Hicr

3,91) Onlar; Kur'ân'ı sihir, şiir, esatir (mitolojik söylentiler), uydurulmuş söz gibi birtakım parçalar, kötü sözler kabul eden kimseler, iman edenler olmuyorlar diye sen kendini yıkıma uğratacaksın!
3- 6. Ayetler:

3Onlar; Hıcr 91Kur’ân'ı sihir, şiir, esatir (mitolojik söylentiler), uydurulmuş söz gibi birtakım parçalar, kötü sözler kabul eden kimseler, 3iman edenler olmuyorlar diye sen kendini yıkıma uğratacaksın!

4Eğer Biz dilersek, Hıcr 90o yemincilere indirdiğimiz şey gibi 4onlara gökten bir alâmet [gösterge; ışın, radyasyon ve meteorlar, tayfun, sel] indiririz de onların boyunları, ona boyun eğenler oluverirdi. 5Ve kendilerine Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] yeni bir öğüt geldi mi, kesinlikle ondan mesafeli duran kimseler oldular. 6Sonra da, kesinlikle yalanladılar. İşte alay edip durdukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir. Hıcr 92,93İşte, andolsun Rabbine ki, Biz, kesinlikle onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz.

Hıcr suresinin 90-93. ayetleri, teknik ve anlam olarak, bulundukları yer ile alakalı değildirler. Bu ayetlerin bulunması gereken yerin Şuara suresinin giriş paragrafı olduğu, uzun araştırmalarımız sonucunda acizane tarafımızdan tespit edilmiştir. Dolayısıyla bu ayetleri Şuara suresinin ilk paragrafı içinde değerlendirmiş bulunuyoruz. Bunun gerekçelerini detaylı olarak Hıcr suresinin tahlilinde arz edeceğiz.

Bu ayetlerde peygamberimizin tebliğ görevini sürdürürken inkârcıların tavırları karşısında duyduğu üzüntü, sıkıntı dile getirilmiş, inkârcılardan hesap sorulacağı bildirilerek peygamberimiz teselli edilmiştir. Bu ayetlerde inkarcılar "Kur’an’ı bir takım parçalar/(sihir, şiir, esatir, uydurulmuş söz gibi) kötü sözler kılan kimseler" olarak nitelenmiş ve Kur’an’ı parça parça yapanlara /Kur’an’ın sihir, şiir, kötü söz, esatir olduğunu ileri süren iftiracılara geçmişte olduğu gibi hak ettikleri cezanın verileceği beyan edilmiştir.

Bir taraftan da Rabbimiz Peygamber’i teselli etmeye devam etmektedir.

"
عضينIDIYN" SÖZCÜĞÜ

" عضينIdıyn" sözcüğü Kur’an’da sadece burada yer almıştır. Bu sözcüğün kökü ve anlamı üzerinde farklı görüşler vardır:

1 Bu sözcüğün " عضوّuduv" kökünden geldiği kabul edilirse, çoğul olan bu sözcüğün anlamı Türkçedeki gibi "uzuvlar [parçalar]" anlamındadır.

2 Sözcüğün " عضهadah" kökünden geldiği kabul edilirse, sözcük "yalan, iftira, dedikodu gibi kötü söz" anlamındadır.

3 Ferra bu sözcüğün "sihir" anlamında olduğunu söylemiştir. [Lisanü’l-Arab; c. 6, s. 305- 306 Udh mad. Ragıp; El-Müfredat, Udv mad]

Dikkat edilirse, konumuz olan ayette yukarıdaki anlamların hepsinin de bir arada mevcut oldukları görülür. Böylece bu ifade ile hem Bakara/85’de açıklandığı gibi, işine gelene inanarak, işine gelmeyene inanmayarak Kur’an’ı parça parça ayıranlar; hem de birçok ayette belirtildiği gibi, Kur’an’a "sihir, şiir, efsane ve yalan söz" gibi kötü nitelikler yakıştırarak iftira atanlar kastedilmiş olur.

" المقتسمينMUKTESİMÎN"

Hıcr/90’da yer alan "muktesimîn" sözcüğü, Sarf ilmi kurallarına göre " قسِم kısım [bölüm]" veya " قسَمkasem [yemin]" sözcüğünden türetilmiş bir sözcük olarak değerlendirilebilir. Buna engel hiçbir şey yoktur. Önemli olan bu pasajda hangi anlamın tercih edilmesi gerektiği konusunda doğru karar vermektir.

Ayetlerin doğru anlamına ulaşabilmek için yapılması gereken, Kur’an’da başlarına bela indirildiği bildirilen bir "yeminci" veya "taksimci" bulmaktır. Bu ayetlerin indiği dönem itibariyle Kur’an’da geçmişte belalandırıldığı bildirilen bir "taksimci" söz konusu edilmediğine göre, geçmişte belalandırılmış, cezalandırılmış bir "yeminci" bulmak gerekmektedir.

Kur’an’a müracaat edildiğinde geçmişte iki tane cezalandırılmış "yeminci" gurup görülmektedir. Bunlar:

1- Salih peygambere tuzak kuranlar:

48Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, Dokuz kişilik bir grup vardı. 49Allah'a yeminleşerek, "Gece o'na ve ailesine baskın yapacağız, sonra da velîsine/haklarını koruyacak yakınlarına, ‘Biz, o ailenin yok edilişine şâhit olmadık/olay sırasında orada değildik ve biz kesinlikle doğru olanlarız’ diyeceğiz" dediler. 50Ve onlar, böyle bir tuzak kurdular, şüphesiz Biz de onların farkında olmadığı bir ceza ile cezalandırdık. [Neml/49, 50]

2- Cennet sahipleri:

17-24Şüphesiz Biz, o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara belâ vereceğiz: Hani onlar, sabah olunca kesinlikle çiftliğin ürünlerini devşireceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı. Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir tayfun çiftliğin üzerinden dolaşıverdi. Sabaha, çiftlik, biçilmiş/devşirilmiş gibi oluverdi. Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler: "Haydi, devşirecekseniz sabahleyin erkence gidin!" dediler. Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı: Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!

25-29Sadece engelleme gücüne sahip/şiddete güçleri yeten bir tavırla erkenden gittiler. Ama çiftliği gördüklerinde: "Biz şüphesiz biz şaşırmışız/yanlış yere gelmişiz; yok yok, biz yoksun bırakılmışız; Allah bizi cezalandırmış!" dediler. En hayırlı olanları: "Ben size ‘Allah'ı noksanlıklardan arındırmıyor musunuz?’ dememiş miydim?" dedi. Onlar: "Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler yanlış; kendi zararlarına iş yapan, haksız davranan kimselermişiz!" dediler.

30-32Sonra döndüler, birbirlerini kınıyorlardı: "Yazıklar olsun bizlere! Bizler gerçektenkendini firavun gibi görenazgınlarmışız, umarız ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; gerçekten biz bütün ümidimizi Rabbimize çeviriyoruz."

33Dünyadaki azap işte böyledir! Elbette âhiret azabı daha büyüktür, keşke bilenlerden olsalardı! [Kalem/17- 33]

Konumuz olan sözcüğün, " المقتسمينel-Muktesimin" şeklinde " ال[belirteç]" ile gelmesi, bu "yeminciler"in daha evvel bize öğretilmiş, bildirilmiş birileri olduğunu göstermektedir. Surelerin iniş sırası dikkate alındığında, Hıcr suresinden önce indikleri için "el-muktesimin" sözcüğü ile her iki suredeki "yeminciler"in de ifade edilmiş olması mümkündür. Ancak bizim tercihimiz Kalem suresinde konu edilen "yeminciler"in olduğudur. Zira yukarıda da bahsettiğimiz gibi, konumuz olan ayetler Hıcr suresinin ayetleri olmayıp Şuara suresinin ayetleridir. Neml suresinin Şuara suresinden daha sonra indiğini göz önünde tutarak buradaki "yeminciler"in Salih peygambere tuzak kuranlar olması ihtimalini uzak görüyoruz.

Şuara/1-6 + Hıcr/92, 93. ayetlerde bu suçlu kesimin mutlaka cezalandırılacağı üzerinde durulmuştur. Bilindiği üzere Rabbimiz, A’raf/136, Hıcr/79, Rum/47, Zuhruf/25, 41, 55, Maide/95, Al-i Imran/4, İbrahim/47, Zümer/37, Secde/22, Duhan/16’da suçluları mutlaka yakalayıp cezalandırmak suretiyle adaleti sağlayacağını beyan buyurmuştur.

Peygamberimizin bu sıkıntısı başka surelerde de konu edilmektedir:

7Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler; onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve düzeltmeye yönelik işleri yapmış kişiler; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ödül vardır. 8Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. Onun için canın onlara karşı hasretlerle/üzüntülerle sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. [Fatır/8]

6Sonra da sen onlar bu Kur’ân'a inanmazlarsa, onların yaptıklarından dolayı, üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin! [Kehf/6]

Peygamberimizin ilettiği mesajlara kulak asmayan, tavır alan ve birçoğu da akrabası olan hemşerilerinin küfür ve şirklerinde ısrarcı olmaları, inanmayanların ahiretteki akıbetlerine ait bilgiler geldikçe peygamberimizi daha da üzmektedir. Zira verilecek korkunç cezalar sebebiyle o kişiler için üzülmemek, bir müminin değil, ancak bir münafığın tavrıdır:

120Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isabet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır. [Âl-i Imran/120]

50Eğer sana bir iyilik dokunursa fenalarına gider. Eğer sana bir musibet dokunursa, "Biz kesinlikle tedbirimizi önceden almıştık" derler. Ve onlar, sevinenler olarak yan çizip giderler. [Tövbe/50]

Bu ayette peygamberimize yönelik olarak verilen mesaj, toplum yararına çalışıp da olumsuz tepkiler, hatta saldırılar ile karşılaşan tüm sosyal destekçiler için de geçerlidir. Onlar sadece görevlerini yapmalı ve işlerini yılmadan devam ettirmelidirler. Üzülerek çalışmalarını kesintiye uğratmamalıdırlar. Gayret göstermeli, gerisini Allah’a havale etmelidirler.

Doksan ikinci âyette "andolsun Rabbine ki, Biz, kesinlikle onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz" buyrularak Yüce Allah’ın Rabblik sıfatı referans verilmiştir. "Rabb", "terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak birtakım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten" demek olduğuna göre insanların hesaba çekilmesi, Allah’ın Rabb sıfatının gereği ve tecellilerindendir.
4,90,5,6,92,93) Eğer Biz dilersek, o yemincilere[#157] indirdiğimiz şey gibi onlara gökten bir alâmet [gösterge; ışın, radyasyon ve meteorlar, tayfun, sel] indiririz de onların boyunları, ona boyun eğenler oluverirdi. Ve kendilerine Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] yeni bir öğüt geldi mi, kesinlikle ondan mesafeli duran kimseler oldular. Sonra da, kesinlikle yalanladılar. İşte alay edip durdukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir. İşte, andolsun Rabbine ki, Biz, kesinlikle onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz.
3- 6. Ayetler:





15. sure

90

91

92 – 93. Ayetler Şuara/3-6. Ayetler ile beraber tertip edildiğinden burada yer verimemiştir.

Meallerinin Şuara suresinin 3-6. ayetleri arasında gösterilmesine rağmen bu ayetlerin tahlilinin burada yapılmış olmasının sebebi, ayetlerin asıl yeri ile ilgili kanaatimizin gerekçesini ifade edebilmektir.

Bu ayetler, aşağıda sıraladığımız sorunlar sebebiyle, bizde, hem teknik hem de anlam olarak bulundukları yere ait olmadıkları yönünde bir kanaat uyandırmıştır.

1- Teşbih edatından kaynaklanan sorun:

90. ayet, "teşbih edatı" olan " كkaf" ile başladığından, edatın ifadesi olan "gibi" sözcüğü mealde mutlaka yer almak durumundadır. Böyle olunca da, Allah’ın bu taksimcilere/yemincilere indirdiği gibi kime ne indirdiğinin bu ayetten evvel zikredilmiş olması gerekmektedir. Zira "kaf" edatının varlığı, 90. ayeti başka bir ayetin [ana cümlenin] öğesi durumuna getirmektedir. Ama Hıcr suresinin bu bölümünde, 90. ayetin ana cümlesi olmaya uygun bir ayet bulunmamaktadır.

Bu husus maalesef meal ve tefsir yazanlar tarafından görmezden gelinmiş ve ayet bir takım zorlama ifadelerle geçiştirilmiştir. Biz yine de bu durumun onların vicdanlarını rahatsız ettiğini düşünmekteyiz.

Bu sorun klasik kaynaklarda da ya ayetteki "kaf" edatını zait [fazlalık] saymak ya da ayete mahzuf [gizli] sözcükler takdir etmek suretiyle çözülmeye çalışılmıştır:

Bu ifadede hazfedilmiş sözler vardır. Yani: "Ben bir azap ile apaçık uyaran bir kimseyim" anlamında olup "azap" kelimesi hazfedilmiştir. Çünkü "uyarmak " zaten buna delildir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyrulmaktadır: "Ben Ad ve Semud'un yıldırımı gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım" (Fussilet/13) diye buyrulmaktadır. [Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an]

"Nitekim" anlamındaki kâf’ın fazladan geldiği de söylenmiştir. Yani "ben sizi bölüşenlere indirdiğimiz şeyler ile açıkça uyarıcıyım demek olur. Yüce Allah'ın: "Onun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ/11) buyruğunda olduğu gibi. [Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an]

2- 91. ayetin 90. ayetin devamı olmasından kaynaklanan sorun:

Mevcut sıralamada 91. ayet, 90. ayetin devamı ve açılımı durumunda olduğundan, 91. ayetteki "ellezine [o kimseler]" ism-i mevsulü de 90. ayetteki "muktesimîn [taksimciler/yeminciler]" sözcüğü ile tefsir edilmektedir. Yani 90. ayette sözü edilen "taksimciler/yeminciler"in, 91. ayette sözü edilen "Kur’an’ı parça parça edenler /Kur’an’a sihir, şiir, esatir ve yalan söz gibi iftira atanlar, kötü söz söyleyenler" oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim klasik eserlerdeki nakiller de hep bu yöndedir:

"Bölüşenler"in anlamı ile ilgili olarak yedi farklı görüş vardır:

1- Mukatil ve el-Ferra der ki: Bunlar Hac döneminde Velid b. el-Muğıre'nin gönderdiği on bir kişidir. Bunlar Mekke'nin dar yollarını, geniş yollarını, dağlardaki yollarını kendi aralarında paylaştırarak bu yollardan geçenlere köle diyorlardı: ‘Aramızda çıkan ve peygamberlik iddiasında bulunan bu kimseye sakın aldanmayın! O bir delidir’, bazen ‘o bir sihirbazdır’, bazen ‘o bir şairdir’, bazen de ‘o bir kahindir’ diyorlardı. Onlara bu şekilde "bölüşenler" adının verilmesi bu yolları kendi aralarında paylaştırmalarıdır. Allah bunların hepsinin canlarını en kötü şekilde aldı. Bunlar ayrıca Velid b. el-Muğire'yi mescidin kapısında hakem olarak tayin etmişlerdi. Peygamber (sav) hakkında ona soru soranlara da: ‘O adamlar doğru söylediler’ diye cevap verirdi.

2- Katade der ki: Bunlar Kureyş kafirlerinden bir topluluk olup Allah'ın kitabını bölüştürerek, bir kısmına şiir, bir kısmına büyü, bir kısmına kehânet, bir kısmına da öncekilerin efsaneleri adını vermişlerdi.

3- İbn Abbas der ki: Bunlar kitabın bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkâr eden kimselerdir.

4- İkrime de şöyle demiştir: Bunlar ehl-i kitap kimselerdir. Onlara "bölüşenler" adının veriliş sebebi, alay eden kimseler oluşları ve onların kimisinin ‘Bu sûre benimdir, bu sûre de senin olsun’ demeleridir. İşte dördüncü görüş de budur.

5- Katade der ki: Bunlar kitaplarını bölüştüler, darmadağın ve parçalara ayırdılar ve tahrif ettiler.

6- Zeyd b. Eslem der ki: Burada kastedilenler, Hz. Salih'in kavmidir. Bunlar onu öldürmek üzere kasem ettiklerinden dolayı onlara el-muktesimîn" [yemin eden, kasem eden kimseler] adı verilmiştir. Nitekim Yüce Allah: "Kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki: Ona ve aile halkına gece baskın yapalım" (Neml/49) buyruğuyla buna işaret etmektedir.

7- el-Ahfeş der ki: Bunlar karşılıklı olarak yemin ile kendi aralarında bazı hususları bölüşen bir topluluktu. Denildiğine göre, bunlar As b. Vail, Rabia'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Cehil b. Hİşam, Ebu’l-Bahteri b. Hişam, en-Nadr b. Haris, Ümeyye b. Halef ve Münebbih b. Haccac'dırlar. Bunu da el-Maverdi nakletmektedir. [Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an]

Bu konuda Razi de Kurtubi’nin naklettiği çözümler doğrultusunda nakiller yapmıştır.

Yukarıdaki nakillerde görüldüğü gibi, 90. ayette sözü edilen "muktesimîn [taksimciler/yeminciler]" sözcüğü ile kimlerin kastedildiği konusu iki şekilde çözümlenmek istenmiştir:

*Bu muktesimîn Mekkelilerdir.

*Bunlar [bölüşenler], ehl-i kitaptır.

Ancak her iki çözüm de gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü "muktesimîn" sözcüğü ile Mekkelilerin kastedildiği varsayıldığında, Mekkelilere daha önce azap inmemiş olması; ehl-i kitabın kastedildiği varsayıldığında ise onların Kur’an’la herhangi bir ilgilerinin bulunmaması, yani Kur’an’ı parça parça etmediklerinin bilinmesi, bulunan bu çözümleri geçersiz kılmaktadır.

Mevdudi ise "muktesimîn" sözcüğü ile kimlerin kastedildiği konusuna, ayetteki Kur’an’ı Tevrat yaparak bir çözüm bulmaya çalışmıştır:

Bölücüler, dinlerini birçok bölüme ayıran ve onda ayırıcılık yapan Yahudilerdi. Onlar, dinin bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü reddediyor, dine bazı şeyleri ekliyor, bazı şeyleri de dinden çıkarıyorlardı. Bu şekilde hepsi birbirine düşman birçok gruplara ayrılmışlardı. Onların Kur'an'dan muradı Tevrat'tır. Onlara Tevrat nazil olmuştur. Hz. Muhammed (s.a)'in ümmetine nazil olan Kur'an gibi. "Onlar Kur'an'larını çeşitli bölümlere ayırdılar." "Onlar kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmazlar." Aynı şey Bakara suresi 85. ayette de ele alınmıştır: "Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?" "Bu, bizim bölücülere [Yahudiler] gönderdiğimiz uyarının aynısıdır." Burada müminler Allah tarafından yapılan uyarıyı dikkate almayan ve işledikleri günahta ısrar eden Yahudilerin durumundan ders almaları için uyarılmaktadırlar: "Yahudilerin düştüğü rezaleti görmektesiniz. Bu uyarıyı dikkate almayarak aynı sonla karşılaşmak ister misiniz?" [Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an]

" المقتسمينMUKTESİMîN" NE DEMEKTİR?

"Sarf İlmi"nin kurallarına göre, bu sözcüğün "kısım [bölüm]" veya "kasem [yemin]" sözcüklerinden türemiş olmasında herhangi bir engel bulunmamaktadır. Ancak sözcük "المقتسمين el-muktesimîn" şeklinde belirteç ile geldiğinden, bu kişilerin daha evvel bildirilmiş birileri olması gerekmektedir. O halde sözcüğün burada hangi anlama geldiğini anlayabilmek için yapılacak iş, Kur’an’da bu ayetten önceki ayetler içinde, başlarına bela indirildiği bildirilen "yeminciler" ya da "taksimciler" bulmaktan ibarettir.

Bu amaçla Kur’an’a bakıldığında, başlarına bela indirilmiş, cezalandırılmış iki grup görülmektedir. Bunlar, Neml suresinde bahsi geçen "Salih peygambere tuzak kuranlar" ile Kalem suresinde bahsi geçen "cennet [bahçe] sahipleri"dir:

48Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, Dokuz kişilik bir grup vardı. 49Allah'a yeminleşerek, "Gece o'na ve ailesine baskın yapacağız, sonra da velîsine/haklarını koruyacak yakınlarına, ‘Biz, o ailenin yok edilişine şâhit olmadık/olay sırasında orada değildik ve biz kesinlikle doğru olanlarız’ diyeceğiz" dediler. 50Ve onlar, böyle bir tuzak kurdular, şüphesiz Biz de onların farkında olmadığı bir ceza ile cezalandırdık. [Neml/48- 50]

17-24Şüphesiz Biz, o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara belâ vereceğiz: Hani onlar, sabah olunca kesinlikle çiftliğin ürünlerini devşireceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı. Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir tayfun çiftliğin üzerinden dolaşıverdi. Sabaha, çiftlik, biçilmiş/devşirilmiş gibi oluverdi. Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler: "Haydi, devşirecekseniz sabahleyin erkence gidin!" dediler. Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı: Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!

25-29Sadece engelleme gücüne sahip/şiddete güçleri yeten bir tavırla erkenden gittiler. Ama çiftliği gördüklerinde: "Biz şüphesiz biz şaşırmışız/yanlış yere gelmişiz; yok yok, biz yoksun bırakılmışız; Allah bizi cezalandırmış!" dediler. En hayırlı olanları: "Ben size ‘Allah'ı noksanlıklardan arındırmıyor musunuz?’ dememiş miydim?" dedi. Onlar: "Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler yanlış; kendi zararlarına iş yapan, haksız davranan kimselermişiz!" dediler.

30-32Sonra döndüler, birbirlerini kınıyorlardı: "Yazıklar olsun bizlere! Bizler gerçektenkendini firavun gibi görenazgınlarmışız, umarız ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; gerçekten biz bütün ümidimizi Rabbimize çeviriyoruz."

33Dünyadaki azap işte böyledir! Elbette âhiret azabı daha büyüktür, keşke bilenlerden olsalardı! [Kalem/17-33]

İlk bakışta, Hıcr suresinden evvel inmiş olmalarından dolayı "muktesimin" sözcüğü ile Kalem ve Neml surelerinde anlatılan gruplardan her ikisinin de kastedildiği düşünülebilir. Bizim tercihimiz, kast edilenin Kalem suresindeki "yeminciler" grubu olduğu yönündedir. Zira yukarıda da bahsettiğimiz gibi, hem teknik hem de anlam bakımından, 90-93. ayetlerin, bulundukları yere ait olmamaları söz konusudur. Yaptığımız uzun araştırmalar bize bu ayetlerin yerinin Şuara suresinde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, Şuara suresinde geçmesi gereken "muktesimîn" ifadesiyle, Şuara suresinden sonra inmiş olan Neml suresindeki "Salih peygambere tuzak kuranlar"ın kastedilmiş olması mümkün olamayacağından, biz, "muktesimîn" olarak Kalem suresindeki "yeminciler"i görüyoruz.

" عضينIDIYN" SÖZCÜĞÜ

Kur’an’da sadece 91. ayette geçen "Idıyn" sözcüğünün anlamı, -dolayısıyla sözcüğün kökü- hakkında bazı farklı görüşler ileri sürülmüştür:

*Sözcüğün عضوّ ّuduv" kökünden geldiği kabul edildiğinde, çoğul olan bu sözcük -Türkçedeki gibi- "uzuvlar [parçalar]" anlamındadır.

*Sözcüğün " عضهadah" kökünden geldiği kabul edildiğinde, bu sözcük "yalan, iftira, dedikodu" gibi "kötü söz" anlamındadır.

*Ferra ise sözcüğün "sihir" anlamında olduğunu söylemiştir. [Lisanü’l-Arab, c: 6, s: 305- 306 "Udh" mad.; İsfehani, el-Müfredat, "Udv" mad.]

Anlaşılan o ki, konumuz olan ayette yukarıdaki anlamların hepsi birden kastedilmiştir. Yani Kur’an’ı parça parça ayıranlar, Bakara/85’de açıklandığı gibi, işine gelene inanıp işine gelmeyene inanmayanları ve Kur’an’a sihir, şiir, esatir ve yalan söz gibi iftira atanları, kötü söz söyleyenleri kapsamaktadır.

92, 93. ayetlerde Rabbimizin tüm insanların kendisi tarafından hesaba çekileceğini bildirmesinden, sorgulamayı ve cezalandırmayı da bizzat O’nun yapacağı anlaşılmaktadır. Bu durumda elçiye sadece "uyarı" işi kalmaktadır.

Bunun böyle olduğu birçok ayette bildirilmiştir:

59Görünmezin, duyulmazın, geçmişin, geleceğin anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. [En’am/59]

53Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedir.

54Sen, şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile başbaşa bırak! [Mü’minun/53, 54]

1) Elif/1, Lâm/30, Râ/200.[#217] Bunlar, Kitab'ın ve apaçık/açıklayıcı bir Kur'ân'ın âyetleridir.
Sure, Yunus ve Yusuf surelerinde olduğu gibi "ا E, ل L, ر R" harfleriyle başlamış ve hemen arkasından yine vahye dikkat çekilmiştir. Yunus suresinin tahlili yapılırken aynı harflere değinilmiş, geçmiş dönemlerde bu harfler hakkında yapılan bazı yakıştırmalara misaller verilmişti:

- "Rabb benim, Ben Rabbim",

- "Ben Allah'ım, görürüm",

- "Ben Allah'ım, Rahman'ım".

Razi ve Kurtubi gibi zatlar bu harfleri Allah’ın "الرّحمن er-Rahman" isminde bulunan harflerin dağıtılmış şekli olarak görmüşler, bazıları da onların Ebced Tablosunda sırasıyla 1, 30 ve 200 sayılarını temsil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bizim kanaatimiz, bu ve diğer "Mukatta’ Harfler"in Kur’an’ın fiziki yapısına ait bir şifre veya dikkat çekme edatı olabilecekleri yönündedir.

1. Ayetteki "تلك tilke [bunlar]" zamiriyle Hicr suresinin ayetlerine işaret edilmiştir. Ancak bu yapılırken Hicr suresi ayetlerinin hem Kur’an’ın hem de "Kitap"ın ayetleri olduğunun ifade edilmesi dikkat çekicidir. Çünkü "Kur’an" ile "Kitap" çoğu zaman aynı anlamda kullanılan sözcüklerdir. Böyle olmakla beraber, bu ayette "Kitap" sözcüğünün " الel" takısı getirilerek "el-Kitap" şeklinde kullanılması, sözcükle Kur’an’dan başka bir şeyin kastedildiğini göstermektedir. Bizim kanaatimize göre, "el-Kitap" sözcüğü ile Kur’an’dan önceki kitaplar, özellikle de Tevrat kastedilmiştir. Nitekim incelendiğinde bu suredeki konuların tahrife uğramış bir şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de yer aldığı görülmektedir. "el-Kitap" sözcüğünün Kur’an’dan önce indirilmiş diğer ilahî kitapları da ifade ediyor olması, Hicr suresinde ortaya konulan ilkelerin Kur’an’dan önceki kitaplarda da aynen var olduğu anlamına gelmektedir.
2) Zaman zaman kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler, 'Keşke Müslüman olsaydık!' temennisinde bulunacaklar.
12) Böylece Biz Kur'ân'ı, suçluların kalplerine sokarız.[#218]
Görüldüğü gibi, resmî sıralamada 12. olarak yer alan fakat bulunduğu yerde teknik bakımdan birçok sorun ortaya çıkaran ve anlaşılamayan ayeti, biz, 2. ayetten sonra sıralamaya almış bulunuyoruz. Niçin böyle yaptığımızı, daha önce aynı konunun vurgulandığı Şuara/200-209’uncu ayetlerini tahlil ederken açıklamıştık. Konunun öneminden dolayı kısaca hatırlatmayı yararlı görüyoruz:

200,201Böylece onu günahkârların kalplerine soktuk. Onlar acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

202İşte bu onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.

203Sonra da onlar, "Biz süre tanınanlardan mıyız?" diyeceklerdir.

204Onlar, Bizim azabımızı oldukça çabuklaştırmak mı istiyorlar?

205-207Gördün mü/hiç düşündün mü, onlara senelerce kazanç sağlatsak, sonra kendilerine vaat edilen gelip çatıverse, o kazandıkları şeylerin kendilerine hiçbir yararı olmayacaktır.

208Ve Biz, sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti değişime/yıkıma uğrattık.

209Öğüt! Ve Biz, haksızlık edenler değiliz. [Şuara/200–209]

Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayet grubunda, kâfirlerin Kur’an karşısındaki akılsız ve inatçı tutumları ile akıbetleri bildirilmektedir. Bu şüpheci akılsızlar her ne kadar tehdit edildikleri azabın hemen getirilmesini isteyerek inanmaz görünseler de, kafalarının içinde daima bir "acaba?" taşımaktadırlar. Yani, görünüşte inanmaz bir tavır sergileseler de, içlerinden "Ya doğruysa, ya varsa?" diye şüpheye düşmekte ve huzursuz olmaktadırlar:

Bu nedenle, Şuara/200’deki "Böylece onu günahkârların kalplerine soktuk" ifadesini şu şekilde takdir etmek mümkündür: "Biz Kur’an’ı kendi dillerinde indirmek suretiyle gayet iyi anlaşılır kılmakla onların kalplerine öyle bir soktuk ki..."

Şuara/200 ile Hıcr/12 arasındaki tek fark, ayetlerdeki fiilin birinde mazi, diğerinde muzari olmasıdır. Buradan hareket edildiğinde, iki ayet grubu arasındaki tematik benzerlik daha da ön plana çıkmaktadır. Bu da resmî sıralamadaki 12. ayeti niçin 2. ayetin peşine aldığımızı izah eden bir durumdur:

1Elif/1, Lâm/20, Râ/200. Bunlar, Kitab'ın ve apaçık/açıklayıcı bir Kur’ân'ın âyetleridir.

2Zaman zaman kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler, ‘Keşke Müslüman olsaydık!’ temennisinde bulunacaklar.

12Böylece Biz Kur’ân'ı, suçluların kalplerine sokarız.

Bu ayetlerde, o günün zorlu kâfirlerinin gün gelip pişman olacakları bildirilmektedir. Bu pişmanlıkları ölüm anındaki ve ahiretteki pişmanlıkları değil, dünyadaki pişmanlıklarıdır. Çünkü her ne kadar inanmamış olsalar bile, Allah’ın afak ve enfüsteki ayetlere dikkat çekerek bu mucizeleri Kur’an ile âdeta tüm gözlere sokması karşısında zaman zaman "Keşke ben de müslüman olsaymışım!" diye temennide bulunmaktadırlar.

Gerçekten de Kur’an’ın etkin mesajının ciğerlerine işlemesi sonucu sürekli tedirgin olan Mekkeli müşriklerin birçoğu, hicretten önce veya sonra pişman olmuşlardır.

İnkarcıların dünyada duyacakları bu pişmanlıktan başka, ölüm anındaki ve ahiretteki pişmanlıkları da birçok ayette konu edilmiştir:

44,45Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, "Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım." derler. –Daha önce siz, sizin için bitişin/tükenişin/yok oluşun olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, şirk koşarak kendilerine haksızlık edenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.– [İbrahim/44,45]

Kâfirlerin pişman olacaklarını bildiren bu ayetler, sıkıntı içinde yüzen müminler için de kâfirlerin baskılarından kurtulacakları ve küfre karşı galip gelecekleri anlamına gelmesi sebebiyle bir müjde niteliğindedir.
3) Bırak onları yesinler, yararlansınlar ve boş umut onları oyalasın. Ama onlar yakında bileceklerdir.
Bu ayette inkârcılara mutlaka cezalandırılacakları yönünde şiddetli bir mesaj verilmektedir. Bu tarz mesajlar Kur’an’ın birçok yerinde görülmektedir:

30Ve nankörler, O'nun yolundan saptırmak için Allah'a eşler oluşturdular. De ki: "Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir." [İbrahim/30]

1,2Çoğaltma yarışı, mezarlara girinceye kadar sizi eğlendirip oyaladı.

3,4Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Yakında bileceksiniz. Yine; kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Yakında bileceksiniz.

5,6Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Eğer ki kesin bilgi ile bilirseniz çılgınca yanan ateşi kesinlikle görürsünüz. 7Bir süre sonra, onu, gözle görürcesine, gerçek olarak kesinlikle göreceksiniz.

8Sonra, o gün siz, nimetten kesinlikle sorulacaksınız. [Tekasür/1-8]

Ayette geçen " املemel" sözcüğü, dinî terminolojimizde genellikle "tûl-i emel" olarak ifade edilir. Tûl-i emel, kişinin dünyaya tutkunluğu, ahireti unutması, kendisini bekleyen akıbeti umursamaması, böylece "açgözlülük, tamah, bitmez tükenmez hırs ve arzulara kapılması, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya aşırı bağlanması" olarak tarif edilir. Yani bu huy, Allah’ın kınadığı, müminlerde olmaması gereken bir huydur.
4) Ve Biz hiçbir memleketi bilinen bir kitabı olmaksızın değişime/yıkıma uğratmadık.
5) Hiçbir ümmet, "süre sonu"nun önüne geçemez ve geciktiremez.
Kâfirlerin, kendilerine herhangi bir azabın gelmemesini ileri sürerek peygamberimizin gerçek bir elçi olmadığı yolundaki iddiaları bu ayetlerle reddedilmiş olmaktadır. 3. ayette geçen "yakında bilecekler" tehdidindeki "yakında" ifadesinin de açılımı mahiyetinde olan bu ayetler şu şekilde takdir edilebilir: "Biz hiçbir topluluğu küfür işler işlemez hemen cezalandırmayız. Her topluluğa daveti duyup anlamaları ve hâllerini düzeltmeleri için bir süre veririz. O süre bitinceye kadar onların günahlarına ve kötü hareketlerine müsamaha gösterir, onlara dilediklerini yapma özgürlüğü verir, bekleriz. Onları hemen cezalandırmamamızın, alaylarına ve küfürlerine müsamaha göstermemizin sebebi işte budur."

Görüldüğü gibi, bu ayetlerde, her memleketin bilinen bir yazgısı olduğu açıklanmış ve o memlekette yaşayan toplumun bu yazgıyı değiştiremeyeceği bildirilmiştir. Hiçbir toplum kendisi için belirlenmiş ecelin önüne geçemez. İnsanlar ve diğer canlılar için var olan ecel, toplumlar için de söz konusudur.

Allah’ın toplumlara koyduğu bu sosyolojik yasa, başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

53Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/adı konmuş bir süre sonu olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o azap, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir. [Ankebut/53]

34Ve her önderli toplum için bir süre sonu vardır. Onun için süre sonları geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler. [A’râf/34]

45Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde küçük-büyük hiçbir canlıyı bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda süre sonları geldiği zaman da artık şüphesiz Allah, Kendi kullarını en iyi görendir. [Fatır/45]

Bu konu ile ilgili olarak ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Âl-i Imran/145, A’râf/135, 185, Yunus/11, 49, Hud/104, Hicr/5, İbrahim/10, Nahl/61, Müminun/43.

Yukarıdaki ayetlerden anlaşılacağı üzere, toplumlar da tıpkı insanlar gibi belirlenmiş bir ömrü yaşamaktadırlar. Hiçbiri ne bu ömrün önüne geçebilmekte, ne de bu ömürden geri kalabilmektedirler. Başka bir ifade ile, her toplum, her uygarlık, aynı kanuna tâbi olarak canlı bir organizma gibi doğup büyümekte, yaşlanmakta ve neticede ölmektedir. O hâlde bir toplum, ne kadar egemen ve yükselmiş olursa olsun, süresini doldurduğunda mutlaka yok olup gidecektir. Toplumların yok olup gitmeleri değişik sebeplerle olabilir. Kimisi ahlaki çöküntü sebebiyle, kimisi egemenliklerini yitirerek, kimisi de jeolojik, iklimsel veya biyolojik felaketlerle yok olabilir. Sonuçta mutlaka yok olup gitmek tüm toplumların önlenemez yazgısıdır.

Ecel denen bu mutlak son, gerek insanlar ve toplumlar, gerekse diğer varlıklar için Allah tarafından belirlenmiş bir olgudur. Ecelin Allah tarafından belirlendiği ve her ecelin bir gerekçesi olduğu Kur’an’da açıkça bildirilmiştir:

2O, sizi bir balçıktan oluşturmuş olandır. Sonra "süre sonunu"u gerçekleştirmiştir. Ve adı belirlenmiş süre sonu, O'nun katındadır. Sonra siz hâlâ kuşkulanıp duruyorsunuz. [En’âm/2]

... لكلّ اجل كتاب Her ecel için bir yazı/kitap vardır. [Ra’d/38]

مسمّى اجل ECEL-İ MÜSEMMA

"Ecel [süre]" sözcüğü Kur’an’da pek çok ayette [Bakara/282, En’âm/2, 60, Hud/3, Ra’d/2, İbrahim/10, Nahl/61, Ta Ha/129, Hacc/3, 33, Ankebut/53, Rum/8, Lokman/29, Fatır/13, 45, Zümer/5, 42, Mümin/67, Şûra/14, Ahkaf/3, Nuh/4] "ecel-i müsemma [adı konulmuş, belirlenmiş süre]" tamlaması içinde geçmektedir. Bu tamlama ile "senesi, ayı, günü ve saatiyle sürenin son anı" kastedilmiş ve ecelin hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği vurgulanmıştır.

4 ve 5. ayetlerde verilen mesaj, İbrahim suresinde daha detaylı verilmiştir:

42,43Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah'ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur. [İbrahim/42, 43]

4. ayette geçen " كتاب معلومKitab-ı ma’lum" ifadesini iki türlü anlamak mümkündür:

*Bu ifade
"ecel-i müsemma [adı konulmuş, belirlenmiş süre]" olarak anlaşılabilir. Çünkü her toplumun bir eceli olduğu konusu, yukarıda da açıkladığımız gibi, pek çok ayette dile getirilmiştir:

34Ve her önderli toplum için bir süre sonu vardır. Onun için süre sonları geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler. [A’raf/34]

*Söz konusu ifade "gönderilmiş, bilinen kitap" olarak da anlaşılabilir. Bu takdirde, ayetten, helak edilen her kavmin mutlaka kendilerine gönderilmiş bir kitabının olduğu, Rabbimizin elçi göndermeden kimseye azap etmediği sonucu çıkar. Bu husus da yine pek çok ayette dile getirilmiştir:

131İşte bu; Rabbinin, halkı ilgisiz, bilgisiz iken, ülkeleri haksız yere değiştiren/yıkıma uğratan biri olmayışıdır. [Enam/131]

15Kim, kılavuzlanan doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. [İsra/15]

208Ve Biz, sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti değişime/yıkıma uğrattık. [Şuara/208]

163-165Şüphesiz Biz, Nûh'a ve O'ndan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a, torunlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a, daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye, müjdeciler ve uyarıcılar olarak vahyetmiştik. Dâvûd'a da Zebur'u verdik. Ve Allah, Mûsâ'ya söz söyledikçe söyledi/onu yaraladıkça yaraladı, çok sıkıntı çektirdi. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır. [Nisa/163-165]

133,134Ve inkâr edenler: "Elçiliğini iddia eden bu kişi, Rabbinden bize bir alâmet/gösterge getirse ya!" dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile değişime/yıkıma uğratsaydık, kesinlikle "Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine uysaydık!" diyeceklerdi. [Ta Ha/133, 134]

6,7) Ve onlar; "Ey kendisine Öğüt/Kur'ân indirilen kişi! Şüphesiz sen gizli güçlerce desteklenen/deli birisin. Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin" dediler.
8) Biz o doğal güçleri, ancak hak ile indiririz. O vakit de onlar süre tanınanlardan olmazlar.
Bu ayetlerde, kâfirlerin her zamanki sabit fikirleri olan "mucize göstermeyen bir beşerin elçi olamayacağı" iddiaları ile onlara özgü melek anlayışları dile getirilmektedir.

Mekke ileri gelenlerinin peygamberimize "mecnun [cinlenmiş]" demiş olmalarından iki farklı anlam çıkarmak mümkündür:

1- Müşrikler, "mecnun" sözcüğüyle, peygamberimizin içine cinn girdiğini ve onun cinnin desteğiyle güzel sözler söyleyen biri olduğunu kastetmiş olabilirler. Çünkü Araplar, şairlerin şiirlerini genellikle cinnlerin desteğiyle söylediklerine inanırlar ve her meşhur şairin bir özel cinni olduğunu zannederlerdi.

2- Müşrikler bu sözcükle peygamberimizin içine cinn girdiğini, bu nedenle de normalliğinin bozulmuş, deli, delirmiş biri olduğunu kastetmiş olabilirler.

Biz de sözcüğün bu ayette yaygın olarak kullanılan bu ikinci anlamı ifade ettiği kanaatindeyiz. Zira Mekkeli müşrikler, alaycı bir tavırla dile getirdikleri "elçi-melek" taleplerinde samimi değildirler ve "zikr"in peygamberimize verildiğine inanmadıkları için "mecnun" sözcüğünü hakaret amacı ile söylemiş olmalıdırlar. Bir bakıma şöyle demek istemişlerdir: "Zikrin kendine geldiğini iddia eden kişi! Sen delinin birisin."

Elçilere "mecnun [deli]" demek müşriklerin ortak üslubu olup daha önceki peygamberlere de aynı şekilde hakaret edilmiştir. Bunlar Kur’ân’ın değişik ayetlerinde (Kamer/9, Şuara/27, Zariyat/39, Saffat/35, 36, Duhan/14, Furkan/21, 22, Kalem/51), Zariyat/52, Tur/29, Kalem/2, Tekvîr/22) görülebilir.

Müşriklerin bu ayetlerde bildirilen itirazları, onların eskiden beri devam edegelen geleneksel anlayışlarına ve tepki tarzlarına uygundur. Önceki toplumlar da kendi peygamberlerinden melekleri ve mucizelerini göstermelerini istemişlerdir. Hatta Semud kavmi peygamberin kendisinin melek olması gerektiğini ileri sürmüş, İsrailoğulları da Musa peygamberden Allah’ı kendilerine göstermesini talep etmiştir.

153,154Onlar dediler ki: "Sen, kesinlikle büyülenmişlerdensin! Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir alâmet/gösterge getir." [Şuara/153, 154]

23Semûd da o uyarıları yalanladı: "24,25Bizden bir tek insana mı, o'na mı uyacağız? Öyle yaparsak kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz, Öğüt; Kitap, aramızdan o'na mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır" dediler. [Kamer/23, 25 ]

51-53Ve Firavun, toplumunun içinde seslendi: "Ey toplumum! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise meramını anlatamayan kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem o'nun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar hâlinde melekler gelmeli değil miydi?" dedi. [Zühruf/53]

Oysa müşriklerin bu isteklerinin gerçekleşmesi, yani meleklerin bedene bürünüp insanlara gözükmesi, "işin bitmesi" anlamına gelmektedir:

210Onlar, sadece Allah'ın buluttan gölgeler içinde gelmesini, doğal güçlerin [ışın, radyasyon ve meteorların] gelmesini ve işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler, yalnızca Allah'a döndürülüyor. [Bakara/210]

Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir" derlerdi.

8Ve onlar, "Bu Peygamber'e bir melek indirilseydi ya!" dediler. Eğer Biz, bir melek indirmiş olsaydık, iş, kesinlikle bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. [En’âm/8]

21Bize kavuşmayı ummayanlar da, "Bizim üzerimize melekler/doğal güçler indirilmeliydi" ya da "Rabbimizi görmeli değil miydik?" dediler. Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak sûretiyle azgınlaştıkça azgınlaştılar.

22Melekleri görecekleri gün; işte o gün, günahkârlara hiçbir müjde; sevinçli haber yoktur. Ve o kavuşmayı ummayanlar "Yasak edilmiştir, yasak!" derler. [Furkan/21, 22]

Ve Hakkah/1-18, Nebe'/38- 39, Saffat/19, 20.

"MELEKLERİN HAKK İLE İNMESİ"

Bu ifadenin doğru anlaşılabilmesi için buradaki "melek" sözcüğünün hangi anlamda kullanıldığının tespit edilmesi gerekir. Eğer "haberci" anlamında kullanıldığı kabul edilirse, meleklerin risalet/mesaj getirmek için indiklerini; "güç" anlamında kullanıldığı kabul edildiğinde ise meleklerin deprem, fırtına gibi yıkıcı felaketler getirmek için indiklerini anlamak gerekir.

Ayetin sonundaki "o vakit ..." ifadesi, buradaki "melek" sözcüğünün "güç" anlamına geldiğini göstermektedir. Zira melekler "haberci" olsalardı, inişleri ile mühlet ortadan kaldırılmaz, tam tersine, topluma mühlet tanınarak sorumluluk meleklerin getirdiği haber ile başlatılırdı.
9) Hiç kuşkusuz Biz, o Öğüt'ü/Kur'ân'ı Biz indirdik, Biz. Ve kesinlikle Biz, onun için koruyucularız.[#219]
Bu ayette, vurgu üstüne vurgu yapılarak Zikr’i bizzat Allah’ın indirdiği ve onu kesinlikle koruduğu, koruyacağı bildirilmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu koruma vaadi hem vahiy anını hem de sonraki zamanları kapsamaktadır.

Daha önce Büruc suresinin tahlilinde yaptığımız "Kur’an’ın korunmuşluğu" konusundaki açıklamalarımızı, yararlı olacağına inanarak burada da tekrarlıyoruz:

KUR’AN’IN KORUNMUŞLUĞU

Kur’an’ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir husustur. Özellikle İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil’in orijinalliğinin korunamadığının bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur’an’ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.

Bilindiği kadarıyla bu yöndeki araştırmaların en sonuncusu İngiltere’de Prof. Mingana adında bir ilim adamı tarafından yapılmıştır. Bu şahıs, Dr. Agnes Levis adında birinin III. Halife Osman dönemine veya biraz daha eski bir döneme ait olan bir mushafın birkaç sayfasını bulduğunu ve kopyalarını da kendisine verdiğini iddia ederek mevcut Mushaf ile bu kopyalar arasında farklar olduğunu ileri sürmüştür. Ancak yapılan tetkikler sonucunda, yanlışlığın mevcut mushafta değil, araştırmacıya verilen kopyalarda olduğu anlaşılmıştır.

İslâm ve Kur’an’ın önde gelen hasımlarından olan ve Kur’an üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik [oryantalist, doğubilimci] Sir William Muir, yaptığı uzun araştırmaların sonunda bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla "Metninin bütün servetini on iki asır muhafaza eden bir başka kitap yoktur" demek zorunda kalmıştır.

Ülkemizde de bazıları tarafından kıraat ve fonetik işaretleri ya da seslendirme farklılıkları öne sürülerek tahrif iddialarında bulunulmuşsa da, bu tip farklılıkların cümlenin anlamını etkilemeyen unsurlardan olması sebebiyle bu iddialar itibar görmemiştir.

Ancak; aklını işletebilen her Müslüman’ın Kur’an’ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bir görevdir. Çünkü Kur’an, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil’e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya [Hacc/52, 53, En’âm/112, 113, 121] karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ın orijinalliğini muhafaza ettiği bizzat Müslümanlarca mantıklı bir şekilde ispat edilmelidir. Böylece -Müddessir/31’de işaret edildiği üzere- "iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iman sahipleri kuşkuya düşmesin."

"Benim imanım tamdır, imanımı güçlendirmek için böyle bir şeye ihtiyacım yok" diyenlere, kalbini [imanını] güçlendirmek için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyen İbrahim peygamberi hatırlatmakta yarar vardır (Bakara/260).

Bizim görüşümüze göre, Kur’an aşağıdaki nedenler dolayısıyla tahrife uğramamıştır.

* Kur’an lâfız, nazım ve içeriği itibariyle bir mucizedir. Bu sebeple herhangi bir eksiltme, arttırma veya değiştirme olsa, deyim yerindeyse hemen sırıtıvermektedir.

* Rabbimiz sayesinde Müslümanlar, erken dönemde harekete geçerek Kur’an’ın kitaplaşmasını gerçekleştirmişlerdir. Böylece çok eski dönemlerdeki el yazması nüshalar ile bugünkü baskıların aynı olduğu görülebilmektedir.

* İlk günden itibaren pek çok insan büyük bir zevkle, aşkla, hazla Kur’an’ı ezberine almak istemiş ve Kur’an’ın lafızlarındaki armonik özellik nedeniyle de bunu kolayca başarmıştır. Böylece tarihin her döneminde Kur’an’ı ezberinde tutan on binlerce hafız mevcut olmuş, bundan dolayı da Kur’an’ın tahrif edilme veya nüshalarının kaybolma riski hiç doğmamıştır.

* Kur’an’ın inmeye başlamasıyla birlikte, Kur’an’ın eğitim ve öğretimi de başlamıştır. Diğer dinlerde dinî eğitimin ruhanîlerin tekelinde olmasına karşılık ruhban sınıfının olmadığı İslâm’da, eğitim ve öğretim, köylü-kentli herkese yönelik olmuştur. Kur’an bir zümrenin veya bir kurumun tekelinde olmadığı gibi, ilk yıllarda bile hiçbir zaman birkaç nüshadan ibaret kalmamıştır. Çok sayıdaki nüshasıyla her Müslüman’ın evine, iş yerine, kütüphanelere, camilere, mescitlere, kitap evlerine girmiş, herkes tarafından okunmuş ve öğrenilmiştir. Böylece yaygın bir öğretim sağlanmış, kötü niyetli kişilerin kişisel boyuttaki tahrif çabaları sonuçsuz kalmıştır.

* Kur’an’ın inmeye başladığı Milâdî 610 yılı, diğer dinlerin ortaya çıkış zamanlarına göre insanlık tarihinin aydınlık bir dönemidir. Bu dönemde birçok eski medeniyet zirve noktasındadır ve olaylar artık kayda geçirilmeye başlanmıştır. Nitekim Musa ve İsa peygamberlerin varlığını ve yaşamını bazı tarihçiler kabul etmezken, peygamberimizin yaşadığı konusunda, hayatı ve kişiliği hakkında hiçbir tereddüt yoktur. Dolayısıyla peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an da, tereddüde yer vermeyen kayıtlarla günümüze gelmiştir.

* İslâmiyet, Musa ve İsa peygamberler zamanındaki gibi yönetilen, değişime uğratılan, mağdur, mazlum, zavallı, garip azınlıklar arasında değil, zengin, hâkim, özgür kentlerde doğmuş ve büyümüş, yöneten, değişime uğratan, güçlü toplumların dini olmuştur. İslâmiyet’in bu özelliği dolayısıyla da Kur’an’ın tahrife uğramış olması mantıklı değildir.

Yukarıda sıralanan maddeler, değişik bakış açıları ile herkes tarafından arttırılabilir ya da azaltılabilir. Ancak Kur’an’ın matematiksel yapısı üzerinde yapılan araştırmalar bu konudaki tüm tartışmaları bitirecek niteliktedir. Henüz tüm detayı ile ortaya çıkarılamamış olsa da, Kur’an’ın şu ana kadar tespit edilen matematiksel özellikleri bile onun hem Allah’tan başkası tarafından yazılmış olamayacağını, hem de yapılacak herhangi bir ilâve ya da eksiltmenin hemen belli olacağını ispatlamaktadır.

"BİZ ONUN İÇİN KORUYUCULARIZ" İFADESİNDEKİ ZAMİRİN KUR'AN'A RACİ OLMASI

Kur’an üzerine çalışma yapanların birçoğu, "Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız" ifadesinde geçen " ه hu [o]" zamiri ile Kur’an’ın değil, peygamberimizin kastedildiğini ileri sürmüşlerdir. Bu takdirde, Allah’ın mutlaka koruyacağı şey Kur’an değil, elçi olmaktadır. Buna göre, ayetteki ifadenin anlamı da "Biz, onun Bizim hakkımızda yalan uydurmasına müsaade etmeyiz" veya "ona bir tuzak hazırlanmasına yahut öldürülmesine karşı onu koruruz" anlamına gelmektedir. Aslında bu anlam da "zikr"in korunmasından başka bir şey değildir. Çünkü buradaki "zikr", 6. ayette geçen "Ey kendisine Zikr indirilen kişi!" ifadesindeki, elçiye indirilen "zikr"dir. O da elbette ki Kur’an’dır. Dolayısıyla peygamberin korunması, ona indirilen "zikr"in, yani Kur’an’ın korunması demektir. Böyle olmasına rağmen ayetteki ifadeden "elçinin korunacağı" anlamını çıkarmak, hem teknik hem de genel anlamda mümkün değildir.

Bir isim cümlesi olan bu ayet, tüm zamanları, yani hem Kur’an’ın iniş anını hem de sonraki zamanları kapsamaktadır. Zira vahyin düşmanı çoktur. Hatta sonraki ayetlerden öğreneceğimiz gibi, Rabbimiz, "Zikr"i, vahyi, bizzat elçiden, onun İblisinden ve dış düşmanlardan da korumuştur.

44-47Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O'ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O'ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O'na siper de olamazdınız. [Hakkah/44-47]

Bu koruma, geçmiş tüm peygamberlere yapılan vahiyler için de söz konusu olup Yüce Allah vahyini; elçinin zihninde ve tebliğ aşamasında tasallutlardan koruyarak kendi sözlerinin arasına kul sözü sokturmamıştır:

52-54Ve Biz, senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah, şeytanın/İblis'in attığı şeyleri giderir. Sonra da Allah,

şeytanın bıraktığını, kalplerinde hastalık bulunan; zihniyeti bozuk ve kalpleri kaskatı olan kimseler için dinden çıkarmak için, –
şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar da kesinlikle uzak bir ayrılık içindedirler–,

kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler, Kur’ân'ın şüphesiz Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilsinler de ona iman etsinler, sonra da kalpleri ona saygı duysun diye âyetlerini güçlendirir, korur. Ve Allah, çok iyi bilendir, en iyi yasalar koyan, güçlendirendir. Ve şüphesiz Allah, iman eden kimseleri dosdoğru yola kılavuzlayandır. [Hacc/52-54]

1-3Aydınlanmanın başlayışı ve Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedişin, Allah'a ortak kabul edişin, cehaletin toplumu sarmışlığı kanıttır ki Rabbin seni terk etmeyecek ve sana darılmayacak. [Duha/1-3]

67Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Ve eğer bunu yapmazsan, o zaman O'nun verdiği elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumuna kılavuzluk etmez. [Maide/67]

ALLAH VE "BİZ" ZAMİRİ

Yüce Rabbimiz birçok ayette kendisiyle ilgili olarak "İnna, Nahnü/Biz" zamirini kullanmaktadır.

"Biz, Bizi, Bize, Bizim, Bizden" gibi ifadelerin Allah için kullanıldığı her ayette, Allah’ın sıfatlarının tecellisine yönelik vasıtalı tasarrufların ifade edildiği görülmektedir. Bunu yüzlerce örnekle açıklamak mümkündür. Ancak burada herkesçe bilinen birkaç örnek vermekle yetiniyoruz:



1Şüphesiz Biz sana bol nimet verdik. [Kevser/1]

4Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı? [İnşirah/1]

1Şüphesiz Biz, değerli sayfalar içindeki Kur’ân'ı Kadr gecesinde indirdik. [Kadr/1]



Kur’an’da Allah için kullanılan zamirlerin şu şablona uyduğu açıkça görülmektedir:

1- Allah’ın zatına ve üluhiyetine ait ifadelerde "Ene, İnni/Ben [Birinci Tekil Şahıs] ifadesi kullanılmaktadır.

2- Yine Allah’ın zatına ve uluhiyetine ilişkin olmak üzere, bazı ayetlerde Rabbimiz "Sen, Seni, Sana, Senin" gibi "İkinci Tekil Şahıs" zamirleriyle; diğer bazı ayetlerde ise "O, O’nu, O’na, O’nun" gibi "Üçüncü Tekil Şahıs" zamirleriyle ifade edilmektedir. İster ikinci tekil şahıs, isterse üçüncü tekil şahıs olsun, her iki gurup zamir de "teklik" ifade eder. Allah’ın zatının ve uluhiyetinin söz konusu edildiği hiçbir yerde "Siz" veya "Onlar" gibi çoğul ifadeler kullanılmaz.

Fatiha’da da "Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz" şekliyle ifade buyrulmuştur.

3- Azametinin, güç ve kudretinin vurgulandığı ayetlerde ise Yüce Allah kendinden "Biz" diye bahsetmektedir.

Bütün dillerde, otorite sahipleri, kendi güç ve kudretlerini anlatırken "Biz" ifadesine başvurmuş, fermanlarında veya söylevlerinde "Biz" ifadesini kullanmışlardır. Bu, Kur’an inmeden de böyle idi, şimdi de böyle devam edip gitmektedir.

Kısaca, Rabbimizin "Biz" ifadesi, Kendisinin azamet ve kibriyasını [büyüklüğünü, ululuğunu] vurgulamak içindir. Meseleye vakıf olan ilim sahipleri Rabbimizin "Biz" ifadelerini "Biz Azimüşşan" olarak ifade etmek suretiyle isabetli bir anlayış ortaya koymuşlardır.

10) Ve andolsun ki Biz, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik.
11) Ve onlara herhangi bir elçi gelmeye görsün, kesinlikle onunla alay ederlerdi.
13) Onlar indirilen kitaba/gönderilen elçiye inanmazlar, oysa ki evvelkiler ile ilgili yasamız/uygulamamız geçmiştir, size bildirilmiştir.
14,15) Ve Biz, onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak da onlar oradan yukarı yükselseler bile, kesinlikle "Gözlerimiz döndürüldü/bulandırıldı. Aslında biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir.
Bu ayetlerde, geçmişteki inkârcılarla bağ kurularak Mekkeli müşriklerin de geçmişteki o eski inkarcılar gibi elçilerine karşı muannit ve alaycı davrandıkları bildirilmektedir. Zevk ve sefayı tercih eden, taat ve ibadeti seçtikleri takdirde leziz ve hoş buldukları şeylerden geri kalacaklarını düşünen, bulundukları sosyal statüyü ilah hâline getirmiş olan bu inançsızlar, peygamberleriyle hep alay etmişlerdir. Hele hele kendilerinden mal, mülk, makam ve mevkice aşağı olan birisine itaat edecek olmak, onları iyice çileden çıkarmış olmalıdır. Çünkü kendileri üst sınıftandırlar ve alt sınıftan bir peygambere itaat edecek olurlarsa, mevcut statü farkının ortadan kalkacağını ve ellerinde bulundurdukları siyasi erki başkasına kaptırma durumunda kalacaklarını düşünmüşlerdir. İşte bu sebeplerle, toplumların ileri gelenleri, peygamberliğin kendilerinden aşağıda bulunan sosyal tabakadan birisine verilmesini hiç hazmedememişlerdir.

91Şu‘ayb'ın toplumu dediler ki: "Ey Şu‘ayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyice anlamıyoruz. Seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer senin akrabaların/taraftarların olmasaydı kesinlikle seni taşa tutar öldürürdük. Ve senin bize karşı hiçbir üstün gücün/galip gelecek durumun yoktur." [Hud/91]

12. ayet, yukarıda da belirttiğimiz gibi, gerek teknik gerekse ayetin doğru anlaşılması bakımlarından, bize göre surenin 2. ayetinden sonra gelmektedir ve orada okunmalıdır. Buradaki "onu" zamirinin 11. ayette geçen "alay" olduğu veya "Kur’an’ın günahkârların kalplerini yakacağı" şeklindeki kabullerle 12. ayeti mevcut sıralamadaki yerinde anlaşılır kılabilmek için yapılan birtakım açıklamalar tatminkar değildir:

"Biz böylece onu" sapıklığı, küfrü, alay ve şirki -el-Hasen, Katade ve diğerlerine göre- kavminin "günahkârlarının "kalplerine sokarız." Yani, önceki ümmetler arasında geçenlerin kalplerine bunları soktuğumuz gibi, kavminin müşrik olanlarının kalbine de böylece onu sokarız, tâ ki onlardan öncekiler kendilerine gönderilen peygamberlere iman etmedikleri gibi, bunlar da sana iman etmesinler.

Kadî, İkrime'nin "Bundan maksat" "işte böylece kasvet ve katılığı o mücrimlerin kalplerine sokarız" şeklinde olduğunu söylediğini rivayet etmiş, daha sonra da Kadî sözüne devamla "O kasvet, küfrüne devam ve inat etmesi sebebiyle ancak kâfir kimse tarafından meydana getirilmiştir" demiştir. [Razi; el-Mefatihu’l-Gayb]

Müfessir ve mütercimlerin çoğunluğu, 12. ayetteki "onu kalplerine soktuk" cümlesindeki "onu" zamirinin 11. ayette geçen "alay" olduğu görüşündedirler. Onlara göre 13. ayetteki "Ona inanmazlar" ifadesindeki zamir ise 9. ayette geçen "zikr"dir. O zaman 12 ve 13. ayetler şöyle anlaşılır: "Biz o alayı onların kalplerine sokarız ve böylece bu zikre inanmazlar". Gramer bakımından bu görüşte bir yanlışlık olmamasına rağmen, bizim tefsirimiz gramatik bakımdan da daha uygun olacaktır. Buna göre 12. ayetin anlamı şöyledir: "Zikr inananların kalplerine girince onlara huzur verir. Fakat aynı şey günahkarların kalbine girince sanki kızgın bir çubuk olur ve onların kalplerini ve zihinlerini yakar." [Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an]

16) Andolsun, Biz, gökte birtakım burçlar oluşturduk ve bakanlar için onu süsledik.
17,18) Ve uzayı, az da olsa vahye kulak veren, kendilerini alev sütunu takip edenler/roketlerle uzaya gidenler hariç tüm düşünce yetilerinden koruduk.[#220]
"KULAK HIRSIZLIĞI YAPAN ŞEYTANLAR"

Kur’an’da iyi değerlendirilmesi gereken konulardan biri de "şeytanların kulak hırsızlığı yapmaları" konusudur.

Bu konu Kur’an’da Hicr suresinin 16–18. ayetleri ile Saffat suresinin 6–10. ayetlerinde yer almaktadır. Numaraları verilen bu ayetler, eski tefsircilere göre müteşabih sayıldığı için iyi anlaşılamamış ve bu konuda mantıksız, akıl dışı, hatta din dışı açıklamalar ve inançlar ortaya çıkmıştır. Mevcut meal ve tefsirlerin hemen hemen hepsi de konuyu aşağı yukarı aynı anlam doğrultusunda açıklamışlardır. Ancak günümüz teknolojisi bu ayetlerdeki bazı ifadeleri müteşabih sayılmaktan çıkarmış ve bugüne kadar bu müteşabih ifadeleri açıklamak için uydurulmuş hikâyelere ters düşmesin diye bazı dilbilgisi kurallarını ihmal etmeye veya bilerek yanlış kullanmaya artık gerek kalmamıştır.

Ayette geçen "شهاب Şihap" sözcüğü, bildiğimiz odun ve ot alevidir. [Lisanü’l-Arab; c:5, s:213,214] Sözcük Hıcr suresinde "شهلب مبين şihab-ı mübin [açık, parlak alev]" şeklinde, Saffat suresinde ise "شهلب ثاقب şihab-ı sakıp [delici alev]" şeklinde kullanılmıştır. Her iki kullanış şekli birlikte değerlendirildiğinde, ayetlerde sözü edilen alevin "delici ve parlak" olduğu anlaşılmaktadır.

Bu delici, parlak alev; bize göre, bu ifadelerin geçtiği ayetlerdeki "فأتبعه feetbeahü [kendisini izler, kendisinin arkasından gelir]" fiilinin de ipucu olmasıyla bir uzay roketinin arkasındaki alevdir.

Eski müfessirler ayetlerdeki bu ifadeleri "yıldız kayması", "meteor düşmesi" olarak açıklamışlar ve yıldızlar ile meteorların, ne olduğunu anlayamadıkları şeytanların arkasından bir top mermisi gibi fırlatıldığına inanmışlardır. Ancak bu bombardımanın sonucuyla ilgili olarak şeytanların bu parlak, delici alevlerden kurtulup kurtulamadıklarına, ölüp ölmediklerine dair bir yorum yapamamışlardır.

"Kulak hırsızlığı"nın ne olduğuna gelince: Hıcr suresinin 18. ayetindeki "استرق isteraka" fiili, genellikle "kulak hırsızlığı yapan" diye çevrilmiştir. Bu fiil Kur’an’da sadece bu ayette geçer. Fiilin üç harfli hali olan "سرق seraka"nın anlamı "çaldı, hırsızlık etti" demektir. Konumuz olan beş harfli kalıptan anlamı ise "kulak kabarttı, kulak misafiri oldu, kaş altından baktı, çaktırmadan gözüyle izledi" demektir. [Lisanü’l-Arab c:4. s:565] Yani "إستراق istirak" hem kulak hem de gözle sinsice bir şeyler öğrenmek demektir.

Bu fiil, konumuz olan ayette "من استرق السّمع men isteraka’s-sem’a [sem’a kulak kabartan]" cümlesi içinde yer almıştır. Burada "سمع sem’" sözcüğü tümleç yapılmış olduğundan, "استرق isteraka" fiili, (kulak kabartılarak ne kadar öğrenilebilirse) "dinleme yoluyla az bir bilgi edinen, az bir şey öğrenen" demektir.

Diğer taraftan cümlede geçen "sem’a" sözcüğü vahyi yani Kur’an’ı işaret etmektedir.

Konumuz olan pasajlardaki ayetler [Hıcr/18 ve Saffat/10], "illa" istisna edatıyla başlamaktadır. Böyle olunca istisna edatından sonraki bölüm, daha evvelki yargıdan dışlanmış olmaktadır. Ayetleri birlikte değerlendirirsek, anlam da "semayı... şeytandan koruduk; ancak vahye kulak veren [mele-i a’lâdan bir parça alan] ve kendisini şihabın takip ettiği kişilerden korumadık" demek olur.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, mevcut meal ve tefsirlerde bu inceliğe dikkat edilmemiştir. Ayetlerdeki "illâ" edatı yokmuş gibi davranılmış ve "من men" ism-i mevsulü şart edatı kabul edilerek cümleye şart cümlesi anlamı verilmiştir: "Kim kulak hırsızlığı yaparsa alev topu onu yakalayıverir."

Oysa 18. ayetin 17. ayetin devamı olması münasebetiyle iki ayeti tek bir cümle hâlinde ifade edersek cümle şöyle şekillenir:

"Ve onu, az da olsa vahye kulak veren ve kendisini açık bir alevin takip ettiklerinin haricindeki tüm Şeytan-ı Racim’lerden koruduk."

Yani sema "azıcık da olsa vahye kulak veren ve kendini açık alev takip edenlerin dışındaki tüm Şeytan-ı Racim’lere" kapalıdır. Az da olsa vahye kulak kabartanlara açıktır, onlara serbesttir, onlardan korunmamıştır.

Saffat; 6–10:Gerçekten biz en alt semayı ziynetlerle; yıldızlarla süsledik.

Asi inatçı şeytanın tümünden koruduk;

onlar mele-i a’lâya hiç kulak vermezler ve her taraftan taşlanırlar,

kovulmak için... Ve onlara sürekli azap vardır,

ancak bir kırıntı kapan ve kendisini şihab-ı sakıp takip eden hariç.

Burada da 7–10. ayetler tek bir cümle olduğu için bunları da tek cümle hâlinde ifade edelim:

"Biz semayı, mele-i a’lâdan bir kırıntı kapan ve kendisini şihab-ı sakıp takip edenler hariç, sürekli azap içinde olan, kovulmak için her taraftan taşlanan ve mele-i a’lâya hiç kulak vermeyen ‘şeytan-ı marid’in tümünden koruduk."

Ayetin özetini alırsak; gökyüzü ‘şeytanı marid’e kapalı olup mele-i a’lâdan azıcık bilgi kırıntısı sağlayan ve kendini delici alevin takip ettiklerine açıktır.

Ayetlerin daha iyi anlaşılabilmesi için, ayetlerde yer alan bazı sözcüklerin açılımları gerekmektedir:

Büruc:

Ayette geçen "بروج büruc" sözcüğü, "برج burç" sözcüğünün çoğuludur. "Burç"; yüksek köşk demektir. Gökte toplanan yıldız kümelerine de "burç" adı verilmiştir. Ayette çoğul olarak kullanılmış olduğundan gökyüzünde birçok burcun olduğu anlaşılır. Bazı tefsirciler on iki burcun varlığını ileri sürmüş ve bunları koç, balık, kova... burçları olarak adlandırmışlardır. Henüz kozmoloji (evrenbilim) ve astronomi (gökbilim) tam kemale ermediğinden biz, burçların sayısını kesin ifade etmenin doğru olmayacağı kanaatindeyiz.

Şeytanı-ı Racim ve Şeytan-ı Marid

Racim

"رجيم Racim" sözcüğünün mastarı "رجم recm" olup, bu sözcüğün ilk anlamı; "قتل öldürmek" demektir. Öldürmeye "recm" denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmeleri, öldürecekleri kimseye ölene kadar taş atmalarıdır. Sonradan her öldürme işine "recm" denilir olmuştur. Kur’an’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelir. "Recm" ve türevleri Kur’an’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.

"Öldürmek" anlamı dışında "recm" sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: "taş atmak", "lânet etmek", "sövmek, yermek", "hicran", "tart etmek, kovmak", "zann ve zanna dayalı söz söylemek" (Lisan ül Arab Cilt 4 S.90).

Nitekim şeytan için bu anlamların hepsi uygun görülmüş, şeytana ism-i mef’ul anlamıyla "taşlanmış şeytan", "lânetlenmiş şeytan", "kovulmuş şeytan", "sövülmüş şeytan" ..." denilmiştir.

Marid

"مارد Marid" sözcüğü; "azgın, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden, karşı çıkan" demektir. Bu sözcüğün mübalâğa kalıbı olan "مريد merid" sözcüğü, "şeytan-ı merid" olarak Hacc suresinin 3. ve Nisa suresinin 117. ayetlerinde, geçmiş zaman kipiyle de "مردوا على النّفاق mered-u alennifakı/münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler" şeklinde Tövbe suresinin 101. ayetinde yer alır. "Marid" sözcüğünün mastarı olan "مرد merd" sözcüğünün türevleri, sözcüğün öz anlamı ekseninde farklı kalıplarda birçok değişik anlam kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi ise, "معرّى soymak –soyunmuşluk" anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş (yaprağı olmayan) ağaca "شجر امرد şecerün emred", bitki bitmeyen kumluklara "رملة مرداء remletin merdai", köseye (sakalı bitmeyen kimseye) de "امرد emred" derler. (Lisan ül Arab cilt 8, S. 247–250)

"تمرّد Temerrüt (uzun bir süre inat etme)" sözcüğü de aynı kökten türemedir.

"Marid" sözcüğü, "soymak, soyunmuşluk, çıplaklık" anlamıyla değerlendirildiğinde "şeytan-ı marid"; ism-i mef’ul anlamıyla "hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş şeytan"; ism-i fail anlamıyla "hayırlardan, güzelliklerden soyan şeytan" demek olur. Bu anlam, A’râf suresinin 27. ayetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.

"Marid" sözcüğü ile İblis’e (düşünce yetisi) yakıştırılan "inat ve isyanda çok ileri gitme" sıfatı, Kur’an’da anlatılan olaylardaki İblis’in (Şeytan-ı Racim’in) davranışları ile birebir örtüşmektedir. İblis’e (düşünce yetisi), Âdem’e secde et (Âdem’e boyun eğ) denildiğinde, Allah’ın onu yarattığı özelliğe uygun olarak secde etmemiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem’i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.

Şihab-ı Mübin ve Şihab-ı Sakıp:

"شهاب Şihap" sözcüğü, bildiğimiz odun ve ot alevidir. Sözcük Hicr suresinde "شهلب مبين şihab-ı mübin (açık, parlak alev)" şeklinde, Saffat suresinde ise "شهلب ثاقب şihab-ı sakıp (delici alev)" şeklinde kullanılmıştır. Her iki kullanış şekli birlikte değerlendirildiğinde, ayetlerde sözü edilen alevin "delici ve parlak" olduğu anlaşılmaktadır.

Bize göre bu delici, parlak alev; bu ifadelerin geçtiği ayetlerdeki "فأتبعه feetbeahü (kendisini izler, kendisinin arkasından gelir)" fiilinin de ipucu olmasıyla UZAY ROKETİ’nin arkasındaki alevdir.

Geçmiş zaman tefsircileri ayetlerdeki bu ifadeleri "yıldız kayması", "meteor düşmesi" olarak açıklamışlar ve yıldızlar ile meteorların, ne olduğunu anlayamadıkları şeytanların arkasından bir top mermisi gibi fırlatıldığına inanmışlardır. Ama bu bombardımanın sonucu hakkında, şeytanların parlak, delici alevlerden kurtulup kurtulamadıklarına, ölüp ölmediklerine dair bir uydurma yapamamışlardır.

Az da olsa Vahye kulak verme (Kulak hırsızlığı):

Hicr suresinin 18. ayetindeki "استرق isteraka" fiili, genellikle "kulak hırsızlığı yapan" diye çevrilmiş olup, Kur’an’da sadece bu ayette geçer. Fiilin üç harfli hali olan "سرق seraka"nın anlamı; "çaldı, hırsızlık etti" demektir. Konumuz olan beş harfli kalıptan anlamı ise; "kulak kabarttı, kulak misafiri oldu, kaş altından baktı, çaktırmadan gözüyle izledi" demektir (Lisanül Arab cilt 4. S. 565). Yani "إستراق istirak", hem kulak hem de gözle sinsice bir şeyler öğrenmek demektir.

Bu fiil konumuz olan ayette "من استرق السّمع Men isteraka s sem’a (Sem’a kulak kabartan" cümlesi içinde yer almıştır. Burada "سمع sem’" sözcüğü tümleç yapılmış olduğundan, "استرق isteraka" fiili, (kulak kabartılarak ne kadar öğrenilebilirse) "dinleme yoluyla az bir bilgi edinen, az bir şey öğrenen" demektir.

Diğer taraftan cümlede geçen "sem’a"; vahyi yani Kur’an’ı işaret etmektedir. Bu yargıya ise aşağıdaki ayetler delâlet etmektedir:

Mülk; 10:Ve yine derler ki: "Eğer kulak vermiş olsaydık veya akletmiş olsaydık,
sair /cehennem halkı arasında olmazdık."

Furkan; 44:Yoksa onların çoğunu vahye kulak verir veya akleder mi sanıyorsun? Onlar sırf hayvan gibidirler, hatta gidişatça daha sapıktırlar.

Bu konu ile ilgili olarak ayrıca, şu ayetler de tetkik edilebilir: A’râf; 100, Yunus; 67, Nahl; 65–69, Rum; 21–24, Secde; 26, Enfal; 21, 22, Kehf; 101, Kaf; 37.

Hicr suresinin 18. ayetindeki "استرق isteraka" fiili, konumuz olan diğer sure Saffat’ın 10. ayetinde "من خطف الخطفة men hatıfel hatfete (bir kırıntı kapan)" diye açıklamıştır.

Mele-i a’lâ:

"Dolmak" anlamına gelen "ملؤ mil" sözcüğünden türemiş olan "ملأ mele" sözcüğünün ilk anlamı "dolu olan (depo)" demektir. Sonraları reisler, başkanlar, bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri için de "mele" denilir olmuştur. Bunlara "ملأ mele" denilmesinin sebebi, kendilerinin ihtiyaç duyulan bilgi, deneyim ve anlayışla dolu olmalarıdır. Yani "boş adam" olmamalarıdır. Sözcük bu anlamıyla Kur’an’da 28 kez geçmektedir.

Araplar ayrıca "ahlâk"a da "mele" demektedirler (Lisanül Arab c. 8 S. 344-346).

Eski tefsirciler "mele" sözcüğünün "reisler, ileri gelenler (konsey), erdemliler" demek olan mecaz anlamını esas almışlar ve sözcüğün "أعلى a’lâ (yüce)" sıfatıyla birlikte kullanıldığı "الملأ الأعلى el mele-il a’lâ" deyimine "yüce konsey" demişlerdir. Ancak bu "yüce konsey"in ne olduğu ve kimlerden oluştuğu konusunda sağlam bir kanıt olmadığı için, bunun, "göklerdeki melekler", "Kerrubiyun/mukarrebun (Allah’a en yakın olan melekler)" olduğunu söylemişlerdir. Böyle olunca da, kulak hırsızlığı yapmaya çalışan şeytanları, Allah’ın başucundaki meleklerin muhabbetlerini dinlemek için göklere çıkarmışlar ve onları oradan ancak yıldızlarla bombardımana tutmak suretiyle kovabilmişlerdir(!).

Bize göre ise sözlük anlamı "yüce dolular (yüce depo)" olan "melei a’lâ" sözcüğü; vahydir, Kur’an ayetleridir. Çünkü Kur’an, insanlığın ihtiyaç duyduğu her şeyi içermektedir ve herkesin ihtiyaç duyacağı bilgiler ile dopdoludur. Kur’an’ın içindekiler önemsiz şeyler olmayıp, en değerli yüce şeylerdir. (Bu husus ile ilgili birçok ayet vardır.)

"Mele-ı a’lâ" ifadesi Kur’an’da bu ayetten başka bir de Sad suresinin 69. ayetinde geçmektedir. Bu ayetin iyi anlaşılabilmesi için önünü ve arkasını birlikte ele almak gerekir:

Sad; 65–70:De ki: "Ben sadece bir uyarcıyım. O Vahid ve Kahhar Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.

Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbidir O. Aziz ve Gaffardır..."

De ki: "Büyük bir haberdir o (Kur’an).

Yüz çevirip duruyorsunuz ondan.

Tartışıp durdukları mele-i a’lâya dair benim hiçbir bilgim yoktu.

Bana sadece açık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."

Görüldüğü gibi "mele-i a’lâ" ifadesi, bu ayette de Kur’an anlamında kullanılmıştır. Zira tartışılan Kur’an’dır ve kendisine vahy gelene kadar peygamberimizin Kur’an hakkında hiçbir bilgisi yoktur.

Yukarıdaki bilgiler ışığı altında, her iki surenin ayetleri birlikte değerlendirilirse diyebiliriz ki, Sem’a kulak kabartmak, Mele-i a’lâdan bir kırıntı kapmak; Kur’an’dan azıcık da olsa istifade edebilmektir.

Mele-i a’lâdan bir parça koparmakla, yani vahye kulak kabartmakla elde edilenin ne olduğuna gelince: Kur’an’da kozmolojiye ve astronomiye ait birçok ayet vardır. Çağımızda bunlar eski çağlara göre binlerce kat daha iyi anlaşılmakta ve bu ayetlerin her biri günümüzde taze birer mucize olmaktadır. İşte bu ayetlerden bir tanesi de şudur:

Rahman; 33:Ey ins ve cinn topluluğu! Göklerin ve yeryüzünün çaplarından aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa hemen aşın geçin. Ancak üstün bir güçle (sultan ile) geçebilirsiniz.

Ayette konu edilen "sultan (üstün güç)" bilim ve teknolojidir. Şihab-ı sakıp, mübin /delici parlak alev (roket alevi) de sultanın (üstün bir gücün) göstergesi, işaretidir. Bu ayet, istisnalı bir cümledir ve devamı olan ayette "Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?" diye sorulmak suretiyle insanlara "Gidin görün bakalım o gördükleriniz karşısında Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabileceksiniz" denilmektedir. Yani, ayetin bu ifadesi insanlara acziyetlerini hatırlatan bir meydan okuma olmayıp, "Bu üstün güce sahip olursanız semavat ve arzın çaplarından çıkabilirsiniz, ama bu üstün güce sahip olmazsanız bunu başaramazsınız." diyen bir yol göstermedir.

"illa" istisna edatı

Konumuz olan pasajlardaki ayetler (Hicr; 18 ve Saffat; 10. ayetler), "illa" istisna edatıyla başlamaktadır. Böyle olunca istisna edatından sonraki bölüm, daha evvelki yargıdan dışlanmış olmaktadır. Ayetleri birlikte değerlendirirsek ayetlerin anlamı; "semayı... şeytandan koruduk ama, vahye kulak veren (mele-i a’lâdan bir parça alan) ve kendisini şihabın takip ettiği kişilerden korumadık." demek olur.

Dikkat ederseniz piyasadaki meal ve tefsirlerde olması lâzım gelen bu meal maalesef yoktur. Ayetlerdeki "illâ" edatı yokmuş gibi davranılmış ve "من men" ism-i mevsulü, şart edatı gibi değerlendirilmek suretiyle, cümle, şart cümlesi anlamıyla "kim kulak hırsızlığı yaparsa alev topu onu yakalayıverir" diye çevrilmiştir. Kısacası istisna cümlesinin anlamını eski tefsirciler hafsalalarına sığdıramamışlardır. Aslında o dönemlerde bir insanın Kur’an’dan duyacağı bir ayetten, gökyüzüne çıkabileceğini ama bunu başarmak için arkasında parlak ve delici alevi olan bir makineye ihtiyaç olduğunu öğrenmesi de mümkün değildir. Çünkü o günkü bilgi ve teknoloji buna imkân vermemektedir.

Sonuç olarak bizim düşüncemiz şudur: Ham fikir, uzay ile ilgili bir şey üretemez. Ama insan, Kur’an’dan bir şeyler kaparak ham fikri tefekkür boyutuna ulaştırırsa, kendisini uzaya götürecek bir alev topu yani ROKET yapabilir ve onunla semaya gidebilir. Ona artık gökyüzü açıktır.

Konu ile ilgili görüşümüzü Cin Suresi’nin 8-10. ayetlerinin tahlilini yaparken detaylı olarak arz ettiğimiz için burada sadece bu kısa hatırlatmayla yetiniyor, konunun detayının ilgili bölümden okunmasını öneriyoruz.

19) Yeryüzünü de yaydık ve oraya sabit kazıklar/dağlar yerleştirdik. Ve yeryüzünde ölçülmüş her şeyden bitkiler bitirdik.
20) Ve yeryüzünde sizin için ve sizin rızıklandırmadığınız kimseler için geçim yollarını yaptık/Ve yeryüzünde sizin için birtakım geçim yolları ve sizin rızıklandırmadığınız kimseler yaptık.
21) Ve her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır. Ve Biz, onu ancak belli bir ölçü ile indiririz.
Sema ile ilgili açıklamalardan sonra bu ayetlerde de yeryüzüne ve insanlar için önemine dikkat çekilmiştir.

19. ayetteki "yeryüzünü de yaydık" ifadesi, Naziat/30’da "Bundan sonra da yeryüzünü serip döşedi"; Zariyat/48’de ise "Yeryüzünü de Biz döşedik. İşte, ne güzel döşeyenleriz!" şeklinde geçmektedir. Bu ifadelerden yeryüzünün tepsi gibi düz olduğu anlamını çıkaranlar ve böyle olduğuna inanmakta direnenler vardır. Hâlbuki ayette konu edilen husus yeryüzünün düzlüğü değil, yaşamaya elverişli bir yaygınlıkta oluşudur. Yeryüzü, üzerinde yaşayan canlılara nispetle o kadar büyük bir küredir ki, üzerinde bulunan her şey için yaygın, düz bir görünüm arz etmektedir.

Yine aynı ayette bahsi geçen yeryüzüne yerleştirilmiş sabit kazıklar ise dağlardır. Nitekim Nebe’/7’de Rabbimiz "Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı!" buyurarak dağları direk [kazık] olarak nitelemiştir. Dağların yeryüzüne kazık gibi yerleştirilmesi, yeryüzünün sarsılmaması içindir:

10Allah, gökleri dayanak olmadan oluşturmuştur, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, size sofra hazırlasın diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda irili-ufaklı her canlıdan türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her değerli çiftten bitki bitirdik. [Lokman/10]

15,16Ve Allah size sofra olması için yeryüzünün içinde sabit-sağlam dağlar, ırmaklar ve siz kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye yollar ve daha nice âlametler bıraktı. Ve Onlar yıldızlarla/Kur’ân âyetleri öbekleriyle yollarını bulurlar. [Nahl/15]

31Ve Biz, yeryüzünün içinde, size sofra olsun diye sağlam kazıklar yaptık. Ve orada kılavuzlandıkları yollarını bulsunlar diye bol bol yollar oluşturduk. [Enbiya/31]

Dağların kazıklara benzetilmesi konusu, bilim ve teknik kitaplarında ayrıntılı olarak mevcuttur. Konu ile ilgili detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

ÖLÇÜLMÜŞ HER ŞEYDEN BİTKİLER BİTİRİLMESİ

19. ayetteki " فيهاfîha [orada]" zamirini, teknik olarak hem "yeryüzü"ne hem de "sabit dağlar"a göndermek mümkün ise de, biz "yeryüzü"ne raci olmasını daha doğru bulmaktayız. Çünkü yeryüzü, yararlanılan her türlü bitki çeşidinin bitmesi bakımından, ayette geçen " انبتناenbetna [bitkiler bitirdik]" ifadesine, "dağlar"a göre daha uygun düşmektedir.

Ayetteki "ölçülmüş" sıfatı, yeryüzündeki tüm bitkilerin bir "ölçü", "denge" esasına göre yaratıldığını ve bu "ölçü", "denge" esasının yaratılışta bir temel yasa olarak konduğunu ifade etmektedir.

8Allah, "Her dişinin neyi taşıdığını ve rahimler neyi eksiltir ve neyi artırır" bilir. Ve her şey, O'nun katında bir ölçü iledir. [Ra’d/8]

49Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet her şeyi bir ölçü, ayar ile oluşturduk. [Kamer/49]

27Ve eğer Allah rızkı kullarına yaysaydı/döşeseydi [bol bol verseydi], kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Velâkin Allah dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından en çok haberi olandır, en iyi görendir. [Şûra/27]

Burada konu edilen "ölçü", "denge" esasından, her bitkinin yeryüzünün tamamını kaplamadan, uygun yerlerde bitirilmesi ve belli bir dereceye kadar büyümesi anlaşılmaktadır. Çünkü eğer her bitkinin serbestçe büyümesine izin verilse, büyüme gücünün büyüklüğü sebebiyle tek bir çeşit bitkinin bile yeryüzünün tamamını kaplaması mümkündür. Fakat hikmet sahibi ve her şeye gücü yeten Yaratıcı, büyümeye ve çoğalmaya bir ölçü, bir denge koyarak her tür bitkinin dengeli çoğalmasını düzenlemiştir. Ayrıca bitkilerin belirli boy ve kalınlıkta büyüyor olması da yine her bitkinin yapı, yükseklik, genişlik ve şekil bakımından bizzat yaratıcı tarafından belirlendiğinin bir ispatıdır.

19. ayetteki " فيهاfîha [orada]" zamirin "sabit dağlara" gönderilmesi durumunda, "ölçülmüş" şeylerin bitkiler değil de madenler olması söz konusu olur; ki, altın, gümüş, bakır, kurşun, kalay gibi madenler hep bir ölçü ile kullanılan şeylerdir. Canlı veya cansız, tüm varlıklar kimyasal, fiziksel, biyolojik olarak belirli ölçülere sahiptir. Her biri belirli bir formülle meydana getirilmiş ve her birinin evrendeki fonksiyonu yine belirli ölçülerle ayarlanmıştır. Bu da, evrendeki hiçbir şeyin tesadüfî olmadığı, hepsinin akıllı bir tasarım sonucu oluşturulduğu anlamına gelir. ["Ölçü" konusu ile ilgili olarak "Seyyid Kutub’un Kamer Suresi’nin sonunda verdiğimiz Kamer/49 ile ilgili açıklamalarının tekrar okunmasını öneriyoruz.]

20. ayette Rabbimiz, yeryüzünü insan için bizzat istifade ettiği veya ticaretini yapmak suretiyle yararlandığı tükenmez bir nimet sofrası kıldığını vurgulamaktadır. Bu husus daha önce Abese suresinde de belirtilmişti:

24Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine!

25Biz suyu döktükçe döktük. 26Sonra toprağı yardıkça yardık.

27-32Böylece yeryüzünde, size ve hayvanlarınıza geçimlik olarak daneler/hububat, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalar, gür çimenli, sık ağaçlı bahçeler, meyve ve otlak bitirdik. [Abese/24-32]

20. ayetin sonundaki "
sizin rızklandırmadığınız kimseler" ifadesi ile bitki ya da hayvan türünden, insanların bakıp beslemediği ama yine de varlıklarını sürdüren bütün canlılar kastedilmektedir. Söz konusu ifade, en geniş anlamıyla "insan dâhil, yaşayan tüm varlıkların yalnız ve yalnız Allah tarafından rızklandırıldığı" anlamına gelmektedir. Nitekim Yüce Allah, bütün canlıların rızkının kendisine âit olduğunu çok açık bir ifade ile bildirmiştir:

6Ve yeryüzünde hiçbir küçük-büyük canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Allah, onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. [Hud/6]

22) Ve Biz, rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik de gökten bir su indirip sizi onunla suladık. Suyu hazinelerde tutanlar/biriktirenler de siz değilsiniz.
23) Ve yalnızca Biz, elbette diriltiriz ve Biz öldürürüz! Ve Biz, son sahip olacaklarız.
24) Ve andolsun ki Biz, sizlerden öne geçmek isteyenleri bilmişizdir ve andolsun ki Biz, geri kalmak isteyenleri de bilmişizdir.
25) Ve şüphesiz senin Rabbin, onları toplayacak olanın ta kendisidir. Şüphesiz O, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır, en iyi bilendir.
Yüce Allah’ın sonsuz kudretinin gözler önüne serilmeye devam edildiği bu ayetlerde, rüzgârların aşılayıcı olduğuna ve yağmurun yağmasını O’nun sağladığına dikkat çekildikten sonra, sadece Allah’ın öldürüp dirilttiği, O’nun herkesin içindekileri bildiği, sonunda da herkesi haşrederek sorgulayacak olanın O olduğu bildirilmiştir.

22. ayette geçen "
rüzgârların aşılayıcılar olması" ifadesi, rüzgârların hem kendi işlevini yerine getirerek yağmur yağması için bulutları aşıladığı, hem de çiçek tozlarını taşıyarak bitkileri döllediği anlamına gelmektedir. Bilim ve teknik kitaplarında bu konuyla ilgili de ayrıntılı, doyurucu bilgiler bulunmaktadır.

23. ayette Rabbimiz, diriltmek [hayat vermek, var etmek, varlık alanına getirmek] işinin, ortağı olmaksızın sadece kendisine ait olduğunu bildirmiştir. Bu iş sadece bir "can verme" işi olmayıp Rabbimizin insanlara olan başka lütuflarını da içermektedir:

78-82O, beni oluşturandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yedirenin, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, kusurumu bağışlayacağını umduğumdur. [Şuara/78-82]

... 44Hiç kuşkusuz, öldüren de O'dur, dirilten de... [Necm/44]

23. ayette geçen "
vâris" sözcüğü, "mala, mülke son sahip olan" demektir. Dolayısıyla ayetteki "Ve Biz vâris olanlarız" ifadesi, "Bizden başka hiçbir kimse kalmayacaktır. Kişilerin bugün sahip oldukları mal-mülk, asıl sahibinin, yani Bizim olacaktır. Çünkü kulların herhangi bir şey üzerindeki sahiplik iddiaları ölüm ile sona erecektir" anlamına gelmektedir. Bu konu değişik ifadelerle birçok ayette (Meryem/40, Mümin/16, Âl-i Imran/180, Hadid/10, Rahman/26, 27, Hadid/3) vurgulanmıştır.

24. ayette geçen "öne geçmek isteyenler" ifadesi ile "Yüce Allah’a kulluk etmekte ileri gitmek isteyenler"e, bu konuda "yarış yapanlar"a; "geri kalmak isteyenler" ifadesi ile de "kulluktan kaçanlar"a işaret edilmektedir.

"Öne geçmek" ifadesi bir yarışı çağrıştırmaktadır. Zaten Rabbimiz de Kur’an’da bizleri birçok işte ortak hareket etmeye, güzel davranışlarda birbirimizle yarış etmeye davet etmiştir. Dünya hayatında salihatı işlemekte birbirleriyle yarışıp öne geçenler, ahiret hayatında da cennete girişte ve nimetlere erişmede yine önde yer alacaklardır.

"Yarış yapanlar" ile ilgili geniş açıklama Vakıa suresinde yapıldığından, konu hakkında bu kadarla yetiniyor ve detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Sonuç olarak; 16. ayetten itibaren varlığını, tekliğini, gücünü anlatan Rabbimiz, bunu dile getirirken insanlara göklerin yaratılışı, yeryüzünün teşekkülü, dağların işlevi, her çeşit bitki ile donatılan dünyada insanların ve bütün varlıkların beslenmesi, rüzgârların bitkileri ve bulutları aşılayarak bitkilerin üremesine ve yağmurun yağmasına vesile oluşu gibi tabiat olaylarının yönetilmesi konularında ispatlı dersler vermiş ve en sona sadece kendisinin kalacağını ihtar etmiştir.

26,27) Ve andolsun ki Biz, insanı; görünen, bilinen varlıkları çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan/hâlden hâle giren bir maddeden oluşturduk. Ve cânnı; görünmez varlıkları[#221] da daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden/engel tanımayan enerjiden oluşturmuştuk.
Bu ayetlerde Rabbimiz insanın yapısına dikkat çekmekte, onun elle tutulup gözle görülen yapısını nasıl evreler hâlinde yarattığını bildirmektedir. Bu evrelere göre, insanın maddi yapısını pişmiş çamurdan -eski tabirle su, hava ve topraktan-, elle tutulamayan gözle görülemeyen yapısını da ateşten [enerjiden] yaratmıştır.

Rabbimizin burada verdiği mesaj, "canlı" olan insanın cansız maddeden yaratıldığıdır; bu da ilk yaratılışı ifade eder. Ayetin orijinalindeki " صلصال من حمإ مسنون salsalin min hamein mesnun" ifadesini "sperm" olarak ele almak, yani Yüce Allah’ın "toprak", "çamur" ifadelerini sıvı sperm olarak tevil etmek bize göre uygun değildir. Şüphesiz, insanın spermden yaratıldığını ifade eden birçok ayet (Kıyamet/37) (Nahl/4) (İnsan/2, 3) (Secde/8) mevcuttur:

Ancak bu ayetler insanın ilk yaratılışını değil, ilk yaratılıştan sonraki üreme aşamalarını ifade etmektedir. Nitekim bu husus başka ayetlerde çok açık ifadelerle belirtilmiştir:

5Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, bilin ki ne olduğunuzu size ortaya koymak için, şüphesiz Biz, sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir embriyondan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından oluşturmuşuzdur. Ve Biz, dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak, sonra da olgunluk çağına erişmeniz için çıkartırız. Bununla beraber kiminiz geçmişte yaptıkları ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırılır/öldürülür. Kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; sonra Biz, onun üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. [Hacc/5]

12-16Ve andolsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan oluşturduk. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyon oluşturduk. Sonra o embriyoyu bir et parçası oluşturduk. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak oluşturdukk. Sonunda o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka oluşumda yeniden kurduk. İşte, oluşturanların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından kesinlikle öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde diriltileceksiniz. [Müminun/12-16]

Orijinal ifadede geçen sözcüklerin anlamları şunlardır:

-" صلصالSalsal" sözcüğü "seramik gibi, ses çıkaran, pişirilmeden kurutulmuş çamur" anlamına gelir. [Lisanü’l-Arab; c.5, s. 382]

-" حمإHame" sözcüğü "mayalanmış denebilecek kadar çürümüş, siyah, kokuşmuş balçık" demektir.

-" مسنونMesnun" sözcüğü ise "yağlı hâle gelmiş çürümüş balçık" ve "bir şekle sokulmuş, suretlenmiş balçık" olmak üzere iki anlama gelmektedir.

Bu bilgiler ışığı altında, orijinal metne göre insan, -görünen bilinen varlıkların tümünü temsil ettiği için insan- ilk önce suret [görünüş] olarak çürümüş topraktan yaratılmıştır. Bu aşama yaratılmanın başlangıç aşamasıdır:

7Ki O, oluşturduğu her şeyi en güzel yapan ve insanı oluşturmaya bir çamurdan başlayandır. 8Sonra onun soyunu bir özden, basbayağı bir sudan yapmıştır. 9Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve onu bilgilendirdi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ne de az ödüyorsunuz? [Secde/7, 8]

İNS, İNSAN

Sözcük anlamı "beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran" demek olan "insan" sözcüğü, " فعليان fi’liyan" kalıbında olup " انسens" sözcüğünden türemiştir. "İnsan" sözcüğünün aslı " إنسيانinsiyan" sözcüğüdür. [Lisanü’l-Arab; c.1, s.241. ens mad.]

Sözcük, anlam olarak evrendeki tüm görünen [cisimli] varlıkları kapsamasına rağmen sadece insanlara isim olarak verilmiştir. Bunun nedeni, insanın yaratılış itibariyle ünsiyete muhtaç, yani sosyal bir varlık olmasıdır.

Ayetler, insanın "pişmiş çamurdan, kuru balçıktan, çınlayan kilden, işlenebilir çamurdan" yaratıldığını söylemektedir. Bu ifadeler "madde"nin hâlden hâle girmesini çağrıştırmakta ve insanın genel anlamda maddeden yaratıldığına işaret etmektedir.

28,29) Ve bir zamanlar Rabbin evrendeki güçlere, "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş/işlenebilen bir çamurdan bir beşer oluşturacağım. Ben, ona biçim verdiğimde ve onu bilgilendirdiğimde,[#222] siz hemen onun için teslimiyet gösterenler olarak yerle bir olun; hiçleşin" demişti.
30,31) Bunun üzerine İblis/düşünce yetisi hariç, meleklerin/evrendeki güçlerin hepsi topluca boyun eğip teslimiyet gösterdiler. O, boyun eğip teslimiyet gösterenler ile beraber olmaya karşı çıkıp yapmadı.
32) Allah dedi ki: "Ey İblis! Ne oluyor sana da, boyun eğip teslimiyet gösterenlerle olmuyorsun?"
33) İblis cevap olarak; "Kuru balçıktan, şekil verilmiş/işlenebilen bir çamurdan oluşturduğun bir beşere boyun eğip teslimiyet göstermem için oluşturulmadım" dedi.
34,35) Allah, "Öyle ise oradan çık! Sen, artık kesinlikle kovulmuş, mahvolmuş birisin ve kesinlikle Din gününe kadar dışlanma sadece senin üzerindedir" dedi.
36) İblis, "Rabbim! Öyle ise onların yeniden dirilecekleri güne kadar beni karşında tut/bana süre tanı!" dedi.
37,38) Allah, "Öyleyse sen kesinlikle bilinen vaktin gününe kadar karşıda tutulanlardansın/süre tanınanlardansın" dedi.
39,40) İblis dedi ki: "Rabbim! Sen beni, insanları azdırmam için yarattığından dolayı kesinlikle ben de yeryüzünde, her şeyi onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini kesinlikle azdıracağım!"
41,42,43,44) Allah dedi ki: "İşte bu Benim üzerime aldığım dosdoğru bir yoldur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün yoktur. Şüphesiz ki onların hepsine vaat edilen yer de cehennemdir. Onun için yedi kapı vardır. O kapıların her biri için onlardan bir parça ayrılmıştır."[#223]
Bu ayet grubunda Rabbimiz, insanın madde ve enerjiden olan yapısını temsilî bir anlatımla ortaya koymaktadır.

İnsan soyunun ilk yaratılış aşamalarına dair bilgiler Kur’an’da ilk kez Sad suresinin 71-85. ayetlerinde verilmişti:

71,72Hani Rabbin bir zaman evrendeki güçlere, "Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer oluşturucuyum. Onu düzgünleştirip bilgili hâle getirdiğim zaman derhal ona boyun eğip teslim olun" demişti.

73,74Bunun üzerine İblis/düşünce yetisi hariç evrendeki güçlerin tümü hep birlikte boyun eğip teslimiyet gösterdiler, İblis büyüklük tasladı ve görmezden gelenlerden oldu.

75Allah, "Ey İblis! O benim iki elimle/kudretimle oluşturduğuma boyun eğip teslim olmana ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?" dedi.

76İblis dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım. Beni enerjiden oluşturdun, onu ise maddeden oluşturdun."

77,78Allah, "Hemen çık oradan, artık sen kesinlikle kovulmuşsun, /katilin, asılsız söz ve düşünce üretenin, karanlığa taş atanın tekisin, "Elbette hayırdan uzak tutmam da karşılık gününe kadar senin üzerindedir" dedi.

79İblis, "Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana süre ver" dedi.

80,81Allah, "Haydi, sen belirli bir vakte kadar süre verilenlerdensin" dedi.

82,83İblis, "Öyle ise en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip oluşuna yemin ederim ki ben onların hepsini; –içlerinden arıtılmış kulların hariç– kesinlikle azdıracağım" dedi.

84Allah dedi ki: "Gerçek budur. Ben de şu gerçeği söylüyorum: "85Andolsun ki cehennemi kesinlikle senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım." [Sad/71-85]

Gerek Sad suresinde gerekse konumuz olan pasajda insanın yaratılışıyla ilgili ifadeler temsilîdir. Olayın bir tiyatro sahnesi gibi canlandırılarak anlatılması, evrenin, dünyanın ve canlıların var oluş aşamaları hakkında bilgi sahibi olmayanların konuyu iyi anlamalarını sağlamaya yöneliktir. Konunun Allah, melekler, Âdem ve İblis arasında geçen diyaloglarla anlatılması, olayın tamamen temsilî olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah'ın bir insanla bu tarz konuşması veya Kendi yarattığı bir şeyin O'na isyan etmesi, bizzat Kendisinin Kur’ân'da bildirdiğine göre mümkün değildir.

Ayette ifade edilen "çamurdan yaratılış", "tesviye", "ruhun üfürülmesi" ve "meleklerin secdesi" bir anda olup bitmiş olaylar değildir. Kur’an’da verilen ayrıntılara göre, bu olaylar milyarlarca yıllık bir süreçte gerçekleşmiştir. Yani, bu anlatımlardan: "Allah, melekleri ve İblis’i çağırdığı bir toplantıda 2-3 dakika içinde, hemen Âdem’i yaratacağını söyledi ve yaratıverdi. Sonra meleklere secde etmelerini söyledi, onlar da derhal secde ettiler. Ama İblis ..." şeklinde, her şeyin çok kısa bir zamanda gerçekleştiği anlamını verecek bir sonuç çıkarılmamalıdır.

Konu ile ilgili geniş açıklama Sad Suresi’nin tahlilinde verildiğinden, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Konumuz olan 44. ayette cehennemin yedi kapısı olduğundan bahsedilmektedir. Cehennemin yedi kapısının ne olduğu hakkında birçok görüş ileri sürülmüştür. Açıklamaların çoğu, bu kapıların cehenneme girecek günahkârların işledikleri suç cinslerine göre olduğu yönündedir. Mesela inançsızların, münafıkların, müşriklerin veya nefse, mala, mülke, makama, şehvete tapanların hep kendilerine ayrılmış ayrı kapılardan cehenneme girecekleri söylenmiştir. Görüş sahipleri, kâfirlerin kendi inkârcılıklarının yansıması olan inançsızlık, yalanlayıcılık, müşriklik, münafıklık gibi amellerinin cezalarını çekmek üzere atılacakları cehennemin Kur’an’da farklı isim ve niteliklerde olmasına dayanarak, cehenneme ait bu isim ve niteliklerin cehennemin kapılarını temsil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Kur’an’da geçen isim ve nitelikler şunlardır:

1- Nar["ateş"; genel bir tabirdir],

2- Lezâ ["hiddetli alev/alev püskürtüsü"]

3- Sa'îr ["harlı alev"],

4- Sekar ["kavurucu ateş]

5- Cahîm ["harlı ateş"],

6- Hâviye [kızgın ateş]

7- Hutame ["ezici, iliklere işleyen azap]

Birçokları tarafından bu niteliklerin cehenneme ait ayrı bölümler olduğu kabul edilmiş ve her bölümün ayrı bir kapısı olacağı öngörülmüştür.

Klasik kaynaklarda yer alan iki görüş ise şöyledir:

Ateşin en üst basamağında Muhammed ümmetinden olanlar, ikincisinde Hıristiyanlar, üçüncüsünde Yahudiler, dördüncüsünde Sabiiler, beşincisinde Mecusiler, altıncısında Arap müşrikleri, yedincisinde ise münafıklar, Firavun hanedanı ve Hz. İsa'ya sofra indirilmesini isteyip de indirildikten sonra onu İnkâr edenler bulunacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar" (Nisâ/145). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun!" (Mü'min/46). Sofranın indirilişini görenlerden kâfir olanlar hakkında da "Ama bundan sonra sizden kim kâfir olursa, Ben onu alemlerden kimseyi azaplandırmayacağım bir azapla azaplandıracağım" (Maide/115) diye buyurmaktadır. [Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an]

1- Cehennem, üst üste yedi tabakadır. Her bir tabakaya "dereke" denir. Bunun böyle olduğuna, "Hiç şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt derekesindedirler" (Nisa/145) ayeti de delildir.

2- Cehennemin karargahı yedi kısma ayrılmıştır ve her kısmın bir kapısı vardır. İbn Cüreyc'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunların ilki cehennemdir, sonra "Lezâ", sonra "Hutame", sonra "Sa'ir", sonra "Sakar", sonra "Cahîm", sonra "Hâviye" gelir." Dahhâk şöyle demiştir: "İlk tabakada [derekede], mü'minler günahları nispetinde azap olunur ve sonra oradan çıkarılırlar. İkincisi Yahudilere, üçüncüsü Hıristiyanlara, dördüncüsü Sâbiîlere, beşincisi Mecûsilere, altıncısı müşriklere, yedincisi de münafıklara aittir. [Razi; el-Mefatihu’l-Gayb]

Ancak cehennem bir bütündür ve yukarıdaki isim ve nitelikler cehennemdeki azabın niteliklerini yansıtmaktadır. Cennet ve cehennemin Kur’an’daki anlatımları temsilî [sembolik] anlatımlardır. Bu semboller özellikle Arabistan coğrafyasından alınan, o coğrafya ile ilgili sembollerdir. Çünkü cennet ve cehennem hem gayb konularındandır hem de içinde bulunduğumuz boyuttan farklı boyutta olan mekanlardır. Dolayısıyla insanların yaşadığından farklı bir boyutta olan herhangi bir şeyin mahiyetinin tam olarak anlaşılması, zihinde canlandırılması ancak semboller vasıtası ile mümkün olabilmektedir. Rabbimiz de cennet ve cehennemi bize bu nedenle temsilî olarak anlatmaktadır:

35Allah'ın koruması altına girmiş kişilere söz verilen cennetin örneği şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, nasiplikleri; meyveleri, renkleri, tatları ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, Allah'ın koruması altına girmiş kişilerin âkıbetidir. Kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin âkıbeti de Ateş'tir. [Rad/35]

14,15Peki, Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve boş-iğreti arzularına uyan kimseler gibi; Ateş'te sonsuz olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler gibi midir? Allah'ın koruması altına girmiş kişilere vaat edilen cennetin örneği: "Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. [Muhammed/15]

Cehennemin kapılarıyla ilgili olarak verilen "yedi" sayısı, bize göre çokluktan kinayedir. Bununla insanları cehenneme sürükleyen yolların çokluğu anlatılmıştır. Çünkü daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, "yedi" sayısı "çokluk, değişiklik" anlamını ifade etmek için de kullanılmaktadır.
45,46) Şüphesiz ki Allah'ın koruması altına giren kişiler, cennetlerde ve pınarlardadır: "Selâmetle güven içinde oraya girin!"
47) Ve Biz Allah'ın koruması altına girmiş kişilerin göğüslerindeki kinleri çıkarıp attık. Onlar kardeşler hâlinde yüz yüze sedirlere otururlar.
48) Cennette kendilerine hiçbir yorgunluk dokunmaz. Onlar oradan çıkarılacak da değildirler.
Bu ayetlerde, İblis’e uymayan muttakilerin durumları anlatılmaktadır. Muttaki kullar Ahiret Günü'nde bahçelerde ve pınar başlarında ağırlanacak, çeşitli ikramlara nail olacaklardır. Köşklerde içlerinden kin, haset gibi dünyevî pislikler temizlenmiş bir şekilde dostlar hâlinde oturacaklar, bu yaşamlarına ebedî olarak devam edeceklerdir. Benzer ayetler Kur’an’da pek çoktur:

42,43İman edenler ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; –ki Biz hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada sonsuz olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. Onlar, "Tüm övgüler, bize bunun için kılavuzluk eden Allah'adır. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz kılavuzlandığımız doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir" derler. Ve onlara seslenilir: "İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris; son sahip oldunuz." [A’raf/42,43]

107,108Şüphesiz iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış şu kimseler, içlerinde sürekli kalmak üzere Firdevs bahçeleri onlar için ikram olunmuştur. Onlar, oradan hiç ayrılmak istemezler. [Kehf/107,108]

14,15Peki, Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve boş-iğreti arzularına uyan kimseler gibi; Ateş'te sonsuz olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler gibi midir? Allah'ın koruması altına girmiş kişilere vaat edilen cennetin örneği: "Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. [Muhammed/14,15]

53İşte bu, hesap günü için size vaat edilendir. 54Hiç şüphesiz ki işte bu, Bizim rızkımızdır; ona hiç tükenmek yoktur.– [Sad/53,54]

Mütteki, ittika ve takva sözcükleri hakkındaki ayrıntılı açıklamamız A’raf suresinin tahlilinde verilmiştir. Yararlı olacağı kanaatiyle ilgili bölümün tekrar okunmasını öneriyoruz.

Cennetlerin sayısı hakkında Rabbimiz Kur’an’da şu bilgileri vermiştir:

46Ve Rabbinin makamından korkan kimseler için iki cennet vardır. [Rahman/46]

62Bu ikisinin astından iki cennet daha vardır. [Rahman/62]

49,50) Kullarıma, hiç şüphesiz Benim çok bağışlayıcı ve pek merhamet edicinin ta kendisi olduğumu, Benim azabımın da, çok acıklı bir azabın ta kendisi olduğunu önemle haber ver!
Bu ayetlerde Rabbimiz, rahmeti gereği, bir hatırlatma ve uyarı yaparak peygamberimize kendisinin çok bağışlayıcı ve çok merhametli olduğunu, bununla birlikte azabının da pek çetin olduğunu duyurmasını emretmiştir.

Hem bağışlayıcılığını hatırlatarak umutlandıran hem de azabını hatırlatarak korkutan Rabbimiz, bu yöntemiyle bir taraftan rahmetinden ümit kesilip karamsarlığa düşülmemesini, diğer taraftan da sürekli rahmeti umularak ihmalkârlık yapılmamasını öğütlemiş olmaktadır. Buna göre, insan da orta yolu bulmalı, -benzetme yerinde ise-, hasta olduğunda duyacağı korkuyu henüz sağlıklı iken de duyabilmelidir.
51) Ve kullarıma, İbrâhîm'in misafirlerinden haber ver.[#224]
52) Hani İbrâhîm'in misafirleri, İbrâhîm'in yanına girdiler de, "Selâm!" demişlerdi. İbrâhîm, "Şüphesiz biz sizden korkanlarız" demişti.
53) İbrâhîm'in misafirleri, "Korkma! Şüphesiz biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler.
54) İbrâhîm dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelmişken mi beni müjdeliyorsunuz? Peki neye dayanarak beni müjdeliyorsunuz?"
55) İbrâhîm'in misafirleri, "Seni gerçekle müjdeliyoruz. Ümidini kesenlerden olma!" dediler.
56) İbrâhîm dedi ki: "Rabbimin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?"
57) İbrâhîm, "Ey gönderilmiş elçiler! İşiniz nedir?" dedi.
58,59,60) Elçiler: "Şüphesiz biz suçlu bir topluma gönderildik. Ancak Lût ailesi müstesnadır." -Şüphesiz Biz, Lût'un kadını hariç onların hepsini kesinlikle kurtaracağız. Biz ayarladık. Şüphesiz o, kesinlikle geride kalanlardan/gözü arkada olanlardandır.-
49, 50. ayetlerde rahmet ve azabına dikkat çeken Rabbimiz, bu ayetlerde de bunları tarihî olaylarla örneklendirmektedir.

Allah’ın rahmetini hak edip azaptan kurtulanlar ile yanlış davranarak azap görenlere örnek verilen olaylar, İbrahim peygamberin müjdelenmesi, Lut peygamberin ailesinin -kadını hariç- kurtarılması, Lut kavminin ise helak edilmesi olaylarıdır.

Bu olaylar daha önce Hud suresinde de dile getirilmiştir:

69Ve andolsun ki İbrâhîm'e de elçilerimiz müjde ile geldiler, "Selâm!" dediler. O, "Selâm!" dedi, sonra da altın vermeye gecikmedi.

70Sonra da onların ona uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar: "Korkma, şüphesiz biz Lût'un toplumuna gönderildik" dediler.

71Ve İbrâhîm'in karısı ayaklanmıştı, gülüverdi.

Sonra o'na İshâk'ı, İshâk'ın arkasından da Ya‘kûb'u müjdeledik.

72İbrâhîm'in karısı dedi ki: "Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız, mutsuz bir kadınım. Şu kocam da yaşlı bir adam! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!"

73Elçiler: "Sen Allah'ın işinden dolayı mı şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir. Ey ev halkı! Şüphesiz ki O, övülmeye lâyık olan, cömertliği bol olandır" dediler.

74Sonra İbrâhîm'den korku iyice geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Bizimle Lût toplumu hakkında mücâdeleye başladı.

75Şüphesiz İbrâhîm, çok yumuşak huylu, çok ah-vah eden/yufka yürekli/yönelen biriydi.

–"
76Ey İbrâhîm! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.– [Hud/69-76]

RAHMETTEN ÜMİT KESİLMEZ, RAHMETTEN SADECE SAPIKLAR ÜMİT KESER

57. ayette İbrahim peygamberin ağzından, Allah’ın rahmetinden sadece sapıkların ümit kestiği bildirilmiştir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemesi gerektiği Yusuf suresinde Yakub peygamberin ağzından da dile getirilmiş, rahmetten ümit kesenlerin sadece kâfirler olduğu bildirilmişti:

86,87Ya‘kûb dedi ki: "Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah'a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin, kesinlikle kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumundan başkası Allah'ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez." [Yusuf/86, 87]

Allah’ın rahmetinden ümit kesme sapkınlığı, özellikle Allah’ı tanımamaktan veya yanlış tanımaktan kaynaklanmaktadır. Yüce Allah’ın Rahîm, Ğafur, Rauf, Tevvab, her şeye gücü yeten, dualara icabet eden, affedici ve cömert olduğunu bilenler, hiçbir zaman O’nun rahmetinden ümit kesmezler.

LUT PEYGAMBERİN AİLESİNİN AZAPTAN KORUNMASI

Ayette, Lut kavminden sadece Lut peygamberin ailesinin -karısı hariç- kurtarıldığının bildirilmesi, Lut peygambere inananların azlığını göstermektedir. Bu durum bir başka ayette şöyle açıklanmıştır:

35Bunun üzerine Biz mü’minlerden orada bulunan kimseleri çıkardık. 36Fakat Biz orada Müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık. 37Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir alâmet/gösterge bıraktık. [Zariyat/35-37]

59, 60. ayetlerde yer alan
"Şüphesiz Biz, Lut'un karısı hariç onların hepsini muhakkak kurtaracağız. Biz takdir ettik. Şüphesiz o, kesinlikle geride kalanlardandır [gözü arkada olanlardandır]" ifadesi bir "istisna-yı münkatı" cümlesi olup elçilerin sözü değil, Rabbimizin bir parantez içi bildirimidir. Zira elçilerin kurtarma, takdir etme güçleri ve yetkileri söz konusu olamaz.

Rabbimizin bu ifadesinden anlaşıldığına göre, O’nun nezdinde herkes işlediği suçlardan ve haksız fiillerden dolayı, sosyal statüsü dikkate alınmadan sorumlu tutulmaktadır. Yüce Allah hiç kimseyi statüsünden dolayı sorumluluktan istisna edip cezadan muaf tutmamaktadır. Çünkü sorumluluk statüye göre değil, işlenen fiillere göredir.
61,62) Sonra elçiler, Lût'un ailesine gelince, Lût; "Doğrusu siz alışılmadık, kimliği belli olmayan bir toplumsunuz" dedi.
63,64,65) Elçiler dediler ki: "Tam tersine biz sana onların kuşku duyup durduğu şeyi getirdik. Ve sana gerçeği getirdik ve biz elbette doğru olanlarız. Hemen gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar, sen de arkalarından izle. Ve sizden hiç kimse oyalanmasın/geride bırakılanları düşünmesin, emrolunduğunuz yere doğru geçin gidin."
Bu ayetlerde, cezayı hak eden ve cezalandırılmasına karar verilmiş olan Lut kavmine gelen elçilerin Lut peygamber ile konuşmaları yer almaktadır.

Lut peygamberi ziyarete gelen bu elçiler "melek" olmayıp Hud suresinde de söylediğimiz gibi, insan elçilerdir.

61, 62. ayetlerde "siz alışılmadık bir kavimsiniz" şeklinde çevirdiğimiz sözcüğün aslı "münkerun"dur. "Nekire"lik, "marife"liğin zıddı olduğu için, bu ifade "Ben sizi tanımıyorum, sizin kimlerden olduğunuzu ve geliş amacınızı bilmiyorum" anlamına gelmektedir.

65. ayette geçen "Ve sizden hiç kimse iltifat etmesin" şeklindeki ifadenin anlamı, çoğu yerde yanlış olarak manalandırıldığı şekliyle "Hiç biriniz geride ne olup bittiğini anlamak için dönüp bakmasın" demek değildir. İfadenin doğru anlamı, "Hiç kimse burada benim malım, mülküm, işim gücüm, dostum ahbabım var demesin, onları düşünmesin" demektir.

Hatırlanacak olursa, A'râf/82 ve Neml/56’da Lut kavminin kendi peygamberlerini ülkeden kovmak, çıkarmak istediği bilgisi verilmişti. Yukarıdaki ayetlerde Lut peygambere ülkesinden çıkması için talimat verildiği görülmektedir. Ne var ki, Lut peygamberin elçiler vasıtasıyla aldığı talimat üzerine gerçekleşen bu çıkış, kavminin kovması sonucu değil, Allah’ın onları kurtarması sebebiyle olmuştur. Geride kalanlar ise helak edilmişlerdir.
66) -Ve Biz, Lût'a emri gerçekleştirdik: "Şüphesiz sabaha çıkarken şunların arkaları kesilmiş olacaktır."-
Bu parantez ayette Rabbimizin Lut peygambere yaptığı vahiy yer almaktadır. Kavminin sabaha çıkmadan sonunun geleceği, Lut peygambere bizzat Allah tarafından bildirilmiştir.

* Ve andolsun, senden önceki önderli toplumlara elçiler gönderdik de onları yalvarsınlar diye dayanılmaz zorluk; yoksulluk ve sıkıntılarla çeviriverdik. Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta oldukları şeyleri çekici gösterdi. Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular. Böylece şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapan topluluğun kökü kesildi. –Ve tüm övgüler, âlemlerin Rabbi Allah'adır; başkası övülemez.– [En’am/42-45]
67) Ve şehir halkı, sevinerek geldiler.
68,69) Lût, "Şüphesiz bunlar benim misafirlerimdir, o nedenle beni rüsva etmeyin ve Allah'ın koruması altına girin ve beni aşağılamayın!" dedi.
70) Onlar, "Biz seni âlemlerden; çevreyle ilişkilerden alıkoymamış mıydık?" dediler.
71) Lût, "İşte bunlar, benim kızlarım![#225] Eğer yapıcılarsanız..." dedi.
72) -Sen ömründe bunlar gibi şehvet çılgınlığı içinde bocalayıp duran rezilleri hiç görmedin.-
73) Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakalayıverdi.
74) Böylece Biz, onların üstünü altı yaptık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
75) Şüphesiz bunda, izden, imzadan anlayanlar; düşünen keskin anlayışlılar için kesinlikle alâmetler/göstergeler vardır.
76) Ve şüphesiz Lût toplumunun bulunduğu şehir harabesi, kesinlikle bir yol üzerinde durmaktadır.
77) Şüphesiz ki, bunda iman edenler için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.
am Sodom'a uğrar, fakat hiç kimse ona yiyecek vermez. Açlıktan ölmek üzere iken yere düşer. Lut (a.s)'ın kızlarından biri onu görür ve yemek gönderir. Bunun üzerine Sodomlular Lut (a.s) ve kızını, böyle "davranış"lardan vazgeçmezlerse şehirden kovmakla tehdit ederler.

Buna benzer birçok olay anlattıktan sonra Talmut, bu topluluğun çok vahşi, merhametsiz ve şerefsiz olduklarını ve hiç bir yolcunun güven içinde onların şehirlerinden geçemediğini ve hiç bir fakirin onlardan yardım veya yiyecek ummadığını bildirir. Böyle bir durumda onlar ölünün elbiselerini soyarlar ve onu çıplak gömerlerdi. Eğer bir yabancı onların şehrine uğrama gafletini göstermişse, onu topluluk içinde soyarlar ve yabancı eğer adaletle davranmalarını isterse, onunla alay ederlerdi. Orada yetiştirdikleri bahçeler içinde utanmazca açıktan günah işlerlerdi ve onları Lut (a.s) dışında bu günahlara karşı uyaran başka kimse yoktu. Kur'an onların bütün günahkar hayatlarını iki anlamlı cümlede toplamıştır: l- "... Onlar daha önceden çok büyük günahlar işlemekteydiler". (Hud/78) 2- "Siz erkeklere yaklaşıyor, yolcuları soyuyor ve topluluk içinde büyük günahlar işliyorsunuz". [Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an]

71. ayette Lut peygamberin saldırganlara yönelik olarak söylediği "
İşte bunlar, benim kızlarım" şeklindeki sözleri dikkate değer bir ifadedir. Lut peygamberin kızlarının bütün şehir halkının şehvet duygularını tatmin edebilecek sayıda olamayacağı gerçeğinden hareket ederek bu ifade ile Lut peygamberin kendi kızlarını değil, kavminin tüm kadınlarını kastetmiş olduğu kanaatine varıyoruz. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu ifadeden o toplumda evlilik müessesinin tümden iflas ettiği, homoseksüel ilişkinin aile kurumunun yerini aldığı anlaşılmaktadır. "Benim kızlarım" ifadesinin o kavmin tüm kadınları için kullanıldığını düşündüren bir diğer husus da, peygamberlerin gönderildikleri toplumların manevi babaları, eşlerinin de manevi anaları durumunda oluşlarıdır:

6Peygamber, mü’minlere kendi nefislerinden daha yakın, Peygamber'in eşleri, mü’minlerin analarıdır. Ve akrabalar, Allah'ın yazgısında hepsi aynı derecededir, –koruyucu, yakınlarınıza herkesçe kabul gören davranışı yapmanız dışında– mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Bu, Kitap'ta yazılmıştır. [Ahzab/6]

72. ayetteki "
-Ömrüne kasem olsun ki, gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı. [Sen ömründe bunlar gibi şehvet çılgınlığı içinde bocalayıp duran rezilleri hiç görmedin].-" ifadesi, peygamberin ömründe böyle bir rezilliğe tanık olmadığını ve o toplumun aklını, iradesini yitirmiş bir sarhoş gibi hareket ettiğini anlatmaktadır. Demek oluyor ki, bu toplumda homoseksüellik marjinal bir sapkınlık olmaktan çıkmış, toplumsal bir hâl almıştır.
78,79) Eyke ashâbı[#226] da kesinlikle şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerdi de Biz kendilerinden intikam aldık/yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti yerine getirdik. İkisi de; Eyke ve Lût toplumu açık bir yol üzerindedir.
Bu ayetlerde, Şuara suresinde detaylı olarak verilen Şuayb peygamberin kıssasına değinilmektedir.

"Eyke" sözcüğünün Şuayb peygamberin ve halkının yaşadığı şehrin adı olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun bir beldenin adı olduğu da söylenmiştir. "el-Eyke", "sık orman" demektir. "Leyke" olarak da okunmuştur. Bu da "Mekke"ye "Bekke" demeye benzer. [Lisanü’l-Arab; c. 1, s. 298, 299 "eyk" mad.]

79. ayette "ikisi de" ifadesi kullanılmak suretiyle, Eyke’nin harabelerinin de Sodom’un harabeleri gibi Arapların gelip geçtiği yollar üzerinde bulunduğuna dikkat çekilmiştir.

Burada "
zalimler" olarak nitelenen Eyke ashabının sergilediği zulümlerin ayrıntısı başka ayetlerde açıklanmıştır:

85-87Andolsun ki Biz, Medyen'e de kardeşleri Şu‘ayb'ı elçi gönderdik. Dedi ki: "Ey toplumum! Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır."

88,89Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: "Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden kesinlikle çıkarırız, ya da bizim dinimize/yaşam tarzımıza dönersiniz!" Şu‘ayb, dedi ki: "İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize/yaşam tarzınıza dönersek, kesinlikle Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi dışında ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz bilgisi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a güvenip dayandık." –Ey Rabbimiz! Bizimle toplumumuz arasında hak ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–

90Ve o'nun toplumundan, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan ileri gelenler dediler ki: "Eğer Şu‘ayb'a uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz." [A’raf/85-90]

185-187Onlar: "Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şâyet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver!" dediler. [Şuara/185-187]

91Şu‘ayb'ın toplumu dediler ki: "Ey Şu‘ayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyice anlamıyoruz. Seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer senin akrabaların/taraftarların olmasaydı kesinlikle seni taşa tutar öldürürdük. Ve senin bize karşı hiçbir üstün gücün/galip gelecek durumun yoktur." [Hud/91]
80) Andolsun ki Hicr ashâbı da elçileri yalanladılar.
81,82) Ve Biz, onlara âyetlerimizi/alâmetlerimizi/göstergelerimizi vermiştik de onlar, onlardan mesafeli duran kimselerdi. Ve onlar, dağlardan emniyetli emniyetli evler yontuyorlardı.
83,84) Derken onları da sabahleyin korkunç bir çığlık yakalayıverdi. Böylece kazanmakta oldukları şeyler, kendilerinden hiçbir şeyi savmadı.
Hıcr ashabı, Salih peygamberin gönderildiği Semud kavmidir. Bu kavmin yaşadığı yer de yine Arapların gelip geçtikleri yollardan biri olan Hicaz-Şam yolu üzerindedir ve Araplar bu medeniyetin kalıntılarını o bölgeden geçtikçe görmektedirler. Bu konu Mevdudi’nin açıklamalarında şu şekilde yer almıştır:

El-Hicr, Semud kavminin başkentiydi. Kentin harabeleri, Medine'den Tebûk'a giden yol üzerinde, Medine'nin kuzey-batısında yer alan el-Ula şehri yakınlarında bulunmaktadır. Kervanlar, yolculukları sırasında orada kalmayı yasaklamıştır.

İbn Batuta, hicri sekizinci yüzyılda Mekke'ye giderken oraya uğradığında: "Kızıl dağlara oyulmuş Semud evlerini gördüm. Resimler o denli parlaktı ki, sanki kısa bir süre önce boyanmıştı. ... Onların içinde bugün bile hala çürümüş insan kemikleri bulunmaktadır" demiştir. [Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an]

Bir zamanlar Semud kavminin yaşadığı Hicr vadisindeki kalıntılar "Salih'in şehirleri" diye anılmaktadır. Bu kalıntılar isteyenlerce bugün de görülebilmektedir. Dikkat edilirse, Araplar hep kendilerince gayet iyi bilinen medeniyetlerin akıbetleriyle uyarılmışlardır.

80. ayette geçen "elçiler" ifadesinden ilk bakışta Semud kavmine birden fazla peygamber gönderildiği anlaşılsa da, esas anlam, bu kavmin Allah’ın peygamber gönderme sünnetini kabul etmemeleridir. Böyle olunca da Hicr ashabı tüm peygamberleri yalanlamış olmaktadır.

82. ayetteki "Ve onlar, dağlardan emniyetli emniyetli evler yontuyorlardı" ifadesinden anlaşıldığına göre, Hicr ashabının dağları yontmak suretiyle ev yapmaları, yaşadıkları bölgenin coğrafi zorunluluğundan değil, yaptıkları azgınlık, taşkınlık ve kötülüklerde kullanmak sebebiyledir. "Dağlarda ev yontmak", Hud, Şuara ve Araf surelerinde Salih peygamberin kavmi Semud'un vasfı olarak belirtilmiştir.

Semud’un azgınlıkları hakkında başka ayetlerde de açıklamalar vardır:

65Derken onlar, yaşam kaynaklarını kurutarak öldürdüler. Bunun üzerine Sâlih dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir." [Hud/65]

17Semûd'a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevip tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın dehşetli korkusu onları yakalayıverdi. [Fussilet/17]

85) Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri ancak hak/gerçek ile oluşturduk ve elbette ki, o kıyâmet, kesinlikle kopacaktır. Şimdi sen aldırış etme ve güzel muamele et.
86) Şüphesiz Rabbin hakkıyla oluşturandır ve en iyi bilendir.
Önceki ayetlerde anlatılan kıssaların ve verilen öğütlerin amacının bildirildiği bu ayetler, aynı zamanda inkârcılar için uyarı, peygamberimiz için de teselli mahiyetindedir.

Rabbimizin göklerin ve yeryüzünün hakk ile yaratıldığı [amaçsız, boşuna yaratılmadığı] ve kıyametin mutlaka gerçekleşip zalimlerin hesap vereceği şeklindeki mesajı başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

31,32Göklerde ne var, yerde ne varsa; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, iyileştiren-güzelleştiren kimseleri; –bazı küçük sürçmeler dışında– günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınan kimseleri de "En güzel" ile ödüllendirmesi için Allah'ındır. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin bağışlaması geniş olandır. Sizi, hem topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karnında ceninler hâlinde bulunduğunuz zaman, en iyi bilen O'dur. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın. Allah'ın koruması altına girmiş kimseyi O daha iyi bilir. [Necm/31,32]

27Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna oluşturmadık. Bu, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı şu kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kişilerin vay hâline! [Sad/27]

116İşte gerçek sahip, yönetici Allah, yüceler yücesidir. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın, en büyük yönetim makamının Rabbidir.

115Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere oluşturduğumuzu ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?

116İşte gerçek sahip, yönetici Allah, yüceler yücesidir. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın, en büyük yönetim makamının Rabbidir.

117Her kim, hiçbir delili olmadığı hâlde, Allah ile birlikte diğer bir ilâha yakarırsa, bilsin ki o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olanlar, durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar. [Müminun/115-117]

Rabbimiz, uyarısını yaptıktan sonra, peygamberimize, verdikleri onca eziyete ve getirmiş olduğunu yalanlamalarına rağmen müşriklere yumuşak ve iyi davranmasını emretmiştir.

89Artık sen onlardan vazgeç ve "Selâm!" de. Artık onlar yakında bileceklerdir. [Zühruf/89]
87) Andolsun ki Biz sana katmerli katmerli nice nimetleri ve büyük Kur'ân'ı verdik.
Surenin bu son ayetlerinde peygamberimizin şahsına hitap edilerek elçilik görevini sürdürürken muhatap olduğu sıkıntı veren davranışlar karşısında nasıl hareket etmesi gerektiği üzerinde durulmuş ve kendisine Kur’an’a karşı olumsuz davranışta bulunanlardan herhangi bir beklentisinin olmaması tembih edilmiştir. Çünkü Allah kendi elçisine yeterlidir, elçisine düşmanlık edenler ise yakında neyle karşılaşacaklarını göreceklerdir.

98, 99. ayetlerde peygamberimize elçilik görevine dair bir takım yeni emirler verilmiş ve kendisinden tesbih etmesi, secde edenlerden olması ve Rabbine kulluk yapması istenmiştir. Bu emirleri yerine getirmekle hem elçilik görevini yapmış olacak, hem de "Yakin [kesin bilgi]" sahibi olacak ve göğsünün daralması geçecektir. Çünkü peygamberimiz, görevini yaparken karşılaştığı tavırlar yüzünden ciddi sıkıntılar içindedir. Bu sıkıntılar Kehf/6’da ve diğer birçok ayette ifade edilmiştir. Peygamberimize verilen emirlerden anlaşıldığına göre, sıkıntılar zann ve vehimden kaynaklanmakta, kesin bilgi sahipleri ise sıkıntılardan uzak, rahat olmaktadırlar.

Kesin bilginin gelmesi için peygamberimize verilen emirlerden biri "tesbih etme" tavrıdır. Tesbih, Allah’ı noksan sıfatlardan, ortaklardan, yakıştırılmış türlü saçmalıklardan arındırma eylemidir. Bu anlamıyla tesbih aslında her elçinin ilk görevidir.

"SECDE EDENLERDEN OLMAK"

Daha önce "
Haydi Allah'a secde edin ve kulluk edin!" (Necm/62) ayetinin tahlilinde açıkladığımız gibi, "secde" "otoriteye boyun eğmek, teslim olmak"; "kulluk" da "teslim olduktan sonra otoritenin verdiği görevleri eksiksiz yapmak" demektir. Konumuz olan ayette peygamberimizden istenen de budur.

AYETTEKİ "
حتّىHATTA" EDATINDAN KAYNAKLANAN ÇEVİRİ SORUNLARI

Genellikle "bağlaç" olarak kullanılan "حتّى hatta" edatı, cümleye "nihayetü’l-gaye [amacın sonu]", yani "o bile" anlamı katar. Bu kural sebebiyle 98. ayetteki " حتّى يأتيك اليقين hatta ye’tiyeke’l-yakin" ifadesine hep "sana yakin gelinceye kadar" anlamı verilmiş ve çoğu mealde ifade "Sana yakin gelinceye dek Rabbine ibadet et!" şeklinde yer almıştır. Bunun sonucunda ise ortaya kesin bilgiye ulaşıncaya kadar kulluğa devam edilmesi, kesin bilgi gelince de ibadetin, kulluğun son bulması gerektiği şeklinde bir anlayış çıkmıştır. Nitekim bu anlayış doğrultusunda birçok felsefi akımda "Bana yakin geldi, ben olgunlaştım" diyerek kulluğu, yükümlülüğü bırakanlar olmuş, hatta bazı şaşkınlar "Ben artık Hakk oldum" bile diyebilmişlerdir.

Bu çarpık sonuçları gören din bilginleri, insanlığı sapıklığa götüren bu anlayışı ortadan kaldırmak için "yakin [kesin bilgi]" kavramını tevil etmek zorunda kalmışlar ve "yakin, ölümdür" diyerek ayetin anlamını "Sen, sana ölüm gelinceye dek Rabbine kulluk et!" şeklinde ayarlamışlardır. Gerçi ölüm, en gerçek olan, tartışılmayan, itiraz edilemeyen, yani kesin olan bir olgudur ama bu tevili yapanlar, ayetteki ifade ile ibadetin sürekliliğinin istendiğini ileri sürmüşler, yaptıkları tevile de Meryem/31’de İsa peygamberin ağzından nakledilen "Hayatta bulunduğum müddetçe bana namazı /sosyal desteği ve zekâtı tavsiye etti" ifadesini delil göstermişlerdir.

İŞİN DOĞRUSU

"حتّى Hatta" edatı sadece "bağlaç" olarak kullanılmayıp cümle başlarında istinaf ve "key" edatı yerine ta’lil için de kullanılır. [el-İtkan; 505, 506; el-Bürhan, c: 4, s: 272, 273] Bunun örnekleri Tevbe/31, Hucurat/9, Bakara/217, Münafikun/7’de açıkça görülmektedir. Ta’lil için "key" edatı yerine kullanıldığında "hatta" edatına "için" anlamı verilmelidir. Söz konusu edat, konumuz olan ayette cümle başında bulunduğundan, çevirinin buna göre yapılması gerekir. Biz de ayetteki "hatta" edatının bu özelliğini dikkate alarak ayeti "O hâlde sana ‘Yakin’ gelmesi için Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden [boyun eğenlerden, teslim olanlardan] ol ve Rabbine kulluk et!" şeklinde anlamlandırdık.

88,89) Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere; mal ve servete heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını mü'minler için indir. Ve: "Şüphesiz ben, apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim" de.[#227]
94,95,96) Şimdi sen emrolunmakta olduğun şeyleri açıkça bildir ve ortak koşanlardan mesafelen. Şüphesiz ki Biz, Allah ile birlikte başkasını ilâh edinen şu alay eden kimselere karşı sana yeteriz. Artık onlar yakında bileceklerdir.
97) Andolsun, Biz biliyoruz ki, kesinlikle onların söylediklerine senin göğsün daralıyor.
98,99) O hâlde sana "yakîn/kesin bilgi" gelmesi için Rabbinin övgüsü ile birlikte noksan sıfatlardan arındır, boyun eğip teslimiyet gösterenlerden ol ve Rabbine kulluk et![#228]
Peygamberimizi destekleyen ve onu teselli eden bu ayetler, öncelikle peygamberimizin eğitilmesine yöneliktir. Rabbimiz, elçisinden, kendisine verilen nimetlerin daha hayırlı olması sebebiyle, başkalarında olan mala, mülke, makama, mevkie özenmemesini istemekte, müminlere merhametli davranmasını ve kendisinin sadece bir uyarıcı olduğunu söylemesini buyurmaktadır.

Peygamberimize verilen bu mesajın bir benzeri Ta Ha suresinde de vardır:

131Ve kendilerini imtihan etmek için, basit dünya hayatının süsü olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız mal, mülk, evlat ve saltanata sakın gözlerini dikme/rağbetle bakma. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. [Ta Ha/131]

"SEB’AN MİNE’L-MESANÎ"

Arapça üç sözcükten oluşan bu ifade, Arap dili gramerine göre cümlede "mef’ulü bih" olarak yer almıştır. Yani ayetin tümü bir cümle kabul edildiğinde, bu ifade cümlenin nesnesi durumundadır.

İfadenin birinci sözcüğü olan " سبعseb’a" sözcüğünün anlamı bugüne kadar hiç kimse tarafından farklı algılanmamış ve tartışılmamıştır. Sözcük, Arapçada "esma-i aded" denilen sayı adlarından biridir ve "yedi" demektir.

İfadenin ikinci sözcüğü olan ve Arapçada "harf-i cer" denilen " منmin" sözcüğü, isimlere "...den" hâli veren bir edattır. Tüm dil ve din bilimcilerinin ittifakla kabul ettikleri gibi, bu sözcük, cümleye "başlangıç, açıklama ve teb’iz [bütünden parçalama]" anlamları katar. Türkçede buna "uzaklaştırma eki" denmektedir.

İfadenin üçüncü sözcüğü olan " مثانىmesanî", farklı köklerden türemiş olması muhtemel bir sözcüktür. Ancak burada "seb’a [yedi]" sayısı ile birlikte kullanıldığı için, hiç başka kök aramadan, sözcüğün "sayı" anlamı ifade eden " اثنا isna [iki]" kökünden türediği kabul edilmek durumundadır. Çünkü sözcüğün türemesi muhtemel olan diğer kökler arasında, bir sayı olan "seb’a" sözcüğüne anlamca uyum gösteren başka bir kök bulunmamaktadır. Buna göre "mesani" sözcüğü, bir üleştirme sayısı olan ve "ikişer, ikili" anlamına gelen "mesna" sözcüğünün çoğuludur. Anlamı da "ikişerliler, ikililer" demektir. "Mesani" sözcüğünün "ikişerliler, ikililer" demek olduğunda bir tartışma olmamasına karşılık, bu sözcükle ayette neyin ikişerlilerinin veya neyin ikililerinin kastedildiği hususunda bir netlik oluşmamıştır.

Sözcüğün anlamı, matematikteki "ikili sistem"i, yani bugün bütün bilgi işlem programlarında kullanılan sayı sistemi olan "iki" tabanına göre düzenlenmiş "ikili sayma sistemi"ni çağrıştırıyor olsa da, biz bunun -Kur’an’daki anlatımların hep zıddıyla beraber yapıldığı gerçeğine dayanarak- zıtlıklardan oluşan ikilileri ifade ettiğini düşünmekteyiz. Çünkü her şey zıddıyla kaimdir ve her şey zıddıyla daha iyi anlatılıp açıklanır, anlaşılır.

Yani nasıl herhangi bir sayının sayı ekseni üzerinde bir negatif [-], bir de pozitif [+] işaretlisi varsa, hayatta da her kavramın böyle bir zıddı vardır. Bize göre, ayette sözü edilen "mesanî" sözcüğü, hakk-batıl, iman-küfür, ödül-ceza, iyi-kötü, gece-gündüz, cennet-cehennem ... gibi zıt kavramların oluşturduğu bu tür ikililere işaret etmektedir.

"Seb’an mine’l-mesani" ifadesindeki üç sözcüğün anlamlarını bu şekilde saptadıktan sonra, bu ifadenin ne anlama geldiği hakkındaki incelemelerimize geçebiliriz. Söz konusu ifade ile ilgili olarak ortaya çeşitli rivayetler atılmış, bu rivayetlere dayandırılan birçok görüş ileri sürülmüştür. Kimileri bazı rivayetlere dayanarak bu ifadeyle kastedilenin, namazların her rekatında okunması ve Allah’ın övülmesi sebebiyle Fatiha suresi olduğunu söylemiş, kimileri de Kur’an’ın en uzun yedi suresinin kast edildiğini ispat için başka rivayetleri delil göstermiştir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, Hicr suresinin Medine’de inen yedi uzun sureden çok önce inmiş olması, bu ikinci iddiayı tutarsız hâle getirmektedir. Netice olarak denebilir ki, mevcut meal ve tefsirlerin hepsinde de bu ifadeyle Fatiha suresinin veya Kur’an’ın en uzun yedi suresinin kast edildiği yazmaktadır. İlginç olanı, bu iddiaların hepsinin de şöhretli şahsiyetlerden birine dayandırılmış olmasıdır. Hatta Arapça ve Türkçe yayınlanmış bazı tefsirlerde, ifadeyi anlama çabası ile "seb’an mine’l-mesani" kalıbının "es’seb’ul-mesani" diye bozulduğu bile görülmüştür.

Biz, 87. ayette peygamberimize verildiği bildirilen "ikililerden/ikişerlilerden yedi şey"in, peygamberimizin hayatında var olan yedi negatif/olumsuz hususun yedi pozitif/olumlu hâle dönüşmesi olduğu kanaatindeyiz. Yani, söz konusu ifade, bize göre, peygamberimizin yedi "eksi"sinin "artı" yapılmasını ifade etmektedir. Bunların neler olduğunu bulabilmek için yapılacak şey, her zaman olduğu gibi Kur’an’a müracaat etmek olmalıdır.

Kur’an’a bakıldığında, peygamberimize verilenlerin bildirildiği üç sure bize yol göstermektedir. Bunlar Duha, İnşirah ve Kevser sureleridir. Peygamberimize verilenlerin tümünü "kevser" sözcüğü altında toplayan Kevser Suresi hariç tutulduğunda, geriye iki sure kalmaktadır:

1-3Aydınlanmanın başlayışı ve Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedişin, Allah'a ortak kabul edişin, cehaletin toplumu sarmışlığı kanıttır ki Rabbin seni terk etmeyecek ve sana darılmayacak.

4,5Sonrası senin için öncesinden elbette daha hayırlı olacak. Ve Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.

6-8O seni yetim olarak bulup barınağa kavuşturmadı mı? Seni dosdoğru yol dışında biri olarak bulup da dosdoğru yola kılavuzluk etmedi mi? Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi?

9,10O hâlde yetimi perişan etme/daha da kötüleştirme! İsteyeni/soranı azarlama.

11Ve Rabbinin nimetini söz ve fiillerinle ortaya koy!

İnşirah 1-4Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı? Senden ağır yükünü indirmedik mi? –Ki o, senin belini çatırdatmıştı.– Senin şanını da senin için yüceltmedik mi?

5,6Demek ki zorluğun yanında kesinlikle bir kolaylık var. Zorluğun yanında bir kolaylık, kesinlikle var.

7O hâlde boş kalır kalmaz hemen yeni bir şeye başla. 8Ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt. [Duha/1-11) (İnşirah/1-8]

Her iki surede peygamberimize verildiği bildirilen lütuflar alt alta sıralandığında, Kevser suresinin tahlilinde verdiğimiz şu tablo ortaya çıkmaktadır:

E k s i l e r : A r t ı l a r :

1- Sıradan birisi idi. Seçilip Peygamber yapıldı.

2- Yetim idi. Barınağa kavuşturuldu.

3- Şaşırmış idi. Doğruya iletildi.

4- Dar gelirli idi. Zenginleştirildi.

5- Sıkıntılıydı. Göğsü açıldı, ferahlatıldı.

6- Yükü ağırdı. Ağır yükü hafifletildi.

7- Adı unutulacaktı. Adı, sanı ve şanı yüceltildi.

Tabloda görüldüğü gibi, Yüce Allah, peygamberimizin hayatındaki yedi olumsuz hususu olumlu hâle getirmiş, yani yedi tane "eksi"sini "artı" yapmak suretiyle ona "seb’an mine’l-mesani"yi vermiştir.

Buna göre, 87, 88. ayetlerin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: "Biz sana böyle yedi tane nimet [yukarıda saydıklarımız] verdik; sana rehberin olsun diye Yüce Kur’an’ı da verdik. Daha ne istersin, ne beklersin? Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, müminler için de kanatlarını ger!"

Buradaki "yedi" sözcüğünün çokluktan kinaye olması da mümkündür. Ancak bu durumda "mesani" sözcüğü "ikişerliler, ikililer" anlamına değil, "katmerli" anlamına gelir. Diğer taraftan, ayette geçen "ikişerlilerden yediyi ve Kur’an’ı" ifadesinden anlaşılmaktadır ki, "seb’an min-el-mesani" ifadesi ile Kur’an’dan başka bir şey kastedilmektedir. Yani, buradaki "mesani", Kur’an’ın özelliklerinden biri olan ve Zümer/23’te konu edilen "mesanilik" ile ilgili değildir.

23Allah, sözün en güzelini benzeşen anlamlı olarak, ikişerli [İletilen mesajın mutlaka ikinci bir vurgusunun bulunması.] bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rablerine saygısı olanların tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın anılmasına karşı yumuşar. İşte bu, Allah'ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur. [Zümer/23]

"Esbab-ı nüzul" nakillerinde, 88. ayetin iniş sebebi olarak Müslümanların zengin Yahudilerin servetine özenmeleri gösterilmiştir:

Denildiğine göre, beldelerin birinde, Kurayza ve Nadîr Yahudilerine, yüklerinde çeşitli elbise, koku, mücevherat ve diğer eşyaların bulunduğu yedi kervan çıkageldi. Bunun üzerine Müslümanlar: "Şayet bu mallar bizim olsaydı, biz bununla güç ve kuvvet kazanır, bunları Allah yolunda infâk ederdik" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara sanki, "Andolsun ki ben size yedi ayet verdim. Bunlar, bu yedi kafileden muhakkak ve muhakkak daha hayırlıdırlar" demiştir.

İkinci Görüş: İbn Abbas, bu ifâdenin manasının "Kendisiyle herhangi bir kimseyi üstün kıldığımız dünya metâını temenni etme!" şeklinde olduğunu söylemiştir. Vahidî de bu manayı izah ederek şöyle der: "Bir kimse, bakışını ve diğer hasselerini iyice devam ettirip diktiğinde, ancak iki gözünü o şeye uzatmış ve dikmiş olur. Bir şeye gözünü dikip ona alabildiğince bakmak ise, o kimsenin onu arzuladığına ve beğendiğine, temenni ettiğine delâlet eder. Halbuki, Hz. Peygamber (s.a.s), dünya metâından hoşuna gidebilecek şeylere bu şekilde bakmıyordu. Rivayet olunduğuna göre, o, Benî Müstalık'ın idrarları ve pislikleri üzerine bulaşarak kurumuş olan davarlarına bakmış, bunun üzerine, elbisesini hemen yüzüne ve başına çekerek bu ayeti okumuştur." O deve, sığır ve koyunların idrar ve dışkılarının uylukları ve butları üzerinde kuruması ise, onların bahar mevsiminde besiye alınıp, böylece de et ve yağlarının fazlalaşması maksadının güdülmesinden dolayıdır ki, bu, en güzel besi biçimidir.

Üçüncü Görüş: Bazıları da bu ifadenin manasının "Kendisine dünyalık verilmiş olan hiç kimseye haset etme!" şeklinde olduğunu söylemiştir. Kadî, bu mananın uzak olduğunu, zira, herkesin haset etmesinin çirkin ve kötü olduğunu; hasedin başkasının nimetinin yok olmasını istemek olduğunu; bunun ise Allah'a itiraz etmek ve O'nun hüküm ve kazasını beğenmemek gibi bir şey olacağını; dolayısıyla bunu herkesin yapmasının çirkin olacağını; bunun sadece Hz. Peygamber'e. tahsis edilmesinin güzel olmayacağını söylemiştir. [Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an]

Bazıları da 88. ayetin peygamberimizin Medine'deki Yahudilerden borç istemesi üzerine indiğini ileri sürmüşlerdir:

İbn Ebu Hatim der ki: Vekî' İbn Cerrâh'tan nakledildiğine göre; ... Hz. Peygamberin (s.a.) arkadaşı Ebu Rafi' şöyle anlatıyor: Hz. Peygambere (s.a.) bir misâfir gelmişti. Hz. Peygamberin (s.a.) yanında ona yarar [onu ağırlayabileceği] bir şey yoktu. Yahudilerden birisine haber gönderip ‘Allah'ın Elçisi Muhammed sana diyor ki: Receb hilâline [Receb ayının başına] kadar bana bir miktar un ödünç ver’ dedirtti. Yahûdî: Rehinsiz olmaz cevabım verdi. Hz. Peygambere (s.a.) gittim ve bunu haber verdim. O: "Allah'a yemîn olsun ki, ben göktekilerin eminiyim, yeryüzündekilerin eminiyim, şayet bana borç verir veya satarsa muhakkak ona ödeyeceğim" buyurdu. Onun yanından çıktığımda âyetin sonuna kadar "Sakın onlardan bazı sınıflara verdiğimiz geçimliğe gözlerini dikme!" âyeti nazil oldu da, sanki Allah Teâlâ bununla onu dünyaya karşı sabra teşvik etti. Avfî'nin rivayetine göre, İbn Abbâs "Gözlerini dikme!" âyeti hakkında: ‘Kişiyi arkadaşının malı hakkında temennide bulunmaktan men etmiştir’ der. Mücâhid de "Sakın onlardan bazı sınıflara verdiğimiz, geçimliğe ..." âyetinde, zenginlerin kastedildiğini söyler. [İbn Kesir]

Mevdudi ise bu ayetlerin iniş sebebini, gerçekçi bir yaklaşımla Müslümanların o dönemde içinde bulundukları şartlarla açıklamıştır:

Kur'an'ın büyük bir nimet olarak verildiğinin belirtilmesi, Peygamber (s.a) ve ona uyanlara, kafirlerin dünyevi mallarına özenmemeleri gerektiğini, zira Kur'an gibi büyük bir nimetin yanında onların varlıklarının hiçbir değeri olmadığını hatırlatmak içindir. Bunun önemini tam anlamıyla kavrayabilmek için, o dönemde Peygamber (s.a) ve ona uyanların fakirlikten kıvrandıklarını göz önünde bulundurmak gerekir. Peygamber (s.a) tebliğe başladığında, ticari etkinlikleri hemen hemen sona ermişti. Bunun yanı sıra Hz. Hatice'nin (r.a) bütün malını da harcamıştı. Sahabenin çoğu ise evlerinden ayrılan ve fakirleşen gençlerdi. Ekonomik boykot, ticaretle uğraşanların işlerini olumsuz yönde etkilemişti. Bunlardan başka, Kureyşlilerin kölesi veya mevlası olan ve hiçbir ekonomik pozisyonu olmayan müminler vardı. Bu ekonomik dertlerin yanı sıra, bütün Müslümanlar, peygamber (s.a) ile birlikte, Mekke ve çevresindekilerden işkence görüyorlardı. Kısacası o kadar çok işkence çekmiş, alay edilmiş ve horlanmışlardı ki, neredeyse hiçbiri maddi veya manevi işkenceden ma'sun kalamamıştı. Diğer tarafta, onlara işkence eden düşmanları olan Kureyş, bu dünyadaki bütün iyi şeyleri alıyor ve lüks içinde bir hayat sürüyorlardı. İşte müminlere yapılan tesellinin arka planı budur: "Neden bu konuda cesaretinizi yitiriyorsunuz? Biz size her türlü zenginliğin ötesinde bir 'servet' verdik. O halde düşmanlarınız sizin bilginizi ve yüce ahlakınızı kıskanmalıdır; siz onların kötü yoldan kazanılmış servetlerini ve günah dolu zevklerini kıskanmamalısınız. Çünkü onlar Rableri katına vardıklarında, orada değeri olan hiçbir servet kazanmadıklarını göreceklerdir." [Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an]

Kasas suresinde şöyle bir örnekleme yapılmıştı:

KASAS79Derken Karun, süs, görkem içinde toplumunun karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyen kimseler, "Keşke Karun'a verilen gibi bizim de olsaydı! Şüphesiz ki o Karun, çok büyük bir nasip sahibidir" dediler.

80Ve kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler ise, "Yazıklar olsun size! İman eden ve sâlihi işleyen kimseler için Allah'ın vereceği ödül daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir" dediler.

81Sonunda Biz onu ve evini yere geçirdik. Artık Allah'ın astlarından kendisine yardım edecek bir taraftar da olmadı ve o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

82Ve daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, "Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve daraltıyor. Şâyet Allah bize armağan vermiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Ve demek ki kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler kendilerini kurtaramıyorlar" diyerek sabahladılar.

83İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimseler için hazırlarız. Ve âkıbet, Allah'ın koruması altına girmiş kişiler içindir.

84Kim bir iyilik getirirse, ona ondan daha hayırlısı/ona ondan dolayı bir hayır vardır. Ve kim bir kötülük getirirse; işte o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları şeyler ile karşılıklandırılırlar.

89. ayetteki "Sen kanatlarını müminler için indir" buyruğu daha evvel İsra/24’te de geçmiş, biz de ayeti tahlil ederken şu açıklamayı yapmıştık:

Ayetteki "
Ve merhametinden dolayı onlar için alçakgönüllülük kanatlarını indir" ifadesinde İstiare sanatı vardır. Rabbimiz bu sanatlı ifadeyle ana-babalara merhamet edilmesini emretmektedir. Sanat diliyle verilmiş olan bu talimat, sıradan bir emir cümlesiyle verilecek olandan daha fazla etki uyandırmaktadır. Ayrıca buradaki hitap peygamberimize olduğu ve o dönemde peygamberimizin ana-babası olmadığı için, "onlar" ile kastedilenler onun ümmetidir:

Ve müminlerden sana uyan kimselere kanadını indir. [Şuara/215]

89. ayette peygamberimize ayrıca "apaçık bir uyarıcı" olduğunu söylemesi emredilmiş, böylece onun elçilik görevlerinden biri olan "uyarıcılık" ön plana çıkarılmıştır. Uyarıcılığın hedefi, insanlara yanlış davranışların, günahın ve kötülüklerin varacağı kötü neticeyi öğretmek, insanları kendilerini bekleyen akıbetten haberdar etmektir. Buradaki "apaçık" sözcüğünün "çıplak" şeklinde ifade edilmesi de mümkündür.