7-(81).TEKVÎR  [DÜRME] SURESİ

Bu sure Mekke’de 7. sırada inmiştir. Adını birinci ayetteki “كوّرت  küvviret” sözcüğünden almıştır. Bu sözcüğün mastarı “تكوير  tekvir”dir.

Tebbet suresinin tahlilinde, peygamberimizin halkı Safa tepesine davet ederek onları uyardığını; buna karşılık başta Ebuleheb olmak üzere bazı azgın müşriklerin ilahî mesaja karşı çıkarak o ana kadar aralarında ahlâkıyla, dürüstlüğüyle ve zihinsel sağlığıyla efsaneleşmiş olan Muhammed’e “mecnun” şeklinde ithamlarda bulunduğunu; bununla da yetinmeyerek çarşıda, pazarda onu takip ve taciz ettiklerini; bu hareketleriyle asıl yapmak istediklerinin peygamberimizin görevini engellemek olduğunu öğrenmiştik.

Rabbimiz Ebuleheb’in şahsında bize bu tip yalanlayıcıların akıbetini, mallarının ve teşkilâtlarının bu davaya zarar veremeyeceğini bildirmişti. Bu açıklamalar şüphesiz peygamberimizin ve etrafındaki bir avuç Müslüman’ın maneviyatını yükseltmişti. Ama bir de Ebuleheb ve onun gibilerin bulandırdığı akıllar vardı. Bu akıl sahiplerinin de ikna edilmesi gerekmekteydi.

Tekvir suresinde akılları din düşmanları tarafından bulandırılmış bu türdeki insanların tereddütleri giderilmekte, gerekli uyarılar yapılarak onlara öğütler verilmektedir.

Sure üç pasajdan oluşmuştur:

Birinci pasaj, kıyamet ve mahşer sahnelerinin yer aldığı inzar [uyarı] mahiyetindeki 1-14. ayetlerdir.

İkinci pasaj, Kur’an ve peygamberimizin konumunun belirtildiği 15–25. ayetlerdir.

Üçüncü pasaj, öğütlerden oluşan 26–29. ayetlerdir.

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL

1.Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2.yıldızlar bulandığında,

3.dağlar yürütüldüğünde,

4.çıkarlar ve en iyi gelir kaynakları işe yaramaz olduklarında,

5.canlılar yaratılış özelliklerini yitirdiklerinde,

6.denizler kaynatıldığında,

7.insanlar inanç ve amellerine göre gruplandığında,

8,9i.nim inim inletilenlere, “Hangi günahtan dolayı öldürüldüğü/hayatı mahvedildiği?” sorulduğunda,

10.amel defterleri açılıp yayınlandığında,

11.gök sıyrılıp açıldığında,

12.cehennem kızıştırıldığında

13,14.ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne hazırladığını anlar.

15-21.Kur’ân’ı dinlememek için saklananların, kaçanların durumunu, gerçeği örtbas etmenin-cehaletin gidişini, aydınlığın- reşitliğin gelişini kanıt gösteririm ki kuşkusuz bu, güçlü, Arş’ın/en büyük tahtın sahibi’nin yanında çok değer verilen, itaat edilen, güvenilen değerli bir elçi sözüdür.

22.Arkadaşınız delirmiş/ gizli güçler tarafından desteklenen biri değildir.

23.Andolsun O, O’nu açık ufukta gördü.

24.O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir.

25.Bu, kendi düşünce yetisinin ürünü olan söz de değildir.

26.Durum böyleyken siz nereye gidiyorsunuz?

27,28.Bu, âlemler için; sizden doğru gitmek isteyenler için öğütten başka bir şey değildir.

29.Âlemlerin Rabbi olan Allah, sizin düşünmenizi, öğüt almanızı dilemeyince siz dileyemezsiniz.

TAHLİL:

1.Güneş katlanıp dürüldüğünde,

   “تكوير  Tekvir” sözcüğü, “ كوّرت  küvvirat” fiilinin mastarı olup “كور  kevr” sözcüğünden türemiştir. Tekvir; yuvarlak şekle sokmak, toplamak, sarık sarar gibi sarmak, bohçalamak anlamlarına geldiği gibi, devirmek, kürümek, yıkıp atmak anlamlarına da gelir.[1] Bu sözcük Arapça’dan Farsça’ya ve Farsça’dan da Türkçe’ye “kör olmak” anlamında geçmiştir. Sözcüğün yapısı [tef'il babından oluşu] çokluk, peklik anlamlarını içerir. Bu kalıp işin “çok” yapıldığını ifade ederek fiile “çok sarılmış, çok yuvarlanmış” anlamını kazandırır.  Bu hususlar dikkate alındığında “Küvviret” sözcüğü ayette “Güneş iyice köreltildiğinde” anlamını ifade eder.

2.yıldızlar bulandığında, 3.dağlar yürütüldüğünde, 4.çıkarlar ve en iyi gelir kaynakları işe yaramaz olduklarında,

            yıldızlar bulandığında,

            dağlar yürütüldüğünde,

            on aylık gebe develer umursanmadığında,

dördüncü ayetin orijinalinde geçen “ عشأر  işar” sözcüğü on aylık gebe develer için kullanılmaktadır. Araplar on aylık gebe develere doğuruncaya kadar bu adı verirler.[2] Bu develer hem süt hem de yavru vermeleri bakımından çok kıymetlidirler.

Bu nitelikteki develerin başıboş bırakılmasından maksat, çobansız ve bakımsız bırakılarak umursanmamalarıdır. Zira korkunç kıyamet olayları içinde, develerin sahipleri böyle en kıymetli mallarını bile başıboş bırakıp kaçışacaklardır.

Âyetin orijinalindeki sözcüklerin lafzî anlamı, “on aylık gebe develer umursanmadığında” şeklindedir. “On aylık gebe deve”, çiftlik, fabrika, maden ocağı, han, hamam vs. gibi o günün insanlarının çıkarlarını ve sahip oldukları en iyi gelir kaynaklarını ifade eder.

Bu ayetin mesajının dünyanın çeşitli yerlerindeki sosyal çevrelere farklı farklı anlatılması gerekir. Ayetin esas mesajı, o an geldiğinde herkesin çok değer verdiği şeyleri terk edeceklerini, bırakacaklarını, unutacaklarını bildirmesidir. Bu durumda ayetteki mesaj, bir sanayi ülkesinde “Fabrikalar bırakılıp kaçıldığında…”, bir finans çevresinde “Bankalar açık bırakılıp kaçıldığında…”, denizciliğin önemsendiği bir yörede ise “Kaptan gemisini terk edip kaçtığında” şeklinde anlaşılmalıdır.

 5.canlılar yaratılış özelliklerini yitirdiklerinde,

Âyetteki orijinal ifadelerin lafzî manası, “vahşî hayvanlar bir araya toplandığında” şeklindedir. Burada bu ifade ile kıyâmetin dehşetiyle vahşi hayvanların bile, koyun ve kuzu gibi bir arada toplanacakları, dolayısıyle bunların, kendi öz benliklerini yitirecekleri bildiriliyor.

Normal şartlarda vahşî hayvanların bir araya toplanması mümkün değildir.  Ama kıyamet şartlarında her şey alt üst olacak, her şey aslî niteliğini yitirecektir. Korkunçluğun verdiği dehşet ile vahşî hayvanlar bile şaşırıp kalacaklar, yaratılış özelliklerinin aksine davranacaklardır.

6.denizler kaynatıldığında,

Surenin ilk altı ayetinde kıyametin ilk aşamaları anlatılmıştır. Bu ilk aşamaların nasıl gerçekleşeceği ile ilgili olarak değişik bilim dalı mensuplarınca birçok teori geliştirilmiştir. Bu teorilerin öngördüğü aşamalar birbirinden farklı da olsa, gerçekleşeceğini düşündükleri son, ayetlerde açıklandığı gibi her şeyin normal akışından çıkacağı, evrenin düzeninin bozulacağı, kısaca kıyametin kopacağı şeklindedir. Bu teoriler henüz birer öngörü mahiyetinde oldukları için daha fazla açıklanmalarına gerek yoktur. Belirtilmesi gereken en önemli yanları, Kur’an’ın bildirdiği kaçınılmaz sonun hepsi tarafından da kabul ediliyor olmasıdır.

Kıyamete ait sahneler başka detaylar verilerek ileride pek çok ayette karşımıza çıkacaktır. Meselâ İbrahim suresinin 48. ayetinde bu sahne şöyle anlatılmıştır:

 “O gün yerküre başka bir yerküreye dönüştürülür. Gökler de öyle. Hepsi o Vâhid [Sıfatlarında, özelliklerinde tek ve biricik olan; kullarının ibadet ve yönelişlerinde kendisine herhangi bir varlığı eş ve aracı tutmalarını istemeyen] ve Kahhar olan [Kâfirleri kahrı altında ezen] Allah’ın huzurunda dikilir.”

7.insanlar inanç ve amellerine göre gruplandığında,

Âyetin orijinalindeki ifadenin lafzî anlamı, “nefisler eşleştirildiğinde” şeklindedir. Vâkıa/7′ye (127. necm) göre buradaki eşleştirme, “sağcılar, solcular ve öncüler” şeklinde insanların kendi aralarındaki eşleştirmedir, birleştirmedir, yani grup grup toplamadır.

Bu ayetten itibaren kıyamet sahneleri bitmiş, mahşer sahneleri anlatılmaya başlanmıştır.

Ayetteki “Nefislerin eşleştirilmesi” ifadesi hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. “Ruhlar bedenleriyle birleştirildiğinde”, “Herkes amellerinde kendi benzerleriyle birleştirildiğinde”, “Müminler hurilerle birleştirildiğinde”, “Yahudi Yahudi ile, Hıristiyan Hıristiyan ile birleştirildiğinde”, “Canlar amelleriyle birleştirildiğinde” şeklindeki yorumlar bunlardandır.

Ayetteki “زوّجت  züvvicet” kelimesi, bir araya getirmek demektir. Ama her hangi iki şeyi bir araya getirip bir çift oluşturmak değil, bir şeyi misliyle, simetrik eşiyle bir araya getirmek, bir takım oluşturmak demektir. Aynı kelime, Şûra suresinin 50. ayetinde bir batındaki/ana karnındaki birden çok çocuğu ifade etmek için, Vakıa suresinin 7. ayetinde ise mahşerde diriltilen insanların üç grupta toplanmalarını ifade etmek için de kullanılmıştır.

Tekvir suresinin bu ayetinde de mahşer sahnelendiğine göre, Vakıa suresinin 7. ve sonraki ayetleri bu ayetin detayı olarak düşünülebilir. Bu durumda, ayette geçen eşleştirmenin Vakıa suresindeki “sağcılar, solcular ve öncüler” şeklinde kendi aralarındaki eşleştirme ile aynı olduğu söylenebilir.

8,9.inim inim inletilenlere, “Hangi günahtan dolayı öldürüldüğü/hayatı mahvedildiği?” sorulduğunda,

Ayetin orijinalinde geçen “موؤدة  Mev’ude”, “وئد  Ve’d” kökünden türemiştir. “وئد  Ve’d”,  şiddetli, yüksek, gür ses, avaz, uzaktan duyulan uğultu demektir.[3]

Mev’ude için genellikle  cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri toprağa gömme şeklindeki insanlık dışı âdetlerine denmektedir.

Arapların kimisi bunu kızları yüzünden ileride başlarına utanç verici bir olay gelebilir korkusuyla, kimisi de “melekler Allah’ın kızlarıdır” inanışına uygun olarak kızlarını meleklere katmak üzere yaparlardı. Fakat onları bu zulme iten başlıca nedenin fakirlik ve çocuğu besleyememek korkusu olduğu daha güçlü bir olasılıktır. Bu konu En’âm 151 ve İsra 31 gibi başka ayetlerde de yer almaktadır.

Bununla beraber Araplar içinde kız çocuklarını bu şekilde toprağa gömmeyi tasvip etmeyenler de vardı. Meselâ ünlü Arap şairi Farazdak’ın dedesi olan Sa’sa’a b. Naciye el-Mücaşi adlı şahıs, kendi kavmi olan Beni Temim’den toprağa gömülecek kız çocuklarını fidye ile kurtarırdı.

 Bu ayetlerde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, diri diri gömmek suretiyle işlenen cinayetin nedeni hakkında öldürene değil de öldürülen suçsuz kızcağıza soru yöneltilmiş olmasıdır. Hesap gününde sorunun suçsuz, koruyucusuz, mazlum kıza sorulacak olması, cinayeti işleyen katile hiç söz hakkı verilmeyecek olması anlamına gelmektedir ki, bu ifade ile hem “Tariz” sanatı sergilenmiş, hem de bu katillere mahşerde düşecekleri durumla ilgili olarak çarpıcı bir uyarı yapılmıştır.

Ayetlerde, diri diri gömmek suretiyle işlenen cinayetler örnek gösterilerek aslında şekli ne olursa olsun, çocukların kasten öldürülmelerinin büyük bir günah olduğu anlatılmaktadır.

Âyetteki ve iza’l-mev’udeti süilet ifadesini “diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda” diye çevrilir, ki bu, âyetin mesajını daraltmaktır. İfadenin gerçek anlamı, “baskı, eziyet sonucu imkânları kısıtlanan; eğitim-öğretimden, iş imkânlarından ve fırsatlarından mahrum edilen, bu nedenle de sıkıntılı, seviyesiz bir hayat sürmek zorunda kalan, ömrü ah-vah ile inim inim inleyerek, feryad-ü figan ile geçen, kız, oğlan ve erişkin herkes” demektir. Bu tip sosyal cinayetlerin de aynı suç kapsamında olduğu unutulmamalıdır.

10.amel defterleri açılıp yayınlandığında,

Bu ayet amel defterlerinin sadece açılmakla kalmayıp aynı zamanda neşrinin de yapılacağını, yani gazete, dergi, kitap gibi veya radyo ve televizyon programı gibi yayınlanacağını da ifade etmektedir. Bu durumda, amel defterlerinde yazılı olan hem iyi hem de kötü amellerin, sahibi ile Allah arasında kalmayıp tüm mahşer halkı tarafından öğrenilmesi söz konusudur. Bunun detayı ilerine Neml suresinde gelecektir.

11.gök sıyrılıp açıldığında, 12.cehennem kızıştırıldığında 13,14.ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne hazırladığını anlar.

Mahşerle ilgili olarak çizilen bu kompozisyonla inzar [uyarı] yapılmakta, insanlardan akıllarını başlarına almaları istenmektedir. Bu kısa sahneler ve uyarılar ilk yapılanlardır. Daha sonraki surelerde detaylı olarak görülecektir.

15-21.Kur’ân’ı dinlememek için saklananların, kaçanların durumunu, gerçeği örtbas etmenin-cehaletin gidişini, aydınlığın- reşitliğin gelişini kanıt gösteririm ki kuşkusuz bu, güçlü, Arş’ın/en büyük tahtın sahibi’nin yanında çok değer verilen, itaat edilen, güvenilen değerli bir elçi sözüdür. 22.Arkadaşınız delirmiş/ gizli güçler tarafından desteklenen biri değildir.23.Andolsun O, O’nu açık ufukta gördü. 24.O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir. 25.Bu, kendi düşünce yetisinin ürünü olan söz de değildir.

Âyetin orijinalindeki ifadelerin “hakikat” manası, “Şimdi o sinenlere, o akıp akıp yuvasına gidenlere, yöneldiği an geceye, nefeslendiği an sabaha kasem ederim ki” şeklindedir. Biz mecâz anlamları verdik.

Surenin 15-25. ayetleri ayrı bir necmdir. Ayrıca bu ayetler Kur’an’ın özelliklerini kanıt gösteren birer kasem cümlesidir.

Ayetlerin her birinde müteşabih ifadeler vardır. Bize göre ayetlerdeki;

- “sinenler” ile “Kur’an’dan kaçanlar”,

- “akıp akıp gidenler” ile “İslâm’a koşanlar”,

- “yönelen gece” ile “küfrün bitmesi”,

- “nefeslenen sabah” ile de “toplumun mutluluğa ermesi” kastedilmektedir.

Bundan sonra da böyle müteşabih ifadeler ile sıkça karşılaşılacaktır.

Kanaatimize göre, 15-25 ayetleri kapsayan bu necm,  Fecr suresinden sonra ve Duha suresinden önce inmiş olmalıdır. Zira “fecr”den sonra sabah, sabahtan sonra da kuşluk [duha] olur.

Tebbet suresinin tahlilinde peygamberimizi engellemeye çalışanların tepkilerine değinilmiş, Rabbimizin bu kişileri ve tepkilerini Ebuleheb’in şahsında somutlaştırdığı anlatılmıştı. Rabbimiz bu necmde Ebuleheb ve teşkilâtı tarafından oluşturulmaya çalışılan kötü kanaatleri bertaraf etmek için Kur’an’ın mucizevî niteliklerini göstermekte ve elçisinin kendi katındaki konumunu açıklamaktadır. Ancak bu açıklamasına da yine kasem ile yani dikkat çekerek, kanıt göstererek başlamaktadır.

Ayetlerin lâfzî anlamlarına göre de evrendeki yıldızlara, gezegenlere, muhteşem sistemlerine ve bütün bunları yaratan güce dikkat çekilmekte ve “İşte, bu gücün sahibi size açıklıyor ki…” denilmektedir.

15 ve 16. ayetler ile ilgili olarak şöyle bir yorum yapmaktadır:

“… 15. ayette ‘sinenler’ diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası ‘hunnes’tir. Hunnes’e, akışın tersi, pusma, büzülme, sinme, gerileme anlamları verilmektedir. 16. ayette ‘yuvalarına girenlere’ diye çevirdiğimiz deyim ise Arapça ‘kunnes’tir. Kunnes sözcüğüne belli güzergâh, yuvaya girme, hareket halindeki cismin yuvası anlamları verilmektedir. 16. ayetteki ‘akış’ı ise ‘cereyan’ kökünden türeyen ‘cariye’ kelimesi karşılamaktadır. … Bilim ancak 1700′lü yıllarda çekim gücünün önemini fark etmiştir. … ayetler incelenirse, bu ayetlerin çekim gücüne, çekim ile hareket arasındaki dengeye işaret ettikleri anlaşılır. Gerek atomun çekirdeği, gerek gezegenlerin ortasındaki Güneş, sinmiş, büzülmüş bir hâlde bulunmakta, atomdaki çekirdek elektronları ve Güneş sistemindeki Güneş ise gezegenleri kendi içine çekerek onları da sindirmeye, büzdürmeye çalışmaktadır. Biz bu güce çekim, yerçekimi diyoruz. Merkezdeki sinmiş çekirdekler (Güneş), etraflarındaki elektronları (gezegenleri) kendileriyle birleştirmek, bütünleştirmek isteyerek onları da büzmeye, kendileri gibi sindirmeye yönelik kuvvet uygularlar. Böylelikle Tekvir suresinin 15. ayetinde geçen ‘hunnes’ kelimesinin çekim gücünü ifade ettiği hiçbir zorlama yapılmadan anlaşılmaktadır.

Atomun çekirdeğinin çekimine rağmen elektronlar çekirdeğe yapışmaz. Güneş’in çekimine rağmen de gezegenler Güneş’e yapışmaz. Elektronları çekirdeğe yapışmaktan, gezegenleri Güneş’e yapışmaktan kurtaran, elektron ve gezegenlerin hareketidir. Tekvir suresi 16. ayette geçen ‘cariye’ kelimesi akışı, hareketi ifade eder ki, çekimden kurtaran unsuru ifade etmesi bakımından bu önemlidir. … Bu iki ayrı oluşum sayesinde elektronlar kendi yuvalarında, yörüngelerinde, gezegenler de kendi yuvalarında, yörüngelerinde hareket ederler. Bu yuvada olmayı da 16. ayetteki ‘kunnes’ kelimesi mucizevî bir şekilde ifade etmektedir. Kur’an, yerçekimindeki merkeze çekişi ‘hunnes’ kelimesiyle, bu çekimden kurtulmayı sağlayan hareket unsurunu ‘cereyan’ kelimesiyle, her iki unsur sayesinde oluşan yörüngede olmayı da ‘kunnes’ kelimesiyle ifade etmektedir. Böylece Kur’an, yerçekimi ile ilgili terminolojinin var olmadığı bir dönemde, yerçekimine bağlı oluşumları açıklamıştır.”[4]

19- 21.Şüphesiz bu, güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı, itaat edilir güvenilir bir elçi sözüdür.

Arş, “en büyük, en yüksek makam koltuğu/taht” demektir. Kur’ân’da 26 kez geçer. Bunlardan dördü Neml sûresi’nde Sebe melikesinin tahtı, biri de Yûsuf sûresi’nde Yûsuf peygamberin tahtı olmak üzere kullar için geçerken, 21 tanesi mecâzî olarak Allah’ın tahtı olarak geçer. Burada arşın, mecâzen Allah’a izafe edilmesi, Allah’ın en yüksek makam sahibi oluşunun, O’ndan üstün bir idarecinin bulunmayışının beyanıdır.

Ayette geçen “انّه  o” zamiri Kur’an’a işaret etmektedir. Kur’an, bir elçinin sözleriyle tebliğ edildiği için “قول رسول  Elçi sözü”dür. Ama “Elçi sözü”, elçilik yapan kişinin kendi sözü değildir. “Elçi sözü”; elçilik yapan kişinin, elçi yollayan otorite tarafından kendisine emanet edilen mesajdır, yani elçi yollayan otoritenin sözüdür. Ama pek çok meal ve tefsirde, ayette geçen “Elçi sözü” ifadesi ile Cebrail’in kastedildiği yazılıdır. Bunun sebebi, “Elçi sözü” ile “Muhammed’in sözü” arasındaki inceliğin fark edilemeyişidir. Elçi Muhammed (as), kendisinin değil, kendisini elçi olarak seçen otoritenin mesajını aktarmaktadır. Üstelik bu elçi, Allah katında itibar edilen, güvenilecek ve itaat edilecek bir elçi olduğu için, “Elçi sözü” olarak aktardığı mesajlara da itibar edilmeli, güvenilmeli ve itaat edilmelidir. Nitekim Alak suresinde “Yaratan Rabbinin adına oku!” emrini alan peygamberimiz, tebliğine Fatiha suresinin ilk ayeti olan “Rahman ve Rahîm Allah’ın adına” cümlesiyle başlamıştır. Yani elçinin sözleri, Allah’ın kendisine vahyettiği sözlerden başka bir şey değildir.

22, 23.Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü.

Birçok tefsir ve mealde, bu ayetle ilgili olarak da Kur’an’daki diğer sure ve ayetlere uygun olmayan açıklamalar görmek mümkündür. Ayetteki  “رآه  hu [o]” zamiri hayalî Cebrail’e gönderilerek büyük bir hata yapılmıştır. Halbuki bu ayette bahsedilenler, Necm suresinin 1-18. ayetlerinde detaylandırılmıştır.

1.Gurup gurup inmiş âyetlerin her bir inişini kanıt gösteririm ki 2.arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. 3.O, boş iğreti arzusundan da konuşmuyor. 4.Onun size söyledikleri; inen o ayet gurupları, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. 5.Arkadaşınıza o konuştuklarını müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi, egemenlik kurmuş olan öğretti.

6,7.Ve müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve egemenlik kurmuş olan, en yüksek ufukta idi. 8,9.Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. 10.Hemen de kuluna, 14.son kiraz ağacının yanında 15.–ki yanında oturmaya değer konaklama yeri vardır– vahyettiğini vahyetti. 16.O zaman kiraz ağacını kaplayan kaplıyordu.11.Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 12.Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz?/Onun gördüğü şey hakkında o’nunla mücâdele mi ediyorsunuz?

13.Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. 17Göz şaşmadı ve azmadı. 18Andolsun, Rabbinin alâmetlerinin/göstergelerinin en büyüğünü gördü.(Necm; 1-18)                                                         

Anlaşılmaktadır ki, peygamberimizin gördüğü Cebrail değil, Rabbimizin büyük bir tecellisi, büyük bir ayetidir. Bu husus Necm suresi tahlilinde detaylandırılacaktır.

24.O gayb hakkında cimri de değildir.

Ayette geçen “zanîn” sözcüğünün birinci anlamı, sahip olduklarını başkalarına vermekten, başkalarıyla paylaşmaktan kaçınan demektir. Biz de bu anlamı tercih ederek sözcüğü “cimri” olarak çevirmeyi uygun gördük. Sözcüğün ikinci anlamı ise “itham edilen, suçlu görülen, töhmet altında tutulan, sanık” demektir.

Sözcüğün birinci anlamı esas alındığında ayet, peygamberimizin gayb hakkında cimri olmadığı yolunda bir hüküm ifade etmektedir. Bu durum, ilk bakışta gaybın Allah dışında hiç kimse tarafından bilinemeyeceği yolundaki Kur’an öğretisine ters gibi görünüyorsa da, peygamberimizin bu gayb bilgilerini Allah’tan vahiy yoluyla edinmiş olduğu gerçeği bu tersliği ortadan kaldırmaktadır. Çünkü Yüce Allah eski toplumlara ait bazı haberleri, peygamberimizin çevresinde olup bitenleri, kıyamet, cennet ve cehennem ile ilgili bazı sahneleri peygamberimize vahyetmiş, o da bu vahiyleri ayetler halinde insanlığa tebliğ etmiştir.

Ayette peygamberimizin vahiy yoluyla kendisine bildirilen gayb haberlerini insanlığa tebliğ ederken cimrilik etmediği anlatılmakta ve “Arkadaşınız Muhammed, kendisine vahiyle bildirilen gaybe ait bilgilerde cimri değildir. O haberleri kendine saklamaz, sizlerle paylaşır” mesajı verilmektedir.

Sözcüğün ikinci anlamı esas alındığında ise ayet şöyle açıklanabilir: “Arkadaşınız Muhammed (as), kendisine vahiyle bildirilen gaybe ait konularda, ‘sen bu bilgileri kâhinlik ederek, kâhinin birinden ya da Tevrat veya Zebur’dan alarak bize söylüyorsun’ gibi bir ithamla suçlanmış da değildir.”

Bu anlamların ikisi de doğrudur ve her ikisi birden ayetin çevirisinde kullanılabilir.

25.Bu kovulmuş şeytanın sözü değildir.

Ayette geçen “شيطان رجيم  kovulmuş şeytan”, kişinin içindeki düşünme yetisidir. Bu yeti aynı zamanda İblis diye de adlandırılır. Ayette bu mesajları/vahiyleri Muhammed’in kendisinin uydurmadığı vurgulanmaktadır. Bu konuda tatmin olunabilmesi için İblis [Şeytan-ı Racim] ile ilgili aşağıdaki yazımızın iyi anlaşılması gerekir.

İblis Nedir ya da Kimdir?                

İblis’i tanımanın yolu şeytanı tanımaktan geçer. Bu nedenle şeytan sözcüğünün Kur’an bağlamında doğru anlaşılması gerekir. Şeytan ile ilgili geniş açıklama “Kur’an’da Şeytan” adlı çalışmamızda verilmiştir. Burada özet olarak şu bilgiyi vermekle yetiniyoruz:

“شيطان  Şeytan”, sözlük anlamı olarak “Hakk’tan uzak olan” demektir. Kavram olarak ise, “Hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı”dır.

Şeytanın kimler veya neler olabileceği, özellikleri ve ayırt edici nitelikleri Kur’an’da detaylı olarak mevcuttur. Kur’an’a göre şeytan:

            – Haram yemeyi, haksız kazanç elde etmeyi öneren/emreden,

            – Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi

               telkin eden,

            – Bizi fakirlikle korkutan,

            – Bizi kuruntulara düşüren,

            – Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,

            – Kandırmak için bize yaldızlı sözler fısıldayan,

            – Vesvese verip kışkırtan, zihin bulandıran,

            – Yaptığımız amellerimizle bizi şımartan,

            – Bizi azdıran,

            – İçki/uyuşturucu ve kumarda, aramıza düşmanlık ve kin sokmak

               isteyen,

            – Bizi Allah’ı anmaktan ve O’na kulluk etmekten geri bırakmak

              isteyen kişiler ve güçlerdir.

Bu tanımlamalara göre şeytan, yanı başımızda yaşayan, gördüğümüz, bildiğimiz birileri olabileceği gibi, göremediğimiz ama içimizde hissettiğimiz bir şey de olabilir. Zaten Rabbimiz de şeytanın insanlar ve görünmez güçlerden [enerjiden] olduğunu bildirmektedir. Şeytan-i Racim [İblis] de onlardan biridir.

Böylece Biz, her peygamber için gizli-açık şeytanlarını düşman yaptık  …(En’am 112)

Enfal suresinin 48. ayetinde geçen “شيطان  şeytan” sözcüğü ise o gün için Mekkelileri kışkırtan Beni Kenâne kabilesine bağlı Müdlic Oğullarından Sürâka b. Malik b. Cu’şum isimli biri için kullanılmıştır.

48,49.Hani o münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunan; zihniyeti bozuk kimseler, “Şu adamları dinleri aldattı” dedikleri sırada, Şeytan (o kötü niyetli komutan), onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Sonra da, ne zaman ki iki topluluk birbirini görür oldu, o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden uzağım. Şüphesiz ben, sizin görmediğinizi görmekteyim, şüphesiz ben, Allah’tan korkmaktayım” dedi. Ve Allah, sonuçlandırması/ cezalandırması pek şiddetli olandır. Ve her kim Allah’a işin sonucunu havale ederse bilsin ki şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.(Enfal; 48, 49)                                                                                       

Tarih ve siyer kitapları araştırılarak Bedir savaşının ayrıntıları dikkatle incelendiğinde adı geçen kişinin ayette belirtildiği gibi önce müşriklere cesaret ve destek verdiği, sonra da onları yüzüstü bıraktığı görülecektir.

Bazı eski tefsirciler, ilgili ayette geçen “şeytan” sözcüğü ile Sürâka’nın kastedildiğini, ancak Bedir savaşındaki Sürâka’nın gerçek Sürâka olmayıp Süraka kılığına girmiş şeytan olduğunu, dolayısıyla da Kur’an’ın aslında Sürâka kılığına girmiş olan “şeytan”ı işaret ettiğini ileri sürmüşlerdir. İddialarını dayandırdıkları delil ve gerekçe, gerçek Sürâka’nın savaşa gitmediği, hatta savaştan haberi bile olmadığı yolunda kendisinin yaptığı bir açıklamadır. Ancak; ileri sürülen bu iddianın ne delili ne de gerekçesi inandırıcıdır. Çünkü askerî bir otorite olan Sürâka’nın, o günkü Mekke’nin birkaç bin hanelik nüfusu içinde yaşayıp da günümüzdeki askeri mızıka veya bando takımına benzeyen gruplarca çalınan cenk havalarını ve şair kadınlarca sergilenen savaşa tahrik edici şiir ve gösterileri duymaması, kısacası savaştan bihaber olması mantık dışıdır.

Şeytanî özellikleri olan insanları “şeytan” olarak isimlendiren Kur’an’dan bir diğer örnek de Bakara suresinin 14. ayetidir:

14.Onlar, inanmış kimselere rastladıkları zaman da, “İnandık” dediler. Şeytanlarıyla (Kötü niyetli elebaşlarıyla) başbaşa kaldıklarında ise, “Şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz sadece alay edenleriz” dediler.(Bakara/ 14)                                                                           

Bu ayette söz konusu edilen şeytanlar da münafıkların [ikiyüzlülerin] akıl hocaları olan insanlardır.

Bir diğer örnek de Âl-i Imran suresinin 175. ayetinde geçen “şeytan” ifadesidir ki, klâsik eserlerde bu kişinin Nuaym b. Mes’ud adlı bir müşrik olduğu belirtilmektedir.

Şeytan-ı Racîm

Pek çok kimse “şeytan” ile “الشّيطان الرّجيم  Şeytan-ı Racim”i birbirine karıştırmakta ve ikisinin de aynı olduğunu düşünmektedir. Bize göre ise “Şeytan-ı Racim”; genel anlamdaki şeytan kavramıyla ifade edilen özelliklerin dışında başka özellikler de gösteren özel bir şeytanın sıfatıdır. Bu özelliği sebebiyle Kur’an tarafından kendisine Şeytan-ı Racim adı verilen bu şeytanın özel ismi “ابليس  İblis”tir. Başka bir ifadeyle İblis, yaptığı şeytanlıktan dolayı Rabbimiz tarafından “Şeytan-ı Racim [Kovulmuş Şeytan]” olarak adlandırılan bir varlıktır. [Hicr 34, Sad 77, Tekvir 25 ve Nahl 98. ayetlere bakılabilir.]

Kur’an şeytanî özellikler gösteren insanları “şeytan” diye nitelediği gibi, aynı şeytanî özellikleri gösterdiği için Bakara 36,  A’râf 14, 15, İsra 64. ayetlerde olduğu gibi İblis’i de “şeytan” olarak nitelemiştir. Ancak Kur’an Bakara 34,  A’râf 11–27,  Hicr 28–44,  İsra 61–65,  Kehf 50, Ta Ha 116–123, Sad 71–85, Şuara 94, 95, Sebe 15–21. ayetlerde olduğu gibi İblis’ten kendi özel ismiyle de bahsetmiştir. Saffat suresinin 7. ayetinde ise İblis boyun eğmeyişi, itaat etmeyişi ve inatçı oluşu nedeniyle “شيطان مارد  Şeytan-ı Marid” olarak nitelenmiştir.

Racîm

“رجيم  Racim” sözcüğünün mastarı “رجم  recm” olup bu sözcüğün ilk anlamı “قتل  öldürmek” demektir. Öldürmeye “recm” denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmeleridir. Sonraları her öldürme işine “recm” denilir olmuştur. Kur’an’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelmektedir. Ne var ki, “Recm” ve türevleri Kur’an’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.

“Öldürmek” anlamı dışında “recm” sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: “Taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zan ve zanna dayalı söz söylemek.”[5]          Bu anlamların hepsi de uygun görülerek Şeytan’a -İsm-i Mef’ul anlamıyla- “taşlanmış şeytan”, “lânetlenmiş şeytan”, “kovulmuş şeytan”, “sövülmüş şeytan” denilmiştir.

Ancak; “Recm” sözcüğünün yukarıdaki anlamlarından biri olan ve şeytanın tarzını en iyi ifade eden “zan ve zanna dayalı söz söyleme” anlamı bize göre en tercih edilebilir olanıdır. Bu anlamdan yola çıkarak “Racîm” kelimesine verilebilecek en uygun karşılık, sözcüğü İsm-i Fail olarak anlamlandıran “katil şeytan, aslı astarı olmayan söz söyleyen şeytan, karanlığa taş atan şeytan, kafadan atan şeytan, palavracı şeytan” ifadeleridir.

Mârid

“مارد  Mârid” sözcüğü, “azgın, karşı çıkan, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden” demektir. Sözcüğün mübalâğa kalıbına sokulmuş olan “مريد  merid” şeklindeki bir başka türevi “şeytan-ı merid” olarak Hacc suresinin 3. ve Nisa suresinin 117. ayetlerinde geçmektedir. Sözcüğün geçmiş zaman kipiyle farklı bir kullanımı da “ مردوا على النّفاق  Meredû ale’n-nifakı [Münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler]” şeklinde Tövbe suresinin 101. ayetinde yer almıştır. “Marid” sözcüğünün mastarı olan “مرد  merd” sözcüğünün türevleri, kendi öz anlamı ekseninde olmak üzere, farklı kalıplarda değişik anlamlar kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi, “معرّى  soymak, soyunmuşluk” anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş, yaprağı olmayan ağaca  “شجر امرد  şecerün emred”, bitki bitmeyen kumluklara “رملة مرداء remletin merdai”, sakalı bitmeyen köseye de “امرد  emred” derler.[6]     “تمرّد  Temerrüt [uzun bir süre inat etme]” sözcüğü de aynı kökten türemedir.

“Marid” sözcüğü “soymak, soyunmuşluk, çıplaklık” anlamıyla değerlendirildiğinde “şeytan-ı marid”; ism-i mef’ul anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş şeytan”; ism-i fail anlamıyla da “hayırlardan, güzelliklerden soyan şeytan” demek olur. Bu anlam A’râf suresinin 27. ayetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.

“Marid” sözcüğü ile İblis’e yakıştırılan “inat ve isyanda çok ileri gitme” sıfatı, Kur’an’da anlatılan olaylardaki İblis’in [Şeytan-ı Racim'in] davranışları ile birebir örtüşmektedir. “İblis’e ‘Âdem’e secde et! [boyun eğ!]” denildiğinde secde etmeyerek isyan etmiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem’i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.

“ابليس  İblis” sözcüğünün anlamı, “hayırdan son derece ümitsiz olan, Allah’ın rahmetinden umudunu kesen” demektir. Araştırmacılar bu sözcüğün aynı “Âdem” sözcüğü gibi Arapça olmadığını, Arapçaya başka dillerden geçtiğini belirtmişler ve Yunanca “Diabolos” sözcüğünün değişmiş hâli olduğunu ileri sürmüşlerdir.

“İblis nedir?” sorusuna eski düşünürlerin birçoğu İblis’in asıl adının Azâzil olduğu, meleklerin ileri gelenlerinden biri iken Âdem’e secde etmediği için Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıldığı şeklinde bir açıklama getirmişlerdir.

Şimdi Kur’an ayetleri doğrultusunda İblis’i anlamaya çalışalım.

İblis’in Özellikleri

a- İblis cinlerdendir.

50.Ve hani Biz doğal güçlere, “Âdem’e boyun eğip teslimiyet gösterin” demiştik de İblis/ düşünce yetisi dışında hepsi boyun eğip teslimiyet gösterdi. İblis, cinlerdendi (görünmez varlıklardandı/ enerjidendi). Sonra da kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, Benim astlarımdan onu ve onun soyunu yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için ne kötü bir değiştirmedir bu!(Kehf/ 50)                                                                                             

“الجنّ  Cinn” sözcüğü, “kapalı, gözükmez varlık ve güç” demektir. Detayı Nâs suresi tahlilinde verilecektir.

b- İblis ateşten yaratılmıştır.

12.Allah, “Sana emrettiğim zaman, seni boyun eğip teslimiyet göstermekten ne alıkoydu?” dedi. İblis, “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten/enerjiden oluşturdun, onu da çamurdan/maddeden oluşturdun” dedi.(A’raf/ 12)                                                    

İblis’in yaratıldığı “النّار  ateş” günümüzde “enerji” olarak isimlendirilen “güç”e karşılık gelmektedir. Âdem’in yaratıldığı تراب  toprak, طين balçık ise “madde” diye adlandırılan varlığa karşılık gelmektedir. Bilindiği gibi “ateş”, Pythagoras tarafından ortaya atılan kurama göre, evreni oluşturan dört ana maddeden [hava, su, toprak, ateş] birisidir ve günümüzdeki “enerji” kavramı ile örtüşmektedir. Bir başka ifade ile “ateş”, Kur’an’ın indiği dönemdeki insanlar için, bilinmezleri de temsil eden bir ilk maddedir. Çünkü insanlar havayı solumakta, suyu içmekte, toprağı işlemektedirler ama yıldırım ve şimşeğin ateşini yakından tanımamaktadırlar. Dolayısıyla Kur’an’da İblis’in yaratıldığı “şey”in “ateş” olarak açıklanması, konuya bugünkü bilgiler ışığı altında bakanlar tarafından yadırganmamalıdır.

c- İblis, insanların sudûrundadır [göğüslerdedir; beyinlerindedir, zihinlerindedir].

“Gözükmeyen varlıklardan, bilinen varlıklardan; hepsinden, insanların akıllarında kötülük fısıldayan sinsi düşmanın kötü fısıltılarının kötülüğünden, insanların ilâhına, insanların hükümdarına ve insanların Rabbine sığınırım” de!(Nâs suresi)                                                      

d-  İblis vesvese verir.

120.Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez/çökmez mülk/saltanat için rehberlik edeyim mi?”(Ta Ha/ 120)                                                                                               

20.Derken İblis, onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/iradesiz güç olmanız ya da sonsuz olarak kalıcılardan/gelişmeyen, değişmeyen birer varlık olmanız için sizi girift, çekişmenin kaynağı olan şu şeyden; maldan-mülkten, paradan-puldan men etti/ bunları size yasakladı” dedi.(A’raf/ 20)                                                                                                  

16.Ve andolsun insanı Biz oluşturduk. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf/ 16)                                                                                                                          

“وسوسة Vesvese”, “Gizli bir sesle/fısıltıyla düşünce aşılamak, bir işe veya eyleme yöneltmek” demektir. İblis’in yani Şeytan-ı Racim’in neler fısıldayacağını, neleri gizlice telkin edeceğini konuya girerken belirttiğimiz şeytanî karakterleri göz önüne alarak öğrenebilmek mümkündür.

e- İblis bir melektir.

Bakara 34, Hıcr 31, Ta Ha 116 ve Kehf 50:

İblis’in Âdem’e secde etmeyişini anlatan ayetlerde İblis’in meleklerin içinden istisna edildiği görülmektedir.

“İstisna”, terim olarak “Bir ismi istisna edatlarından biriyle cümledeki yargıdan çıkarmak” demektir. Arapça dil bilgisi kurallarına göre şekil olarak üç çeşidi olmasına rağmen anlam olarak istisna iki çeşittir.

Birincisi “Muttasıl İstisna”dır. [Müstesnanın müstesna minh cinsinden olduğu istisna].

İkincisi “Munkatı İstisna”dır. [Müstesnanın müstesna minh cinsinden olmadığı istisna].

Melek, cin ve şeytan kavramlarını özümseyememiş yorumcular ayette yapılmış istisnayı “Munkatı İstisna” kabul edip İblis’i [Şeytan-ı Racim'i] melekten saymamışlardır. Halbuki İblis’i konu alan Ta ha 116, Sad 73 ve Hicr 31′de “Meleklerin hepsi, toplu halde” ifadeleri yer almaktadır. Bu vurgular ayetteki istisna cümlesinin kesinlikle “Muttasıl İstisna” olduğunu gösterir. Bunun anlamı, İblis’in diğer hemcinsleri gibi Âdem’e secde etmediğidir. İblis, melek grubundan secde yargısında istisna edilmiştir.  Öyleyse İblis kesin olarak melektir.

Burada ortaya bir başka sorun çıkmaktadır: İblis melektir ama acaba melek nedir? Çünkü İblis’in bir melek olduğu yargısı klâsik melek anlayışı çerçevesinde kesinlikle kabul edilemez.

Detayı “Melek Kavramı” çalışmamızda olmakla birlikte burada kısa bir açıklama yapmak yararlı olacaktır.

Melek

Arap dilbilimi uzmanları “ملك  melek” sözcüğünün kökeni ile ilgili altı farklı tespitte bulunurlar. Bu tespitleri ayrıntılarıyla belirtmek sayfalar dolusu açıklamayı gerektirir. Bu nedenle en isabetli iki tespiti dikkate almakla yetineceğiz. Konu hakkında daha geniş bilgi için Kitabü’l-Ayn, Tehzib, Camî, Keşşaf, Mecma’, Garaib, Lübâb, Rûh, El-Bahrü’l-Muhît, Müfredat gibi kaynaklara başvurulabilir.

Birincisi: Melâike ve bunun tekili olan melek sözcükleri “ؤلوك  ülûk” kökünden türemiştir. Bu sözcük “elçi göndermek” anlamını taşımaktadır. Kelimenin aslı “مألك  me’lek” dir. İsm-i zaman, ism-i mekân ve mastardır. Dolayısıyla başındaki “م  M” harfi ektir. Sonra elifle lâm yer değiştirmiş, “ملئك  mel’ek” yapılmıştır. Allah’tan gelen elçi anlamında isim olarak kullanılmaya başlayınca hemze terk veya tahfif yoluyla kalkmış, sözcük “ملك  Melek” şeklini almıştır.

İkincisi: Başındaki “م M”  harfi kelimenin aslındandır, ek değildir. Kuvvet/yönetim gücü anlamındaki “ ملك  melk” kökünden türemiştir. Mülk, milk, malik ve melik sözcükleri bu kökten türemedirler. Anlamları da bu kök anlamına göredir.

Genellikle eski tefsirciler birinci şıkkı tercih etseler de, bize göre melek sözcüğü her iki kökten de türemiş ve ayrı kök ve ayrı anlamlarda kullanılmıştır. Şöyle ki: Bazı ayetlerde geçen “melâike” sözcüğü birinci şıktaki anlam kapsamına, bazı ayetlerdekiler ise ikinci şıktaki anlam kapsamına girmektedir. Bunların ne anlamda kullanıldıklarını pasaj içerisindeki söz akışından kolayca ayırt edebiliriz.

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda “ ملك melek” kelimesinin “Kuvvet, yönetim gücü, elçi ve haber verici” demek olduğu anlaşılmış olmalıdır.

Kur’an’ı iyi anlayıp dini doğru yaşayabilmek için bu kavramın Kur’an’daki anlamlarının iyi bilinmesi gerekmektedir.

Görüldüğü üzere melek sözcüğü anlamları farklı olan iki değişik kökten de gelebilmektedir. Buna paralel olarak; melek kavramı “ülûk” kökündeki anlamına göre “elçiler/haberciler”, “melk” kökündeki anlamına göre ise “yönetim güçleri” anlamına gelmektedir. Ne yazık ki, bu ayırım yapılmadan Kur’an’daki bütün “melek” ve “melâike” sözcükleri aynı anlamda kabul edilmiştir. Hâlbuki konu akışı dikkate alınarak bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Zaten böyle de yapılmalıdır; zira konu içerisinde her biri farklı anlamlar içermektedir.

Bu açıklamalar doğrultusunda, Âdem’e secde eden/boyun eğen melekler ile Âdem’e secde etmeyen İblis adlı melekten bahseden ayetlerdeki “ملائكة  melâike” sözcüğünün “melk” kökünden türeme olduğu ve “güçler” anlamına geldiği anlaşılmış olmalıdır.

f- İblis, Âdem’e [insana] secde etmez [boyun eğmez, kontrole girmez].

Konu ile ilgili ayetler bilindiği için tekrarlama gereği duymuyoruz. Ancak özellikle şu ayrıntılar gözden kaçırılmamalıdır: İblis Rabbine boyun eğer, O’na yalvarır, ondan dileklerde bulunur. Kur’an’ın ilgili pasajları bütün olarak okunduğunda bu durum açıkça görülür.

g- İblis insan var oldukça vardır, insandan başka bir varlıkla ilişkisi yoktur.

79.İblis, “Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.

80,81.Allah, “Haydi, sen belirli bir vakte kadar süre verilenlerdensin” dedi.(Sad/ 79-81)                                                           

14.İblis, “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.

15.Allah, “Sen süre verilmişlerdensin” dedi.(A’raf/ 14, 15)                                                                      

Bu doğrultuda başka ayetler de vardır.

Kur’an’a dayalı bütün bu ipuçlarını değerlendirdiğimizde acaba hangi yargıya varırız? Konunun daha iyi ortaya konulabilmesi için soru şu şekilde de sorulabilir:

Gözükmeyen, insanların içinde [beyinlerinde] bulunan, sürekli vesvese veren, kıyamete kadar bu işlevini sürdürecek olan, insandan başka bir varlıkla ilişkisi bulunmayan, insana boyun eğmeyen ve enerjiden yaratılmış olan bu güç nedir?

Bu soruya herkesin ama özellikle de psikolojiden anlayanların verebileceği tek bir cevap vardır: İnsanın düşünme yetisi… İstenirse bu nitelikli güce bir başka ad da konulabilir.

Psikoloji biliminde düşünce, beynin dolaylı yaptığı bir tepkidir diye tanımlanır. Bu yeti canlılardan sadece insanda vardır.

Yukarıda Kur’an’a dayalı olarak sıralanan İblis’e ait özellikler, tek tek insandaki “düşünme yetisi”ne uygulanabilir. Buna göre düşünme yetisi:

            – Göze gözükmez,

            – İnsanın zihninde sürekli vesvese verir,

            – Sadece insana özgüdür, varlığı onun varlığına bağlıdır,

            –İnsana secde etmez [insana boyun eğmez, insanın kontrolüne girmez],

            –Enerjiden ibarettir [ateşten yaratılmıştır, madde halinde varlığı yoktur],

            – Bir güçtür [melektir].

Ana Britannica’nın “düşünce” maddesiyle ilgili şu bölüm dikkat çekicidir:

“Psikanalize göre, ‘birincil süreç düşüncesi’ bilinç dışı ve sözcük ötesi bir süreçtir. Yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin bir isteğin bir insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda gerçeklikle bağıntısı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa ‘ikincil süreç düşüncesi’ gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir.”[7]

Bu açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, insanın akıl, irade, bellek, dikkat, merak, korku, düşünce gibi zihinsel melekleri/güçleri arasında tam kontrol edemediği tek melek/meleke, psikoloji bilimince “birincil süreç düşüncesi” diye de tanımlanan düşünce meleği/melekesidir.  “Birincil süreç düşüncesi” adı verilen bu zihinsel yeti, bilinç dışı, insanın tam olarak kontrol edemediği bir olgudur.

İşte, iğvalarından [dürtülerinden] Allah’a sığınmamız gereken Şeytan-ı Racim [İblis] de budur.

Aşağıdaki ayetler tetkik edildiğinde, Şeytan-ı Racim’in insanın kendi içinde olduğu görülecektir. Bu insan bir peygamber de olsa durum aynıdır.

15-21Kur’ân’ı dinlememek için saklananların, kaçanların durumunu, gerçeği örtbas etmenin-cehaletin gidişini, aydınlığın- reşitliğin gelişini kanıt gösteririm ki kuşkusuz bu, güçlü, Arş’ın/en büyük tahtın sahibi’nin yanında çok değer verilen, itaat edilen, güvenilen değerli bir elçi sözüdür. 22Arkadaşınız delirmiş/ gizli güçler tarafından desteklenen biri değildir. 23Andolsun O, O’nu açık ufukta gördü. 24O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir. 25Bu, kendi düşünce yetisinin ürünü olan söz de değildir. (Tekvir/ 19-25)                                                      

 3.O, boş iğreti arzusundan da konuşmuyor. 4.Onun size söyledikleri; inen o ayet gurupları, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.(Necm; 3, 4)                                                                      

38-43.Artık gördüklerinize ve görmediklerinize kasem olsun ki şüphesiz Kur’ân, şerefli bir Elçi sözüdür. Ve o, bir şair sözü değildir. –Siz ne az inanıyorsunuz!– Bir kâhin sözü de değildir. –Siz ne az düşünüyorsunuz/öğütleniyorsunuz!– Kur’ân, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.

44-47.Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O’ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O’ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O’na siper de olamazdınız. (Hakka/ 38-47)                                                                                       

Ancak; “Düşünme Yetisi” İslâm’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “Tefekkür” ile karıştırılmamalıdır. İkisi farklı şeylerdir. “Fikr [Düşünce Yetisi]” İslâm’da kınanırken (Müddessir 18-25), “Tefekkür” emredilir, zorunlu görev haline getirilir. Detay “Tefekkür” adlı çalışmamızdadır.

Bu açıklamalarımızdan dolayı zihinlerde gerek İblis’in sayısıyla ilgili ve gerekse İblis’in yaratıldığı boyut hakkında bazı soru işaretleri oluşabilir. Bu istifhamların giderilmesi için şu açıklamalar yapılabilir: Onların giderilmesine gelince:

İblis ve Şeytan-ı Racim’i konu alan ayetler incelendiğinde ikisinin de aynı şey olduğu görülür. İblis ayrıca “Şeytan-ı Marid” ve “Hannas” olarak da nitelenir.

Her insanın bir İblisi vardır ve herkesinki birbirinden farklıdır. İblis, yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, tedbir alınmaz ve şerrinden Allah’a sığınılmazsa, insanı dünyada ve ahirette felakete sürükler.

İnsanı felakete sürükleyen bu gücün uzakta değil, insanın bizzat kendi boynunda asılı olduğu aşağıdaki ayette de ifade edilmiştir:

13,14.Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: “Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!” (İsra/ 13, 14)                                                                                                

Şeytan-ı Racim aşağıdaki ayette de “كلّ Küll” kelimesiyle birlikte kullanılmış ve böylece İblis’in/Şeytan-ı Racim’in tek bir tane olmadığı açıklanmıştır:

17,18.Ve uzayı, az da olsa vahye kulak veren, kendilerini alev sütunu takip edenler/roketlerle uzaya gidenler hariç tüm düşünce yetilerinden koruduk. (Hicr/ 17)                                                                                                      

Tek bir İblis’in ilk insandan son insana kadar yeryüzündeki herkesi etkilediğini ve etkileyeceğini kabul etmek İblis’e Allah’a ait nitelikleri vermek olur. Bu da bazı eski dinlerde iyilik ve kötülük tanrısı olarak ortaya çıkmış olan batıl inançlar doğrultusunda bir kabul olur.

İblis bizim yaşadığımız evrenin bir parçasıdır, yani üç boyutlu âlemdendir. İnsanın ayrılmaz bir parçasıdır. Aksi bir durum Allah’ın adaletine uygun düşmezdi. Kimse hissedemeyeceği, tedbir alamayacağı, başka bir boyuttan olan bir yaratıkla başa çıkma imkânına sahip değildir. Böyle bir yaratığın insanlara musallat edilmesi adil bir davranış olmazdı. Ayrıca bu Sünnetullah’a da aykırı olurdu. Çünkü “Allah hiç kimseye gücünün üstünde yükümlülük vermez.” (Bakara 233, 286, En’am 152,  A’raf 42, Mü’minun 62, Talak 7)

Kâfirler kendilerine peygamber olarak bir melek gönderilmesini istemişler, Rabbimiz de onların beklentilerine şöyle cevap vermiştir.

95.De ki: “Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”(İsra/ 95)                                                                                              

Ayetin de doğrudan ifade ettiği gibi, peygamberler insanlığa aynı boyutta yaşayan kendi hemcinsleri arasından seçilerek gönderilmişlerdir. Zira farklı bir boyutun yaratığı ile iletişim söz konusu edilemez.

İblise Mühlet Verilmesinin Nedeni

İblis’in yaratılmasında ve İblis’e kıyamete kadar süre verilmesinde birçok hikmet ve yarar vardır. Allah’tan kendisine süre verilmesini isteyen İblis, insanlara yapacaklarını şöyle dile getirmektedir:

16,17.İblis, “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki ben, onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenler bulmayacaksın” dedi.(A’raf/16, 17)                                                       

39,40.İblis dedi ki: “Rabbim! Sen beni, insanları azdırmam için yarattığın nedenle kesinlikle ben de yeryüzünde, her şeyi onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini kesinlikle azdıracağım!” (Hicr/39, 40)                                                      

 İblis dedi ki: “Şu benden üstün tuttuğun şu kişiyi gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyâmet gününe kadar ertelersen, pek azı dışında onun soyunu kendi buyruğum altına alacağım.”(İsra/62)                                                                              

Kur’an’ın İblis’in ağzından verdiği bu sözlerden alınması gereken mesaj, İblis’in bütün gücüyle dünyayı insana sevdirmeye çalışacağıdır. Öyle ki, bu işleviyle o insanların zihninde ihtiraslar, tutkular oluşturacaktır. Bu tutkular sayesinde insanlar arasında mücadeleler, rekabetler, yarışmalar, bir birlerinden üstün olma gayret ve çabaları artacaktır. Hayatın Allah’ın koyduğu ölçülere uygun sürmesi ve insanların sınanması için insanın içinde böyle alternatif bir gücün/enerjinin olması lâzımdır. İnsan bu güç sayesinde dilerse imanı ve taatı, dilerse küfür ve isyanı seçebilecektir. Seçebilmek robot olmamak demektir. İnsanın İblis sayesindeki bu seçiciliğinin sonucunda Rabbimizin üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntekîm, Adl, Dâll, Şedidü’l-ikâb, Serîu’l-hisâb, Hâfid, Rafi’, Muizz, Müzill isim ve sıfatları; hıfz, afv, mağrifet, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi yücelik sıfatları tecelli edecektir. Onun için İblis yaratılmış ve kendisine böyle bir mehil verilmiştir.

Bu açıklamalarla “Şeytanın cennette Âdem ve eşini nasıl kandırmış olabileceği, dolayısıyla şeytanın cennette ne işinin olduğu, Allah’tan başkasına secde edilemezken bizzat Allah’ın melekleri Âdem’e secdeye zorlaması, meleklerin Âdem’e müşrik olmadan nasıl secde ettikleri” gibi konularda bir ön bilgiye sahip olunmuş olmalıdır.  Ayrıca Âdem’e secde eden meleklerin, düşünce yetisi dışındaki enerjik güçler ve doğadaki canlı cansız tüm güçler olduğunu da vurgulayalım ve konuyu ilginç bir örnekle kapatalım: Bakara suresinin 248. ayetinde, yük taşıyan manda, öküz, eşek, katır gibi hayvanlar “melaike” olarak ifade edilmiştir.

26.Durum böyleyken siz nereye gidiyorsunuz? 27,28.Bu, âlemler için; sizden doğru gitmek isteyenler için öğütten başka bir şey değildir.

Kur’an, inmeye başladığı dönemden itibaren günümüze kadar gelen zaman dilimi içerisinde, tıpkı ilk indiği günlerdeki gibi bir kısım muhatapları tarafından çeşitli bahanelerle şiddetli yalanlamalara maruz kalmıştır. Tarihin her döneminde hakikatin karşısında Ebuleheb ve yandaşları gibi inkârcılar hep olagelmiştir. İlahî vahiy ve onu insanlara ulaştıran peygamberler yalanlanmış, bunlara inanmış olanlar da zaman zaman sert müdahalelerle karşılaşmışlardır. Kendini yeterli görüp azan insan ilahî uyarıya kulaklarını tıkamış, dolayısıyla Allah’a güvenip O’na iman eden kalbin duyduğu hazdan mahrum kalmıştır.

Allah, vahyi karşısında duran ve gönderdiği peygamberlere fütursuzca saldıran bu tür insanları çok yakın ve acı bir azapla uyarmıştır. Peygamberimizin güvenilir bir elçi olduğunu her fırsatta dile getiren Kur’an, azgınları bekleyen acı azabın başlangıcı olan Kıyamet Günü ile ilgili pek çok ayet içermektedir. İnşallah sırası geldikçe bu ayetler de görülecektir.

29.Âlemlerin Rabbi olan Allah, sizin düşünmenizi, öğüt almanızı dilemeyince siz dileyemezsiniz.

Ayette yer alan “شاء  şâe” fiili müteaddi [geçişli] bir fiildir. Geçişli fiillerin cümle içinde tümleçlerinin de bulunması lâzım gelirken, yukarıdaki cümlede böyle bir tümleç/mef’ul yer almamıştır. Bu sebeple cümlenin tümleci konu akışına göre takdir edilmeli ve cümle bu şekli ile tam olarak anlaşılmalıdır. Böylece hem Allah’ın neyi dilediği, hem de kulun neyi dilediği belirlenmelidir. Aksi halde cümle tam olarak anlaşılmaz. Buraya kadar ki tahlillere baktığımızda “meşiet” ile ilgili Müddessir suresinin 54- 56. Ayetleri bize rehber olacaktır:

54.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O, bir öğüt verici/düşündürücüdür.

55,56.Öyleyse dileyen onu düşünür, öğüt alır. Ve onlar, Allah’ın dilediği dışında, öğüt alamazlar. O, sakındırmaya ehildir ve affetmeye ehildir.(Müddessir/54-56)                                                 

26. ayeti de dikkate aldığımızda cümlenin takdiri şöyle olabilir: “Âlemlerin Rabbi Allah size özgürlük vermeseydi; sizin kâfir olmanızı, müşrik olmanızı dilemeseydi, siz kâfirliği de müşrikliği de dileyemezdiniz, dolayısıyla da işleyemezdiniz.”

Dikkat edilirse ayette insanın dilemesi, [İnsan suresinin 29-31. ayetinde de görüleceği gibi] Allah’ın dilemesine bağlanmıştır. Gerçekten de Allah dilemedikten sonra hiç kimse, herhangi bir şey yapabilme irade ve gücüne sahip değildir. Her türlü ön hazırlığın yapıldığı ve gerçekleşmesi için gerekli uygun koşulların bulunduğu nice plânın boşa çıkması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu demektir ki, hayalini kurduğumuz herhangi bir arzumuzun, düşüncemizin, plânımızın gerçekleşebilmesi ancak Allah’ın dilemesiyle, ya da bir başka deyişle ancak Allah’ın izni ile mümkün olabilir. Eğer Allah’ın dilemesi/izni söz konusu değilse, hayallerimiz için harcanan zaman da, sarf edilen çaba da boşunadır.

Ayette verilen mesajı iyi anlayabilmek için öncelikle “مشيئة  meşiet” kavramının Kur’an bağlamında doğru anlaşılması gerekir. Aksi takdirde birçok noktada çelişkiler ortaya çıkar, çıkmaza girilir. Nitekim geçmişte bu konuda birçok görüş ortaya atılmış ve bunun sonucu olarak da Cebriye, Kaderiye, Mutezile, Eş’ariye ve Maturidiye gibi birçok mezhep/ekol ortaya çıkmıştır. Mezhepler arası tartışmaları Kelâm kitaplarında bırakıp konuyu sadece Kur’an’dan öğrenmek amacıyla dikkatimizi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağına inandığımız başlıklar altında topladığımız ayetlere çevirmeyi uygun buluyoruz.

Meşîet

“مشيئة  Meşîet”, Türkçeye de aynen Arapça’daki anlamıyla geçmiş olan bir sözcüktür. Sözlük anlamı “Bir şey üzerinde karar vererek onu yapmaya azmetmek” olup “إرادة irade” sözcüğü ile eş anlamlıdır. Bu durumda nasıl “İrade” Allah’ın sıfatlarından biri ise, “Meşîet” de Allah’ın ilim ve kudret sıfatlarından başka ayrı bir sıfatıdır. Ancak dinî gelenekte Allah’ın bu sıfatı belirtilirken “Meşiet” değil de daha çok “İrade” kullanılmış ve kullanılmaktadır.

İrade sahibi bir varlığın, elindeki seçeneklerden birini tercih etmesi, elindeki seçeneklerden biri üzerinde karar vermesi demek olan irade/meşîet sıfatı, Allah için şöyle ifade edilebilir: “Meşîet, Allah’ın olabilecek veya olmayabilecek her şeyi, dilediği zamanda ve dilediği niteliklerde yapması veya yapmaması”dır. Bu tanım, evrendeki olmuş veya olacak her şeyin Allah’ın dilemesiyle olduğunu ve olacağını, O’nun her dilediğinin mutlaka olacağını, dilemediğinin ise asla olmayacağını bildiren şu ayetlerle de Kur’an’dan destek almaktadır:

47.Meryem: “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. Allah: “Öyledir! Allah dilediği şeyi oluşturur; O, bir işe karar verdiği zaman onun için “Ol!” der, o da hemen olur” dedi.(Âl-i Imran/ 47)                                                                                             

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.(Ya Sin/ 82)                                                                          

Allah İnsanlara İnanç Özgürlüğü Tanımıştır

Nitelikleri yukarıda açıklanmaya çalışılan ölçülerde bir Meşiet/İrade sahibi olan Allah, bu sıfatından kapasiteleri nispetinde insanlara da bahşetmiş ve insanlara özgür iradeleri ile seçme hakkı tanımıştır. İnanç özgürlüğünün temeli Allah’ın bu konudaki meşietidir.

Herkesçe bilinen bir gerçektir ki, insanların baskıyla bir şeye inandırılmaları veya inanmaktan vazgeçirilmeleri mümkün değildir. İnanç bir gönül işidir. Bundan dolayıdır ki, insanların ne kalplerine nüfuz etmek, ne de beyinlerini kontrol etmek mümkündür. İnanç konusunda insanları zorlamanın ikiyüzlü kimseler üretmekten başka bir işe yaramadığı da insanlık tecrübeleriyle sabittir. Ayrıca جبر cebr/zorlama ve baskı imtihan esprisine de aykırıdır. O nedenle Yüce Rabbimiz insanları bu konuda özgür bırakmıştır. Bakara; 256, Hud; 15, 28, Kâfirun; 6,Yunus; 99, Teğâbün; 2, Kehf; 29, Zümer; 7, Zümer; 15, Fussılet; 40, İnsan; 2, 3, Nahl; 9, Secde; 13, Maide; 48, Nahl; 93, Yunus; 108, İsra; 15, Nahl; 36, Şûra; 20, İsra; 18,  En’âm 35,  Rad 31,  Şuara 3, 4’de görülebilir.

Saptıran da, Hidayete Erdiren de Sadece Allah’tır

Allah’ın insanı özgür bıraktığı Kur’an ile tespit edildikten sonra, bir başka konunun da iyi anlaşılması gerekir. Bu, saptıran da hidayete erdiren de sadece Allah olduğu konusudur. Zira “Meşiet” kavramını tüm boyutları ile incelememiş olanlar, saptırma ve hidayet konusunda yanılmakta ve “dalâlet ve hidayetin herhangi bir esasa ve kurala bağlı olmadığını, Allah’ın rasgele birilerini saptırdığını, kimilerini de rasgele hidayete erdirdiğini” ileri sürebilmektedirler. Oysa Allah’ın durup dururken bir kimseyi saptıracağını iddia etmek, Allah’a zulüm yakıştırmak olur ki, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Zaten konu detaylı araştırıldığında işin öyle olmadığı anlaşılacaktır.

Önce iki örnek verelim:

8.Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. Onun için canın onlara karşı hasretlerle/ üzüntülerle sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir.(Fatır/ 8)                                                                   

(Benzer ayetler: En’âm 39,   İbrahim 4,   Nahl 93,   Müddessir 31)

46.Andolsun ki Biz, açıkça ortaya koyan âyetler indirdik. Ve Allah, dileyen kimseyi dosdoğru yola iletir.(Nur; 46)                                                                     

(Benzer ayetler: Bakara 142, 213, 272,  En’âm 88,  Yunus 25,  Hacc 16,  Nur 35,  Kasas 56,  Fatır 22,  Zümer 23,  Şûra 13)

Görüldüğü gibi, bu ayetlerde Allah’ın kudret sıfatı öne çıkarılarak her şeye güç yetiren Allah’ın dilediğini saptırdığı, dilediğini de doğru yola ilettiği ifade edilmiştir. Ancak dikkat edilirse bu ayetler rasgeleliği değil, bir seçimi [meşieti/iradeyi] ifade ederler.

Doğru bakılırsa, Yüce Allah’ın saptırma ve hidayete erdirmeyi rasgele dilemediği Kur’an’da açıkça görülür:

Allah’ın Hidayet Edeceği Kimseler

            – Kendilerini değiştirmek isteyenler (Ra’d 11,  Enfal 3)

            – Müminler (Muhammed 46,  Meryem 76,  Hacc 54,  Tövbe 124,  İbrahim 27,   Müddessir 31,  Hucurat 7, 8,  Bakara 26,  Enfal 2,  Nahl 102,  Nur 55,  Zümer 23,  Fetih 4,  Zariyat 55)

            – Tağuttan kaçınanlar (Zümer 17, 18)

            – Allah’a yönelip O’na sarılanlar (Şûra 13,  Zümer 17,  Ra’d 27,  Âl-i Imran 101)

            – Salih amelde bulunanlar (Şûra 23)

            – Fakirlere yardım edenler (Leyl 5-7)

            – Cihat edenler (Ankebut 69)

            – Sözü dinleyip en güzeline uyanlar (Zümer 18)

Allah’ın Saptıracağı Kimseler

            – Kâfirler (Mümin 74,  Nisa 155,  Tövbe 37,  Nahl 107,  Meryem 83, Müddessir 31)

            – Ahirete inanmayanlar (İsra 45)

            – Ayetlere inanmayanlar (Nahl 104)

            – Zalimler (İbrahim 27, Tövbe 109, En’âm 129)

            – Münafıklar (Nisa 82)

            – Fasıklar (Saff 5,  Bakara 26,  Maide 108, Tövbe 80, Münafikun 6)

            – Kalplerinde hastalık olanlar (Bakara 10, Tövbe 124, 125, Müddessir 31, Hacc 53)

            – Mücrimler (Hicr 11-13)

            -Düşünmeyenler, öğrenmeyenler (Tövbe 127, Rum 59, Yunus 100, A’râf 179)

            – Dünya hayatını tercih edenler (Nahl 107)

            – Haddi aşanlar (Mümin 10, 12, 28, 34, Yunus 74, 20, 125-127)

            – Kur’an’dan yüz çevirenler (Zühruf 36, 37)

            – Allah’ı unutanlar (Haşr 19)

            – Cimriler (Tövbe 76, 77)

            – Kibirliler (Mümin 35)

            – Müstağniler (Leyl 8-10, Abese 5-7, Alak 6, 7)

            – Zorbalar (Mümin 35, İbrahim 13  16)

            – Yalancılar (Zümer 3, Bakara 10, Tövbe 77, Nahl 36, Mümin 28, Leyl 8-10)

          – Nankörler (Bakara 276, Hacc 38, Lokman 32, Sebe 17, Fatır 36, Kaf 24, İsra 27, Zümer 3)

            – Şüpheciler (Mümin 34)

Allah Evrendeki Her Şeyin ve Her İşin Yaratıcısıdır

95,96.İbrâhîm: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah oluşturmuştur’ dedi. (Saffat; 95, 96)                                                                

102.İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin oluşturucusudur. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, herşey üzerine belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayandır.(En’âm/ 102)                                                         

16.De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “Allah’ın astlarından o kendi kendilerine yarar sağlamaya ve zarar vermeye gücü olmayanları yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Ya da Allah’a, O’nun gibi oluşturan birtakım ortaklar buldular da, bu oluşturma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyin oluşturucusudur. Ve O, birdir, her şeye üstün ve kahredicidir.” (Ra’d/ 16)                                                                

62.Allah, her şeyin oluşturucusudur. O, her şeyin “belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan”ıdır.(Zümer; 62)                                                    

62.İşte, her şeyin oluşturucusu Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O hâlde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz! (Mümin/ 62)                                                                                                

 Bütün bu ayetler, Allah’ın her şeyin ve her işin asıl yaratıcısı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu O’nun ilâhlığının olmazsa olmaz gereğidir. Şu hâlde dalâleti yaratan da, hidayeti yaratan da Allah’tır. Bu ikisinden [dalâlet ve hidayetten] herhangi birini isteyen ve o yönde meyil gösteren ise kulun kendisidir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hidayet ve dalâletin Allah’a izafesi “yaratma” açısından, insana izafesi ise “seçme” açısındandır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

[1] Lisanü’l Arab, “kvr” mad.

[2] Lisanü’l Arab, “aşr” mad.

[3] Lisanü’l Arab, “v e d” mad.

[4] (Kur’an araştırmaları gurubu; Kur’an hiç Tükenmeyen Mucize)

[5] (Lisanü’l Arab, “rcm” mad. )

[6] (Lisanü’l Arab, “mrd” mad. )

[7] Anabiritanica; (Düşünce maddesi, Cilt: 11 s: 20)