Hadid

1) Göklerde ve yeryüzünde bulunan şeyler, Allah'ı her türlü noksanlıktan arındırdılar. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.
2) Göklerin ve yeryüzünün yönetimi sadece O'nundur. O, diriltir ve öldürür. O, her şeye en iyi güç yetirendir.
3) O, İlktir, Sondur, Açıktadır, İçtedir ve O, her şeyi en iyi bilendir.
4) O, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, yeryüzüne gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.
5) Göklerin ve yeryüzünün yönetimi yalnızca O'nundur. Ve bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.
6) O, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. O, göğüslerin özünü en iyi bilendir.
Bu âyetlerde, evrendeki tüm varlıkların Allah'a ait olduğu ve O'nu tesbîh ettiği, evrenin yönetiminin de Allah'a ait olduğu bildirilmek sûretiyle âlemlerin Rabbi tanıtılmaktadır:

Buna göre:

• Göklerde ve yeryüzünde bulunan şeyler, Allah'ı tesbîh etmektedirler.

• Göklerin ve yeryüzünün yönetimi, sadece Allah'ındır.

• O, diriltir ve öldürür.

• O, her şeye en iyi güç yetirendir, en iyi hüküm koyandır.

• O, evvel'dir [ilktir], âhir'dir [sondur], zâhir'dir [açıktadır], bâtın'dır [gizlidir] ve O, her şeyi en iyi bilendir.

• O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istivâ eden, yerküreye gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir.

• Nerede olunursa olunsun varlıklarla birlikte olan ve yapılanları en iyi görendir.

• Bütün işler, yalnızca Allah'a döndürülmektedir.

• O, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar.

• O, göğüslerin özünü en iyi bilendir.

Âyetlerin anlamı gâyet açık olmakla birlikte birkaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Paragraf, göklerde ve yerde var olan her şeyin Allah'ı tesbîh ettiğinin beyânı ile başlamıştır, ki tesbîh, "Allah'ı, O'na yakışmayan şeylerden tenzih etmek/uzak tutmak, yani Allah'ı yüceltmek, O'nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek" demektir. Yeryüzündeki varlıkların tesbîhi hakkında İsrâ sûresi'nde yaptığımız açıklamaya bakılabilir. [Tebyînu'l-Kur’ân; c. ?????.] Burada sadece âyeti hatırlatmakla yetiniyoruz:

Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbîh ederler. O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbîhlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halîmdir, çok bağışlayandır. (İsrâ/44)

Başka âyetlerde yüklem,
tesbîh eder şeklinde geniş zaman kipiyle gelmişken, konumuz olan âyette yüklem, tesbîh etti şeklinde geçmiş zaman kipiyle gelmiş ve böylece tesbîhin herhangi bir vakte mahsus olmayıp sürekli olduğuna ve bunun gerçek olduğuna işaret edilmiştir.

Daha sonra Allah zâtını, zaman ve mekân açısından tanıtmıştır. Şöyle ki:

O, evveldir [ilktir]: Hiç bir şey yok iken Allah vardı, yani O'ndan önce olan hiç bir şey yoktur.

O, âhirdir [sondur]: O'ndan sonra kalacak olan hiç bir şey yoktur.

O, zâhirdir [açıktadır]: Sıfatlarının tecellisi olarak meydandadır. Evrende algılanan her şey, O'nu gösterir, O'nun imzasını taşır.

O, bâtındır [gizlidir]: O'nun zatının duyularla bilinmesi ve görünmesi imkânsızdır.

Burada, Allah'ın duyularla bilinemeyeceği, O'na alâmetler, âyetler aracılığı ile inanılması gerektiği bildirilmektedir.

Âyetteki,
Göklerin ve yeryüzünün yönetimi sadece Allah'ındır ifadesi, birçok sûrede detaylı olarak incelenmişti.

Âyetteki,
O, diriltir ve öldürür ifadesiyle Allah, ilk ölümü yaratıp, sonra ölülerden dirileri yarattığını, sonra onları öldürüp yeniden dirilteceğini, Kendisinin bunları yapan, daima yapabilecek bir güce sahip olduğunu bildirmektedir. Buradaki öldürür, diriltir ifadesinden, hem evrendeki hem de insan bünyesindeki değişim ve oluşumlar anlaşılabilir.

Burada konu edilen nitelikler şu âyetlerde de zikredilmektedir: A‘râf/54, Mülk/1-4, Âl-i İmrân/26-27, Sebe/1-2.

Âyetteki,
Ve nerede olunursa olunsun varlıklarla birlikte olan ve yapılanları en iyi görendir ifadesindeki beraberlik, mekân ve cihet açısından olmayıp, bilgi ve ihata açısındandır. Bu husus, Kaf sûresi'nde [16-18. âyetler] şöyle açıklanmıştı:

ALLAH'IN YAKINLIĞI: Kur’ân'ın buraya kadarki bölümünde, kendisini tanıttığı ifadelerden öğrendiğimize göre Allah'ın zatının kullarına mesafe itibariyle yakınlığı söz konusu değildir. Âyette geçen Allah'ın yakınlığı, mecâzî bir ifadedir. Bu ifade ile kastedilen mana, "insan üzerinde kudret yürütüp bir etki meydana getirme konusunda ona kendisinden daha yakın, daha mâlik, daha çok tasarruf sahibiyiz, onun nefsindeki vesveseyi de ondan daha iyi bilmekteyiz" demektir.

Allah'ın yakınlığı konusu, klâsik kaynakların bazılarında şu şekillerde değerlendirilmiştir:

Allah Teâlâ'nın ilminin kemalini, genişliğini beyândır. Allah ilmi ile ona damarındaki kandan daha yakındır. Çünkü damara bir engel vardır. O, ona gizli kalabilir. Fakat Allah Teâlâ'nın ilmine engel mümkün değildir. Buna, şu mana da verilebilir: Kudretimizin eşsizliği itibariyle Biz, ona "habl-i verîd"den daha yakınız. Emrimiz onda, damarlarındaki kanın akışı gibi cereyan eder.

Biz, ona daha yakınız ifadesi mecâzdır. Bundan maksat, Allah'ın ona ilmen yakınlığıdır. Allah, her yerdedir ifadesiyle de O'nun ilminin her yeri kuşatmış olduğu kast edilir. Zira yakınlık, mekân ve mesafe itibariyledir; Allah ise mekândan münezzehtir.

Yani, "Biz, onun hâlini, ona "habl-i verîd"den daha yakın olandan daha iyi biliriz" demektir. Zatın yakınlığı ile ilmin yakınlığına mecâz yapılmıştır. Çünkü o, onun gerekçesidir. [Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 99-100.]
7) Allah'a ve Elçisi'ne inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip yaptığı şeylerden Allah yolunda harcayın/Başta kendi yakınlarınız olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır.
8) Size ne oldu da, Elçi sizi Rabbinize inanmanız için davet ettiği hâlde Allah'a inanmıyorsunuz? Oysa O, -eğer siz inananlar iseniz- sizden inanacağınıza 'kesin söz' almıştı.
9) Allah, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetleri indirendir. Ve şüphesiz Allah, size çok şefkatli, çok merhametlidir.
10) Göklerin ve yerin son sahipliği Allah'ın olmasına rağmen neden siz Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar, derece bakımından, sonradan Allah yolunda harcayan ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de "en güzel"i vaat etmiştir. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır.
11) Kimdir o, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir ödül de vardır.
Bu paragrafta, nitelikleri ile kendisini tanıttıktan sonra Allah, kullarından istediklerini zikretmiştir.

Bu âyetlerde önce insanlara,
Allah'a ve Elçi'sine inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır diye hitap edilerek, onların âhirete hazırlanmaları istenmiş, sonra da, Size ne oldu da, Elçi, sizi Rabbinize inanmanız için davet ettiği hâlde Allah'a inanmıyorsunuz? Oysa O,eğer siz inananlar iseniz sizden mîsâkınızı [kesin sözünüzü] almıştı. O [Allah], sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetleri indirendir. Ve şüphesiz Allah, size çok şefkatli, çok merhametlidir.Göklerin ve yerin mirası Allah'ın olmasına rağmen neden siz, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar derece bakımından, sonradan infak eden ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de "en güzel"i vaad etmiştir. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır diye uyarılar yapılmış, paragrafın sonunda da, Kimdir o, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki, Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir mükâfat da vardır denilerek kullar infaka teşvik edilmiştir.

Âyetteki,
Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın ifadesiyle, mülkün Allah'a ait olduğu, bunu kullarına hayatlarını idame ettirtmeleri için verdiği vurgulanmış ve aslında Allah'a ait olan şeyleri Allah için harcamaktan kaçınanlar azarlanıp kınanmıştır.

Âyetteki,
(Allah,) sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetleri indirendir. Ve şüphesiz Allah, size çok şefkatli, çok merhametlidir ifadesiyle de, inanıp Elçi'ye destek vermelerinin ve infakta bulunmalarının gerekçesi açıklanmıştır. Bütün bunlar, insanların cehâlet, şirk, küfür, mutsuzluk, zulüm, ve fesat gibi karanlıklardan aydınlığa çıkarılması içindir:

257Allah, inananların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere gelince; onların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. [Bakara/257]

15,16Ey Kitap Ehli! Kesinlikle, Kitap'tan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açığa koyan, çoğundan da vazgeçen Bizim Elçimiz size geldi. Kesinlikle size, Allah'tan bir ışık ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, o Kitabla kendi rızasına uyanları selâmet yollarına kılavuzlar. Onları Kendi bilgisi ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola kılavuzlar. [Mâide/16]

Ve İbrâhîm/1-3, Ahzâb/43-44, Talâk/10-11.

7. ve 11. âyetlerde,
Allah'a ve Elçi'sine inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır. Kimdir o, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki, Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir mükâfât da vardır buyurularak, önemine dikkat çekilerek infak teşvik edilmiştir.

10. âyetteki,
Göklerin ve yerin mirası Allah'ın olmasına rağmen neden siz, Allah yolunda harcamıyorsunuz? ifadesiyle, yeryüzünün son sahibinin Allah olduğu, onun herkesin elinden çıkacağı uyarısı yapılmaktadır, ki bu husus defalarca hatırlatılmıştır:

40Şüphesiz Biz, yeryüzüne ve onun üzerindeki kimselere vâris olacağız/onlar gidecek Biz kalacağız. Ve onlar yalnızca Bize döndürüleceklerdir. [Meryem/40]

180Ve Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Tam tersi o kendileri için zarardır. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir. Ve Allah, yaptıklarınıza bilgi sahibidir. [Âl-i İmrân/180]

23Ve yalnızca Biz, elbette diriltiriz ve Biz öldürürüz! Ve Biz, son sahip olacaklarız. [Hicr/23]

Âyetteki,
Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar derece bakımından, sonradan infak eden ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah, hepsine de "en güzel"i vaad etmiştir. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır. Kimdir o, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki, Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir mükâfat da vardır ifadesi, bu âyetlerin Mekke'nin fethi için yapılan hazırlık aşamasında indiğini göstermekte ve infakın en makbulünün, en zor zamanlarda/kara günde yapılan olduğuna dikkat çekmektedir, ki bu kara gün dostları Allah'ın hoşnutluğu ile müjdelenmişlerdir:

100Muhacir ve Ensar'dan ilk önce öne geçenler ve iyileştirme-güzelleştirme ile onları izleyen kimseler; Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular. Ve Allah onlara, içlerinde temelli kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. [Tevbe/100]

İnfakın önemi ve şekli ile ilgili birçok (Bakara/195, Bakara/245,264, 267-271, Mâide/12, Teğâbün/17-18, Müzzemmil/20, Leyl/17-20, Âl-i İmrân/92) âyet mevcuttur.

Bu pasajın iniş sebebi hakkında şu bilgiler nakledilmiştir:

Âlimler, bir Yahûdinin, bu âyet nâzil olduğunda, "Muhammed'in tanrısı fakir düşmüş olacak ki borç istiyor" diye alay ettiğini, bunun üzerine Hz. Ebû Bekr'in (r.a) onu tokatladığını, derken Yahûdinin bunu Hz. Peygamber'e (s.a) şikâyet ettiğini; Hz. Peygamber'in (s.a), Hz. Ebû Bekr'e (r.a), "Böyle yapmakla ne kasdettin?" dediğini, Hz. Ebû Bekr'in (r.a) de, kendine hâkim olamayıp, onu tokatladığını söylediğini, dolayısıyla Hakk Teâlâ'nın,
Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden, nice eziyetler duyup göreceksiniz (Âl-i İmrân/186) âyetinin nâzil olduğunu söylemişlerdir. Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: "Yahûdi bu sözü, Tanrı'nın fakir olabileceğine inandığından ötürü değil de, (Müslümanlarla) istihza için söylemiştir. Onların, Allah fakir, biz ise zenginiz (Al-i İmrân/181) şeklindeki sözleri de aynı mahiyettedir. [Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb]
12) O gün, inanan erkekleri ve inanan kadınları, ellerinin arasında ve sağlarında ışıkları olduğu hâlde koşar göreceksin. -Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içlerinde sonsuza dek kalacağınız cennetlerdir. İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir!-
13) O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar, o iman eden kimselere: "Bize bakın da sizin ışığınızdan alalım?" derler. Denildi ki: "Arkanıza dönün de ışık arayın!" Sonra da aralarına içinde rahmet, dışında da kendi yönünden azap olan kapılı bir sur çekilir.
14,15) Onlara: "Biz, sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. Mü'minler: "Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, kuşkuya düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Sonunda Allah'ın emri gelip çattı. O, çok aldatan da sizi, Allah ile aldattı. Bugün artık sizden kurtulmalık alınmaz, kâfirlerden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!"
Bu âyetlerde, uyarı amaçlı olarak mü’minler ve münâfıklara ait âhiret tabloları sergilenmektedir.

• O gün, inanan erkek ve kadınların nûrları, ellerinin arasında ve sağlarında koşuyor görülecektir.

• O günün müjdesi, altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalınacak cennetlerdir.

• İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir.

• O gün münâfık erkek ve kadınlar, iman edenlere, "Bize bakın da nûrunuzdan alalım?" diye yalvaracaklardır.

• Münâfık erkek ve kadınlara, "Arkanıza dönün de nûr arayın!" denilecektir.

• Sonra da aralarına, içinde rahmet, dışında da azap olan kapılı bir sur çekilecektir.

• Münâfık erkek ve kadınlar, "Biz sizinle beraber değil miydik?" diyecekler.

• Mü’minler de, "Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, kuşkuya düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihâyet Allah'ın emri gelip çattı. O çok aldatan da sizi, Allah ile aldattı. Bu gün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!" diye karşılık vereceklerdir.

Burada sergilenen tablolar, mahşerde ayırım yapıldıktan sonraki hâdiselerin canlandırılmasıdır. Kâfirler karanlıklar içinde sevk edilirken, mü’minler aydınlık içinde sevk edilmektedir. O gün herkes ışık beklentisi içinde olacaktır:

8Ey iman etmiş kimseler! Saf, katışıksız/samimi bir hatadan dönüş ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz, Peygamber'i ve o'nunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı, ışıklarının önlerinde ve sağlarında koşacağı, "Rabbimiz! Işığımızı tamamla, bizi bağışla, çünkü Sen her şeye güç yetirensin" diyecekleri günde sizin kötülüklerinizi örter ve sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. [Tahrîm/8]

12. âyetteki, Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir. İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir ifadesiyle, mü’minler, Allah yolunda samimi ve duyarlı olmaya çağırılmaktadır. Mü’minlerin müjdelenmesine dair birçok âyet mevcuttur. Bunlardan ikisini hatırlatıyoruz:

25İnanmış ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere de, "Şüphesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu" müjdele. Onlar, oradaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında, "Bu, bizim daha önce rızıklandığımız şeydir" derler. Ve onlara onun benzeşenleri verildi. Orada çok temiz eşler de yalnızca onlarındır. Ve onlar, orada sürekli kalanlardır. [Bakara/25]

19-24Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah'a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: "Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!" [Ra‘d/19-24]

13. âyetteki,
Sonra da aralarına, içinde rahmet, dışında da kendi yönünden azap olan kapılı bir sur vurulur [çekilir] ifadesiyle; geçişin-kaçışın imkansızlığı vurgulanmaktadır. Hümeze sûresi'nde de, O, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır; uzatılmış direkler içinde şeklinde tasvir edilmişti:

4Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Kesinlikle o, Hutame'ye fırlatılıp atılacaktır.

5Hutame'nin ne olduğunu sana ne bildirdi?

6,7O, Allah'ın, gönüllerin üzerine tırmanıp çıkan, tutuşturulmuş bir ateşidir.

8,9O, uzatılmış direkler içinde, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır. [Hümeze/4-9]

Bu tasvir, Ehl-i Kitabın yabancı olmadığı bir tasvirdir:

O zaman göklerin egemenliği, kandillerini alıp güveyi karşılamaya çıkmış olan on kıza benzeyecek. Bunların beşi akılsız, beşi de akıllıymış. Akılsızlar kandillerini almışlarsa da, yanlarına yağ almamışlar. Akıllılar ise, kandilleriyle birlikte kaplar içinde yağ da almışlar. Güvey gecikince hepsini uyku tutmuş ve dalıp uyumuşlar. Gece yarısı bir ses yankılanmış: "İşte güvey geliyor, onu karşılamaya çıkın!" Bunun üzerine kızların hepsi kalkıp kandillerini tazelemişler. Akılsızlar akıllılara, "Kandillerimiz sönüyor, bize yağınızdan verin!" demişler. Akıllılar, "Olmaz! Hem bize hem size yetmeyebilir. En iyisi satıcılara gidin, kendinize yağ alın" demişler. Ne var ki, onlar yağ satın almaya giderlerken güvey gelmiş. Hazırlıklı olan kızlar, onunla birlikte düğün şölenine girmişler ve kapı kapanmış. Daha sonra gelen öbür kızlar, "Efendimiz, efendimiz! Aç kapıyı bize!" demişler. Güvey ise, "Size doğrusunu söyleyeyim, sizi tanımıyorum" demiş. Bu nedenle uyanık durun. Çünkü o günü ve o saati bilemezsiniz. [Matta, 25:1-13.]

Âyetlerdeki, önlerindeki ve yanlarındaki ışıklar eşliğinde cennete gitmekte olan mü’minlerin, karanlıklar içinde yalvaran ikiyüzlülere, Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihâyet Allah'ın emri gelip çattı. O çok aldatan da sizi Allah ile aldattı. Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! şeklinde verdikleri karşılıkta, münâfıkların o hâle düşmesinin nedenleri sayılmıştır. Şöyle ki:

• Münâfıklar, bu duruma kendi kendilerini düşürmüşlerdir.

• Kimse onlara zulmetmemiştir.

• Hep, "İleride bakalım ne yaparız" diye gerçekle yüzleşmekten kaçmışlardır.

• Kur’ân, Elçi ve âhiret hakkında kuşkuya düşmüşlerdir.

• Aldatan da Allah ile, Allah'ı kullanarak, Allah adına yalan uydurarak, "Allah, nasıl olsa bağışlayacak" vs. diyerek aldatmıştır.

Âyetteki,
Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de ifadesiyle, fidye vererek oradan kurtulmanın imkansızlığına dikkat çekilmiştir. Zira, bu âyetlerin muhatapları, paralarıyla her işi gördüren, her kapıyı açtıran varlıklı münâfıklardır.

Müşriklere, münâfık ve kâfirlere âhirette fidye kabul edilmeyeceği onlarca (Bakara/123) (Bakara/47-48) (Âl-i İmrân/91) (Yûnus/54) (Ra‘d/18)kez bildirilmiştir.

16) İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki kalpleri Allah'ı anmak ve haktan gelen için ürpersin de, daha önce kendilerine Kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş, dolayısıyla kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır.
17) Allah'ın, yeryüzünü, ölümünden sonra dirilttiğini biliniz. Belki aklınızı kullanırsınız diye Biz, sizin için âyetleri açıkça ortaya koyduk.
18) Şüphesiz sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir ödünç verenler; kendilerine kat kat artırılacaktır. Onlar için çok şerefli bir ödül de vardır.
19) Allah'a ve elçilerine inanan kimseler; işte onlar, Rableri nezdinde dosdoğru kimselerin ve şehitlerin ta kendileridir. Onlar için karşılıkları ve ışıkları vardır. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler de, onlar cehennemin ashâbıdırlar.
20) Bilin ki iğreti dünya yaşamı, ancak bir oyun, tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünüş, mal ve çocuklar konusunda bir çoğaltma yarışıdır. -Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir.- Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir bağışlama ve bir hoşnutluk vardır. Dünyadaki iğreti yaşam, aldanış malından, malzemesinden başka bir şey değildir.
21) Rabbinizden bir bağışlanmaya, Allah'a ve elçilerine inananlar için hazırlanmış, genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete yarış yapınız. İşte bu, Allah'ın, dilediğine verdiği armağandır. Onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük armağan sahibidir.
Bu âyetler, Allah'ın rahmet tecellilerini ifade etmesinin yanısıra, insanları da kurtuluşa erebilmeleri için akıllarını kullanmaya davet eden beyanname niteliğindedir.

16. âyetteki,
Kalpleri Allah'ı anmak ve Hakk'tan gelen için ürpersin de, daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş, dolaysıyla kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır ifadesiyle, inananların Yahûdileşmemeleri gerektiğine işaret edilmektedir.

Bu pasajın iniş sebebine dair şu bilgiler verilmiştir:

Bu âyetin, hicretten bir yıl sonra münâfıklar hakkında indiği de söylenmiştir. Şöyle ki: Onlar Selmân'dan Tevrât'taki hayret verici hususlardan kendilerine söz etmesini istediler. Bunun üzerine, Elif, Lâm, Râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir... Biz sana bu Kur’ân'ı vahyetmekle en güzel kıssayı sana anlatacağız (Yûsuf/1-3) buyrukları indi. Böylelikle onlara okunan Kur’ân'ın başka kitaplardan daha güzel ve onlar için daha faydalı olduğunu bildirdi. Onlar da Selmân'dan böyle bir şey istemekten vazgeçtiler. Daha sonra yine, birincisinin benzeri bir istekte bulununca bu sefer de yüce Allah'ın, İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi buyruğu indi. [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.]

Âyetin mü’minler hakkında indiği de söylenmiştir. Sa‘d dedi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bize kıssa anlatsan" denince,
Biz sana en güzel kıssayı anlatıyoruz (Yûsuf/3) buyruğu nâzil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra bu sefer, "Bize bir şeylerden söz etsen" dendi, bu sefer de, Allah sözün en güzelini... indirmiştir (Zümer/23) buyruğu nâzil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra; "Keşke bize hatırlatmada bulunsan, öğüt versen" dediler. Bunun üzerine de, İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi? buyruğu indi. [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân]

18. âyette konu, sosyal varlığın bekasını sağlayacak olan infak faktörüne getirilerek,
Şüphesiz sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir ödünç verenler; kendilerine kat kat artırılacaktır. Onlar için çok şerefli bir ödül de vardır buyurulmuştur. Bu konu 10-11. âyetlerde açıklanmıştı.

19. âyette,
Allah'a ve Elçisi'ne inanan kimseler; işte onlar, Rabb'leri nezdinde sıddîkların ve şehidlerin ta kendilerdir. Onlar için karşılıkları ve nûrları vardır. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler de; onlar cahîm'in ashâbıdırlar buyurularak verilen müjde, Nisâ sûresi'nde de geçmiş ve orada ‘sıddîk’ ve ‘şehid’ kelimeleri ile ilgili detay sunmuştuk:

69Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, dosdoğru kimselerden, şehitlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! 70Bu, Allah'tan bir armağandır. En iyi bilen olarak Allah yeter. [Nisâ/69-70]

20. âyette,
Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünüş, mal ve çocuklar konusunda bir çoğaltma yarışıdır buyurularak, dünya yaşamının geçiciliğine ve değersizliğine dikkat çekilmiştir:

32Ve basit dünya hayatı, sadece eğlence ve oyundur. Son yurt/Âhiret yurdu ise, Allah'ın koruması altına girenler için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? [En‘âm/32]

64Ve bu iğreti dünya yaşamı, sadece bir eğlence ve oyundur. Şüphesiz son yurt ise kesinlikle hayatın ta kendisidir. Keşke onlar, bilmiş olsalardı. [Ankebût/64]

26Bu, onların, Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselere: "Bazı işlerde biz, size itaat edeceğiz" demeleri sebebiyledir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor. [Muhammed/26]

14Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17De ki: "Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah'ın koruması altına girmiş; "Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru!" diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir. [Âl-i İmrân/14-17]

Ve Yûnus/24-25, İbrâhîm/18, Kehf/45-46, Nûr/39.

21. âyetteki,
Rabbinizden bir bağışlanmaya, Allah'a ve elçilerine inananlar için hazırlanmış, genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete müsabaka yapınız ifadesiyle, dünyanın değersiz kazançları için değil, âhiretin sonsuz nimetleri için müsabaka yapılması tavsiye edilmiştir.

Âyette, cennetin genişliğinin, "gökle yerin genişliği gibi" olduğu ifade edilmiştir, ki bu, cennetin sınırını değil, insan aklının ötesinde bir genişliği, sonsuzluğu ifade eder:

133-135Ve Rabbinizden bağışlanmaya, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcama yapan, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları kötü şeylerde bile bile ısrar etmeyen, Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Ve Allah, iyilik, güzellik üretenleri sever. [Âl-i İmrân/133-135]

22,23,24) Yeryüzünde ve kendilerinin içinde musibetten isabet eden şeyler, -elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği şeylerle şımarmayasınız diye- Bizim onu yaratmamızdan önce, kesinlikle bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah'a göre çok kolaydır. Ve Allah, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez. Kim yüz çevirirse de, biliniz ki şüphesiz Allah, çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayanın, övülen, övgüye lâyık bulunanın ta kendisidir.
Bu âyetlerde, ekolojik bozukluklar, deprem, yangın, kıtlık, kuraklık, salgın, hastalık, ekonomik kriz, iflas, ağrı ve hastalıklar, mal ve can noksanlığı, kaza-bela, hapis, sürgün, yenilgi gibi yeryüzünde ve insan bünyesinde vukû bulan tüm olumsuzluk ve musibetlerin Allah'ın kitabında olduğu beyân edilmektedir. Âyetten açıkça anlaşıldığına göre kullara isâbet edecek her şeyin niçin isâbet edeceği, kullar üzülmesin ve şımarmasın diye önceden bildirilmiştir:

11İsabet eden her musibet, sadece Allah'ın bilgisi çerçevesinde isabet eder. Kim Allah'a inanırsa, Allah, onun kalbini kılavuzlar. Ve Allah her şeyi en iyi bilendir. [Teğâbün/11]

41İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde kargaşa ortaya çıktı. [Rûm/41]

72Şüphesiz Biz, emaneti [bütünlüğü, kusursuzluğu, mükemmelliği] göklerin, yerin ve dağların üzerine yaydık, yaygınlaştırdık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, bütünlüğün, kusursuzluğun, mükemmelliğin alıp götürülmesinden korktular. Ve onu insan taşıdı [onu aldı götürdü, ona ihanet etti]. Şüphesiz insan, çok yanlış davranan; kendi zararlarına iş yapan ve çok cahildir. [Ahzâb/72]

Ve Nisâ/77-79, Âl-i İmrân/152, Şûrâ/30,48, Nahl/33-34, Zümer/48, Zümer/51, Rûm/36, Kasas/46-47.

Burada ifade edilmek istenen şudur: Herkese, başına gelecek şeyler daha evvel bir kitapla bildirilmiş, herkes uyarılmıştır; yani, ateşin yaktığı, suyun boğduğu... öğretilmiştir. Kim elini yakarsa, kendisi yakmıştır; "Kendim ettim kendim buldum" der, teselli olur, üzülmez. İradesi dışında ateşe atılan yakılan kimse de, Allah'ın kendisini denediğini kabul ederek sabreder yine üzülmez:

155,156Ve de kesinlikle Biz, korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiklik ile sizi zayıf düşüreceğiz/imtihan edeceğiz. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, "Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz" diyen şu sabredenlere de müjdele!

157İşte onlar; Rablerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, kılavuzlandıkları doğru yolu bulanların da ta kendisidir. [Bakara/155-157]
25) Andolsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah'ın, dinine ve elçilerine, kimse kendilerini görmediği ve tanımadığı yerlerde yardım edenleri belirlemesi/işaretleyip göstermesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için yararlar bulunan demiri de indirdik. Şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, mutlak üstündür.
26) Ve andolsun Nûh'u ve İbrâhîm'i elçi gönderdik, peygamberliği ve kitabı bu ikisinin soyları içinde devam ettirdik. Sonra da onlardan bir kısım doğru yolu bulan, onlardan birçoğu da hak yoldan çıkmış kimselerdir.
27) Sonra, bunların izinden ardarda elçilerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'yı da arkalarından gönderdik; kendisine İncîl'i verdik ve o'na uyan kimselerin kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlık; (malı- mülkü, eşi evladı terk edip zahit bir hayat yaşama ilkesi); onu, onların üzerine Biz yazmadık. Sadece Allah rızasını kazanmak için ortaya çıkardılar. Sonra da buna gereği gibi riâyet etmediler. Sonra da Biz, onlardan iman eden kimselere karşılıklarını verdik. Onlardan pek çoğu da hak yoldan çıkmış olanlardır.
Bu âyetlerde, Allah'ın rahmeti gereği insanlar için yaptıklarının bir bölümü; yukarıda konu edilen, musibetlerin kitapta yer alışı beyân edilmektedir. Buna göre Allah, insanların dünya ve âhirette kendilerini musibetlerden koruyabilmeleri için onlara iyiyi-doğruyu, yararlıyı-zararlıyı öğretecek apaçık kitabı, kitabın içinde de insanları dünya ve âhirette tüm musibetlerden kurtaracak ilkeleri indirdiğini ve elçi gönderdiğini bildirmektedir. Burada, elçiliğin misyonu da ortaya konulmuştur.

Âyetten açıkça anlaşıldığına göre elçilerin görevi, sadece tebliğ edip kenara çekilmek değil; ilâhî ilkeleri yaşatmak için organize olmak, Allah'tan gelen ilkeleri hayata geçirerek insanları zulümden, kargaşadan, kan dökmekten kurtarmak, mutlu ve huzurlu yaşamalarını sağlamaktır.

25. âyetteki, Allah'ın, Kendisine [dinine] ve elçilerine görmeden yardım edenleri bildirmesi/işaretleyip göstermesi için ifadesiyle, inananların Allah'ın dininin yayılmasında görev almaları gerektiğine işaret edilmiştir. Öyleyse her mü’min, Allah'ın dininin yayılması için yardımcı olmak durumundadır, ki böylece Allah da onlara yardım eder:

7Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz, Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. 8İnkâr eden kişiler ise, artık yıkım onlara! Ve Allah, onların işlerini saptırtmıştır. 9Bu, şüphesiz onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. Artık Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. [Muhammed/7]

52,53Sonra Îsâ, onlardan küfrü: Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmeyi sezince: "Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?" dedi. Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz, biz Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. –Rabbimiz! Biz, senin indirdiğine iman ettik, elçiye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz"– dediler. [Âl-i İmrân/52-53]

14Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere: "Allah'a benim yardımcılarım kimdir?" demişti. Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz" dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inanmadı. Sonra da Biz, inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler. [Saff/14]

Yirmi beşinci ayetteki "ya’leme" ifadesinin tahlili ile ilgili ayrıntılı bilgi Sebe/21. ayetin tahlilinde verilmiştir. [Tebyinulkuran; clt ??? s. ????*]

DEMİR

Biz, kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik buyruğunda zikri geçen demirin indirilmesi, üç şekilde anlaşılabilir:

A)
Demirin indirilmesi, –Zümer/6'daki gibi– "demirin yaratılması" anlamına alınabilir:

6O, sizi tek bir nefisten oluşturdu, sonra ondan eşini yaptı ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, oluşturluştan sonra bir oluşturuluşla oluşturuyor. İşte bu, sahiplik, yönetim yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? [Zümer/6]

B)
Demirin indirilmesi, "demirin gerçekten indirilmesi" anlamına alınabilir.

Zira dünyadaki mevcut demirin yer küreye sonradan; uzaydaki diğer gök cisimlerinden indirildiği biliniyor. Bu durumda Kur’ân'ın evrensel bir mucizesi daha ortaya çıkmış olur.

Kur’ân'da geçen inzâl fiili, genellikle dünya dışından yapılan indirme ve gelişleri ifade eder. İnzâl fiili, dünyadaki bir yaratılışın dünya dışındaki oluşumlar sayesinde meydana geldiğini anlatır. Dünyanın ilk sıcaklığı demirin oluşumuna uygun değildir. Hatta güneş tipi orta büyüklükte yıldızlar bile demirin üretimi için yeterli ısıya sahip değildir. Bu yüzden demir, sırf dünyaya değil, güneş sistemine bile indirilmiştir [inzâl edilmiştir]. Şu anda dünyada var olan demir, güneş sistemine yüksek ısılı yıldızlardan gelmiştir. Kur’ân'ın demirin oluşumunu anlatırken inzâl fiiliyle "indirilme" olayına dikkat çekmesi mucizevî niteliktedir. [Kur’ân Araştırmaları Grubu, Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize.]

Demir dünya üzerindeki üçüncü en yaygın elementtir ve yer kabuğunun % 5'ini oluşturur. Demir elementi, dünyada bu kadar fazla miktarda bulunmasına karşın, demirin oluşumu dünya dışında gerçekleşmiştir. Modern astronomik bulgular, dünyadaki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur. [Ansiklopediler.]

Âyette demir, "kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar bulunan" diye nitelenmiştir. Gerçekten demir, insanın iğneden otomobile, ondan devasa yapılara her türlü kişisel, ziraî, sınaî, askerî gereksinimin temel maddesidir. Kükürt ve oksijen gibi metallerle kolayca birleşir. Başka herhangi bir metalden çok daha büyük miktarlarda, alaşımlarda kullanılır. En yararlı ve ucuz metallerden biri olan çelik de demire küçük bir miktar karbon katılmasıyla elde edilir. Tüm bitkilerin, hayvanların ve insanların, yaşamak için demire ihtiyaçları vardır. İnsanlarda en büyük demir yüzdesi, kırmızı kan hücrelerinde bulunur. Hemoglobinin temel bölümlerinden birini oluşturur. Kaslarda ve dokularda, küçük miktarlar hâlinde bulunur. Demirin tıptaki en önemli kullanım yeri, hipokromik kansızlıkların tedavisindedir. Demir eksikliği durumu, hemoglobin oluşumunu engeller ve kırmızı kan hücrelerinin öteki işlevlerini yerine getirmesini de güçleştirir. Çok sayıdaki demir bileşiklerinden herhangi biri tedavide kullanılabilir. Dünyada altının yokluğu, kimseye bir zorluk çıkarmaz, ama demirin yokluğu insanın belini büker.

C) HADİD:

"Hdd" kökünden türemiş "mübalağa ismi fail" kalıbında bir sözcüktür. Sözcüğün gerçek anlamını tespit edebilmek için önce kök anlamının bilinmesi gerekir. Temel lügatlere göre:

"Hadd", "birisi diğerine karışmasın ya da biri ötekine tecavüz etmesin diye iki şey arasındaki ara" demektir.

"Hadd", "herhangi bir şeyin son noktası" demektir.

"Hadd", ""defetmek, savmak, engel olmak" demektir.

"Hadd", "suçluyu edeplendirmek" demektir.

"Hadd", "insana bulaşan öfke, yeğnilik [hiddet]" demektir.

"Hadd", "bir şeyi başka bir şeyden ayırabilme" demektir.

"Hadid", bilinen "demir cevheri" demektir.

"Haddad", "demirci, kapıcı, "hapishane gardiyanı" demektir. [Lisanü’l-Arab, c: 2, s: 353-356; Tacu’l-Arus, c: 4, s: 410-413, "hdd" mad.]

Görüldüğü üzere, sözcüğün birçok anlamı vardır. Demir cevherine "Hadid" denilmesi de onun sertliğinden, bir şeylere engel oluşundandır.

Biz burada sözcüğü "bir şeyi başka bir şeyden ayırma" anlamıyla ele alacağız. Bu durumda sözcüğün ayetteki anlamı "bir şeyi bir diğerinden iyice ayırabilen; keskin görüşlü, ince zekâlı" demek olur. Nitekim daha evvel Kaf suresinde de bu anlamıyla sunulmuştu.

22kesinlikle sen bundan duyarsızlık, bilgisizlik içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir; Kur’an sayesinde kurmay birisi oldun. [Kaf/22]

MİZÂN

Âyette geçen
mizan, "adalet ilkeleri"dir. Bu hususa şu âyette işaret edilmiştir:

17Allah, bu kitabı ve teraziyi/ölçüyü hakla indiren Zat'tır. Ve sana ne bildirir ki, belki de o kıyâmetin kopuş zamanı çok yakındır! [Şûrâ/17]

Bu paragrafta,
Uydurdukları ruhbânlık; onu, onların üzerine Biz yazmadık. Sadece Allah rızasını kazanmak için (ortaya çıkardılar) ifadeleriyle dikkat çekilen ruhbânlık üzerinde biraz durmak istiyoruz.

RUHBÂNLIK

الرّهبان Maalesef lügatlerde ve dini kitaplarda aslı astarı araştırılmadan " رهبrehb" sözcüğü, "korkmak", "إرهابirhab" sözcüğü de "korkutmak" olarak yer almıştır. Bu sözcük, bazı ayetlerde anlamsız düştüğünden bunun " rehbaniyet الرهبانية " kalıbı da dikkate alınarak "ibadet etme" anlamı da yüklenilmeye çalışılmıştır.

"رهبRehb" sözcüğünü kadim, muteber lügatlardan incelediğimizde öz anlamıyla ilgili şu dört maddeyi görüyoruz:

1 الرهبRehb, "okun ucundaki ince, sivri demir" demektir

2 الرهبRehb, "Ceket, gömleğin yeni (kolunun ucu)" demektir (Himyer lügatine göre).

3 الرهبRehb, رهبىrehba, "uzun yolculukta zayıflamış, incelmiş deve" demektir.

4 Bu sözcüğün " الرهبانيةrehbaniyet" kalıbı, dünyayı (malı- mülkü, eşi, evladı) terk edip zahit bir hayat yaşamak" demektir. Böyle yaşayanlara " راهبrâhip" denir. Çoğulu, " رهبانruhban’dır. راهبRahip sözcüğü, kiliselerde bu tip hayat yaşayan kesimin adı olarak kullanılır. [Tac, Lisan, Kamus, Sıhah]

Bedevi Arabın dilinde sözcüğün öz anlamı işte budur. Görüldüğü üzere sözcüğün öz anlamında "korku" anlamı kesinlikle bulunmamaktadır.

Bu sözcüğün, toplumsal hayattaki anlamı, "kaba nesnelerin yontulmuş, incelmiş, işe yarar hale gelmiş, narinleşmiş hali" demektir. Bu sözcüğü insana uyarladığımızda "kaba- saba; dinsiz- imansız, ahlaksız, vicdansız insanların incelmiş, yontulmuş; adam olmuş hali" demek olur.

Sözcüğün Kur’an’da da yer alan إفعالİf’âl babından " إرهابirhâb" kalıbı, "inceltmek, narinleştirmek, işe yarar hale getirmek; kişi üzerindeki din dışı hasletleri gidermek, kısacası "kişiyi adam etmek" demektir.

KAVRAM OLARAK RUHBÂNLIK

Ruhbânlık, "daha fazla ibâdet, daha fazla zühd hayatını seçmek" demektir. Genel anlamda, "dünyadan el-etek çekmek, ibâdet ile meşgul olmak"tır. Ruhbânlar bu anlayışla, evlenmeyi hoş görmez ve dünya işlerine önem vermezler, akıllarınca rûhu yüceltmeyi ön planda tutarlar.

Kur’ân-ı Kerîm, dinde ruhbânlığı, yani dini daha iyi yaşamak için bir tarafa çekilmeyi, nefsi en doğal ihtiyaçlardan bile mahrum etmeyi icat edenleri ve bunu sürdürenleri tenkit eder:

27Sonra, bunların izinden ardarda elçilerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'yı da arkalarından gönderdik; kendisine İncîl'i verdik ve o'na uyan kimselerin kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlık; onu, onların üzerine Biz yazmadık. Sadece Allah rızasını kazanmak için ortaya çıkardılar. Sonra da buna gereği gibi riâyet etmediler. Sonra da Biz, onlardan iman eden kimselere karşılıklarını verdik. Onlardan pek çoğu da hak yoldan çıkmış olanlardır. [Hadîd/27]

34Ey iman etmiş kişiler! Şüphesiz, hahamlardan, rahiplerden birçoğu kesinlikle insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayan kimseler, hemen onlara acıklı bir azabı müjdele! [Tevbe/34]

Ruhbânlık, târihî akış içerisinde Hristiyan din adamlarının daha iyi teşkilatlanmalarını ve daha etkin çalışmalarını sağlayan bir kurum hâline gelmiştir. Hristiyan geleneğinde özel bir sınıf olan, din konusunda özel yetkileri bulunan Ruhbânlar, dini temsil eder ve din adına karar verirler. Kur’ân'ın ifadesiyle onlar kendilerini ilâhlık ve rabblık makamına çıkartan kimselerdir. Kendilerine de, "Rûhânîler" de denilen bu kimseler, Allah ile kullar arasında aracı durumundadırlar.

Câhil zümreler, rûhbânlara hakk etmedikleri nitelikleri yakıştırdılar ve onların din adına söylediklerini itirazsız kabul ettiler. Kur’ân, bu hususa şöyle işaret eder:

31Onlar, Allah'ın astlarından bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Îsâ'yı kendilerine rabler edindiler. Oysa onlar sadece bir tek olan ilâha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, ortak koşanların ortak koştuğu şeylerden de arınıktır. [Tevbe/31]

Ruhbânlar, halka bir şeyi emrettikleri, haram ya da helâl kıldıkları zaman, insanlar bunu kabul eder ve Allah'ın o konudaki hükmünü düşünmezler. Bu gibi insanlar, Allah'ın dinine ve hükümlerine değil, kişilere tâbi olurlar; Allah'a rağmen onların peşine düşerler. Bu ise, İslâm'ın şirk saydığı sapık bir inançtır.

İslâm'ın ilk yıllarında Müslümanlara karşı iyi davranan rahibler Kur’ân'da övülmüştür:

82Sen, kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak, o Yahudileri ve o ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, "Şüphesiz biz, Nasraniyiz/Hristiyanlarız" diyen kimseleri bulursun. Bu, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından dolayıdır. [Mâide/82]

İslâm'da ruhbânlık ve ruhbanlığa ihtiyaç yoktur. Müslümanlar daha iyi ibâdet edebilmek için bir köşeye çekilmek durumunda olmadıkları gibi, mübah olan şeyleri kendilerine haram da kılamazlar. Bilakis, dinlerini hayatın akışı içerisinde toplumla beraber doğal bir şekilde yaşarlar.

İslâm'da ruhbân sınıfı da yoktur. Bütün Müslümanlar din önünde eşittir. Hiç kimsenin din adına bir ayrıcalığı olmadığı gibi, hiç kimsenin başkalarını İslâm'a kabul etme, İslâm'dan çıkarma veya günahını bağışlama yetkisi de yoktur.

Kimi Müslümanların, hocasını, üstadını, şeyhini veya liderini dinin temsilcisi sayması, onların her dediğini dini bir emir gibi algılaması ve onların masum ve lâyüs’el olduklarına inanması ise, Hristiyanlardaki sapıklığın Müslümanlardaki yansımasıdır.

Takvâ, İslâmî ölçüler içerisinde yaşanmalıdır. İfrat ve tefrit, telafisi mümkün olmayan zararlar getirir, kişiyi şirke bulaştırır.

Âyetteki,
Uydurdukları ruhbânlık; onu, onların üzerine Biz yazmadık ifadesiyle, kendi kendine din uyduranlar kınanmaktadır. Rabbimiz din adına her ne ilke koyduysa, hepsi insan fıtratı çerçevesindedir; aşırılıklar ilâhî ilke olmaktan uzaktır:

174Ey insanlar! Kesinlikle Rabbinizden size apaçık bir kanıt geldi. Ve Biz size apaçık/açıklayan bir ışık indirdik. [Nisâ/171]

77De ki: "Ey Kitap Ehli! Dininizde hakkın dışında aşırılığa gitmeyin. Daha evvel sapmış, birçoklarını saptırmış ve hak yolun ortasından sapmış bir toplumun tutkularına da uymayın." [Mâide/77]

28,29) Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın koruması altına girin, O'nun Elçisi'ne inanın ki -Kitap Ehli, Allah'ın armağanlarından hiçbir şey elde edemeyeceklerini ve şüphesiz armağanların Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini bilsinler diye- Allah size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir ışık yapsın ve sizi bağışlasın. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Ve Allah, büyük armağan sahibidir.
Bu âyetlerde muhatap alınan mü’minlere, Allah'a ve Elçisi'ne güvenerek sabırla görevlerini sürdürdükleri takdirde çifte ödüle sahip olacakları müjdelenmektedir; ki sabırlılara çifte ödül verileceği daha evvel de ifade edilmişti:

* Sözden [vahiyden/Kur’ân'dan] önce kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler; onlar, Söz'e [vahye/Kur’ân'a] de inanırlar. Ve onlara o Söz [vahy/Kur’ân] okunduğu zaman onlar, "Biz, ona inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz, ondan önce müslüman olanlardık" dediler. İşte onlar; sabrettikleri için onların ödülleri iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden harcamada bulunurlar. [Kasas/52-54]

Bu âyetlerde, hakikatin bütün açıklığıyla ortada olmasına rağmen Rasûlullah'a ve Kur’ân'a iman etmeyen Kitap Ehline mesaj verilmektedir. Târih kayıtlarına göre Yahûdiler, bir peygamberin gelmesini beklemekteydiler. Ancak bu Peygamber Araplar arasından çıkınca o'nu inkâr ettiler. Onun için burada, Kitap Ehli, Allah'ın lütfundan hiç bir şey elde edemeyeceklerini ve şüphesiz lütfun Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini bilsinler diye buyurularak Kitap Ehline gönderme yapılmıştır.