Abese

1,2) Elçi, kendisine, o kör adam geldi diye yüzünü ekşitti ve sırt çevirdi.
Dikkat edilirse, belirtilen davranışlarda bulunanın kim olduğu bu ayetlerde henüz belli değildir. Konuya sanki başka birinin kusurlarının peygamberimize anlatılmasıyla başlanmıştır. Ama ilerideki ayetlerde hitap peygamberimize dönmüştür. Bu üslûp, peygamberimizin belirtilen davranışları nedeniyle yadırgandığının nazik bir şekilde ifadesidir. Bir bakıma Rabbimiz bu ayetlerde peygamberimizi insanlara isim vermeden şikâyet etmiştir.
3,4) -Ne bilirsin, belki o da arınıp temizlenecek, belki öğütlenir ve de öğüt kendisine yararlı olur.
5,6,7,8,9,10) Kendini her türlü ihtiyacın üstünde gören o kişiye gelince de; onun arınmamasından sana bir sorumluluk olmadığı hâlde sen ona yöneliveriyorsun. Amma! Bilgiyle, sevgiyle, saygıyla ürpererek koşa koşa sana gelen var ya; sense yapmakta olduğun işi daha iyi sanarak, ondan rahatlıkla uzaklaşıyorsun.-
9. ayette geçen "خشية haşyet" sözcüğü "bilgi ve idrak neticesinde oluşan saygı ve hayranlığın doğurduğu hasret kalma, uzak düşme korkusu" demektir. [Bu konuda daha fazla bilgi için A'lâ suresinin tahlilinde verilen açıklamalara bakılabilir.]

Bu ayetlerden, söz konusu kör adamın [İbn Ümmü Mektum’un] "haşyet" denen bu bilince ermiş biri olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân bunu tescil etmiştir.

10. ayette geçen "telehha" sözcüğünün aslı "tetelehha"dır. Sözcüğün kök anlamında "zevklenerek eğlenip oyalanma" anlamı vardır. Bu anlam peygamberimizin ciddi bir kınamaya muhatap olduğunu ima etmektedir. Ne var ki, gerek surenin ilk ayetindeki "yüz ekşitmek" ve "sırt çevirmek" gibi davranışları ve gerekse bu davranışlar nedeniyle azarlanıp kınanmayı peygamberimize uygun görmeyenler, ayetin orijinal anlamını bozarak "telehha" sözcüğünü "sen onu bırakıp oyalanıyorsun" şeklinde çevirmektedirler.
11,12,13,14,15,16) Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Kur'ân, değerli sayfalar içinde, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş, saygın, iyi yazıcıların ellerinde bir düşündürücüdür. Dileyen onu düşünüp öğüt alır.
Vahiy akışı takip edildiğinde, Necm suresinin sonunda bir parantez açıldığı ve Abese suresinin 1-10. ayetlerinin yeni bir necm olarak araya girdiği görülmektedir. Öyle ki, Necm suresinin son ayetinin kaldığı yerden Abese suresinin 11-16. ayetleri ile devam edilmektedir. Çünkü Abese suresinin 11. ayetindeki " انّها inneha" zamiri, Necm suresinin 59. ayetindeki "هذا الحديث hâze’l-hadîs" ifadesi ile kastedilen Kur’ân’a racidir.

Necm Suresinin 59. ayetinde "Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz?" diye sorularak Mekkelilerin Kur’ân'dan duydukları hayret ve şaşkınlığın yersizliği belirtilmişti.

Not:

Kur’ân’ın buraya kadarki ayetlerinden ve "artık dileyen ondan öğüt alır" ifadesinden açıkça anlaşıldığına göre "inneHa"daki müennes zamir ile kastedilen Kur’ân’dır. Burada Kur’ân’ın "tezkire"liği, Kur’ân ayetleri, Kur’ân sureleri ön plana çıkarıldığından zamir, müennes olarak gelmiştir.

Müddessir/54’te ise buradaki ifadeler, "inneHÜ" şeklinde müzekker olarak yer almıştır. Buradaki zamir, "tezkire" sözcüğünün "zikr" ve "va’z" anlamlarına gönderi yapıldığından müzekker olarak yer almıştır.

Kısacası, Kur’ân ile ilgili lafızlar ve nitelikler dikkate alındığında hem müzekker hem de müennes zamir getirilebilir. [Razi, Kurtubi, Beydaviy]

Açıklamaya çalıştığımız bu duruma göre; Necm suresinin 56-62. ayetleri ile bu ayetlerin devamı niteliğindeki Abese suresinin 11-16. ayetlerinden oluşan pasajın takdiri aşağıdaki gibi olmaktadır:

56İşte Kur’ân'da açıklananlar, ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.

57Yaklaşacak olan; kıyâmet, ölüm yaklaştı. 58Onu Allah'ın astlarından kaldıracak/buna engel olacak kimse yoktur.

59Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz? 60Ve gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz. 61Ve siz, aklını gereği gibi kullanmayan kimselersiniz.

62Haydiyin, boyun eğip teslimiyet gösterin Allah'a ve kulluk edin!

11-16Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Kur’ân, değerli sayfalar içinde, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş, saygın, iyi yazıcıların ellerinde bir düşündürücüdür. Dileyen onu düşünüp öğüt alır.

"سفرة Seferah" sözcüğü, "سافر sâfir" sözcüğünün çoğuludur. Bu sözcüğün kökü olan "سفر s-f-r" fiili, farklı okunuşlarıyla "yazmak, keşfetmek, açıklama yapmak, yola çıkmak, süpürmek, elçi yollamak gibi değişik manalara gelebilir. Sefir [elçi], iki ülke arasındaki sorunları süpüren kişi demektir. [Lisanü’l Arab, "s f r" mad.]

Konu akışına göre buradaki anlamı "yazıcılar" demektir. Nitekim Cuma suresinin 5. ayetinde " اسفار esfar" sözcüğü "kitaplar" anlamında kullanılmıştır. Bu ayetteki "seferah [yazıcılar]" ile kastedilen de Kur’ân'ı yazan ilk vahiy kâtipleridir.

Henüz kâğıdın olmadığı o dönemde peygamberimiz kendisine inen ayetleri, okuma yazması olan sahabeye, bez parçaları, enli kürek kemikleri, deve kaburga kemikleri, hurma dalları, ince beyaz taşlar ve hayvan derisi gibi malzemelerin üzerine yazdırmış ve vahyi yazan bu kâtiplerin sayısı ilerleyen yıllarda 40'a kadar ulaşmıştır. Mekke'de ilk vahiy kâtipliğini Abdullah b. Sa'd b. Ebi Sarh, Medine'de ise Ubey b. Ka'b yapmıştır. Ondan sonra bu görev Zeyd b. Sabit’e verilmiş ve onun tarafından devam ettirilmiştir.

Peygamberimizin vahiy kâtipliğini yapan diğer kişiler şunlardır: Ebu Bekir, Ömer b. el-Hattab, Ali b. Ebi Talib, Osman b. Affan, Amr b. el-As, Şurahbil b. Hasene, Muğire b. Şu'be, Muaz b. Cebel, Hanzele b. er-Rebi', Cehm b. es-Salt, Huseyn en-Nemerî, Zubeyr b. el-Avvâm, Amir b. Fuheyre, Ebân b. Said, Abdulah b. Erkâm, Said b. Kays, Abdullah b. Zeyd, Halid b. Velid, Alâ b. el-Hadremî, Abdullah b. Revâha, Huzeyfe b. el-Yemân, Muhammed b. el-Mesmele vs. [[İbn Hacer el-Askalanî, Fethu'l-Barî bi Şerhi Sahihi'i-Buharî, Bulak 1300, IX,18; Ahmed b. Ebi Ya kub, Tarihu Ya'kûbî, Necef, 1385, II, 64].]

Ayette "tertemiz temizlenmiş" olarak çevirdiğimiz "صحف مطهّرة suhufun mutahheratün" tamlaması fiziksel temizlik anlamında olmayıp "batıldan temizlenmiş" anlamındadır. Aynı ifadeyi Beyyine suresinin 2. ayetinde de göreceğiz.

"بررة [berara]" sözcüğü ise "برّ berr" sözcüğünün çoğuludur. Vahiy kâtiplerinin nitelenmesinde kullanılmış olan bu sözcüğün dinimizdeki yeri nedeniyle biraz daha detaylı incelenmesinde yarar vardır:

Birr

"Takva" sözcüğünün anlamdaşı durumunda olan " برّ birr" sözcüğü, "her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik" demektir. Sözcük, bu geniş anlam alanıyla her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır.

"Birr", Kur’ân'da şöyle tanımlanmıştır:

189Sana hilallerden soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hac/programlı ilâhiyat eğitim dönemleri için zaman ölçüleridir." Evlerinize arka taraflarından girmeniz/dinde Allah'ın ilkelerinden başka ilkeler benimsemeniz, "iyi adamlık" değildir. Ama "iyi adamlık", Allah'ın koruması altına girmektir. Öyleyse, evlerinize kapılarından girin; dini, din sahibi Allah'ın çizdiği çerçevede yaşayın. Ve başarıya erenlerden, kurtulanlardan olmanız için Allah'ın koruması altına girin. [Bakara/189]

92Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla "iyi adamlık" mertebesine eremezsiniz. Ve siz, her neyi bağışlarsanız kesinlikle Allah, onu en iyi bilendir. [Âl-i Imran/92]

45,46Bir de sabretmekle, salâtla [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma ile] yardım isteyin. –Şüphesiz salât ve sabırla yardım isteme, saygılı olanlardan; gerçekten Rablerine kavuşacaklarına ve gerçekten kendilerinin O'na dönücü olduklarına inanan kimselerden başkasına çok ağır gelir.– [Bakara 44- 46]

"Birr" sözcüğü hadis ve fıkıh kitaplarında da çok kullanılmıştır. Ana-babaya bol bol iyilikte bulunma konusu, " بر الوالدين Birru’l-Valideyn" özel başlığı altında bu sözcükle işlenmiştir.

"Birr" sözcüğünün aslı "berr" sözcüğüdür. Lügat anlamı "kara parçası, kıt'a" demek olan "berr" sözcüğü, "deniz" anlamına gelen "bahr" sözcüğünün karşıt anlamlısıdır. Bu iki kavram bir arada " فى البر و البحر fi’l-berri ve’l-bahri [karada ve denizde]" şeklinde bir deyim olarak da kullanılır ve "her yerde" anlamında "yaygınlık" ifade eder.

" البرّ el-Berr" sıfatı hem Allah için hem de itaatkâr kullar için kullanılır. Allah için kullanıldığında anlamı "Kullarına karşı şefkati, ihsanı geniş ve yaygın olan" demektir. Allah, "el-Berr"dir. O, kullarına merhametli olduğu için onlar hakkında kolaylık diler, zorluk dilemez. Onların günahlarına [şayet affetmezse] misliyle karşılık verir ama iyiliklerine ve hayırlı amellerine kat kat karşılık verir:

25-28Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: "Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O'na yalvarıyor idik. Şüphesiz O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir." [Tur/28]

" البرّ el Berr" sıfatı kullar için kullanıldığında ise; "itaati yaygın, çok itaatkâr, sadık [sözünde duran]" anlamına gelir. Sözcük bu anlamıyla Kur’ân'da İsa ve Yahya peygamberler için kullanılmıştır:

"
12-15Ey Yahyâ! Kitab'ı kuvvetle al!" O, bozuk dini terk eden birisi iken o'na yasa, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik ve o, Allah'ın koruması altına çokça girmiş biriydi. Ve anne-babasına çok iyi davranandı. Ve o bir zorba ve itaatsiz biri olmadı. Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o'na selâm olsun! [Meryem/12-15]

32Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse yaptı. Ve beni bir zorba, mutsuzbiri yapmadı. [Meryem/32]

Aynı kökten türemiş olan "teberru" sözcüğü, fiil olarak "iyi olmak, iyilik yapmak" anlamına gelir. Türkçede de herhangi bir sosyal yardım amacıyla yapılan yardımlar ve iyilikler "teberru" sözcüğüyle ifade edilir.

"Birr" sözcüğü isim olarak kullanıldığı gibi, ism-i fail olarak da kullanılır ve bu takdirde "çok çok iyilik yapan" anlamına gelir. Meselâ müminler çok çok iyilik yaparak "birr"in bizzat kendisi hâline gelirler. Kur’ân böyle kimseleri "berr" sözcüğünün çoğulu olan "ebrar" sözcüğü ile tanımlamış ve bu sözcüğü "müttekîn [iyiler, Allah'a saygılı insanlar]" anlamında kullanarak "müttekin"e sunulan nimetlerin "ebrar"a da sunulacağını bildirmiştir:

198Ama, Rablerinin koruması altına girmiş kişilere gelince, onlar için, Allah katından bir yolcu ikramı olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler vardır. Ve Allah katındaki, "iyi adamlar" için daha iyidir. [Âl-i Imran/198]

13Şüphesiz ki "ebrar/iyi adamlar", elbette bol nimet, mutluluk cennetinin içindedirler. [İnfitar/13]

18-21Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! "Ebrar"ın/iyi adamların kaydı, kesinlikle Illıyyin'dedir. –Illıyyin'in ne olduğunu sana ne bildirdi? Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır!–

22-28Şüphesiz ki "Ebrar/iyi adamlar", elbette, Naim'in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mühürü/neticesi misktir. Karışımı Tesnim'dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. –Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar.– [Mutaffifin/18- 28]

5-22Şüphesiz, "iyi adamlar", kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki ondan, verdikleri sözleri yerine getiren, kötülüğü yayılan bir günden korkan ve "Biz sizi, ancak Allah rızası için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde Rabbimizden korkarız" diyerek Allah sevgisi için/sevmesine rağmen yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah'ın kulları içerler.

Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve alçaltıldıkça alçaltılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, -kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir-. Ve orada onlar, karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, orada Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir mülk ve yönetim göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da karşılık ödenecek niteliktedir. [İnsan/5-22]

Sosyal hayatın kurulması ve sağlıklı işlemesi açısından çok önemli olan ve âdeta insanlar arasındaki kaynaşmanın harcı olan "birr", takva sahibi müminlerin olmazsa olmaz bir özelliğidir. Bu özelliğe bizzat "takva" denmese de, "takvalı olma hâli" denebilir. Zaten Rabbimiz de bize bu özelliğe sahip kişiler ile, yani "ebrar [iyiler, yardımseverler]" ile beraber ölmeyi istememizi tavsiye etmektedir:

190-194Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: "Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş'in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, "Rabbinize inanın!" diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi "iyi adamlar" ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin" diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır. [Âl-i Imran /190- 194]

"Ebrar"ın kimler olduğunu anlatan bu ayetlerden sonra, Abese suresinin 13-16. ayetlerinden de anlaşılmaktadır ki, inen ayetler değerli, saygın, ebrar yazıcılar tarafından yazılmaktadır. Ayetlerde verilen bu bilgi, Ömer'in kız kardeşinin ve eniştesinin yazılı Kur’ân sayfaları okudukları, bu sayfaları Ömer'den korkarak sakladıkları, Ömer'in sayfaları ortaya çıkartıp yeniden okuttuğu ve sonra da Müslüman olduğu yolundaki tarihî bilgiyi doğrulamaktadır. Demek oluyor ki, peygamberimiz Alak suresindeki "Alleme bilkalem [kalemle öğreten]" ayetinin mesajını almış ve ilk andan itibaren ayetleri yazmış veya yazdırmıştır. Ancak o günlerde Araplarda henüz kâğıt olmaması sebebiyle bu yazıların deri, papirüs, tahta parçası, kemik ve kil tabletler üstüne yazıldığı unutulmamalıdır.

Kısaca bu ayetler, hem Alak suresinde "Alleme bilkalem [kalemle öğreten]" ayeti ile verilen mesajı pekiştirmekte, hem de Kur’ân ayetlerinin hangi özellikteki yazıcılar tarafından yazılması gerektiğini ima etmektedir.

Surenin buraya kadar olan ayetlerinde üç temel ilke üzerinde durulmaktadır:

Birinci ilke; "fikir, vicdan ve inanç özgürlüğü" ilkesidir. Daha önce Müddessir suresinin 36, 37, 54 ve 55. ayetlerinde, A'lâ suresinin 9-11. ayetlerinde, Tekvir suresinin 27 ve 28. ayetlerinde, ayrıca Kâfirun suresinin tümünde, dileyenin inanacağı [arınacağı], dileyenin de inanmayacağı [arınmayacağı] belirtilmişti. Abese suresinde bu ilke tekrar teyit edilmiş, peygamberlerin ve Hakk davetçilerinin kişilerin arınmasından sorumlu olmadıkları bir kez daha vurgulanmıştır. Böylece inanıp inanmamayla, arınıp arınmamayla ilgili sorumluluğun ilâhî mesajı muhataplarına ulaştırmakla yükümlü peygamberlerde ve Hakk davetçilerinde değil, bizzat tebliğe muhatap olanlarda olduğu; yani "fikir, vicdan ve inanç özgürlüğü", ilk vahiyden itibaren Kur’ân'da en çok tekrarlanan ilkelerden biri hâline gelmiştir.

İkinci ilke; İslâm'da saygınlığın, üstünlüğün yegâne ölçüsünün "takva" olduğu ilkesidir.

Peygamberimiz, yukarıda belirtilen birinci ilkeye rağmen insanların hidayeti için çok gayret eden, onların akıbetleri için çok endişelenen bir yapıya sahipti:

128Andolsun, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, sadece inananlara çok şefkatli, kolaylık sağlayan, çok merhametli bir elçi gelmiştir. [Tövbe/128]

103Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman edicilerdeğildir. [Yusuf/103]

6Sonra da sen onlar bu Kur’ân'a inanmazlarsa, onların yaptıklarından dolayı, üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin! [Kehf/6]

3Onlar;Kur’ân'ı sihir, şiir, esatir (mitolojik söylentiler), uydurulmuş söz gibi birtakım parçalar, kötü sözler kabul eden kimseler, iman edenler olmuyorlar diye sen kendini yıkıma uğratacaksın! [Şuara/3]

8Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. Onun için canın onlara karşı hasretlerle/üzüntülerle sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. [Fatır/8]

Herkesin bir an evvel Müslüman olması için âdeta yanıp tutuşan peygamberimiz, yaptığı çağrıya önce yakın akrabalarının, hemşerilerinin ve özellikle de kentin ileri gelenlerinin icabet etmesini istiyordu. Çünkü Mekke dışındaki insanlar, peygamberimizin yakın çevresinden Müslüman olmayanları bahane ederek onun davetini reddediyorlardı. Oysa yakın çevresi Müslüman olursa ufuk açılacak, İslâm Mekke dışında da yayılma imkânı bulacaktı.

Peygamberimiz bu düşünceler içinde Mekke ileri gelenlerine çağrıda bulunurken, Allah'tan uzak kalma korkusuyla koşarak yanına gelen ve Allah'ın öğrettiklerinden öğrenmek isteyen kör ve fakir adama ilgi göstermemiş, ona arkasını dönerek müşrikleri yola getirme çabasına devam etmiştir. Çünkü o zaten Müslüman'dı ve peygamberimize göre müşrikleri Müslüman yapmak daha önemliydi.

Peygamberimizin bu mantığı, dünyevî ilişkilerdeki değer ölçüleri itibariyle bugün de geçerli, kabul görmüş ve uygulanan bir mantıktır. Toplumsal itibar bakımından bugün de zengin fakirden, patron işçiden, müdür memurdan, vali çöpçüden daha önde gelmektedir. Dolayısıyla zaten Müslüman olan bir kimseye vakit ayırmaktansa, sosyal itibarı daha yüksek olan bir kimseyi İslâm'a kazandırmak için çalışmak, yani menfaatin büyüğünü tercih etmek, taşınan sorumluluk gereği sanki daha isabetliymiş gibi görünmektedir. Ama işin gerçeğinin peygamberimizin düşündüğü gibi olmadığı, bu olayın akabinde nazik bir üslûpla da olsa Allah'ın azar ve kınamasına muhatap olmasından anlaşılmaktadır.

Çünkü kullarına eşit mesafede olan, dolayısıyla nazarında kör-topal ile sağlamın, fakir ile zenginin, köle ile efendinin bu özellikleri sebebiyle bir farkı olmayan Rabbimiz için tek üstünlük ölçüsü "takva"dır:

13Ey insanlar! Biz sizi, bir erkek ile bir dişiden oluşturduk, birbirinizle tanışasınız diye sizi uluslar ve oymaklar yaptık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en çok Allah'ın koruması altına girmiş olanınızdır. Gerçekten Allah, en iyi bilendir, en çok haber alandır. [Hucurat/13]

Şu halde, Allah'ın kullandığı ölçünün insanlar tarafından da kullanılması ve ilahi değerlerin içselleştirilmesi sürecinde bireylerin sosyal statülerine herhangi bir ayrıcalık tanınmaması gerekmektedir. Bu ise tam anlamıyla bir sosyal inkılaptır. İnsanlığa peygamberimizin bir davranış örneği üzerinden öğretilen bu sosyal inkılap, sonuçları itibariyle insanların toplum nezdindeki itibar ve statüleriyle değil, salt Allah’ın kulu olmaları nedeniyle değer verilmeye layık oldukları bilincini hedef almaktadır. Bu bilinç, Yüce Allah’ın önem verdiği en üstün insanlık değerinin daima "takva" olduğunu hatırlatacak, bu suretle de makam, mevki, zenginlik ve benzeri sosyal itibar kaynaklarının insanlar arası ilişkilerde belirleyici kriterler olarak rol oynamamasını sağlayacaktır.

Devrim niteliğinde olan bu ilke önce peygamberimizin hayatında uygulamaya geçirilmiş, böylece toplumda bir örnek oluşturularak aynı ilkenin toplum tarafından da benimsenmesi amaçlanmıştır.

Daha sonraki yıllarda da aynı yöntem tekrarlanmış, getirilen yeni ilkeler ilk önce peygamberimizin hayatında uygulamaya konmuştur. Örnek olarak, peygamberimizin azat edilmiş bir köle olan Zeyd'i evlât edinmesi, sonra onu halasının kızı Zeynep ile evlendirmesi, daha sonra ise evlâtlığı olan Zeyd'in boşadığı Zeynep ile kendisinin nikâhlanması gibi olaylar, o günün toplum yaşamında birer "ilk" olmuş ve örnek teşkil ederek topluma yansımıştır (Ahzab suresi).

Üçüncü ilke; Kur’ân'ın peygamberin hevasından olmadığı ilkesidir. Bu sureden evvelki Necm suresinin ilk ayetlerinde, o güne kadar inmiş olan Kur’ân ayetleri anlamında "Necm" kanıt gösterilerek peygamberin tutkuları, çıkarları ve kuruntuları gereği [hevasından] konuşmadığı, okuduklarının kendisine vahyedilmiş bilgiler olduğu açıklanmıştı. Abese suresi bu ilkeye getirilmiş yeni bir kanıt mahiyetindedir. Şüphesiz bu surenin ayetleri de lâfzî yapısı itibariyle diğer ayetler gibi hiçbir insanın yazamayacağı, derleyemeyeceği eşsiz bir sanat gösterisi olup Kur’ân'ın peygamberimizin ürünü olmadığının kanıtıdır. Ancak Abese suresi, yukarıda belirttiğimiz gibi "yeni" bir kanıttır. Ancak; yeni bir kanıt teşkil etme özelliği, lâfzî mükemmelliğinin yanında, anlam olarak da peygamberi rencide eden bir azar içermesinde gizlidir. Çünkü kim olursa olsun, hiçbir insan yalnızca birkaç kişinin bildiği bir hata ve kusurunu herkese duyurup ilân etmek istemez. Ama duyurup ilan ettiği bu sözler kendisine ait değil de vahyediliyorsa, işte o zaman, aleyhine de olsa kendisine vahyedilen bu sözleri kıyamete kadar herkesçe bilinecek şekilde tebliğ etmesi zorunlu hâle gelir. Bu nedenle Abese suresi, Kur’ân'ın peygamberimizin hevasının ürünü olmayıp vahiy olduğuna dair yeni ve fevkalâde bir kanıt oluşturmaktadır.

Yukarıdaki görüşün aksine, Kur’ân'ın hâlâ peygamberimizin hevasının ürünü olduğunu iddia edenlere ise Rabbimiz Kur’ân'da şu cevabı vermiştir:

67Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Ve eğer bunu yapmazsan, o zaman O'nun verdiği elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumuna kılavuzluk etmez. [Maide/67]

15Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: "Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!" dediler. De ki: "Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım."

16De ki: "Allah dileseydi, ben Kur’ân'ı size okumazdım ve Allah, Kur’ân'ı size bildirmemiş olurdu. Ben de Kur’ân'dan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?" [Yunus/15, 16]

73Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize dayandırarak söyleyesin diye sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı. İşte o takdirde seni halil/iz bırakan bir önder edinirlerdi.

74Ve eğer Biz, seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin.

75O durumda sana hayatın iki katını ve ölümün iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın. [İsra/73-75]

44-47Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O'ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O'ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O'na siper de olamazdınız. [Hakka/44-47]

17) Onulmaz bir duruma düştü o insan! Ne tuhafça kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden biri oldu o insan!
Yani; "Tuhaf bir şey! O insan afak ve enfüste [dış dünyada ve kendi yapısında] bunca apaçık kanıt varken, buna rağmen kâfirlik ediyor!"

Ayette, Allah'ın verdiği aklı ve fikri iyi kullanmaması, gönderdiği peygambere kulak vermemesi ve indirdiği kitaptan öğüt almaması yüzünden kâfir bir insanın kendini nasıl da mahvettiği beyan edilmiş, insanın bu kadar inkârcı oluşunun anlamsızlığı taaccüp [hayret] fiili kullanılarak vurgulanmıştır.

Ayette geçen "el-insan" sözcüğünün başındaki "ال el" takısı "ahd" içindir. Bu takı, "insan" sözcüğü ile bütün kâfir insanların değil, Ebuleheb gibi adı sanı belli bir kâfirin kastedildiğini göstermektedir. Kastedilen bu şahıs, kâfir kalacağı Rabbimiz tarafından bilinen ve peygamberimize de bildirilen birisidir. Uyarmanın yarar sağlamayacağı bu tür insanların var olduğu, "Şu kâfirleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmayacaklar" anlamındaki Bakara suresinin 6. ayetinden de anlaşılmaktadır.

Ayette bahsedilen kâfirliğin küçük nimetlerin kâfirliği olan "nankörlük" anlamında ele alınması yanlış olur. Ayetin sonrasında da görüleceği gibi, burada kastedilen kâfirlik, Allah'ın varlığına ve birliğine inanmamak, kendinde ve çevresinde kanıt olan onca mucizeye itibar etmemek, onları hiçe saymak gibi bilinçli davranışlarla yapılan kâfirliktir.
18,19,20,21,22) Allah, hangi şeyden oluşturdu kendisini? Bir spermden! Allah, oluşturdu da ölçümlendirip-biçimlendirdi, sonra, yaşarken elçi göndererek, kitap indirerek hak yolu kendisine kolaylaştırdı, sonra onu öldürdü, kabre koydurdu, sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı.
19. ayette geçen ve "ölçülendirip biçimlendirdi" olarak çevirdiğimiz "قدّره kadderahu" kelimesi, Arapça'da "قدر kadera" fiil kökünden gelmektedir. Bu fiil sözlükte "ayarlamak, ölçüp biçmek, plânlamak, programlamak, geleceğini görmek" anlamlarına gelmektedir.

20. ayetteki "yolu ona kolaylaştırdı" ifadesi ile şu iki şeyin kastedilmiş olması mümkündür:

Birincisi, doğum sürecinde bebeğin ana rahminden dışarı çıkışının kolaylaştırılmasının kastedilmiş olması ihtimalidir. Pek tabiîdir ki, bu, tıp biliminin 20. yüzyılda ulaştığı bilgilere göre oluşturulmuş, daha önceden oluşturulması mümkün olmayan bir görüştür. Doğum sürecinde bir kolaylaştırma olduğu, Ana Britannica ansiklopedisinin şu satırlarından kolayca anlaşılmaktadır:

"... Doğum eylemi üç evrede gerçekleşir. İlk evrede dölyatağının [rahim] boynu genişleyerek bebeğin geçebileceği kadar açılır. ...İlk evrenin başlangıcında dölyatağı kasılmaya başlar. ... Torba biçiminde kassı bir organ olan dölyatağının duvarlarındaki kasların düzenli olarak kasılması, dölyatağının iç boşluğunu daraltır ve gebelik süresince dölütü barındıran içi sıvıyla dolu amniyon kesesine basınç yaparak onu dölyatağı boynuna doğru iter. Bu evrenin bitiminde amniyon kesesi basıncın etkisiyle yırtılır, içindeki sıvı boşalır [su gelmesi] ve ikinci evre başlar. ..." [Ana Britannica[Cilt: 10 s: 267]]

Doğum sürecinde annenin vücudu her zamankinden farklı, istemsiz hareketlerle, gerek doğrudan gerekse dolaylı olarak doğumu kolaylaştırmaktadır. Meselâ kasılmalar, hem dölyatağı boynunun genişlemesinde hem de bebeğin dölyatağı boynuna doğru itilmesinde doğrudan rol oynamaktadır. Diğer taraftan amniyon kesesinin yırtılmasını sağlamak suretiyle doğum esnasında bebeğin geçiş yollarının kayganlaşmasında ve sterilize edilmesinde ise dolaylı olarak rol oynamaktadır.

Bütün bu kolaylaştırmaların altında, kadın vücudunu sadece anne olma aşamasındayken bu hareketlere programlamış olan programcının eseri olduğu gerçeği yatmaktadır. Kolaylaştırıcının ta kendisi olan Rabbimiz, kolaylaştırmaya yönelik her şeyi ilk yaratılışta plânlamış, programlamış ve uygulamaya koymuştur.

İnsanlığın yukarıdaki bilgilere henüz sahip olmadığı bir dönemde vahiy yoluyla bildirilen ve yazıya geçirilen bu ayet, bu bilgilere yeni ulaşan insanlık için Kur’ân'ın bir mucizesinin daha açığa çıkmış olması demektir.

İkinci ihtimal ise insana hayat yolunun kolaylaştırıldığının kastedilmiş olabileceğidir. Bunun anlamı, doğru ile yanlışı ayırabilmesi ve çevresindeki nimetlerden yararlanabilmesi için insana gerekli donanımın verilmiş olmasıdır. Bu donanım insanın akıl ve irade gibi zihinsel fonksiyonları ile beş duyu organını kapsadığı gibi, uyarıcı peygamberleri ve onlar vasıtasıyla gönderilen kitapları da kapsamaktadır. Gerçekten de bu donanım insanın hayatını kolaylaştırmakta, doğru yolu bulmasını sağlamaktadır.

Bu ayetlerde kâfirlerin yaşamları boyunca Allah'ı tanımadıkları, O'nun emirlerini yerine getirmedikleri dile getirilmektedir.
23) Kesinlikle kendisinin düşündüğü gibi değil! O insan, Allah'ın kendisine emrettiğini şimdiye kadar hiç yerine getirmedi.
23. ayetteki "kellâ" sözcüğü kâfirlerin bu davranışlarından hiçbir zaman vazgeçmediklerini vurgulamaktadır. Hayatlarında bir kez bile Allah'ı tanımaya yönelik bir yaklaşım göstermemeleri, bu hâllerinin bilinçli bir küfürden kaynaklandığını göstermektedir.
24) Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine!
18 - 22. ayetlerde Rabbimiz insana onun kendi yaratılışındaki ayetlerini/işaretlerini göstermişti. Bu ayetler kişinin bedeninde ve iç dünyasında yaratılan ve insanı Allah'ı tanımaya sevk eden iz ve işaretlerdir. 24-32. ayetlerde ise Yüce Allah’ın varlığına kanıt oluşturan afaktaki [dış âlemdeki] iz ve işaretler gözler önüne serilmektedir.
25,26) Biz suyu döktükçe döktük. Sonra toprağı yardıkça yardık.
Ayette "döktükçe döktük" olarak çevirdiğimiz "صبّ sabb" sözcüğü aslında ince manalar içermektedir. Araplar normal bir dökme eylemi için bu sözcüğü değil, "السّكب sekb" sözcüğünü kullanırlar. "Sabb" sözcüğü sıradan bir dökme olmayıp "suyu yukarıdan aşağıya, yavaşça, süzerek, belirli bir amaca yönelik olarak ve ayarlı bir biçimde dökmek" demektir. Ancak bu şekilde dökmekteki amaç rahmet olabileceği gibi, azap da olabilir (Fecr 13, Duhan 48, Hacc 19). Ayette kısa ve öz anlatımla [icaz yapılarak], yağmur yağdırma eylemi için "sabb" sözcüğünün seçilmiş olması anlamlıdır. "Sabb" sözcüğünün seçilmesiyle yağmurda "yavaşlık, süzülmüşlük, amaca göre ayarlılık" gibi özelliklerin bulunduğuna işaret edilmektedir.

Gerçekten de yağmur:

- Normal şartlar altında canlılara zarar vermeyen ve "yavaş" denilebilecek bir hızla yağar.

- Pisliği ve tuzu nedeniyle içemediğimiz ve bir çok işimizde kullanamadığımız sulardan buharlaşarak oluşmasına rağmen, yeryüzüne süzülmüş, temizlenmiş su olarak düşer.

- Yağış hızı ve süresine göre rahmet veya afet hâline gelebilir.
27,28,29,30,31,32) Böylece yeryüzünde, size ve hayvanlarınıza geçimlik olarak daneler/hububat, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalar, gür çimenli, sık ağaçlı bahçeler, meyve ve otlak bitirdik.
Ayetlerde dış dünyadan ve insanın bizzat kendisinden örnekler verilmesi, Allah'ın varlığına, birliğine ve kıyamete kadir olduğuna birer delil teşkil eden bu gibi nimetleri ihsan etmesine rağmen insanın hâlâ yaratıcısına karşı büyüklenmeye devam etmesinin acayipliğini gözler önüne serme amacına yöneliktir.
33,34,35,36) Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; öyle bir gün ki o, kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından kaçar.
37) O gün onlardan her kişi için, kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır.
33-37. Ayetler:

Bu ayet grubunda, genellikle mal ve evlatlarına güvenerek küfrü tercih eden kâfirler, mal mülk ve yakın çevrenin yarar sağlamadığı, kimsenin kimseye yakınlık duymadığı, kendi dertlerine düşmeleri nedeniyle insanların birbirinden kaçtığı bir günün geleceği bildirilerek uyarılmaktadır.

O gün insanların telaş ve panik içinde birbirinden kaçmalarının sebebi şu gerekçelere dayandırılabilir:

- Herkes anayı, babayı, eşi ve evlâdı gözü görmeyecek derecede kendi derdine düşmüş, kendinden başkasını umursamaz hâle gelmiştir.

- Vaat edilen günün geldiğini ve işledikleri suçların hesabını vereceklerini anlayan suçlular, kurtulmayı umarak kendilerini bu suçlara teşvik ve azmettirenleri arayıp bulma telâşına düşmüşlerdir.

- Birbirini aldatmış, birbirine zarar vermiş olan insanlar, yakın olsalar bile yüz yüze gelmemek için kaçışmaktadırlar.
38,39) Yüzler vardır o gün, pırıl pırıl; gülen, müjdeleyen.
40,41,42) Ve yüzler vardır o gün, üzerlerinde toz-toprak; tozu-toprağı da bir is bürümüştür. İşte bunlar, evet bunlardır küfreden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar.
40,41Ve yüzler vardır o gün, üzerlerinde toz-toprak; tozu-toprağı da bir is bürümüştür.

O gün telaş ve panik içinde kaçışan mutsuzlar olacağı gibi, yüzlerinden mutluluk akan bahtiyar insanlar da olacaktır. Yukarıdaki ayetler, bu insanların mutlu veya mutsuz olduklarının yüzlerinden anlaşılacağını haber vermektedir.

Bu tablo Kur’ân'da başka ayetlerde de yinelenmiştir:

105-107Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın. İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere: "Siz inandıktan sonra yeniden kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden biri mi oldunuz? Öyleyse, küfretmenizden; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmenizden dolayı tadın cezayı!" Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada sürekli kalanlardır. [Âl-i Imran/105-107]

22Yüzler var ki, o gün apaydınlıktır; 23Rablerine nazar edicidirler; Rabblerinden nimet beklemektedirler.

24Ve yüzler de var ki, o gün asıktırlar; 25zannederler ki kendilerine "Belkıran" yapılıyor. [Kıyamet/22-25]

42. Ayet:

42İşte bunlar, evet bunlardır küfreden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar.

Surenin bu son ayeti, önceki iki ayette belirtilmiş olan "üzerleri toz-toprak, yüzlerini is bürümüş" kimselerin kâfirler ve facirler olacağını bildirmektedir.

"Küfür" ve "kâfir" sözcüklerinin ne anlama geldiği Kâfirun suresinin tahlilinde açıklanmıştı. Ancak kısa da olsa hatırlatmakta yarar görüyoruz:

"Küfür" sözcüğünün esas anlamı "örtmek" demektir. Bu anlamdan hareketle, erişilen nimetleri yok sayarak teşekkür etmemeye küfür [nankörlük] denmektedir.

"Kâfir" sözcüğü, "nimetlere nankörlük eden, onlara uzak kalan, onlardan kaçınan, onların üzerini örten" anlamında, "kefera" fiilinin ism-i faili olarak kullanılır.

"Küfür" sözcüğünün terim anlamı ise "Allah'ın varlığını, birliğini, elçileri vasıtası ile gönderdiklerini inkâr etmek" demektir. Bu duruma kısaca imansızlık da denilebilir.

"Kâfir", imanı olmayan kimseye verilen isimdir.

Fücur

" فجور Fücur" sözcüğü sözlükte "yarmak, bir şeyi genişçe yarıp açmak" olarak tarif edilmiştir. Kur’ân, bu eylemin olumlusu için " فجر fecr", olumsuzu için "فجور fücur" sözcüklerini kullanmıştır.

"Fecr" sözcüğü Kur’ân'da "olumlu anlamda yarılıp açılmak, fışkırmak, yeri açıp kaynak fışkırtmak" manalarında kullanılmıştır:

12Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık; derken sular ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu. [Kamer/12]

33Her iki bahçe de, hiçbir şeyi eksik bırakmaksızın, ürünlerini verdiler. Aralarında da ırmak yardık/akıttık. [Kehf/33]

74Sonra da kalpleriniz katılaştı; işte onlar, taş gibidir, hatta daha katıdır. Ve şüphesiz taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır da ondan su çıkar, öyleleri vardır ki Allah'ın saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürpertisinden düşerler. Allah yaptıklarınızdan habersiz, duyarsız değildir. [Bakara/74]

Olumsuz anlamdaki "yarmak, yırtmak" anlamını ise "fücur" sözcüğü karşılamaktadır. Kur’ân'ın olumsuz anlamda kullandığı "fücur" sözcüğü, gerek dil bilimciler ve gerekse din bilginleri tarafından "Şakku setri’d-diyanet [diyanet örtüsünün yırtılması, çatlaması]" olarak ifade edilmiştir. Bu şekilde din-iman örtüsünü yırtıp atanlara "facir" denir. Bu sözcüğün çoğulu da "فجّار füccar" veya "فجرة fecere" şeklinde ifade edilir:

5Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: 6Soruyor: "Kıyâmet günü ne zamanmış?" [Kıyamet/5, 6]

26-28Ve Nûh dedi ki: "Bu yerde dolaşan kâfirlerden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki Sen onları bırakırsan, kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece din-iman tanımayıp kötülüğe batan ve kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden çocuklar doğururlar. Rabbim! Benim için, anam-babam için, mü’min olarak evime giren kişiler için ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret et/bağışla hepimizi! Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara da sadece yok oluşu arttır." [Nuh/26- 28]

İmanın dışa yansıması nasıl ki "takva" ya da "amel-i salih" ise, küfrün dışa yansıması da "fücur"dur. Yani fücur işlemek, gerçek imana sahip olmayanların bir karakteridir. Çünkü Allah inancı, insanın haram-helal, hayır-şer, cennet-cehennem gibi kategorilerin bilincinde olmasını sağlar. Dolayısıyla bu bilinç insanın fücur işlemesine engel olur. Zaman zaman hataya düşen insan için daima "tövbe etme" imkânı vardır. Ancak insan aynı hatayı tekrarlamamak şartı ile Allah'ın affediciliğine sığınmalıdır. Tövbeden sonra sözünde durmamak, yalan söylemek tam anlamıyla fücur işlemektir.

Sınırları dinle belirlenmiş davranışlara karşı çıkmak, din adına kural tanımamak, dinle getirilen kısıtlamaları kabul etmemek, dolayısıyla her türlü irili ufaklı günahı işlemek facirlerin en belirgin özelliklerindendir. Bu insanlar dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerine inanmadıklarından ya da Allah'a döneceklerini düşünmediklerinden, her türlü fücuru işlemekten çekinmezler.

Kur’ân, fücuru işleyenlerin kâfir ve cehennemlik olduklarını bildirmiştir:

14-16Din-iman tanımayıp kötülüğe batmış olanlar da kesinlikle cehennemdedirler. Din Günü ondan kaybolmamak üzere oraya yaslanacaklardır. [İnfitar/14]

7-13Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Şüphesiz, "din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar"ın kaydı, kesinlikle, Siccin'dedir. –Ve "Siccin"in ne olduğunu sana ne bildirdi? -O, rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır! O gün, yalanlayanların; karşılık gününü yalanlayanların vay haline! Ve karşılık gününü, kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman, "Eskilerin masalları" demiş olan tüm sınırları aşan günahkârlardan başkası yalanlamaz.– [Muttaffifin/7-12]

28Yoksa, iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, yeryüzündeki o bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa Allah'ın koruması altına girmiş o kimseleri din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar gibi mi yaparız? [Sad/28]

Dikkat edilirse, bu ayetlerde tüm insanlar, "müminler" ve "kâfirler" olmak üzere iki gruba ayrılmış olarak ele alınmıştır. Müminlerin grubu "ebrar", kâfirlerin grubu da "füccar" olarak isimlendirilmiştir. Kur’ân, "ebrar" ile "füccar" sözcüklerini birbirinin tam zıddı olarak kullanmaktadır. Bu da şu demektir:

İslâm dışı yaşayan, Allah'a teslim olmayan, din-iman tanımaz kimseler olan fücur ehli, takva karşıtı olan davranışları sonucunda, kendilerini oradan hiç kimsenin kurtaramayacağı cehenneme girecek, kesinlikle müminler [müttekîler] ile bir tutulmayacak, onlarla aynı kefeye konulmayacaktır.