Mücâdele

1) Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah kesinlikle işitmiştir. Allah, ikinizin konuşmasını da işitir. Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.
2) Sizden, kadınlarınıza Zıhar[#396] yapan kimseler; zıhar yapılan kadınlar, kendilerinin anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Ve şüphesiz onlar, sözden çirkin olanı ve yalanı söylüyorlar. Ve şüphesiz Allah, çok affedici, çok bağışlayıcıdır.
3) Ve kadınlarına zıhar yapıp sonra da söylediklerinden dönenlerin, birbiriyle temastan/ilişkiden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. İşte siz, bununla öğütleniyorsunuz. Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberi olandır.
4) Artık, kim ki bu imkânı bulamazsa, cinsel birleşme yapmalarından önce, hemen aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Artık kim ki güç yetiremedi, altmış yoksulu- işsizi yiyeceklendirmelidir. Bu, Allah'a ve Elçisi'ne inanmanız içindir. Ve bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için de çok acıklı bir azap vardır.
Bu âyet grubunda, –Ahzâb/4'te, Ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız [zıhârda bulunduğunuz] eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmadı ifadeleriyle yerilmiş olan– câhiliye adetlerinden zıhâr konusu, mü’min bir kadının şikâyeti sebebiyle hükme bağlanmıştır:

• Zıhâr yapılan kadınlar, zıhâr yapanların anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Ve şüphesiz onlar, çirkin bir söz ve yalan söylüyorlar.

• Kadınlarına zıhâr yapıp sonra da söylediklerinden dönenlerin, birbiriyle temastan [ilişkiden] evvel bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir.

• Özgürlüğe kavuşturacak bir köle bulamayan kimse, temaslaşmalarından önce, aralıksız olarak iki ay oruç tutmalı; buna güç yetiremeyen de altmış yoksulu- işsizi yiyeceklendirmelidir.

Bu âyetlerde, hem Arapların câhiliye dönemindeki uygulamaları ortadan kaldırılmakta, hem de zıhâr yapanların zıhârın zararını tam anlayabilmeleri için eğitimden geçmeleri öngörülmektedir.

ZIHÂR

ظهار [
zıhâr], "bir sırtın diğer bir sırta benzetilmesi"dir. Terim olarak ise, "helâl olan bir sırtı, haram olan bir sırta benzetmek"tir. Meselâ, bir kimsenin hanımına, "Sen, benim için annemin sırtı gibisin" demesi, bir zıhâr olup karıyı kocaya haram kılar. Erkeğin hanımına, "Sen, benim için kızımın, kız kardeşimin, halamın, teyzemin... sırtı gibisin" demesi, hatta sırt dışındaki uzuvlar ile bir benzetme yapması da zıhâr sayılır.

Zıhar yapanlara orucun emredilmesi, kişileri takvâya ulaştırması nedeniyledir. Çünkü, Kur’ân'ın öngördüğü oruç, sabrı ve tefekkürü celbeder. Zira, tefekkürün en büyük engeli, tokluk ve konuşmaktır. İnsan, tok iken ve konuşurken düşünemez. Sabır ve tefekkür, dinin iyi anlaşılmasını ve yaşanmasını temin eder. Oruç sayesinde gelişen sabır ve kararlılık, hayatın her alanında başarı getirir. Oruç hakkında Bakara sûresi'nde bilgi vermiştik. [Tebyînu'l-Kur’ân; c. ???????.]

Âyette konu edilen, fakat adı zikredilmeyen kadının, Sa‘lebe (veya) Huveyle (veya Havle bt. Hâkim) olduğu, kocasının da Evs b. Sâmit olduğu kaynaklarda yer alır. Râzî'nin konuyla ilgili nakli şöyledir:

Rivâyet olunduğuna göre, Ubâde ibn es-Sâmit'in kardeşi olan Evs ibn Sâmit, karısı Havle bt. Sa‘lebe'yi, namaz kılarken gördü. O, son derece güzeldi. Adamda ise, bir parça tuhaflık vardı. Kadın selâm verince, o kadından kâm almak istedi, ama kadın yüz vermedi. Bunun üzerine, Evs, kızdı... Evs'de, biraz acelecilik vardı; bu sebeple hemen zıhâr yaptı. Bunun üzerine, Havle Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve "Ben, genç ve arzu edilir iken Evs benimle evlendi. Yaşım ilerleyip çocuklarımın çoğaldığı bir zamanda, beni annesi gibi addetti. Benim, küçük çocuklarım var. Eğer onları, onun ailesine bıraksam, zayi olurlar, bakamazlar. Onları yanıma alsam, aç kalırlar" dedi.

Bu konuda iki rivâyet bulunmaktadır: Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) ona, "Senin durumunla ilgili, şu anda söyleyebileceğim bir şey yok" dedi. Yine, diğer bir rivâyete göre, Hz. Peygamber (s.a) ona, "Sen, kocana haram oldun..." demiştir. Bunun üzerine Havle, "Yâ Rasûlallah! O talâk ve boşanmadan bahsetmedi. O, çocuklarımın babasıdır ve en çok sevdiğim insandır" dedi. Yine, Hz. Peygamber (s.a) ona, "Sen ona haram oldun!" dedi. Bunun üzerine kadın, "İhtiyacım ve içimden geçenleri Allah'a arzediyorum" dedi. Hz. Peygamber (s.a) her keresinde, "Sen ona haram oldun" dedikçe, o hayıflanıyor ve Allah'a arzda bulunuyordu. İşte o, bu durumda iken, Hz. Peygamber'in (s.a) yüzü birden değişti ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Sonra, Hz. Peygamber (s.a), Havle'nin (r.a) kocasına haber göndererek, şöyle dedi: "Seni bunu yapmaya sevkeden şey nedir?" O, "Şeytân" dedi ve ekledi: "Bu konuda bir kolaylık, çıkış yolu var mı?" Hz. Peygamber (s.a) de, "Evet" buyurup, ona bu dört âyeti okudu ve, "Köle azat etmeye gücün yeter mi?" diye sordu. O, "Yok vallahi" dedi. Hz. Peygamber (s.a), "Oruç tutmaya gücün yeter mi?" dedi, o, "Yok, vallahi. Eğer ben, günde bir veya iki kere yemek yemezsem, gözümün kuvveti kaybolur, sanki ölüyorum zannederim" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ona, "Altmış fakiri doyurmaya gücün yeter mi?" dedi, o, "Yok vallahi yâ Rasûlallah" dedi, ardından da "ama, sen sadaka ile yardımda bulunursan, o zaman olur" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona, 15 ölçek yardımda bulundu; Evs de, elinde bulunan maldan bu kadar miktarı ortaya koydu ve bunları altmış fakire tasadduk etti. [Râzî,
Mefâtihu'l-Ğayb.]
5) Şüphesiz Allah'a ve Elçisi'ne sınırı aşmaya kalkan kimseler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılmışlardır. Hâlbuki kesinlikle Biz, apaçık âyetler indirmişizdir. Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için küçük düşürücü bir azap vardır.
6) Artık Allah, onların hepsini dirilteceği gün yaptıkları şeyleri kendilerine haber verecektir. Allah onların yaptıkları şeyleri bir bir saymıştır, onlar ise unutmuşlardır. Ve Allah, her şeye en iyi şâhittir.
Bu âyetlerde, Allah ve Elçisi'yle boy ölçüşmeye kalkışan küstahlar hem kınanıyor hem de kendilerinden öncekilerin düştüğü kötü duruma kendilerinin de düşeceği bildirilerek uyarılıyorlar.
7) Göklerde olan şeyleri ve yeryüzünde olan şeyleri, Allah'ın bildiğini görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde O, kesinlikle dördüncüleridir. Beşte de O, kesinlikle altıncılarıdır. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, kesinlikle onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıkları şeyleri haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir.
8) Fısıldaşmaktan yasaklandıktan sonra yine o yasaklananı yapmaya kalkışanları ve zaman kaybına neden olan şeyler/hayırda ağırdan almalar/zarar verme/kusur oluşturma, düşmanlık ve Elçi'ye karşı gelmek hususunda fısıldaşanları görmedin mi? Onlar, sana geldikleri zaman seni, Allah'ın selâmlamadığı ile selâmlıyorlar. Kendi içlerinden de: "Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?" derler. Cehennem onlara yeter. Oraya yaslanacaklardır. Ne kötü dönüş yeridir!
9) Ey iman etmiş kimseler! Fısıldaştığınız zaman, zaman kaybına neden olan şeyleri/hayırda ağırdan almayı/zarar vermeyi/kusur oluşturmayı, düşmanlığı ve Elçi'ye karşı gelmeyi fısıldamayın. İyi adam olmayı ve Allah'ın koruması altına girmeyi fısıldaşın. Kendisine toplanacağınız Allah'ın koruması altına girin.
10) Şüphesiz bu fısıldaşmalar, iman eden kimseleri üzmek için şeytandandır. Oysa şeytan, Allah'ın izni/bilgisi olmadıkça, mü'minlere hiçbir zarar veremez. Ve öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a işin sonucunu havale etsinler.
Bu âyetlerde de ilk önce hiçbir şeyin Allah'tan gizli kalamayacağının, Allah'ın her şeyi her an denetlediğinin unutulmaması gerektiği beyân ediliyor, ki Kur’ân'da üzerinde çokça durulan bir konudur:

75Ve onlardan bazıları, "Eğer Allah armağanlarından bize verirse, kesinlikle bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız" diye Allah'a söz veren kimselerdir.

76Sonra, ne zaman ki Allah, onlara armağanlarından verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar.

77Sonunda Allah'a vaat ettikleri şeylerde sözlerini tutmadıkları ve yalan söyledikleri için, O da Kendisiyle karşılaşacakları güne kadar kalplerinde sürüp gidecek bir münâfıklık yerleştirerek onları cezalandırdı.

78,79Şüphesiz onlar; mü’minlerden, sadakalardan kendi gönülleriyle bağışta bulunanlara ve güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanlara dil uzatan, sonra da onlarla alay eden kimseler, Allah'ın, onların sırlarını ve fısıltılarını bilip durduğunu ve şüphesiz Allah'ın bütün bilinmeyenlerin çok iyi bilicisi olduğunu bilmediler mi? Allah, onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır. [Tevbe/75-79]

80Yoksa onlar, şüphesiz Bizim, onların sırlarını ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Evet! İşitiriz, yanlarında bulunan elçilerimiz de yazıyorlar. [Zuhruf/80]

Âyetteki,
Onlar, sana geldikleri zaman seni, Allah'ın selâmlamadığı ile selâmlıyorlar. Kendi içlerinden de, "Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?" derler uyarısıyla münâfıkların, nefsi okşayacak sözler söyleyerek sinsî plânlarını gerçekleştirmek istedikleri bildiriliyor. Bu nifak politikası, Rasûlullah'ın âhirete irtihâlinden sonra da devam etmiş, Allah Muhammed'i, "Rasûlullah" [Allah'ın Elçisi], "Nebiy-yi Ümmî" [Anakentli Peygamber], "Nebi" [Peygamber], "Hatemu'n-Nebiyyîn" [peygamberlerin mührü/sonuncusu/zirvesi] olaraknitelemişken, bunlarla yetinilmeyerek Peygamberimiz için –güya birer saygı ifadesi olarak– "sallallahu aleyhi" ("aleyhisselâm" denmesinde sakınca yoktur, denmesi de gerekir), "hazret", "eşref-i mahlûkat" [yaratılmışların en şereflisi], "fahr-i kâinat" [evrenin övüncü], "sırr-ı levlâke levlâk" [evrenin kendisi hürmetine yaratıldığı], "sâhibü'l-hülleti ve't-tâc", "râkibu'l-burak fî leyleti'l-mi‘râc" [miraç gecesinde Burak'a binen hülle ve taç giyen], "ilklerin ve sonların efendisi" gibi birtakım isim ve rütbeler kullanılmıştır.

Âyette, Peygamber'i, Allah'ın selâmlamadığı bir şekilde selâmlamak, ikiyüzlülük göstergesi olarak değerlendirilmektedir. İfrat ölçüsünde bir sapma olan bu davranışı sergileyenlerin, aslında Peygamberimizin ahlâk ve sünneti [Kur’ân'a uyması ve Kur’ân'ı yaşaması] ile bir ilgilerinin bulunmadığı, sadece çıkar sağlamayı amaçladıkları anlaşılmaktadır.

Bu uyarılardan sonra da Rasûlullah'a, bulunduğu ortamla ilgili birtakım sırlar veriliyor:

• Yasaklanmış şeyleri yapmaya kalkışan; günah, düşmanlık ve Elçi'ye karşı gelmek hususunda fısıldaşan birileri vardır.

• Onlar, Elçi'ye geldikleri zaman o'nu, Allah'ın selâmlamadığı bir tarzda selâmlıyorlar.

• Yaptıkları bu maskaralıktan dolayı da kendi kendilerine, "Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?" diyorlar. (
Cehennem onlara yeter. Oraya yaslanacaklardır. Ne kötü dönüş yeridir!)

Sonra da mü’minler muhatap alınarak birtakım nezaket kuralları bildirilmektedir:

• Gizli konuşma durumunda olduğunuz zaman, günah ve Elçi'ye karşı gelme hususunda konuşmayın, birr ve takvâ hususunda konuşun.

• Günah, düşmanlık ve Elçi'ye başkaldırı hususundaki gizli konuşmalar, şeytanî işlerden olup iman edenleri üzmek içindir. (Oysa o [şeytân], Allah'ın izni olmadıkça, onlara [mü’minlere] hiçbir zarar veremez. Ve öyleyse mü’minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.)

Pasajdan anlaşıldığına göre fısıldaşan, gizli gizli kumpas kuranlar, Yahûdiler ve münâfıklardır.

Bu âyet grubunun iniş sebebi olarak şu bilgiler aktarılmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: "Bu kendi aralarında fısıldaşarak gizlice konuşan ve bu arada mü’minlere bakan ve birbirlerine göz kırpan Yahûdilerle, münâfıklar hakkında inmiştir."

Mü’minler de şöyle diyorlardı: "Bunlara, kardeşlerimiz ve yakın akrabalarımız olan Muhâcir ve Ensâr'dan bazılarının öldürüldüklerine yahut başlarına gelen bir musibet veya bozgunlarına dair bir haber ulaşmış olmalıdır." Bu da onların hoşuna gitmiyor, onları rahatsız ediyordu. Bunun neticesinde Peygamber'e (s.a) şikâyetleri çoğaldı. Yüce Allah da onların fısıldaşmalarını yasakladı. Fakat bu işten vazgeçmeyince âyet-i kerîme nâzil oldu. [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.]

Mukâtil dedi ki: "Peygamber (s.a) ile Yahûdiler arasında bir antlaşma vardı. Mü’minlerden bir kimse onlara uğradı mı kendi aralarında –o mü’min kişi kötü birtakım zannlara kapılıncaya kadar– gizlice konuşuyorlardı. O da yoluna gitmekten vazgeçiyor, geri dönüyordu. Rasûlullah (s.a) onlara böyle yapmamalarını söyledi ise de onlar vazgeçmeyince bu âyet-i kerîme nâzil oldu." [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.]

2Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, hedye/hac yapanlara yiyecek yollamaya, hediye etmeye, gerdanlıklarına [hac yapanların/orada yüksek ilâhîyat eğitimi için bulunanların yemesi için gönderilen hayvanlara konulan işaretlerine] ve Rablerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytü'l-Haram'a/hac görevi yapmak isteyenlere saygısızlık etmeyin. Dokunulmazlığınız kalktığında/hac göreviniz bittiğinde de avlanın. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve "iyi adam"lık ve Allah'ın koruması altına girme üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Ve Allah'ın koruması altına girin. Hiç şüphesiz Allah, azabı/kovuşturması çok çetin olandır. [Mâide/2]
11) Ey iman etmiş kimseler! Size: "Meclislerde yer açın/başkalarına da katılım hakkı tanıyın" denilince hemen yer açıverin ki Allah da yer açsın/size genişlik versin. Ve size: "Kendinizi olduğunuzdan daha büyük gösterin" denilince de kendinizi olduğunuzdan daha büyük gösterin.[#397] Böylece Allah, sizden inanmış olan kimseleri ve kendilerine bilgi verilenleri derecelerle yükseltsin. Ve Allah, yaptıklarınıza iyice haberi olandır.
Bu âyette de nezaket kurallarına dair mü’minlere bazı emirler verilmektedir:

• Mü’minlere, "Meclislerde yer açın" denilince hemen yer açmalılar. (Bu emre itaat edenlere Allah ödül verecektir).

• Mü’minlere, "Kendinizi büyük gösterin" denilince kendilerini olduklarından daha üstün göstermelidirler. (Bu tavır, genellikle savaş dönemlerinde Müslümanların düşmanların gözünü korkutmak için başvuracakları bir taktiktir. Bunu uygulayanlara Allah derecelerle ödül, nimet verir. Ve Allah, yapılan her şeyi en iyi şekilde bilir.)

Bu âyet grubunun iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer alır:

Âyetin sebeb-i nüzûlü ile ilgili birkaç vecih zikredilmiştir:

a) Mukâtil ibn Hayyân şöyle demiştir: "Hz. Peygamber, Cuma günü Suffa'da bulunurdu. Orası da gâyet dar idi. Rasûlullah (s.a), Muhâcir ve Ensâr'dan, Bedir savaşı'na katılmış olanlara daha bir öncelik verirdi. Binâenaleyh, Bedir ehlinden bir cemaat geldi ve meclisin en ön safına geçtiler. Derken, Hz. Peygamber'in (s.a) tam karşısına geçip, o'nun kendilerine yer açtırmasını beklediler. Hz. Peygamber, onları böyle tam karşısına dikilmeye sevk eden şeyi anladı da, bu o'na ağır geldi. Etrafında bulunan ve Bedir'e katılmamış olan kimselere, "Ey falan, kalk; ey falanca kalk..." dedi ve önünde ayakta dikili bulunan kimseler sayısınca adam kaldırdı. Bu, meclisten kaldırılanların gücüne gitti; bunun onların hoşuna gitmediği yüzlerinden okunuyordu. Münâfıklar da bunu dillerine doladılar ve "Allah'a andolsun ki Peygamber, bunlara âdil davranmadı. Çünkü bir grup önceden gelip, yerlerini aldılar ve Peygamber'e yakın olmak istediler. O da onları oradan kaldırıp, onların yerine uzakta kalmış olanları oturttu" dediler. Bunun üzerine, Cuma günü bu âyet nâzil oldu.

b) İbn Abbâs'tan (r.a) rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: "Bu âyet-i kerîme, Sâbit b. Kays b. eş-Şemmâs hakkında nâzil oldu. Şöyle ki: O, daha önce herkes meclisteki yerlerini almış iken, mescide girdi. Kulaklarındaki ağırlıktan ötürü, Hz. Peygamber'e (s.a) yakın oturmayı istiyordu. Bundan dolayı, iyice yaklaşıncaya kadar, ona yer açtılar. Sonra biri onu sıkıştırınca, onunla o kişi arasında, bir söz alış-verişi oldu. O da, sözünü duyabilmek için, Hz. Peygamber'e (s.a) yakın olmayı istediğini ve fakat falancanın kendisine yer açmadığını Peygamber'e söyledi. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Hz. Peygamber (s.a) de cemaate, oldukları yerde (biraz sıkışarak) yer açmalarını, hiç kimsenin, hiç kimse için yerinden kalkmamasını emretti." [Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân]
12) Ey iman etmiş kişiler! Elçi ile fısıldaşacağınız [başbaşa konuşacağınız, özel hizmet alacağınız] zaman, bu fısıldaşmanızdan önce hemen bir sadaka veriniz. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Böyle olmasına rağmen eğer bir şey bulamazsanız, artık şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
13) Başbaşa konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu? İşte, yapmadınız. Ve Allah, sizin bilinçle hatadan dönüşünüzü kabul etti. Artık salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun], zekat'ı; Allah'ın dininin yayılması, ayakta tutulması, salâtın ikame edilebilmesi için müminlerin iman borcu; kulluk görevi olarak içtenlikle verdiği vergiyi verin, Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. Ve Allah, yaptıklarınıza en çok haberi olandır.
Bu âyetlerde, kamu görevlileri ile ilişkiler konusunda belirli ilkeler öngörülmektedir. Âyetin içerdiği sözcükler dikkate alındığında, bu iki âyetin peşpeşe inmeyip aralarında belirli bir sürenin olduğu anlaşılır. Âyetlerin iniş dönemi dikkate alındığında şu gerçeklerle karşılaşılır:

12. âyet:

• Âyet, Müslümanların organize olması [İslâm devleti oluşturmaları] sürecinin ilk dönemlerinde inmiştir.

• Peygamber, aynı zamanda kamu görevlisidir [yöneticidir].

• Kamu'dan özel bir talebi olanlar sadaka vermelidirler (şimdiki devlet dairelerindeki hizmete karşılık alınan harç örneği). Böylece, özel meselelerinin çözüme kavuşturulması ile birlikte ihtiyaç sahiplerine verilmek ve umumi maslahatlar için kullanılmak üzere gelir sağlanacaktır.

• Sadaka, –sadaka âyetlerinde görüleceği gibi– kamu hizmetleri için harcanan aynî ve nakdî değerlerdir. Burada konu edilen, Rasûlullah'ın şahsına verilecek bir yardım değildir. Zira, tüm peygamberler gibi Peygamberimizin de ücret, sadaka alması yasaklanmıştır.

• Âyetin son bölümündeki, Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet bulamazsanız artık şüphesiz Allah gafûr'dur, rahîm'dir ifadesinden, sadaka vermenin bir zorunluluk olmayıp henüz hazmetme sürecindeki Müslümanların alıştırılmasına, eğitilmesine yönelik bir tavsiye olduğu anlaşılıyor.

13. âyet:

• Bu süreçte Müslümanlar (hepsi olmasa da çoğunluğu; aklî istisnâ), bu uygulamaya yeterli duyarlılık göstermemiş, kamu bütçesine katkıda bulunmak hoşlarına gitmemiştir. (Onların birçoğunun yerleşik düzenin kurallarına uymayan bedevî Araplardan oluştukları akıldan çıkarılmamalıdır.)

• Devletin idamesi ve bekası için kamuya malî destek şarttır.

• İşte bu âyette bu gerçek mü’minlerin kafalarına balyoz gibi iniyor: Fısıldaşmanızdan [başbaşa konuşmanızdan] önce sadakalar vermekten korktunuz mu? İşte, yapmadınız. Ve Allah, sizin tevbenizi kabul etti. Artık salâtı ikâme edin, zekâtı verin, Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. Ve Allah, yaptıklarınıza en çok haberi olandır.

İfadeyi biraz açarsak: Allah daha evvel ki duyarsızlığınızı bağışlamıştır. Ama bundan sonrası için salâtı [sosyal desteği] ikâme edin [dikin, ayakta tutun] ve zekâtı [zorunlu vergiyi verin], Allah'a ve Rasûlü'ne (ki o, aynı zamanda yöneticidir) itaat edin [bir daha itaatsizlik etmeyin].

Görülüyor ki 12. âyetteki sadaka emri, 13. âyetle pekiştirilmiştir. 12. âyette umum olan "sadaka" ifadesi, 13. âyette "salât ve zekât" ifadeleriyle tahsis edilmiştir. Üstelik mü’minlerin bundan kaçmamaları, mutlaka itaat etmeleri istenmiştir.

İki âyet arasındaki sürede mü’minler, organize olmanın şartlarından birinin de "maliye kurumu" olduğu gerçeğini böylece öğrenmiş olmalıdırlar.
14) Allah'ın kendilerinden hoşnut olmadığı bir topluluğu yardımcı, koruyucu; yönetici yapanları görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Onlar ne sizdendirler, ne de onlardan. Ve onlar bilerek yalan yere yemin ediyorlar.
15) Allah, onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır. Şüphesiz onlar, yapmış oldukları çok kötü olanlardır!
16) Yeminlerini kalkan edindiler de Allah'ın yolundan çevirdiler. Artık onlar için küçük düşürücü bir azap vardır.
17) Onların malları ve evlatları, kendilerine, Allah'a karşı hiçbir şekilde asla yararı olmaz. Onlar, Ateş'in ashâbıdırlar. Onlar, orada sürekli kalanlardır.
18) Artık Allah, onların hepsini tekrar dirilttiği gün, size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. Gözünüzü açın! Şüphesiz onlar, yalancıların ta kendileridir.
19) Şeytan, onları istilâ etmişti de onlara Allah'ı anmayı terk ettirmişti. Onlar, şeytanın grubudur. Gözünüzü açın! Şeytanın grubu kesinlikle kaybedenlerin ta kendisidir.
20) Allah'a ve Elçisi'ne sınırı aşmaya uğraşanlar; onlar, en aşağılık kişiler arasındadırlar.
21) Allah: "Elbette, Ben ve elçilerim galip geleceğiz" diye yazmıştır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır.
Bağımsız bir necm olan bu âyetlerde, münâfıkların Yahûdileri velî edinmelerine, onlarla işbirliği yapmalarına ve bu yolla mü’minlere zarar vermelerine değinilmektedir:

• Çevrenizde, Allah'ın kendilerinden hoşnut olmadığı velî edinenler [yardımcı, koruyucu; yönetici yapanlar] vardır. Onlar ne sizdendirler, ne de onlardan. Onlar, bilerek yalan yere yemin ediyorlar.

• Allah, onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır. Şüphesiz onlar, yapmış oldukları çok kötü olanlardır!

• Onlar, yeminlerini kalkan edindiler ve Allah'ın yolundan çevirdiler. Artık onlar için küçük düşürücü bir azap vardır.

• Onların malları ve evlatları kendilerine, Allah'a karşı asla yarar sağlamaz. Onlar, ateş'in ashâbıdır ve orada sürekli kalacaklardır.

• Allah, onları tekrar dirilttiği gün, size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. Gözünüzü açın! Şüphesiz onlar, yalancıların ta kendileridir.

• Şeytân, onları istilâ etmiş ve onlara Allah'ı anmayı terk ettirmiştir. Onlar, şeytânın hizbidir [grubudur]. Şeytânın hizbi ise kesinlikle kaybedenlerdir.

• Allah'a ve Elçisi'ne sınırı aşmaya uğraşanlar, en aşağılık kişiler arasındadırlar.

• Allah, "Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz" yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir.

Görüldüğü gibi âyetler gâyet açıktır. Anlaşıldığı üzere münâfıkların, mü’minler ve Yahûdilerle olan ilişkileri içtenlikli değil, çıkara dayalıdır. Yemin ve yalanla vaziyeti idare etmeye ve mü’minlere iftira atarak iman edecek kimseleri, şüpheye düşürüp imana gelmelerini engellemeye çalışıyorlardı.

Bu âyet grubunun iniş sebebine dair kaynaklarda şu bilgiler nakledilmiştir:

es-Süddî ve Mukâtil şöyle demiştir: Âyet-i kerîme münâfık olan Abdullah b. Ubey ile Abdullah b. Nebtel hakkında inmiştir. Bunlardan birisi Peygamber (s.a) ile oturuyor, sonra da o'nun sözlerini Yahûdilere taşıyordu. Peygamber (s.a) odalarından birisinde bulunduğu bir sırada şöyle buyurdu:

— Şu anda sizin yanınıza kalbi bir zorbanın kalbi gibi olan ve şeytânın iki gözüyle bakan bir adam girecektir.

Bu sırada Abdullah b. Nebtel girdi. –Abdullah mor, esmer, kısa boylu ve hafif sakallı birisi idi.– Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

— Sen ve arkadaşların niye bana ağır sözler söylüyorsunuz?

Abdullah böyle bir şey yapmadığına dair Allah adına yemin etti. Peygamber (s.a) ona, "Yaptın" dedi. Bunun üzerine Abdullah gidip arkadaşlarını getirdi. Onlar da Peygamber efendimize dil uzatmadıklarını söylediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.]

21. âyette de,
Allah, "Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz" yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir buyurulmuştur. Allah'ın dediğinin olacağı, dininin ve Elçisi'nin önünde kimsenin duramayacağı birçok âyette vurgulanmıştır:

21Ve o'nu satın alan Mısırlı kişi, karısına: "Bunun yerini şerefli tut. Bize yararlı olabilir ya da o'nu evlat ediniriz" dedi. Ve Biz, Yûsuf'u böylece yeryüzünde yerleştirdik ... ve kendisine olayların/sözlerin ilk anlamlarının ne olduğuna dair bilgileri öğretelim diye... Ve Allah, emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler. [Yûsuf/21]

171-173Ve andolsun ki gönderilen kullarımız/elçilerimiz hakkında bizim sözümüz geçmiştir: "Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir." [Saffat/171-173]

51Şüphesiz Biz, elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit dünya yaşamında ve şâhitlerin kalktığı/şâhitlik edecekleri günde kesinlikle yardım ederiz.

52O gün şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapan kimselere özür dilemeleri yarar sağlamaz. Ve onlara dışlanarak mahrum bırakılma vardır, yurdun en kötüsü de onlar içindir. [Mü’min/51-52]
22) Allah'a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah'a ve Elçisi'ne sınırı aşmaya uğraşanlarla karşılıklı sevgi bağı kurmuş hâlde bulamazsın. Bunlar, onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Onlar, Allah'ın, kalplerine imanı yazdığı ve kendilerini Kendisinden olan vahiy ile desteklediği kimselerdir. Ve Allah onları, sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah, onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gözünüzü açın! Allah'ın taraftarları, başarıya ulaşanların ta kendileridir.
Velâyet konusunun ele alındığı bu âyette, mü’minlerin sevgi bağı kuracak ve kuramayacak oldukları kimseler beyân edilmektedir. Mü’minlerin; müşrik, kâfir, Yahûdi ve Nasranilerden velî edinmemeleri gerektiğini bildiren birçok âyet (Mâide/57, Mâide/51, Âl-i İmrân/28, Tevbe/23, Mümtehine/1-2, Mümtehine/8-9, Nisâ/144, 89) geçmişti.

NOT: Bu âyetlerde yer alan velî, evliyâ sözcükleri, genelde "dost", "dostlar" şeklinde çevrilerek âyetlerin önerisi, ahlâkî bir davranışa indirgenmektedir. Hâlbuki buradaki velâyet; idarî, siyasî ve hukukî velâyettir [korunma, gözetilme ve yönetilmedir].

22. âyetin iniş sebebi hakkında şu nakledilmiştir:

İsterse bunlar babaları... olsalar bile buyruğu hakkında es-Süddî dedi ki: Bu Abdullah b. Ubey'in oğlu Abdullah hakkında inmiştir. Bir gün yanında otururken su içen Peygamber'e, "Allah aşkına ey Allah'ın Rasûlü, şu içtiğin sudan bir miktar arttır, onu gidip babama içireyim. Belki onunla Allah kalbini temizler" dedi. Bunun üzerine Peygamber ona biraz arttırdı. Abdullah da bu artanı babasına götürdü. Babası kendisine, "Bu da ne?" diye surunca, oğlu, "Peygamber'in (s.a) içtiği sudan bir artıktır. Sen içesin diye bunu sana getirdim, belki bununla Allah senin kalbini arındırır" dedi. Babası ona, "Bunun yerine niye bana annenin sidiğini getirmedin? O bundan daha temizdir" dedi. Oğlu bu işe kızdı ve Peygamber'e (s.a) gelerek, "Ey Allah'ın Rasûlü!" dedi, "Babamı öldürmeye bana izin vermez misin?" Peygamber (s.a), "Hayır, ona yumuşak davran ve ona iyilik yap" dedi. [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.]