







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
TEKVİR SÛRESİ’NE GİRİŞ
Tebbet sûresinin tahlilinde, peygamberimizin halkı Safa tepesine davet ederek onları uyardığını; buna karşılık başta Ebû Leheb olmak üzere bazı azgın müşriklerin ilahî mesaja karşı çıkarak o ana kadar aralarında ahlâkıyla, dürüstlüğüyle ve zihinsel sağlığıyla efsaneleşmiş olan Muhammed’e “mecnun” şeklinde ithamlarda bulunduğunu; bununla da yetinmeyerek çarşıda, pazarda onu takip ve taciz ettiklerini; bu hareketleriyle asıl yapmak istediklerinin peygamberimizin görevini engellemek olduğunu öğrenmiştik.
Rabbimiz Ebû Leheb’in şahsında bize bu tip yalanlayıcıların akıbetini, mallarının ve teşkilâtlarının bu davaya zarar veremeyeceğini bildirmişti. Bu açıklamalar şüphesiz peygamberimizin ve etrafındaki bir avuç Müslüman’ın maneviyatını yükseltmişti. Ama bir de Ebû Leheb ve onun gibilerin bulandırdığı akıllar vardı. Bu akıl sahiplerinin de ikna edilmesi gerekmekteydi.
Tekvîr sûresinde akılları din düşmanları tarafından bulandırılmış bu türdeki insanların tereddütleri giderilmekte, gerekli uyarılar yapılarak onlara öğütler verilmektedir.
Sûre üç pasajdan oluşmuştur: Birinci pasaj, kıyâmet ve mahşer sahnelerinin yer aldığı inzar [uyarı] mahiyetindeki 1–14. âyetlerdir . İkinci pasaj, Kur’ân ve peygamberimizin konumunun belirtildiği 15–25. âyetlerdir. Üçüncü pasaj, öğütlerden oluşan 26–29. âyetlerdir.
RAHMÂN VE RAHÎM ALLAH ADINA.
1- Güneş katlanıp dürüldüğünde,
2- yıldızlar bulandığında,
3- dağlar yürütüldüğünde,
4- on aylık gebe develer umursanmadığında,
5- vahşî hayvanlar bir araya toplandığında,
6- denizler kaynatıldığında,
7- nefisler eşleştirildiğinde,
8- diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,
9- “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye,
10- amel defterleri açılıp yayınlandığında,
11- gök sıyrılıp açıldığında,
12- cehennem kızıştırıldığında,
13- ve cennet yaklaştırıldığında,
14- herkes ne getirmiş olduğunu anlar.
15- Şimdi yemin ederim o sinenlere,
16- o akıp akıp yuvasına gidenlere,
17- yöneldiği an geceye,
18- nefeslendiği an sabaha ki,
19- kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür;
20- güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı,
21- itaat edilir, güvenilir.
22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.
23- Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü.
24- O gayb hakkında cimri de değildir.
25- Bu, kovulmuş Şeytân’ın sözü değildir.
26- Hâl böyleyken siz nereye gidiyorsunuz?
27- Bu, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,
28- içinizden doğru gitmek isteyenler için.
29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.
Ayetlerin Tahlili:
1. Âyet: Güneş katlanıp dürüldüğünde,
“تكوير - tekvîr” sözcüğü, “كوّرت - küvviret” fiilinin mastarı olup “كور - kevr” sözcüğünden türemiştir. Tekvîr; yuvarlak şekle sokmak, toplamak, sarık sarar gibi sarmak, bohçalamak anlamlarına geldiği gibi, devirmek, kürümek, yıkıp atmak anlamlarına da gelir. Bu sözcük Arapça’dan Farsçaya ve Farsçadan da Türkçeye “kör olmak” anlamında geçmiştir. Sözcüğün yapısı [tef’il babından oluşu] çokluk, peklik anlamlarını içerir. Bu kalıp işin “çok” yapıldığını ifade ederek fiile “çok sarılmış, çok yuvarlanmış” anlamını kazandırır. Bu hususlar dikkate alındığında “Küvvirat” sözcüğü âyette “Güneş iyice köreltildiğinde” anlamını ifade eder.
2,4. Âyetler: Yıldızlar bulandığında, dağlar yürütüldüğünde, on aylık gebe develer umursanmadığında ,
Âyette geçen “عشأر - işâr” sözcüğü on aylık gebe develer için kullanılmaktadır. Araplar on aylık gebe develere doğuruncaya kadar bu adı verirler. Bu develer hem süt hem de yavru vermeleri bakımından çok kıymetlidirler.
Bu nitelikteki develerin başıboş bırakılmasından maksat, çobansız ve bakımsız bırakılarak umursanmamalarıdır. Zira korkunç kıyâmet olayları içinde, develerin sahipleri böyle en kıymetli mallarını bile başıboş bırakıp kaçışacaklardır.
Bu âyetin mesajının dünyanın çeşitli yerlerindeki sosyal çevrelere farklı farklı anlatılması gerekir. Âyetin esas mesajı, o an geldiğinde herkesin çok değer verdiği şeyleri terk edeceklerini, bırakacaklarını, unutacaklarını bildirmesidir. Bu durumda âyetteki mesaj, bir sanayi ülkesinde “Fabrikalar bırakılıp kaçıldığında…”, bir finans çevresinde “Bankalar açık bırakılıp kaçıldığında…”, denizciliğin önemsendiği bir yörede ise “Kaptan gemisini terk edip kaçtığında” şeklinde anlaşılmalıdır.
5. Âyet: vahşî hayvanlar bir araya toplandığında,
Normal şartlarda vahşî hayvanların bir araya toplanması mümkün değildir. Ama kıyâmet şartlarında her şey alt üst olacak, her şey aslî niteliğini yitirecektir. Korkunçluğun verdiği dehşet ile vahşî hayvanlar bile şaşırıp kalacaklar, yaratılış özelliklerinin aksine davranacaklardır.
6. Âyet: denizler kaynatıldığında
Sûrenin ilk altı âyetinde kıyâmetin ilk aşamaları anlatılmıştır. Bu ilk aşamaların nasıl gerçekleşeceği ile ilgili olarak değişik bilim dalı mensuplarınca birçok teori geliştirilmiştir. Bu teorilerin öngördüğü aşamalar birbirinden farklı da olsa, gerçekleşeceğini düşündükleri son, âyetlerde açıklandığı gibi her şeyin normal akışından çıkacağı, evrenin düzeninin bozulacağı, kısaca kıyâmetin kopacağı şeklindedir. Bu teoriler henüz birer öngörü mahiyetinde oldukları için daha fazla açıklanmalarına gerek yoktur. Belirtilmesi gereken en önemli yanları, Kur’ân’ın bildirdiği kaçınılmaz sonun hepsi tarafından da kabul ediliyor olmasıdır.
Kıyâmete ait sahneler başka detaylar verilerek ileride pek çok âyette karşımıza çıkacaktır. Meselâ İbrahîm sûresinin 48. âyetinde bu sahne şöyle anlatılmıştır:
“O gün yerküre başka bir yerküreye dönüştürülür. Gökler de öyle. Hepsi o Vâhid [Sıfatlarında, özelliklerinde tek ve biricik olan; kullarının ibâdet ve yönelişlerinde kendisine herhangi bir varlığı eş ve aracı tutmalarını istemeyen]ve Kahhar olan [Kâfirleri kahrı altında ezen] Allah’ın huzurunda dikilir.” İbrahîm; 48.
7. Âyet: nefisler eşleştirildiğinde,
Bu âyetten itibaren kıyâmet sahneleri bitmiş, mahşer sahneleri anlatılmaya başlanmıştır.
Âyetteki “nefislerin eşleştirilmesi” ifadesi hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. “Ruhlar bedenleriyle birleştirildiğinde”, “Herkes amellerinde kendi benzerleriyle birleştirildiğinde”, “Müminler hurilerle birleştirildiğinde”, “Yahudi Yahudi ile Hıristiyan Hıristiyan ile birleştirildiğinde”, “Canlar amelleriyle birleştirildiğinde” şeklindeki yorumlar bunlardandır.
Âyetteki “زوّجت - züvvicet” kelimesi, bir araya getirmek demektir. Ama her hangi iki şeyi bir araya getirip bir çift oluşturmak değil, bir şeyi misliyle, simetrik eşiyle bir araya getirmek, bir takım oluşturmak demektir. Aynı kelime, Şûra sûresinin 50. âyetinde bir batındaki/ana karnındaki birden çok çocuğu ifade etmek için, Vakıa sûresinin 7. âyetinde ise mahşerde diriltilen insanların üç grupta toplanmalarını ifade etmek için de kullanılmıştır.
Tekvîr sûresinin bu âyetinde de mahşer sahnelendiğine göre,Vakıa sûresinin 7 . ve sonraki âyetleri bu âyetin detayı olarak düşünülebilir. Bu durumda, âyette geçen eşleştirmenin Vakıa sûresindeki “sağcılar, solcular ve öncüler” şeklinde kendi aralarındaki eşleştirme ile aynı olduğu söylenebilir.
8, 9. Âyetler: diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye,
Âyetin orijinalinde geçen “موؤدة - mev’ûde”, küçükken diri diri toprağa gömülen kızcağız demektir ki “وئد - ve’d” kökünden türemiştir. “وئد - ve’d” aslında “اود - evd” sözcüğü gibi, ağır basmak, üzerine basınçla bastırmak anlamında olup cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri toprağa gömme şeklindeki insanlık dışı âdetlerine denmektedir.
Arapların kimisi bunu kızları yüzünden ileride başlarına utanç verici bir olay gelebilir korkusuyla, kimisi de “melekler Allah’ın kızlarıdır” inanışına uygun olarak kızlarını meleklere katmak üzere yaparlardı. Fakat onları bu zulme iten başlıca nedenin fakirlik ve çocuğu besleyememek korkusu olduğu daha güçlü bir olasılıktır. Bu konu En’âm 151 ve İsra 31 gibi başka âyetlerde de yer almaktadır.
Bununla beraber Araplar içinde kız çocuklarını bu şekilde toprağa gömmeyi tasvip etmeyenler de vardı. Meselâ ünlü Arap şairi Farazdak’ın dedesi olan Sa’sa’a b. Naciye el-Mücaşi adlı şahıs, kendi kavmi olan Beni Temim’den toprağa gömülecek kız çocuklarını fidye ile kurtarırdı.
Bu âyetlerde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, diri diri gömmek sûretiyle işlenen cinâyetin nedeni hakkında öldürene değil de öldürülen suçsuz kızcağıza soru yöneltilmiş olmasıdır. Hesap gününde sorunun suçsuz, koruyucusuz, mazlum kıza sorulacak olması, cinâyeti işleyen katile hiç söz hakkı verilmeyecek olması anlamına gelmektedir ki, bu ifade ile hem “Tariz” sanatı sergilenmiş, hem de bu katillere mahşerde düşecekleri durumla ilgili olarak çarpıcı bir uyarı yapılmıştır.
Âyetlerde, diri diri gömmek sûretiyle işlenen cinâyetler örnek gösterilerek aslında şekli ne olursa olsun, çocukların kasten öldürülmelerinin büyük bir günah olduğu anlatılmaktadır.
Bahsedilen suçun çocukların fizikî ölümlerinin yanında onların eğitim ve öğretimden uzak tutulmalarıyla oluşan sosyal ölümlerini de kapsadığı, bu tip sosyal cinâyetlerin de aynı suç kapsamında olduğu unutulmamalıdır.
10. Âyet: amel defterleri açılıp yayınlandığında,
Bu âyet amel defterlerinin sadece açılmakla kalmayıp aynı zamanda neşrinin de yapılacağını, yani gazete, dergi, kitap gibi veya radyo ve televizyon programı gibi yayınlanacağını da ifade etmektedir. Bu durumda, amel defterlerinde yazılı olan hem iyi hem de kötü amellerin, sahibi ile Allah arasında kalmayıp tüm mahşer halkı tarafından öğrenilmesi söz konusudur. Bunun detayı ilerine Neml sûresinde gelecektir.
11 – 14. Âyetler: gök sıyrılıp açıldığında, cehennem kızıştırıldığında, ve cennet yaklaştırıldığında, herkes ne getirmiş olduğunu anlar.
Mahşerle ilgili olarak çizilen bu kompozisyonla inzar [uyarı] yapılmakta, insanlardan akıllarını başlarına almaları istenmektedir. Bu kısa sahneler ve uyarılar ilk yapılanlardır. Daha sonraki sûrelerde detaylı olarak görülecektir.
15–18. Âyetler: Şimdi yemin ederim o sinenlere, o akıp akıp yuvasına gidenlere, yöneldiği an geceye, nefeslendiği an sabaha ki,
Sûrenin 15–25. âyetleri ayrı bir necmdir. Ayrıca bu âyetler Kur’ân’ın özelliklerini kanıt gösteren birer kasem cümlesidir. Âyetlerin her birinde müteşabih ifadeler vardır. Bize göre âyetlerdeki;
Bundan sonra da böyle müteşabih ifadeler ile sıkça karşılaşılacaktır.
Kanaatimize göre, 15–25 âyetleri kapsayan bu necm, Fecr sûresinden sonra ve Duha sûresinden önce inmiş olmalıdır. Zira “fecr”den sonra sabah, sabahtan sonra da kuşluk [duhâ] olur.
Tebbet sûresinin tahlilinde peygamberimizi engellemeye çalışanların tepkilerine değinilmiş, Rabbimizin bu kişileri ve tepkilerini Ebû Leheb’in şahsında somutlaştırdığı anlatılmıştı. Rabbimiz bu necmde Ebû Leheb ve teşkilâtı tarafından oluşturulmaya çalışılan kötü kanaatleri bertaraf etmek için Kur’ân’ın mucizevî niteliklerini göstermekte ve elçisinin kendi katındaki konumunu açıklamaktadır. Ancak bu açıklamasına da yine kasem ile yani dikkat çekerek, kanıt göstererek başlamaktadır.
Âyetlerin lâfzî anlamlarına göre de evrendeki yıldızlara, gezegenlere, muhteşem sistemlerine ve bütün bunları yaratan güce dikkat çekilmekte ve “İşte, bu gücün sahibi size açıklıyor ki…” denilmektedir.
Kur’ân Araştırmaları Grubu tarafından sözcüklerin lâfzî anlamları dikkate alınarak kaleme alınan “Kur’ân: Hiç Tükenmeyen Mucize ” adlı kitap (İstanbul Yay, 2003, s: 64), 15 ve 16. âyetler ile ilgili olarak şöyle bir yorum yapmaktadır:
“… 15. âyette ’sinenler’ diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası ‘hunnes ‘tir. Hunnes’e , akışın tersi, pusma, büzülme, sinme, gerileme anlamları verilmektedir. 16. âyette ‘yuvalarına girenlere’ diye çevirdiğimiz deyim ise Arapça ‘kunnes’tir . Kunnes sözcüğüne belli güzergâh, yuvaya girme, hareket halindeki cismin yuvası anlamları verilmektedir. 16. âyetteki ‘akış’ı ise ‘cereyan’ kökünden türeyen ‘cariye’ kelimesi karşılamaktadır. … Bilim ancak 1700′lü yıllarda çekim gücünün önemini fark etmiştir. … Âyetler incelenirse, bu âyetlerin çekim gücüne, çekim ile hareket arasındaki dengeye işaret ettikleri anlaşılır. Gerek atomun çekirdeği, gerek gezegenlerin ortasındaki Güneş, sinmiş, büzülmüş bir hâlde bulunmakta, atomdaki çekirdek elektronları ve Güneş sistemindeki Güneş ise gezegenleri kendi içine çekerek onları da sindirmeye, büzdürmeye çalışmaktadır. Biz bu güce çekim, yerçekimi diyoruz. Merkezdeki sinmiş çekirdekler (Güneş), etraflarındaki elektronları (gezegenleri) kendileriyle birleştirmek, bütünleştirmek isteyerek onları da büzmeye, kendileri gibi sindirmeye yönelik kuvvet uygularlar. Böylelikle Tekvîr sûresinin 15. âyetinde geçen ‘hunnes’ kelimesinin çekim gücünü ifade ettiği hiçbir zorlama yapılmadan anlaşılmaktadır. Atomun çekirdeğinin çekimine rağmen elektronlar çekirdeğe yapışmaz. Güneş’in çekimine rağmen de gezegenler Güneş’e yapışmaz. Elektronları çekirdeğe yapışmaktan, gezegenleri Güneş’e yapışmaktan kurtaran, elektron ve gezegenlerin hareketidir. Tekvîr sûresi 16. âyette geçen ‘cariye’ kelimesi akışı, hareketi ifade eder ki, çekimden kurtaran unsuru ifade etmesi bakımından bu önemlidir. … Bu iki ayrı oluşum sayesinde elektronlar kendi yuvalarında, yörüngelerinde, gezegenler de kendi yuvalarında, yörüngelerinde hareket ederler. Bu yuvada olmayı da 16. âyetteki ‘kunnes’ kelimesi mucizevî bir şekilde ifade etmektedir. Kur’ân, yerçekimindeki merkeze çekişi ‘hunnes’ kelimesiyle, bu çekimden kurtulmayı sağlayan hareket unsurunu ‘cereyan’ kelimesiyle, her iki unsur sayesinde oluşan yörüngede olmayı da ‘kunnes’ kelimesiyle ifade etmektedir. Böylece Kur’ân, yerçekimi ile ilgili terminolojinin var olmadığı bir dönemde, yerçekimine bağlı oluşumları açıklamıştır.”
19 – 21. Âyetler: Şüphesiz bu, güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı, itaat edilir, güvenilir bir elçi sözüdür.
Âyette geçen “انّه - hu” [o] zamiri Kur’ân’a işaret etmektedir. Kur’ân, bir elçinin sözleriyle tebliğ edildiği için “قولرسول - elçi sözü”dür. Ama “Elçi sözü”, elçilik yapan kişinin kendi sözü değildir. “Elçi sözü”; elçilik yapan kişinin, elçi yollayan otorite tarafından kendisine emanet edilen mesajdır, yani elçi yollayan otoritenin sözüdür. Ama pek çok meal ve tefsirde, âyette geçen “Elçi sözü” ifadesi ile Cebrail’in kastedildiği yazılıdır. Bunun sebebi, “Elçi sözü” ile “Muhammed’in sözü” arasındaki inceliğin fark edilemeyişidir. Elçi Muhammed (as), kendisinin değil, kendisini elçi olarak seçen otoritenin mesajını aktarmaktadır. Üstelik bu elçi, Allah katında itibar edilen, güvenilecek ve itaat edilecek bir elçi olduğu için, “Elçi sözü” olarak aktardığı mesajlara da itibar edilmeli, güvenilmeli ve itaat edilmelidir. Nitekim Alak sûresinde “Yaratan Rabbinin adına oku!” emrini alan peygamberimiz, tebliğine Fâtiha sûresinin ilk âyeti olan “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adına” cümlesiyle başlamıştır. Yani elçinin sözleri, Allah’ın kendisine vahyettiği sözlerden başka bir şey değildir.
22,23. Âyetler: Arkadaşınızı cin çarpmış değildir. Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü.
Birçok tefsir ve mealde, bu âyetle ilgili olarak da Kur’ân’daki diğer sûre ve âyetlere uygun olmayan açıklamalar görmek mümkündür. Âyetteki “ه - hu / [o]” zamiri hayalî Cebrâîl’e gönderilerek büyük bir hata yapılmıştır. Hâlbuki bu âyette bahsedilenler, Necm sûresinin 1–18. âyetlerinde detaylandırılmıştır.
İndiği zaman necme kasem olsun ki, (Parça parça inmiş âyetlerin her bir inişi kanıttır ki), Arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. O, hevasından da konuşmuyor. O kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. Ona, onu müthiş kuvvetleri olan öğretti. O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir O. Ve O en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [Onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyordunuz?] Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. Son Sidrenin yanında. Ki onun yanında oturulan bahçe vardır. O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. Göz şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin âyetlerinin en büyüğünü gördü. Necm; 1–18.
Anlaşılmaktadır ki, peygamberimizin gördüğü Cebrâîl değil, Rabbimizin büyük bir tecellisi, büyük bir âyetidir. Bu husus Necm sûresi tahlilinde detaylandırılacaktır.
24. Âyet: O gayb hakkında cimri de değildir.
Âyette geçen “zanîn” sözcüğünün birinci anlamı, sahip olduklarını başkalarına vermekten, başkalarıyla paylaşmaktan kaçınan demektir. Biz de bu anlamı tercih ederek sözcüğü “cimri” olarak çevirmeyi uygun gördük. Sözcüğün ikinci anlamı ise “itham edilen, suçlu görülen, töhmet altında tutulan, sanık” demektir.
Sözcüğün birinci anlamı esas alındığında âyet, peygamberimizin gayb hakkında cimri olmadığı yolunda bir hüküm ifade etmektedir. Bu durum, ilk bakışta gaybın Allah dışında hiç kimse tarafından bilinemeyeceği yolundaki Kur’ân öğretisine ters gibi görünüyorsa da, peygamberimizin bu gayb bilgilerini Allah’tan vahiy yoluyla edinmiş olduğu gerçeği bu tersliği ortadan kaldırmaktadır. Çünkü Yüce Allah eski toplumlara ait bazı haberleri, peygamberimizin çevresinde olup bitenleri, kıyâmet, cennet ve cehennem ile ilgili bazı sahneleri peygamberimize vahyetmiş, o da bu vahiyleri âyetler halinde insanlığa tebliğ etmiştir.
Âyette peygamberimizin vahiy yoluyla kendisine bildirilen gayb haberlerini insanlığa tebliğ ederken cimrilik etmediği anlatılmakta ve “Arkadaşınız Muhammed, kendisine vahiyle bildirilen gayba ait bilgilerde cimri değildir. O haberleri kendine saklamaz, sizlerle paylaşır” mesajı verilmektedir.
Sözcüğün ikinci anlamı esas alındığında ise âyet şöyle açıklanabilir: “Arkadaşınız Muhammed (as), kendisine vahiyle bildirilen gayba ait konularda, ’sen bu bilgileri kâhinlik ederek, kâhinin birinden ya da Tevrat veya Zebur’dan alarak bize söylüyorsun’ gibi bir ithamla suçlanmış da değildir.”
Bu anlamların ikisi de doğrudur ve her ikisi birden âyetin çevirisinde kullanılabilir.
25. Âyet: Bu kovulmuş şeytânın sözü değildir.
Âyette geçen “شيطان رجيم - kovulmuş şeytân”, kişinin içindeki düşünme yetisidir. Bu yeti aynı zamanda İblis diye de adlandırılır. Âyette bu mesajları/vahiyleri Muhammed’in kendisinin uydurmadığı vurgulanmaktadır. Bu konuda tatmin olunabilmesi için İblis [Şeytân-ı Racim] ile ilgili aşağıdaki yazımızın iyi anlaşılması gerekir.
İBLİS NEDİR YA DA KİMDİR :
İblis’i tanımanın yolu Şeytânı tanımaktan geçer. Bu nedenle Şeytân sözcüğünün Kur’ân bağlamında doğru anlaşılması gerekir. Şeytân ile ilgili geniş açıklama “Kur’ân’da Şeytân” adlı çalışmamızda verilmiştir. Burada özet olarak şu bilgiyi vermekle yetiniyoruz:
“شيطان - Şeytân”, sözlük anlamı olarak “Hakk’tan uzak olan” demektir. Kavram olarak ise, “Hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı”dır.
Şeytânın kimler veya neler olabileceği, özellikleri ve ayırt edici nitelikleri Kur’ân’da detaylı olarak mevcuttur. Kur’ân’a göre Şeytân:
Bu tanımlamalara göre Şeytân, yanı başımızda yaşayan, gördüğümüz, bildiğimiz birileri olabileceği gibi, göremediğimiz ama içimizde hissettiğimiz bir şey de olabilir. Zaten Rabbimiz de Şeytânın insanlar ve görünmez güçlerden [enerjiden] olduğunu bildirmektedir. Şeytân-i Racîm [İblis] de onlardan biridir.
Böylece her peygamber için insan ve cin Şeytânlarından düşmanlar kıldık. En’am; 112.
Enfâl sûresinin 48. âyetinde geçen “شيطان - Şeytân” sözcüğü ise o gün için Mekkelileri kışkırtan Benî Kenâne kabilesine bağlı Müdlic Oğullarından Sürâka b. Mâlik b. Cu’şum isimli biri için kullanılmıştır.
O zaman Şeytân onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: “Bu gün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki iki topluluk birbirini görür oldu, iki topuğu üstünde geri döndü ve “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah’tan da korkmaktayım” dedi. Allah sonuçlandırması pek şiddetli olandır. Enfal; 48.
Tarih ve siyer kitapları araştırılarak Bedir savaşının ayrıntıları dikkatle incelendiğinde adı geçen kişinin âyette belirtildiği gibi önce müşriklere cesaret ve destek verdiği, sonra da onları yüzüstü bıraktığı görülecektir.
Bazı eski tefsirciler, ilgili âyette geçen “Şeytân” sözcüğü ile Sürâka’nın kastedildiğini, ancak Bedir savaşındaki Sürâka’nın gerçek Sürâka olmayıp Süraka kılığına girmiş Şeytân olduğunu, dolayısıyla da Kur’ân’ın aslında Sürâka kılığına girmiş olan “Şeytân”ı işaret ettiğini ileri sürmüşlerdir. İddialarını dayandırdıkları delil ve gerekçe, gerçek Sürâka’nın savaşa gitmediği, hatta savaştan haberi bile olmadığı yolunda kendisinin yaptığı bir açıklamadır. Ancak; ileri sürülen bu iddianın ne delili ne de gerekçesi inandırıcıdır. Çünkü askerî bir otorite olan Sürâka’nın, o günkü Mekke’nin birkaç bin hanelik nüfusu içinde yaşayıp da günümüzdeki askeri mızıka veya bando takımına benzeyen gruplarca çalınan cenk havalarını ve şair kadınlarca sergilenen savaşa tahrik edici şiir ve gösterileri duymaması, kısacası savaştan bihaber olması mantık dışıdır.
Şeytânî özellikleri olan insanları “Şeytân” olarak isimlendiren Kur’ân’dan bir diğer örnek de Bakara sûresinin 14. âyetidir :
Bunlar iman etmiş olanlarla yüz yüze geldiklerinde, “iman ettik” derler. Şeytânlarıyla baş başa kaldıklarındaysa “Hiç kuşkunuz olmasın, biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz” derler. Bakara; 14.
Bu âyette söz konusu edilen Şeytânlar da münafıkların [ikiyüzlülerin] akıl hocaları olan insanlardır.
Bir diğer örnek de Âl-i İmran sûresinin 175. âyetinde geçen “Şeytân” ifadesidir ki, klâsik eserlerde bu kişinin Nuaym b. Mes’ûd adlı bir müşrik olduğu belirtilmektedir.
ŞEYTÂN-I RACİM :
Pek çok kimse “şeytân” ile “الشّيطانالرّجيم - şeytân-ı racim”i birbirine karıştırmakta ve ikisinin de aynı olduğunu düşünmektedir. Bize göre ise “Şeytân-ı racîm”; genel anlamdaki Şeytân kavramıyla ifade edilen özelliklerin dışında başka özellikler de gösteren özel bir Şeytânın sıfatıdır. Bu özelliği sebebiyle Kur’ân tarafından kendisine Şeytân-ı Racîm adı verilen bu Şeytânın özel ismi “ ابليسiblis” tir. Başka bir ifadeyle iblis , yaptığı Şeytânlıktan dolayı Rabbimiz tarafından “Şeytân-ı racim [Kovulmuş Şeytân]” olarak adlandırılan bir varlıktır. [Hicr 34, Sad 77, Tekvîr 25 ve Nahl 98. âyetlere bakılabilir.]
Kur’ân Şeytânî özellikler gösteren insanları “şeytân” diye nitelediği gibi, aynı şeytânî özellikleri gösterdiği için Bakara 36, A’râf 14, 15, İsra 64. âyetlerde olduğu gibi İblis’i de “Şeytân” olarak nitelemiştir. Ancak Kur’ân Bakara 34, A’râf 11–27, Hicr 28–44, İsra 61–65, Kehf 50, Ta Ha 116–123, Sad 71–85, Şuara 94, 95, Sebe 15–21. âyetlerde olduğu gibi İblis’ten kendi özel ismiyle de bahsetmiştir. Saffat sûresinin 7. âyetinde ise İblis boyun eğmeyişi, itaat etmeyişi ve inatçı oluşu nedeniyle “شيطانماردŞeytân-ı mârid” olarak nitelenmiştir.
RACÎM: “رجيم - racîm” sözcüğünün mastarı “رجم - recm” olup bu sözcüğün ilk anlamı “قتل - katl öldürmek” demektir. Öldürmeye “recm” denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak sûretiyle öldürmeleridir. Sonraları her öldürme işine “recm” denilir olmuştur. Kur’ân’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelmektedir. Ne var ki, “recm” ve türevleri Kur’ân’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.
“Öldürmek” anlamı dışında “recm” sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: “Taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zan ve zanna dayalı söz söylemek.” (Lisanü’l-Arab , Cilt 4, s.90).
Bu anlamların hepsi de uygun görülerek şeytân’a -İsm-i Mef’ul anlamıyla- “taşlanmış Şeytân”, “lânetlenmiş Şeytân”, “kovulmuş Şeytân”, “sövülmüş Şeytân” denilmiştir.
Ancak; “recm” sözcüğünün yukarıdaki anlamlarından biri olan ve Şeytânın tarzını en iyi ifade eden “zan ve zanna dayalı söz söyleme” anlamı bize göre en tercih edilebilir olanıdır. Bu anlamdan yola çıkarak “racîm” kelimesine verilebilecek en uygun karşılık, sözcüğü İsm-i Fail olarak anlamlandıran “katil Şeytân, aslı astarı olmayan söz söyleyen Şeytân, karanlığa taş atan Şeytân, kafadan atan Şeytân, palavracı Şeytân” ifadeleridir.
MARİD: “مارد - mârid” sözcüğü, “azgın, karşı çıkan, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden” demektir. Sözcüğün mübalâğa kalıbına sokulmuş olan “مريد - merîd” şeklindeki bir başka türevi “Şeytân-ı merîd” olarak Hacc sûresinin 3. ve Nisa sûresinin 117. âyetlerinde geçmektedir. Sözcüğün geçmiş zaman kipiyle farklı bir kullanımı da “مردواعلى النّفاق - meredû ale’n-nifakı [Münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler]” şeklinde Tövbe sûresinin 101. âyetinde yer almıştır. “Mârid” sözcüğünün mastarı olan “مرد - merd” sözcüğünün türevleri, kendi öz anlamı ekseninde olmak üzere, farklı kalıplarda değişik anlamlar kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi, “معرّى - soymak, soyunmuşluk” anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş, yaprağı olmayan ağaca “شجرامرد - şecerûn emred”, bitki bitmeyen kumluklara “رملة مرداء - remletin merdai”, sakalı bitmeyen köseye de “امرد - emred” derler. (Lisanü’l- Arab, cilt 8, s. 247-250).
“تمرّد - temerrüt [uzun bir süre inat etme]” sözcüğü de aynı kökten türemedir.
“Mârid” sözcüğü “soymak, soyunmuşluk, çıplaklık” anlamıyla değerlendirildiğinde “şeytân-ı Mârid”; ism-i mef’ul anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş şeytân”; ism-i fail anlamıyla da “hayırlardan, güzelliklerden soyan şeytân” demek olur. Bu anlam A’râf sûresinin 27. âyetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.
“Mârid” sözcüğü ile İblis’e yakıştırılan “inat ve isyanda çok ileri gitme” sıfatı, Kur’ân’da anlatılan olaylardaki İblis’in [Şeytân-ı Racim’in] davranışları ile birebir örtüşmektedir. “İblis’e ‘Âdem’e secde et! [boyun eğ!]” denildiğinde secde etmeyerek isyan etmiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem’i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.
“ابليس - İblis” sözcüğünün anlamı, “hayırdan son derece ümitsiz olan, Allah’ın rahmetinden umudunu kesen” demektir. Araştırmacılar bu sözcüğün aynı “Âdem” sözcüğü gibi Arapça olmadığını, Arapçaya başka dillerden geçtiğini belirtmişler ve Yunanca “Diabolos” sözcüğünün değişmiş hâli olduğunu ileri sürmüşlerdir.
“İblis nedir?” sorusuna eski düşünürlerin birçoğu İblis’in asıl adının Azâzil olduğu, meleklerin ileri gelenlerinden biri iken Âdem’e secde etmediği için Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıldığı şeklinde bir açıklama getirmişlerdir.
Şimdi Kur’ân âyetleri doğrultusunda İblis’i anlamaya çalışalım.
İBLİSİN ÖZELLİKLERİ:
1.İblis cinlerdendir.
Hani Biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, Beni bırakıp da onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken… Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!” Kehf; 50.
الجنّ - Cinn” sözcüğü, “kapalı, gözükmez varlık ve güç” demektir. Detayı Nâs sûresi tahlilinde verilecektir.
2.İblis ateşten yaratılmıştır:
[Allah] Buyurdu ki: “Sana emrettiğimde secde etmeni ne engelledi?” [İblis] dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın. A’raf; 12.
İblis’in yaratıldığı “النّار - en-nâr / ateş” günümüzde “enerji” olarak isimlendirilen “güç”e karşılık gelmektedir. Âdem’in yaratıldığı تراب - toprak, طين - balçık ise “madde” diye adlandırılan varlığa karşılık gelmektedir. Bilindiği gibi “ateş”, Pythagoras tarafından ortaya atılan kurama göre, evreni oluşturan dört ana maddeden [hava, su, toprak, ateş] birisidir ve günümüzdeki “enerji” kavramı ile örtüşmektedir. Bir başka ifade ile “ateş”, Kur’ân’ın indiği dönemdeki insanlar için, bilinmezleri de temsil eden bir ilk maddedir. Çünkü insanlar havayı solumakta, suyu içmekte, toprağı işlemektedirler ama yıldırım ve şimşeğin ateşini yakından tanımamaktadırlar. Dolayısıyla Kur’ân’da İblis’in yaratıldığı “şey”in “ateş” olarak açıklanması, konuya bugünkü bilgiler ışığı altında bakanlar tarafından yadırganmamalıdır.
3.İblis, insanların sudûrundadır [göğüslerdedir; beyinlerindedir, zihinlerindedir].
Hannas’ın kötü fısıltılarının şerrinden Ki o, insanların göğüslerinde vesvese verir. Nâss; 4,5.
4.İblis vesvese verir.
Derken şeytân ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacı ve eskimez/çökmez mülk/saltanat için rehberlik edeyim mi? Ta Ha; 120.
Derken, şeytân kendilerinden gizlenmiş olan çirkinliklerini ortaya çıkarmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi ki: rabbiniz sizi ancak iki melek olmayasınız yahut sürekli kalmayasınız diye şu ağaçtan uzak tuttu.”A’raf; 20.
Ve hiç kuşkusuz, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.”Kaf; 16.
“وسوسة - vesvese”, “Gizli bir sesle/fısıltıyla düşünce aşılamak, bir işe veya eyleme yöneltmek” demektir. İblis’in yani şeytân-ı Racîm’in neler fısıldayacağını, neleri gizlice telkin edeceğini konuya girerken belirttiğimiz şeytânî karakterleri göz önüne alarak öğrenebilmek mümkündür.
Hani meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis müstesna hepsi secde etmişti. İblis dayatmıştı.”Bakara; 34, Hıcr; 31, Ta Ha; 116, Kehf; 50.
İblis’in Âdem’e secde etmeyişini anlatan âyetlerde İblis’in meleklerin içinden istisna edildiği görülmektedir.
“İstisna”, terim olarak “Bir ismi istisna edatlarından biriyle cümledeki yargıdan çıkarmak” demektir. Arapça dil bilgisi kurallarına göre şekil olarak üç çeşidi olmasına rağmen anlam olarak istisna iki çeşittir.
Birincisi “Muttasıl İstisna”dır. [Müstesnanın müstesna minh cinsinden olduğu istisna].
İkincisi “Munkatı İstisna”dır. [Müstesnanın müstesna minh cinsinden olmadığı istisna].
Melek, cin ve şeytân kavramlarını özümseyememiş yorumcular âyette yapılmış istisnayı “Munkatı İstisna” kabul edip İblis’i [şeytân-ı Racîm’i] melekten saymamışlardır. Hâlbuki İblis’i konu alan Tâ Hâ 116, Sâd 73 ve Hicr 31′de “Meleklerin hepsi, toplu halde” ifadeleri yer almaktadır. Bu vurgular âyetteki istisna cümlesinin kesinlikle “Muttasıl İstisna” olduğunu gösterir. Bunun anlamı, İblis’in diğer hemcinsleri gibi Âdem’e secde etmediğidir. İblis, melek grubundan secde yargısında istisna edilmiştir. Öyleyse İblis kesin olarak melektir.
Burada ortaya bir başka sorun çıkmaktadır: İblis melektir ama acaba melek nedir? Çünkü İblis’in bir melek olduğu yargısı klâsik melek anlayışı çerçevesinde kesinlikle kabul edilemez.
Detayı “Melek Kavramı” çalışmamızda olmakla birlikte burada kısa bir açıklama yapmak yararlı olacaktır.
MELEK:
Arap dilbilimi uzmanları “ملك - melek” sözcüğünün kökeni ile ilgili altı farklı tespitte bulunurlar. Bu tespitleri ayrıntılarıyla belirtmek sayfalar dolusu açıklamayı gerektirir. Bu nedenle en isabetli iki tespiti dikkate almakla yetineceğiz. Konu hakkında daha geniş bilgi için Kitabü’l-Ayn, Tehzib, Camî, Keşşaf, Mecma’, Garaib, Lübâb, Rûh, El-Bahrü’l-Muhît, Müfredat gibi kaynaklara başvurulabilir.
Birincisi : Melâike ve bunun tekili olan melek sözcükleri “ؤلوك - ülûk” kökünden türemiştir. Bu sözcük “elçi göndermek” anlamını taşımaktadır. Kelimenin aslı “مألك - me’lek” dir. İsm-i zaman, ism-i mekân ve mastardır. Dolayısıyla başındaki “م - mim” harfi ektir. Sonra elif ile lâm yer değiştirmiş, “ملئك - mel’ek” yapılmıştır. Allah’tan gelen elçi anlamında isim olarak kullanılmaya başlayınca hemze terk veya tahfif yoluyla kalkmış, sözcük “ملك - melek” şeklini almıştır.
İkincisi : Başındaki “م - mim” harfi kelimenin aslındandır, ek değildir. Kuvvet/yönetim gücü anlamındaki “ملك - melk” kökünden türemiştir. Mülk, milk, mâlik ve melik sözcükleri bu kökten türemedirler. Anlamları da bu kök anlamına göredir.
Genellikle eski tefsirciler birinci şıkkı tercih etseler de, bize göre melek sözcüğü her iki kökten de türemiş ve ayrı kök ve ayrı anlamlarda kullanılmıştır. Şöyle ki: Bazı âyetlerde geçen “melâike” sözcüğü birinci şıktaki anlam kapsamına, bazı âyetlerdekiler ise ikinci şıktaki anlam kapsamına girmektedir. Bunların ne anlamda kullanıldıklarını pasaj içerisindeki söz akışından kolayca ayırt edebiliriz.
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda “ملك - melek” kelimesinin “Kuvvet, yönetim gücü, elçi ve haber verici” demek olduğu anlaşılmış olmalıdır.
Kur’ân’ı iyi anlayıp dini doğru yaşayabilmek için bu kavramın Kur’ân’daki anlamlarının iyi bilinmesi gerekmektedir.
Görüldüğü üzere melek sözcüğü anlamları farklı olan iki değişik kökten de gelebilmektedir. Buna paralel olarak; melek kavramı “ülûk” kökündeki anlamına göre “elçiler/haberciler”, “melk” kökündeki anlamına göre ise “yönetim güçleri” anlamına gelmektedir. Ne yazık ki, bu ayırım yapılmadan Kur’ân’daki bütün “melek” ve “melâike” sözcükleri aynı anlamda kabul edilmiştir. Hâlbuki konu akışı dikkate alınarak bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Zaten böyle de yapılmalıdır; zira konu içerisinde her biri farklı anlamlar içermektedir.
Bu açıklamalar doğrultusunda, Âdem’e secde eden/boyun eğen melekler ile Âdem’e secde etmeyen İblis adlı melekten bahseden âyetlerdeki “ملائكة - melâike” sözcüğünün “melk” kökünden türeme olduğu ve “güçler” anlamına geldiği anlaşılmış olmalıdır.
Konu ile ilgili âyetler bilindiği için tekrarlama gereği duymuyoruz. Ancak özellikle şu ayrıntılar gözden kaçı rılmamalıdır: İblis Rabbine boyun eğer, O’na yalvarır, ondan dileklerde bulunur. Kur’ân’ın ilgili pasajları bütün olarak okunduğunda bu durum açıkça görülür.
[İblis] dedi ki: “Rabbim, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.” [Allah] buyurdu ki: “Peki, süre verilenlerdensin. O bilinen vaktin gününe kadar.” Sad; 79–81.
[İblis] dedi ki: “İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.” [Allah] Buyurdu ki: “Süre verilenlerdensin.” A’raf; 14, 15.
Bu doğrultuda başka âyetler de vardır.
Kur’ân’a dayalı bütün bu ipuçlarını değerlendirdiğimizde acaba hangi yargıya varırız? Konunun daha iyi ortaya konulabilmesi için soru şu şekilde de sorulabilir:
Gözükmeyen, insanların içinde [beyinlerinde] bulunan, sürekli vesvese veren, kıyâmete kadar bu işlevini sürdürecek olan, insandan başka bir varlıkla ilişkisi bulunmayan, insana boyun eğmeyen ve enerjiden yaratılmış olan bu güç nedir?
Bu soruya herkesin ama özellikle de psikolojiden anlayanların verebileceği tek bir cevap vardır: İnsanın düşünme yetisi… İstenirse bu nitelikli güce bir başka ad da konulabilir.
Psikoloji biliminde düşünce, beynin dolaylı yaptığı bir tepkidir diye tanımlanır. Bu yeti canlılardan sadece insanda vardır.
Yukarıda Kur’ân’a dayalı olarak sıralanan İblis’e ait özellikler, tek tek insandaki “düşünme yetisine uygulanabilir. Buna göre düşünme yetisi:
Ana Britannica’nın “düşünce” maddesiyle ilgili makalesinin şu bölümü dikkat çekicidir:
“Psikanalize göre, ‘birincil süreç düşüncesi’ bilinç dışı ve sözcük ötesi bir süreçtir. Yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin bir isteğin bir insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda gerçeklikle bağıntısı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa ‘ikincil süreç düşüncesi’ gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir.” (Düşünce maddesi, Cilt: 11 s: 20)
Bu açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, insanın akıl, irade, bellek, dikkat, merak, korku, düşünce gibi zihinsel melekleri/güçleri arasında tam kontrol edemediği tek melek/meleke, psikoloji bilimince “birincil süreç düşüncesi” diye de tanımlanan düşünce meleği/melekesidir. “Birincil süreç düşüncesi” adı verilen bu zihinsel yeti, bilinç dışı, insanın tam olarak kontrol edemediği bir olgudur.
İşte, iğvalarından [dürtülerinden] Allah’a sığınmamız gereken Şeytân-ı Racîm [İblis] de budur.
Aşağıdaki âyetler tetkik edildiğinde, Şeytân-ı Racîm’in insanın kendi içinde olduğu görülecektir. Bu insan bir peygamber de olsa durum aynıdır.
Kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür; güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı, itaat edilir, güvenilir. Arkadaşınızı cin çarpmış değildir. Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü. O gayb hakkında cimri de değildir. Bu, kovulmuş Şeytânın sözü değildir. Tekvîr; 19–25.
O, hevadan konuşmuyor. O, kendisine vahyedilen bir vahiydir. Necm; 3, 4.
Artık yok, yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize! O [Kur’ân] , hiç şüphesiz şanlı bir elçinin sözüdür. Ve o, bir şair sözü değildir. Siz pek az inanıyorsunuz! Bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz! Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. O, Bizim adımıza bazı lâflar uydurmaya kalkışsaydı, elbette Biz onu, o yüzden yemin (sağ el) ile yakalardık [kuvvetle tutar hınç alırdık] . Sonra da onun iliğini [can damarını] keser atardık. O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.” Hakka; 38–47.
Ancak; “Düşünme Yetisi” İslâm’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “tefekkür” ile karıştırılmamalıdır. İkisi farklı şeylerdir. “Fikr [Düşünce Yetisi]” İslâm’da kınanırken (Müddessir 18–25), “tefekkür” emredilir, zorunlu görev haline getirilir. Detay “Tefekkür” adlı çalışmamızdadır.
Bu açıklamalarımızdan dolayı zihinlerde gerek İblis’in sayısıyla ilgili ve gerekse İblis’in yaratıldığı boyut hakkında bazı soru işaretleri oluşabilir. Bu istifhamların giderilmesi için şu açıklamalar yapılabilir: Onların giderilmesine gelince:
İblis ve Şeytân-ı Racîm’i konu alan âyetler incelendiğinde ikisinin de aynı şey olduğu görülür. İblis ayrıca “Şeytân-ı Mârid” ve “Hannas” olarak da nitelenir.
Her insanın bir İblisi vardır ve herkesinki birbirinden farklıdır. İblis, yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, tedbir alınmaz ve şerrinden Allah’a sığınılmazsa, insanı dünyada ve âhirette felâkete sürükler. İnsanı felâkete sürükleyen bu gücün uzakta değil, insanın bizzat kendi boynunda asılı olduğu aşağıdaki âyette de ifade edilmiştir:
“Ve her insanın boynuna kendi kuşunu [ona kötülük ettirten gücünü] bağladık. ” İsra; 13.
Şeytân-ı Racîm aşağıdaki âyette de “كلّ - küll” kelimesiyle birlikte kullanılmış ve böylece İblis’in/Şeytân-ı Racim’in tek bir tane olmadığı açıklanmıştır:
“Ve biz onu Şeytân-ı Racîm’in hepsinden koruduk.” Hicr; 17.
Tek bir İblis’in ilk insandan son insana kadar yeryüzündeki herkesi etkilediğini ve etkileyeceğini kabul etmek İblis’e Allah’a ait nitelikleri vermek olur. Bu da bazı eski dinlerde iyilik ve kötülük tanrısı olarak ortaya çıkmış olan batıl inançlar doğrultusunda bir kabul olur.
İblis bizim yaşadığımız evrenin bir parçasıdır, yani üç boyutlu âlemdendir. İnsanın ayrılmaz bir parçasıdır. Aksi bir durum Allah’ın adaletine uygun düşmezdi. Kimse hissedemeyeceği, tedbir alamayacağı, başka bir boyuttan olan bir yaratıkla başa çıkma imkânına sahip değildir. Böyle bir yaratığın insanlara musallat edilmesi adil bir davranış olmazdı. Ayrıca bu Sünnetullah’a da aykırı olurdu. Çünkü “Allah hiç kimseye gücünün üstünde yükümlülük vermez .” (Bakara 233, 286, En’am 152, A’raf 42, Mü’minun 62, Talak 7 )
Kâfirler kendilerine peygamber olarak bir melek gönderilmesini istemişler, Rabbimiz de onların beklentilerine şöyle cevap vermiştir.
“De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de elbette onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.” İsra; 95.
Âyetin de doğrudan ifade ettiği gibi, peygamberler insanlığa aynı boyutta yaşayan kendi hemcinsleri arasından seçilerek gönderilmişlerdir. Zira farklı bir boyutun yaratığı ile iletişim söz konusu edilemez.
İBLİSE MÜHLET VERİLMESİNİN NEDENİ
İblis’in yaratılmasında ve İblis’e kıyâmete kadar süre verilmesinde birçok hikmet ve yarar vardır. Allah’tan kendisine süre verilmesini isteyen İblis, insanlara yapacaklarını şöyle dile getirmektedir:
“Beni azdırmanın karşılığında yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Birçoklarını şükreder bulamayacaksın. A’raf;16,17.
Rabbim! Beni azdırmana [saptırmana] karşılık, kesinlikle ben de yeryüzünde onlar için mutlaka süslemeler yapacağım ve onların tümünü kesinlikle azdıracağım. Hicr; 39,40.
Yemin olsun, eğer beni kıyâmet gününe kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, hükmüm altına alacağım.” İsra; 62.
Kur’ân’ın İblis’in ağzından verdiği bu sözlerden alınması gereken mesaj, İblis’in bütün gücüyle dünyayı insana sevdirmeye çalışacağıdır. Öyle ki, bu işleviyle o insanların zihninde ihtiraslar, tutkular oluşturacaktır. Bu tutkular sayesinde insanlar arasında mücadeleler, rekabetler, yarışmalar, bir birlerinden üstün olma gayret ve çabaları artacaktır. Hayatın Allah’ın koyduğu ölçülere uygun sürmesi ve insanların sınanması için insanın içinde böyle alternatif bir gücün/enerjinin olması lâzımdır. İnsan bu güç sayesinde dilerse imanı ve taatı, dilerse küfür ve isyanı seçebilecektir. Seçebilmek robot olmamak demektir. İnsanın İblis sayesindeki bu seçiciliğinin sonucunda Rabbimizin üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntekîm, Adl, Dâll, Şedidü’l-ikâb, Serîu’l-hisâb, Hâfid, Rafi’, Muizz, Müzill isim ve sıfatları; hıfz, afv, mağrifet , rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi yücelik sıfatları tecelli edecektir. Onun için İblis yaratılmış ve kendisine böyle bir mehil verilmiştir.
Bu açıklamalarla “şeytânın cennette Âdem ve eşini nasıl kandırmış olabileceği, dolayısıyla şeytânın cennette ne işinin olduğu, Allah’tan başkasına secde edilemezken bizzat Allah’ın melekleri Âdem’e secdeye zorlaması, meleklerin Âdem’e müşrik olmadan nasıl secde ettikleri” gibi konularda bir ön bilgiye sahip olunmuş olmalıdır. Ayrıca Âdem’e secde eden meleklerin, düşünce yetisi dışındaki enerjik güçler ve doğadaki canlı cansız tüm güçler olduğunu da vurgulayalım ve konuyu ilginç bir örnekle kapatalım: Bakara sûresinin 248. âyetinde , yük taşıyan manda, öküz, eşek, katır gibi hayvanlar “melaike” olarak ifade edilmiştir.
26–28. Âyetler: Hâl böyleyken siz nereye gidiyorsunuz? O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir, içinizden doğru gitmek isteyenler için.
Kur’ân, inmeye başladığı dönemden itibaren günümüze kadar gelen zaman dilimi içerisinde, tıpkı ilk indiği günlerdeki gibi bir kısım muhatapları tarafından çeşitli bahanelerle şiddetli yalanlamalara maruz kalmıştır. Tarihin her döneminde hakikatin karşısında Ebû Leheb ve yandaşları gibi inkârcılar hep olagelmiştir. İlahî vahiy ve onu insanlara ulaştıran peygamberler yalanlanmış, bunlara inanmış olanlar da zaman zaman sert müdahalelerle karşılaşmışlardır. Kendini yeterli görüp azan insan ilahî uyarıya kulaklarını tıkamış, dolayısıyla Allah’a güvenip O’na iman eden kalbin duyduğu hazdan mahrum kalmıştır.
Allah, vahyi karşısında duran ve gönderdiği peygamberlere fütursuzca saldıran bu tür insanları çok yakın ve acı bir azapla uyarmıştır. Peygamberimizin güvenilir bir elçi olduğunu her fırsatta dile getiren Kur’ân, azgınları bekleyen acı azabın başlangıcı olan Kıyâmet Günü ile ilgili pek çok âyet içermektedir. İnşallah sırası geldikçe bu âyetler de görülecektir.
29. Âyet: Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz
Âyette yer alan “شاء - şâe” fiili müteaddi [geçişli] bir fiildir. Geçişli fiillerin cümle içinde tümleçlerinin de bulunması lâzım gelirken, yukarıdaki cümlede böyle bir tümleç/mef’ul yer almamıştır. Bu sebeple cümlenin tümleci konu akışına göre takdir edilmeli ve cümle bu şekli ile tam olarak anlaşılmalıdır. Böylece hem Allah’ın neyi dilediği, hem de kulun neyi dilediği belirlenmelidir. Aksi halde cümle tam olarak anlaşılmaz.
26. âyetin delâletiyle anlaşılmaktadır ki, cümlede yer verilmeyen tümleç küfürdür, şirktir. Bu durumda cümlenin takdiri şöyle olabilir: “Âlemlerin Rabbi Allah sizin kâfir olmanızı, müşrik olmanızı dilemeseydi, siz kâfirliği de müşrikliği de dileyemezdiniz, dolayısıyla da işleyemezdiniz.”
Dikkat edilirse âyette insanın dilemesi, İnsan sûresinin 29–31. âyetinde de görüleceği gibi] Allah’ın dilemesine bağlanmıştır. Gerçekten de Allah dilemedikten sonra hiç kimse, herhangi bir şey yapabilme irade ve gücüne sahip değildir. Her türlü ön hazırlığın yapıldığı ve gerçekleşmesi için gerekli uygun koşulların bulunduğu nice plânın boşa çıkması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu demektir ki, hayalini kurduğumuz herhangi bir arzumuzun, düşüncemizin, plânımızın gerçekleşebilmesi ancak Allah’ın dilemesiyle, ya da bir başka deyişle ancak Allah’ın izni ile mümkün olabilir. Eğer Allah’ın dilemesi/izni söz konusu değilse, hayallerimiz için harcanan zaman da, sarf edilen çaba da boşunadır.
Âyette verilen mesajı iyi anlayabilmek için öncelikle “مشيئة - meşîet” kavramının Kur’ân bağlamında doğru anlaşılması gerekir. Aksi takdirde birçok noktada çelişkiler ortaya çıkar, çıkmaza girilir. Nitekim geçmişte bu konuda birçok görüş ortaya atılmış ve bunun sonucu olarak da Cebriye, Kaderiye, Mutezile, Eş’ariye ve Maturidiye gibi birçok mezhep/ekol ortaya çıkmıştır. Mezhepler arası tartışmaları Kelâm kitaplarında bırakıp konuyu sadece Kur’ân’dan öğrenmek amacıyla dikkatimizi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağına inandığımız başlıklar altında topladığımız âyetlere çevirmeyi uygun buluyoruz.
MEŞÎET : “مشيئة - meşîet”, Türkçeye de aynen Arapça’daki anlamıyla geçmiş olan bir sözcüktür. Sözlük anlamı “Bir şey üzerinde karar vererek onu yapmaya azmetmek” olup “ إرادة irâde” sözcüğü ile eş anlamlıdır. Bu durumda nasıl “irâde” Allah’ın sıfatlarından biri ise, “Meşîet” de Allah’ın ilim ve kudret sıfatlarından başka ayrı bir sıfatıdır. Ancak dinî gelenekte Allah’ın bu sıfatı belirtilirken “meşîet” değil de daha çok “irâde” kullanılmış ve kullanılmaktadır.
İrade sahibi bir varlığın, elindeki seçeneklerden birini tercih etmesi, elindeki seçeneklerden biri üzerinde karar vermesi demek olan irade/meşîet sıfatı, Allah için şöyle ifade edilebilir: “Meşîet , Allah’ın olabilecek veya olmayabilecek her şeyi, dilediği zamanda ve dilediği niteliklerde yapması veya yapmaması”dır. Bu tanım, evrendeki olmuş veya olacak her şeyin Allah’ın dilemesiyle olduğunu ve olacağını, O’nun her dilediğinin mutlaka olacağını, dilemediğinin ise asla olmayacağını bildiren şu âyetlerle de Kur’ân’dan destek almaktadır:
Dedi ki: Bu böyledir! Allah dilediğini yaratır. O bir şeye karar verince, yalnızca “Ol!” der o da oluverir. Âl-i Imran; 47.
O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu yalnızca o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir. Ya Sin; 82.
Nitelikleri yukarıda açıklanmaya çalışılan ölçülerde bir Meşiet/İrade sahibi olan Allah, bu sıfatından kapasiteleri nispetinde insanlara da bahşetmiş ve insanlara özgür iradeleri ile seçme hakkı tanımıştır. İnanç özgürlüğünün temeli Allah’ın bu konudaki meşietidir.
Herkesçe bilinen bir gerçektir ki, insanların baskıyla bir şeye inandırılmaları veya inanmaktan vazgeçirilmeleri mümkün değildir. İnanç bir gönül işidir. Bundan dolayıdır ki, insanların ne kalplerine nüfuz etmek, ne de beyinlerini kontrol etmek mümkündür. İnanç konusunda insanları zorlamanın ikiyüzlü kimseler üretmekten başka bir işe yaramadığı da insanlık tecrübeleriyle sabittir. Ayrıca جبر - cebr/zorlama ve baskı imtihan esprisine de aykırıdır. O nedenle Yüce Rabbimiz insanları bu konuda özgür bırakmıştır. Şimdi bu sözlerimize Kur’ân desteği aramak üzere Rabbimizin âyetlerine bir göz atalım:
Dinde zorlama yoktur; rüşd ğayden [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Bakara; 256.
“Hoşlanmadığınız halde, zorla sizi buna mecbur mu ediyoruz?” Hud; 28.
“Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.” Kâfirûn; 6.
Oysa Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? Yunus; 99.
O sizi yaratandır. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı görmektedir de. Teğâbün; 2.
Ve de ki: “O hak rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, duvarları çepeçevre onları içine alan. Eğer feryat edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecektir ve dayanma yeri olarak ne kadar kötüdür! Kehf; 29.
Eğer inkâr ederseniz, gerçekten Allah sizden zengindir [size muhtaç değildir]. Bununla birlikte, kulları için, küfürden/inkârdan hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu hoşnutlukla karşılar. … Zümer; 7.
“Buna rağmen siz, onun astlarından dilediğinize kulluk edin!”… Zümer; 15.
Dilediğinizi yapın, gerçekten O, yaptıklarınızı görendir. Fussılet; 40
Doğrusu biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz; bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. Kuşkusuz biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. İnsan; 2, 3.
Doğru yolu göstermek Allah’a borçtur. Çünkü yolun eğrisi de vardır. Oysa Allah dileseydi, elbette hepinizi doğru yola iletirdi. Nahl; 9.
Biz dileseydik, hiç kuşkusuz, herkese doğru yolu getirirdik. Ama tarafımdan şu söz kesinlik kazanmıştır: “Hiç kuşkusuz, cehennemi cin ve insten [her tür insandan] tamamen dolduracağım.” Secde; 13
Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Ama bu, verdikleri konusunda sizi denemek içindir. … Maide; 48.
Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidâyet verir [dileyeni saptırır dileyeni doğruya ulaştırır]. Şüphesiz ki, bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız. Nahl; 93.
De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size gerçek gelmiştir. Artık doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapan da gerçekten kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekil [sizden sorumlu] değilim.” Yunus; 108.
Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe, azap edici değiliz. İsra; 15.
Ant olsun ki, biz her ümmete “Allah’a ibâdet edin ve putlara tapmaktan sakının!” diyen bir peygamber gönderdik. Allah bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş! Nahl; 36.
Her kim âhiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama ona âhirette hiçbir nasip yoktur. Şûra; 20.
Her kim şimdiki hayatı ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, hiç eksiltmeden, orada tastamam veririz. Onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. Hud; 15.
Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, [evet,] dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. … İsra; 18.
(Benzer âyetler: En’âm 35, Rad 31, Şuara 3, 4)
SAPTIRAN DA, HİDÂYETE ERDİREN DE SADECE ALLAH’TIR
Allah’ın insanı özgür bıraktığı Kur’ân ile tespit edildikten sonra, bir başka konunun da iyi anlaşılması gerekir. Bu, saptıran da hidâyete erdiren de sadece Allah olduğu konusudur. Zira “Meşiet” kavramını tüm boyutları ile incelememiş olanlar, saptırma ve hidâyet konusunda yanılmakta ve “dalâlet ve hidâyetin herhangi bir esasa ve kurala bağlı olmadığını, Allah’ın rasgele birilerini saptırdığını, kimilerini de rasgele hidâyete erdirdiğini” ileri sürebilmektedirler. Oysa Allah’ın durup dururken bir kimseyi saptıracağını iddia etmek, Allah’a zulüm yakıştırmak olur ki, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Zaten konu detaylı araştırıldığında işin öyle olmadığı anlaşılacaktır. Önce iki örnek verelim:
Ama Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. … Fatır; 8
(Benzer âyetler: En’âm 39, İbrahîm 4, Nahl 93, Müddessir 31 )
Hiç kuşkusuz biz açık açık âyetler indirdik. Allah gerçekten de ilediğini doğru yola iletir. Nur; 46.
(Benzer âyetler: Bakara 142, 213, 272, En’âm 88, Yunus 25, Hacc 16, Nur 35, Kasas 56, Fatır 22, Zümer 23, Şûra 13 )
Görüldüğü gibi, bu âyetlerde Allah’ın kudret sıfatı öne çıkarılarak her şeye güç yetiren Allah’ın dilediğini saptırdığı, dilediğini de doğru yola ilettiği ifade edilmiştir. Ancak dikkat edilirse bu âyetler rastgeleliği değil, bir seçimi [meşîeti/irâdeyi] ifade ederler.
Doğru bakılırsa, Yüce Allah’ın saptırma ve hidâyete erdirmeyi rastgele dilemediği Kur’ân’da açıkça görülür:
Oysa sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır. Saffat; 96.
İşte budur Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse O’na kulluk edin! O, her şeyin yönetenidir. En’âm; 102.
De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır”. De ki: Allah’ın astlarından o kendi kendilerine fayda ve zarar vermeye gücü olmayanları yakınlar mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Ya da Allah’a, O’nun gibi yaratan bir takım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, birdir, her şeye üstün ve kahredicidir.” Ra’d; 16.
Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir [her şeyin yöneticisidir]. Zümer; 62.
İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz! Mümin; 62.
Bütün bu âyetler, Allah’ın her şeyin ve her işin asıl yaratıcısı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu O’nun ilâhlığının olmazsa olmaz gereğidir. Şu hâlde dalâleti yaratan da, hidâyeti yaratan da Allah’tır. Bu ikisinden [dalâlet ve hidâyetten] herhangi birini isteyen ve o yönde meyil gösteren ise kulun kendisidir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hidâyet ve dalâletin Allah’a izafesi “yaratma” açısından, insana izafesi ise “seçme” açısındandır.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ