







HAKKI YILMAZ istekuran@hotmail.com
Mekke’de 28. sırada inmiş olan Tîn sûresi, adını 1. âyetteki “التّين - tîn [incir]” sözcüğünden almıştır. Katade ve İbn Abbas gibi Kur’ân bilginleri sûrenin Medîne’de indiğini ileri sürmüşlerse de, bu konudaki uzmanların çoğunluğunun görüşü, sûrenin Mekkî olduğu yönündedir. Üslûbunun Mekkî sûre üslûbu olmasının yanında, 3. âyetteki “Ve bu emniyetli şehre Andolsun” ifadesi de Tîn sûresinin Mekkî olduğuna yeterli bir kanıttır. Zira aşağıda açıklanacağı üzere, Mekke şehri için kullanılan “emniyetli şehir, güvenli belde” ifadesi, önüne geldiği kelimeye yakınlık izafe eden “هذا - hazâ [bu]” işaret sıfatı ile birlikte kullanılmıştır [haze’l-Beledi”l-Emîn]. Bu da Peygamberimizin Mekke’de bulunduğunu göstermektedir. Eğer sûre, peygamberimiz Medîne’de iken inseydi, Mekke şehri için, yakınlık izafe eden “هذا - hazâ [bu]” işaret sıfatînın kullanılmaması gerekirdi.
Bu sûreden önceki Burûc sûresinde Firavun, Semûd ve Ashâb-ı Uhdud olayları kötü örnekler olarak sunulmuş iken, bu sûrede dikkatler Filistîn, Suriye ve Hicaz yöresine, buralarda inmiş vahiylere ve sonuçlarına çekilmiştir.
Rahmân Rahîm Allah adına
1–3- İncire, zeytine, Bereketli Dağ’a ve bu Güvenli Belde’ye kasem olsun ki,
4–6-Gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık, -sonra iman edenler ve salihatı işleyenler hariç çünkü onlar için kesintisiz bir ödül var- onu alçakların en alçağına döndürdük.
7- Öyleyse, bundan sonra dîni sana ne yalanlatıyor?
8- Allah, hâkimlerin en hâkimi değil midir?
1–6. Âyetler: İncire, zeytine, Bereketli Dağ’a ve bu Güvenli Belde’ye kasem olsun ki, gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra iman edenler ve sâlihâtı işleyenler hariç -çünkü onlar için kesintisiz bir ödül var- onu alçakların en alçağına döndürdük.
Yukarıdaki altı âyetten oluşan kasem cümlesinin “kasem bölümü”nü oluşturan 1–3. âyetlerde dört ayrı şeye kasem edilmek [dört şey kanıt gösterilmek] sûretiyle insanların tümünün “ahsen-i takvîm” üzerine yaratıldığı, insanların iman edenleri ve salihatı işleyenleri için kesintisiz bir ödülün var olduğu, iman edenler ve sâlihâtı işleyenler dışında kalanların ise “اسفلسافلين - esfel-i sâfîlîn”e döndürüldüğü bildirilmiştir.
Her kasem cümlesinde olduğu gibi, burada da 4–6. âyetlerde ileri sürülen yargıya kanıt teşkil edecek şeylerin tam anlamıyla maksadı ifade eden, ciddî, somut şeyler olması gerekmektedir. Dolayısıyla kasem cümlesinin mesajını doğru anlayabilmek için önce 1–3. âyetlerdeki kanıtların iyi anlaşılması zorunludur:
TÎN [İNCİR] ve ZEYTİN:
Herkesin bildiği iki meyve olan incir ve zeytin, burada insanın en güzel biçimde yaratıldığına ve sonra da alçakların en alçağına döndürüldüğüne kanıt olarak gösterilmiştir. Ne var ki, bu meyvelerin ileri sürülen yargıya sadece meyve olarak kanıt olamayacakları konusunda da yine herkes ittifak hâlindedir. Şu hâlde, öncelikle “incir” ve “zeytin” sözcükleri ile nelerin kastedilmiş olduğu anlaşılmalı, sonra da bu sözcüklerle kastedilen şeylerin 4 ve 5. âyetlerdeki yargıya nasıl kanıt olabileceği araştırılmalıdır.
Tefsircilerin bir kısmı “incir” ve “zeytin” sözcüklerinin bilinen sözlük anlamlarından yola çıkarak bunların cennet meyvesi olduklarını, dolayısıyla da kutsal olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu kişiler, Müminun sûresinin 20. âyetîndeki “Sînâ dağından çıkan, yiyenlere yağ ve çeşni veren bu ağaç gibi” ifadesini zeytin ağacının kutsallığına yormuşlar ve incir hakkında da “incir cennet meyvesidir”, “incir basur ve romatizmayı tedavi eder”, “incir ağız kokusunu giderir, saçları uzatır ve felci önler” gibi birçok rivâyeti değerlendirmişlerdir.
Bu meyvelerin Akdeniz havzası ve Ortadoğu bölgesinde yetişen iki önemli ticaret malı olmaları sebebiyle üzerlerine yemin edildiğini ileri sürenler olduğu gibi, incir ve zeytinin Leyl sûresindeki “erkek ve dişiyi yaratan şey”den, yani zeytinin dişi yumurtasından, incirin de erkek menisinden kinaye olduğunu söyleyenler de olmuştur.
Bu konuda da boş durmayan rivâyetçilerden bir kısmı, “tîn”den kasıt Şam, “zeytin”den kasıt da Kudüs’tür derken, bir kısmı da “tîn”den kasıt Nûh’un Cudi dağı üzerine yaptığı mescit, “zeytin”den kasıt da Kudüs’tür demiştir.
Tasavvufçular ise bu iki meyvenin zahir [görünen] özelliklerinden yola çıkarak batînda [görünmeyen iç boyutta] taşıdığını ileri sürdükleri bazı anlamlar oluşturma yoluna gitmişlerdir. Tasavvuf literatüründe incir ve zeytin’in konumuna ilişkin bazı değerlendirmeler aşağıdadır:
“İncir çok çekirdekli, zeytin tek çekirdeklidir. İncir kesret [çokluk âlemine] işaret ediyor. Tek meyvede yüzlerce çekirdek barındırıyor. Zeytin ise tek çekirdeklidir. Zeytin bu hâliyle ilk plânda Vahdet Âlemini [Teklik-Tevhit Boyutunu] çağrıştırıyor.”
“İncirin kullanımı ve fayda alanı dardır. Zeytinden çok yönlü istifade edilir: Sofrada gıda olur. Yemeklere yağ olur. Hatta sabun olur da insanı ve eşyayı temizler. İncirin meyve ve tatlı olmasının dışında çok boyutlu bir kullanımı yoktur. Kesrette hakikatten alacağınız çok bir şey yoktur. Tek boyutta kalır, dar bir pencereden bakarsınız.”>
“İncirden yedikleri için Âdem ve Havva dünya boyutuna düştüler. Kesret boyutu, en alt boyuttur. Kesret, cennet yaşamından uzaklaşmak demektir. Kesret, aşağıların aşağısıdır.”>
“Zeytin önce yeşildir. Yeşil Rızanın, Nübüvvet kemâlâtîn rengidir. Sonra kızaracak, aşkın rengi, sonra da hiçliğin rengi siyah… İncir kesret sembolü… İncir ilk günahı, ilk düşüşü çağrıştırıyor.”>
“Zeytin Vahdet sembolü… Varılacak bir hedefin timsali… İncir, tek düze, ikilemli bir yaşam… Zeytin, aşamalı bir eğitimin, tedrici gelişimin simgesi…”
Bizim yaklaşımımız, öncelikle kasem cümlesinin öğelerinin parçalanmadan, bir bütün olarak ele alınması yönündedir. “İncir” ve “zeytin” kesinlikle kasemin dışındaki öğeler olarak düşünülmemeli, kasemden bağımsız olarak anlaşılmaya çalışılmamalıdır. Aksine, “incir” ve “zeytin” hakkındaki değerlendirme, bu sözcüklerin içinde yer aldığı cümlenin yapısı incelenerek paragrafın temasından çıkartılacak ipuçlarına göre yapılmalıdır.
Buna göre birinci ipucu, sözcüklerin cümle içindeki kullanılış tarzından elde edilmektedir: Sözcükler cümlede muarref [belirgin] olarak kullanılmıştır. Bu durumda, “incir” ve “zeytin” sözcüklerinin birer “cins ismi” olarak değerlendirilip genel anlamlarıyla anlaşılması isabetli olmamaktadır.
İkinci ipucu ise 1–6. âyetlerden oluşan paragrafın anlamından elde edilmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, 1–6. âyetlerden oluşan paragraf bir kasem cümlesidir ve 1–3. âyetlerde sayılanlar, 4–6. âyetlerdeki yargının kanıtlarıdır. Ancak, kanıt olarak gösterilenlerin ikisi yer [mahal, bölge] olup diğer ikisi “incir” ve “zeytin”dir. “İncir” ve “zeytin”in meyve olarak 4–6. âyetlerdeki yargının kanıtları olmasının mantığı bulunmadığına ve sözcükler cümlede muarref olarak yer aldıkları için zaten meyve olarak değerlendirilemeyeceklerine göre, diğer kanıtların birer yer gösterdiği dikkate alınarak “incir” ve “zeytin” sözcükleri ile de bir yerin kastedilmiş olabileceğinin düşünülmesi gerekir. Bu ihtimal, Arap geleneklerine de en uygun ihtimaldir. Çünkü Araplar bir şehri, o şehrin en ünlü kişisinin [genellikle kurucusunun] adıyla adlandırdıkları gibi, bölge isimlerini de o topraklarda yetişen bitki adlarıyla adlandırmışlardır. Dolayısıyla bize göre “incir” ve “zeytin” den kasıt, bu meyvelerin yetiştiği bölgelerdir ki, bu bölgeler Filistîn ve Sûriye’dir. İbni Teymiye, İbni Kayyım, Zemahşerî ve Alusî de aynı görüştedir. Ayrıca meyvelerin anavatanı ve ilk yayıldığı bölge olarak doğu Akdeniz ve Sûriye’yi gösteren Ana Britannica Ansiklopedisi de bu görüşü desteklemektedir:
“Eski çağlar boyunca Ege Denizi ve Doğu Akdeniz çevresindeki bölgelere yayılan inciri …” (cilt 16, s. 340)
“Bazı kaynaklarda anayurdunun Anadolu’nun güney kesimi ve Suriye olduğu ileri sürülen bu bitki [zeytin] …” (cilt 32, s. 377)
TÛR-İ SÎNÎN “الطّور - et-tûr” sözcüğünün aslı “temel” demektir. Araplar evin temeline “طورالدّار - tavaru’d-dâr” demektedirler. Ancak bu sözcük, evin üzerine yapıldığı ilk temeli kapsadığı gibi, apartman katlarından her birinin başlangıcı anlamındaki ara temeli tavr de kapsar. Nitekim Türkçede “kademe”, “aşama” sözcükleriyle ifade edilen طور - tavr” sözcüğü, Nuh sûresinin 14. âyetînde “وقد خلقناكماطوارا - ve kad haleknâküm etvâra [sizi aşama aşama yarattık]” ifadesinde de bu anlamda kullanılmıştır.
“Temel” anlamı ekseninde “kaya” ve “ağaç” için kullanılan “tûr” sözcüğü, daha sonra “dağ” anlamında kullanılmaya başlanmış ve bu anlamıyla daha meşhur olmuştur. Sözcüğün bu yöndeki gelişimine uygun olarak araştırmacıların bir kısmı “tûr” sözcüğünün genel anlamda “dağ” demek olduğunu söylemişler, bir kısmı ise Mûsâ peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Gerçekten de “tûr” sözcüğü, Kur’ân’da yer aldığı âyetlerde Mûsâ peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır (Bakara 63, 93, Nisa 154, Meryem 52, Ta Ha 80, Müminun 20, Kasas 29, 46, Tur 1, Tîn 2).
Bizim görüşümüze göre de Mûsâ peygambere Allah tarafından ilk hitabın yapıldığı dağın adı olan “tûr” sözcüğü, “sînâ, senâ” gibi sözcüklerle birleştirildiğinde “Sînâ, Dağı” anlamına gelmektedir.
GÜVENLİ BELDE:
Sûrenin giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, “Güvenli Belde”nin Mekke şehri olduğu hakkında tam bir görüş birliği vardır. Çünkü kan dökülmesi yasaklanmış olan Mekke’nin “Güvenli Kent” olduğu Kur’ân âyetleri tarafından açıkça belirtilmektedir:
Ve Biz bir zaman bu Beyt’i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kılmıştık. Siz de İbrâhîm’in makamından kendînize bir namazgâh edînin. Ve Biz İbrâhîm ile İsmâîl’e: “Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibâdete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutunuz” diye ahit almıştık. Bakara; 125.
Ve “Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, haram/ dokunulmaz bir yere [Mekke’ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. Kasas; 57.
Yoksa çevrelerinde insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen orayı güvenli [haram/dokunulmaz] yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah’ın nimetîne nankörlük mü ediyorlar? Ankebut; 67.
Ayrıca, Enfal sûresinin 33. âyetînden de, peygamberimizin içinde yaşadığı dönemde Mekke’nin “güvenli kent” olduğu anlaşılmaktadır.
DÖRT KASEM MADDESİNİN BİRLEŞİMİ :
“İncir” ve “zeytin”in “Sînâ dağı” ve “güvenli kent” gibi yer veya bölge bildiren semboller olduğu, bu bölgelerin de incir ve zeytin meyvelerinin yetiştiği Filistin ve Sûriye olduğu yönündeki kabuller neticesinde, bu dört yerin insanın en güzel biçimde yaratılmasının ve sonra da alçakların en alçağına döndürülmesinin kanıtı olması gerekmektedir. Ancak kasem cümlesinin yargısı ile bu yargının kanıtları arasında olması lâzım gelen mantıklı ilişki görünürde bulunmamakta, yargı ile kanıtlar birbirlerine uzak görünmektedir. Yargı, açık ve net olarak anlaşıldığına göre, bu durumda yapılacak şey, kanıtların başka anlama gelip gelmediğini araştırmaktır.
Bu amaçla, birer yer bildiren bu sözcüklerin başka ne anlamlara gelebileceği düşünüldüğünde, akla ilk olarak bu sözcüklerin mecaz manalarına uzanmak gelmektedir. Gerçekten de burada tüm dünya edebiyatlarında çok yaygın kullanılan bir sanat; “Mahalliyet Mecaz-i Mürseli” söz konusudur. Kur’ân’da yüzlerce örneği olan bu sanata göre “mahal zikredilmekte ama aslında o mahalde yaşayanlar kastedilmektedir. Meselâ Yusuf sûresinin 82. âyetînde “واسئلالقرية - ves’eli’l-garyete “o kente sor” ifadesinde “kent” zikredilmiş ama “kentîn insanları” kastedilmiştir.
Buna göre, konumuz olan âyetlerde de yer [mahal] ismi zikredilmiştir ama kastedilen o yerler değil, o yerlerde yaşayan insanlar, oralara gönderilen peygamberler ve oralarda indirilen vahiylerdir. Zaten Kur’ân’da adı geçen peygamberlerin birçoğu [İbrâhîm peygamber, oğlu İsmâîl (as), İshak (as), torunu Ya’kup (as), Yûsuf (as), Mûsâ (as), Hârûn (as), Dâvûd (as), Süleyman (as), Îsâ (as) ve Muhammed (as)] o bölgelerde yaşamışlardır. Ayrıca bu peygamberler vahiyle bu yörelerde muhatap olmuşlar; çevrelerindeki “inanarak ve salihatı işleyerek a’lâ-yı ıllıyyîne [yüksek erdemlere, dolayısıyla da cennetlere] ulaşan kimseler” ile “vahye yüz dönerek esfel-i sâfilîne [en aşağılık, en rezil konumlara, dolayısıyla cehenneme] yuvarlanan kimseler de yine o yörelerde yaşamışlardır.
AHSEN-İ TAKVÎM:
“التّقويم - takvîm” sözcüğü; “düzeltme, doğrultma, kıvamına koyma” demektir. “Ahsen-i takvîm” tamlaması da “en güzel doğrultuda, en uygun kıvamda” anlamına gelir. İnsanın “ahsen-i takvîm” üzerine yaratılması sözünden “insanın gerek fizikî yapısı, gerekse zihinsel fonksiyonları itibariyle en güzel ve en mükemmel şekilde yaratıldığı” anlaşılmalıdır. Gerçekten de insan, boyu bosu, vücut organlarının yerleri, kendisini koruyacak fiziksel yetenekleri, doğruları bulacak akıl, fikir, izan, idrak, vicdan, merhamet, bellek, dikkat gibi zihinsel donanımları ile en güzel, en mükemmel bir yapıda yaratılmıştır. Bu yapının eksiği, kusuru yoktur. Bugüne kadar kimse vücudumuzdaki organların işlevleri ve yerleri konusunda daha değişik işlev ve yer önerme cüretînde bulunamamıştır. Kısacası insan, fiziksel ve zihinsel yapısıyla “ahsen-i takvîm [en güzel şekil, kendisinden daha güzeli bulunmayan bir şekil]” üzerine yaratılmıştır.
ESFEL-İ SÂFİLİN:
Bu tamlama hem mekân zarfı hem de sıfat olarak kullanıldığı için, Türkçeye en uygun ifadeyle “alçakların en alçağı” şeklinde çevrilebilir. Çünkü “alçak” sözcüğü, hem sıfat olarak imansız insanın bir niteliğini dile getirmekte, hem de mekân zarfı olarak bir mekânın en altı anlamına gelmektedir. ( Lisanü’l-Arab, cilt 4, sf. 604, sefl mad.)
Eski tefsircilerin bir kısmı bu tamlamayı “cehennem” olarak anlamışlardır. Ne var ki, tamlamanın kasem cümlesinin içinde yer alması, kasem cümlesindeki tez ve kanıtların da bu dünyaya ait olması gerektiği gibi nedenlerle “esfel-i sâfilîn” ifadesinin cehennemdeki ileri derecedeki rezillik olarak anlaşılması isabetli olmaz.
Bazıları da Hacc sûresinin 5 . ve Ya Sin sûresinin 68. âyetlerini delil göstermek sûretiyle, “esfel-i sâfilin” ifadesini “erzel-i ömür [yaşlılıktaki düşkünlük]” olarak anlamışlardır:
Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, [bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakdan [embriyondan] sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahîmlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. Hacc; 5.
Ve Biz kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacaklar mı? Ya Sin; 68.
“Esfel-i sâfilîn” tamlamasını “erzel-i ömür” olarak anlayanların delil olarak getirdikleri âyetlere bakıldığında, “erzel-i ömr”ün iyisiyle kötüsüyle, peygamberiyle peygamber düşmanlarıyla, herkesin mukadderatı olduğu görülür. Oysa konumuz olan “esfel-i sâfilîn”, sadece imansız ve amelsizlere has bir konumu ifade etmektedir. Dolayısıyla eskilerin her iki görüşü de bize göre doğru değildir.
Dikkat edilirse, 5. ve 6. âyetler aslında tek bir cümle olup 6. âyetteki istisna 5. âyetten yapılmıştır. Buna göre, iki âyetten oluşan cümle şu şekilde takdir edilebilir: “Biz, en mükemmel biçimde yaratılmış olan insanların iman eden ve salihatı işleyenlerini saygın, onurlu [cennetlik], diğerlerini ise alçağın alçağı yaptık. Buna da peygamber gönderdiğimiz yörelerin halkı tanıktır, kanıttır.”
Buradaki “ esfel-i sâfilin” [alçakların alçağı, aşağıların aşağısı, aşağılıkların aşağılığı] ifadesi, Rabbimiz tarafından farklı âyetlerde tefsir ve tebyin edilmiştir:
Ve Andolsun ki, cehennem için cinnlerden ve insanlardan çok sayıda kişi hazırladık [yarattık] . Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. A’râf; 179.
Hevasını [kötü duygularını, tutkularını] kendisine tanrı edînen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten vahye kulak vereceğini yahut akıllanacaklarını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar [aşağıdırlar] .Furkan; 43, 44.
Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/şaşkın [aşağı] kim olabilir? Elbette Allah zalim kavme yol göstermez. Kasas; 50.
Ve Andolsun ki, Biz size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik] . Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. Ahkâf; 26.
Kur’ân âyetlerinden yola çıkarak “Esfel-i sâfilîn” nitelendirmesinden ne anladığımızı şöyle özetleyebiliriz:
İnsan “ahsen-i takvîm” üzerine yaratılmıştır. Ne var ki, yaratılışındaki bu fiziki ve psikolojik özellikleri kötü yolda kullanır da iman etmez, salihatı işlemez ve aklını kullanmaz; tam tersine, hevasını ilâh edînir, hırsa kapılır, tamah eder, bencillik yapar, şehvete düşer, tekasür hastalığına yakalanır, büyüklenir, istiğna, tuğyan ve yalanlama cihetîne giderse, aşağılıkların en aşağılığı durumuna gelir. Bu tür insanlar, kalplerine, kulaklarına damga basılıp gözlerine perde çekilmek sûretiyle hayvandan beter duruma getirileceklerdir. Bu duruma gelen insan görünümlü varlıkların neler yapabildikleri, görmek isteyenler için meydandadır: Bu kan emiciler, edîndikleri ilâhlar uğruna doğayı katlederek insan, hayvan, bitki, milyonlarca canlının yaşam hakkını yok sayarlar. Hemcinslerinin kanlarını son damlasına kadar emerek kendi soylarını yok ederler. Öyle ki, kendi hırs ve tutkularını tatmin uğruna hemcinslerine ve diğer canlı türlerine katliam düzeyinde şiddet uygularlar. Açlıklarını giderme zorunluluğu duymadıkça başka canlılara zarar vermeyen vahşî hayvanların yapmadığını bile yaparak zulmün şahikasına erişirler. İşte, Rabbimizin, aşağılıklar aşağısı, alçaklar alçağı olabileceğini bildirdiği imansız, âhireti yalanlayan insanın rezillik kompozisyonu budur.
SÂLİHÂTI İŞLEMEK:
Asr sûresinin tahlilinde açıklanan bu kavramı, önemine binaen kısaca tekrarlamakta yarar görüyoruz.
Farklı kullanışlarıyla Kur’ân’ın 62 âyetînde geçen “ amilu’s-sâlihâti” ifadesine meal ve tefsirlerde verilen “Sâlih amel işleyenler” karşılığı yanlıştır. Doğru çeviri “sâlihâtı işleyenler” olmalıdır. Çünkü “sâlih amel işleyenler” ifadesi, “sâlihâtı işlemek” kavramının “hasenat” kapsamında görülmesi sonucunu doğurmaktadır. Yanlışlık da tam buradadır. Çünkü “dışa yansımayan iyi işler” anlamındaki “hasenât” ile “sâlihât” aynı şey değildir; ince ayrımlı bu iki kavram birbirinden mutlaka ayrılmalıdır. Nitekim her iki sözcüğün zıt anlamları farklı olup “hasenât”ın zıt anlamlısı olarak “seyyiât”, “sâlihât”ın zıt anlamlısı olarak ise “fasidat” sözcükleri kullanılmaktadır.
“الصّالحات - sâlihât”, “اصلاح - ıslâh” sözcüğünden gelir ve “düzeltmek” anlamındadır. “Sâlihâtı işlemek” de bu anlama göre, “bozuk olan bir şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak” demektir. Kur’ân da toplumdaki yanlışları, bozuklukları düzeltme faaliyetînde bulunanlara “muslih” demek sûretiyle sözcüğü bu anlamda kullanmıştır. (Bakara 11, 220, A’râf 56, 85, 170, Hud 117, Kasas 19)
Diğer taraftan Kur’ân’da sâlihâtile diğer bazı kavramlar aynı âyet içinde zikredilmek sûretiyle bu kavramların birbirlerinden farklı manalara sahip olduğuna dikkat çekilmiştir: “Sâlihât” kavramı Bakara sûresinin 277. âyetînde “namaz kılmak, zekât vermek”, Hud sûresinin 23. âyetînde “edep ve gönülden Allah’a boyun eğmek”, Asr sûresinin 3. âyetînde “hakkı ve sabrı tavsiyeleşmek” gibi kavramlar ile birlikte zikredilmiştir. Bu da göstermektedir ki, “sâlihât” kavramı o kavramlarla bir ve aynı değildir.
“Sâlihât işleme” kavramının tam olarak ne anlama geldiğini açığa çıkarmak için şöyle denilebilir: “Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi iyi işler yapmak sâlihât işlemek değildir ama insanların bu iyi işleri isteyerek yapmalarını sağlamak için çaba sarf etmek sâlihât işlemek’ tir.” “İyi işler” kavramının bireysel boyuttan toplumsal boyuta taşınması durumunda, toplumsal yaşamın huzur ve mutluluğunu gölgeleyen adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve kültürel her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çabaların ve uygulanacak yöntemlerin de “salihatı işleme” kapsamında olduğu yargısına varılabilir.
“Sâlihât” ile “hasenât”, bu güzel davranışlarda bulunanlara verilecek ödüller bakımından da Kur’ân’da birbirinden ayrılmıştır. Rabbimiz her bir haseneyeon karşılık verirken, “amilu’s-sâlihât” ifadesinin geçtiği tüm âyetlerin devamında, sâlihâtı işleyenlerecenneti vaat etmektedir.
Sonuç olarak denebilir ki, sâlihâtı işleyenlerinyaptıkları iş, “bozgunculuğa yönelik işler” demek olan “fâsidât”ı düzeltme, tüm bozuklukları, bozgunculukları bertaraf etme faaliyetidir. Mâûn sûresinde mükezziplerin [yalanlayıcıların] kendilerini her şeyin üstünde görerek yetimi, yoksulu itip kaktıkları hatırlanacak olursa, Rabbimizin istemediği bu tip davranışların yaşamasına izin veren bozuk düzenlerin düzeltilmesi anlamına gelen “salihat”ın fonksiyonları daha iyi anlaşılacaktır.
Tîn sûrenin 4. ve 5. âyetlerinde her şeyin kendisinin kontrolünde bulunduğu ve bu kontrolün dışında kalmanın mümkün olmadığı mesajını veren Rabbimiz, ahsen-i takvîm üzerine yarattığı insana onu alçakların en alçağı yapabileceğini ihtar etmekte, 6. âyetînde ise iman edenlerin ve salihatı işleyenlerin bu genellemenin dışında tutulduğunu bildirmektedir. Böylece Rabbimizin Asr sûresinde “iman etmeyenlerin ve salihatı işlemeyenlerin hüsranda [ziyanda] olduklarına” dair daha önce yapmış olduğu beyanın ne anlama geldiği de daha iyi anlaşılmış olmaktadır.
5. âyette üzerinde durulması gereken bir nokta da, “radednâhü[onu çevirdik, döndürdük]” ifadesindeki failin bizzat Allah’ın kendisi olması sonucu ortaya çıkan durumdur. Aşağıda “Allah’ın kalpleri mühürlemesi ve damgalaması” başlığı altında daha geniş olarak incelenecek olan bu konu, Kelâm ilminde “Kul, fiilini [iyi, kötü, hayır, şer, iman, küfür gibi davranışlarını] kendisi mi yaratır yoksa bu fiilleri yaratan Allah mıdır?” sorusu ile gündeme getirilmiştir. Bu soru ekseninde tartışılan konunun özü, insanların uğradığı kayıpların hangi sebeple, Allah’ın dilemesi üzerine mi, yoksa insanların kendi tasarrufları sonucu mu meydana geldiğidir.
Klâsik tertipteki Mushaf’ı başından itibaren ister orijinalinden isterse mealinden okumaya başlayan birinin karşılaşacağı 14. âyet şudur:
Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Büyük azap da onlar içindir. Bakara; 7.
Bilinçli bir okuyucu bu âyetten “bazı insanların Allah’ın dilemesi sonucu kâfir olduklarını, bu yüzden ne yapsalar kâfirlikten kurtulamayacaklarını, onları uyarmanın bir yararı olmayacağını, bu kimselerin mutlaka cezalandırılacaklarını” anlayabilir ve Allah tarafından kalpleri ve kulakları mühürlenmek, gözleri perdelenmek sûretiyle kâfir kılınan bu insanlara yine Allah tarafından azap edilmesindeki adalet mantığını sorgulayabilir.
Müslümanların çoğu farkında olmasalar da Kur’ân’da bu anlama gelen daha birçok âyet mevcuttur. Ayrıca Kur’ân, kalplerin mühürlenme yanında daha başka şekillerde de etki altînda bırakıldığını bildirmektedir:
Kalplerin mühürlenmesi:
Kalplerin damgalanması:
Kalplerin sıkışması:
Kalplerin hastalanması:
Kalplerin ölmesi:
Kalplerin paslanması:
Kalplerin katılaşması:
Kalplerin Hakk’tan yüz çevirmesi [insiraf]:
Kalplerin taassubu [hamiyet]:
Kalplerin inkârı:
Bu âyetlerin hepsi de Allah’ın insanların iradelerine müdahale ettiği ve onları sapıklık içinde bıraktığı izlenimi uyandırmaktadır. Ancak işin aslı böyle değildir. Çünkü Nisa sûresinin 40. âyetînde zerre ağırlığınca bile haksızlık yapmayacağını ifade eden Yüce Allah’ın, adalet konusunda normal bir insan aklı tarafından şüphe ile karşılanacak bir iş yapması mümkün değildir. O hâlde bu görünümün bir izahı olmalıdır.
Konunun incelenmesine başlamadan önce yapılması gereken ilk iş, Rabbimizin bazı özelliklerini hatırlamak ve onları konu boyunca unutmamaktır. Şöyle ki:
Yüce Rabbimiz zalim değildir. Yani kâfirliği ve müminliği kimseye mecburî kader olarak yazıp da uygulattırmamaktadır. Aksine O insanları özgür bırakmış, dileyenin kâfir dileyenin de mümin olabileceğini bildirmiş, hatta kâfirlerin bile iman etmesine imkân sağlamak için tövbe karşılığında çok bağışlayıcı olduğunu ilân etmiştir. Ayrıca Allah, kullarının kâfir olmalarını istemez, onların küfrüne razı değildir:
Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin [yararınız] için ondan razı olur. Hiç bir günahkâr [suçlu] ,bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir. Zümer; 7.
Zaten böyle olmasaydı, Allah elçiler göndermez, kitaplar indirmezdi. Çünkü akıbetlerini baştan kendisinin kader olarak takdir ettiği insanların bu takdire uygun olarak cehenneme gitmesi kaçınılmaz olurdu; böylece uyarılmalarına da gerek kalmazdı.
Konunun incelenmesinde yapılacak ikinci iş ise Kur’ân’a başvurmaktır. Ancak bu başvuru, Allah’ın gösterdiği ilkelere göre olmalıdır. Rabbimiz bir konunun iyi anlaşılması için o konuyla ilgili tüm Kur’ân âyetlerinin dikkate alınmasını ve bu âyetlerin özet olanından detay olanına doğru sıralanmasını istemiş, hatta bu isteğini kesin bir talimat şeklinde bildirmiştir:
Hakk olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur’ân’ı [okumada] acele etme ve “Rabbim, ilmimi artır!” de. Ta Ha; 114.
Elif, Lâm, Ra. Bu, Hakim ve her şeyden haberdar olan biri tarafından âyetleri pekiştirilmiş, sonra da açıklanmış bir Kitap’tır. Hud; 1.
Dolayısıyla bizim de burada yapacağımız şey, konu ile ilgisi bulunan âyetlerin ifade ettiği anlamları Kur’ân üslûbu ile Kur’ân’dan öğrenmek olacaktır.
Ancak konunun kavranabilmesi için önce “kalp, mühür, mühürleme, kalbin mühürlenmesi” gibi kavramların, daha sonra da “Allah’ın kalpleri mühürlemesi” ifadesinin ne anlama geldiğinin aslına uygun şekilde bilinmesi gerekmektedir. Bu ifadeler ile ilgili açıklamalar, İbn-i Manzur’un Lisanü’l-Arab ve Ragıb el-İsfehani’nin el-Müfredat adlı eserlerindeki bilgiler esas alınarak yapılmıştır.
KALP:
“Kalp” sözcüğü “insanın ortası, özü” demektir. Bundan dolayı “yürek”e de “kalp” denmiştir. Araplar “yürek”i, düşünce ve tefekkürün merkezi olarak bildikleri için zamanla “akıl”a da “kalp” demeye başlamışlardır. “Akıl”ın “kalp” olarak isimlendirilmesi aslında edebi sanatlardan “mahalliyet mecazı mürseli” yoluyla olmasına rağmen, “akıl” ve “kalp” kelimeleri giderek eş anlamlı isimler olarak görülmüş ve böylece doğru bir temele dayanıp dayanmadığına bakılmaksızın bu kullanım “kalp” ve “akıl” sözcüklerinin geçtiği diğer dillerde de uygulama alanı bulmuştur. Bu sebepledir ki, Kur’ân’da kalp sözcüğü kan pompalayan organ olarak değil, aklın, düşüncenin, tüm zihinsel fonksiyonların merkezi olan “beyin” anlamında kullanılmıştır.
MÜHÜR, MÜHÜRLEME, KALBİN MÜHÜRLENMESİ:
Mühür/hatem, “üzerinde bir kimsenin veya bir kuruluşun adının kazılı bulunduğu, imza yerine geçen madenî, lâstik veya başka bir maddeden yapılmış alet, damga” demektir.
الختم - hatm mühürleme/ ise; “الطّبع - tab’ [damgalamak, damga basmak]” demek olup bu sözcük de “hilkat ve cibilliyette, yani yaratılışta şekil vermek anlamına gelir. “Tabiî, tabiîlik, tabiat” sözcükleri, damgalamak, damga basmak anlamına gelen “tab” sözcüğünden türetilmiştir. Zaman içinde insanların eşyaya şekil verme işlerine de “tab’“denilmiş ve madene şekil verme anlamında [kılıç yapımı, para basımı] gibi işler için de “tab’“sözcüğü kullanılır olmuştur. Daha sonra kitap, dergi, gazete basımlarına da “tab’“denmeye başlanmıştır ki, sözcüğün günümüzdeki yaygın anlamı da budur. Bu anlama gelen “matbuat [basın]” ve “matbaa [basımevi]” sözcükleri de “tab’“sözcüğünden türetilmiştir.
“الطّبع - tab’ [damgalamak, damga basmak]” sözcüğü, “الختم - hatm [mühürleme]” sözcüğünden daha geniş bir anlam ifade etmesine rağmen, her iki sözcük de Kur’ân’da eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Mühürlemek sözcüğünün mecazî anlamı ise “Bir şey üzerine örtü örtmek, içine bir şey girmemesi için kilitlemek” demektir. Sözcüğün bu anlamı, dolaylı olarak “aklın yollarının tıkanması, iyi düşünmeye ve bilgilenmeye engel olunması, aklın işe yarar olmaktan çıkarılması” demek olan “Kalbin mühürlenmesi” deyiminde de geçerlidir. Allah’ın kalpler üzerine mühür vurması, sözcüğün bu mecazi anlamı doğrultusunda değerlendirilmelidir.
ALLAH’IN KALPLERİ MÜHÜRLEMESİ VE DAMGALAMASI:
Yukarıda da belirtildiği gibi, konu ilgili Kur’ân âyetlerinin yardımı ile incelenecek ve Kur’ân’dan öğrenilecektir. Ancak âyetlere geçmeden önce bu âyetlerle ilgili doğru değerlendirme yapılmasını sağlayacak iki özelliğin hatırlatılmasında yarar görüyoruz:
Birinci özellik, âyetlerde zikredilen kişilerin belirgin olmasıdır. “Kalplerinin, kulaklarının mühürlendiği belirtilip uyarının kendilerine fayda vermeyeceği, hiçbir zaman inanmayacak olan inkarcıların hepsi de “الّذين - ellezine” ism-i mevsulüyle ifade edilmiş olup “muarrafât [tanınan, bilinen, belirli]” kişilerdir. Dolayısıyla âyetlerdeki “mühürleme” ile ilgili ifadeleri kendi çevremizdeki inkarcı olarak bilinen kimseler için kullanmamız doğru değildir. Çünkü iman etmedikleri için bize kalpleri mühürlüymüş gibi görünen bu kimselerin ileride de iman etmeyeceklerini ve daima kâfir olarak kalacaklarını bilemeyiz. Bunu ancak Allah bilebilir. Nitekim kalplerinin mühürlü olduğu ve asla iman etmeyecekleri bildirilen kişiler, Allah tarafından peygamberimize bir lütuf olarak bildirilmiştir.
İkinci özellik; âyetlerin mucize özelliğidir. Aşağıda sunacağımız âyetler, Ebû Leheb örneğinde olduğu gibi, peygamberimize onlarla fazla oyalanmaması için ömür boyu iman etmeyecekleri gelecekten haber verilerek bildirilmiştir. Bu sebeple de mucize özelliği taşıyan âyetlerdir. Gerçekten de bu kişiler akıllarını başlarına almamışlar, kalpleri mühürlü yaşamışlar ve cehennemlik olarak ölüp gitmişlerdir.
Allah’ın kalpleri damgalaması konusu Kelâm ilminde “Kulların Yaptığı İşlerin Yaratılması” başlığı altında temel konulardan biri olarak ele alınmıştır. Üzerinde uzun tartışmalar yapılmış olan bu konuda Mutezile, Kaderiyye, Cebriyye, Cehmiyye, Eşariyye ve Maturidiyye gibi ekoller oluşmuş ve her mezhep kendîne göre aklî ve naklî kaynaklar ileri sürmüştür. İlgilenenler, Kelâm kitapları sayfalarında yapılan bu tartışmaları “ Mevkıfu’l-Beşer Tahte Sultani’l-Kader”, “Şerh-i Mevakıf”, “Şerh-i Makasıt”, “Şerh-i Akaid”, “Fıkh-ı Ekber” “Aliyyü’l-Kari Şerhi” ve “Kitabu’t-Tevhid ” adlı kitaplardan detaylı olarak okuyabilirler.
Bu konunun üzerinde ihtilaf ve tartışma olmayan birinci ilkesi, bir tek olan, ortağı ve benzeri olmayan, ibâdete lâyık tek yaratıcı olan Allah’ın, madde-enerji, canlı-cansız tüm varlıkların yaratıcısı olduğu gibi, bu varlıkların yaptıkları işlerin de yaratıcısı olduğudur. Bunlar ister uyumak, düşünmek, büyümek, kalp atışı gibi irade edilmeksizin [irade dışı] yapılan işler olsun, isterse iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer gibi niteliklere sahip, insanın kendi seçimiyle yapılan işler olsun, bütün fiillerin yaratıcısı Allah’tır.
Oysa sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır. Saffat; 96.
İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse, O’na kulluk edîn. O, her şeyin yönetenidir. En’âm; 102.
De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır”. De ki: “Allah’tan başkalarını, o kendileri için bir fayda ve zarara güç yetiremeyenleri yardım eden yol gösteren bir yakın [veli] mı edîniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Yoksa Allah’a, O’nun gibi yaratan bir takım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir.” Rad; 16.
Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye kefildir. Zümer; 62.
İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. Ne kadar da döndürülüyorsunuz! Mümin; 62.
Görüldüğü gibi, Yüce Allah, ilâhlığının olmazsa olmaz bir gereği olarak her şeyin ve her işin asıl yaratıcısıdır. Dolayısıyla dalâleti de, hidâyeti de yaratan Allah’tır. Ne var ki, dalâlet ve hidâyet şeklindeki bu iki yaratılandan herhangi birini tercih eden ve o yönde davranışta bulunan ise insandır. Bu, her fiilin yaratıcısının Allah, her fiilin kasip ve failinin ise insan olduğu anlamına gelmektedir. Allah kullarına kabiliyet ve imkânlar vermiş, onların iradelerini özgür kılmıştır. Seçim yapabilecek bir ortamın olmaması hâlinde özgür iradenin bir anlamı olmayacağı için de insana dalâlet ve hidâyetîn birlikte bulunduğu seçim yapılabilecek bir ortam yaratarak iradesini ortaya koyma imkanı vermiştir. Yukarıda Zümer sûresinin 7. âyetînde de gördüğümüz gibi, Allah kullarının kötü eylemlerde bulunmalarını istememektedir. Ancak özgür bıraktığı kulun seçimine de engel olmamaktadır. Her şeyi kendi bilgisi, kontrolü ve tasarrufunda bulunduran Allah, kullarının kendi istekleriyle de olsa dalâleti seçmelerine razı olmamakta, onlara verdiği seçme yetisini gözeterek memnun olmadığı hâlde kullarının bu tercihlerine izin vermektedir.
Kur’ân’da aslında kullar tarafından işlenmiş iyi ve kötü birçok fiilin faili olarak Allah’ın görünmesi işte bu yüzdendir, yani Allah’ın kullarının işlediği fiillerin yaratıcısı olması sebebiyledir. Yoksa Allah’ın cebir uygulayarak insanı o işi yapmaya mahkûm etmesinden değildir.
Aşağıdaki âyetlere bu anlayışla bakıldığında görülecektir ki, asıl failler insanlardır:
100. Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme [imkânı] yoktur. O, aklını kullanmayanların üzerine iğrenç bir pislik kılar. Yunus;
Allah, kimi hidâyete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. En’âm; 125.
Bu, bir kavim [toplum] , kendînde olanı değiştirinceye kadar Allah’ın ona nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışı nedeniyledir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir. Enfal; 53.
Onun [insanın] önünden ve arkasından onu Allah’ın emriyle gözetip koruyan izleyenleri [takipçileri] vardır. Gerçekten Allah, kendi nefislerinde [özlerinde] olanı değiştirip bozuncaya kadar bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç bir [biçimde imkân] yoktur; onlar için O’nun astlarından yardım eden, yol gösteren bir yakın [bir veli] yoktur. Rad; 11.
Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz, böylelikle orada bozgunculuk yaparlar. Artık oranın üzerine söz hak olur da, orayı kökünden darmadağın ederiz. İsra 16.
Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek onun halkı yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk ve sıkıntıyla yakalayıverdik. Sonra kötülüğün yerini iyilikle değiştirdik, öyle ki onlar, çoğaldılar ve “Atalarımıza da şiddetli sıkıntılar, refah ve genişlikler dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine, Biz de onları kendileri bilinçli davranmazlarken apansız kıskıvrak yakalayıverdik. Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden bolluklar açardık; ancak onlar yalanladılar, Biz de onları kazana geldikleri nedeniyle yakalayıverdik. O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? Onlar, Allah’ın tuzağından güvende miydiler? Allah’ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası güvende olmaz. [Bütün bunlar] , Sakinlerinden sonra yeryüzüne mirasçı olanları doğruya erdirme [ye veya ortaya çıkarmaya yetme]z mi? Eğer biz dilemiş olsaydık onlara günahları nedeniyle bir musibet isabet ettirirdik ve kalplerine damgalar vururduk da onlar böylelikle işitmeyenler olurlardı. İşte bu ülkeler, sana onların haberlerinden aktarıyoruz. Gerçekten, onlara elçileri apaçık belgelerle gelmişlerdi. Ama daha önceden yalanlamaları nedeniyle iman etmediler. İşte Allah, inkâr edenlerin kalplerine böyle damga vurur/mühürler. A’râf; 94–101.
Sonra onun ardîndan kendi kavimlerine elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte Biz, haddi aşanların kalplerini böyle damgalarız. Yunus 74.
Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına [bir engel olarak] kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi apaçık belgeyi görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” derler. En’âm, 25.
Andolsun, senden önceki ümmetlere/toplumlara elçiler gönderdik de onları dayanılmaz zorluk [yoksulluk] ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye. Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytân onlara yapmakta olduklarını çekici gösterdi süsledi] . Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle sevince kapılıp şımarınca, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular. Böylece zulmeden topluluğun kökü kesildi. Ve hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. De ki: “Gördünüz mü/düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilâh kimdir?” Bak, Biz âyetleri nasıl açıklıyoruz da onlar [yine] sırt çevirip engelliyorlar? En’âm; 42- 46.
Allah, kimi hidâyete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. En’âm; 125.
Allah’ın âyetlerine inanmayanları Allah hidâyete ulaştırmaz ve onlar için acı bir azap vardır. Yalanı, yalnızca Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır. Kim imanından sonra Allah’a [karşı] inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah’tan bir gazap vardır ve onlar içindir büyük azap. Bu, onların dünya hayatînı âhirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah’ın da inkâr eden bir topluluğu hidâyete erdirmemesi nedeniyledir. Onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini damgaladığı/ mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir. Şüphesiz, onlar âhirette ziyana uğrayanlardır. Nahl; 104–109.
Asla, hayır; onların kazandıkları, kalpleri üzerinde pas tutmuştur. Muttaffifin; 14.
Ve ‘Bizim kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir.’ dediler. Hayır; Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder. Bakara; 88:
Hani sizden misak almış ve Tur’u üstünüze yükseltmiştik: “Size verdiğimizi [Kitab’ı] kuvvetlice alın ve dînleyin.” Demişlerdi ki: “Dînledik ve isyan ettik.” inkârları yüzünden buzağı [tutkusu] kalplerine sindirilmişti. De ki: “İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?” Bakara 93.
Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri nedeniyle [onları lânetledik.] Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar. [Bir de] İnkâra sapmaları ve Meryem’in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri Ve: “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle de [onlara böyle bir ceza verdik] . Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara [bir] benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesinlikle bir şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu kendîne yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Andolsun, Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyâmet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır. Nisa; 155–159.
Münafıklar/ikiyüzlüler sana geldikleri zaman: “Biz gerçekten şahadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin” dediler. Allah da bilir ki sen elbette O’nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder. Onlar, yeminlerini bir kalkan edînip Allah’ın yolundan alıkoydular. Doğrusu ne kötü şey yapıyorlar. Bu, onların iman etmeleri sonra inkâr etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar. Onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da onlara kulak verirsin. [Oysa] Sanki onlar [sütun gibi] dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. [Bu dayanıksızlıklarından dolayı da] Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. -Allah onları kahretti-; nasıl da çevriliyorlar. Onlara: “Gelin Allah’ın Resulü sizin için mağfiret [bağışlanma] dilesin,” denildiği zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün. Senin onlar adına mağfiret dilemen ile mağfiret dilememen onlar için birdir. Allah, onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir. Şüphesiz Allah, fasık bir kavme hidâyet etmez. Onlar ki: “Allah’ın Resulü yanında bulunanlara hiç bir infak [harcama] da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,” derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar. Derler ki, “Andolsun, Medîne’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır.” Oysa izzet [güç, onur ve üstünlük] Allah’ın, O’nun Resulü’nün ve müminlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar. Ey iman edenler, ne mallarınız ne çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Sizden birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam” demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edîn. Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiç bir kimseyi kesinlikle ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Münafikun; 1–11.
Hani Mûsâ, kavmine / halkına: “Ey kavmim, gerçekten benim sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz hâlde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?” demişti. Ne zaman ki onlar eğrilip-saptılar Allah da onların kalplerini eğriltip saptırdı. Ve Allah, fasık bir kavmi hidâyete erdirmez. Saff; 5.
[Savaştan] geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. onların kalpleri de damgalandı/ mühürlendi. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar. Tövbe; 87.
Yol, ancak o, ‘zengin oldukları halde [savaşa çıkmamak için] senden izin isteyen, geride kalanlarla birlikte olmayı seçen’ kimseler aleyhinedir. Allah da onların kalpleri üzerine damga/mühür basmıştır. Bundan dolayı onlar, bilmezler. Tövbe; 93.
Yukarıdaki âyetler bize şu gerçeği anlatmaktadır: İnsanlar, kalpleri, kulakları Allah tarafından damgalandığı için kâfir olmazlar; bilakis kâfir oldukları için kalplerini, kulaklarını ilme ve uyarıya kapamak sûretiyle kendi kendilerini damgalarlar. Çünkü kâfirler, kendi akıllarına çok güvendikleri için Allah’ın uyarılarını dînlemez ve peygamberi küçümserler; böyle yapmakla akıllarını da doğru kullanmamış olurlar. Yüce Allah ise insanların bu duruma kendi hür iradeleri ile düşmelerine izin verir, böylece küfür yolunu seçmiş olan bu insanların kalplerini mühürlemiş olur.
Zaten batıl inançlara dalan, kendîni müstağni gören, zevk ve sefaya dalan, hevasını ilâh edînen bu tür insanlar, kalplerini, kulaklarını tıkayarak gönüllerine başka bir inancın girmesine izin vermezler. Saydığımız özellikleri nedeniyle kalplerini ve kulaklarını mühürlediklerinden, peygamberle yan yana gelseler, Kitab’ı alıp okusalar bile âyetlerden etkilenmezler. Çünkü kalpleri taşlaşmış hatta taştan daha beter bir katılık kazanmıştır:
Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah’ın dilediği dışında- yine inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. En’âm; 111.
Dediler ki: “ Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz. ” Fussılet; 5.
Kur’ân okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanlar arasında görünmez/gizli bir perde kıldık. Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur’ân’da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ [ilâh olarak] andığın zaman nefretle kaçar vaziyette gerisin geriye giderler. Biz onların seni dînlediklerinde ne için dînlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin “ Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. İsra; 45–47.
İnkâr edenler “Biz kesin olarak, ne bu Kur’ân’a inanırız, ne ondan önceki [indirilene] ” dediler. Sen o zulmedenleri, Rabbleri huzurunda tutuklanmış, sözü [suçlamaları] birbirlerine karşı evirip-çevirip birbirlerine atıp dururken bir görsen! Zaafa uğratılan[müstazaf] lar, büyüklük taslayanlara “Eğer sizler olmasaydînız, gerçekten bizler mümin[kimse] ler olurduk.” derler. Sebe; 31.
Ve kendisiyle dağların yürütüldüğü veya kendisiyle yeryüzünün parçalandığı veya kendisiyle ölülerin konuşturulduğu bir Kur’ân mı olsaydı? Fakat emir bütünüyle Allah’ındır. İman edenler, ümit kesip daha anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, elbette insanlara toptan hidâyet ederdi. O inkâr edenlerin kendi sanatlarıyla kapılarını şiddetli çalan kesinlikle çalacak [onları şok edecek] , ya da yurtlarının yakınına konacak. Ta ki Allah’ın vaadi gelinceye dek… Allah verdiği sözden caymaz / verdiği sözün zamanını şaşırmaz. Rad; 31.
Andolsun, cehennem için cinnlerden ve insanlardan çok sayıda kişi hazırladık [yarattık] . Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. A’râf; 179.
Allah Bahriye’den Sâibe’den Vasîyle’den ve Hâm’dan hiç birini [meşru] kılmamıştır. Ancak inkâr edenler, Allah’a karşı yalan düzüp-uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez. Muhammed; 12.
Şüphesiz Allah, iman edip sâlihâtı işleyenleri, altîndan ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkârcılar ise, metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler; ateş, onlar için kalacak yerdir. Maide; 103.
Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik. Onlara herhangi bir elçi gelmeye görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi. Böylece biz onu [alayı] , suçluların kalplerine sokarız. Onlar ona [indirilen kitaba] inanmazlar, oysaki evvelkilerin sünneti geçmiştir. Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, oradan yukarı yükselseler bile, mutlaka “Gözlerimiz döndürüldü, belki büyülenmiş bir topluluğuz” diyeceklerdir. Hicr; 10–15.
Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri âyetlerimden engelleyeceğim. Onlar her âyeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu [rüşd yolunu] da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. A’râf; 146.
Kâfirlerin bu durumlarına karşılık, iman edenler vahye kulak vermek sûretiyle kendilerini bilgilendirip geliştirirler; aklederek ve tefekkür ederek kendilerini doğruya ulaştırırlar. Kur’ân’da müminlerin bu durumuna dolaylı veya dolaysız işaret eden onlarca âyet vardır.
7. Âyet: Öyleyse, bundan sonra dîni sana ne yalanlatıyor?
Bu âyetteki “sana” hitabı peygamberimize değil, 4. âyetteki “insan”adır. Böylece üçüncü şahıstan [insan], ikinci şâhısa [sen] geçilerek iltifat sanatı yapılmıştır. Böyle yapılmakla genel olarak insanoğluna, özel olarak da kâfir olan insanlara seslenilmekte ve “Öyleyse, bundan sonra dîni sana ne yalanlatıyor?” denilmektedir.
Buradaki “الدّين - dîn” sözcüğünü hem sözcük anlamında “karşılık” olarak, hem de terim anlamında “şeriat [Allah’ın koyduğu yaşam ilkeleri, kuralları]” olarak anlamak mümkündür. Zira bugüne kadar peygamberler vasıtasıyla insanlığa gönderilen mesajlarda hem âhiret [karşılık] günü inancı vurgulanmıştır, hem de dünyaya ait yaşamın ilke ve kuralları [şeriat]anlatılmıştır. Dolayısıyla insanın ahsen-i takvîm [mükemmellik] üzerine yaratılmış olma özelliği ile bu özellikten sapılması durumunda “esfel-i safilin”e [hüsrana, kayba, zarara] sürüklenilmesi gerçeği, eski dînler tarafından da öğretilmiş bir durumdur.
Aslında bu âyette sorulan soru ile tüm insanlığa meydan okunmaktadır:
“Biz, mademki en mükemmel şekilde yarattığımız insanı, iman etmesi ve salihatı işlemesi nedeniyle üstünlerin en üstünü; iman etmeyen ve salihatı işlemeyenleri de alçakların en alçağı yapıyoruz [ki, buna peygamber gönderilen tüm yöreler tanıktır]; öyleyse karşılık gününü ve Allah’ın koyduğu düzeni sana ne yalanlatıyor? Nâsıl oluyor da yalanlayabiliyorsun?”
8. Âyet: Allah, hüküm verenlerin en iyi hüküm vereni değil midir?
Buradaki soru cümlesi mukadder bir olguya cevap niteliğindedir ve edebî yönden de istifham-ı inkari sanatînı sergilemektedir. Sûrede konu akışı içerisinde zihinlerde oluşan “Bütün bunlar niye?” sorusuna yine soru ile cevap verilmiş ama soru edatı olumsuz cümlenin başında kullanılarak anlam olumlu hâle döndürülmüştür.
Yani; “Allah, en iyi adalet ilkelerini koyan ve en iyi uygulayan, hiç kimseye zulmetmeyen değil midir? O iman etmeyenleri, salihatı işlemeyenleri alçakların en alçağı yaparak haksızlık mı yapmaktadır? Ya iman edip salihatı işleyenleri? Onları da üstünlerin en üstünü yapmakla diğerlerine haksızlık mı etmektedir? Allah hiç haksızlık yapar mı?”
Bu ifadeleri destekleyen birçok âyetten iki tanesi aşağıdadır:
Ya artık, Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız? Kalem; 35.
Yoksa iman eden ve salihatı işleyenleri biz o yeryüzündeki bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa o takva sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi yaparız? Sad; 28.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
العصمة للّه وحده - el-Ismetü lillâhi vahdeh
[Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur]…
Hakkı YILMAZ