







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
TEKASUR SÛRESİ’NE GİRİŞ
Tekâsür sûresi Mekke’de 16. sırada inmiştir. Toplam sekiz âyetten ibaret olmasına rağmen, bazı İslâm bilginlerinin de dediği gibi, Kur’ân’daki konuların yaklaşık altıda birini özet hâlinde içermektedir.
Tekâsür sûresi, insanoğlunun nankörlüğünden, çıkarı uğruna yaptıklarından ve daha başka karakter özelliklerinden bahseden Âdiyât sûresinin devamı niteliğindedir. Âdiyât ve Tekâsür sûrelerinin arasında bulunan Kevser sûresi ise, peygamberimizin manevî yönden güçlendirilmesi için açılmış bir parantez niteliğindedir. Tekâsür sûresinde , insanların dünyadaki maddî varlık ve servetlerini [mal, mülk, evlât, makam, mevki, şöhret] zevk ve eğlence amacıyla arttırmak için yaptıkları girişimlerin dünyayı cehenneme çevireceği açıklanmakta, bu yanlış tutumların ve verilen tüm nimetlerin hesabının insana mutlaka sorulacağı bildirilmektedir. Kevser sûresi ile açılan parantezden sonra yeniden insanlığa hitabına devam eden evrensel mesaj, Tekâsür [çoğaltma yarışı] yüzünden insanın Allah’a kulluktan geri kalma tavrını kınamakta, bu tavrı gösterenlerin karşılaşacağı mutlak akıbeti haber vererek tüm insanlığı hesap günü için uyarmaktadır.
RAHMÂN ve Rahîm Allah adına.
1- Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı.
2- Kabirleri ziyaret edişinize dek.
3- Hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz.
4- Sonra [bir müddet sonra], hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz.
5–6- Hayır… Hayır… Eğer ki ılme’l-yakîn [kesin bilgi] ile bilirseniz cahîmi [çılgınca yanan ateşi] mutlaka görürsünüz.
7- Sonra [bir müddet sonra] onu ayne’l-yakin [gözle görmüşçesine gerçek olarak] mutlaka göreceksiniz.
8- Sonra o gün siz nimetten mutlaka sorulacaksınız.
1. Âyet: Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı.
“تكاثر - tekâsür” sözcüğü “çoğaltma yarışı, çok gösterme çabası” anlamına gelmekle beraber, bu yarışa ve bu çaba içine giren insanların aynı zamanda aç gözlü, gözü doymaz, hırslı, ihtiraslı, lükse ve gösterişe meraklı oldukları anlamlarını da içerir. Başka bir ifade ile “tekâsür”, insanların “Ben ondan daha zengin olacağım”, “Ben ondan daha güçlü olacağım”, “Ben ondan daha ileri olacağım”, “Bu bana yetmez, dahasını isterim” zihniyetiyle ortaya koydukları davranışların psikolojik formatıdır. Bu olumsuz psikolojik format, övünç ve üstünlük elde etmek gibi nefsanî dürtülerden kaynaklanan lüzumsuz, yararsız ve erdemsiz tüm yarış ve rekabetlerin gerçekleşme zeminidir.
Âyette geçen “الهى - elhâ” fiili, “eğlendirerek oyalamak sûretiyle gaflete düşürmek, asıl yapılması lâzım gelen şeylerden alıkoymak” anlamına gelir. Dikkat edilirse, insanı gaflete düşüren bu oyalama, zevke ve hazza dayalı bir oyalamadır. Bu oyalanma içindeki insan öylesine zevklenir ki, âdeta zevkten dört köşe olur, gaflete düştüğünün farkına varmaz, asıl yapması gereken işlerden uzaklaştığını bile anlayamaz. Hatta bu zevk uğruna diğer insanları bile baskı altına almaya yönelir.
“Elhâ” fiilinin değişik türevleri başta Nur 37, Münafikun 9 ve Hicr 3. âyetleri olmak üzere Kur’ân’ın daha birçok âyetinde görülmektedir. (Abese 10, En’âm 32, 70, Ankebut 64, Lokman 6, Muhammed 36, Hadid 20, Cuma 11, A’râf 51, Enbiya 3, 17)
“Tekâsür” ve “elhâ” sözcüklerinin yukarıda açıklanan anlamları esas alındığında âyet şu şekilde açıklanabilir: “Çoğaltma yarışı, çok gösterme çabası, gösteriş yapmak size öylesine zevk verdi ki, esas yapmanız gereken iyi şeylerden [Allah’a kulluktan] sizi alıkoydu.”
Bu noktada, bir yanlış anlaşılma ihtimalini ortadan kaldırmak için hemen belirtmek gerekir ki, burada çok mal sahibi olmak, çok kazanmak, yüksek makam mevki sahibi olmak, meşru rekabet veya hizmet yarışı kınanmamaktadır. Pek tabiidir ki, Allah’a kulluk yapmak için çok çalışmak, çok kazanmak, nitelikli insan olup yüksek makam ve mevkilere ulaşmak, o makamlardan insanlara hizmet etmek, bol nimet kazanıp şükretmek, o nimetlerden Allah yolunda harcamak gibi etkinlikler Allah’ın emrettiği ve insanların benimsemesi gereken görevlerdir. Burada kınanan davranış, bu amaçlara ulaşmak için her yolun mubah sayılması ve bu sonuçları elde etmek için dünyanın cehenneme çevrilmesidir.
2. Âyet: Nihâyet kabirleri ziyaret ettiniz. [Kabirleri ziyaret edişinize dek] .
Bu âyette geçen “kabir ziyareti” deyimi, bazıları tarafından sözlük anlamıyla ele alınmış ve âyetle ilgili bir takım iniş sebepleri ortaya atılmıştır. İki ailenin nüfus yarışına girdiği ve dirilerin sayıları ile yetinilmeyip kabirlerdeki ölülerin sayısının da yarışa dâhil edildiği yolundaki bu iddialar, Mekke için Sehmoğulları ile Abd-i Menafoğulları’nı, Medine için de Ensar’dan Hâriseoğulları ile Harisoğulları’nı konu etmişlerdir. Medine için olan rivâyeti uyduranlar, bu sûrenin Mekke döneminde, üstelik de bu dönemin başlarında indiğini hiç dikkate almamışlardır.
Âyette geçen “kabirleri ziyaret” deyimi ölüp kabre girmekten kinaye olduğu için bu anlama gelmeyen rivâyetleri dikkate almıyoruz.
Âyette konu edilen şey, çoğaltma yarışının bir çeşit hazla, zevkle amaç edinilmesi ve bu amacın gerçekleşmesi yolunda pek çok şeyin mahvedilmesi, ortalığın cehenneme döndürülmesidir, yoksa kişilerin sayısal çokluğu değildir.
Bize göre âyetin anlamı şudur: “Bu tutumunuz [Tekâsür ile oyalanışınız], kabirleri ziyarete yani ölümünüze kadar sürmektedir.”
3,4. Âyetler: Hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz. Sonra [bir müddet sonra] , hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz.
1. Âyette bahsedilen çoğaltma yarışı, yanlış ve kabul edilemez bir inanış ve davranış olduğu için “kellâ” edatı kullanılmak sûretiyle kesin bir dille reddedilmiş ve bu yanlışın kısa bir zamanda ortaya çıkacağı, doğrunun anlaşılacağı vurgulanmıştır.
4. Âyette “kellâ” ve “sevfe” edatlarının birlikte kullanılması, yanlışın ortaya çıkması ve doğrunun anlaşılması sürecinin bazıları için daha uzun olabileceğini, ama mutlaka onların da gerçeği öğreneceklerini göstermektedir.
5,6. Âyetler: Hayır… Hayır… Eğer ki ılme’l-yakîn /kesin bilgi ile bilirseniz, cahîmi [çılgınca yanan ateşi ] mutlaka görürsünüz.
Dilbilgisi kurallarına göre bu iki âyet bir şart cümlesi oluşturmakta iken, eski müfessirlerin birçoğu, “جحيم - cahîm” sözcüğünü âhiretteki cehennem olarak anladıklarından, bu dünyada cehennemin görülemeyeceğini ileri sürerek 5. ve 6. âyetleri birbirinden ayırma yoluna gitmişlerdir. Bunun sonucu olarak da, cümlenin şart ve ceza bölümlerini birbirinden ayırarak 5. âyetin [şart bölümünün] cezasını mahzuf [saklanmış] saymışlar ve 6. âyeti de bağımsız bir âyet olarak kabul etmişlerdir.
6. âyetin içeriği ile “جحيم - cahîm”in, âhiretteki cehennem olduğu ve âhiretteki cehennemin bu dünyada görülemeyeceği mantığı uyuşmamaktadır. Şöyle ki:
Birinci olarak; 6. âyette, cehennemin görülmesi “kesin bilgiyle bilebilme” şartına bağlanmıştır. Oysa mahşerde cennetin veya cehennemin görülmesi için her hangi bir şart yoktur, herkes zorunlu olarak ikisini de görecektir. Dolayısıyla, mahşerde herkes tarafından zorunlu olarak görülecek olan cehennem ile âyette sözü edilen [görülmesi kesin bilgi şartına bağlı olan] cehennem aynı şey değildir.
İkinci olarak; 6. âyetteki cehennemin âhiretteki cehennem olduğu kabul edilirse, ortaya şöyle bir sıralama problemi çıkmaktadır: 8. âyette “Sonra o gün siz nimetten sorgulanacaksınız” dendiğine göre, sûrede önce cehennemin görüleceği, sonra da sorgulama işleminin yapılacağı bildirilmiş olmaktadır. Bu ise önce sorgu işleminin yapılacağı, sonra cennet ve cehennemin görüleceği yolundaki Kur’ân âyetleri ile çelişmektedir. Kur’ân’da herhangi bir çelişkinin olması mümkün olmadığına göre, 6. âyetteki cehennem âhiretteki cehennem değildir.
Biz âyette bahsedilen “cahîm”in âhiretteki cehennem değil, dünyadaki cehennem olduğu kanısındayız. Şöyle ki: Bu dünyevî cehennem, Tekâsür ile eğlenmenin ve zevklenmenin sonucunda ortaya çıkan perişanlıktır, ıstıraptır, sıkıntıdır, bunalımdır; yanan ateştir. Kur’ân’da “cahîm” sözcüğünün dünyadaki alevli ateş için de kullanıldığını gösteren bir başka örnek de Saffat sûresinin 97. âyetidir.
Dediler ki: “Şunun için bir bina yapın da bunu çılgınca yanan ateşin ortasına [cahîme] atın!” Saffat; 97.
İbrahîm peygamberin, karşıtları tarafından ateşe atılmasının anlatıldığı bu âyette geçen ve “çılgınca yanan ateş” olarak çevirdiğimiz sözcüğün orijinali de “cahîm”dir.
Yukarıdaki bilgiler ve vardığımız sonuçlar esas alındığında, insanlığa sunulan evrensel mesaj şu şekilde açıklanabilir:
“Eğer çokluk yarışı yapmanın, gösterişin, lüksün ve bunlardan zevk almanın, bunlarla eğlenerek oyalanmanın ne demek olduğunu, bunların nelere mal olduğunu bilimsel bir gerçekle bilseydiniz, o zaman karşınızda cahîmi, cehennemi, perişanlığı, acıları, feryatları, sıkıntıları görürdünüz; bu davranışlarınızla kendiniz için, çevreniz için, ülkeniz için, dünya için bir cehennem hazırladığınızı fark ederdiniz.”
Dünyadaki cehennemleri görmek ve insanlara cehennem sıkıntısı veren bu faciaların oluşma sebeplerini belirlemek için gerek kendi hayatımızda ve gerekse çevremizdeki insanların veya toplumların hayatlarında görülen bazı trajik olayları iyi analiz etmek, “neden” diye sorarak problemin ana kaynağını doğru teşhis etmek gerekmektedir:
Mütevazı bir hayat sürmekte olan bazı insanların zaman içinde borç batağına saplanıp sıkıntılara düşmelerinde, psikolojilerinin bozularak hayatlarını intiharla sonlandırmalarında asıl sebep acaba nedir?
Dünyada her gün 25.000 kişinin açlıktan ölmesi ve milyarlarca insanın kıtlık içinde yaşaması, insanların bu dünyada oluşturduğu cehennemin en güzel örneği değil midir?
Başlangıçta iyi niyetlerle kurulmuş mutlu bir yuvanın, daha sonra eşlere azap çektiren bir cehenneme dönüşmesine yol açan asıl sebep acaba nedir?
Dünyanın akciğerleri olarak adlandırılan cennet misali “Yağmur Ormanları”nın insanlığın ilerlemesi adına katledilerek atmosferin dengesinin önemli ölçüde tahrip edilmesi olgusunun altında acaba hangi gerçek yatmaktadır?
Japonya’da iki atom bombası ile Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta daha başka korkunç ölüm makineleri ile yaratılan cehennemler, acaba hangi gerçek sebeple yaratılmışlardır?
“Bu dünya iki padişaha çok geliyor” diyerek suçsuz, kusursuz ülkelere seferler düzenleyip on binlerce insanı öldüren ve bu katliamları bir zafer olarak tarihe yazdıranlar gerçekte hangi zihniyetle hareket etmekteydiler?
Bu soruları arttırarak dünyadaki cehennemlerle ilgili daha birçok kompozisyon çizilebilir. Ne var ki, dünyadaki bu tür cehennemlerin sayıca artırılması, onları ortaya çıkaran sebeplerin sayısını artırmaz. Bilinmelidir ki, bütün bu cehennemlerin tek bir sebebi vardır: Çoğaltma yarışı ve çokluktan zevk almak, çoklukla oyalanmak, çoklukla eğlenmek, çok, daha çok yapabilme istek ve gayretleri…
Tekâsür hastalığına yakalanarak Tekâsür ateşini yakmış olanlar, bir taraftan bu ateşi söndürmemek ve daha da büyütmek için ellerinin uzandığı her yerden haklı haksız toplayıp sömürür ve semirirlerken, diğer taraftan da topladıklarını kaptırmamak için aynı kaynaktan beslenmek isteyen rakiplerini sabote ederler, yalan ve iftiralar ortaya atarak onlarla mücadele ederler. Sonunda durum öyle bir hâl alır ki, hem Tekâsür ateşini yakmış olanlar hem de bunların beslendiği, sömürdüğü suçsuz günahsız insanlar ateşin içinde kalırlar. Kaldıkları o şey bir dünya cehennemidir. Suçsuz ve günahsız insanların cehennemi ezilmek, sömürülmek, çaresiz bırakılmak şeklinde gerçekleşirken, bizzat ateşi yakanların cehennemi ise topladıklarını başka Tekâsür hastalarına kaptırmamak, korumak ve daha da arttırmak için kaygı ve hasret duyarak huzursuzluk çekmeleridir. Bu özellikteki birey ve toplumlar sürekli kendilerine düşman yaratarak geceleri uyuyamaz hâle gelirler ve böylece içinde yaşadıkları ortamı bizzat kendi elleriyle cehenneme çevirirler. Kendi cehennemini yaratanların bir örneği, Kur’ân’da Mümin sûresinde verilmiştir:
Firavun ailesini de azabın en beteri kuşattı: Ateş. Sabah akşam ona arz olunurlar… Mümin; 45, 46.
Burada Firavun ailesinin yakalandığı Tekâsür hastalığı, dünya saltanatıdır. Âyete göre, saltanat hastalığı ateşe dönüşmüş, Firavun ailesi sarayında hiç rahat edemez hâle gelmiş, sürekli korku içinde kalarak adeta her gün ateşte yanmışlardır.
Geçmişte Firavun ve Karun türü azgınların yarattığı cehennem, günümüzde Tekâsür hastalığına yakalanmış acımasız ve bencil kişi veya kurumlar tarafından değişik sahnelerle tekrar ortaya konmaktadır. Televizyon ekranları ve gazete sayfaları çağdaş cehennem ateşleyicilerinin haberleriyle doludur. Eğer insanlık Rabbimiz tarafından bu sûre ile yapılan uyarılara kulak vermemeyi sürdürürse, gelecekte de daha pek çok cehennemler yaşanmaya devam edecektir.
Dikkate değer bir nokta da, Tekâsür hastalığının yol açacağı sonuçların bilimsel araştırmalar ile de bilinebileceğinin Rabbimizce haber veriliyor olmasıdır. İnsanlık sadece vahye kulak vermekle değil, bilimle de bu hastalığın kötü sonuçlarını görebilir, bu hastalığa karşı önlem alabilir ve bu hastalıktan kurtulabilir.
7. Âyet: Sonra onu kesin gözle göreceksiniz.
Bir önceki âyette bildirilen bu dünyadaki cehennemin gerçekleşeceği bu âyetle tekrar vurgulamaktadır. Yani: “Şâyet bilimsel bir araştırma yaparsanız bu sonucu cehennem ortaya çıkmadan da bilebilirsiniz. Buna rağmen Tekâsür ile eğlenme, mutlu olma devam ederse, işte o zaman yarattığınız ve içine düştüğünüz cehennemi bizzat kendi gözlerinizle kesinkes görürsünüz.”
8. Âyet: Sonra o gün siz nimetten sorulacaksınız.
Yani; “Dünyada yaşadığınız cehennem yetmeyecek, âhirette de tüm nimetlerden sorgulanacaksınız.”
Bir bütün olarak düşünüldüğünde, sûrenin âhirete yönelik uyarısı şöyle özetlenebilir:
Çoklukla eğlenmek, çoklukla mutlu olmak, her türlü çokluğu amaç edinmek yanlış bir davranıştır. Tekâsür ile eğlenmek sosyal ortamı cehenneme çevirir. Tekâsür psikolojisiyle işlenen davranışların yol açacağı sosyolojik ortam bilimsel olarak araştırılırsa, bu ortamın cehennemî bir huzursuzluğa benzer komplikasyonlar doğuracağı önceden görülebilir. Konu araştırılmaz ve bu konudaki yanlışta ısrar edilirse, ortaya çıkacak cehennem inkâr edilemeyecek şekilde gözlerle görülür, yaşanır. Mahşerde, hesap mahallinde sorguya çekilecek ve sahip olduğunuz nimetlerin hesabını vereceksiniz. Aklınızı başınıza toplayın!
İnsanlar başıboş bırakılmış değildir. Bu dünyadan sonra diriltilecekler, mahşerde toplanacaklar ve kendilerine verilen nimetlerin hesabını mutlaka vereceklerdir. İnsan, hayatını ona göre düzenlemeli ve bu bilinçle yaşamalıdır. Oyun, eğlence ve değersiz şeyleri amaç edinmemeli, daha hayırlı, daha çok ve daha güzel olan cennet ve Allah’ın rızası tercih edilmelidir. (Âl-i Imran; 15) Keşke diye hasret çekmenin yarın fayda vermeyeceği asla unutulmamalı, illâ başa geldikten sonra ayıkmak gerekmediği iyi bilinmelidir. Kabirler ziyaret edildikten [ölüp kabirlere atıldıktan] sonra geriye dönüş yoktur.
Tekâsür sûresinin mesajını teyit eden en güzel açıklamalardan biri de şu âyettir:
Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, [eğlence türünden] tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme [süresi ve konusu] , mal ve çocuklarda bir “تكاثر (çoğaltma Tutkusu) dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin [veya kâfirlerin] hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından [malından, malzemesinden] başka bir şey değildir. Hadid; 20.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ