69-KEHF SURESİ

 

Kehf suresi, Mekke’de 69. sırada inmiş olup adını 9. ayetteki “Kehf [büyük mağara]” sözcüğünden alır. 1-8, 28, 107-110. ayetlerin Medenî olduğuna dair nakiller de söz konusudur.[1]

Sure, Kur’an’ın salihatı işleyen müminlere cenneti müjdelemek, şirk koşanları da uyarmak için indirildiğinin açıklanmasıyla başlamaktadır. Resulullah’ın moral verilip teselli edilmesiyle devam eden surede üç ana mucizevî olaya değinilmektedir.

Bunlardan ilki Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakim hakkında anlatılanıdır. İkincisi Zülkarneyn ile ilgili mucizevî işaretlerle dolu anlatım, üçüncüsü de Musa peygamberin eğitim sürecinden bir kesitin yer aldığı Musa ve “Âlim Kul” hakkındaki kıssadır. Her üç kıssada da insanlığı hayran bırakacak mucizelere değinilmektedir.

Ayrıca öğüt ve ibret alınması maksadıyla müşrik ve mümin iki adam [malıyla övünüp kibirlenen bir “zengin” ile imanı ve inancıyla şeref duyan bir “fakir kul”] örneği verilmektedir.

Surede yer alan Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakim, Musa ile Alim kul ve Zülkarneyn kıssaları daha evvel doğru dürüst anlaşılmadığından bu konulara dair birçok efsane üretilmiş, ya da bu kıssalarda nakledilenler mitolojideki bazı efsanelere adapte edilmiştir.

Surenin inişi ile ilgili olarak klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

İbn İshak’ın naklettiğine göre, Kureyşliler Nadr b. Hâris ve Ukbe b. Ebi Muayt’ı Yahudi ilim adamlarına gönderdiler ve onlara şu talimatı verdiler: Muhammed hakkında bunlara soru sorun ve onlara Muhammed’in niteliklerini anlatın. Neler söylediklerini bildirin. Çünkü onlar, kendilerine ilk kitap verilmiş kimselerdir. Ve onların yanında bizim sahip olmadığımız türden peygamberle­rin getirdiği bilgiden malumat vardır. Bunun üzerine Nadr ile Ukbe yo­la çıktılar ve Medine’ye gittiler. Medine’ye varıp Yahudi ilim adamlarına, Resulullah (sav) hakkında soru sordular. Onlara durumunu anlattılar, söyledi­ği sözlerin bir bölümünü haber verdiler ve şöyle dediler: Siz, Tevrat ehlisi­niz. Biz size, bizim bu arkadaşımızın durumunu bildirmeniz için geldik. Yahudi ilim adamları onlara şöyle dedi: Bizim size söyleyeceğimiz üç hususu ona sorunuz. Eğer bunlara dair size haber verecek olursa, o, Allah tarafın­dan gönderilmiş bir peygamberdir. Şayet bunu yapmayacak olursa, o, Allah’a yalan uyduran bir kimsedir. O takdirde uygun gördüğünüzü ona yaparsınız. Siz ona, eski zamanda ayrılıp gitmiş genç bir takım delikanlıların durumlarının ne olduğunu sorunuz. Çünkü, gerçekten onların hayret edilecek bir halleri olmuştu. Yine ona, dünyanın doğularına ve batılarına ulaşmış, olduk­ça dolaşmış bir kimseye dair soru sorunuz. Onun haberi ne olmuştur? Yi­ne ona Ruh hakkında sorunuz, o nedir? Eğer size bunları haber verecek olur­sa, ona uyunuz, o bir peygamberdir. Eğer yapmayacak olursa, biliniz ki, o, yalan uyduran bir kimsedir. Onun hakkında uygun göreceğiniz uygulama­yı yapınız.

Nadr b. Haris ile Ukbe b. Ebi Muayt, Medine’den dönüp Mekke’ye geldiler ve Kureyşlilere şöyle dediler: Ey Kureyşliler topluluğu! Biz sizlere, sizin ile Muhammed arasında ayırt edici hükmü vermenizi sağlayacak bir çö­züm getirdik. Yahudi ilim adamlan bizlere, ona sormamızı istedikleri bazı hu­suslar söylediler. Ve eğer bunlar hakkında size haber verirse o bir peygam­berdir. Vermeyecek olursa, yalan uyduran bir kimsedir ve onun hakkında uy­gun gördüğünüzü yapınız, dediler.

Bunun üzerine Resulullah (sav)’a gelip şöyle dediler: Ey Muhammed, sen bizlere, ilk zamanlarda ayrılıp gitmiş genç delikanlıların durumunu haber ver. Çünkü onların başından hayret edilecek şeyler geçmişti. İkinci olarak sen bi­ze, yeryüzünün doğularına ve batılarına gitmiş, oldukça dolaşmış bir adam hakkında haber ver, ayrıca bizlere Ruh’un ne olduğunu da bildir.

Resulullah (sav) onlara: “Yarın size bu istediğiniz hususları haber verece­ğim” deyip “inşaallah” demedi. Onlar da yanından ayrılıp gittiler. İddia edildiğine göre Râsulullah (sav) onbeş gün geçtiği halde yüce Allah bu ko­nuda ona bir vahiy indirmedi ve Cebrail de yanına gelmedi. Nihayet Mekkeliler yalan haberler yayarak “Muhammed bize yarın haber vereceğini vaat ettiği halde, işte bu onbeşinci günün sabahı, kendisine sorduğumuz herhan­gi bir şeyi haber vermedi” dediler. Nihayet vahyin gecikmesi Resulullah (sav)’ı üzdü, kederlendirdi. Mekkelilerin konuştukları ona ağır geldi. Daha sonra Cibril (a.s), Allah (c.c) nezdinden ona Kehf Ashabı’nın sözkonusu edildiği sûreyi getirdi. Bu sûrede, Hz. Peygamber’e, onlar için üzülmesinden dolayı serzenişte bulunulduğu gibi, ona sordukları genç delikanlıların duru­mu ile dünyayı dolaşıp gezmiş adamın haberini ve Ruh’un mahiyetine dair sorduklarının cevabını getirdi.[2]

Muhammed İbn İshâk bu sûre-i celîle’nin nüzul sebebi hakkında der ki: Mısır halkından ihtiyar bir kişi bana anlattı. O, kırk küsur sene önce bize gelmişti. Ona İkrime b. Abbâs’ın şöyle dediğini nakletmiş: Kureyş’liler Nadr b. Haris ve Ukbe b. Ebu Muayt’ı Medine’deki Yahûdî hahamlara gönderdiler ve dediler ki: Onlardan Muhammed’in durumunu sorun, niteliklerini anlatın ve söylediklerini kendilerine haber verin. Onlar Kitab Ehli bir toplulukturlar ve onların yanında peygamberlerin bilgisine dâir bizde bulunmayan şeyler vardır. O ikisi Mekke’den çıkıp Medine’ye geldiler. Yahûdî hahamlarına Hz. Peygamberin durumunu sordular, sözlerinden bir kısmını aktararak halini anlattılar ve dediler ki: Siz, Tevrat ehlisiniz. Biz size bu arkadaşınızın durumundan haber almak için geldik. Yahûdî hahamları onlara dediler ki: Biz size, ona üç şeyi sormanızı emrederiz. Eğer o, size bunları bildirirse; gerçekten gönderilmiş bir peygamberdir, eğer bunu bildirmezse, adam söz uyduran birisidir, siz onun hakkında istediğiniz gibi görüş bildirebilirsiniz. Kendisine önce eski devirlerde yaşamış ve geçip gitmiş delikanlıların halini sorun, durumları ne olmuştu? Çünkü onların garîb bir hâdisesi vardır. Sonra ona yeryüzünün doğularına ve batılarına kadar gezen adamın durumunu sorun, size onun haberini versin. Ayrıca ona ruhun ne olduğunu sorun. Eğer o, bunlar hakkında size bilgi verirse; o, peygamberdir, kendisine uyun. Şayet size bunlar hakkında bilgi vermezse; o, lâf eden bir adamdır. Uygun gördüğünüz şekilde ona davranın.

Nadr İbn Haris ve Ukbe İbn Ebu Muayt dönüp Kureyşlilerin yanına geldiler ve “Ey Kureyş topluluğu, biz sizinle Muhammed’in arasını ayıracak bir bilgi getirdik. Yahûdî hahamları bize Muhammed’e bazı şeyler sormamızı bildirdiler” diyerek onları Kureyşlilere anlattılar. Kureyşliler de Hz. Peygambere gelip “Ey Muhammed, bize şunları haber ver!” dediler ve Yahûdî hahamlarının kendilerine söylediklerini Hz. Peygamberden sordular. Resûlullah (s.a) onlara dedi ki: Yarın sorduğunuz şeyleri size haber vereceğim. Fakat inşâallah demedi. Onlar gittiler ve Hz. Peygamber on beş gece bekledi, Allah ona bu konuda hiç bir vahiy göndermedi. Cibril Aleyhisselâm da gelmedi. Nihayet Mekke halkı şımarıklık ederek dediler ki: Muhammed bize yarın söylerim diye va’detti. İşte, on beşinci gün de geldi, fakat kendisine sorduğumuz şeyleri hâlâ bize haber veremedi. Nihayet vahyin kesilmesi Rasûlullah (s.a)’ı üzüntüye boğdu. Mekke halkının söyledikleri de ona ağır geldi. Bunun üzerine Hz. Cebrail Allah katından Kehf Ashabı’ndan bahseden sûreyi getirdi. Bu sûrede Kureyşlilerin yaptıklarına üzülmesinden dolayı Hz. Peygambere serzeniş vardır. Ayrıca gezginci adamla delikanlının durumu hakkında sordukları soruların haberi vardır. Allah Azze ve Celle “Sana rûhdan sorarlar. De ki: Rûh Rabbımın emirlerinden bir emirdir. Ancak size bilgiden çok azı verilmiştir” âyetini de inzal buyurdu.[3]

Biz, Ashab-ı Kehf Kıssası’nın sebebi nüzulünü, İsra/85 ayetinin de sebebi nüzulü olarak zikretmiştik. Muhammed b. İshak, bu kıssanın sebebi nüzulü olan hadiseyi genişçe anlatarak şöyle demiştir:

Nadr b. Haris, Kureyş’in şeytanlarından, kötü kimselerinden idi. O, Allah’ın Resulüne eziyet eder, düşmanlık beslerdi. Hîre (şehrine) gidip, oradan [İran efsânelerinden] Rüstem ve İsfendiyâr hikâyelerini öğrendi. Hz. Peygamber (s.a.s) bir topluluk içine oturduğunda, Allah’tan bahsederdi. Etrafındakilerine, geçmiş ümmetlerin başına gelen hâdiseleri anlatırdı. Hz. Peygamber o topluluktan ayrılınca Nadr hemen onun yerini alıp şöyle derdi: Vallahi ey Kureyşliler, ben ondan daha güzel [hikâyeler] anlatırım. Gelin, ben size onun sözlerinden daha güzelini söyleyeyim” der ve onlara İran krallarının efsanelerini anlatırdı.

Daha sonra Kureyşliler onu ve beraberinde Utbe b. Ebî Mu’ayt’ı, Medine’deki Yahûdî alimlerine gönderip onlardan “Muhammed’i ve durumunu sorun. Onlara, Muhammed’in sözlerini nakledin. Zira onlar önceki kitap sahipleridir. Dolayısıyla onlar bizim bilmediklerimizi de bilirler” dediler.

Bunun üzerine onlar, çıkıp Medine’ye geldiler ve Yahûdî âlimlerine Hz. Muhammed (s.a.s)’in durumunu sordular. Onlar da “Ona şu üç şeyi sorun:

a- Asırlar önce gidip kaybolan o gençlerin [Ashab-ı Kehf'in] durumunu sorun. Çünkü bunların kıssası enteresandır.

b-  Doğu-Batı her yere ulaşabilen o seyyahın hadisesini sorun.

c- Ona ruhu ve ruhun ne olduğunu sorun. Eğer o size, bunların cevabını verirse, bilin ki peygamberdir. Aksi halde, peygamber olduğunu uyduran birisidir” dediler.

Nadr ve arkadaşı Mekke’ye dönünce, Kureyş’e: “Biz, bizimle Muhammed arasında kesin hükmü ortaya çıkaracak birşeyi getirdik” dediler ve Yahûdîlerin söylediklerini onlara haber verdiler. Kureyş, Resûlullah’a gelip bu soruları sordular. Hz. Peygamber (s.a.s) de “inşaallah” demeden, “sorduklarınıza yarın cevap veririm” dedi. Bunun üzerine Mekkeliler çekip gittiler. Hz. Peygamber (s.a.s), O’nların sorduğu şeylerin cevabını, onbeş gün bekledi. Böylece Mekkeliler, onun hakkında ileri geri konuşmaya başladılar ve “Muhammed bize ‘yarın’ dedi ama, bugün onbeşinci gün. Galiba bu ona zor geldi” dediler. Derken Cebrail (a.s), Hz. Peygamber’e Kehf Sûresi’ni getirdi; ki, bu sûrede Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber’i, Mekkeliler iman etmiyorlar diye üzüldüğünden ötürü kınaması, o gençlerin [Ashab-ı Kehf] ile o seyyahın haberi vardır.[4]

Ayette sözü geçen Mağara İnsanları’nın kıssasına gelince, müfessirlerin çoğu bunun ilk dönem Hristiyan tarihiyle, yani Roma imparatoru Desius’un zulmüne uğrayan Hristiyanlarla ilgili olduğu görüşüne meyletmektedirler. Menkıbeye göre, Efesli bir grup genç Hristiyan, inançlarıyla bağdaşır bir hayat sürdürmek için köpekleriyle beraber insan gözünden ırak bir mağaraya sığınır ve orada yıllarca süren [bu surenin 25. ayetine dayanarak yapılan bazı hesaplara göre üçyüz yıl dolayında] mucizevî bir uykuya yatarlar. Ne kadar sürdüğünün farkında olmadıkları bu uykudan günün birinde uyanır ve içlerinden birini yiyecek bir şeyler satın alması için şehre gönderirler. Tabii, bu arada durum bütünüyle değişmiş, Hristiyanlık artık kovuşturulan, baskı ve zor altındaki bir din olmaktan çıkmış, hatta Roma İmparatorluğu’nun resmî dini olmuştur. Genç adamın alış veriş için kullanmak istediği -Desius zamanından kalma- eski para şehirde ister istemez merak ve şaşkınlık uyandırır ve şehir halkı genç adama sorular sormaya başlar ve böylece Mağara İnsanları’nın ve onların mucizevî uykularının kıssası aydınlığa kavuşur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, klasik müfessirlerin ekseriyeti, Kur’an’ın bu Mağara İnsanları’yla ilgili atfını [9-26. ayetler] açıklamaya çalışırken hep bu Hristiyan menkıbesine dayanmışlardır. Ama, öyle görünüyor ki, kıssanın bu Hristiyan versiyonu, Hristiyanlık öncesi döneme, Yahudi kaynaklara kadar giden çok eski ve sözlü bir geleneğin son uzantısından başka bir şey değildir. Klasik müfessirlerin hemen hepsinin naklettiği muhtelif güvenilir hadisler de bunun böyle olduğunu göstermektedir. Bu hadislere göre, Muhammed (s)’in sahiden peygamber olup olmadığını sınamak için onun Mekkeli muhaliflerini, öteki meseller yanında, ona Mağara İnsanları’nın kıssası konusunda da soru sormaları için kışkırtanlar Medineli Yahudi din adamlarıydı [rabbis/ahbâr]. Surenin 13. ayetiyle ilgili yorumunda İbni Kesîr bu hadislere atıfta bulunarak şöyle demektedir: “Mağara İnsanları’nın Meryem oğlu İsa’nın izleyicileri olduğu söylenmiştir, ama işin aslını Allah bilir: Çünkü, bunların Hristiyanlık çağından çok önce yaşamış oldukları şu bakımdan açıktır ki, eğer Hristiyan olmuş olsalardı, kendilerini din ve kültür olarak Hristiyanlardan bütünüyle uzak tutan Yahudi din adamları böyle bir kıssaya kendi geleneksel söylenceleri arasında ne diye yer versinler?” Dolayısıyla, giydirilen Hristiyan kisvesi çıkarılıp hristiyanî renklerden arındıktan sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki Mağara İnsanları kıssası özü itibariyle Yahudi menşelidir. Sonradan eklenen unsurlardan arındırıp kendi aslî muhtevasına ulaştırdığımız zaman, kendi ihtiyarıyla dünyadan el etek çekip insan gözünden ırak bir mağarada ömür boyu “uykuya” çekilen ve mucizevî bir “uyanışla hayata dönen” bu insanların kıssasında, Hz. İsa’nın zuhurundan hemen önceki ve hemen sonraki yüzyıllarda Yahudi dininin tarihinde önemli bir rol oynayan dinî bir harekete, [3:52 üzerine 42. notumuzda da belirttiğimiz gibi, Hz. İsa'nın kendisinin de mensup olmuş olabileceği] çileci Essene Kardeşliği hareketine ve özellikle, onun kollarından birine, yani Ölü Deniz yakınlarında bir yerde uzlet içinde yaşamayı seçen ve modern zamanlarda Ölü Deniz Yazmaları/Kitabeleri keşfedildikten bu yana “Kumran cemaati” olarak bilinegelen bir topluluğun hayatına ilişkin çarpıcı bir temsîl buluruz. Yukarıdaki ayette geçen [bizim "yazmalar" ifadesiyle aktardığımız] rakîm ifadesi bu görüşe güçlü bir destek sağlamaktadır. Taberî’nin kaydettiği gibi, ilk otoritelerden bazıları -özellikle İbni Abbâs- bu terimi merkûm ["yazılı şey"] terimiyle ve dolayısıyla “kitap” ya da “kitabe/yazıt” terimiyle eş anlamlı görmüşlerdir. Keza Râzî: “Bütün belâgatçiler ve Arapça uzmanları er-rakîm’in el-kitâb’la aynı anlama geldiği görüşündedirler” demektedir. Kumran cemaati mensuplarının -ki bu Essene tarikatinin ilkelere en bağlı grubuydu- kendilerini bütünüyle bazı kutsal metinlerin ya da yazmaların tedris, istinsah ve muhafazasına adamış oldukları, dünyadan tam bir el etek çekme ve tecrit durumu içinde yaşadıkları ve manevî değerlere bağlılıklarıyla ileri derecede saygı uyandırdıkları tarihî olarak ortaya konmuş bulunduğuna göre, bu kişilerin dindaşlarının muhayyilesinde, zaman içinde, dünyayla irtibatını keserek yüzyıllarca “uyuyan” ve manevî/ruhanî görevleri bitince “uyanan” Mağara İnsanları’nın menkıbesiyle temsîlî bir anlatıma dönüşecek kadar derin bir iz bıraktıkları rahatlıkla söylenebilir. Kaynağı ne olursa olsun, yani ister Yahudi kaynaklı olsun, ister Hristiyan kaynaklı, Kur’an’ın bu menkıbeyi bütünüyle temsîlî bir anlamda: yani, Allah’ın insanda ölümü [yahut "uyku"yu], ölümden sonra kalkışı [yahut "uyanış"ı] gerçekleştirmesini ve bu arada insanları dinlerinin safiyetini korumak için günah ve kötülükle dolu bir dünyayı terk etmeye sevk eden dinî hassasiyeti yansıtan ve nihayet Allah’ın böyle bir imanı, zamanı ve ölüm olgusunu aşan manevî/ruhanî bir uyanma bahşederek nasıl ödüllendirdiğini dile getiren bir temsîl olarak zikrettiği bir gerçektir.[5]

Başta da açıkladığımız gibi, sure aslında Mekki ve Medeni olmak üzere değişik necmlerden  oluşmaktadır. Biz, birbirine bağlı olan necmleri bir araya getirerek sureyi yeni bir dizimle takdim ediyoruz.

MEAL:

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1-4.Tüm övgüler, katından şiddetli azaba karşı uyarmak, düzeltmeye yönelik işler yapan mü’minlere, şüphesiz kendileri için, içinde sürekli kalıcılar olarak güzel bir ödül bulunduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna, gözetici olarak, kendisi için hiçbir pürüz oluşturmadığı Kitab’ı indiren Allah içindir; başkası övülemez.

5.Kendilerinin ve atalarının Allah’ın çocuk edinmişliğine dair hiçbir bilgileri yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne kadar büyük! Onlar, sadece yalan söylüyorlar.

6.Sonra da sen onlar bu Kur’ân’a inanmazlarsa, onların yaptıklarından dolayı, üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!

7.Şüphesiz Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamamız için yaptık.

8.Ve şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak yapacağız.

32.Ve onlara, iki adamı örnek ver: Biz bunlardan birine her türlü üzümlerden iki bağ verdik ve iki bağın etrafını hurmalarla donattık. Aralarında da bir ekinlik yaptık.

33.Her iki bahçe de, hiçbir şeyi eksik bırakmaksızın, ürünlerini verdiler. Aralarında da ırmak yardık/akıttık.

34.Bu iki bağın sahibi için ayrıca başka gelir de vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşına konuşarak: “Ben, malca senden daha çok, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm” dedi.

35,36.Ve bu adam, kendine haksızlık ederek bağına girdi: “Ben, bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Var sayalım ki Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi.

37-41.Arkadaşı konuşarak ona, “Seni topraktan, sonra bir damla sudan oluşturan, daha sonra da seni olgun insan hâline getirene mi inanmıyorsun? Fakat ben; O, benim Rabbim Allah’tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: “Maşallah, lâ kuvvete illa billâh” [Allah ne isterse o olur. Allah'tan başka hiçbir güç yoktur] deseydin ya! Sen her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da, belki Rabbim bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten felaketler gönderir de senin bağ, kaygan bir toprak hâline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya güç yetiremezsin” dedi.

42,43.Ve o iki bağ sahibi kişi, serveti ile kuşatma altına alındı/ bitirildi. Bunun üzerine bağında yaptığı harcamalara karşı ellerini ovuşturmaya başladı. Bahçe, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı, o da “Ah ne olaydım! Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım” diyordu. O kişi için Allah’ın astlarından yardım edecek bir topluluk olmadı. Ve kendisi de öç alacak/kendi kendine yardım edecek biri değildi.

44.İşte burada egemenlik/yardımcılık, koruyuculuk, yol göstericilik ancak hak olan Allah’a aittir. O, ödüllendirme bakımından en iyi ve kovuşturma yönünden de en iyi olandır.

45.Ve sen, onlara basit dünya hayatının misalini ver: O basit dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış, sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çöp kırıntısı oluvermiştir. Ve Allah, her şeye gücünü kabul ettirendir.

46.Mal ve oğullar, basit dünya hayatının süsüdür. Kalıcı düzeltmeye yönelik işler ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır.

47.Ve Bizim dağları yürüttüğümüz gün; ve sen yeryüzünü çırılçıplak/ dümdüz göreceksin. Ve Biz onları bir araya topladık. Böylece onlardan hiçbir kimseyi bırakmadık.

48.Ve onlar, saf hâlinde Rabbine yayılmışlardır: “Şüphesiz sizi ilk önce oluşturduğumuz gibi Bize geldiniz. Aslında siz, sizin için buluşma zamanı gerçekleştirmeyeceğimize bâtılca inanıyordunuz.”

49.Ve Kitap/ amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.

27.Ve sen Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku/ izle! Rabbinin sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve sen O’nun astlarından bir sığınak bulamazsın.

28.Ve kendini, sürekli olarak Rablerinin rızasını isteyerek Rablerine yalvaran kişiler ile beraber sabreden biri kıl. Basit dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini de ayırma. Ve de sen, Bizim anılmamızdan kalbini ilgisiz/ duyarsız kıldığımız, boş-iğreti arzusuna uymuş ve de işi aşırılık olan kimseye uyma.

29.Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

30.Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; şüphe yok ki Biz, işi güzel yapanların karşılığını kaybetmeyiz.

31.İşte onlar, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, orada koltuklarına yaslanmış olarak altından bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyecekler. O ne güzel karşılıktır! Ve ne güzel kalma yeri!

9.Yoksa sen, Büyük Mağara ve Rakim/Yazıt Ashâbı’nın şaşılacak alâmetlerimizden/ göstergelerimizden olduklarını mı sandın?

10.O yiğitler, Büyük Mağara’ya sığınınca: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden akıl gelişmişliği hazırla” dediler.

11.Bunun üzerine Biz, onların kulakları üzerine o büyük mağarada nice yıllar vurduk.

12.Sonra da iki grubun hangisinin, onların bekledikleri süreyi daha iyi hesapladığını bildirelim/ işaretleyip gösterelim diye Rakim/Yazıt Ashâbı’nı gönderdik.

13,16.Biz sana Kehf ve Rakim Ashâblarının önemli haberlerini gerçek olarak kıssalaştıracağız. Şüphesiz onlar, Rablerine iman etmiş birkaç genç yiğitler idi. Biz de onlara kılavuzluğu arttırdık: “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o hâlde o büyük mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden yayıversin ve işinizden size rast getirip yararlı olanı hazırlasın.”

14,15.Ve Biz onlar ayaklanıp da: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’nun astlarına ilâh olarak yalvarmayız, yoksa kesinlikle saçma-sapan konuşmuş oluruz. Şunlar, Allah’ın astlarından ilâhlar edinen bizim toplumumuzdur. Edindikleri ilâhlara dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha yanlış davranan; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir?” dediklerinde onların kalplerini sağlamlaştırdık.

17.Ve sen, vahy doğrultusunda araştırma yapıldığında hayırlı bir sonuç alındığını; aksi durumda anlamsız bir iş yapıldığını göreceksin. Kendileri de ondan geniş bir boşluktadırlar. Bu, Allah’ın alâmetlerinden/göstergelerindendir. Allah kime kılavuzluk ettiyse artık o, kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Allah kimi şaşırttıysa da, artık sen ona yol gösteren bir Yakın Kimseyi asla bulamazsın.

18.Ve sen Ashâb-ı Rakim’i görseydin uyanık sanırdın. Hâlbuki onlar uykudadırlar. Ve Biz onları sağ yana ve sol yana çeviririz. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer sen onların durumunu iyice bilseydin, kesinlikle, kaçarak onlardan uzaklaşırdın ve onlardan ürpertiyle dolardın.

19,20.Ve böylece kendi aralarında soruşturma yapsınlar diye yazıt ashâbını gönderdik. Onlardan bir sözcü: “Ne kadar durup kaldınız?” dedi. Diğerleri: “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler. Yazıt ashâbından diğerleri: “Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size yiyecek getirsin. Ve çok nazik davransın ve sizi kimseye sezdirmesin. Şüphesiz şehir halkı, sizin üzerinize galip gelirlerse sizi taşlayarak öldürürler veya sizi kendi dinlerine/yaşam tarzlarına döndürürler. O zaman da siz, sonsuz olarak asla kurtuluşa eremezsiniz.”

21.Böylece, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyâmet gününde hiç şüphe olmadığını bilmeleri için, onlar üzerine haberdar yaptık. Hani onlar aralarında işlerini tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üstlerine basit bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.” Onların işleri üzerine galip olanlar: “Üzerlerine kesinlikle bir mescit [ikna yerleri/âhiretin varlığını isbat edecek okullar] yapacağız” dediler.

22-25.Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler, Onlar, ıssız alanı taşlamak olarak [isabetsiz, dayanaksız, kafadan atma olarak], “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler, “Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir” ve onlar, “Onlar, onların o büyük mağaralarında üçyüz yıl kaldılar” derler. Ve dokuza arttırdılar. De ki: “Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir.” Onları ancak pek az kimse bilir. Bu sebeple onlar hakkında ortada olan şeyden başkası ile bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında onlardan kimseye de bir şey sorma! Ve hiçbir şey için, “Allah’ın dilemesi dışında, şüphesiz ben yarın onu yapacağım” deme. Ve terk ettiğin vakit Allah’ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olana eriştirir” de!

26.De ki: “Allah, yazıt ashâbının ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir.” Göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği yalnızca O’nun içindir. O, ne güzel görür, O ne güzel işitir! Onlar için, O’nun astlarından bir yardım eden, yol gösteren, koruyan bir yakın kişi yoktur. Allah, Kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

50.Ve hani Biz doğal güçlere, “Âdem’e boyun eğip teslimiyet gösterin” demiştik de İblis/ düşünce yetisi dışında hepsi boyun eğip teslimiyet gösterdi. İblis, görünmez varlıklardandı/ enerjidendi. Sonra da kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, Benim astlarımdan onu ve onun soyunu yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için ne kötü bir değiştirmedir bu!

51.Ben onları, göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşuna ve kendilerinin oluşturuşuna şâhit tutmadım ve Ben hiçbir zaman saptıranları yardımcı edinmiş değilim.

52.Ve o gün Allah: “Yanlış olarak inandığınız Benim ortaklarımı hadi çağırın” der. Sonra onlar da onları çağırdılar da onlar kendilerine cevap vermediler. Ve Biz, onların arasına ateşten bir engel koymuşuzdur.

53.Ve günahkârlar ateşi görmüşler de artık kendilerinin ona düşeceklerine kesin inanmışlardır. Ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulamadılar.

54.Ve şüphesiz Biz, bu Kur’ân’da insanlar için her örnekten geniş geniş açıkladık. İnsan ise, tartışma yönünden her şeyden daha çok olandır.

55.Ve kendilerine doğru yol [kitap, elçi] geldiği zaman, insanların iman etmelerine ve Rablerinden günahlarının bağışlanmasını istemelerine sadece “evvelkiler ile ilgili uygulamaların kendilerine gelmesi ya da önlerine azabın gelmesi” konusu engel oldu.

56.Ve Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler de hakkı, bâtılla iptal etmek/ortadan kaldırmak için mücâdele ediyorlar. Ve onlar, âyetlerimizi ve korkutuldukları şeyleri alaya aldılar.

57.Ve Rabbinin âyetleriyle öğüt verilip/hatırlatma yapılıp da onlardan mesafelenip uzaklaşan ve iki elinin önden gönderdiklerini/ yaptıklarını unutan [terk eden, dikkate almayan] kimseden daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Şüphesiz Biz onların kalpleri üzerine, Kur’ân’ı iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da ağırlık oluşturduk. Sen onları doğru yola çağırsan da, onlar bu durumda asla kılavuzlandıkları doğru yola girmezler.

58.Bununla beraber senin rahmet sahibi Rabbin çok bağışlayıcıdır. Eğer senin rahmet sahibi Rabbin, işledikleri günahlar yüzünden onları hemen yakalayacak olsaydı, onlara azabı kesinlikle acele verirdi. Aksine onlara vaat edilen bir zaman vardır. Onlar, O’nun astlarından bir sığınak asla bulamazlar.

59.Ve işte, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yaptıkları zaman değişime/ yıkıma uğrattığımız kentler! Biz onların değişime/ yıkıma uğramaları için de belirli bir zaman tayin etmiştik.

60.Ve bir vakit Mûsâ, delikanlısına: “Ben iki bilgin kişinin toplandığı yere varıncaya kadar durmayacağım yahut senelerce gideceğim” demişti.

61.Bunun üzerine “iki bilgin kişinin toplandığı yer”e vardıklarında ikisi de bunalımlarını/sıkıntılarını terk etti. O zaman bunalım/sıkıntı, bilgin kimse yardımıyla yok olup gitti.

62.Bu şekilde geçtikleri zaman Mûsâ, delikanlısına: “Getir kuşluk yemeğimizi, gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk” dedi.

63.Delikanlı: “Gördün mü/ hiç düşündün mü? O Kaya’ya sığındığımız vakit doğrusu ben bunalımdan/ sıkıntıdan kurtuldum, onu söylememi de kesinlikle bencilliğim engelledi. Bunalım/ sıkıntı, şaşılacak bir şekilde bilgin insanda kaybolup gitti” dedi.

64.Mûsâ, “İşte bu, aradığımızdı!” dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler.

65.Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, Biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir bilgi öğretmiştik.

66.Mûsâ ona: “Doğru yol konusundaki sana öğretilenden bana da öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” dedi.

67,68.Âlim ve rahmete mazhar kul: “Şüphesiz sen benimle beraber sabretmeye takat yetiremezsin. Ve kavrayamadığın bilgiye nasıl sabredeceksin!” dedi.

69.Mûsâ: “İnşallah beni sabreden biri bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmem” dedi.

70.Âlim ve rahmete mazhar kul: “O hâlde eğer bana uyacaksan, bana hiçbir şey hakkında soru sorma, ta ki ben sana öğüt olarak ondan söz açıncaya kadar.”

71.Bunun üzerine ikisi yürüdüler; sonunda gemiye bindiklerinde âlim ve rahmete mazhar kul gemide kusurlar oluşturdu. Mûsâ: “İçindekileri boğman için mi onu yırttın/kusurlar oluşturdun? Kesinlikle sen, şaşılacak bir şey yaptın!” dedi.

72.Âlim ve rahmete mazhar kul: “Ben, ‘Şüphesiz sen benimle beraber olmaya sabredemezsin’ demedim mi?” dedi.

73.Mûsâ: “Unuttuğum şeyle beni cezalandırma ve işimden dolayı bana güçlük çıkarma!” dedi.

74.Yine gittiler. Sonunda bir delikanlıya rast geldiler; âlim ve rahmete mazhar kul onu öldürüverdi. Mûsâ: “Bir nefis karşılığı olmaksızın tertemiz bir nefsi mi öldürdün? Kesinlikle çok anlaşılmaz bir şey yaptın!” dedi.

75.Âlim ve rahmete mazhar kul: “Ben sana ‘Kesinlikle sen benimle birlikte asla sabredemezsin’ demedim mi?” dedi.

76.Mûsâ: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! Kesinlikle kovarsan darılmam” dedi.

77.Bunun üzerine yine gittiler. Sonunda bir köy halkına varınca onlardan yemek istediler. Bunun üzerine onlar da, kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Âlim ve rahmete mazhar kul, onu doğrultuverdi. Mûsâ: “İsteseydin bunun karşılığında kesinlikle bir ücret alırdın” dedi.

78-82.Âlim ve rahmete mazhar kul: “İşte bu, aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o, üzerine sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin birinci anlamlarını haber vereyim:

“Gemi olayına gelince; o, denizde çalışan birtakım miskinlerindi. İşte o nedenle ben onu kusurlu hâle getirmek istedim. Ötelerinde de sağlam, bütün sağlam, güzel gemileri gasp edip alan bir kral vardı.

Delikanlıya da gelince; onun anne-babası mü’min kimselerdi. İşte o nedenle biz, onun, anne-babasını azdırmasından ve küfre; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeye sürüklemesinden korktuk. Sonra da ‘Rableri onun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve merhamet bakımından daha yakınını versin’ istedik.

Duvara da gelince; o, şehirdeki iki yetim oğlanındı ve onun altında onlar için bir define vardı. Babaları da iyi bir zat idi. İşte onun için, –Rabbinden bir rahmet olmak üzere– Rabbinonların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Ve ben onu [duvar doğrultma işini] kendi görüşümle yapmadım. İşte senin, üzerine sabretmeye takat getiremediğin şeylerin ilk plândaki anlamı!”

83.Ve sana iki çağ sahibinden soruyorlar. De ki: “Size ondan, bir hatırlatma/öğüt okuyacağım:

84.Şüphesiz Biz iki çağ sahibi için yeryüzünde iktidar sağladık ve ona her şeyden bir sebep verdik.

85.Sonra o, bir sebebe tâbi oldu.

86.Sonunda o, vahyin battığı yere vardığı zaman, vahyi, kara bir balçıkta batıyor buldu [orada ilâhi ilkeler hayattan çıkarılmıştı]. Bir de bunun yanında bir toplum buldu. Biz dedik ki: “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi-güzel davranırsın.”

87,88.O dedi ki: “Kim şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yaparsa kesinlikle ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve sâlihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”

89.Sonra iki çağ sahibi, bir sebebe uydu.

90.Sonunda, vahyin doğduğu yere vardı. Vahyi bir toplum üzerine doğuyor buldu. Öyle ki Biz onlar için, vahiy olmayan bilgilerle bir siper yapmıştık.

91.İşte böyle! Ve Biz onun yanında olan şeyleri bilgi yönünden kuşatmıştık.

92.Sonra iki çağ sahibi, bir sebebe uydu.

93.Sonunda iki sözleşme arasına ulaştığında iki toplumun [Medîne ve Mekke toplumlarının] astlarından, hemen hemen hiç söz anlamayan bir toplum [Hayber Yahudilerini] buldu.

94.Söz anlamaz toplum [Hayber Yahudileri] dediler ki: “Ey iki çağın sahibi! Şüphesiz akıncılar ve komutanı [Muhammed ve ordusu] bu topraklarda bozguncudur [ziraattan anlamıyorlar, araziye yazık ediyorlar]. Onun için, bizimle onlar arasında bir vesika yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu?”

95.İki çağ sahibi dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar daha hayırlıdır. Haydin siz bana kuvvetle yardım edin de sizinle onların arasında çok sağlam bir sözleşme/ vesika yapayım. Bana, ince zekânızla hazırladığınız teklif metinlerini getirin.”

96.Sonunda hedef eşitleştiği zaman: “Hazırlayın sözleşmeyi!” dedi. Sonunda sözleşme hazırlanınca, ‘Getirin ben de imzalayayım’ dedi.

97.Artık söz anlamaz o toplum, sağlamca yapılan sözleşmeyi aşmaya güç yetiremediler, onu delmeye de güç yetiremediler.

98.İki çağ sahibi dedi ki: “Sağlamca yapılan bu sözleşme Rabbimden bir rahmettir. Artık Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.”

99.Ve Biz, kıyâmet günü ortak koşan kimseleri dalgalar hâlinde birbirlerine girer hâlde bırakıvermişizdir. Sûr’a da üflenmiştir. Böylece ortak koşan kimselerin hepsini bir araya toplayıvermişizdir.

100,101.Ve Biz, cehennemi o gün, Beni hatırlatan alâmetlerimden/ göstergelerimden gözleri bir örtü içinde olan ve vahye kulak vermeye güçleri olmayan kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için genişlettikçe genişlettik.

102.Peki, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, Benim astlarımdan birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz Biz cehennemi, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselere bir konuk ziyafeti (!) olarak hazırladık.

103.De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi? 104.Onlar, yapay olarak, güzellik ürettiklerini sanırken, dünyadaki çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.”

105.İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.

106.İşte, küfürleri; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeleri, Benim âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle, onların cezaları cehennemdir.

107,108.Şüphesiz iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış şu kimseler, içlerinde sürekli kalmak üzere Firdevs bahçeleri onlar için ikram olunmuştur. Onlar, oradan hiç ayrılmak istemezler.

109.De ki: “Rabbimin sözleri için, deniz mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile.”

110.De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa sâlih ameli işlesin ve Rabbine kullukta, hiç kimseyi ortak etmesin.”

TAHLİL

1-4.Tüm övgüler, katından şiddetli azaba karşı uyarmak, düzeltmeye yönelik işler yapan mü’minlere, şüphesiz kendileri için, içinde sürekli kalıcılar olarak güzel bir ödül bulunduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna, gözetici olarak, kendisi için hiçbir pürüz oluşturmadığı Kitab’ı indiren Allah içindir; başkası övülemez.

Surenin girişi olan bu ayetlerde, Kur’an’a ve onun indiriliş amacına dikkat çekilmiş ve bunun ne kadar önemli olduğunu vurgulayacak şekilde Allah’ın tüm övgülere layık olduğu ifade edilmiştir. Kur’ân’ın içeriği; emirleri, yasakları, uyarıları, öğütleri, bize işaret ettiği ayetleri, geçmişe ait anlatımları hem peygamber hem de bizim için bir nimettir.

Ayette Kur’an’ın herkesi uyarmanın yanı sıra özellikle de “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için indirildiği açıklanmıştır.

Burada Kur’an iki sıfatla, “pürüzsüz” ve “gözetici” sıfatlarıyla nitelenmiştir.

PÜRÜZSÜZLÜK

Pürüzsüz” sıfatıyla Kur’an’da hiçbir eğriliğin, yanlışlığın, çelişkinin ve işe yaramazlığın olmadığı kastedilmektedir. Yani Kur’an haktır; gerçektir, içinde çelişki, tutarsızlık ve işe yaramaz hiçbir şey yoktur. İçinde ne varsa, tevhit, peygamberlik, iman, ibadet ve ahlak ilkeleri, hepsi doğru şeylerdir.

82.Onlar hâlâ, Kur’ân’ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı.

                                                                                                    (Nisa/82)

27,28.Ve andolsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir okuma olarak; Allah’ın koruması altına girsinler diye bu Kur’ân’da insanlar için her türlüsünden örnek verdik.

                                                                                       (Zümer/27, 28)

2.Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbindendir.

                                                                                                            (Secde/2)

2-4.İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ıssız yerlerde iman eden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan], kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcama yapan, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden Allah’ın koruması altına girmiş kişiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur.

                                                                                                          (Bakara/2-4)

KAYYİMLİK/GÖZETİCİLİK

Mealde “gözetici” olarak çevirdiğimiz sözcüğün aslı “ قيّمkayyim”dir. Bu sözcük dilimize genellikle “dosdoğru” olarak çevrilmiştir. Bu anlam doğru değildir; zira sözcüğe bu anlam verildiğinde “pürüzsüz” sözcüğüyle hemen hemen aynı anlama gelmiş olur. Bu da tekrardan başka bir şey olmaz.

“ قيّمKayyim” sözcüğü “dik, ayakta tutan, gözeten” demektir. Günlük hayatta “mescidin kayyımı, hamamın kayyımı” diye kullanılır.[6]

Demek oluyor ki, “kayyım” sıfatı “başkasının faydasına olan şeyleri yerine getiren” demektir. Nitekim sözcüğün mübalağa kalıbıyla çoğul formu Nisa/34’ün başında “Allah’ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması ve erkeklerin mallarından harcadıkları şey nedeniyle erkekler, kadınlar üzerine kavvamdırlar/koruyup, gözeticidirler …” diye yer alır.

Bu ayetten hareketle, “kayyim” sıfatının burada Kur’an’ın insanlar üzerindeki fonksiyonuna; gözeticiliğine, yani insanlara rehber oluşuna, ölü mesabesindeki kimseleri ikna edip imana eriştirerek diriltişine işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Konumuz olan ayet grubunun içerdiği mesajlardan biri de Kur’an’ın özellikle uyarı amaçlı indirilmiş olması gerçeğidir. Bu husus Kur’an’da yüzlerce ayette konu edilmiştir: örneğin; Nebe/38- 40, Zariyat/50, 51, Ya Sin/69, 70.

Ayette “… katından şiddetli azaba karşı uyarmak için” denildikten sonra özellikle de “ve ‘Allah çocuk edindi’ diyenleri uyarmak için” denilmiştir. Bu, Allah’a çocuk isnadının ne derece büyük bir suç olduğuna dikkat çeken bir ifadedir.

Kur’an’a baktığımızda, (İsrâ/40, 111, Mâide/18, En’am/100 ve Tevbe/30) Allah’a çocuk isnat etme cürmünün hem İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu söyleyen Hıristiyanlar; hem Uzeyr’in Allah’ın oğlu olduğunu söyleyen Yahudiler; hem de meleklerin Allah’ın kızları olduğunu söyleyen Arap müşrikleri tarafından işlendiği görülmektedir.

5.Kendilerinin ve atalarının Allah’ın çocuk edinmişliğine dair hiçbir bilgileri yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne kadar büyük! Onlar, sadece yalan söylüyorlar.

Bu ayette, 4. ayette konu edilen “Allah çocuk edindi” diyenler uyarılmakta ve ağızlarından çıkan sözün ne büyük bir sapıklık olduğuna işaret edilmektedir. Onların bu inançlarının herhangi bir temeli olmadığını bildiren Rabbimiz, dile getirdikleri iftiralarını “Onlar, sadece yalan söylüyorlar” diyerek reddetmektedir.

88.Ve onlar, “Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] çocuk edindi” dediler.

89.Andolsun ki siz çok çirkin bir şey söylediniz.

90,91.Az kalsın bundan; Rahmân’a çocuk isnat ettiler diye; gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.

92.Hâlbuki Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için çocuk edinmek yaraşmaz. 93Göklerde ve yerde bulunan bütün herkes, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a], yalnızca kul olarak gelecektir.

                                                                                                (Meryem/88-93)

 “İLİMLERİ OLMAMASI” MESELESİ

Konumuz olan 5. ayette aynı zamanda bilginin de önemine dikkat çekilmektedir. Demek ki, maddi ve manevi tüm zararlar, yanlışlık ve sapmalar bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Aynı uyarı Mü’minun suresinde de yapılmıştır:

117.Her kim, hiçbir delili olmadığı hâlde, Allah ile birlikte diğer bir ilâha yakarırsa, bilsin ki o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolanlar, durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar.

                                                                                               (Mü’minun/117)

6.Sonra da sen onlar bu Kur’ân’a inanmazlarsa, onların yaptıklarından dolayı, üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!

Bu ayette, Resulullah’ın müşriklerin inatla şirklerinde direnmelerine çok üzüldüğü ifade edilerek aslında onlar için üzülmeye değmeyeceği bildirilmektedir. Bununla Resulullah hem teselli edilmekte, hem de uyarı sürecinde ölçülü olunması gerektiği mesajı verilmektedir. Uyarma konusundaki bu ölçülülük “ilgisizlik” ve “umursamazlık” anlamında değil, insanın psikolojisini olumsuz etkilemeyecek bir ölçü tutturulması anlamındadır. Zira başkasının sıkıntılarına duyarsızlık münafıklık alametidir.

50.Eğer sana bir iyilik dokunursa fenalarına gider. Eğer sana bir musibet dokunursa, “Biz kesinlikle tedbirimizi önceden almıştık” derler. Ve onlar, sevinenler olarak yan çizip giderler.

                                                                                                               (Tevbe/50)

Ayetteki “bıraktıkları eserler” ifadesi, “onların yaptıkları” demektir. Bu durumda ayetin manası, “onların senden yüz çevirip arkalarını dönüp git­melerinden dolayı kendini nerdeyse harap edeceksin” demektir.

Ayette dikkati çeken bir diğer nokta da, Resulullah’ın gerek kendisinin gerekse arkadaşlarının gördüğü işkenceye ve çektiği çileye değil, kavminin sapıklık ve akılsız davranışlarına üzülmekte olduğudur. Ancak; ayetten anlaşılacağı üzere, müminler bir başkasına üzülürken de ölçülü olmalıdırlar. Resulullah’ın bu konudaki tutumları bize birçok kez nakledilmiştir.

7.Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan şu kimseler; onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve düzeltmeye yönelik işleri yapmış kişiler; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ödül vardır. 8Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. Onun için canın onlara karşı hasretlerle/ üzüntülerle sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir.

                                                                                                  (Fatır/7,8) 

3.En üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.

                                                                                                  (Şuara/3)

120.Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isabet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır.

                                                                                                  (Al-i Imran/120) 

127.Sen sabırlı ol! Senin sabretmen de ancak Allah iledir. Onlar için üzülme! Onların kurdukları tuzaklardan sıkıntıya düşme!

                                                                                              (Nahl/127)

7.Şüphesiz Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamamız için yaptık.

8.Ve şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak yapacağız.

Bu ayetlerde, yeryüzünde ne varsa hepsinin birer süsten ibaret olduğu, sonunda hepsinin de işe yaramaz toprak olacakları, dolayısıyla hiçbirinin geçici hallerine aldanılmaması, değer verilmemesi gerektiği bildirilmektedir.

20.Bilin ki iğreti dünya yaşamı, ancak bir oyun, tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünüş, mal ve çocuklar konusunda bir çoğaltma yarışıdır. –Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir.– Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir bağışlama ve bir hoşnutluk vardır. Dünyadaki iğreti yaşam, aldanış malından, malzemesinden başka bir şey değildir.

                                                                                                (Hadid/20)

Rabbimiz 8. ayette “Ve şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak kılacağız” buyurmuştur. Bu ayette insanlığa verilen mesaj, yeryüzünün devamlı olarak nimetler içinde yaşanması için değil de, imtihan ve sınanma için süslendiğidir. Öyle ki, sonunda ortada herhangi bir süs kalmayacak, her şey kupkuru bir toprağa dönecektir.

26,27.Yeryüzünün üzerindeki her kişi gelip geçicidir. Ve o celal ve ikram sahibi Rabbinin bizzat Kendisi baki kalır.

                                                                                         (Rahman/26,27)

1-5.Gök çatladığı zaman, yıldızlar dökülüp dağıldığı zaman, denizler yarılıp akıtıldığı zaman, kabirler altüst edildiği zaman; kişi, önünden gönderdiği ve geri bıraktığı şeyleri öğrenmiştir.

                                                                                             (İnşikak/3)

32.Ve onlara, iki adamı örnek ver: Biz bunlardan birine her türlü üzümlerden iki bağ verdik ve iki bağın etrafını hurmalarla donattık. Aralarında da bir ekinlik yaptık.

33.Her iki bahçe de, hiçbir şeyi eksik bırakmaksızın, ürünlerini verdiler. Aralarında da ırmak yardık/akıttık.

34.Bu iki bağın sahibi için ayrıca başka gelir de vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşına konuşarak: “Ben, malca senden daha çok, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm” dedi.

35,36.Ve bu adam, kendine haksızlık ederek bağına girdi: “Ben, bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Var sayalım ki Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi.

37-41.Arkadaşı konuşarak ona, “Seni topraktan, sonra bir damla sudan oluşturan, daha sonra da seni olgun insan hâline getirene mi inanmıyorsun? Fakat ben; O, benim Rabbim Allah’tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: “Maşallah, lâ kuvvete illa billâh” [Allah ne isterse o olur. Allah'tan başka hiçbir güç yoktur] deseydin ya! Sen her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da, belki Rabbim bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten felaketler gönderir de senin bağ, kaygan bir toprak hâline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya güç yetiremezsin” dedi.

42,43.Ve o iki bağ sahibi kişi, serveti ile kuşatma altına alındı/ bitirildi. Bunun üzerine bağında yaptığı harcamalara karşı ellerini ovuşturmaya başladı. Bahçe, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı, o da “Ah ne olaydım! Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım” diyordu. O kişi için Allah’ın astlarından yardım edecek bir topluluk olmadı. Ve kendisi de öç alacak/kendi kendine yardım edecek biri değildi.

Bu ayet grubunda, inanan ve inanmayan olmak üzere iki insan tipi örneklenmiştir. Birbirleriyle arkadaş olan bu insanlardan ilki, inanan ve Rabbine tevekkül eden bir kişi; diğeri de kendine zulmetmiş [şirk koşmuş], malına mülküne güvenen bir kişidir. Müşrik olanın iki bağı, hurmalığı ve ekin tarlaları vardır. Sulak ve verimli arazilerinin içinden ırmaklar geçmektedir. Bunların dışında başka gelirleri de vardır. Kısacası çok zengin ve varlıklı bir adamdır. Bu gün böyle birini, hanları, hamamları, fabrikaları, bankaları olan bir adam olarak niteleyebiliriz.

Dünya malının ziynet ve geçici olduğu mesajının verildiği bu ayetler, surenin 7 ve 8. ayetleriyle irtibatlandırılarak okunursa, verilen mesaj daha da iyi anlaşılır.

Olumsuz bir tip olarak anlatılan bu kişi şımarıktır. İkide bir arkadaşına “Ben, malca senden daha çok, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm” demektedir. Servetiyle karşılaştığında da “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Velev ki Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” diyerek yanlış inancında inatla ısrar etmektedir.

Onun bu şımarıklığına, azgınlığına karşılık, arkadaşı da: “Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni olgun insan haline getireni mi inkâr ediyorsun?” diyerek onu uyarmakta, doğru tavrın ne olduğu konusunda ona şu sözlerle öğüt vermektedir: “Fakat ben; O, benim Rabbim Allah’tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: “Maşallah, la kuvvete illa billâh [Allah ne isterse o olur. Allah’tan başka hiçbir güç yoktur]” deseydin ya! Sen her ne kadar beni, malca ve evlâtça kendinden az görüyorsan da, belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten felâketler gönderir de o [senin bağ], kaygan bir toprak haline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya güç yetiremezsin.

Sonunda Allah, onca malı harap ederek onu yoksul duruma düşürüverir. Nimetin kadrini bilmeyerek Rabbine karşı cahilce ve ahmakça davranan adam ise bu akıbet üzerine pişman olur ve “Ah n’olaydım! Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım! demeye başlar.

Malına, mülküne, güç aldığı yakınlarına bel bağlayanlar, Kur’an’da birçok kez örnek olarak nakledilmiştir:

17-24.Şüphesiz Biz, o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara belâ vereceğiz: Hani onlar, sabah olunca kesinlikle çiftliğin ürünlerini devşireceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı. Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir tayfun çiftliğin üzerinden dolaşıverdi. Sabaha, çiftlik, biçilmiş/devşirilmiş gibi oluverdi. Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler: “Haydi, devşirecekseniz sabahleyin erkence gidin!” dediler. Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı: Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!

25-29.Sadece engelleme gücüne sahip/şiddete güçleri yeten bir tavırla erkenden gittiler. Ama çiftliği gördüklerinde: “Biz şüphesiz biz şaşırmışız/ yanlış yere gelmişiz; yok yok, biz yoksun bırakılmışız; Allah bizi cezalandırmış!” dediler. En hayırlı olanları: “Ben size ‘Allah’ı noksanlıklardan arındırmıyor musunuz?’ dememiş miydim?” dedi. Onlar: “Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler yanlış; kendi zararlarına iş yapan, haksız davranan kimselermişiz!” dediler.

30-32.Sonra döndüler, birbirlerini kınıyorlardı: “Yazıklar olsun bizlere! Bizler gerçekten kendini firavun gibi gören azgınlarmışız, umarız ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; gerçekten biz bütün ümidimizi Rabbimize çeviriyoruz.”

                                                                                         (Kalem/17-32)

1.Arkadan çekiştirenlerin, kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin hepsinin vay hâline!

2,3.O ki, malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini sonsuzlaştırdığını sanarak onu çoğaltan/ tekrar tekrar sayandır.

4.Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Kesinlikle o, Hutame’ye fırlatılıp atılacaktır.

                                                                                           (Hümeze/1-4)

60.Ve size verilen şeyler, basit dünya hayatının kazanımı ve onun süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?

61.Şu hâlde, Bizim kendisine güzel bir söz verişle söz verip de ona kavuşan kimse, basit dünya hayatının kazanımını kazandırdığımız ve sonra kıyâmet gününde huzurumuza getirilenlerden/huzurumuzda ‘hazırol’da tutulanlardan olan kimse gibi midir?

62.Ve o gün Allah onlara seslenir de der ki: “Yanlış olarak inanmış olduğunuz Benim ortaklar hani nerede?”

                                                                                    (Kasas/60-62)

76,77.Şüphesiz Karun, Mûsâ’nın toplumundan idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, şüphesiz onun anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır gelirdi. Bir zaman toplumu ona demişti ki: “Şımarma! Şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez. Ve Allah’ın sana verdiğinde âhiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun. Ve yeryüzünde bozgunculuğu isteme. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”

78.Karun, “Bu servet, bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı, birikimi olan kimseleri kesinlikle değişime/yıkıma uğratmıştı. –Ve bu günahkârlar, diğerlerinin günahlarından sorumlu tutulmaz.–

79.Derken Karun, süs, görkem içinde toplumunun karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyen kimseler, “Keşke Karun’a verilen gibi bizim de olsaydı! Şüphesiz ki o Karun, çok büyük bir nasip sahibidir” dediler.

80.Ve kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler ise, “Yazıklar olsun size! İman eden ve sâlihi işleyen kimseler için Allah’ın vereceği ödül daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” dediler.

81.Sonunda Biz onu ve evini yere geçirdik. Artık Allah’ın astlarından kendisine yardım edecek bir taraftar da olmadı ve o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

82.Ve daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, “Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve daraltıyor. Şâyet Allah bize armağan vermiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Ve demek ki kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerkendilerini kurtaramıyorlar” diyerek sabahladılar.

                                                                                               (Kasas/76-82)

Örnek verilen kişinin pasajın son bölümünde nakledilen “Ah n’olaydım!  Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” ifadesi, onun tevhide yöneldiğini göstermektedir. Unutmamalıdır ki, Rabbimiz insanların gerçeğe dönmeleri için onları bir takım küçük cezalarla uyarır. Aklını kullananlar döner, ısrarcılar ise ahıretteki büyük ceza sonucuna katlanmak zorunda kalırlar.

41.İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde kargaşa ortaya çıktı.

                                                                                             (Rum/41)

55.Ve Allah, sizlerden iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış olan kimselere, kendilerinden öncekileri başkalarının yerine getirdiği gibi, yeryüzünde onları da başkalarının yerine geçireceğini, onlar için beğenip seçtiği dini onlar için kesinlikle tutunduracağını ve korkularından sonra, onları kesinlikle güvene değiştireceğini vaat etti. Onlar Bana kulluk ederler, Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra da kim küfrederse; Benim ilâhlığımı ve rabliğimi bilerek reddederse/inanmazsa, artık işte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir.

                                                                                            (Nur/55)

40.İşte hepsini günahları sebebiyle yakaladık: Onlardan kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, onlardan kimini korkunç bir ses yakaladı, onlardan kimini yerin dibine geçirdik, onlardan kimini de suda boğduk. Ve Allah onlara haksızlık etmiyordu velâkin onlar şirk koşmak sûretiyle kendilerine haksızlık ediyorlardı.

                                                                                          (Ankebut/40)

15.Andolsun ki Sebe toplumu için yurt tuttukları yerde bir alâmet/gösterge vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe! –“Rabbinizin rızkından yiyin ve O’nun için nimetlerin karşılığını ödeyin! Ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rabb!”–

16.Fakat onlar yüz çevirdiler; nimetlerin karşılığını ödemediler. Biz de üzerlerine barajların selini salıverdik ve iki bahçelerini onlara buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da “sidir ağacı” bulunan iki bahçeye çevirdik.

17.Bu, onların küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolmaları nedeniyle Bizim onları cezalandırmamızdır. Ve Biz sadece çok nankör olanları cezalandırırız.

18.Ve Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik. Ve onlara da muntazam gidiş geliş düzenledik: –Buralarda gecelerce ve gündüzlerce emniyet içinde gidin gelin!–

19.Sonra da onlar: “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır!” dediler ve nefislerine yanlış; kendi zararlarına işler yaparak haksızlık ettiler. Şimdi de Biz onları efsaneler yaptık ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda tüm kendisine verilen nimetlerin karşılığını çokça ödeyen sabreden için elbette alâmetler/göstergeler vardır.

                                                                                           (Sebe/15-19)

98.Ne olurdu, iman edip de imanları kendilerine yarar sağlamış bir kent olsaydı ya? Ancak Yûnus’un toplumu ayrıdır. Onlar iman ettikleri vakit, basit dünya yaşamında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık.

                                                                                      (Yunus/98)

Konumuz olan pasajdaki örnek tiplerin kim oldukları konusunda farklı görüşler vardır:

Kelbî der ki: Âyet-i kerime, Mek­ke ahalisinden Mahzumoğullarına mensup birisi, mü’min olup adı Ebu Seleme Abdullah b. Abdilesed b. Hilâl b. Abdullah b. Ömer b. Mahzura olan ve Peygamber (sav)’dan önce Umm Seleme’nin kocası olan; diğeri ise kâfir olup Esved b. Abdilesed olan iki kardeş hakkında inmiştir. Aynı zaman­da Sâffat Sûresi’nde Yüce Allah’ın: “Aralarından birisi diyecek ki: Gerçek­ten benim bir dostum vardı (Sâffât/51)” buyruğunda sözü edilen iki kardeş de bunlardır. Bunların her birisine dört bin dinar miras kalmıştı. On­lardan birisi malını Allah yolunda harcayıp daha sonra kardeşinden kendi­sine bir şeyler vermesini istedi, kardeşi de bilinen sözlerini söyledi. Bunu, Sa’lebî ve Kuşeyrî zikretmişlerdir.

Âyet-i kerimenin Peygamber (sav) ile Mekke ahalisi hakkında indiği de söylenmiştir.

Bir diğer görüşe göre de, bu buyruk Allah’a iman eden herkes ile inkâr eden herkese dair bir misaldir.

Bir başka görüşe göre ise, bu, Uyeyne b. Hısn ile arkadaşlarının ve Selman, Suheyb ve arkadaşlarının bir misalidir. İbn Abbas’ın görüşüne göre, Allah on­ları, birileri mü’min olup adı Yahuda olan İsrailoğullarından iki kardeşe ben­zetmektedir. Mukatil ise bu kişinin adının Temliha olduğunu söylemiştir. Di­ğeri ise kâfir olup adı Kartuş idi. İşte Yüce Allah’ın Sâffat Sûresi’nde sö­zünü ettiği iki kişi de bunlardandır. Muhammed b. el-Hasen el-Mukri de bu­nu böylece söz konusu ederek şöyle demektedir: Bu iki kişiden hayırlı olan zatın adı Temliha, diğerinin adı da Kartuş idi. Bunlar, ortaktılar. Daha son­ra mallarını paylaştırdılar. Bunların her birine üç bin dinar düştü. Mü’min olanı bin dinara köle satın alıp onları azad etti, bin dinara elbise satın alıp çıplak­ları giydirdi, bin dinara da yiyecek satın alarak açları yedirdi. Aynı şekilde mescitler inşa etti, hayır işleri yaptı.[7]

36. ayetin orjinalindeki “ منهاminha” zamiri ilk Mushaflardan Mekke, Medine, Şam ve Topkapı mushaflarında “ منهماminhüma” şeklindedir. Basra, Küfe, Taşkent,  T.İ.E. Müzesi ve Kahire mushaflarında “منها minha” şeklinde tekildir.[8]

Pasajdaki anlama uygun olanı ise  “ منهماminhüma [o iki bağdan]” şeklinde olanıdır. Biz de buna göre meallendirdik.

44.İşte burada egemenlik/yardımcılık, koruyuculuk, yol göstericilik ancak hak olan Allah’a aittir. O, ödüllendirme bakımından en iyi ve kovuşturma yönünden de en iyi olandır.

Yukarıdaki pasajda Allah’ın inananlara her türlü yardımı yaptığı, müşrikleri de rahmetinden mahrum bıraktığı mesajı verilince, pasaj “İşte burada velâyet/vilâyet [egemenlik/ yardımcılık, koruyuculuk, yol göstericilik] ancak Hakk olan Allah’a aittir diye devam etmektedir. Bu ayette tüm insanlığa yol gösterenin, yardım edenin, koruyanın, kurtaranın, karanlıklardan aydınlığa çıkaranın kim olduğu vurgusu yapılmaktadır. Ayrıca ödüllendirmenin, cezalandırmanın da sadece Allah’a ait olduğuna dikkat çekilmektedir.

Ayette geçen “ وَلايةvelâyet” sözcüğü, “ وvav” harfi esreli olarak “ وِلايةvilâyet” şeklinde de okunabilir. Nitekim birçok kurra [A'meş, Hamza ve Kisaî,] böyle okumuşlardır.[9]

Biz, mealde tercih yapmayarak her iki anlamı da vermiş bulunuyoruz. Her iki anlamı da teyit eden ayetler vardır:

257.Allah, inananların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkimselere gelince; onların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar.

                                                                                        (Bakara/257)

11.İşte mü’minlerin bahtiyarlığı, kâfirlerin perişanlığı, şüphesiz Allah’ın iman eden kimselerin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakını olması, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden/inanmayanlar için yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın diye bir şeyin olmamasındandır.

                                                                                    (Muhammed/11)

17.Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? 18.Sonra bir kere daha, Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? 19.Din Günü, kimse kimseye efendilik yapamaz. Ve o gün; İnşikak 1-5.gök yarıldığı, Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman; yeryüzü de dümdüz olduğu, içinde ne varsa attığı, boşaldığı ve Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman 19buyruk, Allah’a aittir.

                                                                                       (İnfitar/18, 19)

26.İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] özgüdür. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseleriçin ise o, pek çetin bir gün olmuştur.

27-29.Ve o gün, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararına iş yapan o kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı iz bırakan bir önder edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Öğüt’ten/Kitap’tan o saptırdı. Ve şeytan, insan için bir rezil edenmiş!” der.

                                                                                   (Furkan/26- 29)

16.O buluşma günü, onlar, meydana çıkarlar. Kendilerinden hiçbir şey Allah’a karşı gizli kalmaz. –‘Bugün mülk kimindir?’, ‘Sadece tek ve kahredici olan Allah’ındır!’–

17.Bugün her kişi kazandığının karşılığını alacaktır. Bugün haksızlık diye bir şey yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.

                                                                                 (Mü’min/16, 17)

45.Ve sen, onlara basit dünya hayatının misalini ver: O basit dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış, sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çöp kırıntısı oluvermiştir. Ve Allah, her şeye gücünü kabul ettirendir.

46.Mal ve oğullar, basit dünya hayatının süsüdür. Kalıcı düzeltmeye yönelik işler ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır.

Önceki ayet grubunda malına mülküne tutkuyla bağlanıp kalmış inançsız bir insanın perişanlığı örneklenmişti. Burada ise surenin giriş bölümündeki ayetlerde de konu edilen “süs” mahiyetindeki dünya kazanımlarının mahiyeti yeniden detaylandırılmaktadır. Dünyada ne varsa gelip geçicidir. Mal ve evlat dünyanın süsüdür. Bu nedenle, onlar da gelip geçicidir. Gelip geçici olmayan ise “salihat”tır. Salihat, Allah katında en değerli olan şeydir.

76.Ve Allah, kılavuzlandıkları doğru yola girenlere kılavuzu artırır. Ve kalıcı olan düzeltmeye yönelik işler, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir.”

                                                                                         (Meryem/76)

Dünyanın geçiciliği birçok ayette örneklenmiştir:

24.Dünya hayatının örneği, Bizim gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki gökten indirdiğimiz suyla insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Sonunda yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de kendilerinin, ona gücü yetenler olduklarına inandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüz vakti, ona emrimiz gelivermiştir de ansızın, sanki dün orada hiçbir şenlik yokmuş gibi, onu, ta kökünden biçivermiştir. Biz, âyetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle ayrıntılı olarak açıklarız.

                                                                                           (Yunus/24)

21.Sen, şüphesiz Allah’ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Şüphesiz, bunda kavrama yeteneği olanlar; temiz akıl sahipleri için kesinlikle bir öğüt/ hatırlatma vardır.

                                                                                                              (Zümer/21)

20.Bilin ki iğreti dünya yaşamı, ancak bir oyun, tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünüş, mal ve çocuklar konusunda bir çoğaltma yarışıdır. –Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir.– Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir bağışlama ve bir hoşnutluk vardır. Dünyadaki iğreti yaşam, aldanış malından, malzemesinden başka bir şey değildir.

                                                                                                             (Hadid/20)

45 ve 46. ayetler, yukarıda konu edilen şımarık, azgın zenginlerin zihniyetinin de reddedilmesi ve kınanmasıdır. O güvendikleri şeyler mahvolur, çerçöp gibi rüzgârın önünde sürüklenir giderler. Onlara güvenip bel bağlayan kimseler de arkalarından hayıflanır dururlar.

14.Ey iman etmiş kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki şüphesiz Allah, çok bağışlayan çok merhamet edendir.

15.Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız, sizi ateşe atabilecek imtihan aracıdır. Allah ise, büyük ödül Kendi katında olandır.

                                                                                          (Teğabün/14, 15)

14.Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17.De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah’ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş’in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir.

                                                                                           (Al-i Imran/14-17)

Ayette konu edilen “kalıcı salihat” ifadesi özel bir anlam taşımaktadır. “Salihat” kavramı ile ilgili olarak daha evvel Asr suresinde açıklama yapılmıştır.

47.Ve Bizim dağları yürüttüğümüz gün; ve sen yeryüzünü çırılçıplak/ dümdüz göreceksin. Ve Biz onları bir araya topladık. Böylece onlardan hiçbir kimseyi bırakmadık.

48.Ve onlar, saf hâlinde Rabbine yayılmışlardır: “Şüphesiz sizi ilk önce oluşturduğumuz gibi Bize geldiniz. Aslında siz, sizin için buluşma zamanı gerçekleştirmeyeceğimize bâtılca inanıyordunuz.”

49.Ve Kitap/ amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.

Bu ayetlerde, şimdi türlü varlıklarla bezenmiş, süslü bir halde bulunan dünyanın değiştirileceği; üzerindeki dağ, taş, ağaç, ot, canlı, cansız, bilinen hiçbir şeyden eser kalmayacağı; herkesin toplanıp yaptıkları amellerle yüzleşeceği bildirilmektedir. O gün herkesin amel defteri önüne konulacak, suçlular kendi amel defterlerinden korkup “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış!” diyeceklerdir. Pişmanlık duyacaklar ve perişan olacaklardır.

28,29. Ve her önderli toplumu, diz çökmüş görürsün. Her önderli toplum, kendi kitabına çağrılır: “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte bu, yüzünüze karşı hakkı konuşan kitabınızdır. Şüphesiz Biz, sizin yaptıklarınızı yazdırıyorduk.”

                                                                                   (Casiye/28, 29)

13,14.Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: “Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”

                                                                                      (İsra/13, 14)

Pasajda çok kısa olarak verilen bilgiler ve sergilenen sahneler Kur’an’da yüzlerce kez yer almış, uyarı amaçlı olarak birçok kez tekrar edilmiştir.

Bu ayetlerden bir kaçını naklediyoruz:

48-51.O gün, Allah’ın, her nefsi kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.

                                                                                                   (İbrahim/48-51)

105-107.Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”

108.O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için sesler kısılmıştır. Artık sadece hafif bir ses duyacaksın.

109.O gün, Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç, yardım-destek, yarar sağlamaz.

110.Allah, yardım görmeyenlerin önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O’nu bilgice kuşatamazlar.

111.Ve kişiler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran Allah için baş eğmiştir. Bir şirke bulaşarak yanlış; kendi zararlarına iş taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır.

112.Ve her kim iman eden biri olarak düzeltmeye yönelik işlerden yaparsa, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.

                                                                                                (Ta Ha/105-112)

88.Ve sen dağları görürsün; sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapımı olarak bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Şüphesiz ki O, yaptıklarınıza tamamıyla haberdardır:

89.Kim bir iyilik-güzellik getirirse, onun için getirdiğinden daha hayırlısı/getirdiğinden dolayı bir hayır vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır.

90.Ve kim kötülükle gelirse, artık yüzleri ateşte sürtülür. –Siz yaptığınız amellerden başkasıyla mı karşılı göreceksiniz?–

                                                                                               (Neml/88-90)

Bu sahneler ile ilgili olarak Tekvir/3, İnşikak/4, Tur/9-12, Zilzal/2, İnfitar/10-12, Karia/5, Nebe’/38, Fecr/22 ’ye de bakılabilir.

27.Ve sen Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku/ izle! Rabbinin sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve sen O’nun astlarından bir sığınak bulamazsın.

28.Ve kendini, sürekli olarak Rablerinin rızasını isteyerek Rablerine yalvaran kişiler ile beraber sabreden biri kıl. Basit dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini de ayırma. Ve de sen, Bizim anılmamızdan kalbini ilgisiz/ duyarsız kıldığımız, boş-iğreti arzusuna uymuş ve de işi aşırılık olan kimseye uyma.

29.Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

Bu ayet grubunda, surenin nazil olduğu dönemde Mekkeli müslümanların durumlarından söz edilmektedir. Rabbimiz elçisine şu direktifi vermektedir: “Kur’an’dan sapma, başka bir yol izleme, bu kitabın gereği ile amel etmeye devam et!”

Bu direktiften sonra, Allah’ın sözlerinin değiştirilemeyeceği ifade edilerek Mekke müşriklerine “Gönderdiğimiz elçinin Kur’an’da herhangi bir değişiklik yapma yetkisi yoktur, yapmaz ve yaptırtmayız. O, ancak kendisine vahyolunanı aktarmakla sorumludur. Eğer inanacaksanız böyle inanacaksınız; inkâr edecekseniz de serbestsiniz”  şeklinde bir mesaj verilmektedir.

Hatırlanacağı üzere, bu mesajı içeren bir pasaj da Yunus suresinde yer almıştı:

15.Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.”

16.De ki: “Allah dileseydi, ben Kur’ân’ı size okumazdım ve Allah, Kur’ân’ı size bildirmemiş olurdu. Ben de Kur’ân’dan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

                                                                                 (Yunus/15- 16)

Yunus suresine ait yukarıdaki pasajda Rabbimiz, Kur’an’ın değiştirilmesi talebinde bulunan müşriklere, şayet iyice düşünür ve akıllarını kullanırlarsa, Peygamber’in tebliğ ettiği Kur’an’ın Allah’tan başkasının sözü olamayacağını kesinlikle anlayacaklarını söylemektedir. Müşriklere verilen bu cevap aynı zamanda Kur’an’ın inananların kalplerindeki yerini de pekiştirmektedir.

Esbab-ı nüzul nakillerinde, Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Abdullah b. Ümeyy el-Mahzumî, Velid b. Muğire, Mukevvir b. Hafs, Amr b. Abdullah b. Ebi Kays el-Amiri ve As b. Amir b. Hişam adlarındaki beş kişinin peygamberimizden kendi akıllarına uygun, onların ilâhlarını reddetmeyen, onlara ne yapacaklarını bildirmeyen ve istediklerinde duruma göre değiştirilebilen bir başka Kur’an getirmesini istedikleri, bu ayetlerin de bu talep üzerine indiği haberi yer almaktadır.[10]

Yunus/15-16’nin tahlili daha evvel Yunus suresinde yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Konumuz olan Kehf/28’de açıklananlar ise En’am/51, 52’de açıklanan ilkelere benzemektedir.

51.Ve Rablerinin huzurunda toplanılacaklarından korkanları, Allah’ın koruması altına girmeleri için sana vahyedilenle uyar. Onların, O’nun astlarından yardım eden, yol gösteren, koruyan bir yakın kimseleri ve destekçileri, kayırıcıları yoktur.

52.Ve Allah’ın rızasını dileyerek sabah-akşam; sürekli Rablerine dua eden kimseleri kovma! Onların hesabından sana hiçbir sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara hiçbir şey yoktur. Ki onları kovarsan yanlış; kendi zararlarına iş yapanlardan olursun!

                                                                                                       (En’am/51, 52)

“Esbab-ı Nüzul” kayıtları, bu ayetlerin iniş sebebi hakkında da yine aynı olayı zikretmektedir:

Abdullah İbn Mesûd’un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kureyş’ten bir topluluk Resûlullah (s.a.s)’a uğramışlardı. O sırada Hz. Peygamber’in yanında, müslümanların zayıf ve fakirlerinden olan Süheyb, Habbâb, Bilâl, Ammar ve başkaları bulunuyordu. Bunun üzerine onlar “Sen, kavminden vazgeçerek bunları mı tercih ettin? Biz bunlara mı tâbi olacağız? Onları yanından kov! Onları kovarsan belki o zaman sana uyarız” deyince Hz. Peygamber [s.a.s]: “Ben, mü’minleri kovan bir kimse değilim” dedi. Kureyş: “O hâlde biz geldiğimizde onları yanından kaldır; biz kalkıp gittiğimizde ise, istersen onları yanında oturt!” deyince de, Hz. Peygamber onların iman etmelerini ümid ederek: “Olur” dedi. Rivayet olunduğuna göre Hz. Ömer, Hz. Peygamber’e: “Bir yapsan da, böylece baksak nasıl olacaklar!” dedi. Sonra bu Kureyşliler bu hususta ısrar edip, Hz. Peygamber’e: “Bu konuda bizim için bir yazı yazsan!” dediklerinde, Hz. Peygamber, bunu yazması için, bir kâğıt ile beraber Hz. Ali’yi çağırtır. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olur. Bunun üzerine Hz. Peygamber o kâğıdı fırlatıp atar. Hz. Ömer de bu sözünden dolayı özür beyân eder. İşte bu sebeple, Selmân ve Habbâb: “Bu âyet bizim hakkımızda nazil oldu. Hz. Peygamber bizimle beraber oturuyor ve biz O’na, diz kapağımız diz kapağına temas edecek kadar yakın bulunuyorduk. O, yanımızdan ayrılmak istediğinde, kalkıp gidiyordu.[11]

En’am/51, 52’nin tahlili daha evvel En’am suresinde yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Kehf/29’daki “O hak [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” ifadesiyle herkese tam bir özgürlük tanınmakta, insanların bu gerçeği kabul edip etmemekte serbest olduğu bildirilmektedir. Kısacası “dileyen dilediğini yapsın” denilmektedir.

Sonucuna katlanmayı göze almak şartıyla herkesin istediği inanca sahip olmakta serbest olduğu bundan evvel de birçok yerde detaylı olarak sunulmuştu:

256.Dinde zorlamak/tiksindirmek yoktur; iman, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten; iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûta küfreder; onu tanımaz Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

                                                                          (Bakara/256)

Herkesin inanç tercihinde serbest olduğu bildirilen 29. ayetin devamında “Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!” denilerek yanlış tercih yapanların nelere katlanmayı göze almaları gerektiği de açıkça bildirilmiştir.

Ayette cehennemi niteleyen sıfatlar, daha evvelki surelerde [Mesela Gaşiye/4-7’de] detaylı olarak sunulmuştu.

30.Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; şüphe yok ki Biz, işi güzel yapanların karşılığını kaybetmeyiz.

31.İşte onlar, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, orada koltuklarına yaslanmış olarak altından bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyecekler. O ne güzel karşılıktır! Ve ne güzel kalma yeri!

İnkârcı müşriklere yapılan tehditlerden sonra, bu ayetlerde de özgür iradesini kullanarak iman etmiş ve salihatı işlemiş müminlerin ahiretteki durumları nakledilmektedir. Ayette sözü edilen altın bilezik ve ipek giysi, yaşam standardının tepe noktasını ifade etmektedir. Çünkü Arap örfünde altın bilezik ve ipek giysi, her zaman lüks ve ihtişamın sembolü olmuştur. Zaten kendilerini ilahî mesaja davet eden peygamberlerden altın takı istemeleri de bu yaşam algıları yüzündendi.

Rabbimiz cennetliklerin gümüş ve inci gibi özendirici takılar takınacaklarını başka ayetlerde  (Hacc/23,  İnsan/21,  Fatır/32, 33) de bildirmiştir

Bu ayetler de bundan evvel nazil olmuş diğer birçok ayet gibi Resulullah ve müminleri salihat işlemeye teşvik etmektedir.

9.Yoksa sen, Büyük Mağara ve Rakim/Yazıt Ashâbı’nın şaşılacak alâmetlerimizden/ göstergelerimizden olduklarını mı sandın?

10.O yiğitler, Büyük Mağara’ya sığınınca: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden akıl gelişmişliği hazırla” dediler.

11.Bunun üzerine Biz, onların kulakları üzerine o büyük mağarada nice yıllar vurduk.

12.Sonra da iki grubun hangisinin, onların bekledikleri süreyi daha iyi hesapladığını bildirelim/ işaretleyip gösterelim diye Rakim/Yazıt Ashâbı’nı gönderdik.

“Giriş” bölümünde, surenin iniş nedeniyle ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında yer alan bazı nakilleri sunmuştuk. Bu nakillerde, Mekkeli müşriklerin Yesrib’teki Ehlikitap bilginlerine başvurdukları ve onlardan Ashab-ı Kehf’e dair peygamberimize soru sormaları ve onun bu soruya vereceği cevabı dikkate almaları yönünde akıl aldıkları ifade edilmekteydi.

Söz konusu nakiller göz önünde tutularak bu ayetlerin peygamberimize yöneltilen bir sorunun cevabı olduğu görüşü makul gibi görünse de, biz bu konuda farklı kanaat taşıyoruz. Zira nakillerde yer alsa bile ayetlerin metninde peygamberimize bu konuda soru yöneltildiğine dair herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Hâlbuki Zülkarneyn ile ilgili bölüm için tersi söz konusu olup ayetlerin metninde “Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: …” ifadesi geçmektedir. Ashab-ı Kehf hakkındaki anlatıma ise direkt peygamberimiz ve herkes muhatap alınarak “Yoksa sen, Kehf [Büyük mağara] ve Rakim [Yazıt] ashabının şaşılacak ayetlerimizden olduklarını mı sandın?” denilerek başlanmış ve herhangi bir soruya telmihte bulunulmamıştır.

Pasajı okumaya başlamadan önce dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, kıssada sadece Ashab-ı Kehf’ten değil, Ashab-ı Kehf ile beraber Ashab-ı Rakim’den de bahsedilmiş olmasıdır. Bu nedenle, pasajdaki zamirlerin bir bölümü Ashab-ı Kehf’e, bir bölümü de Ashab-ı Rakim’e racidir.

Ayetlerin metninden açıkça anlaşıldığı üzere, surenin bu bölümünde, Kur’an’ın indiği döneme göre henüz gerçekleşmemiş, ondan asırlarca sonra gerçekleşecek olan ve insanların yok olmadığını, zamanı gelince sağda solda dağınık olarak bulunan hücrelerin emaneten durdukları yerlerden alınıp birleştirileceği gerçeğine ve ahıretin kesin varlığını bilimsel olarak ortaya koyacak kişilere ve olaylara değinilmiştir.

“Kehf” ve “Rakim Ashabı” konularının iyi anlaşılabilmesi için öncelikle 21. ayete dikkat edilmesi gerekmektedir: 

21.Böylece, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyâmet gününde hiç şüphe olmadığını bilmeleri için, onlar üzerine haberdar yaptık. Hani onlar aralarında işlerini tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üstlerine basit bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.” Onların işleri üzerine galip olanlar: “Üzerlerine kesinlikle bir mescit [ikna yerleri/âhiretin varlığını ispat edecek okullar] yapacağız” dediler.

                                                                                            (Kehf/21)

Görüldüğü üzere, Kehf ve Rakim Ashaplarının konu edilmelerinin amacı, onların Allah’ın vaadinin hak olduğuna ve kıyamete dair hiç şüphenin olmayacağına bilimsel kanıt olmalarıdır.

On ikinci ayetteki “lina’leme”  ifadesinin tahlili ile ilgili ayrıntılı bilgi Sebe/21. ayetin tahlilinde verilmiştir.[12]

Kehf ve Rakim Ashapları bize bir kıssa olarak anlatılmamıştır. Geçmişteki kıssaların gelecekteki kıyamete kanıt olması zaten düşünülemez. Anlatımda kullanılan fiillerin geniş veya gelecek zaman kipleriyle verilmesi de anlatılanların geçmişe değil de geleceğe yönelik olmasından dolayıdır.

Bu açıklamalardan sonra, Ashab-ı Kehf hakkında verilen bilgilerin “Ashab-ı Kehf Kıssası” olarak kabul edilmesini sağlayan nakillere göz atılması yararlı olacaktır. Rivayet kitaplarında Ashab-ı Kehf’e ait nakledilen kıssalar oldukça ayrıntılı ve birbirinden farklıdır.

Biz, Kur’an’da sözü edilen Ashab-ı Kehf ile efsanelerdeki Ashab-ı Kehf’in birbiriyle alakasının olmadığına kani olsak da, sırf mukayese yapılabilsin diye, merhum Mevdudi’nin hazırladığı en derli toplu nakil derlemesini aşağıda naklediyoruz:

“Bu hikâye ile ilgili en eski kaynak, Suriyeli bir Hıristiyan rahip olan Saruc’lu James’e aittir. James “Mağarada uyuyanların” ölümünden bir kaç yıl sonra M.S. 452’de doğmuştur. Bu olayı geniş ayrıntılarıyla açıklayan hitabe, James tarafından M.S. 474′de veya o sıralarda kaleme alınmıştır. Bu Suryani kaynağı ilk müslüman müfessirlerin eline geçmiş ve İbn Cerir et-Taberi de kendi tefsirinde birçok raviden bu kaynağı nakletmiştir. Diğer taraftan aynı kaynak Avrupa’ya ulaşmış ve Yunanca, Latince tercümeleri yayınlanmıştır. Gibbon’un The Decline and the Fall of Roman Empire [Roma İmparatorluğunun Çöküşü] adlı kitabının 33. bölümünde “Yedi Uyuyanlar” başlığı altında söyledikleri, bizim müfessirlerimizin anlattığı hikâyeye o denli benzemektedir ki, ikisinin de aynı kaynaktan alındığında şüphe yoktur. Mesela, Yedi Hıristiyan genci işkence yaparak mağaraya sığınmaya zorlayan kralın ismi, Gibbon’a göre İmparator Decius’tur. Decius, Roma İmparatorluğunu M.S. 249-251 yılları arasında yönetmiştir ve onun dönemi Hz. İsa’yı (a.s) takip edenlere yapılan işkencelerle meşhurdur. Müslüman müfessirlerin kitaplarında ise bu imparatorun adı “Decanus” “Decaus” olarak geçmektedir. Bizim müfessirlerimize göre bu olayın geçtiği yerin ismi “Aphesus” veya “Aphesos”tur. Diğer taraftan Gibbon’a göre bu yerin ismi Ephesos [Efes] ‘tir. Yani Anadolu’nun batı sahilindeki Roma’nın en büyük limanı ve şehridir. Bu şehrin harabelerini bugün de Türkiye’nin İzmir kentinin 20-25 mil ötesinde görmek mümkündür. “Mağarada Uyuyanlar’ın” uyandıkları dönemin imparatorunun adı Müslüman müfessirlere göre “Tezusius”tur, Gibbon’a göre ise II. Theodosius’tur. Bu İmparator, Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra M.S. 408-450 yıllarında tahtta bulunuyordu.

İki hikâye arasında o denli benzerlik vardır ki, Mağarada Uyuyanlar’ın uyandıktan sonra yiyecek almak için şehre gönderdikleri adamın adı Müslüman müfessirlere göre “Jamblicha”, Gibbon’a göre ise Jamblichus’tur. İki hikâyenin ayrıntıları da hemen hemen aynıdır.

İmparator Decius zamanında Hz. İsa’ya uyanların acımasızca işkenceye uğradığı sırada, yedi Hıristiyan genç bir mağaraya sığındılar ve uykuya daldılar. Daha sonra İmparator I. Theodosius’un tahta geçişinin 38. yılında [yaklaşık olarak M.S. 445-446 yıllarında] yani bütün Roma İmparatorluğunun müslüman olduğu bir dönemde uyandılar. O halde mağarada yaklaşık 196 yıl kaldılar.

Bazı oryantalistler, yukarıda anlatılan hikaye ile Kur’an’da anlatılan kıssanın aynı olmadığı görüşündedirler. Çünkü onlar Kur’an’da anlatılan olayın 309 yıl olduğu, oysa bu hikayede olayın 196 yıl olduğu fikrini savunurlar. Bu itiraza 25. açıklama notunda cevap verdik.

Kur’an ile bu Suryani kaynağı arasında birkaç küçük fark vardır. İşte bu nedenle Gibbon, Hz. Muhammed’i (s.a) “cahillikle” suçlamaktadır. Fakat onun kendisine dayanarak bu iftirayı attığı Suryani kaynağı, ona göre bile olay bittikten 30-40 yıl sonra bir Suriyeli tarafından ele alınmıştır. Gibbon, bu olayın bir ülkeden diğer bir ülkeye ağızdan ağza yayılırken nasıl değiştiğini göz önünde bulundurmamaktadır. Bu nedenle bu kaynağı kesin doğru kabul edip aralarında var olan değişiklik nedeniyle Kur’an’ı itham etmek yanlıştır. Böyle bir tutum ancak dini düşünceler hakkında çok önyargılı olan ve mantığın gereklerini bile görmezlikten gelen kâfirlerin tutumu olabilir.

“Mağarada Uyuyanlar” olayının geçtiği Ephesus [Efes] şehri, yaklaşık olarak M.Ö. II. yüzyılda kurulmuş ve putperestliğin en büyük merkezi olmuştur. Bu şehrin en büyük putu, Ay tanrıçası Diana idi ve onun bulunduğu tapınak eski dünyanın harikalarından biri olarak kabul ediliyordu. Bu puta tapanların büyük bir bölümünü Anadolulular oluşturmaktaydı. … Roma İmparatorluğu da onu tanrıçalarından biri olarak kabul ediyordu.

Hz. İsa (a.s)’dan sonra onun mesajı Roma imparatorluğunun çeşitli bölgelerine ulaşmaya başladığında, Efesli birkaç genç putperestlikten vazgeçtiler ve Allah’ı Rableri olarak kabul ettiler. Tours’lu Gregory, “Meraculorum Liber” adlı kitabında bu Hıristiyan gençler hakkında ayrıntılı bilgiler toplamıştır.

“Onlar yedi gençti. İmparator Decius onların inançlarını değiştirdiklerini öğrenince onlara yeni dinleriyle ilgili sorular sordu. Onlar, İmparatorun İsa’nın dinine tamamen karşı olduğunu bildikleri halde, inandıkları Rabbin yerlerin ve göklerin Rabbi olduğunu ve ondan başka hiç bir ilah tanımadıklarını, aksi takdirde büyük bir günah işlemiş olacaklarını açıkladılar. İmparator buna çok kızdı ve onları öldüreceğini söyledi. Fakat daha sonra gençliklerini göz önünde bulundurarak onlara dinlerini değiştirmeleri için üç gün süre verdi. Bu üç gün sonunda inançlarından dönmezlerse öldürüleceklerdi.

Bu yedi genç fırsattan faydalandılar ve şehirden ayrılarak dağda bir mağaraya sığınmak üzere yola çıktılar. Yol üzerinde bir köpek peşlerine takıldı. Onu geri çevirmeye çalıştılar, fakat köpeği peşlerinden ayıramadılar. Sonunda gizlenebilecek bir mağara buldular ve içine gizlendiler. Köpek de mağaranın girişine oturdu. Yorgunluktan derin bir uykuya daldılar. Bu olay M.S. 250 yıllarında meydana geldi. Yaklaşık 197 yıl sonra M.S. 447′de, İmparator II. Theodosius zamanında, tüm Roma İmparatorluğunun Hıristiyan olduğu ve Efeslilerin de putperestlikten vazgeçtiği bir dönemde uyandılar.

Bu dönemde Romalılar arasında, öldükten sonra dirilme ve mahşer günü ile ilgili yoğun bir tartışma gündemdeydi. İmparatorun kendisi de insanların kafasından bu inançsızlığı silmek için bir fırsat gözlüyordu. O denli ki, bir gün insanların inançlarını ve düşüncelerini düzeltecek bir ayet, bir mucize sunması için Allah’a yalvarıp dua etti. İşte tam o günlerde “Yedi Uyuyanlar” mağaralarında uyandılar.
Uyandıktan sonra gençler birbirlerine ne kadar uyuduklarını sormaya başladılar. Bazıları bir gün, bazıları da günün bir bölümü kadar uyuduklarını söylediler. Bir sonuca varamayınca tartışmayı bıraktılar ve gerçek sürenin ne olduğunu Allah’a bıraktılar. Daha sonra arkadaşlarından Jean’ı gümüş paralarla yiyecek almak üzere şehre gönderdiler ve ona tanınmamaya dikkat etmesini, zira Efeslilerin onu Diana’nın önünde secde etmeye zorlayacaklarını tembih ettiler. Fakat Jean şehre indiğinde tüm dünyanın değişmiş olduğunu görerek şaşırdı: “Bütün topluluk Hıristiyanlığa girmiş ve şehirde Diana’ya tapan hiç kimse kalmamıştı. Jean bir dükkâna girdi ve birkaç somun ekmek almak istedi. Fakat para olarak verdiği gümüşlerin üstünde İmparator Decius’un resmini gören dükkân sahibi gözlerine inanamadı ve yabancıya bu parayı nereden bulduğunu sordu. Genç adam paranın kendisinin olduğunu söyleyince aralarında bir tartışma başladı. Daha sonra etraflarına büyük bir kalabalık toplandı ve mesele şehrin yöneticisine kadar ulaştı. Yönetici de şaşırmıştı ve parayı aldığı hazinenin nerede olduğunu soruyordu. Fakat genç paranın kendisine ait olduğu konusunda ısrar etti.

Yönetici ona inanmadı, çünkü yaşlılardan hiç birinin tanımadığı yüzyıllar öncesine ait bir paraya gençler sahip olamazdı. Jean, imparator Decius’un öldüğünü öğrenince buna hem şaşırdı, hem de sevindi. Kalabalığa önceki gün Decius’un zulmünden kurtulmak için birkaç arkadaşı ile birlikte mağaraya sığındıklarını söyledi. Yönetici çok şaşırmıştı ve arkadaşlarının gizlenmekte oldukları mağarayı görmek isteyerek gencin peşinden gitti. Onların arkasından büyük bir kalabalık da geliyordu. Mağaraya geldiklerinde gençlerin gerçekten de İmparator Decius zamanına ait olduklarını fark ettiler. En sonunda İmparator Theodosius’a da haber verildi ve o da mağarayı ziyaret etti. Daha sonra yedi genç mağaraya geri döndüler ve orada son nefeslerini verdiler. Bu apaçık mucizeyi görünce insanların öldükten sonra dirilmeye inançları tekrar güçlendi ve imparator mağaranın etrafına büyük bir anıt inşa edilmesi için emir verdi.”

Yukarıda anlatıldığı şekliyle mağarada uyuyanların hikâyesi Kur’an’da anlatılan kıssaya o denli benzemektedir ki, bu yedi gencin Ashab-ı Kehf [Mağarada Uyuyanlar] olduğu kolayca kabul edilebilir. Bununla birlikte bazıları bu hikâyenin bir Anadolu şehrinde geçtiği, oysa Kur’an’ın Arabistan dışında gelişen bir olaya değinmediği şeklinde bir itiraz yöneltirler. Bu nedenle, onlara göre, bu Hıristiyan hikâyesini Ashab-ı Kehf kıssası olarak kabul etmek Kur’an’ın üslup ve ruhuna aykırıdır. Bize göre bu itiraz yanlıştır. Kur’an, Arapları uyarmak amacıyla Arabistan içinde veya dışında yaşayan Arapların tanıdığı doğru yoldan sapan birçok eski toplulukla ilgili hikâyeler anlatır. İşte bu nedenle Kur’an’da Mısır’ın eski tarihine değinilmiştir, oysa Mısır hiç bir zaman Arabistan’ın bir parçası olmamıştır. Sorun şudur: Kur’an’da Mısır tarihine değinilebilirken, neden Arapların Mısır tarihi kadar tanıdık olan Roma ve Roma tarihine değinilmesin? Roma sınırları Kuzey Hicaz’a kadar uzanmıştı ve Arap kervanları hemen hemen bütün yıl boyunca Romalılarla ticaret yapıyordu. Bundan başka, doğrudan Roma yönetimi altında olan Arap kabileleri de vardı. Roma İmparatorluğu Araplar için yabancı değildi. Ve bu gerçek, Rûm Suresiyle açığa çıkmıştır. Şöyle bir fikir de akla gelebilir: Mağarada uyuyanlar kıssası, Hz. Muhammed’in (s.a) peygamberliğini sınamak için Yahudi ve Hıristiyanların kışkırtması ve Arapların hiç bilmediği konularda sorular sormalarını tavsiye etmeleri üzerine Mekkeli müşriklerin Peygamber’e (s.a) yönelttikleri soruya bir cevap olarak da anlatılmış olabilir.”[13]

ASHAB-I KEHF VE ASHAB-I RAKİM’İN SÖZCÜK ANLAMLARI:

 الكهفKehf

“الكهف Kehf”, dağdaki büyük ve geniş oyuk [mağara] demektir. Küçüğüne ” غار Gâr” denir.[14]

 الرّقيمRakim

Rakim” sözcüğü “rkm” kökünden olup “yazmak” anlamındadır. Nitekim Kur’an’da “Kitabun merkûm [yazılmış kitap]” (Mutaffifîn/9, 20) olarak geçer. “Rakîm” de “Yazılmış, rakamlanmış” demektir. Bununla “levha; kitabe, yazıt” kastedilir. Kimileri Rakim’in, üzerinde mağara bulunan dağ; kimileri Ashab-ı Kehf’in yaşadığı kentin adı; kimileri de Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı olduğu kurşun kitabe” olduğunu söylemiştir.[15]

Sözcüğün en uygun anlamı ise “Yazıt; kitabe, yazı, yazılı levha” anlamıdır.

“Kehf” ve “Rakim” sözcükleri “ اصحابAshab” sözcüğü ile tamlama yapıldığında, “ اصحاب الكهفAshab-ı Kehf [Büyük Mağara Ehli] ve “ اصحاب الرّقيم Ashab-ı Rakım [Kitabe, Yazıt Ehli]” anlamları ortaya çıkar.

Demek oluyor ki, bu pasajda, “Büyük Mağara”da gelişecek bir takım olaylar anlatılmaktadır. “Büyük Mağara”da çalışanlar ile “Yazıt Ashabı” arasında bir şeyler olacaktır. Mağarada olacak olayların anlatıldığı ayetlere bakılırsa, bu büyük mağara bir “dağ oyuğu” değil bir laboratuar ve ses geçirmez bir stüdyo’dur.

Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakım’i doğru anlayabilmek için Rabbimizin daha evvel biz kullarına bildirmiş olduğu bazı bilgileri hatırlamamız gerekmektedir. Zira o bilgiler, burada konu edilecek olan olayların alt yapısı, ilk basamağı mesabesindedir. Hud suresinin tahlilinde vermiş olduğumuz bu bilgileri, konuyla yakın ilgisinden dolayı özet olarak değil, aynen nakletmeyi zorunlu görüyoruz:

6.Ve yeryüzünde hiçbir küçük-büyük canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Allah, onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

                                                                                               (Hud/6)

Allah ile canlılar arasındaki ilişkinin vurgulandığı bu ayette, Allah’ın hareket etmekte olan her yeryüzü canlısının rızkını verdiği, onların konulduğu ve bulunduğu yerleri bildiği, dolayısıyla her bir canlıyı sürekli olarak kontrol ettiği bildirilmektedir.

Ayette geçen “ دابّةdabbeh” sözcüğü, virüs, bakteri gibi en küçükler de dâhil olmak üzere, hareket eden her türlü canlı varlık demektir. Ayetin ifadesinden, Yüce Allah’ın sadece insanların değil, büyüğüyle küçüğüyle, denizdekiyle karadakiyle tüm yaratıkların rızklarına kefil olduğu anlaşılmaktadır.

“Dabbeh” sözcüğünü ilk geçtiği Neml/82’nin tahlilinde ayrıntılı olarak incelemiş, sözcüğe yanlış anlamlar yüklenmesi sonucunda ortaya ne gibi yanlış inançların çıktığını detaylarıyla anlatmıştık. Bu nedenle, gerek “dabbeh” sözcüğünün Kur’an’daki gerçek anlamı, gerekse bu sözcük etrafında oluşan rivayet yığınının niteliği hakkındaki açıklamalarımızın tekrar okunmasını önermekle yetiniyoruz.

“مستقرّMÜSTAKARR” VE “ مستودعMÜSTEVDA” SÖZCÜKLERİ

Ayette geçen “el-müstekarr” sözcüğü “yerleşik yer”, “el-müstevda’” sözcüğü de “geçici yer” demektir. Allah’ın her canlının “yerleşik” ve “geçici” yerlerini bilmesi demek, canlıların hem ema­net edildikleri, hem de sonradan mekân tuttukları yerlerin Allah tarafından biliniyor olması demektir. Bu yerler ne kadar değişikliğe uğrarsa uğrasın, Allah’ın bilmesi bakımından herhangi bir durum değişikliği [ya da “zorluk”] oluşturmaz. Meselâ:

-   Bir kimse belli bir adreste ikamet ederken, bazı sebeplerle başka şehirlere, başka ülkelere gidebilir; nereye giderse gitsin, Allah o insanın nerede olduğunu bilir.

-   Bir kimsenin her gün yattığı yer ile öleceği yer aynı olmayabilir; ancak Allah her ikisini de bilir.

-   Bir sperm hücresi babanın vücudunda yaratılır, sonradan yeri değişerek annenin yumurta hücresine girer. Allah bu hücrenin de ne zaman, nerede olduğunu tam olarak bilir.

-   Bir bakteri belli bir yerde oluşur, sonra da değişik yollarla başka canlıların vücutlarına girer ve orada faaliyet gösterir. Allah o bakterinin de nerede ve hangi faaliyette bulunduğunu bilir.

Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O… O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.(En’am/59)

Konumuz olan ayet, bize göre, yukarıda saydıklarımızın dışında bir başka anlam daha içermektedir. O da “insanın kendisine ait bilgilerle beraber diriliş gününe kadar emanet olarak durduğu yerin Allah tarafından biliniyor olması”dır.

Bu anlamın biraz daha ayrıntılı açıklanabilmesi için şu ayetlerin hatırlanması gerekir:

1. Ayet:

“O gün, o insan, önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.

                                                             (Kıyamet/13)

 “اليوم   Yevm” sözcüğü Kur’an’da sadece “gün” anlamında değil, “evre, devre, etap” anlamlarında da kullanılmıştır. Bu sözcük Kur’an’da bazen kısa bir “an”ı, bazen de uzun “yıllar”ı işaret etmektedir. Meselâ Rahman/29’da “an” anlamına gelen “yevm” sözcüğü, Hud/7 ve Fussılet/9, 10’da “uzun yıllar” anlamına gelmektedir.

Bize göre, bu ayetlerdeki “o gün”, yukarıdaki olayların meydana geldiği ve inançsızların “Kaçacak yer neresi!” diyerek âdeta kaçacak delik aradığı, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği gündür, ölüm anıdır.

İşte “o son an”da, insanın yaratılışta içine yerleştirilmiş biyolojik “çip”ler [hafıza işlevini gören sinir hücreleri] görev başına gelip kayıttaki bilgileri insanın görüşüne arz ederler. İnsan artık vicdanıyla baş başa kalmış ve yaptıklarının azabını vicdanında duymaya başlamıştır. Böylece insanın kendi aleyhine hem tanık hem de ihbarcı olacağı dönem o ölüm anıyla başlamıştır. Tabiî ki bu süreç ahirette de devam edecektir.

Hafıza hücrelerinin görev başına geleceğine ve kişinin yaptıklarını eksiksiz olarak bildireceğine dair görüşümüz, bilimsel araştırmalardan da destek almış durumdadır. Dr. Pınar Uysal Onganer bir makalesinde şunları söylemektedir:

“… Kaliforniya’da bulunan Salk Enstitüsü Biyoloji Bölümü nörobiyologları [sinir biyologları], “Neuron” dergisinde konu ile ilgili bulgularını yayınladılar. Yaptıkları deneysel çalışmaları ile, unuttuğumuzu sandığımız için şemsiye almadığımıza inandığımız hâlde, aslında beynimizin hatırladığını kanıtladılar. … Dr. Thomas D. Albright ve ekibi, maymunların beyinlerinde neler olduğunu anlamak için ‘İnferior Temporal Korteks’teki [İTK] sinir hücreleri sinyallerini incelemişler. İTK, beynin ‘görsel tanıma’ ve hatırlamadan sorumlu alanıdır. Elektriksel olarak bu bölgenin uyarılmasının, geçmişte yaşanan olaylara ait görsel halüsinasyonlara neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İTK’nın görsel hafızanın depolanması ve gerektiğinde çağırılmasında rolü olduğu düşünülmektedir.”[16]

61Ve Allah, kulları üzerinde hükümranlığı sürdürür ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler; onlara geçmişte yaptıklarını, yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırlar. 62Sonra kendi gerçek Mevlâları Allah’a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.”

                                                                                                  (En’am/61)

Yukarıdaki ayette “Koruyucular” olarak çevirdiğimiz sözcük, orijinal metinde “Hafaza” olarak geçmektedir. Bu sözcüğün kök anlamı “korumak”tır. “Koruyucular” anlamına gelen “Hafaza” ile “bellek” anlamına gelen “Hafıza” sözcüğünün aynı kökten türetilmiş olması özellikle dikkat çekicidir. Görüldüğü gibi, ayet, insan yapısında hafıza işlevini gören hücrelerin [belleklerin] varlığını ispatlamaktadır. Çünkü Allah’ın vefat ettirdiği sırada kullarına göndereceğini bildirdiği “muhafızlar [koruyucular]”, insana takdim ve tehir ettiğini eksiksiz haber veren, bir bakıma, insana kendi hayatının “Z” raporunu çıkartan “bellekler”dir.

2,3.Ama onlar, kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu, uzak bir dönüştür” dediler.

4.Biz, yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda da çok iyi kaydedip koruyan bir kitap vardır.

                                                                                         (Kaf/2-4)

Bu ayet, inkârcıların “Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” şeklindeki bahanelerine verilen cevaptır. İnkârcıların yeniden dirilmeyi alışılmıştan uzak [imkânsız] zannetmeleri, yaratılış gerçeğini ve yaratılışın bütün bölümlerini ayrıntılarıyla bilmemelerinden [bilgisizlikten] kaynaklanmaktadır.

Hayatın bütün sırları keşfedilmiş olsa idi, herhâlde ölümden sonra dirilme de akıllara pek uzak gelmezdi. Ne var ki, Yüce Allah bu sırları bilmekte ve ona göre yaratmaktadır:

79,80.De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.

                                                                                     (Ya Sin/79)]

Öldükten sonra çürüyüp toprak olanlara ne olduğu, varlıkları nelerin oluşturduğu, onları oluşturan parçalar arasındaki bağların niteliği, bu parçalardan nelerin kaybolup nelerin kaybolmadığı, nelerin şekil değiştirerek mevcut kaldığı [varlıklarını koruduğu] gibi hususlar ancak Rabbimiz tarafından bilinebilecek sırlardır. Rabbimiz varlıklarla ilgili tüm bu hususları noksansız olarak bilmekte, yarattığı hayata ilişkin tüm sırları kendi ilminde bulundurmaktadır. Ayette yaratılışla ilgili tüm bilgilerin korunduğu bildirildiğine göre, insanların öldükten sonra çürüyüp toprağa karışmaları onların kaybolup gittikleri anlamına gelmez. Hayatın bu topraktan [maddeden] yeniden başlaması, daha önce bir kez gerçekleşmiştir ve sürekli gerçekleşmeye devam edip gitmektedir.

Yukarıdaki üç ayeti göz önünde bulundurarak “müstakarr” ve “müstevda” sözcükleri ile ilgili olarak yukarıda verdiğimiz son anlamın açıklaması şu şekilde yapılabilir:

İnsanın yapısında kendisi hakkındaki tüm olayları kayda geçiren bellek hücreleri mevcuttur. Hatta tüm hücrelerin bellek özelliğine sahip olmaları ihtimali de uzak değildir. Bu bellek hücreleri, ölüm anında işlevlerini yerine getirerek vefatın gerçekleşmesini sağlamaktadırlar. Konumuz olan ayetteki “O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir” ifadesinden, bu hücrelerin ölüm sonucu toprağa karışıp yok olmadığı ve Allah’ın insanların tüm hayatlarının kayıtlarını taşıyan bu muhafızların [bellek hücrelerinin] nerede bulunduklarını bildiği anlaşılmaktadır.

Bunun böyle olması, reenkarnasyon ile izah edilmeye çalışılan bazı olaylara yeni bir açıklama imkanı getirmektedir. Bilindiği gibi, dünyaya gelmeden önce başka bir hayat yaşadığını iddia edip o hayatına dair önemli ayrıntılar veren bazı insanlardan bahsedilmektedir. Tenasuh [Ruh Göçü] inancına dayanak yapılmaya çalışılan bu tür vakalar, bir insanın zaman içinde farklı bedenlerde yaşadığına kanıt olarak yorumlanamaz. Çünkü ölen bir insan ne bir daha hayata dönebilir, ne de bir başka insanın bedeninde yeni bir hayata geçebilir. Bunda hiçbir kuşku yoktur. Ancak geçmişte başka hayatlar yaşadığını iddia edenler arasından yalancı, şarlatan veya patolojik kişilikli olmadıkları belirlenenler çıkarsa, bunların durumu nasıl açıklanmalıdır?

Konumuz olan ayette, Rabbimizin her şeyin takipçisi olduğu, hiçbir olgu, olay ve nesnenin O’nun ilmi ve kontrolü dışında bulunmadığı bildirilmektedir. Bu ayetin bizim öngördüğümüz anlamı çerçevesinde olaya şöyle bir açıklama getirilebilir:

Asırlar önce yaşamış bir kişiye ait bellek hücrelerinin sindirim ya da solunum yoluyla herhangi bir kişinin vücuduna girmesi ve orada emaneten durması, o kişinin de bu bellek hücrelerindeki kayıtları kendi geçmişi imiş gibi hatırlayıp anlatması mümkündür.”

Bu uzun açıklamalardan sonra Allah’ın izniyle diyebiliriz ki, “Ashab-ı Rakim”, geçmişte yaşamış insanların kaybolmamış ve kaybolmayacak bellek hücrelerini [yazıtları] taşıyan kimselerdir. Ashab-ı Kehf de, sessiz bir ortamda, laboratuarda, stüdyoda, hipnoz yöntemiyle bu insanların taşıdıkları başkasına ait hücreleri deşifre eden, kaybolmadığını, kaybolmayacağını, Rabbimizin her bir şeyi yok olmadan durdurduğunu bilimsel olarak ispat edecek yiğitlerdir.

Şimdi de bu veriler doğrultusunda pasajın diğer paragraflarını tahlil edebiliriz:

10 ve 12. ayetler, Kehf ve Rakim Ashapları hakkındaki anlatımının özeti mahiyetindedir. Ahab-ı Kehf, araştırma yapmak için çalışma mekânlarına yönelirler ve burada çalışmalarını sürdürürler. Bunlar inançlı kimselerdir. Hedeflerine ulaşabilmek için Allah’a yalvarmaktadırlar. Allah bunlara Ashab-ı Rakim’i gönderir. Bunlar, 11. ayetteki “Bunun üzerine Biz, onların kulakları üzerine o büyük mağarada nice yıllar vurduk” ifadesinden anlaşıldığına göre, sessiz, yalıtımlı bir ortamda çalışmalarını yıllarca sürdürürler. Sonra da muvaffak olurlar. Ashab-ı Rakim’in hangi dönemden bellek hücreleri taşıdıklarını öğrenirler. Nihayet bu olay 21. ayette ifade edildiği gibi yeniden dirilmenin büyük kanıtlarından biri olur.

13,16.Biz sana Kehf ve Rakim Ashâblarının önemli haberlerini gerçek olarak kıssalaştıracağız. Şüphesiz onlar, Rablerine iman etmiş birkaç genç yiğitler idi. Biz de onlara kılavuzluğu arttırdık: “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o hâlde o büyük mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden yayıversin ve işinizden size rast getirip yararlı olanı hazırlasın.”

14,15.Ve Biz onlar ayaklanıp da: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’nun astlarına ilâh olarak yalvarmayız, yoksa kesinlikle saçma-sapan konuşmuş oluruz. Şunlar, Allah’ın astlarından ilâhlar edinen bizim toplumumuzdur. Edindikleri ilâhlara dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha yanlış davranan; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir?” dediklerinde onların kalplerini sağlamlaştırdık.

Bu ayet grubunda Kehf Ashabı’nın çalışmaya başlamaları nakledilmiştir. Ayetten anlaşıldığına göre, bir grup inançlı genç, “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden akıl gelişmişliği hazırla” diyerek ayaklanınca [işe başlayınca], Rabbimiz de onlara “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde o büyük mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden yayıversin ve işinizden size rast getirip faydalı olanı hazırlasın” diyerek kendilerine imkân sağlamıştır.

16. ayet gerek teknik gerekse semantik olarak 13. ayetin parçasıdır. O nedenle 13 ve 16. ayetleri birlikte sunduk.

17.Ve sen, vahy doğrultusunda araştırma yapıldığında hayırlı bir sonuç alındığını; aksi durumda anlamsız bir iş yapıldığını göreceksin. Kendileri de ondan geniş bir boşluktadırlar. Bu, Allah’ın lâmetlerinden/göstergelerindendir. Allah kime kılavuzluk ettiyse artık o, kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Allah kimi şaşırttıysa da, artık sen ona yol gösteren bir Yakın Kimseyi asla bulamazsın.

18.Ve sen Ashâb-ı Rakim’i görseydin uyanık sanırdın. Hâlbuki onlar uykudadırlar. Ve Biz onları sağ yana ve sol yana çeviririz. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer sen onların durumunu iyice bilseydin, kesinlikle, kaçarak onlardan uzaklaşırdın ve onlardan ürpertiyle dolardın.

19,20.Ve böylece kendi aralarında soruşturma yapsınlar diye yazıt ashâbını gönderdik. Onlardan bir sözcü: “Ne kadar durup kaldınız?” dedi. Diğerleri: “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler. Yazıt ashâbından diğerleri: “Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size yiyecek getirsin. Ve çok nazik davransın ve sizi kimseye sezdirmesin. Şüphesiz şehir halkı, sizin üzerinize galip gelirlerse sizi taşlayarak öldürürler veya sizi kendi dinlerine/yaşam tarzlarına döndürürler. O zaman da siz, sonsuz olarak asla kurtuluşa eremezsiniz.”

Bu ayetlerde Kehf Ashabı’nın çalışmaları yer almaktadır. Kehf Ashabı, uyguladıkları hipnoz yöntemiyle Rakim Ashabı’nın emaneten taşıdığı yazıtlardaki [bellek hücrelerindeki] geçmişte yaşamış kişiye ait kayıtları deşifre etmektedirler. Böylece hem Kur’an’ın mucizeliği hem de Allah’ın vaadinin hak olduğu ve Kıyamet’te hiç şüphenin olmadığı bilimsel olarak ortaya çıkmaktadır.

Ayetteki “ doğduğu zaman güneşi, onların o büyük mağaralarından sağ yana yöneldiğini, battığı zaman da onları sol yandan keser-geçer göreceksin” ifadesi, bu olup bitenlerin Kur’an açısından konumunu belirtmektedir.

Burada konu edilen güneş, yıldız olan Güneş olmayıp mecaz anlamıyla Kur’an’dır. “Şems [Güneş]” sözcüğünün mecaz anlamıyla Kur’an demek olduğunu daha evvel “Şems” suresinde açıklamıştık. Evet, burada olup bitenlerin Kur’an ile sağlaması yapılacak olursa, yani olanlar Kur’an büyüteci altında değerlendirilecek olursa, sağ yöne yöneldiği [tam isabetle, hayırlı bir iş yapıldığı] görülecektir. Yok, Kur’an açısından bakılmazsa, bu kez sol yöne kayıp gidecektir [uğursuz, anlamsız bir olay olarak kalacaktır, çalışmalara yazık olacaktır.] “Sağ” sözcüğünün “uğur”, sol sözcüğünün “uğursuzluk” anlamında kullanıldığını daha evvel “Ashab-ı Meymene ve Ashab-ı Meş’eme” başlığı altında detaylı olarak açıklamıştık.

Rabbimiz, Kur’an’da, ileride afak ve enfüsten Kur’an’ın mucizelerinin ortaya çıkacağını bize daha evvel bildirmişti:

53.Onun hak olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem dış dünyada, hem kendi bünyelerinde alâmetlerimizi/ göstergelerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin şüphesiz her şeye tanık olmuş olması da yetmedi mi?

                                                                                   (Fussılet/53)

Bu konuyla ilgili detay daha evvel Fussılet suresinin tahlilinde verilmişti.

18. ayette, Ashab-ı Rakim’in taşıdığı hücrelerdeki hafıza kodlarının deşifre yöntemi bildirilmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla, söz konusu kod çözümü işlemi hipnoz yöntemiyle gerçekleştirilecektir. Uyutulmuş olmalarına rağmen görenler tarafından uyanık sanılacak olmaları hipnotik bir duruma işaret etmektedir. Uyudukları halde sağa sola hareket etmeleri de bunu göstermektedir.

19. ayetteki “Ve böylece kendi aralarında soruşsunlar diye onları [yazıt ashabını] gönderdik” ifadesi, Rabbimizin Ashab-ı Kehf’e yaptığı yardımı, yani kendilerine çalışacakları, araştırma yapacakları kişileri buldurduğunu ifade etmektedir.

12 ve 19. ayetin orijinalindeki “ بعثbease” fiili genellikle “diriltti” diye tercüme edilmiştir. Biz ise aynı fiili her iki ayette de “göndermek” anlamıyla çevirmiş bulunuyoruz. Böylece 12. ayettekine “gönderdik”, 19. ayettekilere ise “gönderdik” ve “gönderiniz” şeklinde anlam verdik. Bunun nedeni, Arapça dilbilgisi kurallarının bu anlamı gerektiriyor olmasıdır. Şöyle ki:

 بعثBEASE

Bu sözcük lügatte “tek başına veya birisiyle birlikte göndermek” demektir.[17] Kur’an’a bakıldığında, bu sözcüğün “yeniden diriltme” anlamından çok, “gönderme” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Sözcüğün “diriltme” anlamı da aslında “mezardan gönderme” anlamından kaynaklanmaktadır.

Ayrıca Kur’an’da elçi göndermenin “ بعثbease” fiiliyle ifade edildiği birçok ayet vardır. Biz burada “kişi” ve “gurup” gönderme anlamıyla birkaç ayeti örnek vereceğiz:

12.Ve andolsun ki Allah, İsrâîloğulları’nın sağlam sözünü almıştı. Ve Biz, kendilerinden on iki müfettiş/başkan göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, kesinlikle sizinle beraberim. Salâtı ikame eder [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturur, ayakta tutar], zekâtı/verginizi verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzelce ödünç verirseniz, andolsun ki sizden kötülüklerinizi örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de, bundan sonra küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık kesinlikle yolun doğrusunu kaybetmiş olur.”

                                                                                                     (Maide/12)

35.Ve eğer karı-kocanın arasının açılmasından korktuysanız, o zaman bir hakem erkeğin yakınlarından, bir hakem de kadının yakınlarından kendilerine gönderin. Bu karı-koca gerçekten barışmak isterlerse, Allah karı-kocanın arasında geçim verir. Şüphesiz Allah, çok iyi bilendir, her şeyin iç yüzünü, gizli taraflarını da iyi bilendir.

                                                                                               (Nisa/35)

65.De ki: “O, üstünüzden ve ayaklarınızın altından azap göndermeye yahut sizi ayrılıkçı gruplara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yetendir.” Bak, onlar iyice anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl evirip çeviriyoruz/inceden inceye açıklıyoruz.

                                                                                            (En’am/65)

4.Ve Biz İsrâîloğulları’na Kitap’ta/ yazgıda şunu gerçekleştirdik: “Kesinlikle siz, yeryüzünde iki defa kargaşa çıkaracaksınız/ bozguna uğrayacaksınız ve kesinlikle büyük bir yükselişle yükseleceksiniz.” 5.İşte o ikisinden birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Ve o, yerine getirilmesi gereken bir vaat idi. 6.Sonra sizi tekrar güçlü kulların üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve sizi işe yarayanlar açısından daha çok şey sahibi yaptık.

                                                                                                   (İsra/4, 5)

46.Ve eğer çıkışı isteselerdi, kesinlikle çıkış için birtakım hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların gönderilmelerini hoş görmedi de onları yoldan alıkoydu. –Ve “Oturun oturanlarla beraber!” denildi.–

                                                                                                  (Tevbe/46)

19 ve 20. ayetlerde, taşıdıkları hafıza hücreleri deşifre olanlardan aynı çağda yaşamış iki grubun tespit edildiği ve hipnotize edilmiş bir durumdayken birbirlerine soru yönelterek konuştukları nakledilmektedir.

Bu iki grup Yazıt ashabı, suçluların taşlanarak öldürüldükleri dönemin kayıtlarını taşımaktadırlar. Kendilerinde taşıdıkları geçmiş döneme ait hafıza hücrelerinden dolayı her iki grup da sanki o çağda yaşıyormuş gibi davranmaktadırlar; yani o günkü şartların devam ettiğini sanmaktadırlar.

21.Böylece, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyâmet gününde hiç şüphe olmadığını bilmeleri için, onlar üzerine haberdar yaptık. Hani onlar aralarında işlerini tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üstlerine basit bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.” Onların işleri üzerine galip olanlar: “Üzerlerine kesinlikle bir mescit [ikna yerleri/âhiretin varlığını ispat edecek okullar] yapacağız” dediler.

Bu ayette Rabbimiz, Kehf Ashabı’nı niye devreye sokup onlara araştırma yaptırdığını açıklamaktadır. Rabbimizin Yazıt Ashabı’ndaki emanet hücrelerde kayıtlı bilgileri Allah’ın ba’s, haşr ve neşr ile ilgili vaadinin hak ve gerçek olduğunu anlasınlar diye ortaya çıkarıp herkesin duymasını, bilmesini sağlayacağı anlaşılmaktadır.

Böyle bir çalışmayı sürdüren yiğitler, kendi aralarında bu çalışmadan sonra neler yapabileceklerini tartışmaktadırlar. Bazısı bunu fazla büyütmeden sürdürmeyi düşünürken bazısı da  -ki bunların dediği olacaktır- bunların üzerine bir mescit [boyun eğilen, ikna edilen bir yer; yani bu konuyu herkesle paylaşarak ve sürekli olarak yaparak bu konuda herkesi ölümden sonra dirilmeye inandıran, bunu herkesin gözüyle görmesini sağlayan bir okul] yapmaya karar verirler.

22-25.Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler, Onlar, ıssız alanı taşlamak olarak [isabetsiz, dayanaksız, kafadan atma olarak], “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler, “Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir” ve onlar, “Onlar, onların o büyük mağaralarında üçyüz yıl kaldılar” derler. Ve dokuza arttırdılar. De ki: “Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir.” Onları ancak pek az kimse bilir. Bu sebeple onlar hakkında ortada olan şeyden başkası ile bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında onlardan kimseye de bir şey sorma! Ve hiçbir şey için, “Allah’ın dilemesi dışında, şüphesiz ben yarın onu yapacağım” deme. Ve terk ettiğin vakit Allah’ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olana eriştirir” de!

Bu ayet grubunda, Kehf Ashabı’nın kendi aralarında Ashab-ı Rakim ile ilgili bulgular hakkındaki fikir teatileri dile getirilmiştir. Bu konuşmadan, söz konusu kişilerden kimisinde üç, kimisinde dört, kimisinde beş, kimisinde de altı farklı kişinin bellek hücresi olduğu; bu hücrelerde bir köpekle ilgili bilgilerin de bulunduğu; söz konusu hücrelerin üç yüz yıl evvele ait olduğu; hatta bir kişideki emanet belleklerin sayısının dokuza çıkarıldığı anlaşılmaktadır.

25. ayetin başındaki “  وvav” edatı 22. ayetin üzerine atıf olup bağımsız bir cümle değildir. Bu durumda, söz konusu ifade onlara dair Rabbimizin bir beyanı değil, Ashabı Kehf’ten bir nakildir.

Rabbimiz daha sonra “Onları ancak pek az kimse bilir. Bu sebeple onlar hakkında zahir olan şeyden başkası ile bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında onlardan kimseye de bir şey sorma! Ve hiçbir şey için, ‘Allah’ın dilemesi dışında, şüphesiz ben yarın onu yapacağım’ deme. Ve terk ettiğin vakit Allah’ı an ve ‘Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olana eriştirir’ de!” ifadesiyle, “Hiçbir şey hakkında ‘inşaallah’ demedikçe, yani Allah’ın bu söz hususunda sana müsaade etmeyi dilemesi müstesna, ‘ben bunu mutlaka yapacağım’ deme!” diye ihtar etmiştir. Bu ihtardan, bir elçinin din konusunda kendiliğinden ve canının istediği zaman bir işi yapmasının ve bir söz söylemesinin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır.

Her şey Allah’ın meşîetine bağlıdır. O, ister yaratır, ister yaratmaz. Kur’an’a bakıldığında, Allah’ın tüm tasarruflarının bizzat Kendisinin “Meşiet”ine bağlı olarak ifade edildiği görülmektedir.

Ayetteki “Bu sebeple onlar hakkında zahir olan şeyden başkası ile bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında onlardan kimseye de bir şey sorma!”  ifadesiyle, ciddi meselelerde tahminle hüküm verilmemesi istenmektedir.  Bir olayın bilgiye esas olması için çok kati kanıtların mevcut olması gerekmektedir. Doğru olan tutum, kesin kanıtlar ile bilinmeyen şeylerin Allah’a havale edilmesidir.

Surenin başında, bu ayetlerin inişiyle ilgili olarak, Resulullah’a sorular sorulduğu, onun da “inşallah” demeden “yarın cevaplayacağım” dediği, ancak vahyin on beş gün geciktiği ve bu ayetin ondan sonra indiğinin anlatıldığı nakillerden örnekler vermiştik. Başta uzun uzadıya yer aldığı ve meseleye ihtiyatla yaklaştığımız için bu nakillerin tekrarına gerek duymuyoruz.

26.De ki: “Allah, yazıt ashâbının ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir.” Göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği yalnızca O’nun içindir. O, ne güzel görür, O ne güzel işitir! Onlar için, O’nun astlarından bir yardım eden, yol gösteren, koruyan bir yakın kişi yoktur. Allah, Kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

Bu ayet Rakim Ashabı’nın hakkında fikir yürütenlere bir öneridir. Bu konuya ait kesin bilgiler henüz gayb mesabesindedir. Bu konu, araştırmaya, çalışmaya açıktır. Araştırmalar sürdükçe gelişmeler sağlanacak, daha net bilgilere, sağlam sonuçlara ulaşılacaktır.

50.Ve hani Biz doğal güçlere, “Âdem’e boyun eğip teslimiyet gösterin” demiştik de İblis/ düşünce yetisi dışında hepsi boyun eğip teslimiyet gösterdi. İblis, görünmez varlıklardandı/ enerjidendi. Sonra da kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, Benim astlarımdan onu ve onun soyunu yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için ne kötü bir değiştirmedir bu!

51.Ben onları, göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşuna ve kendilerinin oluşturuşuna şâhit tutmadım ve Ben hiçbir zaman saptıranları yardımcı edinmiş değilim.

52.Ve o gün Allah: “Yanlış olarak inandığınız Benim ortaklarımı hadi çağırın” der. Sonra onlar da onları çağırdılar da onlar kendilerine cevap vermediler. Ve Biz, onların arasına ateşten bir engel koymuşuzdur.

53.Ve günahkârlar ateşi görmüşler de artık kendilerinin ona düşeceklerine kesin inanmışlardır. Ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulamadılar.

Bu ayet grubunda kısaca insanın yaratılış özelliği, insanın aldanış noktaları ve Rabbimizin bu konudaki uyarışları nakledilmiştir. 50. ayetin birinci bölümü ile ilgili detay daha evvel Sad ve Ta Ha surelerinde verilmişti.

İnsanı en çok aldatan, sapmasına, şirk koşmasına neden olan İblis’tir. Ona karşı daima tedbirli olunmalıdır. Onun akla getirdiği ham düşünceler, ölçmeden, tartmadan [tefekkür etmeden] kesinlikle uygulamaya konmamalıdır. Hele hele çıkar için şirke bulaşmamalıdır. Şirk koşulan kişi ve nesnelerin Allah ile bir bağı yoktur.

52. ayetteki  “Ve Biz, onların arasına ateşten bir engel kılmışızdır” ifadesiyle müşriklerin ve onların şirk koştuğu şeylerin bir birinden ayrı tutulacakları mesajı verilmektedir.

28,29.Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o ortak koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık kesinlikle aralarını iyice açacağız ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. Biz sizin kulluğunuzdan kesinlikle bilgisizdik/ duyarsızdık” diyecekler.

                                                                                      (Yunus/28, 29)

22.Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o gerçeğe aykırı olarak inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz. 23Sonra, onların ateşlere atılmaları, “Rabbimiz, Allah’a kasem olsun ki ‘Biz ortak koşanlardan değildik’ demekten başka bir şey değildi.”

24.Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu.

                                                                                 (En’am/22-24)

22.Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o gerçeğe aykırı olarak inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz. 23Sonra, onların ateşlere atılmaları, “Rabbimiz, Allah’a kasem olsun ki ‘Biz ortak koşanlardan değildik’ demekten başka bir şey değildi.”

24.Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu.

(En’am/94)

5.Ve Allah’ın astlarından kıyâmet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Üstelik tapılan kimseler, o kimselerin yalvarışlarından habersizler de.

6.İnsanlar bir araya toplandığı zaman da taptıkları kimseler kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını kabul etmeyenler idiler.

                                                                                           (Ahkaf/5, 6)

81.Ve onlar, kendileri için bir güç, şan, şeref olsun diye Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.

82.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O edindikleri ilâhlar, onların kulluklarını kabul etmeyecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır.

                                                                                  (Meryem/81,82)

54.Ve şüphesiz Biz, bu Kur’ân’da insanlar için her örnekten geniş geniş açıkladık. İnsan ise, tartışma yönünden her şeyden daha çok olandır.

Rabbimiz bu ayette Kur’an’da sürekli tanık olduğumuz bir gerçeğe değinmektedir: Kur’an’da her şey, insanlar ikna olsunlar diye, kıssalarla, çevrelerindeki ve kendi varlıklarındaki yüzlerce ayetle ve örnekleme yapılmak suretiyle en ince ayrıntıya kadar detaylandırılmıştır. Buna rağmen çıkarına düşkün insan buna karşı mücadele vermektedir.

41.Biz, bu Kur’ân’da, onların akıllarını başlarına almaları için türlü şekillerde evirip çevirdik/farklı farklı şekillerde açıklama yaptık. Ve bu açıklamalar, ancak onların nefretini artırmıştır.

                                                                                                          (İsra/41)

89.Ve andolsun ki Biz bu Kur’ân’da insanlar için her örnekten evirip çevirmişizdir. Yine de insanların çoğu gerçeği örtmekten başkasından kaçındılar/ inkârda ısrarcı oldular.

                                                                                                     (İsra/89)

50.Ve andolsun Biz, öğüt almaları için her şeyi, çeşit çeşit şekillerde anlattık, ama insanların çoğu sadece iyilikbilmezlikte dayattılar.

                                                                                            (Furkan/50)

51.Ve andolsun Biz, Söz’ü [vahyi/Kur’ân'ı] öğüt alırlar diye birbiri ardınca yolladık.

                                                                                       (Kasas/51)

17.Andolsun Biz, Kur’ân’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?

                                                                                                (Kamer/17)

55.Ve kendilerine doğru yol [kitap, elçi] geldiği zaman, insanların iman etmelerine ve Rablerinden günahlarının bağışlanmasını istemelerine sadece “evvelkiler ile ilgili uygulamaların kendilerine gelmesi ya da önlerine azabın gelmesi” konusu engel oldu.

Bu ayette, kendilerine rehber [kitap, elçi] gelmesine rağmen inanmayan ve günahlarına istiğfar etmeyen Mekkeli müşrikler kınanmakta ve onları bu yanlış tutuma yönelten psikolojik, sosyolojik engel açıklanmaktadır. Bu engel, “evvelkilerin sünnetlerinin kendilerine gelmesi ya da önlerine azabın gelmesi” konusunda yaptıkları yanlış değerlendirmedir. İnkârcılar, kendilerinin de önceki toplumlar gibi cezalandırılmadıklarını düşünerek Elçi’nin uyarılarına şüpheyle yaklaştılar, iyice düşünüp değerlendirmedikleri için ilahî mesajı inkâr cihetine gittiler.

32.Bir vakit de onlar, “Ey Allah’ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.

33.Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

                                                                                              (Enfal/32, 33)

185-187.Onlar: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şâyet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver!” dediler.

                                                                                                (Şuara/187)

28,29.Lût’u da gönderdik. Hani o toplumuna: “Şüphesiz siz, kesinlikle âlemlerden sizden önce geçmiş olanların yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz! Siz şüphesiz, kesinlikle erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” demişti. Bunun üzerine toplumunun cevabı, sadece, “Doğru söyleyenlerden isen Allah’ın azabını bize getir!” demeleri oldu.

                                                                                                  (Ankebut/29)

6,7.Ve onlar; “Ey kendisine Öğüt/Kur’ân indirilen kişi! Şüphesiz sen gizli güçlerce desteklenen/deli birisin. Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin” dediler.

                                                                                                       (Hıcr/6, 7)

56.Ve Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler de hakkı, bâtılla iptal etmek/ortadan kaldırmak için mücâdele ediyorlar. Ve onlar, âyetlerimizi ve korkutuldukları şeyleri alaya aldılar.

Bu ayette, 55. ayetin temel konusu olan “Sünnetullah”a değinilmiş, sonra da kâfirlerin tutumları bildirilmiştir.

Allah, rahmeti gereği, elçilerini müjdeci ve uyarıcı olarak göndermekte fakat işlerine gelmeyenler elçilere her yolla karşı koymaya çalışmaktadırlar.

Ayetin “Ve Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz” şeklindeki ilk cümlesini, ayetin teknik yapısı itibariyle iki şekilde anlamak mümkündür:

Birincisi, elçilerin mutat görevlerinin ne olduğu ile ilgilidir. Elçiler toplumlarına kendilerine inanıp doğrulayanları müjdelemek, yalanlayıp karşı gelenleri de uyarmak üzere gönderilirler. Onların öncelikli görevi, toplumlarını eğitmektir. Uygulayacakları eğitim metotları da bizzat Allah tarafından belirlenmiştir. Bu metotların en önde olanı, müjdelemek ve uyarmaktır. Bu ikisi, insan psikolojisi üzerinde etkili olan en güçlü ikna aracıdır.

Ayetten alınabilecek mesajların ikincisi, müşriklerin azap talebinin yanlış yerden oluşuyla ilgilidir. İnkârcılar, eğer azap isteyeceklerse onu elçiden değil, Allah’tan istemelidirler. Elçilerin azap getirme diye bir görevleri yoktur.

57.Ve Rabbinin âyetleriyle öğüt verilip/hatırlatma yapılıp da onlardan mesafelenip uzaklaşan ve iki elinin önden gönderdiklerini/ yaptıklarını unutan [terk eden, dikkate almayan] kimseden daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Şüphesiz Biz onların kalpleri üzerine, Kur’ân’ı iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da ağırlık oluşturduk. Sen onları doğru yola çağırsan da, onlar bu durumda asla kılavuzlandıkları doğru yola girmezler.

58.Bununla beraber senin rahmet sahibi Rabbin çok bağışlayıcıdır. Eğer senin rahmet sahibi Rabbin, işledikleri günahlar yüzünden onları hemen yakalayacak olsaydı, onlara azabı kesinlikle acele verirdi. Aksine onlara vaat edilen bir zaman vardır. Onlar, O’nun astlarından bir sığınak asla bulamazlar.

59.Ve işte, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yaptıkları zaman değişime/ yıkıma uğrattığımız kentler! Biz onların değişime/ yıkıma uğramaları için de belirli bir zaman tayin etmiştik.

Bu ayet grubunda, bunca açıklamaya rağmen kâfirlerin inatla direnmeleri; hakkı batıl ile ortadan kaldırma teşebbüsleri, sonra da kendilerine yine rahmetle müdahale edilişi beyan edilmektedir. Ayetteki “Rabbinin ayetleriyle öğüt verilip/ hatırlatma yapılıp da onlardan mesafelenen ve iki elinin önden gönderdiklerini unutan/ terk eden [dikkate almayan] kimseden daha zalim kim olabilir?” sorusunun anlamı, “Rabbinin ayetleri ile kendisine öğüt verildi­ği halde bunları önemsemeyen ve bunları kabul etmeyerek yüz çeviren kimseden daha zalim kimse olmaz” demektir. Yani onlar, en zalim kişilerdir. Yaptıkları zulüm, kendilerine verilmiş olan imkânları doğru değerlendirmeyerek içine düştükleri nankörlük, şirk ve inkârcılıktır.

Ayette “kalpleri üzerinde, onu [Kur’an’ı] iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da ağırlık olan kişiler” olarak nitelenen bu zalimler, En’am suresinde de benzer ifadelerle kınanmışlardır:

25.Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık oluşturduk. Onlar, bütün alâmetleri/göstergeleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” derler.

26.Ve onlar, ondan men ederler ve kendileri ondan uzak dururlar. Ve onlar bilinçsizce, yalnızca kendilerini değişime/yıkıma uğramaya sürüklüyorlar.

                                                                                                (En’am/25, 26)

Tutkuları ve cahillikleri, inkârcıların gözlerinin görmemesine, kulaklarının duymamasına sebep olmaktadır. Bu nedenle Kur’an’ı anlayamamaktadırlar. Ne var ki, bu durumlarının bilincinde de değildirler. Bilinçsizce kendilerini haktan uzak tutmaları yetmezmiş gibi, bir de “Bu, eskilerin efsaneleridir, bunda yeni bir şey yok. Biz bunları zaten eskiden beri dinleyip duruyoruz” diyerek başkalarının da hak ile şereflenmelerine engel olmaya çalışmaktadırlar.

Yüce Allah, müşriklerin anlama, görme ve işitme bozukluklarının sebebini, “… Oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık (En’am/25)” ifadesiyle kendisine izafe etmiştir. Bunun ne anlama geldiğinin daha iyi anlaşılması için Tin suresinde bulunan “Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi ve Damgalaması” başlıklı açıklamamızın tekrar okunmasını öneriyoruz.

58. ayette, Rabbimiz yine rahmet kapılarını açmakta, bağışlayıcılığını ön planda tutmaktadır:

44.Ve yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, kuvvetçe kendilerinden daha çetin idiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’ı âciz bırakan hiçbir şey yoktur. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır.

45.Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde küçük-büyük hiçbir canlıyı bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda süre sonları geldiği zaman da artık şüphesiz Allah, Kendi kullarını en iyi görendir.

                                                                                                          (Fatır/44, 45)

61.Ve eğer Allah, yanlış işleri nedeniyle insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünün üstünde irili-ufaklı tüm canlılardan hiçbir şey bırakmazdı. Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların sürelerinin sonu gelince de ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.

                                                                                               (Nahl/61)

6.Ve onlar senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı isterler. Hâlbuki onlardan önce onlara iz bırakan cezalar gelip geçmiştir. Ve gerçekten senin Rabbin, yanlış işlerine karşılık insanlar için cidden bağışlama sahibidir. Ve kesinlikle senin Rabbin, azabı/ kovuşturması cidden çok çetin olandır. 7Ve küfreden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden/inanmayan şu kimseler: “Rabbinden o’na bir alâmet/gösterge indirilmeli değil miydi?” diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Ve her toplum için bir yol gösteren vardır.

                                                                                                  (Ra’d/6)

59. ayette helâk edildiği bildirilen memleketler, Kureyşlilerin ticaret yolculuklarında rastladıkları ve diğer Araplar tarafından da çok iyi bilinen Sebe, Semûd, Lut kavmi ve Medyen şehirleridir.

60.Ve bir vakit Mûsâ, delikanlısına: “Ben iki bilgin kişinin toplandığı yere varıncaya kadar durmayacağım yahut senelerce gideceğim” demişti.

61.Bunun üzerine “iki bilgin kişinin toplandığı yer”e vardıklarında ikisi de bunalımlarını/sıkıntılarını terk etti. O zaman bunalım/sıkıntı, bilgin kimse yardımıyla yok olup gitti.

62.Bu şekilde geçtikleri zaman Mûsâ, delikanlısına: “Getir kuşluk yemeğimizi, gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk” dedi.

63.Delikanlı: “Gördün mü/ hiç düşündün mü? O Kaya’ya sığındığımız vakit doğrusu ben bunalımdan/ sıkıntıdan kurtuldum, onu söylememi de kesinlikle bencilliğim engelledi. Bunalım/ sıkıntı, şaşılacak bir şekilde bilgin insanda kaybolup gitti” dedi.

64.Mûsâ, “İşte bu, aradığımızdı!” dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler.

Surenin bu ayetlerinde Musa peygamberin eğitim sürecinden bir bölüm nakledilmektedir.

Kıssanın giriş mahiyetindeki bu bölümünde, Musa (as), kafasındaki takıntıları gidermek [bunalımdan kurtulmak] için bilginlerin toplandığı yere gidip sıkıntılarına çare aramayı düşünmektedir. Bu konuda azim ve kararlılık içindedir. Nihayet yola çıkarlar ve “iki bilginin toplandığı yerde”  -henüz aradığı yerin burası olduğunu bilmemektedir- ikisi de hutlarından  [bunalımlarından, sıkıntılarından] kurtulurlar. Bunalımları denizde [bilgin kişide] çekip gider. Sonra oradan ayrılırlar. Musa (as), delikanlıdan yemek istediği zaman delikanlı, Musa’ya (as) bunalımdan kurtulduğunu, fakat bunu Musa’ya (as) söylemediğini; bilerek, şeytana [İblisine] uyarak böyle yaptığını itiraf eder. Aslında Musa da (as) kendisine problem edindiği konuları halletmiş ve o da bunalımdan kurtulmuştur. Yanındaki delikanlı ile yaptığı bu konuşmadan sonra asıl aradığı yer olan “iki bilginin toplandığı yer”in orası olduğunu anlar ve “işte bu aradığımızdı” der. Böylece geldikleri yoldan hemen geri dönerler.Bu kıssa Kitab-ı Mukaddes’te yer almadığı için kıssada geçen Musa’nın Tevrat sahibi Musa Peygamber olmadığı, söz konusu kişinin bir başka Musa olduğu ileri sürülmüştür. Hatta bu Musa’nın  “Gılgamış [Gılga-Mesh] adının Arapçalaşmış şekli olduğu, Kur’ân’da anlatılan olayın Gılgamış Destanı ile bağlantılı olduğu da iddia edilmiştir. Bazı rivayet tefsirlerinde bu konuyla ilgili çok farklı görüşler ortaya konmuştur.

Bize göre, kıssada adı geçen Musa, Kur’ân’daki özellikleri itibariyle Musa peygambere uygundur. Bu konudaki diğer söylentiler dikkate alınacak bir niteliği haiz değildir.

Musa’nın bu serüveni ne zaman yaşadığına gelince: Musa’nın (as) Mısır’dan Medyen’e yalnız kaçtığını ve orada bir aile kurduğunu biliyoruz. O döneminde Musa garip ve fakir birisidir. Medyen’e yalnız ve bekâr olarak gitmiştir. Orada evlenmiş, Medyen’deki sözleşmesi bittikten sonra da oradan ayrılmıştır. Kasas/29’da, ehli [eşi, çocukları, yakınları ve hizmetçileri] ile birlikte yola çıktıkları bildirilmekte, ancak nereye gitmek istediği belirtilmemektedir. Kıssada anlatılan bu macerayı Medyen ile Tur dağı arasındaki bir dönemde yaşamış olmalıdır.

Mûsâ’nın bunalımı, kendisine Firavun’u öldürerek İsrâîloğulları’nı Mısır’dan çıkarma görevi verildiği zaman bunu neden yapacağı ve nasıl başaracağı konusundaki endişeleridir. Zira bilindiği gibi Musa daha evvel birisini öldürmüş, bu suçu nedeniyle çok üzülmüş ve vicdan azabı çekmiştir.

Mûsâ bu kıssada bunu nasıl başaracağını ve Allah’a savaş açanların öldürülmesi gerektiğini; dolayısıyla da Firavun’u neden öldüreceğini öğrenecektir.

Musa peygamber ile ilgili bu pasajda da Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakim kıssasında olduğu gibi müteşabih [allegorik, sanatsal ifadeli] bir anlatım söz konusudur. Bu nedenle bazı sözcükler üzerinde özellikle durulmalıdır:

MUSA’NIN DELİKANLISI

“فتى Fetâ”, “sağlam genç, yiğit delikanlı” demektir.[18] Sözcüğün çoğulu “fityetün”dür. Sözcüğün çoğul hali yine bu surenin baş kısmında [Kehf/10, 13’te] Ashab-ı Kehf için kullanılmıştır. “Fetâ” sözcüğü “filan kişinin fetası / filancanın genç yiğidi” şeklinde herhangi bir şahsa izafe edilerek kullanıldığında, genellikle o şahsın hür veya köle hizmetçilerini ifade eder. Arap dili buna uygundur.

Gencin kimliği ile ilgili Kur’ân’da bilgi verilmemiştir. Ancak Musa’nın Medyen’den ehli/ailesi/yakınları ile birlikte ayrıldığı [Kasas/29] bilinmektedir. Bu genç yiğit Musa’nın (as) ehlinden birisidir; ama oğlu, ama kardeşi, ama uşağıdır. Kur’an’dan anladığımıza göre, Musa (as) Medyen’den zengin birisi olarak ayrılmıştır.

Bu genç ile ilgili birçok rivayet ortaya atılmıştır. Gencin isminin şu veya bu olmasının önemi yoktur. Konunun bize verdiği mesajlar onun ismi ve kimliği üzerine kurulu değildir. Ayrıca kimliğini ön plana çıkaracak şekilde delikanlıya muteber bir isim bulmak da anlamsız ve Kur’ân terbiyesine aykırıdır.

Literatürdeki seyahatnamelere, özellikle de feodal dönem seyahatnamelerine bakıldığında, Marco Polo, Evliyâ Çelebi, Robinson Crusoe, Strabon, Piri Reis, İbn Batuta, Mark Twain, Henry Miller ve Paul Bowles gibi seyyahların/gezginlerin birer hizmetçilerinin/yardımcılarının olduğu görülür.

İKİ DENİZİN TOPLANDIĞI YER

Bu güne kadar ayetlerin Mekkî oluşu ve müteşâbihliği göz ardı edilip olay coğrafi olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım nedeniyle de yeryüzünün her tarafında “iki denizin toplandığı yer” nitelemesine uygun mekânlar aranmıştır.  Kimi Karadeniz ve Hazar Denizi arasını, kimi Ermenistan’da Kur ve Res [Aras] nehirleri arasını, kimi Akdeniz ile Kızıldeniz arasını, kimisi de Ürdün ile Kuzum nehirleri arasını bu niteliğe uygun bulmuştur. Söz konusu coğrafî mekânın Antakya, Eyle, Atlas Okyanusu kıyısındaki bir Endülüs şehri, Afrika’da Tanca, Amerika kıtasında Panama olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, İstanbul Boğazının Karadeniz’e çıkışı olan Anadolukavağı veya Çanakkale Boğazının çıkışındaki Gelibolu Yarımadası olduğu görüşünü dile getirenler de olmuştur.

Paragrafa  göre, Musa’nın gideceği, arayacağı şey “ صخرة sahra [kaya]”dır. Hutlarını orada [iki denizin toplandığı yerde veya iki denizi toplayan şeyde] unutmuşlardır. Genç adam, 63. ayette geçen ikrarına göre, Hut’u Sahra’da [Kaya’da] unutmuştur, terk etmiştir, bir bakıma ondan kurtulmuştur. Bu durumda, Sahra [Kaya] ile Mecmeu’l-Bahreyn  [İki Denizin Toplandığı Yer] aynı yer veya aynı şeydir.

 صخرة SAHRA

“Sahra” “Büyük kaya” demektir.[19] Ayette geçen [صخرة ] Sahra/ Büyük Kaya, bugün Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra’nın [Mescid-i Aksa’nın] yakınında bulunan ve “Sahratullah” olarak bilinen Kaya’dır. Yahudiler de orayı “Ağlama Duvarı” olarak anmaktadırlar. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Davud ve Süleyman peygamberler, ataları Musa peygamberden bu yana bir ilim merkezi olması sebebiyle Beytü’l-Makdis’i orada inşa etmişlerdir. Söz konusu Kaya’nın kutsal kabul edilmesine de bu olaylar neden olmuş olsa gerektir.

Sahra/Kaya sözcüğü, başına özel isim yapma eki olan  “El” takısı alarak “ الصّخرة Es-Sahra” olmuş ve böylece özel bir isim haline getirilmiştir. Sözcüğü “Sahratullah” olarak da özel isim haline getirmek mümkündür.  Lokman/16’da ise sözcük nekra [belirsiz] olarak yer almıştır.

BAHR [DENİZ]

“ البحرBahr” sözcüğü “genişlik ve açık yüzlülük” demektir. Denize “bahr” denmesi genişliğinden, enginliğinden dolayıdır. “Bahr” sözcüğü aynı zamanda “çok bilgili kişi” demektir.[20] Mecaz olarak ise “çok bilgili, saygın kişi” demektir.[21] Bilindiği gibi, Türkçemizde de çok bilgili insanlar için “derya gibi adam” deyimi kullanılmaktadır.

Buradan hareketle, ayette geçen “mecmau’l-bahreyn [iki bahrin toplandığı yer]” ifadesinin coğrafi olarak “iki denizin toplandığı, birleştiği yer” demek olmayıp “iki bilgin kişinin toplandığı yer” anlamında olduğunu söyleyebiliriz.

Pasajdan açıkça anlaşıldığına göre, Musa bu “iki denizin buluştuğu yer”e gitmek niyetiyle yola çıkmıştır. “Ben iki denizin toplandığı [iki bilgin kişinin toplandığı] yere varıncaya kadar durmayacağım yahut senelerce gideceğim” demesi, bu konudaki kararlılığını göstermektedir. Genç hizmetçisine yaptığı açıklamadan, bilgi toplamak için yıllarını harcamayı göze aldığı anlaşılmaktadır. Daha sonraki ayetlerden de anlaşılacaktır ki, Musa’nın bu seyahatteki amacı ticaret değil, bilgi sahibi olmaktır; zihnindeki problemlerini çözmek, karamsarlıktan ve bunalımdan kurtulmaktır. Zira Musa elçilik görevine hazırlanmadan evvel birçok badirelerden geçirilmiştir, eğitilmiştir.

37.Ve andolsun Biz, sana diğer bir defa daha iyilik yapmıştık: “38.Hani bir vakit vahyolunan şeyleri annene vahyetmiştik,39. Mûsâ’yı sandık içine koy da bol suya/nehre bırak, sonra da bol su/nehir o’nu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve o’na düşman olan birisi alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, 40.hani kız kardeşin yürüyordu da ‘Sizi o’nun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni potada eritip saflaştırdıkça saflaştırdık/seni olgunlaştırdık. Bir de yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir kader üzerine geldin, ey Mûsâ!

41.Ve Ben, seni Kendim için yetiştirdim.

                                                                                                    (Ta Ha/37- 41)

Musa ve delikanlının Kehf suresinde anlatılan yolculukları ve Musa’nın bu yolculuktan öğrendikleri de onu peygamberliğe hazırlama işlemlerindendir.

Pasajda üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da genellikle “balık” diye çevrilen “hut” sözcüğüdür. Sözcükle ilgili olarak daha önce A’raf suresinde yaptığımız açıklamayı, öneminden dolayı kısaca tekrarlamayı yararlı görüyoruz:

HUT

“ حوت Hut” sözcüğü, dilbilimcilerinin bir kısmına göre “balık”, bir kısmına göre de “büyük balık” demektir. Bu anlamıyla sözcük, tatlı ve tuzlu sularda yaşayan soğukkanlı omurgalıların genel adıdır. Ayrıca eski çağlardan beri burçlar kuşağındaki bir takımyıldızın adı olarak da kullanılmaktadır.

Ancak Kur’an’ı doğru anlamak için sözcüklerin teamüldeki kullanımını değil, gerçek anlamlarını bilmek gerekmektedir.

Sözcüğün kökü olan “حوت hvt”, Arap dilinde “hut” ve “havt” olmak üzere iki türlü okunur. Bu okunuşlardan ilki olan “Hut”, Bedeviler arasında “ağır ağır da yutsa, çabuk çabuk da yutsa kendisine kâfi gelmeyen [doymayan, doyma duygusu olmayan]” anlamında kullanılmıştır.

“Havt” ise “kuşun suyun çevresinde veya vahşî hayvanın bir şeyin çevresinde dönüp durması, oradan ayrılmaması” anlamındadır.[22] Bu anlamlardan anlaşılacağı üzere, “hut” sözcüğü aslında doyma hissi olmadığı ve doyduğunu bilmediği için balıklara yakıştırılmış bir sıfattır, balık demek değildir. Nitekim herkesin bildiği gibi, sularda yaşayan balığın esas adı “semek”tir. Balıklarda doyma hissinin olmaması, yemeye ara verme nedenlerinin doymaları değil de tıkanmaları olması, bugün artık bilimsel bir bilgidir. Balıkların bu özelliklerini bilmeyen amatör akvaryumcuların, günlük ihtiyacın üzerinde yemleme yaptıkları takdirde çatlayarak ölen balıklarla karşılaştıkları bilinen bir durumdur. Balık oburluğunun balık cinsleri itibariyle gösterdiği özellikler ise Su Ürünleri Fakültelerinin araştırma raporlarına da girmiş durumdadır.

Buna göre, “hut” ve “havt” sözcüklerinin anlamlarını “hırs, doyumsuzluk” olarak ifade etmek mümkündür.

“Hut” sözcüğünün Kur’an’da yer aldığı pasajlardaki anlatım dikkate alındığında, sözcüğün daima “sebebiyet mecaz-ı mürseli” şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Yani, sebep olan “hırs ve doyumsuzluk” zikredilmekte fakat hırsın insanda sebep olduğu “bunalım ve karamsarlık” kastedilmektedir. Musa’nın bunalımının nedenini yukarıda açıklamıştık.

Şimdi pasajı tahlile devam edelim:

Bu şekilde geçtikleri zaman o [Musa], delikanlısına: ‘Getir kuşluk yemeğimizi; gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk’ dedi” ayetinin metnine dikkatlebakıldığında, Musa’nın genç arkadaşından kuşluk yiyeceklerini istediği fakat “hutu getir de yiyelim” demediği görülmektedir. Ancak genç adam yemeği getirdi mi, getirmedi mi; yemeklerini yediler mi, yemediler mi; bize bildirilmemektedir. Musa kuşluk yemeği istediği bir anda, genç adam “Gördün mü? O Kaya’ya sığındığımız vakit doğrusu ben hutu unuttum/ terk ettim; ve onu anmamı muhakkak şeytan unutturdu/ terk ettirdi. O [Hut], şaşılacak bir şekilde denizde yolunu edindi” demektedir. 61. ayetteki ifadeye göre ise sadece genç adam unutmamış, Musa da hutunu unutmuştur/terk etmiştir; yani dertten kurtulmuş, rahatlamıştır.

HUT’UN BAHRDE [BİLGİN KİŞİDE] KAYBOLMASI:

Musa ve yardımcısının sıkıntıları, karamsarlıkları, bunalımları Büyük Kaya’da bilginler arasında yaşadıkları şeyler vasıtasıyla ortadan kalkmıştır. Sanki denizde bir balığın derin bir deliğe dalıp kaybolup gidişi gibi olmuştur.

Olay deniz ve balık sembolleri ile anlatıldığından, ifadeler dağdağalıdır.

64. ayetteki “O [Musa], ‘İşte bu, aradığımızdı!’ dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler” şeklindeki genel ifadeye göre, Musa’nın aslında aradığı yeri bulduğu fakat aradığı yerin orası olduğunu anlayamadığı anlaşılmaktadır.

Büyük Kaya’nın orada yaşadıkları olaylara – orada deniz gibi bilgiye sahip kimselerle karşılaşıp sıkıntıdan, bunalımdan kurtulmalarına- bakılırsa, Musa’nın varmak istediği yer; iki denizin birleştiği [bilginlerin toplanıp bilgi alışverişi yaptığı, bilgisizleri bilgilendirdikleri, zihinsel problemleri çözdükleri] yer orası olmalıydı. Oraya dönüp bir şeyler daha öğrenmeliydi. Bu nedenle hemen gerisin geri o Büyük Kaya’ya döndüler.

65.Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, Biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir bilgi öğretmiştik.

Musa ile delikanlı geri döndüklerinde, iki bilginin buluştuğu o yerde [Kaya’da] bir kişi ile buluşurlar. Bu kişi, Allah’ın kendisine ilim ve rahmet vermiş olduğu bir kuldur.

Kanaatimize göre, Musa ile yardımcısının Sahra’da buldukları bu kul bir peygamberdir. Çünkü ayette “Biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik” denmiştir. Aşağıdaki Kur’an ayetleri, Yüce Rabbimizin bu ifadeyi peygamberlik nimeti için kullandığını göstermektedir:

31.Yine onlar: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.

32.Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

                                                                                     (Zühruf/31, 32)

86.Ve sen Kitab’ın sana vahyedileceğini/indirileceğini ummuyordun. O, ancak Rabbinden bir rahmet olarak verildi. Öyleyse sakın kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere arka çıkma/ yardımcı olma.

                                                                                       (Kasas/86)

Bilgin Kul’un bir peygamber oluşunun diğer delili ise surenin 82. ayetinde duvar doğrultma işini kendi iradesi ile yapmadığını beyan ediyor olmasıdır. Bu demektir ki, duvar altında duran iki yetime ait gömünün varlığı ve bu gömünün belli bir süre daha bulunduğu yerde korunması gereği ve dolayısıyla bunun icabı olan duvarın doğrultma işi Bilgin Kul’a [peygambere] vahiy ile telkin edilmiştir.

Yukarıdaki delillere dayanarak peygamber olduğunu söylediğimiz “bilgin kul” hakkında Kur’an’da başkaca bilgi verilmemiştir. Bu durumda, onun da Nisa/164 ve Mü’min/78’de peygamberimize adlarının ve kıssalarının haber verilmediği bildirilen peygamberlerden olduğu anlaşılmaktadır.

66.Mûsâ ona: “Doğru yol konusundaki sana öğretilenden bana da öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” dedi.

Musa “Bilgin Kul” ile tanışmış ve onun bilgin birisi olduğunu, doğru yolu bulma konusunda kendisine çok bilgi verilmiş olduğunu anlamıştır. Ondan “doğru yolu bulma konusunda ona öğretilenlerden öğrenmek için” öğrencisi olmayı istemektedir.

67,68.Âlim ve rahmete mazhar kul: “Şüphesiz sen benimle beraber sabretmeye takat yetiremezsin. Ve kavrayamadığın bilgiye nasıl sabredeceksin!” dedi.

Musa’nın o yöre ve “Bilgin Kul” hakkında bilgisinin olmadığı bellidir. Çünkü o bölgeye yeni gelmiş ve “Bilgin Kul” ile yeni tanışmıştır. Buna karşılık “Bilgin Kul”un ifadelerinden, onun o yörenin insanı olduğu ve bir takım görevleri olduğu anlaşılmaktadır. Zira “Bilgin kul”, Musa ile birlikte oldukları takdirde meydana gelmesi muhtemel olaylar karşısında Musa’nın idrakinin bu olayları almayacağını ve sabredemeyeceğini öngörmektedir. Yani “Bilgin kul”, belli bir görevi ifa etmek için dolaştığı o bölgede, o bölgeyi iyi tanıdığı için bazı olumsuzluklarla karşılaşabileceğini tahmin edebilmekte ve Musa’nın da bunlara sabredemeyeceğini düşünmektedir.

69.Mûsâ: “İnşallah beni sabreden biri bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmem” dedi.

70.Âlim ve rahmete mazhar kul: “O hâlde eğer bana uyacaksan, bana hiçbir şey hakkında soru sorma, ta ki ben sana öğüt olarak ondan söz açıncaya kadar.”

Pazarlık yapılmış ve “Bilgin Kul”, kendisi açıklama yapıncaya kadar tanık olacağı herhangi bir olay hakkında soru sormaması şartıyla Musa’nın kendisiyle beraber gelmesine izin vermiştir.

Dikkat çeken noktalardan biri de, kıssanın bundan sonraki bölümlerinde artık Musa’nın genç yardımcısından söz edilmiyor olmasıdır.

71.Bunun üzerine ikisi yürüdüler; sonunda gemiye bindiklerinde âlim ve rahmete mazhar kul gemide kusurlar oluşturdu. Mûsâ: “İçindekileri boğman için mi onu yırttın/kusurlar oluşturdun? Kesinlikle sen, şaşılacak bir şey yaptın!” dedi.

72.Âlim ve rahmete mazhar kul: “Ben, ‘Şüphesiz sen benimle beraber olmaya sabredemezsin’ demedim mi?” dedi.

73.Mûsâ: “Unuttuğum şeyle beni cezalandırma ve işimden dolayı bana güçlük çıkarma!” dedi.

Bilgin Kul, bindikleri gemide hasar oluşturunca, Musa dayanamaz ve ona “İçindekileri boğman için mi onu yırttın; parçaladın? Kesinlikle sen, şaşılacak bir şey yaptın!” der. Bilgin Kul da “Ben, ‘Şüphesiz sen benimle beraber olmaya sabredemezsin?’ demedim mi?” diyerek anlaşmayı hatırlatır. Bunun üzerine Musa “Unuttuğum şeyle beni cezalandırma ve işimden dolayı bana güçlük  çıkarma!” diyerek özür diler.

Bilgin Kul’un kendisi o çevreyi tanıdığı gibi, gemi sahipleri ve yolcular da “Bilgin Kul”u tanıyor ve ona güveniyor olmalılar ki, onun gemiyi yaralamasına engel olmamışlardır. Ne “bilgin kul”, ne de o yöre hakkında bilgisi olmayan Musa ise bu işe karşı çıkmıştır.

Bu olayda herhangi bir olağanüstülük, esrarengizlik yoktur. Kulun gaybı bilmesi gibi bir durum da söz konusu değildir.

74.Yine gittiler. Sonunda bir delikanlıya rast geldiler; âlim ve rahmete mazhar kul onu öldürüverdi. Mûsâ: “Bir nefis karşılığı olmaksızın tertemiz bir nefsi mi öldürdün? Kesinlikle çok anlaşılmaz bir şey yaptın!” dedi.

75.Âlim ve rahmete mazhar kul: “Ben sana ‘Kesinlikle sen benimle birlikte asla sabredemezsin’ demedim mi?” dedi.

76.Mûsâ: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! Kesinlikle kovarsan darılmam” dedi.

Bilgin Kul ile Musa yola devam ederler. Nihayet bir delikanlıya rastlarlar. Bilgin Kul bu delikanlıyı öldürür. Bunun üzerine Musa “Bir nefis karşılığı olmaksızın tertemiz bir nefsi mi öldürdün? Kesinlikle çok anlaşılmaz bir şey yaptın!” diyerek olayı kınar. Bunun üzerine Bilgin Kul, Musa’ya “Ben sana ‘Kesinlikle sen benimle birlikte asla sabredemezsin’ demedim mi?” diyerek seyahat şartlarını hatırlatır. Musa da “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık   etme! Kesinlikle tarafımdan özre erdin [kovarsan darılmam]” diyerek tekrar son özrünü bildirir.

Ayette geçen “ غلام Gulam” sözcüğünün orijinal anlamı, “cinsel ilişkiye alabildiğine düşkün ve arzulu olan” demektir. Bu özellik, çocukluk yaşından çıkmış kimselerde olur. Bu da delikanlılık çağıdır. Gulam/ delikanlı sözcüğü, şeyh/ ihtiyar sözcüğünün zıt anlamlısı olarak kullanılır.[23]

Ayetteki “Bir nefis karşılığı olmaksızın tertemiz bir nefsi mi öldürdün? Kesinlikle çok anlaşılmaz bir şey …” ifadesinden, “gulam”ın erişkin birisi olduğu anlaşılmaktadır. Musa bu katil olayının ancak “kısas” yoluyla yapılabileceğini ileri sürmüştür. Çocuk yaşta birisi başkasını öldürürse ona kısas yapılmaz. Buradaki olay  kısasa uygun görüldüğüne göre, “gulam” çocuk değil, erişkin bir delikanlıdır.

Delikanlının öldürülmesine Musa’dan başka karşı çıkan da olmamıştır. Demek ki, “Bilgin Kul”un delikanlıyı niçin öldürdüğünü o beldenin insanları, öldürülen delikanlının yakınları; ana-babası ve herkes bilmektedir. Aksi halde bir yabancının gelip de memleketlerinde kendilerinden bir delikanlıyı öldürüp elini kolunu sallayarak çekip gitmesine kimse kayıtsız kalmazdı.

“Gulam”ın öldürme gerekçesi surenin 80 ve 81. ayetlerinde açıklanmıştır.

77.Bunun üzerine yine gittiler. Sonunda bir köy halkına varınca onlardan yemek istediler. Bunun üzerine onlar da, kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Âlim ve rahmete mazhar kul, onu doğrultuverdi. Mûsâ: “İsteseydin bunun karşılığında kesinlikle bir ücret alırdın” dedi.

Bilgin Kul ile Musa yine yola devam ederler ve bir kente uğrarlar. Acıkmış oldukları için o kenttekilerden yiyecek isterler. Kenttekiler onlarla ilgilenmezler. Anlaşılan o ki, “Bilgin Kul” bu kentte tanınmamakta ve bilinmemektedir.

Buna rağmen Bilgin Kul, yıkılmak üzere olduğunu gördükleri bir duvarı tamir edip doğrultur. Musa yaşananlar karşısında yine dayanamaz ve Bilgin Kul’a “İsteseydin bunun karşılığında mutlaka bir ücret alırdın” diye sitem eder.

78-82.Âlim ve rahmete mazhar kul: “İşte bu, aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o, üzerine sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin birinci anlamlarını haber vereyim:

“Gemi olayına gelince; o, denizde çalışan birtakım miskinlerindi. İşte o nedenle ben onu kusurlu hâle getirmek istedim. Ötelerinde de bütün sağlam, güzel gemileri gasp edip alan bir kral vardı.

Delikanlıya da gelince; onun anne-babası mü’min kimselerdi. İşte o nedenle biz, onun, anne-babasını azdırmasından ve küfre; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeye sürüklemesinden korktuk. Sonra da ‘Rableri onun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve merhamet bakımından daha yakınını versin’ istedik.

Duvara da gelince; o, şehirdeki iki yetim oğlanındı ve onun altında onlar için bir define vardı. Babaları da iyi bir zat idi. İşte onun için, –Rabbinden bir rahmet olmak üzere– Rabbinonların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Ve ben onu [duvar doğrultma işini] kendi görüşümle yapmadım. İşte senin, üzerine sabretmeye takat getiremediğin şeylerin ilk plândaki anlamı!”

Bilgin Kul, “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o, üzerine sabra takat getirmediğin şeylerin tevilini haber vereyim” diyerek Musa’nın siteminden sonra Musa’ya “Gemi olayına gelince …” diyerek olayları anlatmaya başlar.

GEMİYİ YARALAMA OLAYI

Bilgin Kul, “Gemi olayına gelince; o, denizde çalışan birtakım miskinlerindi. İşte o nedenle ben onu   kusurlu hale getirmek istedim. Ötelerinde de bütün gemileri   gasp edip alan bir kral vardı” diye açıklamada bulunur.

Anlaşılan o ki, Bilgin Kul bu bölgede tanınan ve o yöreyi iyi bilen birisidir. Bunun kanıtı, bindikleri geminin sahiplerini tanıması ve öteki kıyıda hüküm süren zalim kraldan haberdar olmasıdır. Bunları bildiği için gemiyi yaralamış ve zalim kralın gemiye el koymasını engellemiştir.  Gemi sahipleri ve gemideki yolcular da “Bilgin Kul”u tanıyıp ona güvenmektedirler ki, ona engel olmamışlar ve gemiye verdiği zararın karşılığını talep etmemişlerdir.

Not: Eldeki mushafta, 79. âyetin metninde “ صالحةsâlihatin” ifadesi yoktur. Zemahşeri, Keşşaf’ta Ubyy ve Abdullah ibn-i Mes’ud mushaflarında âyetin “ كل سفينة صالحة… küllesefinetin salihatin …” şeklinde olduğunu bildirir.[24] O nedenle biz,  mealde bu ibareyi ve cümledeki “kusurlu hale getirmek istedim” ifadesini dikkate alarak “tüm sağlam, güzel gemileri” diye meallendirdik.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, “Bilgin Kul”un gemideki hasarı kendi iradesi ile yapmış olmasıdır. Bu hususu kendisi de “  فاردت ان اعيبها  Ben onu kusurlu hale getirmekistedim” diyerek beyan etmiştir.  Burada gaybı bilme gibi olağan dışı, sır bir durum söz konusu değildir.

DELİKANLININ ÖLDÜRÜLMESİ

Bilgin Kul, delikanlıyı öldürme gerekçesini ise şöyle açıklamıştır: “Delikanlıya da gelince; onun anne-babası mümin kimselerdi. İşte o nedenle biz,  onun, o ikisini   azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korktuk. Sonra da ‘Rableri onun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve   merhamet bakımından daha yakınını versin’ istedik.

İfadelere dikkat edilirse, öldürme olayında Bilgin Kul’un yalnız olmadığı görülür. Olayda Bilgin kul ile beraber başkaları da vardır. Kıssaya geleneksel açıklamalar doğrultusunda bakanlar, bu ayetlerdeki “korktuk” ve “istedik”  şeklindeki çoğul fiillerin öznelerini uyduramamışlardır. “Bilgin kul”un “Hızır” veya “melek” olduğu iddia edilince, “korkanlar”ın da -hâşâ- Allah ile Hızır veya Allah ile melek olduğu anlamı ortaya çıkmaktadır.

Ayetlerden anlaşıldığına göre, delikanlıyı öldürme olayı resmî otoritenin; toplum olarak yasalara göre verdikleri bir karar gereği olmuştur. “Bilgin Kul” bu kararın infaz memurudur. Bu nedenle, olayı açıklarken “ فخشينا  korktuk” ve “فاردنا istedik ki” şeklinde çoğul bir ifade kullanmıştır. Eğer delikanlının öldürülmesi o delikanlının yaşadığı kentte yasal bir icraat olmasaydı, hem delikanlının yakınlarının hem de şehir halkının [kamu otoritesinin] “Bilgin Kul”a gerekli tepkiyi göstermeleri ve onu cezalandırma yönüne gitmeleri gerekirdi.

Görüldüğü gibi, “delikanlının öldürülmesi” olayının bilinmeyecek, yadırganacak, batın ilmi ile açıklanacak herhangi bir yanı yoktur. Normal, yasal bir bir uygulamadır. Ne var ki, Musa, o yörenin yabancısı olduğundan bunu bilmemektedir.  Musa, “Bir can karşılığıolmaksızın masum bir cana mı kıydın?” diyerek bir insanın sadece kısas ile öldürülebilineceğini ileri sürmüştür.

Hâlbuki şer’an [yasal açıdan] insan sadece kısas için öldürülmez; Allah’a savaş açanlar da öldürülür:

33,34.Allah’a ve Elçisi’ne karşı savaşan;  bozum yapmaya teşebbüs etmiş olan ve yeryüzünde kargaşa çıkarmaya çalışanların –siz onlar üzerine güçlü olmazdan/onları yakalayıp denetim altına almazdan önce hatalarından dönenler hariç– karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/ arka arkaya kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir aşağılıktır. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

                                                                                              (Maide/33)

Dikkat edilirse, 80. ayette “Delikanlıya gelince, anne-babası mümin kimselerdi. Onun, o ikisini azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korktuk denilmektedir. Bu ifadeden de delikanlının mümin anne ve babasını dinden çıkarmak için çaba sarf ettiği [Allah ile savaştığı] anlaşılmaktadır. Yani bu durumda Maide suresinin 33. ayetine göre onun öldürülmesi meşru bir olaydır.

 DUVAR OLAYI

Bilgin Kul, duvarı doğrultma işinin içyüzünü açıklarken “Duvara da gelince; o, şehirde iki yetim oğlanındı ve onun altında onlar için bir define vardı. Babaları da iyi bir zat idi. İşte onun için, -Rabbinden bir rahmet olmak üzere- Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Ve ben onu [duvar doğrultma işini] kendi görüşümle yapmadım” demektedir.

Görüldüğü üzere, Bilgin Kul, “Rabbinden bir rahmet olmak üzere- Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi [فاراد ربّك]” diyerek işin Allah tarafından yaptırıldığını açıklamaktadır. Ayrıca “Ve ben onu [duvar doğrultma işini] kendi görüşümle yapmadım” demek suretiyle de sadece duvar olayını kendi görüşüyle yapmadığını beyan etmektedir.

Demek oluyor ki, Bilgin Kul’a bu üç olaydan sadece üçüncü olay vahiy ile bildirilmiştir. Yani “Bilgin Kul”un kendi bilgisi ve iradesiyle gerçekleştirmediği olay sadece duvar doğrultma işidir.

Ayetin orijinalindeki “ وما فعلته عن امرى  ve mâ fealtühü an emrî” ifadesi, tefsir ve meallerin ekserisinde [hemen hemen hepsinde] “ve ben bunların hiç birini kendi görüşümle yapmadım” diye çevrilmiştir. Bu çeviriye göre, üç olaydan hiç birinde “bilgin kul”un kendi görüşü ile davranmadığı, her üç olayda da aldığı vahiyle hareket ettiği anlaşılmaktadır. Oysa bu çeviri yanlıştır. Doğru çeviri “Ve ben onu [duvarı doğrultmayı] kendi görüşümle yapmadım” şeklindedir.

Rivayetçilerin ve dirayetsizlerin yanlış meal ve tefsirlerinin doğru olabilmesi için ayetin orijinalinin “عن امرى فعلتهن وما   Ve mâ fealtühünne an emrî” şeklinde yani çoğul olarak olması gerekirdi. Ancak bu takdirde cümlenin anlamı, “Ben onları kendi görüşümle yapmadım” şeklinde olurdu. Hâlbuki ayetin orijinali böyle değildir. Zamir “onu” şeklinde tekildir.

Bu olaylarla, Musa, mısıra döndüğü zaman izleyeceği yolu öğrenmiş oldu.

Sonuç olarak, rivayetlerin, masalların, menkıbelerin ayetin orijinal anlamını ihmal ettirdiği anlaşılmaktadır.

83.Ve sana iki çağ sahibinden soruyorlar. De ki: “Size ondan, bir hatırlatma/öğüt okuyacağım:

Surenin 83- 98. ayetlerden oluşan bu bölümünde birçok esrarı barındıran “Zülkarneyn” konusu gündeme getirilmektedir. “Ve sana Zülkarneyn’den soruyorlar” ifadesinden anlaşıldığına göre, Resulullah’a Zülkarneyn ile ilgili bir soru yöneltilmiş ve kendisinden bu konuda bilgi istenmiştir. Pasajı tahlil ettikten sonra Rabbimizin bu soruyu yöneltenlere ve o topluma onların bildiği, sorduğu, öğrenmek istediği Zülkarneyn’i değil de, bambaşka, yepyeni ve yaşayan bir Zülkarneyn anlattığı anlaşılmış olacaktır.

Konuya girmeden önce klasik anlayışın Zülkarneyn hakkındaki görüş ve yaklaşımlarının ortaya konması yararlı olacaktır

ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ

Âlimler, Zülkarneyn’in kim olduğu hususunda şu değişik görüşleri zikretmişlerdir:

Birinci Görüş: O Yunanlı İskender [Filip'in oğlu] idi. Bunun delili şudur: Kur’ân, Zülkarneyn adındaki o padişahın ülkesinin Batı’nın en uç noktasına kadar uzandığını göstermektedir. Çünkü Hak Teâlâ, “Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, güneşi kara bir balçıkta batar buldu (Kehf/86)” buyurmuştur. Yine Kur’ân, onun mülkünün doğunun en uzak noktalarına kadar uzandığını da gösterir. Bunun delili de, “Nihayet, güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman, onu öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki … (Kehf/90)” ayetidir. Onun mülkü Kuzey’de de en uzak bir yere kadar uzanıyordu. Bunun delili de, Türk kavimlerinden bir topluluk olan Ye’cûc ve Me’cûc’ün Kuzey’in en uzak noktasında yerleşmiş olmalarıdır. Yine bunun delili, Kur’ân’da bahsedilen o seddin tarih kitaplarında bunun Kuzey’in en uzak yerlerinde yapılmış olduğunun söylenmesidir. Binaenaleyh Kur’ân’da Zülkarneyn diye bahsedilen bu insanın, mülkünün Doğu-Batı ve Kuzey’in en uç noktalarına kadar uzandığına ayetler delalet etmektedir Yeryüzünde mamur ve meskûn olan bütün yerler bundan ibarettir. Böylesine yaygın bir mülkün fevkalâde bir şey olduğunda şüphe yoktur. Böyle bir mülke sahip olan bir kralın adının uzun zaman hatırlarda kalması, gizli ve bilinmez kalmamış olması gerekir. Tarih kitaplarında mülkü böyle olarak şöhret bulmuş hükümdar ise sadece İskender’dir. Çünkü babası ölünce o daha evvel kabileler halinde olan Rumların krallarını emri altında bir araya toplamış, sonra da Batı’nın krallarına hâkim olup onları emri altına almıştır. Böylece el-Bahru’l Ahdar’a dayandı. Sonra Mısır’a dönüp İskenderiye şehrini yaptı ve oraya kendi adını verdi. Daha sonra Şam’a girdi ve İsrailoğulları’na yöneldi. Derken Beyt-i Makdis’e geldi ve orada kurban kesti. Sonra Ermenistan’a ve Bâbu’l-Ebvâb’a yöneldi. Böylece Iraklılar, Kiptiler ve Berberîler ona boyun eğdiler. Daha sonra da Dara oğlu Dâra’ya yöneldi ve onu defalarca yendi. Sonunda muhafız kıtası komutanı Dâra’yı öldürdü. Böylece İskender, İranlıların mülküne de sahip oldu. Sonra Hindistan’a, Çin’e yöneldi, uzak diyarlardaki milletlerle savaştı. Sonra Horasan’a döndü. Pek çok şehirler yaptı. Irak’a geldi ve Şehrizûr’da hastalandı ve orada öldü. Binâenaleyh Zülkarneyn’in bütün dünyaya yahut dünyanın tamamına yakın kısmına sahip olmuş bir kral olduğu Kur’ân ile sabit olduğuna ve tarih ilmine göre de, bu vasıftaki kral İskender olduğuna göre, ayette Zülkarneyn diye bahsedilen bu şahıs ile Yunanlı Filip’in oğlu İskender’in kastedildiğini kesin olarak söylemek gerekir

Daha sonra âlimler, bunun o adı almasının sebebi hususunda şu izahları yapmışlardır:

1- O bu lakabı tıpkı Erdeşir b. Behmen’in, nüfuzunun istediği her yerde geçmesinden dolayı “Tavilu’l-yedeyn” [İki eli uzun] lakabını alması gibi, bu da güneşin iki karnına yani doğusuna, batısına ulaştığı için iki karn sahibi [Zülkarneyn] diye lakaplanmıştır.

2- Farslılar şöyle iddia etmişlerdir: Büyük Dârâ, Filip’in kızıyla evlenmişti. Ona yaklaşınca kötü koktuğunu hissetti ve onu babası Filip’e geri gönderdi. Kız ise ondan İskender’e hâmile kalmıştı. Kız babasının yanına döndükten sonra İskender’i doğurdu. Böylece İskender, Filip’in yanında kalmış oldu. Filip aslında Büyük Dârâ’nın oğlu olan İskender’i kendisinin oğlu diye takdim etti. Bunun delili şudur: İskender, Dârâ oğlu Dârâ’ya son nefesinde yetişince onun başını kucağına aldı ve “Ey babacığım, bunu sana yapanı bana söyle, ondan intikamını alayım” dedi. Bu, Farslıların iddia ettiği bir şeydir. Onlar sözlerine devamla şöyle derler: “Böyle olması halinde, İskender’in babası Büyük Dârâ, annesi de Filip’in kızı idi. O halde İskender iki farklı asıldan, yani Rum ve Fars asıllarından doğmuş bir çocuktur.” Farslılar bunu, İskender’i kendi krallarının soyundan saymak istedikleri, böylece de, kendi krallarının soyunun dışından böyle büyük bir kralın olmasını kabul edemedikleri için, bu fikri ileri sürmüşlerdir; ki, bunlar gerçekte tamamen yalandır Çünkü İskender Büyük Dârâ’ya tevazu göstermek için babam demiş ve ona ikram etmek için böyle hitap etmiş olabilir.

İkinci Görüş: Müneccim Ebû Reyhan el-Herevi el-Bîrunî “el-Âsâru’l-Bâkiye ani’l-Kurûni’l-Hâliye” [Geçmiş Asırlardan Geride Kalan Eserler] adını verdiği kitabında söyle der: “Rivayete göre Zülkarneyn, Ebu Kerb Şem b. Ubey Efrîk’ış el-Himyerî’dir. Çünkü bunun mülkü yeryüzünün doğusuna-batısına uzanmıştı. Bu, Himyer şairlerinden birinin şöyle derken övündüğü kimsedir:

“Züİkarneyn, benden önce yeryüzünde hüküm sürmüş, müslüman bir kraldı. Beni de, yalanlamazdı. Kerim bir kişiden hâkimiyet vesilelerini elde etmek arzusuyla Doğu ve Batı’ya ulaşmıştı” Ebu Reyyân sonra şöyle der: “Bu görüş, doğruya yakın görünüyor. Çünkü “ezivva”yı [başında "zû" bulunan isimleri] Yemenliler kullanır. Çünkü Yemenli hükümdarların isimlen hep “zû”ludur. Zü’n-Nadi, Zü-Nuvas, Zün-Nûn gibi.

Üçüncü Görüş: Zülkarneyn Allah’ın yeryüzüne hâkim kıldığı, sâlih bir kimse idi. Allah ona ilim ve hikmet vermiş, heybet elbisesini giydirmiştir. Fakat biz onun tam tamına kim olduğunu bilemiyoruz.

Âlimler bu kimseye Zülkarneyn denilmesi ile alakalı olarak şu izahları yapmışlardır:

a- İbnu’l- Kevvâ’ Hz. Ali’ye (r.a) Zülkarneyn’in kim olduğunu, bir kral mı, yoksa bir peygamber mi olduğunu sorduğunda, Hz. Ali: “O, ne bir kral, ne de bir peygamber idi. O, sağ karninden [alnının sağ tarafından], Allah’a itaat yolunda vurulmuş ve böylece ölmüş. Daha sonra Allah Teâlâ onu diriltmiş. Sonra bu sefer de, sol karninden [alnının sol tarafından] vurulup ölmüş. Derken Allah onu tekrar diriltmiştir. O, böyle salih bir kuldur. İşte bundan dolayı, o, “Zülkarneyn” adını almış ve o mülke sahip olmuş” demiştir.

b- Onun hayatı boyunca iki karn [nesil] insan gelip geçtiği için “Zülkarneyn” [iki karn sahibi] adını almıştır.

c- Onun başının iki yanı bakırdan olduğu için bu aldığı da söylenmiştir.

d- Onun başında, iki boynuza benzer iki şey olduğu için bu adı almıştır.

e- Tacının iki boynuzu olduğu için bu adı almıştır.

f- Hz. Peygamber (s.a.s)’den, “O, dünyanın iki karnini, yani doğusunu, batısını dolaştığı için bu adı almıştır” dediği rivayet edilmiştir.

g- Onun iki karni, iki saç örüğü olduğu için bu adı aldı.

h- Allah Teâlâ, hem nuru hem zulmeti [karanlığı ve ışığı] onun emrine vermiş-Bundan dolayı o yürüdüğünde, ışık önünden onu gideceği yere iletir, karanlık da arkasından uzar giderdi.

i- Akranlarını âdeta boynuzlayıp [yendiği] için, cesur insanlara “koç” demek gibi, Zülkarneyn de cesaretinden ötürü böyle lakaplanmış olabilir.

k- O, rüyasında kendisinin feleklere [yıldızlara] tırmandığını ve güneşin tarafından [karninden] tutunduğunu görmüştü. İşte bu sebeple bu adı almıştı.

l- Nura ve zulmete girdiği için bu adı almıştır.

Dördüncü Görüş: Zülkarneyn, meliklerden bir meliktir. Hz. Ömer (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer bir adamın “Ya Zülkarneyn” dediğini işitti ve şöyle dedi: “Affet Allah’ım, demek siz, peygamberlerin isimlerini koymaktan hoşlanmıyorsunuz da, meliklerin isimlerini [isim olarak] koyuyorsunuz ha!” İşte bu konuda söylenenlerin hepsi bunlardır.

Birinci görüş, zikrettiğimiz şu delilden ötürü daha açıktır: Böylesine büyük bir kralın, ehl-i dünyaca halinin bilinir olması gerekir. Böylesine hali [herkesçe] bilinen büyük kral da İskender’dir. Binaenaleyh “Zülkarneyn”den muradın o olması gerekir. Fakat bu görüşte şöyle güçlü bir müşkil bulunmaktadır: O, feylesof Aristo’nun talebesi idi ve onun inancı üzere idi. Binâenaleyh [Kur'an'da] Allah’ın onu yüceltmesi Aristo’nun mezhebinin [inanç ve düşüncesinin], hak ve doğru olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Hâlbuki buna imkân yoktur. Allah en iyi bilendir.[25]

“Sana Zülkarneyn’i de soruyorlar. De ki: Size ona dair bir haber oku­yayım” buyruğu ile ilgili olarak İbn İshak dedi ki: Zülkarneyn’e dair haber­lerde belirtildiğine göre, ona başkalarına verilmemiş olan şeyler verilmişti. Sebepler onun için alabildiğine çoğaltılmış ve kolaylaştırılmıştı. Nihayet yeryüzünün doğularına da, batılarına da gitmişti. Ayağı nereye bastıysa ora halkına üstün kılındı. Nihayet doğuya, batıya, ötesinde hiçbir mahlûkun bu­lunmadığı yerlere kadar yolculuklarını bitirdi. İbn İshak der ki: Arap olma­yanlardan bir takım haberler nakleden kimselerin bana anlattıklarına göre, Zülkarneyn ile ilgili bilgilerden miras olarak ders aldıklarına göre o, Mısır aha­lisinden olup adı Yunanlı Merzubân b. Merdube imiş. Yunan b. Yâfes b. Nuh’un soyundanmış. İbn Hişam der ki: Adı İskender olup İskenderiye’yi ku­ran odur. Bundan dolayı şehir ona nispet edilmiştir.

İbn İshak der ki: Bana, Sevr b. Yezîd, Halid b. Ma’dân el-Kelâî’den -ki Hâlid pek çok kimseye yetişmiş bir kişi idi- anlattığına göre, Rasûlullah’a (sav) Zülkarneyn’e dair soru sorulmuş. O da şu cevabı vermiş: “O yeryüzünü alt tarafından izlediği yollarla tamamen dolaşmış bir hükümdardır.” Hâlid dedi ki: Ömer b. el-Hattab (ra) bir adamın birisine ‘Ey Zülkarneyn!’ diye seslen­diğini işitince şöyle demiş: Allah’ım, mağfiretini dilerim. Sizler peygamberle­rin isimlerini kullanmakla yetinmeyerek şimdi de meliklerin isimlerini mi kul­lanmaya başladınız? İbn İshak der ki: Zülkarneyn’in bunların hangisi oldu­ğunu en iyi bilen Allah’tır. Rasûlullah gerçekten bunu söyledi mi, söyleme­di mi, Allah bilir. Doğru onun söylediğidir.[26]

Allah tarafından gönderilmiş ve Yüce Allah’ın ona yeryüzünü fethetmeyi nasip etmiş olduğu da söylenmiştir.

Dârakutnî, “Kitabu’l-Ahbâr”da, Rabâkîl adındaki bir meleğin Zülkar­neyn’e indiğinden söz etmektedir. Kıyamet gününde yeryüzünü katlayıp dürecek olan melek de budur. O -kimi ilim adamının naklettiğine göre- yeryü­zünü birbirinden çözüp ayıracak ve bütün mahlûkatın ayakları [Yüce Allah'ın yeniden yaratacağı yer olan] es-Sâhire’nin üzerine düşecektir.

Süheylî der ki: Bu, bu meleğin yeryüzünün doğu ve batısını kat eden Zülkarneyn’in üzerine inmekle görevlendirilmiş olmasına benzemektedir. Ni­tekim Hâlid b. Sinan’a ateşin musahhar kılınması ile ilgili kıssa da ateş üze­rinde görevli olan meleğin durumuna uygun düşmektedir. Bu görevli melek ise Malik’tir. Ona ve bütün meleklere selam olsun.

İbn Ebi Hayseme, “Kitabu’l-Bedh” adlı eserinde Hâlid b. Sinan el-Absî’yi söz konusu eder ve onun peygamber olduğunu bildirir. Bu peygambere me­leklerden ateşin bekçisi Malik’in görevlendirilmiş olduğunu bildirir. Hâlid b. Sinan’ın peygamberliğinin alâmetlerinden [mucizelerinden] birisi de şu idi: Nâru’l-Hadesân diye adlandırılan bir ateş mağaradan insanlar üzerine çıkı­yor ve onları yakıyordu. Onlarsa bu ateşi geri çeviremiyorlardı. Hâlid b. Si­nan bu ateşi geri çevirdi ve bir daha da bu ateş oradan çıkmadı.

Zülkarneyn’in adının ne olduğu ve hangi sebepten ötürü kendisine bu is­min verildiği hususunda pek çok görüş ayrılıkları vardır. Adının Yunanlı-Ma­kedonyalı Kral İskender olduğu söylenmiştir. Adının Hermes olduğu söylen­diği gibi, Herdis olduğu da söylenmiştir. İbn Hişâm der ki: O, Vail b. Himyer’in oğullarından, Himyerli Sa’b b. Zi Yezen adını taşır. İbn İshak’ın gö­rüşü de az önceden geçmiş bulunmaktadır.

Vehb b. Münebbih der ki: Zülkarneyn, Romalıdır.

Taberî de Peygamber (sav)’den bir hadis zikrederek Zülkarneyn’in bir Ro­malı genç olduğunu bildirmektedir. Ancak bu, senedi oldukça gevşek [zayıf] bir hadistir. Bunu da İbn Atiyye ifade etmiştir.

Süheylî der ki: Haberler ilminden anlaşıldığına göre; bunlar iki kişi idi­ler. Bunlardan birisi İbrahim (as) döneminde olup, denildiğine göre Şam’da bulunan Bi’ru’s-Seb’ hususunda onun hükmüne başvurduklarında, İbrahim (as)’ın lehine hüküm veren kişidir.

Diğeri ise İsa (as) dönemine yakın bir zamanda yaşamıştır.

Onun İbrahim (as) döneminde yahut ondan az bir süre önce yaşamış az­gın hükümdar olan ve Erendâseb oğlu Beyurâseb’i öldürmüş bulunan Efridun [Feridun] olduğu da söylenmiştir.

Ona bu ismin [Zülkarneyn’in] veriliş sebebi ile ilgili görüş ayrılıklarına gelince: Onun iki tane saç örüğünün bulunduğu ve bundan dolayı ona bu is­min verildiği söylenmiştir ki, bunu es-Salebî ve başkaları nakletmektedir, Çün­kü örükler de başın karnları [boynuzları] demektir. Zaten Zülkarneyn de “boynuzları olan, boy­nuz sahibi” demektir. Şairin şu beytinde de böyledir:

“Örüklerinden yakalayarak öptüm ağzını… Su içmesi yasaklanmış sıtmalının, kaya çukurunda birikmiş soğuk suyu içmesi gibi.”

Denildiğine göre; o, krallığının ilk dönemlerinde rüyasında güneşin iki ta­rafını yakalıyormuş gibi görmüş, bunu anlatınca güneşin aydınlattığı her ta­rafa galip gelip hükmünün altına geçireceği şeklinde yorumlanmış, bundan dolayı da ona Zülkarneyn adı verilmiş.

Bir diğer görüşe göre; bu ismin ona veriliş sebebi hem doğuya hem ba­tıya ulaşmış olmasıdır. O böylelikle adeta dünyanın iki boynuzunu eline ge­çirmiş gibi oldu.

Bir kesim de şöyle demektedir: Güneşin doğuş yerine varınca oradaki boynuzları görmüş; yahut da onun etrafındaki şeytanın iki boynuzunu görmüş, o bakımdan ona Zülkarneyn adı verilmiş.

Vehb b. Münebbih der ki: Sarığının altında iki tane boynuzu [örüğü] var­dı.

İbnu’l-Kevvâ, Ali’ye (ra) Zülkarneyn’e dair “O bir peygamber miydi, yok­sa bir hükümdar mıydı?” diye sormuş. Şu cevabı vermiş: Ne bu, ne o… O salih bir kul idi. Kavmini Yüce Allah’a davet etti. Onun bir karnını [alnının bir tarafını] yaraladılar. Sonra yine onları davet etti, bu sefer diğerini yaraladı­lar. O bakımdan ona Zülkarneyn denildi.[27]

Allah Teâlâ peygamberine buyuruyor ki: “Ey Muhammed; sana Zülkarneyn’i sorarlar.” Yani Zülkarneyn’in haberini sorarlar. Daha önce naklettiğimiz gibi Mekke kâfirleri Ehl-i Kitâb’a [Yahûdî ve Hıristiyanlara] bir heyet göndererek Hz. Peygamberi imtihan edebilecekleri sorular istediler. Onlar da dediler ki: Ona yeryüzünde gezinen adamı, ne yaptıkları bilinmeyen yiğitleri, bir de ruhu sorun. Bunun üzerine Kehf sûresi nâzil oldu. İbn Cerîr burada Emevî el-Meğâzî isimli eserinde isnadı zayıf bir hadîs nakleder. Şöyle ki: Ukbe b. Âmir dedi ki: Yahudilerden bir topluluk Hz. Peygambere gelip Zülkarneyn’i sordular. Hz. Peygamber de daha başından itibaren onlara Zülkarneyn’in haberini anlattı. Anlattığı bu haber içerisinde şunlar vardı: Zülkarneyn Rûm asıllı bir delikanlı idi. İskenderiye’yi o kurmuştu. Bir melek onu göğe yükseltmiş ve sedde kadar götürmüştü. Orada yüzleri köpek yüzü gibi olan bir kavmi görmüştü. Daha uzun uzadıya nakledilen bu rivayet çirkinliklerle doludur ve onun Hz. Peygambere ref’i sahîh değildir. Daha çok İsrâiloğulları’nın haberlerinden aktarmadır. Ne gariptir ki, Ebu Zür’a er-Râzî, çok değerli bir yere sâhip olmasına rağmen bu rivayeti bütünüyle Delâilü’n-Nübüvve isimli eserinde nakletmiştir. Bu, onun için gârib bir nakildir ve onun naklettiğinde de münker taraflar vardır. Bu kötü hususlardan birisi de, Zülkarneyn’in Bizanslı olduğunu söylemesidir. Aslında Rûm olan Makedonyalı Filip’in oğlu İskender Il’dir ki Rumlar tarihlerini onunla başlatırlar. İskender I ise Ezrakî’nin ve diğerlerinin zikrettiğine göre; İbrahim Aleyhisselâm Kâ’beyi yaptığı sırada Allah’ın evini tavaf etmiş, ona inanıp tâbi olmuştur. Beraberinde de Hızır Aleyhisselâm varmış. İkincisi ise Yunanlı, Madekonya’lı Filip’in oğlu İskender’dir. Onun veziri de meşhur feylesof Aristoteles’tir. Allah en iyisini bilendir. Bu kişi, Rûm milletinin memleketlerinde kullanılan tarihi koyandır. İsâ Mesîh’den (as) yaklaşık üç yüz sene önce yaşamıştır. Kur’an’da zikredilen I. İskender’e gelince; bu, Ezrakî ve diğerlerinin zikrettiği gibi, İbrâhîm Halîlullah zamanında yaşamıştır. Hz. İbrâhîm Kâ’beyi bina edip Allah’a kurbân adadığında onunla beraber bu evi tavaf etmiştir. Biz, el-Bidâye ve’n-Nihâye isimli eserimizde bunun haberlerinden bir kısmını aktardık. Oradaki nakillerimiz kâfidir. Hamd, Allah’a mahsûstur. Vehb b. Münebbih der ki: Zulkarneyn bir hükümdardı. Bu adı almasının sebebi başının iki tarafında bakır bulunmasıydı. Yine Vehb b. Münebbih der ki: Bazı Ehl-i Kitâb bilginlerinin söylediğine göre; Zulkarneyn adını almasının sebebi, Bizans ve İran’a hâkim olmasıdır. Bazıları da derler ki: Onun başında boynuza benzer iki şey vardı, onun için iki boynuzlu anlamına Zulkarneyn adı verilmiştir. Süfyân es-Sevrî, Ebu Tufeyl’in şöyle dediğini nakletti: Hz. Ali (r.a.)’ye Zulkarneyn sorulduğunda, dedi ki: O kendini Allah Azze ve Celle’ye adayan bir kul idi. Kavmini Allah’a davet etti, onu alnından vurdular da öldü. Sonra Allah onu diriltti. Kavmini yine Allah’a davet etti, yine alnından vurdular da öldü. Bunun için ona Zülkarneyn adı verildi. Aynı ifâdeyi Şu’be de Ebu Tufeyl’den nakleder ki, Hz. Ali’nin böyle dediğini işitmiş.[28]ü’l-Karneyn’in kim olduğunu belirlemek, ilk dönemlerden beri tartışmalı bir konu olagelmiştir. Müfessirlerin çoğu onun Büyük İskender olduğu görüşündedirler, fakat Kur’an’da anlatıldığı şekliyle Zü’l-Karneyn’in özellikleri ona uymamaktadır. Şimdi ise müfessirler onun eski İran İmparatoru Kisra Haris [Hüsrev veya Sayrıs] olduğuna inanma eğilimindedirler. Biz de onun büyük bir ihtimalle Kisra olduğu görüşünü kabul ediyoruz, fakat bu güne kadar gün ışığına çıkan tarihi gerçekler böyle bir iddiayı desteklemekten uzaktır.

Şimdi de Zü’l-Karneyn’in Kur’an’da anlatıldığı şekliyle özelliklerine bir göz atalım:

1- Zü’l-Karneyn [iki boynuzlu] adı Yahudiler tarafından çok iyi biliniyor olmalı, çünkü onların teklifi üzerine Mekke’li müşrikler bu soruyu Peygamber’e (s.a) yönelttiler. Bu nedenle “İki Boynuzlu” diye bilinen şahsın kim olduğunu veya “İki Boynuzlu” diye bilinen krallığın hangi krallık olduğunu öğrenmek için Yahudi edebiyatından yararlanmalıyız.

2- Zü’l-Karneyn fetihleri doğudan batıya, daha sonra da üçüncü bir yöne ya kuzeye ya da güneye yayılmış büyük bir kral ve büyük bir fatih olmalı. Kur’an’ın indirilmesinden önce böyle büyük fatih olan bir kaç kral vardı. Bu nedenle araştırmamız Zü’l-Karneyn’in diğer özelliklerini bu krallardan birinde bulmak yönünde olmalıdır.

3- Bu isim ancak krallığını Ye’cuc ve Me’cuc’un saldırısından korumak için iki dağın arasına sağlam bir duvar yapan bir krala verilmiştir. Bunu açığa çıkarabilmek için Ye’cuc ve Me’cuc’un kim olduklarını öğrenmeliyiz. Aynı zamanda böyle bir duvarın ne zaman inşa edildiğini ve hangi ülkenin sınırları içinde olduğunu da tespit etmeliyiz.

4- Yukarıdaki özelliklerin yanı sıra Zü’l-Karneyn Allah’a ibadet eden bir kral ve adil bir yönetici olmalı. Çünkü Kur’an her şeyden önce bu özellikleri vurgulamaktadır.

Bu özelliklerin ilki Kisra’ya uymaktadır, çünkü Kitab-ı Mukaddes’e göre Daniel Peygamber, rüyasında Medva ve Fas krallıklarını Yunanlıların yükselişinden önce iki boynuzlu bir koç şeklinde görmüştür (Daniel 8: 3, 20). Yahudiler “İki Boynuzlu” şahsa çok saygı duyarlar çünkü onun saldırısıyla Babil Krallığı çökmüş ve İsrailoğulları özgürlüklerine kavuşmuştur.

İkinci özellik de tamamen olmasa bile kısmen Kisra’ya uymaktadır. Onun fetihleri batıda Anadolu ve Suriye’ye, doğuda Belh’e kadar uzanmıştır, fakat onun kuzeye ve güneye bir sefer düzenlediğini gösteren hiçbir delil yoktur. Oysa Kur’an onun bu üçüncü seferinden açıkça bahseder. Bununla birlikte üçüncü sefer tamamen konu dışı değildir, çünkü tarih Kisra’nın krallığının kuzeyde Kafkasya’ya kadar genişlediğini söyler. Ye’cuc ve Me’cuc’e gelince, onların eski zamanlardan beri yerleşik imparatorluk ve devletlere saldırılar düzenleyen ve çeşitli adlarla bilinen- Tatarlar, Moğollar, Hunlar ve İskitler- Orta Asya kabileleri olduğu söylenir. Kafkasya’nın güney bölgelerinde sağlam siper ve duvarların yapıldığı da bilinmektedir. Fakat bunların Kisra tarafından yaptırıldığı tarihi olarak tespit edilmiş değildir.

Son özelliğe gelince; Kisra eski krallar arasında bu özelliğe sahip olabilecek tek insandır. Çünkü düşmanları bile onun adaletini övmekten, kendilerini alamazlardı. Kitab-ı Mukaddes’in kitaplarından biri olan Ezra onun İsrailoğullarını Allah’a ibadet ettiği için serbest bırakan ve ortağı olmayan Allah’a ibadet edilmesi için Süleyman tapınağının tekrar inşa edilmesini emreden, Allah’tan korkan ve Allah’a ibadet eden bir kral olduğunu söyler.

Yukarıda belirtilen noktaların ışığında, Kur’an’ın nazil oluşundan önce yaşayan krallar içinde sadece Kisra’nın Zü’l-Karneyn’in özelliklerine uyduğunu söyleyebiliriz. Fakat Kisra’nın Zü’l-Karneyn olduğunu kesin bir şekilde iddia edebilmemiz için daha fazla delile ihtiyacımız var. Yine de Kur’an’da anlatılan özelliklere Kisra’dan daha fazla uyan hiçbir kral ve fatih yoktur.

Tarihi olarak Kisra’nın M.Ö. 549′da tahta geçen bir Pers kralı olduğunu söylememiz yeter. Tahta geçtikten birkaç yıl sonra Medyen ve Lidya krallıklarını ele geçirdi ve M.Ö. 539′da Babil’i fethetti. Bundan sonra ona karşı çıkacak hiçbir güçlü krallık kalmamıştı. Kisra’nın fetihleri bir tarafta Sind ve Türkistan’a, bir tarafta Mısır ve Libya’ya, diğer tarafta Trakya ve Makedonya’ya ve kuzeyde Kafkasya ve Harzem’e kadar uzanmıştı. Yani bütün medeni ülkeler onun yönetimi altındaydı.[29]

Çağdaş tefsirlerden olan Kasimî’nin tefsirinde bazı araştırmacılara nispet ederek şunlar nakledilmiştir: Dağıstan bölgesinde Araplar arasında Kaf Dağı diye bilinen Kafkas dağlarından birisinin arkasında iki kabile bulunmaktadır. Birisinin ismi Âkûk, diğerinin ise Mâkuk’dur. Araplar bunları Ye’cuc ve Me’cuc diye Arapçaya çevirmişlerdir. Bu iki kabile, birçok millet tarafından bilinmekte ve Ehl-i Kitab’ın kitapla­rında da anlatılmaktadırlar. Bu iki kabileden Rusya ve Asya’daki birçok kuzey ve doğu milletleri üremiştir. “sedd” ise Dağıstan bölgesinde Derbend ile Hazar şehirleri arasında­ki dar boğazda bulunmakta ve şimdi demir kapı, Sed adıyla anılmaktadır. Bu iki dağ arasındaki dar boğazda eski demirden seddin izleri bulunmaktadır.

“Safvetü’l-Ahbar” kitabından nakledilerek anlatıldığına göre, Abbasi Halifesi Vasık’ın gönderdiği seriyyenin ulaştığı sed, Çin şeddidir. Bu surların uzunluğu yaklaşık 1250 mile, kalınlığı alttan 25 adıma, yukarıdan ise 15 adıma, yüksekliği ise 15 adım ile 25 adıma ulaşmaktadır. Bazı yerlerinde ise yüksekliği 40 adıma ulaşan kuleler bulun­maktadır. Bu surları İskender inşa etmemiştir. İskender’in inşa ettiği sed, Derbend sed­didir. Bu müfessirin ifade ettiğine göre, Zülkarneyn, meşhur Makedonyalı İskender’dir. Müfessir, Makedonyalı İskender’in bilinen putperest inancıyla Kur’an ayetlerinin ifade ettiği inanç arasını bulmaya çalışarak şöyle demiştir: “Yunanlıların inancının putperestlik olmasından, O’nun da putperest olması gerekmez. Onun hocaları olan Aristoteles ve Pisagor da Allah’a inanıyorlardı.” Ancak müfessirin bu çabası ikna edici değildir. Onun sözünden anlaşıldığına göre, o, söz konusu seddi Mâkûk ve Âkuk kabilelerin saldırılarını engellemek İçin inşa etmiştir.

Diğer taraftan, çağdaş iki Hindili Müslüman bilgin, Şibli Nu’mânî ve Ebu Kelam Azad, Kur’an’ın değişik bölümlerinde anlatılan konular hakkında bilimsel ölçülere uy­gun, birçok kaynaklara ve önemli tarihi belgelere dayanan araştırmalarda bulunmuşlar­dır. Birinci bilginin araştırması sonucunda tercih ettiğine göre, Zülkarneyn M.Ö. 5. asır­da yaşamış Fars [İran] kralı Dârâ cl-Kebîr’dir. Ye’cuc ve Me’cuc, Kafkas dağlarının ar­dında Doğu’da yerleşmiş Tatar-İskit kabilelerindendir. İnşa ettiği sed ise, Hazar denizi­nin batı yakasında yer alan Derbend şehrine yakın Derbend seddi diye bilinen yerdir. İkinci bilginin araştırması sonucu da tercih ettiğine göre, Zülkarneyn, M.Ö. 6. asırda ya­şamış Fars kralı Kurus’tur. Bu kral Dârâ el-Kebîr’den önce hükümdarlık yapmış. Babil memleketini yıkmış, Babil ülkesinden sürülen Yahudilerin Filistin’e dön­melerine ve Uruşelim [Bcytü’l-Makdis] ile ma’bcdinin M.Ö. 538 yılında yeniden inşa edilmesine izin vermiştir. İnşa edilen sed İse Derbend seddi olmayıp, Viladi Kuyuköz ve Tiflis şehirleri arasında yer alan Kafkas dağlarından birisinin iki tarafında, adlarından birisi olan Kurs boğazı ismiyle tanınan yerdeki seddir. Bu sed hâlâ mevcut olup demir ve bakır karışımıdır. Ye’cuc ve Me’cuc ise Moğol kabilelerinden olup, yeryüzünde boz­gunculuk yapıyorlardı. Kurs seddi de onları engellemek için bina edilmiştir.[30]

Bu naklettiğimiz anlatıların dışında, Ebu’l-Kelam Azad “Zülkarneyn” diye bir kitap yazmış,  bu kitabında Zülkarneyn’in Pers kralı “Kurus”  olduğunu iddia etmiştir. Buna da İsraili kaynakları delil göstermiştir.

Bunların dışında Zülkarneyn’in uzaylı olduğuna dair başka tezler de ileri sürülmüştür.

ZÜLKARNEYN GERÇEKTE KİMDİR?

Yaptığımız nakiller ve alıntıladığımız görüşler, Zülkarneyn’in gerçek kimliğinin spekülatif nakil ve yorumlar arasında iyice anlaşılamaz bir hale geldiğini göstermektedir. Halbuki ayetlerin metnine sadakat gösterilerek ve Kur’an’ın anlam koordinatlarından dışarı çıkılmayarak yapılacak bir tahlil neticesinde Zülkarneyn’in gerçek kimliğiyle alakalı isabetli bir açıklamaya ulaşılacağı kanaatindeyiz.

Bu doğrultuda olmak üzere bizim bu konudaki tahlilimiz şöyledir:

Pasajın girişinde Rabbimiz “Ve sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: Size ondan, bir hatırlatma/ öğüt okuyacağım” demek suretiyle Zülkarneyn ile ilgili gerçekleri açıklayacağını ve elçisinin de insanlara Zülkaneyn’i buna göre anlatmasını istemektedir.

“Zülkarneyn” sözcüğü “ ذوzü” edatı ile  “ قرنkarn” sözcüğünün tesniyesi “olan “ قرنينkarneyn” sözcüklerinden meydana gelme bir tamlamadır. Anlam olarak “iki karn sahibi” demektir.

“Karn” sözcüğü, “boynuz”, “büyük çadır”, “bir çağdaki insanların ömür süresi; çağ”, “aynı zaman diliminde bulunma açısından bir araya gelmiş toplum, nesil, kuşak”  anlamlarındadır.[31]

Bu açıklamaya göre “Zü’l-karneyn” tamlaması, “iki boynuz sahibi”, “iki büyük çadır sahibi”,  “iki çağ sahibi”, “iki nesil sahibi” anlamlarına gelmektedir.

Pasajın tümü dikkate alındığında, “Zülkarneyn” tamlamasının anlamlarından “iki çağ sahibi” anlamının tercih edilmesi gerekmektedir.

84.Şüphesiz Biz iki çağ sahibi için yeryüzünde iktidar sağladık ve ona her şeyden bir sebep verdik.

85.Sonra o, bir sebebe tâbi oldu.

Bu ayetlerde Zülkarneyn hakkında genel bilgi verilerek onun yeryüzünde iktidar sahibi olduğu, yani “yönetici, hükümdar” olduğu açıklanmıştır. Zülkarneyn, Allah’ın kendisine sağladığı iktidar döneminde çok maceralı bir hayat geçirmiş, bir sebebe bağlı olarak ilk macerasını da bu süreçte yaşamıştır.

Çalışmalarımız sonucunda ulaştığımız tevil, Zülkarneyn’in Son peygamber Muhammed Aleyhisselam olduğudur.

Şimdi Zülkarneyn’in [Resulullah’ın] bu ilk macerasını göreceğiz.

86.Sonunda o, vahyin battığı yere vardığı zaman, vahyi, kara bir balçıkta batıyor buldu [orada ilâhi ilkeler hayattan çıkarılmıştı]. Bir de bunun yanında bir toplum buldu. Biz dedik ki: “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi-güzel davranırsın.”

87,88.O dedi ki: “Kim şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yaparsa kesinlikle ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve sâlihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”

Pasajın bu bölümünde açıklanan bilgileri sıraya koyalım:

* Zülkarneyn bulunduğu yerden güneşin battığı bir yere gitmiştir.

* O oraya vardığı zaman, güneş kara bir balçıkta batmaktadır.

* Orada bir toplum vardır.

* Allah, Zülkarneyn’e “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi, güzel davranırsın” demiştir. Yani ona böyle vahyetmiştir. Bu demektir ki, Zülkarneyn, bir hükümdar olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir peygamberdir de…

* Zülkarneyn, Allah’tan gelen bu yetki ve öğreti ile yanlarına vardığı topluma “Kim zalimlik ederse muhakkak ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve salihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz” demiştir.

Sıraladığımız bu beş maddedeki üzerinde durulması gereken noktalar şunlardır:

GÜNEŞ VE BU YERİN NERESİ OLDUĞU:

Yesrib [Medine], o dönemde toplumsal bir bataklık halindedir. Vahiyden eser kalmamak üzeredir.

Güneş: Kur’an’daki “Güneş” ifadelerinin mecaz olarak “Vahiy, Kur’an” anlamında olduğunu daha önce birçok kez beyan etmiştik.

Güneşin Battığı Yer: Güneşin batması, bu ayetlerde “Vahyin, daha evvel indirilmiş Kitap’ın [Suhuf-i İbrahim, Tevrat, Zebur, İncil] ortadan kaldırılmış olmasıdır.

Güneşin Kara Balçığa Batışı: Kara balçık, mecazî anlamıyla Yesrib halkının kokuşmuş düzenidir.

Zülkarneyn’e yapılan “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi, güzel davranırsın” şeklindeki vahyin ne olduğuna gelince; Kur’an’a baktığımız zaman Zülkarneyn’e yapılan vahyin ve Zülkarneyn’in gittiği yer halkıyla yaptığı anlaşmanın içeriğinin Şura suresinin 40- 43. ayetleri olduğunu görüyoruz:

40.Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse, artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez.

41.Kim de haksızlığa uğradıktan sonra hakkını alırsa, işte onların aleyhine bir yol yoktur.

42.Yol ancak, insanlara haksızlık eden ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık eden kimseler aleyhinedir. İşte onlar, kendileri için acı bir azap olanlardır.

43.Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, şüphesiz işte bu, kesinlikle işlerin azmindendir.

                                                                                         (Şura/40-43)

Artık buradan anlıyoruz ki, bu hükümdar ve peygamber Muhammed (as)’dır. Gittiği yer, o günün Yesrib’i, yani bugün Medine olarak bildiğimiz kenttir. Anlatılan olay da peygamberimizin Medine’ye hicreti ve orada mülki idareyi eline alması ve onlarla bir belge [Medine Vesikası] imzalamasıdır. Medine Vesikası, Kehf/87, 88’de ifade edilen “Kim zalimlik ederse muhakkak ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve salihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz” ilkeleri doğrultusunda yapılmış bir sözleşmedir.

Bu tarihi sözleşmenin maddeleri şunlardır: 

MEDİNE VESİKASI

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla:

1. Bu yazı Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Medineli müminler, Müslümanlar, bunlara tabi olanlara sonradan iltihak edenler ve onlarla beraber cihat edenler içindir.

2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet oluştururlar.

3. Kureyş’ten olan muhacirler, kendi aralarında adet olduğu üzere, kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler. Onlar savaş esirlerinin kurtuluş fidyelerini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet ölçülerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

4. Beni Avflar, kendi aralarında adet olduğu üzere, önceki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir. Müslümanların teşkil ettiği her zümre savaş esirlerinin kurtuluş fidyelerini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet ölçülerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

(Aynı maddeler, Beni Haris, Beni Saide, Beni Cuşem, Beni Neccar, Beni Amr b.Avf ve Beni Evsler için tekrarlanmıştır. Bu nedenle aynı tekrarı yazmadık.)

5. Müminler, kendi aralarında ağır mali mesuliyetler altında bulunan hiç kimseyi bu durumda bırakmayacaklar. Kurtuluş fidyelerini veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

6. Hiçbir mümin diğer müminin mevlası [kendi ile akdi kardeşlik ilişkisi kurulan kimse] ile onun aleyhine olacak bir anlaşma yapmayacaktır.

7. Takva sahibi müminler, kendi aralarında, mütecavize, haksız bir fiili tasarlayana, bir cürüme veya bir hakka tecavüze ya da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evladı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

8. Hiçbir mümin, bir kâfir için, bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

9. Allah’ın zimmeti [himaye ve teminatı] tektir. Müminlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin himayesi, onların hepsi için bağlayıcı bir hüküm ifade eder. Zira müminler, diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlası [dostu] durumundadır.

10. Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara karşıt olanlarla yardımlaşmazlarsa, yardım ve desteğimize hak kazanacaklardır.

11. Sulh müminler arasında bir tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girişilen bir harpte, diğer müminleri hariç tutarak, bir barış anlaşması yapamaz. Bu sulh ancak müminler arasında genellik ve adalet esasları üzere yapılacaktır.

12. Bizimle beraber savaşa katılan bütün askeri birlikler, birbirleriyle nöbetleşeceklerdir.

13. Müminler birbirlerinin Allah yolunda akıtılan kanlarının intikamını alacaklardır.

14. Takva sahibi müminler en iyi ve en doğru yolda bulunurlar.

15. Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himayesi altına alamaz, hiçbir mümine bu hususta engel olamaz.

16. Herhangi bir kimsenin bir müminin ölümüne sebep olduğu kati delillerle sabit olur da, maktulün velisi rıza göstermezse, kısas hükümlerine tabi olur. Bu halde, bütün müminler ona karşı olurlar. Ancak, bunlara sadece bu kuralın tatbiki için hareket etmek helal olur.

17. Bu yazının muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve Ahiret Gününe inanan bir müminin bir katile yardım etmesi ve ona sığınak temin etmesi helal değildir. Ona yardım ve yataklık eden, kıyamet günü Allah’ın lanet ve gazabına uğrayacaktır. O zaman artık kendisinden ne bir para ve ne de bir taviz kabul edilecektir.

18. Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir.

19. Yahudiler, müminler gibi savaş sürdüğü sürece harb masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.

20. Beni Avf Yahudileri müminlerle birlikte bir ümmet [toplum] teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna, Mevlaları da dâhildir.

21. Yalnız, kim haksız bir fiil irtikâp ederse veya bir cürüm işlerse, o sadece kendine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır.

22. Beni Neccar Yahudileri de Beni Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahiptirler.

(Beni Haris, Beni Saide, Beni Cuşem, Beni Evs ve Beni Salebe Yahudileri için 21 ve 22. maddelerdeki sözler aynen tekrarlandığı için bu kısımlar zikredilmemiştir.)

23. Cefne ailesi Salebe’nin bir koludur. Bu nedenle Salebeler gibi mütalaa edileceklerdir.

24. Beni Şuteybe de Beni Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahip olacaklardır. Kurallara mutlaka riayet edilecek ve bunlara aykırı davranılmayacaktır.

25. Yahudilere sığınanlar bizzat onlar gibi mülahaza olunacaklardır.

26. Yahudilerden hiç kimse Muhammed’in izni olmadan, Müslümanlarla birlikte bir askeri sefere çıkamayacaktır.

27. Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Biri bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve aile efradını mesuliyet altına sokar. Aksi halde haksızlık olacaktır. Allah bu yazıya en iyi riayet edenlerle beraberdir.

28. Bir savaş vukuunda Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Bu sahifede gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar birbirleriyle yardımlaşacaklardır. Onlar arasında iyi davranma olacaktır. Kaidelere mutlaka riayet edilecek, bunlara aykırı davranış olmayacaktır.

29. Hiç kimse müttefiklerine karşı bir cürüm işleyemez. Zulmedilene mutlaka yardım edilecektir.

30. Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri sürece masrafta bulunacaklardır.

31. Bu sahifenin gösterdiği kimseler için Medine, vadisi dahil mukaddes bir yerdir.

32. Himaye altındaki kimse, bizzat himaye eden kimse gibidir. Ne zulmedilir ne de kendisi zulmedebilir.

33. Himaye verme hakkına sahip olanların dışında hiç kimse himaye veremez.

34. Bu sahifede yazılı kimseler arasında zuhurunda korkulan bütün öldürme ve münazaa vakalarının Allah’a ve Resulüne götürülmeleri gerekir. Allah sahifeye en iyi riayet edenlerle beraberdir.

35. Ne Kureyşliler ne de onlara yardım edecekler, himaye altına alınmayacaklardır.

36. Müslümanlar ve Yahudiler arasında Medine’ye saldıracaklara karşı yardımlaşma yapılacaktır.

37. Şayet; Yahudiler, Müslümanlar tarafından bir sulh yapmaya veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet Yahudiler, Müslümanlara aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, müminlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır. Din konusunda girişilen harp vakaları müstesnadır.

38. Her zümre, kendine ait mıntıkadan sorumludur.39. Bu sahifede gösterilen kişiler için ortaya konan şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların Mevlalarına ve bizzat kendilerine, yine bu sahifede gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir şekilde tatbik olunur. Kurallara mutlaka riayet edilecek, bunlara aykırı hareket edilmeyecektir. Haksız yollarla kazanç temin edenler, sadece kendilerine zarar ermiş olurlar. Allah, bu sahifede gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riayet edenlerle beraberdir.

40. Bu yazı, bir haksız fiil veya cürüm işleyenin ceza görmesine engel olamaz. Harbe çıkan da Medine’de kalan da emniyet içindedir. Haksız bir fiil işlemek müstesnadır. Allah ve Resulü Muhammed himayelerini, bu sahifeyi tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza edenler üzerinde tutacaklardır.[32]

89.Sonra iki çağ sahibi, bir sebebe uydu.

90.Sonunda, vahyin doğduğu yere vardı. Vahyi bir toplum üzerine doğuyor buldu. Öyle ki Biz onlar için, vahiy olmayan bilgilerle bir siper yapmıştık.

91.İşte böyle! Ve Biz onun yanında olan şeyleri bilgi yönünden kuşatmıştık.

Bu ayetlerde ise Zülkarneyn’in [Resulullah’ın] bir başka sebep nedeniyle başka bir serüveni konu edilmektedir. Zülkarneyn bu kez güneşin doğduğu yere gitmektedir. Yukarıda “güneş” ile “vahy”in kastedildiğini söylemiştik. Buna göre, burada konu edilen olay,  Zülkarneyn’in [Resulullah’ın] vahyin kendisine ilk indiği yere, yani Mekke’ye [Hudeybiye’ye] gidişidir.

90. ayetteki “Onu [güneşi] bir toplum üzerine doğuyor buldu” ifadesi, o günlerde Mekkelilerin Kur’an’ı yeni yeni idrak etme aşamasında olduğunu bildirmektedir.

Yine 90. ayetteki “Öyle ki Biz onlar için, onun [güneşin] astından bir siper kılmıştık ifadesiyle,bu gidişin ilahî bir emirle olmayıp Resulullah’ın kendi içtihadına dayandığı; fakat sahip olduğu bilgiler sayesinde çok başarılı bir sözleşme yaptığı anlatılmaktadır. Ayetteki “güneş” sözcüğü “vahiy” olarak ele alınınca, vahyin astı da Resulullah’ın kendi içtihadı olmalıdır. Hudeybiye antlaşmasının başarılı bir sözleşme olduğu, Hayber’in fethinin Hudeybiye antlaşması sayesinde gerçekleşmiş olmasından anlaşılmaktadır.

Tarihi kayıtlara göre, Hicret’in 6. yılında [M. 628’de] Resulullah 1500 kadar Müslüman ile birlikte Kâbe’yi ziyaret etme niyetiyle Mekke yakınlarındaki Hudeybiye mevkiine gelmiş, Mekkelilerin buna müsaade etmeme yönündeki tavırları üzerine Müslümanlar ile Mekkeliler arasında diplomatik bir müzakere süreci yaşanmıştır. Yapılan müzakereler sonucunda iki taraf arasında bir sulh sözleşmesi akdedilmiştir.

Hudeybiye’de yapılan bu tarihi sözleşmenin temel maddeleri şunlardır:

1- Müslümanlar, Kâbe’yi ziyaret etmeksizin derhal Medine’ye dönecekler, ancak onlara ertesi yıl Hac için üç günlük bir izin verilecektir.

2- Mekke’ye iltica eden hiç bir Medineli Müslüman iade edilmeyecek, fakat Muhammed, kendisine sığınan her Mekkeliyi, bu Mekkelinin velisinin [köleler için sahibi ya da aile reisi] isteği üzerine geri göndermek zorunda olacaktır.

3- Anlaşmaya katılan iki tarafın müttefiklerini de kapsayacak şekilde, iki topluluk arasında on yıllık bir barış anlaşması yürürlüğe konulacaktır. Bu barış anlaşmasıyla, taraflardan her birinin arazisi, karşı taraftan gelecek olan [kervan]ların barış amaçlı geçişlerine açılacaktır. Bu anlaşma ile taraflar, üçüncü bir tarafla savaş yapılması halinde tarafsız kalınacağını zımnen kabul ederler.

92.Sonra iki çağ sahibi, bir sebebe uydu.

93.Sonunda iki sözleşme arasına ulaştığında iki toplumun [Medîne ve Mekke toplumlarının] astlarından, hemen hemen hiç söz anlamayan bir toplum [Hayber Yahudilerini] buldu.

94.Söz anlamaz toplum [Hayber Yahudileri] dediler ki: “Ey iki çağın sahibi! Şüphesiz akıncılar ve komutanı [Muhammed ve ordusu] bu topraklarda bozguncudur [ziraattan anlamıyorlar, araziye yazık ediyorlar]. Onun için, bizimle onlar arasında bir vesika yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu?”

Bu ayetlerde ise Zülkarneyn’in [Resulullah’ın] bir başka serüveni yer almıştır. Bu serüvende Zülkarneyn iki sedden sonra bir başka yere gitmiş ve orada “laf anlamaz bir kavim” bulmuştur.

Bu laf anlamaz kavim, Zülkarneyn’e başvurup belirli bir vergi karşılığında ondan o topraklarda kargaşa çıkaran Ye’cüc ve Me’cüc ile kendi aralarında bir sedd yapmasını [vesika düzenlemesini] istemişlerdir.

Bu bölümü iyi anlayabilmek için bazı sözcükleri tahlil ediyoruz:

“ سدّSedd”: Bu sözcük, “aralığı kapatma, gediği kapatma, kargaşayı engelleme” demektir. Sözcüğün “sedde, yesüddü” şeklindeki fiilleri, “düzeltti, barışı sağladı, belgeledi, vesikaya, belgeye bağladı” anlamında çekilir.[33]

Biz “sedd” sözcüğünün bu anlamlarından “vesika [belge]” anlamını tercih ediyoruz.

“İKİ SEDD  [VESİKA] ARASI”

Ayette geçen bu ifadeyle iki ayrı belgenin imzalandığı iki kentin arasına işaret edildiği kanaatindeyiz. İmzalanan iki belge Medine Vesikası ve Hudeybiye Vesikası; imzalandıkları kentler de Mekke ve Medine kentleridir. Bu iki kentin arası ise Hayber kentidir.

“SÖZ ANLAMAZ KAVİM”

Zülkarneyn, Hayber’e vardığında “iki kavmin astlarından, neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu” buyrulmaktadır.  Burada Zülkarneyn’in karşılaştığı toplumun iki özelliği verilmiştir. Birincisi, bu toplumun Mekke ve Medine toplumlarına göre seviyesiz oluşu, diğeri de “neredeyse hiç söz anlamayan bir toplum” olmalarıdır.

Ayetin orijinalinde “ يفقهونyefkahûne” sözcüğü kullanılmıştır. Bu sözcük, dil bilmez anlamında değildir. Bu sözcük “ الفقهfıkıh” sözcüğünün türevlerindendir.

“ الفقهFıkıh” sözcüğü, “bir şeyi bilmek, onu anlamak” demektir. “Fıkıh”, saygınlığı, şerefi, üstünlüğü diğer bilgilerden fazla olması nedeniyle zamanla “din bilgisi, din anlayışı [hukuk bilgisi, hukuk anlayışı, medenî kanun bilgisi]” anlamında kullanılır olmuştur.[34]Bu durumda, ayette geçen “neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim” anlamındaki “lâ yekâdûne yefkahûne kavlen” ifadesi, bu toplumun “elinden gelse, kanun, nizam tanımayacak, hak hukuk önemsemeyecek bir toplum” olduğu mesajını vermektedir.

Bilindiği gibi, verdikleri sözde durmama, ahitlerini, misaklarını bozma, yaptıklarını gönüllü yapmama gibi davranışlar İsrailoğulları’nın sıklıkla işledikleri davranışlardır.

Bu durumda, burada sözü edilen toplum “Hayber Yahudileri”dir. Nitekim Hayber’de yaşayan Yahudilerden bir kısmı, Medine sözleşmesine riayet etmeyerek Medine’den oraya göçmüş bulunan Yahudilerdir.

YE’CÜC VE ME’CÜC

Bu sözcüklerle ilgili birçok abartılı nakiller ortaya atılmıştır. Bunların en sadesini naklediyoruz:

Ye’cuc ve Me’cuc hakkında yaptığı nakilde ise şunlar bulunmaktadır: Bazıları “Ye’cuc” ve “Me’cuc” kelimelerinin Arapça asıldan geldiğini, ateşin tutuşup alevlen­mesi anlamında olduğunu söylemiştir. Veya bunlar, yabancı kelimeler olup Arapçalaştırılmıştır. Bu iki kavim Yafes b. Nuh’un çocuklarından olup Türklerden bir nesildir. Ya­hut Türkler onlardan bir grup olup, Zülkarneyn seddi inşa etmeden oradan çıkmışlar ve dışarıda kalmışlardır. Sonra da Türk diye adlandırılmışlardır. 22 kabile olup Âdemoğullarının onda dokuzunu oluşturmaktadırlar. Onlar iki millet olup her millet de dört bin millettir. Erkeklerinin her biri, neslinden bin kişinin yetişip silah kullanabilecek duru­ma geldiğini görmeden ölmez. Bunlar Âdem (as)’in çocuklarından olup dünyayı tahrip etmek için dolaşırlar. Onlar hakkında anlatılanlara göre, bunlar üç sınıftır: Bir sınıf Şam’daki çamlar gibidir; boyları göğe doğru 120 zira’dır [Bir zira' yaklaşık 70 cm uzunluğundadır]. Diğer bir sınıf, genişliği ve uzunluğu eşit olarak 120 zira’dır, bunların karşısında ne dağ ne de demir duramaz. Üçüncü sınıf ise, bir kulağını yere yayıp üzerine yatar, öbür kulağıyla da sarınıp örtünür. Bunlar, karşılaştıkları her türlü vahşi hayvanı, fili, domuzu, köpeği hatta kendilerinden öleni bile yerler. Önleri Şam’da arkaları Horasan’dadır, doğu nehirlerinin hepsini içerler. Bununla beraber bunlardan bir karış uzunlu­ğunda olanlar da vardır. Zülkarneyn onlardan, boyu orta boylu adamın yarısı kadar olan­lar da buldu, onların ellerinde pençeler vardı. Dişleri vahşi hayvanların dişleri gibiydi, kendilerini sıcak ve soğuktan koruyan cesetlerinde kıllar vardı ve hayvanlar gibi çiftleşirlerdi. Âdem (as) bir gece ihtilam olmuş, menisi toprakla karışmış, Allah da bu sudan Ye’cuc ve Me’cuc’u yaratmıştır. Onlar Âdemoğulları ile baba cihetinden birleşmektedirler. Onlar yırtıcılara benzeyip hayvanları, yırtıcıları parçalarlar; yılan, akrep ve her türlü canlıyı yerler. İlkbaharda ülkelerinden çıkıyorlar ve yaş, yeşil olan her şeyi yiyor; kuru olanları ise beraberlerinde götürüyorlardı.[35]

Bizim bu konuyla ilgili tahlilimiz ise şöyledir:

“Ye’cüc” ve “Me’cüc” sözcüklerinin Arapça olmadığı hakkında görüşler ortaya atılmıştır. Hatta Kur’an’daki Arapça olmayan kelimelerin tespit ve açıklaması konusunda yapılan çalışmalarda, bu sözcüklerin “Harut” ve “Marut” sözcükleri gibi yabancı  [Yunanca] olduğu, sonradan Arapçalaştırıldıkları nakledilmiştir.[36]

Bu sözcüklerin yapılarına ekleme çıkarma yapılmak suretiyle Arapça olduğu da kabul edilmiştir. Bu konuda bizim de bir hayli gayretimiz olmuş, ancak bu gayretler de boşuna olmuştur.

Şöyle ki: Bu sözcükleri Arapça kabul edebilmek için, bu sözcüklerden “ يأجوج Ye’cûc” sözcüğünün “ateşi alevlendirmek, ateş sesi, acı vermek [tuz acısı]” anlamındaki “ ا ج جecc” kökünden; “ مأجوجme’cûc” sözcüğünün de “atmak, saçmak”[37] anlamındaki “ م ج جmcc” kökünden türediği düşünülebilir. Ne var ki, bu kökten her ne kadar “ يأجج ye’cücü” veya “ يؤجج yü’cicü”,  يمججyemcicü” kalıbında geniş zaman fiili oluşturulabilse de, hiçbir zaman “Ye’cûc” veya “Yâcûc”; “Me’cûc” veya “Mâcûc” kalıbında isim oluşturulması mümkün değildir. Bu durumda, isim olan bu sözcüklerin Arap diline başka dillerden geldiğini kabul etmek zorunluluğu doğmaktadır. Tüm dillerde bu tarz yapılandırmalar vardır. Buna “Herc ü Merc”, “Harut Marut”, “herrü merrü” gibi sözcükleri örnek verebiliriz.

Ye’cüc ve Me’cüc sözcükleri, bizim kanaatimize göre de, genel kabule uygun olarak Arapça kökenli değildir. “Teogog” ve “Demogog” sözcüklerinin kısaltılmışları olan “Gog” ve “Magog” sözcüklerinin Arapçalaşmış halleridir.

Bu sözcükler ile ilgili olarak Ehl-i Kitap’ın [Yahudi ve Hıristiyanların] kutsal kitaplarında metinler vardır:

“Bin yıl dolunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri,Gog ve Magog’u, saptırmak ve onları çenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. Onların sayısı denizin kumu gibidir.”[38

“Yâfes’in oğulları: Gomer, ve Me’cûc, ve Maday, ve Yavan, ve Tubal, ve Meşek, ve Tiras...”[39]“Rab uzaktan, dünyanın ucundan bir milleti, dilini anlamayacağın bir milleti kartal uçar gibi senin üzerine getirecek; kocamış olanın şahsına itibar etmeyen ve çocuklara acımayan, sert yüzlü bir millet, ve o seni helak edinceye kadar, hayvanlarının  semeresini, ve toprağının semeresini yiyecek; ve seni bitirinceye kadar sana buğday, yeni şarap ve yağ, hayvanlarının yavrularını, ve koyunlarının yavrularını bırakmayacaktır. Ve bütün memleketinde güvenmiş olduğun yüksek ve dayanıklı duvarların düşünceye kadar seni bütün şehirlerinde muhasara edecekler ve Allah’ın Rabbin sana verdiği memleketinde, seni bütün şehirlerinde muhasara edecekler.[40]

“Âdemoğlu, Magog diyarından olan, Roşun, Meşekin ve Tubal’ın beyi Gog’a yönel ve ona karşı peygamberlik et ve de: Yehova şöyle diyor: “Roşun, Meşekin ve Tubalın beyi Gog, işte, ben sana karşıyım.”[41]

“Bundan dolayı, Âdemoğlu peygamberlik et ve Gog’a de: ‘Rab Yahova şöyle diyor: ‘Kavmim İsrâil emniyette oturunca, sen o gün öğrenmeyeceksin. Ve sen ve seninle beraber bir çok kavimler, hepsi atlara binmiş, büyük bir cumhur ve kuvvetli bir ordu olarak, şimalin sonlarından, kendi yerinden geleceksin, ve diyarı örtmek için bir bulut gibi kavmim İsrâil’e karşı çıkacaksın, son günlerde vaki olacak ki, milletlerin gözü önünde sende takdis olunacağım zaman, ey Gog, onlar beni tanısınlar diye, seni kendi diyarıma karşı getireceğim.” [42]

“Ve Gog İsrâil diyarına karşı geldiği zaman, Rab Yehova’nın sözü, o günde vaki olacak ki, ateş püsküreceğim. Ve sen Ademoğlu, Gog’a karşı peygamberlik et, ve de: ‘Rab Yehova şöyle diyor’: ‘Roşun, Meşekin ve Tubalın beyi Gog, işte,  ben sana karşıyım; Ve  seni geri çevireceğim, ve seni ileri götüreceğim, ve şimalin sonlarından seni çıkaracağım; ve seni İsrail dağları üzerine getireceğim; ve sol elinden yayını ve sağ elinden oklarını vurup düşüreceğim. Sen, bütün ordularınla ve yanında olan kavimlerle, İsrâil dağları üzerinde düşeceksin; yesinler diye her çeşit yırtıcı kuşa, ve kırın canavarına seni vereceğim. Açık kırda düşeceksin; çünkü ben söyledim, Rab Yehovanın sözü. Ve Magog üzerine, ve adalarda emniyette oturanlar üzerine ateş göndereceğim; ve bilecekler ki; ben Rabbim.”[43]

“Ve o gün vaki olacak ki, İsrâil’de, denizin şarkında Geçiciler deresinde [Abarim deresinde] Gog’a kabir yeri vereceğim; ve oradan geçenleri o durduracak; ve orada Gog’u ve bütün cumhurunu gömecekler; ve oraya Hamon-Gog [Gog cumhuru] deresi denilecek. Ve memleketi temizlesinler diye İsrail evleri yedi ay onları gömmekte devam edecekler. Ve onları memleketin bütün kavmi gömecek, ve onlara izzet bulduğum günde nam olacak, Rab Yehova’nın sözü. Ve devam üzere memleket içinden geçecek adamlar, ve o geçenlerle beraber memleketi temizlemek için yerin üzerinde kalanları gömecek adamlar ayıracaklar; onlar yedi ayın sonunu da araştıracaklar. Ve memleket içinden geçecek olanlar geçecekler; ve biri insan kemiği görünce gömecek olanlar onu Hamon-gog deresine gömünceye kadar yanına bir nişan koyacak. Ve Hamona da bir şehrin adı olacak. Memleketi temizleyecekler.” [44]

“Ve bin yıl tamam olunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye’cûc ve Me’cûc’ü, saptırmak ve onları çenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır; Onların sayısı denizin kumu gibidir. Ve yerin genişliği üzerine çıktılar, ve mukaddeslerin ordusunu ve sevgili şehri kuşattılar; ve gökten ateş inip onları yedi.” [45]

“İşte, ey İsrail evi, uzaktan evinize bir millet getireceğim, Rab diyor; o zorlu bir millet, eski bir millettir, bir millet ki, sen onun dilini bilmez, ve ne dediklerini anlamazsın. Onların ok kılıfı açık bir kabirdir, hepsi yiğitlerdir. Oğullarının ve kızlarının yiyecekleri harman mahsulünü ve ekmeğini onlar yiyecekler; asmalarını ve incir ağaçlarını yiyecekler; güvenmekte olduğun duvarlı şehirlerini kılıçla vurup yıkacaklar. Fakat o günlerde bile sizi bütün bütün bitirmeyeceğim, Rab diyor.[46]

Bu anlamları Ye’cüc ve Me’cüc’ün ikinci kez yer aldığı Enbiya suresindeki paragrafta tetkik edelim:

92.Şüphesiz bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde Bana kulluk edin.

93.Hâlbuki ortak koşanlar, işlerini aralarında paramparça ettiler. Hepsi yalnızca Bize dönücülerdir.

94.Öyleyse kim inanmış olarak düzeltmeye yönelik işler yaparsa onun emeği için iyilikbilmezlik edilmeyecektir. Biz, hiç şüphesiz onu yazanlarız da.

95.Ve değişime/ yıkıma uğrattığımız bir kent üzerine yasak konmuştur: “Şüphesiz bunlar, dönmeyecekler!”

96.Hatta akıncılar ve komutanı açıldığı zaman, onlar, yüksek tepeden akın edip çıkarlar.

97.Ve gerçek vaat yaklaştığı zaman kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kişilerin gözleri dönüverir: “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan bilgisizlik/duyarsızlık içindeydik. Aslında biz yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler idik.”

                                                                                                        (Enbiya/92-97)

Gerek Kitab-ı Mukaddes ve eldeki İncillerdeki, gerekse Kur’an’daki anlatıma göre Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortak özelliği akıncılıkistilacılıktır.

Dolayısıyla, bu iki sözcüğün çağrıştırdığı güç bir ordunun gücüdür. Bu durumda “Yecüc” ordu komutanı, “Me”cûc” de onun askerleri anlamındadır.

Dikkat çeken bir diğer nokta da, bu sözcüklerin “yakıp yıkma, atıp saçma” sözcüklerini çağrıştıran kelimelerle Arapçalaşmış olmalarıdır.

Ye’cüc ve Me’cüc’ü belli bir tarihe ve coğrafyaya sıkıştırmak yanlıştır. Her devirde ve her bölgede Ye’cüc Me’cüc olabilir. Geçmiş devirde Büyük İskender ve ordusu Ye’cüc Me’cüc idi. Anadolu’yu istila/feth eden Alpaslan ve ordusu da Anadolu halkı için Ye’cüc ve Me’cüc idi. Bizansı istila/feth eden Fatih ve ordusu Bizans için, bugün Irak’ı işgal/istila eden Amerika ve müttefikleri de İslam dünyası için Ye’cüc ve Me’cüc’dür. Afganistan’ı, Çeçenistan’ı, Filistin’i, Vietnam’ı, Mısır’ı, Libya’yı, Fas’ı, Tunus’u istila edenler de hep Ye’cüc ve Me’cüc’dür.

Bütün bu açıklamalardan varacağımız sonuç şudur: Hayber’i istila eden komutan [Muhammed] ve askerleri [Sahabe] de Hayberliler için Ye’cüc ve Me’cüc’dür.

94. ayette, sözcüklerin hakikat anlamlarına göre, “laf anlamaz, kanun nizam dinlemez toplum”un sanki üçüncü şahıslardan bahseder gibi Zülkarneyn’e “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye’cüc ve Me’cüc bu topraklarda bozgunculardır şeklinde hitap ettikleri görülmektedir. Üzerinde yeterince tefekkür edilmediği için ayette nakledilen bu konuşma yanlış değerlendirilmektedir. Hâlbuki sözü edilen “laf anlamaz, kanun nizam dinlemez toplum” Zülkarneyn’e doğrudan “Sen ve ordun, bu topraklarda bozguncularsınız” demeyip nazik ve diplomatik bir üslupla “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye’cuc ve Me’cuc bu topraklarda bozgunculardır” şeklinde kinayeli bir lisanla seslenmektedirler.

“Kinaye sanatı” Kur’an’da ve Arap edebiyatında sıkça başvurulan bir yoldur. Hatırlanacağı üzere, Alak suresinde “Salât ettiğin [eğitim öğretim verdiğin, sosyal destek sağladığın] za­man seni engelleyen kişiyi gördün mü?” yerine, “Salât ettiği [eğitim öğretim verdiği, sosyal destek sağladığı] za­man bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? (Alak/9, 10)” denmiştir. Yine aynı şekilde, Abese suresinde de “Yüzünü ekşittin ve sırt çevirdin; sana o kör geldi diye” yerine, “Yüzünü ekşitti ve sırt çevirdi;  kendisine o kör geldi diye… (Abese/1, 2)” denmiştir. Her iki ayette de muhataba doğrudan değil, kinayeli bir anlatımla üçüncü şahıs olarak hitap edilmiştir.

TOPRAKLARDA BOZGUNCULUK

Ayette, kanun-nizam tanımaz toplumun [Hayberli Yahudilerin] Zülkarneyn’e: “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye’cuc ve Me’cuc bu topraklarda bozgunculardır. Onun için, bizimle onlar arasında bir sedd kılman üzere [şartıyla] sana bir vergi versek olur mu?” diye teklifte bulundukları nakledilmektedir.

Ayetin orijinalindeki “ الآرضel-Arz” sözcüğünün başındaki “ الel” takısı “ahd” anlamına alındığı zaman, anlam da “yeryüzünde” değil, “bu yerde, bu topraklarda” şeklinde olur. Sözcük bu anlamıyla ele alındığında ise, Hayberlilerin Zülkarneyn’e [Resulullah’a] “İstilacılar [sen ve askerlerin] çiftçilikten anlamazsınız, bu toprakları ekip biçmesini bilmezsiniz, bu topraklara yazık edersiniz, tarlaları bozup dağıtırsınız.  O nedenle, bu toprakları elimizden almayın. Bu toprakları yine biz ekelim, dikelim. Karşılığında da size vergi verelim” diye teklifte bulundukları anlaşılır.

95.İki çağ sahibi dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar daha hayırlıdır. Haydin siz bana kuvvetle yardım edin de sizinle onların arasında çok sağlam bir sözleşme/ vesika yapayım. Bana, ince zekânızla hazırladığınız teklif metinlerini getirin.”

96.Sonunda hedef eşitleştiği zaman: “Hazırlayın sözleşmeyi!” dedi. Sonunda sözleşme hazırlanınca, ‘Getirin ben de imzalayayım’ dedi.

Bu ayetlerde, Zülkarneyn’in vergi karşılığı sedd yapmasını teklif eden laf anlamaz kavme verdiği cevap ve yaptığı işler konu edilmiştir. Zülkarneyn [Resulullah], verdiği bu cevapta, Allah’ın kendisine lütfettiği zaferin oradan alınacak ganimetten daha değerli ve yararlı olduğunu dile getirmiş, sonra da “gelin, çok sağlam bir anlaşma yapalım” demiştir. “Çok sağlam bir sedd” anlamı verdiğimiz “redm” sözcüğü, “sedd” sözcüğünden daha şümullü bir anlam ifade etmektedir.[47]

Hak-hukuk bilmez kavim Zülkarneyn’e “bize bir sedd yapıver” demişken, Zülkarneyn onlara çok daha sağlam bir sedd [redm] yapmaktan bahsetmektedir. Buradan anlaşılan o ki, Hayberlilerle yapılacak sözleşme, Medinelilerle yapılan sözleşmeden de, Mekkelilerle Hudeybiye’de yapılan sözleşmeden de daha sağlam olacaktır. Zaten de öyle olmuştur.

 زبر الحديدZÜBERE’L-HADİD

“ الزّبرZüber” sözcüğü  “parça, kütle” anlamında kullanıldığı gibi, “kitap, küçük kitap, broşür, yazılı notlar” anlamında da kullanılır.  Davud peygambere verilen kitabın adı olan Zebur da bu sözcükle aynı kökten gelmektedir.[48]

الحديد” Hadid” sözcüğü “demir”  anlamında olduğu gibi, “keskin zeka, keskin görüş, göz keskinliği” anlamında da kullanılmaktadır. Sözcükle ilgili olarak daha evvel Sebe/10, 11’in tahlilinde açıklama yapıldığından, detayın oradan[49] okunmasını öneriyoruz.

Hadid sözcüğü, Kaf/22’de “Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir” şeklinde “keskin görüş, ince zekâ” anlamında kullanılmıştı. Sözcük konumuz olan ayette de yine “keskin görüş, ince zekâ” anlamındadır.

“Zübere’l-hadid” tamlamasını, bu anlam doğrultusunda değerlendirdiğimizde, cümlenin anlamı da “keskin zekânızın notlarını bana getirin” demek olur. Diğer bir ifadeyle “ince zekânızla hazırladığınız teklif metinlerini bana getirin” demektir. Böylece yapılacak anlaşma için Zülkarneyn ilk teklifi onlardan beklemektedir.

Ayetteki “Nihayet iki tepe /hedef eşitleştiği zaman” ifadesi ise “her iki tarafın kabul edeceği şartlar oluşunca” demektir. Bu gerçekleşince onlara “üfürün” denmiştir. “Üfürün” ifadesi, “siz hazırlayınca biz de imzalayalım, anlaşma sapasağlam olsun” demektir. Zira sözcüklerin lafzî manalarına göre, demiri ateş haline getirip üzerine su boşaltmak, demire, çeliğe su vermektir. Demire, çeliğe su vermek, onu daha sağlam, eğilmez, bükülmez, bozulmaz kılmaktır.

Zülkarneyn “Nihayet onu bir ateş haline getirince” yani, her iki tarafın şartları ortaya konup anlaşma sağlanınca,  getirin bana, üzerine su boşaltayım demiştir. Burada da yine çok anlamlı sözcüklerle sanatsal bir anlatım icra edilmektedir. Bu nedenle, ifadelerin mecazî anlamlarına dikkat edilmelidir. Klasik kabullerdeki gibi, iki dağ arasına demir kütükleri yığdırıp sonra üzerine erimiş bakır dökmek, aklın alacağı şey değildir. Halkın o kadar demiri ve onu eritecek körüğü olsaydı Zülkarneyn’den yardım da istemezlerdi. Ayrıca iki dağ arasına yığılmış binlerce ton demirin körükle ısıtılıp eritilmesi de imkân dışı bir şeydir.

Ayette genellikle “erimiş bakır” anlamı verilen “ قطرktr” sözcüğü bu anlamı ifade etmekle birlikte, esas anlamı “su”, yağmur” ve “gözyaşı” gibi sıvılardır.[50] Biz burada su anlamını tercih etmiş bulunuyoruz.

97.Artık söz anlamaz o toplum, sağlamca yapılan sözleşmeyi aşmaya güç yetiremediler, onu delmeye de güç yetiremediler.

98.İki çağ sahibi dedi ki: “Sağlamca yapılan bu sözleşme Rabbimden bir rahmettir. Artık Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.”

Bu ayetlerde sözleşmenin hayırla, rahmetle sonuçlandığı ve bu sözleşmenin bozulmadığı açıklanmıştır.

Bu ayetler indiği zaman bunların hiç birisi olmamıştı. Dolayısıyla, Resulullah’ın bu olayları yaşayıncaya kadar Kur’an’da konu edilen Zülkarneyn’in bizzat kendisi olduğunu anlayıp anlamadığını bilemiyoruz.

Son olarak şunu da ifade edelim: Resulullah’ın “Zülkarneyn [İki Çağ Sahibi]” oluşu, peygamberlikteki hayatının iki aşamalı oluşundan dolayıdır. Müslümanlar daha sonraki yıllarda Hicret’i takvimlerinin başlangıç yılı olarak kabul ettiler. Böylece olaylar “HÖ [Hicretten Önce]” ve “HS [Hicretten sonra]” diye ayrımlanarak tarihe girdi. Tıpkı “MÖ [Milattan önce] ve “MS [Milattan sonra]” ifadelerindeki “Milat” gibi, “Hicret” olayı da tarih düzleminde iki ayrı çağa işaret eden bir referans noktası olarak kabul edildi.

HAYBERLİLERLE YAPILAN ANTLAŞMA

Konumuzla alakası bakımından Hayberlilerle yapılan sözleşmenin özellikle bilinmesi gerektiğine inanıyoruz. Hayber Yahudilerinin ellerindeki toprakları yarıcı olarak işletmelerinin öngörüldüğü bu antlaşmanın şartları şöyleydi:

Hayber Yahudileri, hususan Vatîh ve Sülalim Yahudileri, kendilerine Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından verilen eman ve söz üzerine, bütün mallarını, mülklerini bırakarak Hayber’den çıkıp gideceklerdi. Peygamberimiz Aleyhisselamın onları Hayber’den sürüp çıkarmak istediği sırada, Yahudiler:

“Bizi Hayber’de bırak da, şu Hayber toprağında bulunalım, onları imar edelim, görüp gözetelim. Yâ Muhammed! Biz mal mülk sahipleriyiz. Biz mülk bakımını, işletmesini sizden daha iyi bilir ve başarırız. Sen bu mülkleri bize işlettir!” dediler. Böylece Hayber mülkleri üzerinde yarıcı olarak çalışmak istediklerini belirttiler.

Gerçekten de ne Peygamberimiz Aleyhisselamın, ne de ashabının Hayber mülklerine bakabilecek işçileri bulunmadığı gibi, orayı bizzat görüp gözetmeye de vakitleri yoktu.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“İstiyorsanız, şu malları işlemek üzere size vereyim, mahsul ve meyveler aramızda bölüşülsün! Sizi bu mallar üzerinde Allah’ın durdurduğu müddetçe durdurayım!” buyurdu.

Hayber Yahudileri kabul ettiler. Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Sizi çıkarmak istediğimiz zaman, çıkarmamız şartıyla!” diyerek ve mahsulü yarı yarıya bölüşmek üzere, onlarla anlaşma yaptı. Hayber arazisini böylece onlara işletti.

Buna göre; Yahudiler çalışacaklar, ekecekler, dikecekler, elde edilecek ekin ve hurma mahsullerinin yarısını hizmetlerinin karşılığı olarak alacaklardı

Abdurrezzak’ın İmam Zührî’den rivayetine göre:

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerini, Hayber’den çıkıp gidecekleri sırada yanına çağırdı. Mahsulünü yarı yarıya bölüşmek üzere Hayber hurmalık ve ekinliklerini onlara teslim etti ve kendi­lerine:

“Allah sizi durdurdukça, bu iş üzerinde duracaksınız” buyurdu.

Hayber’de ne Peygamberimiz Aleyhisselam, ne de ashabı hesabına Yahudilerden başka işçi çalıştırılmamıştır.

Ketibe’de yetişmiş 400.000 hurma ağacı vardı. Peygamberimiz Aleyhisselam, mahsul zamanında Abdullah b. Revâha’yı, sonra da Cebbar b. Sahr’ı Hayber’e gönderir, mahsul ve meyveleri adalet ve hakkaniyet üzere tahminlettirip yarı yarıya bölüştürürdü.

Abdullah b. Revâha, mahsulü tahminleyip ikiye böldükten sonra, istedikleri bölüğü almakta Yahudileri serbest bırakır, yahut onlara:

“Siz tahminleyip bölünüz, birisini almakta beni serbest bırakınız” derdi.

Buna rağmen, Yahudilerin Abdullah b. Revâha’ya:

“Bize haksızlık ettin!” diyecek kadar ileri gittikleri olur, Abdullah b. Revâha:

“İsterseniz, bize düşen sizin olsun! Size düşen de bizim olsun!” diyerek olgunluk gösterirdi

Yahudiler, kadınlarının zinet takıntılarını toplayıp Abdullah b. Revâha’ya:

“Bunlar senin olsun da, bize bölüştürmede iyilik et! Göz yum!” dediler.

Abdullah b. Revâha:

“Ey Yahudi cemaati! Vallahi, siz bana Allah’ın yaratıklarının en sevimsizi ve iğrencisinizdir! Sizin bana teklif ettiğiniz ücret, bir rüşvettir. Rüşvet ise haramdır! Biz onu ağzımıza koymayız, yemeyiz!” dedi

Yahudiler:

“Gökler ve yer durdukça, hak ve gerçek olan da budur!” diyerek, rüşvetin kendilerince de haram olduğunu itiraf ettiler.

Abdullah b. Revâha, mahsulü 40.000 vesk olarak tahminlemiş, her iki tarafa yirmişer bin vesk düşmüştü

Hayber Yahudileri, Abdullah b. Süheyl’i öldürünceye kadar, Müslümanlardan hiçbir sert muamele görmediler. Peygamberimiz Aleyhisselam’ın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir de, Hayber Yahudileri hakkında aynı şekilde hareket etti. Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra Hz. Ömer de Hayber Yahudileri hakkında onlar işi azıtıncaya kadar böyle hareket etti. Hz. Ömer’in devrinde Müslümanların elinde işçiler çoğalmış, toprağı işlemek kolaylaşmış, Yahudilere pek ihtiyaç kalmamıştı.

Ketibe’nin yıllık hurma mahsulü tahminen 8.000 vesk idi. Bunun yarısı olan 4.000 vesk hurma yarıcı olan Yahudilere bırakılıyordu.

Ketibe’de ekilen arpanın yıllık hâsılatı 3.000 sa’ idi. Bunun yarısı olan 1.500 sa’ arpayı Peygamberimiz Aleyhisselam alıyor, 1.500 sa’ını da Yahudilere bırakıyordu.

1.000 sa’ tutan hurma çekirdeğinin de yarısı Peygamberimiz Aleyhisselama aitti.

Peygamberimiz Aleyhisselam, bütün bu arpa ve hurma mahsulleriyle hurma çekirdeğinden Müslümanlara vermekte idi.[51]

99.Ve Biz, kıyâmet günü ortak koşan kimseleri dalgalar hâlinde birbirlerine girer hâlde bırakıvermişizdir. Sûr’a da üflenmiştir. Böylece ortak koşan kimselerin hepsini bir araya toplayıvermişizdir.

100,101.Ve Biz, cehennemi o gün, Beni hatırlatan alâmetlerimden/ göstergelerimden gözleri bir örtü içinde olan ve vahye kulak vermeye güçleri olmayan kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için genişlettikçe genişlettik.

Zülkarneyn tanıtıldıktan sonra, bu ayet grubunda Rabbimiz insanları uyarmak için konuyu yine Kıyamet’e getirmiştir. Pasajda konu edilen kimseler, surenin giriş kısmında konu edilen müşriklerdir.

Kıyamet gününde müşrikler mutlak bir hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Öyle ki, inanmadıkları, olmaz dedikleri kıyamet ile artık yüz yüze kalmışlardır. İster istemez mahşerde toplanmışlar, hesaplarının görülmesini beklemektedirler. Karşılarında tüm inançsızları içine alacak kadar genişletilmiş bir cehennem vardır.

6-8.O hâlde onlardan geri dur. O günde Çağırıcı’nın, bilinmedik/ yadırganan bir şeye çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar. Sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, zor bir gündür” derler.

                                                                                    (Kamer/6-8)

99.Biz, sana geçmiş olan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir Öğüt/hatırlatma [Kur’ân] verdik. 101-102Kim Bizim verdiğimiz Öğüt’ten [Kitap'tan/Kur’ân'dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyâmet günü; Sûr’a üflendiği gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyâmet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri gövermiş olarak toplayacağız.103Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on gün’ kaldınız.” –104Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.– Yolca en üstün olan “Siz ancak bir gün kaldınız” diyecektir.

                                                                        (Ta Ha/100- 102)

18.O gün Sûr’a üflenir; siz de hemen bölükler hâlinde gelirsiniz.

                                                                            (Nebe’/18

102.Peki, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, Benim astlarımdan birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz Biz cehennemi, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselere bir konuk ziyafeti (!) olarak hazırladık.

Bu ayette de yine küfre batmış olanlara bir gönderme yapılıp tehdit ve aşağılama üslubuyla kendilerine “Peki o kâfirler, Benim astlarımdan bir takım veliler edineceklerini mi sandılar” denilmiştir. Tabiî ki onları içinde bulundukları durumdan kurtaracak kimse bulunmamaktadır.

Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.

81.Ve onlar, kendileri için bir güç, şan, şeref olsun diye Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.

82.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O edindikleri ilâhlar, onların kulluklarını kabul etmeyecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır.

                                                                     (Meryem/81, 82)

103.De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi? 104.Onlar, yapay olarak, güzellik ürettiklerini sanırken, dünyadaki çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.”

105.İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.

106.İşte, küfürleri; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeleri, Benim âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle, onların cezaları cehennemdir.

Bu ayet grubunda Rabbimiz “en çok zarara uğrayanlar”ı elçisi aracılığı ile açıklamaktadır. Buna göre en çok zarara uğrayanlar, dünyada güzel şeyler yapıp ürettiklerini sanırken çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir. Zira onlar yanlışın en büyüğünü yapmış, Allah’ın ayetlerini ve ahıreti inkâr etmişlerdi. Bu yüzden tüm emekleri boşa gitmiş, yaptıklarının teraziye konulması bile söz konusu olmamıştır. İnkâr etmeleri ve elçiyi alaya almaları yüzünden gidecekleri yer de sadece cehennemdir.

Birçok ayette belirtildiği gibi, burada da amellerin bir kıymet ifade etmesi iman şartına bağlanmıştır. İman olmadan ameller değerlendirilmeyecektir.

5.Haberiniz olsun! Şüphesiz onlar, Elçi’den/ vahiyden gizlenmek için göğüslerini dürüp bükerler. Haberiniz olsun! Onlar örtülerine bürünürlerken, gizledikleri şeyleri, açığa vurdukları şeyleri Allah biliyor. Şüphesiz Allah, göğüslerdekileri en iyi bilendir.

6.Ve yeryüzünde hiçbir küçük-büyük canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Allah, onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

                                                                                              (Hud/15, 16)

91.Şüphesiz ki küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

                                                                                            (Al-i Imran/91)

18.Kâfirlerin; Rablerini bilerek reddeden/ inanmayan kimselerin durumu, onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir.

                                                                                                    (İbrahim/18)

23.Ve Biz, Bize kavuşmayı ummayanların amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri durumuna getiriverdik.

                                                                                                    (Furkan/23)

39,40.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan şu kişiler; onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. Yanında Allah’ı bulmuştur. Sonra da Allah ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah, hesabı çok çabuk görür. Yahut çok derin, engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; onu dalga üstüne dalga kaplamakta; üstünde de bulut vardır. Birbiri üstüne karanlıklar… Kime, elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu dahi göremez. Ve Allah, kime nûr vermemişse, artık o kimse için nûrdan herhangi bir şey yoktur.

                                                                                                          (Nur/39,40)

107,108.Şüphesiz iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış şu kimseler, içlerinde sürekli kalmak üzere Firdevs bahçeleri onlar için ikram olunmuştur. Onlar, oradan hiç ayrılmak istemezler.

Bu ayetlerde ise inanan ve salihatı işleyenlerin durumu ortaya konmuştur. Onlar Firdevs bahçelerine yerleştirilecek, orada sürekli kalacaklar ve oradan hiç çıkmak istemeyeceklerdir.

FİRDEVS BAHÇELERİ

Ayette yer alan “Firdevs”, genel kanaate göre sonradan Arapçalaşmış bir sözcüktür. Rumca “bahçe” demektir. Firdevs sözcüğünün çoğulu olan “Ferâdis” Suriye’de [Şam’da] bir yerin adıdır.[52]

“Firdevs bahçeleri” ifadesiyle müminler cenneti kazandıracak işler yapmaya özendirilmektedir. Klasik kaynaklardaki nakillere göre, Katade Firdevs’in cennetin merkezi ve en üstün yeri olduğunu ileri sürerken, Kâ’b da “Cennetler içinde Fİrdevs’ten daha üstün ve yücesi yoktur” demektedir.

Ayetten, müminlerin ahirette Firdevs bahçeleri ile ödüllendirileceği anlaşıldığı gibi, bu ayetin indiği dönemde henüz Bizans toprağı olan Suriye’deki Firdevs bahçelerinin bir gün inananların olacağı müjdesi de anlaşılabilir.

109.De ki: “Rabbimin sözleri için, deniz mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile.”

Rabbimiz bu ayette kudretinin sonsuzluğuna işaret ederken aynı zamanda kullarına olan rahmetinin de sonsuzluğunu açıklamaktadır. Kullarına o kadar müşfik ve merhametlidir ki, onlar için sürekli peygamber göndermiş, vahiy indirmiştir.

Bu ayetin bir benzerini daha evvel Lokman suresinde görmüştük:

27.Ve eğer, şüphesiz yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz katılarak onun mürekkebi olsa, Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki Allah en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam yapandır.

                                                                                              (Lokman/27)

96.Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz.

                                                                                             (Nahl/96)

110.De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa sâlih ameli işlesin ve Rabbine kullukta, hiç kimseyi ortak etmesin.”

Bu ayette Rabbimiz mesajını elçisinin diliyle vermektedir. Bu mesaja göre, elçinin kendisi de bir beşerdir. Ne var ki, elçilikle görevlendirilerek kendisine tek bir ilah olduğu vahyedilmiştir. Tercih insanların kendisine aittir. Kim öldükten sonra Allah’a kavuşmaya inanıyorsa salih amel işlemelidir. Allah’a kullukta kimse bir tek olan Rabbine başka varlıkları ortak koşmamalıdır.

Allah’a nasıl ve niçin ortak koşulduğuna ve böylelerinin nasıl bir akıbetle karşılaşacağına dair birkaç ayet hatırlayalım:

104-106.De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız, iyi bilin ki, Allah’ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana/Allah’a taparım. Ve ben mü’minlerden olmamla ve ‘Tüm benliğini ortak koşmaktan, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmektenHakk’a dönen biri olarak Din’e döndür ve sakın ortak koşanlardan olma! Ve Allah’ın astlarından sana yarar sağlamayan, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerden olursun’ diye emrolundum.”

                  &nbs