Mülk

1) Hükümranlık elinde bulunan Allah, ne cömerttir! Ve O, her şeye güç yetirendir.
2) O, hanginizin amelce daha iyi-güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı oluşturdu. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.
Rabbimiz kendi yüce Zatını tanıttığı bu ayetlerde önce sınırsız cömertliğini ve her şeye gücünün yettiğini vurguladıktan sonra tüm insanlığa ölümü ve hayatı yaratmaktaki amacını açıklamaktadır.

2. ayetten anlaşıldığına göre, kimin daha ahlakî eylemler yapacağının denenme aracı olarak yaratılan "ölüm" ve "hayat" olguları Allah’ın sınırsız cömertliğinden kaynaklanmaktadır. Zira var edilmek ve varlığının bilincinde olmak insana sunulan en büyük nimettir. İnsanın kendi varlığının bilincinde olarak yaşaması, iman etmenin ve salihatı işlemenin zeminini oluşturan bir durumdur. Bu zeminde bulunmuş olmanın gerektirdiği sorumluluk bilinciyle hareket edildiği takdirde, insana cennet ve sonsuz nimetlere mazhar kılınacağı vaat edilmektedir. Bu iki uçlu zeminde [dünyada] bulunmayan bir varlığın sonsuz nimetlere ulaşması da elbette söz konusu olmayacaktır.

Rabbimiz "ölümü ve hayatı yarattı" ifadesinde önce "ölüm"ü zikretmektedir. Burada konu edilen "ölüm", yaşanılan hayattan sonraki ölüm olmayıp ondan önceki "yokluk, hiçlik ve cansız maddelik" dönemidir. Bu konuya dair daha evvel Mü’min suresinde şu pasaj nakledilmişti:

10Şüphesiz kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kimselere seslenilir: "Elbette Allah'ın buğzu, kendinize buğzunuzdan daha büyüktür. Zira siz imana davet olunurdunuz da küfrederdiniz; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeder dururdunuz."

11Kâfirler dediler ki: "Rabbimiz! Sen, bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?"

12İşte bu, şu sebeptendir: Siz, "bir ve tek" olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman küfrettiniz; inanmadınız. O'na ortak koşulunca da inandınız. Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır. [Mü’min/10-12]

Görüldüğü gibi, Mü’min/11’de de kâfirlerin "Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin" dedikleri nakledilmektedir. Bu ifade geçmişte farklı şekillerde yorumlanmıştır. Kimisi "Bunlar önce babalarının sulplerinde ölü idiler. Sonra Allah onları diriltti, sonra dünyada kaçınılmaz olan ölüm ile onları bir daha öldürdü. Sonra ahiret hayatı için onları tekrar diriltti. İşte, iki hayat ve iki ölüm bunlardır"; kimisi de "onlar öldükten sonra kabirlerinde diriltildiler, sonra öldürülüp mahşerde tekrar diriltildiler" demiştir. Bu görüşlerin ikisi de isabetli değildir. İki kere öldürülüp iki kere diriltilmenin ne olduğunun iyi anlaşılabilmesi için hem konumuz olan Mülk/2’ye hem de aşağıdaki şu ayete dikkat edilmelidir:

28Siz, nasıl küfredersiniz; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini nasıl bilerek reddedersiniz? Oysa siz, ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksiniz. [Bakara/28]

Dikkat edilirse, Mülk/2’de Allah’ın önce ölümü, sonra hayatı yarattığı bildirildiği gibi, Bakara/28’de de insanların önce ölü oldukları, sonra insanlara hayat verildiği bildirilmektedir. İlk ölüm, insanın "toprak [cansız madde]" hali olup ikinci ölüm ise bu dünyadaki ölümüdür. İlk dirilme insanın dünyaya gelmesi, ikinci dirilme de ahiretteki "ba’s" [yeniden dirilme] halidir. Bunlar, iki ölüm ve iki hayattır.

1. ayette geçen "الملك el-mülk" kelimesinin başındaki " الel" edatı "istiğrak" anlamına alınarak " بيده الملكbiyedihi’l-mülk" ifadesinin "bütün âlemlerin; göklerin yerin ve arasındakilerin mülkü [hükümranlığı]" olarak anlaşılması gerekir. Bu anlamı aşağıdaki ayetler de teyit etmektedir: Al-i Imran/26, Al-i Imran/189, Bakara/107, Maide/17, 18, 40, 120, Tevbe/116, En’am/73, A’raf/158, İsra/111, Hacc/56, Furkan/2, 26, Mü’min/16, Fatır/13, Zümer/44, Şura/49, Hadid/2, 5, Casiye/27, Zuhruf/85, Fetih/14, Büruç/9.

ALLAH'IN BELÂLANDIRMASI

2. ayette geçen "yeblüve" sözcüğü "belâ" sözcüğü ile aynı kökten gelmektedir. Bu kelimenin sözlük anlamı "yıpratmak, bitkin düşürmek"tir. Sınanmak veya denenmek, insanı yıpratan bir süreç olduğu için sözcük zamanla "belâ" sözcüğü yerine kullanılır olmuştur.

Yüce Allah kişileri ve toplumları bazen sıkıntı içinde bırakabilir, zorluklara ve darlıklara düşürebilir. Bunlar bir bakıma insana verilen belâ hükmündedir. Bu sınamanın/denemenin maksadı, insanları akıllarını başlarına almaya, yanlış yolda olanları istikametlerini düzeltmeye, isyan içerisinde olanları Allah'a itaate dönmeye, böylece dünya hayatının bir sınav olduğu bilincini edinmeye yöneltmektir. Dinin emir ve yasakları da bir anlamda belâdır. Çünkü bazı emirlerin uygulanışı, insan bedenine zorluk verir, bazı yasaklar ise nefisleri disiplin altına alır. Böyle durumlarda insanların iyileri ve kötüleri açığa çıkar, şükredenlerle nankörler belli olur.

Allah’ın belâlandırmasının bir amacı da, daha evvel birkaç kez açıkladığımız gibi, kulun durumunun teşhir edilmesidir. İnanan ve inanmayan kullar herkes tarafından bilinir, görülür. Bu tıpkı bir öğretmenin sınıftaki öğrencilerini sınav yapmasına benzer. Öğretmenin gayesi öğrenciden bir şey öğrenmek değildir; öğrencinin durumunu ortaya koymaktır. Böylece iyi not ya da kötü not alanlar belli olur ve öğretmenin haksızlık yapmadığı ortaya çıkar. Allah da ihsan ettiği nimetler ve verdiği cezalarda haksızlık yapmadığını göstermek için belalandırır, sınama yapar. Böylece kullar da birbirinin durumuna vakıf olurlar ve Allah’ın kimseye haksızlık yaptığını ileri süremezler.

140,141Eğer size bir yara değmişse, o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez. [Al-i Imran/140]

166-168İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir/bilgisiyledir. Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için: "Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi" diyen kimseleri– bilsin diyedir. Ve onlara: "Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız" denilmişti. Onlar: "Biz, savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık" dediler. Onlar o gün, imandan çok Allah'ın ilâhlığını, rabliğini örtmeye yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: "Eğer doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırınız." [Al-i Imran/166-168]

94Ey iman etmiş kimseler! Kesinlikle Allah, ıssız yerlerde kimin Kendisinden korktuğunu bildirmek için sizi bir şeyle; ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avla sınar. Öyleyse kim bundan sonra sınırı aşarsa artık acıklı azap onun içindir. [Maide/94]

Ve Nahl/39, Hadid/25, Ankebut/3.

Belâ sözcüğü ile ilgili olarak aşağıdaki ayetler de incelenebilir: Bakara/49, 155-156, 249; Saffat/106; Duhan/33; Maide/48, 94; En'âm/165; Âl-i Imran/152, 154, 186; A'râf/141, 163, 168; Enfal/17; Yunus/30; Hud/7; Muhammed/4, 31; Enbiya/35; Kehf/7; Neml/40; Fecr/15, 16; Nahl/92; İnsan/2; Ahzab/11; İbrahim/6.

"Belalandırma" konusu daha evvel Kalem suresi’nin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

1 ve 2. ayetlerden oluşan pasajın sonu "O, Azîz’dir, Gafûr’dur" diye bitmektedir. Böyle bir bitişle Allah’ın cezalandırmasına kimsenin engel olamayacağı ve yaşamlarında O’nu tanıyan ve ahirete inananların kusurlarının bağışlanacağı mesajı verilmektedir.
3,4) O, yedi göğü, birbiri üzerine uyumlu olarak oluşturandır. Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] oluşturmasında bir çatlaklık-uygunsuzluk görmezsin. Haydi, gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür. Gözün, âciz olarak ve çok bitkin olduğu hâlde sana dönecektir.
Bu ayetlerde Rabbimiz Zatını tanıtmakta ve bunu yaparken de insanların dikkatini uzaya çevirip orada gözlemler yapmalarını ve evrendeki gök cisimlerinin hareketlerindeki nizam ve intizamı görmelerini istemektedir. Bu gözlemler sonucunda ne kadar ararlarsa arasınlar Allah’ın kurduğu nizamda bir kusur, çatlak, uyumsuzluk, ahenksizlik göremeyeceklerdir. Yeryüzünden göklere, evrenin her yanı gayet uyumlu, ahenk içinde, birbiri ile irtibatlı ve bir düzene bağlıdır. Dolayısıyla bu araştırma ve gözlemler sonucunda insan Allah’ı tanıyıp inanmak durumunda kalacaktır.

Ayette geçen
yedi gök ifadesi çokluktan kinaye olup atmosferin tabakalarıyla ilgili değildir. Henüz uzayın tamamı keşfedilmemiş de olsa, bu tamlama tüm evreni ifade etmektedir.
5) Ve andolsun ki Biz, en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları, kâhinlere palavra malzemesi [meteorların yeryüzüne düşmesiyle, insanların uzaydaki varlıkları tanımalarıyla şeytanların; kâhinlerin, falcıların sahtekârlıklarının ortaya çıkmasına malzeme] yaptık. Ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık.
Bir önceki ayette geçen "yedi gök" ifadesi bu ayette daraltılarak yıldızların, gezegenlerin, meteorların bulunduğu yerler "yakın gök" olarak nitelenmiştir.

12. AYETTE geçen "Mesabiyh, "misbâh" sözcüğünün çoğuludur. Misbah, tüm lügatlarda içerisine yağ konulup az miktarda da olsa ışık elde edilen "kandil, meş’ale, çerağ (çıra)" demektir. Çoğul anlamı da "kandiller, meş’aleler çerağlar" demek olur.

Bu ayetlerdeki dünya semasını süsleyen "Mesabih ("kandiller, meş’aleler çerağlar)" genellikle "gök yüzündeki yıldızlar" olarak kabul edildi. Ve bu anlayış çerçevesinde Saffat/6’daki "elkevaib" "ziynet" sözcüğünden Bedel veya Atf-ü beyan yapılıp gökyüzündeki "yıldızlar", dünya semasında gösterildi. Fussılet suresinin on ikinci ayetindeki "Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik ifadesi, buradaki "mesabih" ifadesi ile yıldızların kastedilmesine engeldir. Çünkü, "KORUMA" DÜNYA SEMASI OLAN atmosferde olmaktadır.

Atmosferin uzaydan gelen zararlı cisim ve ışınlardan dünyayı koruduğu, Dünyadaki belirli maddelerin uzaya yayılıp gitmesine engel olduğu, arıca dünyayı -170 derecelik dondurucu uzay soğuğundan koruduğu, tüm bilim erbabınca bilinmektedir. Ayrıca dünyanın manyetik alanı, güneşte oluşan patlamaların sonucunda güneş rüzgarı ile uzaya saçılan yüklü parçacıklardan dünyayı korur. Bu sayede yüklü parçacıklar ozon tabakasının da içinde bulunduğu üst atmosfere zarar veremez. Bazı yüklü parçacıkların sızması sonucunda da Kutup Işıkları (Aurora) olarak bilinen görsel şölen meydana gelir. Konunun detayı Bilim-Teknik kitaplarından tetkik edilebilir.

O zaman Dünya semasındaki (en yakın gökteki) mesabih (kandiller, meş’aleler çerağlar) nelerdir?

Bu, bilimin GÖK AYDINLIĞI adını verdiği olaydır. Gök Aydınlığı veya Gece Aydınlığı, gezegensel atmosferin yaydığı çok zayıf bir ışıktır. Dünya’yı ele alacak olursak, bu olgu geceleri gökyüzünün hiçbir zaman tamamen karanlık olmamasına; kandillerle, meşalelerle, çıralarla azda olsa aydınlatılmasına neden olur. Ve dünya seması içerisinde ziynetlere; mavi, sarı, gri, kızıl renklerin oluşmasına sebep olur.

İnsanoğlu daima yüzünü gökyüzüne çevirir ve oranın sırrına ermeyi arzular. Bunun nasıl olacağı, daha evvel Cinn, Hıcr ve Saffat surelerinde "Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar" başlığı altında açıklanmıştı.

Ayette, gökteki kandiller olan yıldızların, gezegenlerin ve meteorların şeytanlar için "rücum" yapıldığı ifade edilmektedir. Daha evvel birçok yerde açıkladığımız gibi, "recm, rücum" sözcükleri "öldürmek, taşlamak, kovmak, lanetlemek, zanna dayalı söz söylemek" anlamlarında kullanılır.

Sözcüğün bu anlamları dikkate alındığında, bu ayette belli bir şeylere dokundurma yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu telmihten:

a- Şeytanların [kâhinlerin, falcıların] yıldızlara bakarak bir takım zanna dayalı sözler söylediklerinin, palavra attıklarının bildirildiğini anlayabileceğimiz gibi,

b- Meteorların yeryüzüne düşmesiyle veya insanların uzaydaki varlıkları tanımalarıyla şeytanların [kahinlerin, falcıların] sahtekarlıklarının ortaya çıktığını da anlayabiliriz. Zira kâhinler güya sahip oldukları, hükmettikleri şeytanları/cinleri aracılığı ile bu yıldızlardan geleceğe ve gaybe ait bir takım bilgilerin kendilerine ulaştığını iddia etmekteydiler. Hâlbuki gökteki bu kandiller keşfedilince artık böyle bir şeyin söz konusu olmadığı ve olamayacağı ortaya çıkmaktadır.

Hatırlanacağı üzere Cinn suresinde kâhinlerin gökten bilgi almak istemeleri konusunda şöyle bir paragraf geçmişti:

8Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk.9Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa, kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor.10Biz de, yeryüzündekilere kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir doğruluk mu diledi bilmiyoruz. [Cinn/8-10]

6) Kâfirler; Rablerini bilerek reddedenler /inanmayanlar için de cehennem azabı vardır. Ve o, ne kötü dönüş yeridir!
7) Oraya atıldıklarında, o kaynarken, onun korkunç sesini işitirler.
8) O, az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara sorar: "Size bir uyarıcı gelmedi mi?"
9) Onlar derler ki: "Evet, bize uyarıcı geldi de biz yalanladık ve 'Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz' dedik."
10) Ve onlar derler ki: "Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashâbı içinde olmazdık."
11) Böylece günahlarını itiraf ettiler. Artık, un-ufak, toz-duman olmak, çılgın ateş ashâbı içindir.
Bu ayet grubunda Rabbimiz, çevrelerindeki bunca ayeti görmezden gelen nankörleri tehdit ederek onları bekleyen sonucu açıklamaktadır. Bu nankörler çok kötü bir dönüş yeri olan cehennemdedirler. Oranın sanki öfkeden çatlayacakmış gibi korkunç gürültüsüyle azap edilmektedirler. Cehenneme gelenlere sorulmaktadır: "Size bir uyarıcı gelmedi mi? Onlar da "Evet, bize uyarıcı geldi de biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik. Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashabı içinde olmazdık" diyerek suçlarını itiraf etmektedirler.

İnsanların akıllarını kullanmadıkları veya ayaklarına gönderilmiş elçilere kulak vermedikleri için başlarını nasıl belaya sokmuş oldukları Kur’an’da birçok kez (A’raf/79, Furkan/44, Hud/106, Bakara/213, Nisa/39- 42, Nisa/165, En'am/130, 131, İsra/15, Ta Ha/134, Kasas/47,59, Fatır/37, Mü’min/49,50) dile getirilmiştir:
12) Şüphesiz ki görülmeyen, duyulmayan, sezilmeyen ıssız yerde Rablerine saygıyla, sevgiyle bilgiyle ürperti duyanlar; bağışlanma ve büyük bir ödül, onlar içindir.
Çevrelerindeki onca ayeti görmezden gelenlerin akıbetleri beyan edildikten sonra bu ayette de onların tam karşıtı olan ve "Rablerinin ayetleri karşısında gaybde [kimsenin olmadığı tenha yerlerde] haşyet [saygı ve hayranlık] duyan müminlerin akıbeti bildirilmektedir. Bu nitelikteki müminlere hem bağışlanacakları hem de ödül alacakları müjde edilmektedir.

"Gaybde iman" ve "gaybde haşyet" gerçek imanın esasıdır. Açık meydanlarda inanmış gözüküp de tenhalarda inançsız olmak ikiyüzlülüktür. Bu tür insanlar açık kâfirlerden daha kötü ve tehlikelidirler.

32-35İşte bu, çokça yönelen ve çokça koruyan Rahmân'dan; yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan görülmediği, duyulmadığı; sezilmediği yerlerde bile saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperen ve gönülden bağlı olan herkes için söz verilendir. –"Selâm ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür."– Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır. [Kaf/32-35]

2-4İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ıssız yerlerde iman eden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan], kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcama yapan, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden Allah'ın koruması altına girmiş kişiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur. [Bakara/3]

94Ey iman etmiş kimseler! Kesinlikle Allah, ıssız yerlerde kimin Kendisinden korktuğunu bildirmek için sizi bir şeyle; ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avla sınar. Öyleyse kim bundan sonra sınırı aşarsa artık acıklı azap onun içindir. [Maide/94]

Ve Enbiya/49, Fatır/18, Ya Sin/11.
13) Ve sözünüzü ister gizleyin, ister onu açığa vurun; şüphesiz ki Allah, göğüslerin özünü en iyi bilendir.
14) Oluşturan bilmez mi/O, oluşturduğunu bilmez mi? Ve O, çokça lutfeden, gizlileri bilendir, her şeyin iç yüzünü, gizli taraflarını da iyi bilendir.
15) Allah, size yeryüzünü boyun eğer yapandır. Haydi onun omuzlarında; tepelerinde/işinize yarar yerlerinde yürüyün ve Allah'ın rızkından yiyin. Ve diriliş, ancak O'nadır.
Bu ayetlerde Rabbimiz hem kendi Zatını tanıtmaya devam etmekte, hem de insanlara verdiği nimetleri hatırlatmaktadır.

Pasajın mesajı açıktır: "Yaptıklarınız nasıl olursa olsun, Allah için bir şey fark etmez. Allah mutlaka ondan haberdardır. O nedenle günahları açıkça yapmaktan sakındığınız gibi, gizlice yapmaktan da sakınınız. O, açık ve gizli olan şeyleri bildiği gibi, kalplerde bulunanı, düşüncelerinizi de bilir."

15. ayetteki "
onun [yeryüzünün] omuzları" ifadesiyle yeryüzündeki dağlar ve tepeler kastedilmektedir. Buna göre insanlığa "Allah, size en zor mahallerde bile gezme imkânı sunmuştur" tarzında ince bir mesaj verilmektedir. Zira gerek insanın, gerek at veya deve gibi hayvanların omuzları, üzerlerinde durulması, oturulması imkânsız ya da zor olan mahallerdir. Dünyanın omuzlarından istifade etmeyi ise Allah insanlara lütfetmiştir.

Bu nimetler başka ayetlerde şöyle aktarılmıştır:

19,20Ve Allah sizin için yeryüzünü, yeryüzünden geniş geniş yollarda gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır." [Nuh/19, 20]

27Görmedin mi/hiç düşünmedin mi, gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler/ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı, kırmızılı çeşitli renklerde/renklerin değişik tonlarında. Ve kapkara topraklar/yollar da var. [Fatır/27]

Görülüyor ki, yeryüzündeki her şey insanın hizmetine sunulmuştur. Her tarafında gezip dolaşsınlar, çalışıp çabalasınlar ve Allah'ın verdiği rızıklardan yesinler diye yeryüzü insanlara boyun eğdirilmiş, içindeki nimetlerden istifade etmeleri kolaylaştırmıştır. Bu ayetlerde Rabbimiz bu nimetlerini hatırlatarak insanlardan sorumluluklarının bilincine varmalarını istemektedir.

Pasajın son ayetindeki "O’nun [Allah'ın] rızkından yiyin. Ve diriliş, ancak O'nadır" ifadesinde, insanların yeryüzünden elde ettikleri rızkın gerçekte Allah’ın verdiği rızık olduğuna dikkat çekilerek onlardan bu nimetlerin hesabının sorulacağı ima edilmektedir. Ayrıca bu ifade ile insanlar yeryüzünün her tarafında çalışıp çabalamaya, başkasının değil kendi ürettiklerinin kazancını yemeye teşvik edilmektedir.

65Sen, Allah'ın yeryüzündekileri size boyun eğdirdiğini [hep sizin yararlanacağınız ölçülerde yarattığını] ve Kendisinin emriyle denizlerde akıp giden gemileri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Göğü de Kendi izni/bilgisi olmaksızın yere düşmekten O tutuyor. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. [Hacc/65]

20Allah'ın, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için boyun eğdirdiğini/sizin yararlanacağınız yapı ve sistemde yarattığını görmediniz mi? Ve Allah, içte ve açıkta olmak üzere nimetlerini üzerinize yaymıştır. İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıyor. [Lokman/20]

12Allah, işi olarak içinde gemilerin seyretmesi, sizin de O'nun armağanlarından rızık aramanız ve kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödemeniz için denizi emrinize veren/yararlanacağınız yapı ve özelliklerde yaratan Zat'tır. 13Ve O, göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyi Kendinden sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için alâmetler/göstergeler vardır. [Casiye/12,13]

54Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki oluşturma ve sistemler kurup yürütme sadece O'na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne cömerttir! [A’raf/54]

12Ve Allah, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi/sizin yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için alâmetler/göstergeler vardır. [Nahl/12]

16) Yüceler yücesi olan Allah'ın[#313] sizi yere batırmasından güvende misiniz? Bir de bakarsın ki o, çalkalanıvermiştir.
17) Ya da siz, yüceler yücesi olan Allah'ın üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden güvende misiniz? Artık uyarımın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.
18) Ve andolsun, onlardan öncekiler de yalanladılar. Peki, Beni tanımamak/tanıtmamaya yeltenmek nasıl oldu?
19) Ve onlar, üstlerindeki sıra sıra sıralanmış ve dürülmüş uçan şeylere göz atmıyorlar mı? Onları Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi en iyi görendir.
20) Rahmân'ın yarattığı bütün canlılara, dünyada çokça merhamet eden Allah'ın astlarından size yardım edecek şu askerleriniz kimlerdir? Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, sadece bir aldanış içerisindedirler.
21) Veya Allah, rızkını kesiverse, size rızık verecek o kimse kimdir? Aslında onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.
22) Şimdi yüz üstü kapanarak yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi?
Bu ayet grubunda Rabbimiz insanların dikkatini yaşadıkları ortamdaki bazı ayetlerine çekip onlara akıllarını başlarına almaya yöneltecek bir takım eğitici sorular sormaktadır. Bu sorularla insanların her zaman Allah’ın kontrolü altında oldukları, azarlarsa Allah’ın onları cezalandıracağı, rızıklarını kesivereceği, kimsenin azgınlara yardım edemeyeceği ve rızık veremeyeceği ihtar edilmektedir. Bu tarz ihtarlar daha evvel de yapılmıştı:

96Ve eğer o kentlerin halkı inansalar ve Allah'ın koruması altına girselerdi, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları yapıp durmakta olduklarına karşılık yakalayıverdik.

97-99Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti anlamsız işlerle uğraşırlarken onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah'ın ince plânından güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah'ın ince plânından kendini güvende görmez. [A’raf/96-99]

45Sonra nice kentler de vardı ki şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yaparlarken Biz, onları değişime/yıkıma uğrattık. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır; nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar! [Hac/45]

65De ki: "O, üstünüzden ve ayaklarınızın altından azap göndermeye yahut sizi ayrılıkçı gruplara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yetendir." Bak, onlar iyice anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl evirip çeviriyoruz/inceden inceye açıklıyoruz. [En'am/65]

33Lût'un toplumu, uyarıları yalanladı.34,35Biz onların üzerine ufak taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Lût'un ailesi bundan ayrı tutuldu. Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık; Biz kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen kimseyi böyle mükâfâtlandırırız. [Kamer/33-35]

16, 17. ayetlerde geçen "gökte olan Kişi" ifadesi ile ilgili olarak geçmişte "melekler", "Cebrail" gibi yorumlar yapılmıştır. Kimileri de sözü edilen "zat"ı "Kudreti, saltanatı, Arşı ve hâkimiyeti göklerde bulunan", "gökyüzünü yaratan" zat olarak yorumlamıştır. Ayetten anlaşılan, bu "zat"ın bizzat Allah olduğudur. Allah’ın mekândan münezzeh olduğuna dair aklen ve naklen sayısız kanıt mevcut olduğuna göre, bu ifadenin tevili gerekmektedir.

Bu ayetin benzerlerini Zuhruf ve En’am surelerinde de görmüştük:

3Ve O, göklerdeki ve yerdeki Allah'tır. O, gizlinizi ve açığınızı bilir. Kazandığınız şeyleri de bilir. [En’am/3]

Benzer ifadeler içeren bu ayetleri de kapsayacak şekilde 16 ve 17. ayetlerde geçen "
gökte olan Kişi" ifadesinin iki şekilde tevili söz konusudur:

1- Bu ifade Arap örfüne göredir. Zira Araplar Allah’ın gökte olduğuna inanırlardı. Bu nedenle onlara nankörlük etmemeleri, eğer ederlerse inandıkları Allah’ın kendilerini cezalandıracağı uyarısı yapılmıştır.

2- Bu ifadedeki "sema" sözcüğü ile evrenin yani yaratıkların ötesi, "en üst nokta" kastedilmiştir. Zira insan, fıtraten, Allah'ı düşünürken gökyüzüne bakar. Nitekim dua edilirken eller havaya doğru kaldırılır. Kişi, sıkıntıya düştüğünde yüzünü semaya çevirerek Allah'a yalvarır. Örfte de olağan dışı olaylar için "gökten düştü" tabiri kullanılır. Allah’tan gelen kitaplara da "Semavi kitaplar" denilir. Demek oluyor ki, insan ne zaman Allah'ı düşünecek olsa, doğasından gelen bir güdüyle yere değil, göğe bakmaktadır. Nitekim Resulullah’ın dua edişi ile ilgili olarak Bakara suresinde de şu ayet yer almaktadır:

144Biz, senin Bizden ne beklemekte olduğunu kesinlikle görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın bir hedefe/stratejiye çevireceğiz. Haydi, yüzünü Mescid-i Harâm'a/dokunulmaz eğitim-öğretim kurumuna çevir; aklın fikrin hep eğitim-öğretimde olsun. Siz de, nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin! Kendilerine Kitap verilmiş olan kimseler de kesinlikle, şüphesiz onun, Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Ve Allah, onların yapıp durduklarından habersiz, bilgisiz değildir. [Bakara/144]

15Kim, Allah'ın, kendisine dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyor idiyse, hemen samimiyetle Biz'e yönelsin, bir de Allah'ın astlarından kendine zarar ve menfaat veremeyecek o şeyler ile ilişkisini kessin. Sonra da baksın bakalım bu plânı, kendisini öfkelendiren şeyi/kafasındaki takıntıyı giderecek mi? [Hac/15]

19. ayette geçen "üstlerindeki sıra sıra sıralanmış ve dürülmüş uçan şeyler" ifadesini birinci planda "kuşlar" olarak ele alıp Allah’ın onları uçacak şekilde yaratması ve doğa yasalarını kuşların havada durabilecekleri biçimde düzenlemesi" olarak anlayabileceğimiz gibi, bulutlar, yıldızlar, galaksiler ve diğer gök cisimleri olarak da anlayabiliriz.
23) De ki: "O, sizi inşa eden, size kulak, gözler ve gönüller oluşturandır. Sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ne de az ödüyorsunuz?"
24) De ki: "O, sizi yeryüzünde türetip üretendir ve siz O'na toplanıp götürüleceksiniz."
Rabbimiz insanları eğitip düşünmelerini sağlayacak bir takım açıklamalarından sonra bu ayetlerde de doğrudan elçisine hitap ederek ona toplumlara iletmesini istediği mesajını bildirmektedir. Bir kınama ve azarlama eşliğinde verilen bu mesaj onları hem düşünmeye, ibret almaya, inanmaya sevk edecek araç ve yeteneklerle donatıldıkları gerçeğini, hem de bu araç ve yeteneklerin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirip getirmediklerinin hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını içermektedir.

Ayetteki "
sizi inşa eden [yaratan], size kulak, gözler ve gönüller kılandır" ifadesiyle, insanların hayvanlardan farklı, üstün niteliklerle donanmış olarak yaratıldıkları, dolayısıyla bu lütufların hakkını vermeleri, hayvanlar gibi hareket etmemeleri gerektiği mesajı verilmektedir.

179Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu cehennem için türetip ürettik; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir. [A’raf/179]

44Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten vahye kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar/aşağıdırlar. [Furkan/44]

25) Bir de onlar: "Eğer doğru kimselerden iseniz bu tehdit ne zaman?" diyorlar.
26) De ki: "Kesinlikle bu tehdidin bilgisi, Allah'ın yanındadır. Ben ise yalnızca apaçık bir uyarıcıyım."
27) Artık onlar, onu yakınlaşmış görünce, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselerin yüzleri kötüleşti. Ve: "İşte bu, çağırıp durduğunuz şeydir!" dendi.
Bu ayetlerde, inkârcıların müminlere yönelttikleri "Eğer doğru kimselerden iseniz bu söz verilen [tehdit] ne zaman?" sorusu nakledilerek Resulullah’a onların bu alaycı sorularına nasıl cevap vermesi gerektiği bildirilmektedir.

İnkârcıların samimiyetsizce sordukları bu soru daha evvel Yunus/48, Ya Sin/48, Neml/71, Enbiya/38 ve Sebe/29’da da nakledilmiş ve kendilerine verilen cevaplar aynı surelerde yer almıştır.

Burada da Rabbimiz kıyametin vaktinin belirli bir amaç için kimseye bildirilmediğini açıklamıştır:

11Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: "Mûsâ!12Ben, senin Rabbin olan Benim. Hemen yakınlarını ve mallarını burada bırak, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva'dasın/iki kere temizlenmiş bir vadidesin.13Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye; "14Hiç şüphesiz ki Ben, Allah'ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluştur-ayakta tut].15Şüphesiz ki o saat/kıyâmet gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim.16O nedenle kıyâmete inanmayan ve kendiboş iğreti arzusuna uyan kimse seni, kıyâmete iman etmekten alıkoymasın; sonra değişime/yıkıma uğrarsın" 14uyarısına kulak ver. [Ta Ha/11, 15]

63,73İnsanlar sana kıyâmetin kopuş vaktinden soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi, Allah'ın; münâfık erkekleri, münâfık kadınları, ortak koşan erkekleri, ortak koşan kadınları azap etmesi; ve Allah'ın, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbelerini kabul etmesi için ancak Allah'ın nezdindedir. Ne bilirsin belki kıyâmetin kopuş vakti yakında olur. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." [Ahzab/63,73]

187Sana, Sâat’ten; kıyâmetin kopuş anından soruyorlar: "Ne zaman gelip çatacak?" De ki: "Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Onun vaktini bilmek, göklerde ve yerde ağır basmıştır/bilinemez olmuştur. O size ansızın gelir." [A’raf/187]

105-107Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın. İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere: "Siz inandıktan sonra yeniden kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden biri mi oldunuz? Öyleyse, küfretmenizden; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmenizden dolayı tadın cezayı!" Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada sürekli kalanlardır. [Âl-i İmran/106]

32Bir vakit de onlar, "Ey Allah'ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver" demişlerdi. [Enfâl/32]
28) De ki: "Hiç düşündünüz mü? Eğer Allah beni ve benimle beraber olanları değişime/yıkıma uğratsa yahut bize merhamet etse, peki, kâfirleri; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden bu kimseleri acıklı bir azaptan kim koruyacak?"
29) De ki: "O, yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet edendir. Biz, O'na inandık ve sadece O'na sonucu havale ettik. Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz."
30) De ki: "Hiç düşündünüz mü? Eğer suyunuz yerin dibine çektiriliverse, size kim bir pınar suyu getirebilir?"
Rabbimiz bu ayetlerde elçisi aracılığı ile seslenerek inkârcıları düşünmeye davet etmektedir. Bu davet biraz da tehdit içermektedir.

Hatırlanacağı üzere, bundan evvelki surede [Tur/30’da] müşriklerin Resulullah’ın ölümünü dört gözle bekledikleri nakledilmişti. (İleride, Fetih/12, Tevbe/50 ve Al-i Imran/120’de de Medine’deki inkârcıların aynı şeyi bekledikleri ifade edilecektir.) Pasajın 28. ayetinde inkârcıların bu beklentisine gönderme yapılıp onlara kendilerinin de ölecekleri, inanmadan ölmeleri halinde acıklı bir azaptan kurtulamayacakları ihtar edilmektedir. Dünyada iken kuraklık ve susuz bırakılarak sıkıntıya boğulmaları da ihtimal dâhilindedir. Böyle bir durumda kimsenin kendilerine yardım edemeyeceğini bilmeli ve akıllarını başlarına toplamalıdırlar.

O dönemde Mekke’deki su kaynakları kıttı. Mekkeliler Zemzem ve Meymun kuyuları olmak üzere sadece iki kaynaktan yararlanabilmekteydiler. Rabbimiz onlara bu kaynaklardaki suların çekilivermesi durumunda hallerinin nice olacağını hatırlatmaktadır. Bu tehditler uyarı amaçlıdır; yani sahip oldukları nimetlerin Allah’tan olduğuna inanmalarını sağlamaktır. Rabbimiz suyun büyük bir nimet olduğunu insanlara birçok kez hatırlatmıştır:

65-67Dileseydik Biz, kesinlikle onu kuru bir çöp yapardık da siz, "Şüphesiz biz borç altına girmiş kimseleriz! Daha doğrusu, biz her şeyi elinden alınmış yoksun bırakılmış kimseler imişiz!" diyerek şaşar kalırdınız: 68Peki, içip durduğunuz suyu hiç düşündünüz mü?

69Siz mi buluttan indirdiniz onu, yoksa Biz mi indirenleriz? [Vakıa/65- 69]

Surenin, son ayetteki "
Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse, size kim bir pınar suyu getirebilir?" sorusunun cevabı hiç şüphesiz "Allah!" şeklinde olmalıdır.