam/adil olandır/ayakta tutan şeydir.
68,69,70,71) Ve işte Rahmân'ın kulları, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram ettiği canı öldürmezler. -Ancak hak ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, Zaman kaybıyla/Hayırda ağırda almayla/Zarar ile/Kusur ile karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler bunun dışındadır. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.-
72) Ve Rahmân'ın kulları, yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygın bir şekilde geçerler.
73) Ve Rahmân'ın kulları, kendilerine Rablerinin alâmetleri/göstergeleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce davranmazlar.
74) Ve Rahmân'ın kulları, "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve bizden sonraki kuşaklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler hibe et/bağışla. Ve bizi Allah'ın koruması altına girmiş kişilere önder kıl!" derler.
63–74. Ayetler:

Önceki ayetlerde Allah’ın sonsuz cömertliğinden istifade etmeleri için kullara açık davetler yapılmış ve sunulan bu imkânlara sırt çevirenlerin varlığından söz edilmişti. 63–74. ayetlerde ise, bu davete uyarak Rahman’a kul olanların sahip oldukları nitelikler belirtilmekte, böylece herkesin örnek alması gereken ideal insan tipi tarif edilmektedir:

Yeryüzünde yürürken böbürlenerek değil tevazu ile yürürler.

Rahman’ın kullarının yürüyüşleri onların; yumuşak huylu, güzel ahlâklı, doğru düşünceli olduklarını belli edecek şekilde, tevazu ile olmalıdır. Büyüklenerek yürümek ise zalimlere has bir davranıştır.

37Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin. [İsra/37]

18Ve insanlara avurdunu şişirme, suratını asma ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki

Allah, bütün övünen ve kuruntu edenleri sevmez. [Lokman/18]

Firavun bozuntularının yürüyüşleri ise Kıyamet suresinde belirtilmiştir:

31Fakat o, ne onayladı, ne destekledi. 32Fakat o, yalanladı ve geri durdu. 33Sonra da gerine gerine yakınlarına gitti. [Kıyamet/31–33]

Cahil kimseler sataştıklarında onlara uymaz, sadece "selâm!" deyip geçerler.

Ayette "cahiller" olarak nitelenenler, okuma yazma bilmeyen ve öğretim görmemişler değil, kaba ve küstah kişilerdir. Rahman’ın kulları, kendilerine kaba ve küstahça davranan cahillerle karşılaştıklarında onlara esenlik dileyip yollarına devam ederler ve bu kişilere karşı ne kin beslerler, ne de hınç duyarlar.

CEHALET

Türkçede "bilgisizlik" anlamında kullanılan bu sözcüğün Arapçası " جهل cehl, cehalet"tir. [Lisanü’l-Arab; c.2, s.246 "chl" mad.] Kur’an’da türevleriyle birlikte 24 kez geçer.

Kur’an’daki kavramlar konusunda büyük bir otorite kabul edilen Ragıb el-İsfehanî, "cehl" sözcüğüne, Kur’an’a dayanarak üç anlam vermiştir:

Birinci anlam: Nefsin bilgiden boş olmasıdır.

İkinci anlam: Gerçeğin dışında bir şeye inanmaktır.

Üçüncü anlam: Bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmaktır. [el-Müfredat; "chl" mad.] Bu anlamlara göre, İslâm’ın kastettiği cahillik [bilmezlik], kişinin okuryazar olmaması veya fizik, kimya, tarih, coğrafya gibi konularda bilgili olmaması değil, kişinin gerçeğin dışında bir şeye inanması, hakkın tersini yapmasıdır. Nitekim Kur’an, kendinden önceki dönemin inanç ve davranışlarına [atalar dinine] saplanıp kalmaya "cehalet" demiş, peygamberimiz de cehaletten kurtarmak için insanlara fizik, kimya ve benzeri şeyleri değil, gerçeği, gerçeğe inanmayı ve gerçeği yaşamayı öğretmiştir.

Kur’an’da cehaleti tanıtan ayetler şunlardır: A’râf/138, 199, Hud/29, 46, Neml/55, Ahkâf/23, En’âm/35, 54, 111, Bakara/67, 273, Yusuf/33, 89, Zümer/64, Kasas/55, Ahzab/33, 72, Nisa/17, Nahl/119, Hucurat/6, Âl-i Imran/154, Maide/50, Fetih/26.

Kur’an’ın kendisinden önceki dönemin inanç ve davranışlarını cehalet olarak nitelemesinin istisnası, o dönemdeki toplumlarda yaşamış olup da gerçeği görmüş ve sadece Allah’a kul olmuş kimselerdir. Bu kimseler Kur’an’da övgüyle anılmışlardır:

52Sözden [vahiyden/Kur’ân'dan] önce kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler; onlar, Söz'e [vahye/Kur’ân'a] de inanırlar.

53Ve onlara o Söz [vahy/Kur’ân] okunduğu zaman onlar, "Biz, ona inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz, ondan önce müslüman olanlardık" dediler.

54İşte onlar; sabrettikleri için onların ödülleri iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden harcamada bulunurlar.

55Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve "Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz" derler. [Kasas/52–55]

113,114Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar. [Âl-i Imran/113,114]

199Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a samimiyetle saygı duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar, Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. [Âl-i Imran/199]

162Fakat bu Yahudileşenlerden bilgide derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], vergiyi veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir ödül vereceklerimizdir. [Nisa/162]



Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: A’râf/159, Maide/82–84, En’âm/114, Ra’d/36, İsra/107–109, Ahkaf/10, Ankebut/47 ve Bakara/121.

Rablerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler

Bu ifade ile Rahman’ın kullarının şımarmadığına dikkat çekilmektedir. Allah’ın kendilerine veliy olduğunu bildirmesine ve cehennem ateşinin onlara dokunmayacağını vaat etmesine rağmen, bu kimselerin kulluktan şaşmadıkları ve Rabblerine bağlılıklarını daima sürdürdükleri bildirilmektedir.

16Onların yanları, yan gelip yattıkları yerlerden uzaklaşır; onlar keyfetmezler, onlar korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bağışlarlar. Secde 16:

15-19Şüphesiz Allah'ın koruması altına girmiş kişiler, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri almış olarak bahçelerde ve pınarlardadırlar. Şüphesiz onlar, bundan önce iyilik-güzellik üretenler idiler. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onların mallarında isteyen ve isteyemeyen için bir hak vardı. [Zariyat/17, 19]

9Ya da gece saatlerinde kalkan, boyun eğip teslimiyet göstererek, dikelerek, ahretten çekinerek daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman o kimse, öyle yapmayan gibi midir? De ki: "Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?" Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar/gereği gibi düşünürler. [Zümer/9]

15-17De ki: "Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah'ın koruması altına girmiş; "Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru!" diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir. [Âl-i Imran/15- 17]

Cehennem korkusu için dua ederler

Cehennemden korkma ve cehennem azabından korunmakla ilgili Kur’an’da yüzlerce ayet mevcut olup Rahman’ın kulları bu ayetlere uygun davranırlar.

infakta bulunduklarında olması gereken harcamayı eksiltmezler ve nafakalandırdıkları kişilere geçim sıkıntısı çektirmezler.

26,27Yakınlık sahibine; yurtlarından çıkarılan fakirlere, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve yersiz/kötülüğe harcama yapma. –Şüphesiz yersiz/kötülüğe harcama yapanlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.– [İsra/26, 27]

Allah’tan başkasına tapmazlar

Rahman’ın kulları Kur’an’ın tevhit ve şirk ile ilgili yüzlerce ayetine uygun davranırlar.

Haksız yere cana kıymazlar

Ayette "haksız yere" ifadesi ile kısas ve savaşta öldürmeler istisna edilmiştir. Kısas ile ve savaş şartlarında cana kıymak Allah’ın emirlerinden olup birer kulluk görevidir.

Zina etmezler

Rahman’ın kullarının yapmayacakları şeylerden biri de zina fiilidir. Yüzlerce sosyal felâketin sebebi olan bu kötü fiil, ayrıntılı olarak İsra suresinde açıklanacaktır.

Yalan şahitliği etmezler

Günlük hayatlarında ve mahkemede gerçek dışı bir beyanda bulunmadıkları gibi, yalanı doğru çıkaracak şekilde bir davranışa da yeltenmezler. Yani, yalana, sahtekârlığa, kötülüğe seyirci kalmazlar.

İftira, yalan ve boş sözlerin konuşulduğu yerlerde durmazlar

Arapçada "lağv" sözcüğü, kişinin amacına ulaşmasında yararı olmayan her türlü boş ve anlamsız şeyleri içine alır ve bu meyanda yalanı, gıybeti, çekişmeyi, çekiştirmeyi, iğrenç şarkıları, müstehcen fıkraları ve benzeri şeyleri de kapsar. [el-Müfredat; "lğv" mad.] İşte, Rahman’ın kulları "lağv"a rastladıklarında onlara iltifat etmezler ve kendilerine herhangi bir pislik bulaşacakmışçasına oradan uzaklaşırlar.

Basit dünya hayatında hiç bulaşmadıkları "lağv", cennette ise Rahman’ın kullarının karşısına hiç çıkmayacaktır:

23Orada, kendisinde boş söz, saçmalama ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar. [Tur/23]

25Orada boş söz, saçmalama ve günaha sokan şeyleri işitmezler. [Vakıa/25]

31-37Kesinlikle Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. –Onlar, O'nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.– [Nebe’/31-37]

8-16Kişiler de var ki, o gün nimetler içindedirler, çalışmaları için hoşnutturlar, yüksek bir cennettedirler, orada boş bir söz işitmezler. Orada akan bir kaynak vardır; orada yükseltilmiş divanlar, konulmuş kadehler, dizilmiş yastıklar, yayılmış halılar vardır. [Ğaşiye/8-16]

Allah’ın ayetlerine karşı çok duyarlı davranırlar

Rahman’ın kulları, kendilerine uyarı için Allah’ın ayetleri okunduğunda ona karşı kör ve sağırlar gibi davranmazlar. Ayetlerin mesajlarına kulaklarını kapamazlar ve bakıp görmeleri istenen ayetleri görmezden gelmezler.

2-4Hiç şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen,

O'nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, iman açısından güç kazanan ve yalnızca Rablerine sonucu havale eden,

salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan]

ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır. [Enfal/2- 4]

Rabblerinden iyi eş ve hayırlı evlat dileğinde bulunurlar

65. ayette Rahman’ın kullarının kendi kurtuluşları, 74. ayette de eşleri ve çocukları için dua edişleri bildirilmektedir. Görülüyor ki, gerçek müminler bencil değildirler; aynı zamanda çevrelerindeki insanların kurtulmaları ve saygın kişiler olmaları için de Allah’a dua etmektedirler.

Allah’tan kendilerin muttakilere önder yapılmasını dilerler.

Ayetteki bu ifadede çok ince bir nokta vardır. Rahman’ın kulları, toplumlara yöneticilik veya siyasî liderlik için değil, muttakilere önderlik etmek için dua etmektedirler. Bunun anlamı, "Takva, dindarlık ve salihatı işlemede üst olalım, yani muttakilere rehberlik edelim ki, dünyada fazilet ve takvanın yayılmasında öncüler olalım" demektir.

75,76) İşte Rahmân'ın kulları, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamlarında, orada sonsuz olarak kalıcı kimseler olarak ödüllendirilecekler, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır. -Orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır!-
75, 76. Ayetler:

75,76İşte Rahmân'ın kulları, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamlarında, orada sonsuz olarak kalıcı kimseler olarak ödüllendirilecekler, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır. –Orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır!–

63–74. ayetlerde üstün nitelikleri sayılıp dökülen Rahman’ın kullarının ahiretteki konumları da bu ayetlerde açıklanmaktadır. Bu kişilerin akıbetleri, birçok ayette farklı anlatımlarla dile getirilmiştir:

19-24Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah'a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: "Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!" [Ra’d/20–24]

43,44O, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destek verendir. O'nun doğadaki güçleri/indirdiği haberci âyetleri destek verirler. Ve O, mü’minlere çok merhametlidir. O'na kavuşacakları gün onların selâmlaşmaları, "Selâm"dır. Allah, da onlar için saygın bir ödül hazırlamıştır. [Ahzab/44]

108Ve şu mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ardı arkası kesilmeyen bir ikram olarak cennetin içinde sürekli olmak üzere kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesnadır.– [Hud/108]

20Lâkin Rablerinin koruması altına girmiş olan o kişiler, kendileri için Allah'ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, kat kat köşkler olanlardır. Allah vaadinden caymaz. [Zümer/20]

147Eğer kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödediyseniz ve iman etmişseniz Allah, size azabı ne yapacak? Allah, yapılanların karşılığını verendir ve en iyi bilendir. [Nisa/147]

الغرفةGURFE

" الغرفةGurfe" sözcüğü, Arapça’da "yüksek olan" anlamına gelir. Yedinci semaya da gurfe denir. [Lisanü’l-Arab; c.6, s. 608, "grf" mad.] Buna göre, her yüksek bina bir "gurfe"dir. "Rahman’ın kullarının gurfede olmaları"ndan maksat, onların cennette yüksek derecelerde, köşklerde olduklarını bildirmektir.

77) De ki: "Yakarışınız olmasa, Rabbim size değer verir mi ki de siz, kesinkes yakarmadınız, yalanladınız? Artık yakarmama, yalanlama sizin ayrılmazınız olacaktır; kendinizi bu durumdan kurtaramayacaksınız."
Bu ayette Rabbimiz elçisine yalanlayıcılara yönelik bir hitap yaptırmış ve bu hitap ile Rabbine yakarmayan birinin Allah katında herhangi bir değerinin olmadığı ve olamayacağı açıklanmıştır.

Nitekim bu ayetin muhatapları olan yalanlayıcıların akıbetleri korkunç olmuş, onlar dünyada iken de rezil ve rüsva olmuşlardır. Onların ahiretteki hâlleri ise, Rabbimizin Kur’an’da açıkladığı gibi, temelli kalacakları cehennemde çok çeşitli azap içinde yaşamalarından başka bir şey değildir. Yalanlayıcılar bu korkunç sonu hesap gününde büyük bir pişmanlıkla hissedeceklerdir:

49Ve Kitap/amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve "Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış" derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. [Kehf/49]

30Ve Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! Rableri: "Bu, bir gerçek değil miymiş?" der. Onlar: "Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir" derler. Rableri: "Öyleyse küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!" der. [En’âm/30]

Yüce Allah, yalanlayıcıları, bu tutumlarının nerelere sürükleyeceği ise, "Artık yakarmama, yalanlama sizin ayrılmazınız olacaktır; kendinizi bu durumdan kurtaramayacaksınız" açıklanmıştır.

14Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Onların kazandıkları, kalpleri üzerine pas olmuştur. [Mutaffifin/14]

Bu âyette yine müşriklerin âhireti yalanlama kapsamındaki inançlarından, Kur'ân için
Daha öncekilerin masalları iddiaları reddedilerek gerçek ortaya konmaktadır. İşin aslı, söz konusu inkârcıların kalplerinin pas tutmuş olmasıdır. İşledikleri amellerin kötülüğü kalplerini kirletmiş, bu da kalplerini işe yaramaz bir hale getirmiştir.

Bilindiği gibi, iyi ya da kötü bir şeyin sürekli yapılması insanda bir alışkanlık, tutku hâline dönüşür. Kişi sürekli o işi yapmak ister. Hatta elinde olmadan sürekli yapar durur. İnsan sürekli kötülük yaparsa bu durum onda alışkanlık hâline gelir. Kişi giderek bu alışkanlığının tutsağı olur. Hayatını bu tutsaklıkla devam ettirir gider. Âyette konu edilen kâfirler de kötülük ede ede kötülüğü alışkanlık hâline getirip gönülleri paslanmış, başka bir şey yapamaz olmuşlardır.

Bu durum onlarda alışkanlık haline gelecek ve onların kalbi pas tutacaktır. bu kötü sonun beklediğini başka ayetlerde de anlatmıştır:

7Eğer küfredecek; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedecek/iyilikbilmezlik edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah size hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için, küfre; Kendisinin ilâhlığının ve rabliğinin bilerek reddedilmesine/nankörlüğe rıza göstermez. Ve eğer kendinize verilen nimetlerin karşılığını öderseniz, sizin için ona razı olur. Hiç bir taşıyıcı, bir başkasının yükünü çekmez. Sonra dönüşünüz yalnızca Rabbinizedir. Böylece yapmış olduklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı iyi bilendir. [Zümer/7]

155-157Ve Kur’ân, "Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa; Yahudi ve Hristiyanlara indirildi; biz ise, o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk" veya "Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve Allah'ın koruması altına girin. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha yanlış, kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. [En’âm/155–157]

Rahman Allah’a kul olanlar ise dünya ve ahirette mutlu olacaklardır:

110Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emreder, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeyleri engeller ve Allah'a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler. [Âl-i Imran/110]

Konumuz olan ayetin kâfirlere verdiği mesaj şudur: "Yardım ve himaye için Allah’a dua etmez ve O’na ibadette bulunmazsanız, O’nun yanında hiçbir değer ve öneminiz olmayacak, her şeyiniz boşa gidecektir. Rahmetiyle muamele etmesi için Allah’ın size kendisine dua etme fırsatı tanıması, şüphesiz sizin yararınıza olan bir lütuftur."