Necm

1,2,3,4,5) Grup grup inmiş âyetlerin her bir inişini kanıt gösteririm ki arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. O, boş iğreti arzusundan da konuşmuyor. Onun size söyledikleri; inen o ayet grupları, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. Arkadaşınıza o konuştuklarını müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi, egemenlik kurmuş[#48] olan öğretti.
1. Ayet:

1Gurup gurup inmiş âyetlerin her bir inişini kanıt gösteririm ki

Sure kasemle [yeminle] başlamıştır. Fecr suresinin 5. ayetinden öğrendiğimize göre Yüce Allah akıllı, bilgili kimselerin dikkatini çekmek, onlara kanıt göstermek için yemin etmektedir. Allah'ın yemin etmesi "Dikkat edin, dikkat çektiğim bu olay ya da nesneyi iyi araştırın. Bunlar şunların kanıtıdır" anlamına gelmektedir:

5İşte bunlarda, akıl sahibi için güçlü-ikna edici, inandırıcı bir anlatım vardır. [Fecr/5]

Kasem cümlesi ile ilgili detay 2. surede [Kalem Suresinde] verilmiştir.

Birinci ayette Muhammed'in sapmadığına, azmadığına, keyfine göre konuşmadığına, tebliğ ettiği mesajların kendisine vahyedildiğine kanıt olarak gösterilen olgu, bu sureye kadar olan parça parça inmiş ayet kümeleridir. Çünkü bu ayetler yapı ve anlam itibariyle Muhammed'in veya herhangi bir insanın ortaya koyamayacağı, hatta tüm insanların birleşseler dahi bir benzerini getiremeyecekleri ilahî nitelikli sözlerdir.

Kur’ân ayetlerinin insanlara kanıt olarak gösterilmesinin başka örnekleri de vardır. Mesela Ya Sin suresinin 2 ve 3. ayetlerinde, Muhammed'in peygamberlerden bir peygamber olduğunun kanıtı olarak yine "Hikmet sahibi Kur’ân" gösterilmektedir. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, Kur’ân’dan hareketle Anakentli; Mekkeli Muhammed’in elçiliği kabullendirilecektir. Rasülüllah’tan hareketle Kur’ân’ın vahy olduğu değil.

"Parça parça inen" diye çevirdiğimiz ifadenin orijinali "النّجم necm" sözcüğüdür. "Necm" sesteş bir sözcük olup ilk olarak "ilkbaharda topraktan yeni çıkan filiz" veya "hayvanlarda yeni çıkan boynuz" anlamlarında kullanılmıştır. Sonraları zaman içinde otlara, çayır-çimen gibi gövdesiz bitkilere, yıldızların doğuşuna, yıldızların tümüne, özel isim olarak Süreyya yıldızına ve toplum içinde sivrilmiş önderlere de "necm" denmiştir. [Lisanü’l Arab, "n cm" mad.]

Kur’ân'da ve arap dilinde birkaç farklı anlamda kullanılan "necm" sözcüğü, Rahman suresinin " والنّجم والشّجر يسجدان Otlar ve ağaç ikisi de secde eder" anlamındaki 6. ayetinde "otlar"ı; Tarık suresinin 3. ayeti [ النّجم الثّاقب en-Necmü’s-Sâkıb], Nahl suresinin 16. ayeti [وبالنّجم هم يهتدون Ve bi’n-necmi hüm yehtedûn] ve Saffat suresinin 88. ayetinde de [فنظر نظرة فى النّجوم Fe nazara nazraten fi’n-nücum] "yıldızlar"ı ifade etmektedir.

Karanlığı yarıp kendini gösteren ve başkalarının yol bulmasını sağlayan yıldıza Kur’ân'da "necm" dendiği gibi, her biri bir yıldız gibi ışık saçan, insanları aydınlatan ve onların yollarını bulmalarını sağlayan Kur’ân ayetlerine de "necm" denmiştir. Bunun örneği, konumuz olan Necm suresinin 1. ayetinden başka, Vakıa suresinin 75. ayetidir:

75Artık hayır. Necmleri/her indirilmede gelen âyetlerin yerlerini/zamanlarını; inişini kanıt gösteririm ki –76ve eğer bilirseniz bu büyük bir kanıt gösterimidir–, 77hiç kuşkusuz o, şerefli Kur’ân'dır. 78Saklanmış/korunmuş bir kitaptadır. 79Ona zihinsel olarak temizlenmişlerden başkası temas edemez. 80O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir. [Vakıa/75- 80]

Meselâ bu surenin 1-18. ayetleri bir necmdir. İleride göreceğiniz gibi, Abese suresinin 1-10. ayetleri de bir necmdir.

Surenin birinci ayetindeki "النّجم necm" sözcüğü "parça parça inmiş Kur’ân ayetleri" olarak çevrilirse, "heva" sözcüğünün de "nüzul [iniş]" olarak çevrilmesi gerekir. "Heva" da necm gibi sesteş bir sözcük olup birden çok anlamı vardır. Buna bağlı olarak Kur’ân'da da değişik anlamlarda kullanılmıştır. Meselâ bu surenin 1. ve 53. ayetlerinde "yukarıdan aşağıya düşmek, inmek" anlamında, 3. ve 23. ayetlerinde ise "tutku" anlamında kullanılmıştır. Keza Naziat suresinin 40. ve Ta Ha suresinin 16. ayetlerinde yine "tutku" anlamında kullanılmış olan "heva" sözcüğü, İbrahim suresinin 43. ayetinde "bir şeyin havada kalması", Hacc suresinin 31. ayetinde ise "rüzgârın savurması" anlamında kullanılmıştır.

Yukarıdaki bilgiler ışığında "necm" sözcüğünün değişik anlamları kullanılarak 1. ayete şu anlamlar verilebilir:

- Kayan yıldız kanıttır ki,

- Kayan çayır çimen kanıttır ki,

- Kayan Süreyya yıldızı kanıttır ki,

- Şimdiye kadar parça parça inmiş olan ayetler kanıttır ki,

Ne var ki, ayetin çevirisi olacak cümlenin aynı zamanda Muhammed (as)'in şaşmadığına, azmadığına, hevasından konuşmayıp sadece vahiyleri aktardığına kanıt teşkil etmesi gerekmektedir. Bu gereklilik göz önünde tutulduğunda, "Şimdiye kadar parça parça inmiş olan ayetler kanıttır ki," cümlesinin en uygun te’vil olduğu görülmektedir.

Ancak "Kayan yıldız kanıttır ki" cümlesinin 2. ayete kanıt teşkil edecek bir ayet olduğu da ileri sürülebilir. Çünkü gerçekten o dönemde Mekke'de yıldız kayması veya gök taşı düşmesi gibi bir olay vuku bulmuş ve bu olay da Mekkelilere kanıt olarak gösterilmiş olabilir. Bu görüşe göre; Musa (as)’ın dağda bir ateş görüp yanına gitmesi ve oradaki ağaçtan kendisine vahyedilmesi olayına benzer bir şekilde, Muhammed (as) de yıldız kaymasını veya gök taşı düşmesini merak edip ışığa doğru gitmiş ve son sidre ağacının yanında kendisine sidre ağacından vahyedilmiştir. Bu yıldız kayması veya gök taşı düşmesi olayı ile Musa peygamberin serüvenini önceden bilen Mekkelilere Musa (as)’ya vahyedildiği gibi Muhammed (as)’e de vahyedildiği açıklanmakta ve peygamberimizin söylemlerinin vahiy kaynaklı olduğuna kanıt olarak gösterilmektedir. Bu görüş, İsra suresinin 1, Tekvir suresinin 23 ve bu surenin 7-18. ayetleri tarafından da desteklenmektedir.

2 - 4. Ayetler:

2arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. 3O, boş iğreti arzusundan da konuşmuyor. 4Onun size söyledikleri; inen o ayet gurupları, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.

Mekkeliler arasında yıllarca onlardan birisi olarak saygın bir hayat süren Muhammed (as), Allah tarafından peygamberlikle görevlendirildikten sonra farklı davranmaya başlamıştır. Bir müddet içine kapanan [Müzzemmil] Muhammed (as), o dönemde gelen vahiylerle eğitilip yetiştirilmiş, daha sonra da hazır olduğu bildirilerek toplumun karşısına geçip onları açıkça uyarmakla emrolunmuştur [Müddessir]. Fatiha suresiyle toplumu uyarmaya, onları hakka yönlendirmeye başlayan Muhammed (as), aynı zamanda toplumsal faaliyetlere de girişmiştir. Muhammed'in bu davranışlarına tanık olan Mekke ileri gelenleri ise bir taraftan onun bu sosyal girişimlerine engel olmaya çalışmışlar, diğer taraftan da onun hakkında "Muhammed sapıttı, azdı, delirdi" şeklinde, hatta daha da ileri giderek "Muhammed kendi hevasına uyuyor, bizden çıkar sağlamak için peygamberlik rollerine bürünüyor, söylediklerini aslında kendisi uyduruyor" şeklinde çirkin ve asılsız söylentiler çıkarmışlardır.

Yukarıdaki ayetlerde Muhammed (as) hakkında çıkarılan bu iddialar reddedilmekte ve onun deli olmadığı, sapıtmadığı, çıkarı için konuşmadığı, o ana kadar inen ayetlerde onun çıkarına, kuruntularına yönelik hiçbir ayet bulunmadığı, söylediklerinin Allah tarafından vahyedilmiş olduğu vurgulanmaktadır.

YASİN/

NİSA/166

Kâfirler bu tür iddialarına ondan sonraki dönemlerde de devam etmişler, Rabbimiz de Kur’ân boyunca meydan okuyarak onlara bütün ediplerini bir araya getirmelerini ve Muhammed (as)’in uydurduğunu iddia ettiklerinin bir benzerini meydana getirmelerini teklif etmiştir.

33,34Yahut vahyedilenleri, "Kendi uydurup söyledi" mi diyorlar? Aslında onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğru kimseler iseler. [Tur/33, 34]

13Aslında onlar, "Onu kendisi uydurdu" diyorlar. De ki: "Öyleyse, eğer doğrulardan iseniz, uydurma olarak da olsa, benzeri on sûre getirin, Allah'ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın." [Hud/13]

38Yahut "Onu kendisi uydurdu" diyorlar. De ki: "Öyleyse siz benzeri bir sûre meydana getirin, Allah'ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz." [Yunus/38]

88De ki: "Andolsun ki bugünün, yarının tüm insanları, bu Kur’ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini kesinlikle getiremezler." [İsra/88]

23Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre siz getirin, Allah'ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz. [Bakara/23]

Rabbimizin bu konudaki meydan okuyuşu elbette Kur’ân'ın indiği dönem ile sınırlı değildir. Müddessir suresinin tahlilinde verdiğimiz açıklamalar muvacehesinde, bugüne kadar Kur’ân'ın bir benzerini oluşturamayan insanlığın bundan sonra da buna muvaffak olamayacağı ortadadır.

Peygamberimizin tebliğ ettiği ayetlerin kendi hevasının ürünü olmayıp vahiy olduğunun bir diğer kanıtı da, kâfirlerin en gizli plânlarının, hatta kalplerinden, akıllarından geçenlerin bile inen ayetlerde deşifre edilmesidir. Böylesine gizli plânların ve sinsi düşüncelerin peygamberimiz tarafından bilinmesi mümkün değildir. Keza, Cinn suresinde konu edilen olaylar da gayb haberleri olup ancak Allah'ın bildirmesi ile öğrenilebilecek olaylardır.

5. Ayetler:

5Arkadaşınıza o konuştuklarını müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi, egemenlik kurmuş olan öğretti.

Peygamberimizi göğe, Allah'ın yanına çıkarmayı marifet bilen zihniyet bu ayetleri de çarpıtmış ve Allah'a ait olan nitelikleri maalesef Cebrail'e yakıştırmıştır. Görüldüğü gibi, surenin 5 ve 6. ayetlerinde Kur’ân'ı kimin öğrettiği herhangi bir isimle değil, sıfatlarla açıklanmıştır. Ne var ki, rivayetçiler bu sıfatları Cebrail'e vermişler fakat böyle yapınca da 10. ayette Muhammed'in Cebrail'e kul olması anlamı ortaya çıkmıştır. Bu kez de sırf bunu izale etmek için yığınlarca safsata uydurmuşlar, yorum yapacağız derken işin içinden çıkamayarak daha da batmışlardır.

Peygamberimize Kur’ân'ı öğretenin kim olduğu konusunda hiçbir şüphe ve tereddüde yer yoktur. Kur’ân'ı ona öğreten Cebrail değil, kesin olarak Rahman [Allah]'dır:

1-4Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], Kur’ân'ı/öğrenip öğretmeyi öğretti, insanı oluşturdu, ona hayır ve şerri, iyiyi, kötüyü ayırmayı öğretti. [Rahman/1, 2]

Bu ayet de açıklıkla ifade etmektedir ki, Kur’ân'ı öğreten Allah’tır. Dolayısıyla onu öğretenin Cebrail olduğu anlayışı Kur’ân'a tamamen terstir.

Yukarıdaki ayetlerde geçen sıfatları açıklamakta yarar vardır:

- Ayette geçen " شديد القوى şedidü’l-quvâ [kuvvetleri çok güçlü olan]" ifadesi, "قدير qadir" sözcüğünün başka türlü ifadesidir; yani "çok güçlü olan" anlamındadır. Bu anlamı "Kuvvet" kökünden gelen bir sözcükle ifade etmek gerekirse, mübalağa ism-i fail kalıbıyla "قوىّ Kaviyyün" sözcüğünü kullanmak gerekir. Zaten "Kaviyyün" sözcüğü de Allah'ın sıfatlarından birisidir. Kur’ân'da dokuz kez yer alır:

52Tıpkı Firavun'un yakınları ve onlardan öncekilerin gidişi gibi onlar da Allah'ın âyetlerini/alâmetlerini/göstergelerini tanımadılar da Allah, kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Şüphesiz ki Allah, çok güçlüdür, cezası/sonuçlandırması çok şiddetli olandır. [Enfal/52]

Diğer ayetler ise şunlardır: Hud 66, Hacc 40, 74, Mümin 22, Şûra 19, Hadid 25, Mücadele 21, Ahzab 25.

6,7,8,9,10,14,15,16,11,12) Ve müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve egemenlik kurmuş olan, en yüksek ufkun sahibidir. Sonra da O; müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve egemenlik kurmuş olan nitel olarak yaklaştı ve hemen art arda kova sarktı/öbek öbek âyetler indi. Birinde iki yay uzunluğu[#49] kadar, diğerinde de nitel olarak daha yakın olmuştu. Hemen O; müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve egemenlik kurmuş olan, en yüksek ufkun sahibi olan, kuluna, son kiraz ağacının yanında -ki yanında oturmaya değer konaklama yeri vardır- vahyettiğini vahyetti.[#50] O zaman kiraz ağacını kaplayan kaplıyordu. Kulun gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz?/Onun gördüğü şey hakkında o'nunla mücâdele mi ediyorsunuz?
13,17,18) Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. Göz şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin alâmetlerinin/göstergelerinin en büyüğünü gördü.
Kur’ân'da müteşabih âyetlerin varlığını bildiren Âl-i Imran suresinin 7. ve Zümer suresinin 23. âyetleri göz ardı edilip müteşabih âyetlerdeki her ifade, mecaz ve kinaye anlamlar dikkate alınmadan, zahirî, lâfzî ve hakikat anlamlarıyla dikkate alınırsa, bu, Kur’ân'ın ruhuna aykırı bir davranış olur. Meselâ Allah'ın gelmesi, inmesi, yaklaşması, Arş üzerine istiva etmesi, gökte olması, eli olması, yüksek-açık ufuk sahibi olması, Âdem ve İblis ile bire bir diyalog kurması, görmesi, işitmesi müteşabih ifadeler olup bunlar ehil kişilerce tevil edilirler.

7-10. âyetlerde Allah'ın Muhammed'e ilk kez nasıl vahyettiği [Alak suresinin inişi] tasvir edilerek heyecanlı bir sahne sergilenmiştir. Müteşabih âyetleri ve mecazları anlamayan zihniyet, bu âyetlerdeki müteşabih ifadeleri çarpıtarak fiillerin öznelerini Cebrail olarak yorumlamıştır. Bu zihniyet sahiplerine göre, peygamberimiz orada Cebrail ile karşılaşmış, Cebrail, gökten helikopter inişi ile inmiş, birbirlerine yaklaşmışlar, peygamberimiz Cebrail'e [hâşâ] kul olmuş, Cebrail de ona vahyedeceğini vahyetmiştir.

Müteşabih ifadelerin anlaşılmasını ehline bırakmak daha doğru bir davranıştır. Zaman içinde mutlaka her ilimde uzman olanlar çıkar ve bu donanımlı uzmanlar o âyetleri gereği gibi tevil ederler. Biz bu pasajdaki bazı kelimeler ile ilgili az da olsa açıklama yapılmasını uygun buluyoruz.

- 6. âyetteki "ذو مرّة zû mirra [üstün akıl sahibi]" ifadesi de Allah'ın Rabb ve Mukaddir [her şeyin en inceden inceye hesabını yapan] olduğunu beyan eder. Bu sözcük başka hiç bir âyette yer almaz.

- Yine 6. âyetteki " استوى istiva eden" ifadesi ile kastedilen de Allah'tır. Çünkü "İstiva" Allah'ın sıfatlarındandır, meleğin veya kulların sıfatı değildir. "İstiva" mecazen "egemenlik kurdu, kontrolü altına aldı" demektir. Müteşabih olan bu kavram âyette mecaz olarak kullanılmıştır. "İstiva" sözcüğü, aşağıdaki âyetlerden başka, Yunus suresinin 3., Ra'd suresinin 2., Furkan suresinin 59. ve Secde suresinin de 4. âyetinde bu şekilde geçmektedir.

5Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], en büyük taht üzerine egemenlik kurmuştur. [Ta Ha/5]

54Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki oluşturma ve sistemler kurup yürütme sadece O'na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne cömerttir! [A'râf/54]

29O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için oluşturandır. Sonra da O, semaya egemenlik kurdu; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir. [Bakara/29]

Görüldüğü gibi, âyetlerdeki " استوى istiva" sözcüğü, müteşâbih bir anlatımla Allah'ın gücünü ve kuvvetini ifade etmektedir. "İstiva etti" ifadesinden başka, "Gökte olan", "Tahtta oturan", gibi ifadeler mecazi anlamlı olup Kur’ân'da Allah'ın gücünü ve kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Bu müteşabih ifadelerin çoğu o günkü Araplar arasında dolanımda olan ifade kalıplarıdır. Bu nedenle Yüce Allah da kendi muradını Arapların o günkü konuşma ve anlamalarına uygun olan bu deyim ve kalıplarla ifade etmiştir.

الْاُفُقِ

7. âyette geçen " افقUfuk" sözcüğü, "yeryüzünün etrafından ve felekin çevresinde açıkta olan, görülebilen yerler; görüş alanı" demektir. Çoğulu "âfâk" gelir. Sözcüğün ismi fail kalıbı " آفقâfik", "cömertlikte, bilgide, güzel konuşmada ve tüm iyi şeylerde ve tüm erdemlerde zirveye ulaşmış kişi" demektir. (Tac, Lisan)

TDK ise ufku şöyle özetler: "Çevren, göz erimi. "ufkunu genişletmek görüş alanını genişletmek, daha geniş, daha fazla bilgi ve görüş edinmek."

Türkçemizde de "ufku dar", ufku geniş" deyimleri vardır. Ve bu deyim kişilerde kullanıldığında "derin bilgi, ileri görüş sahibi kişi" demektir.

الْاَعْلٰىۜ

" افقUfuk" sözcüğü, " الأعلىA’la" sıfatıyla geldiğinden "en yüce ufuk" anlamındadır. Dünyadaki ufuklar bu nitelikte değildir. Cümle içinde de " O, en yüce ufka sahiptir" denilmiştir. Bu, sözcüğün " آفقâfik" kalıbının anlamı olup cümlenin anlamı "O, cömertlikte, bilgide, güzel konuşmada ve tüm iyi şeylerde ve tüm erdemlerde en zirveye ulaşmış Zat’tır" demek olur. Bu nitelikler de sadece Allah’a ait olan niteliklerdir. Burada da Tekvir/23’te olduğu gibi Mecaz-i Mürsel olarak bir mahalden (yerden) bahsedilmeyip halden (nitelikten bahsedilmektedir.) Aksi halde Allah’a mekan isnadı yapılmış olur.

دَنَا

8. âyette yer alan " دناDenâ" sözcüğü, tüm lügatlerde " قربgarube (yakın oldu)" anlamındadır. Tabii ki bu yakınlık, nitel yakınlık olup nicel değildir. Bunu şu âyetlerde de görebiliriz: Bakara/186, 52, Tevbe/99, A’raf /56, Hud/61, Sebe/56, Kehf/24, 81, Kâf/16, Vâkıa/85.

ALLAH'IN YAKINLIĞI: Kur’ân'ın buraya kadarki bölümünde, kendisini tanıttığı ifadelerden öğrendiğimize göre Allah'ın zatının kullarına mesafe itibariyle yakınlığı söz konusu değildir. Âyette geçen Allah'ın yakınlığı, mecâzî bir ifadedir. Bu ifade ile kasdedilen mana, "insan üzerinde kudret yürütüp bir etki meydana getirme, ona değer, makam verme, onu bilgilendirme, onu koruma, ona huzur, güven ve güvence vermesidir. Ki bu da Duha ve İnşirah surelerinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

تَدَلّٰىۙ

Yine 8. âyette yer alan " تدلّىtedellâ" fiili, "Delv" kökünden gelmedir. " دلوDelv", "kovanın sarkması" demektir. Sözcüğün " تدلىtedellâ" kalıbı (aslı " تدلوtedelleve’dir) " تقعلtefeu’ul" babıdan olup, "sürekli olarak kova sarktı" anlamı kazanmıştır. Sözcüğün إفعالİf’âl babından fiili Yusuf suresi 19. Âyette " فادلى دلوهfe EDLÂ DELVEHÜ (o da, kovasını sarkıttı)" şeklinde yer alır.

Sürekli kova sarkması, aynı Kadir suresindeki " تنزلtenezzelü (sürekli, arka arkaya iner)" ifadesiyle eş anlamdadır. Ve sürekli kovanın inişi, vahyin necm necm; parti parti, grup grup inişinden kinayedir. Yani, "Elçiye kova kova; kovalar dolusu âyetler indirdi durdu/vahyetti" anlamındadır.

Bu durumda sözcüğe "sarktı" anlamı vermek ve fiilin öznesini Allah yapmak Kur’an’a ve tevhid inancına uygun değildir.

Meselenin iyi kavranabilmesi için vahiy ile ilgili kısa bir açıklama yapmakta yarar vardır:

Vahiy

Sözlük anlamı olarak " وحى vahy" sözcüğünün "vaz'ı [ilk konuş, türetiliş]" anlamı "gizlice bilgilendirmek" demektir. [Lisanü’l Arab, "v h y" mad.] Zamanla bu anlam çerçevesine uygun olarak "Gizli konuşma, işaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme" anlamlarında da kullanılır olmuştur.

Vahyin terim anlamı ise "Yüce Allah'ın vasıtasız olarak veya değişik vasıtalarla emirlerini, hükümlerini gizlice ve süratlice peygamberlerine bildirmesi" demektir. Vahiy sözcüğü "القاء ilka" sözcüğü ile anlamdaş olarak kullanılır. (Bakara 37, Neml 6 ve Mümin 15'e bakılabilir.)

"Vahiy" kelimesinin Kur’ân'da sözcük anlamıyla kullanıldığı âyetler "Allah ile ilgili olan" ve "Allah ile ilgili olmayan" olmak üzere iki grupta toplanabilir.

1- Allah ile ilgili olarak kullanıldığı âyetlerde "vahy" sözcüğü, öz anlamı ekseninde şu anlamları ifade etmiştir:

a- "Emir ve bir iş yaptırma"; Fusılet 12, Zilzal 4 – 5, Nahl 68, Enfal 12.

b- "İma etme, ilham"; Maide 111.

c- "İlham ve rüya"; Kasas/7.

2- Allah ile ilgili olmadan kullanıldığı âyetlerde de "vahy" sözcüğü yine öz anlamı ekseninde şu anlamları ifade eder:

a- "İma etmek, işaret etmek"; Meryem 11.

b- "Fısıldama, gizli konuşma"; En'âm 112.

c- "Teşvik etme, telkin etme, söyleme"; En'âm 121.

"Vahy" sözcüğü terim anlamıyla Kur’ân'da 68 yerde geçmekte olup bu âyetlerin hepsinde de sadece Allah'a özgülenmiştir. Bunun anlamı, terim anlamındaki vahyin sadece Allah'ın işi olduğu; bir meleğin,peygamberin ve ne de herhangi bir insanın bu anlamda vahyetmesinin mümkün olmadığıdır.

Sonuç olarak 10. âyette geçen "vahiy" sözcüğü de terim anlamında kullanıldığına göre, burada kuluna vahyeden Allah'tır, Cebrail'in vahyi getirmesi söz konusu olamaz.

9. Âyette geçen "yay boyu", o zamanlarda kullanılan ve o günkü insanların bildiği bir uzunluk ölçüsüdür. O dönemlerde "metre" gibi kabul görmüş uluslararası ölçüler henüz icat edilmediği için yöresel ölçüler kullanılmaktaydı. "Yay boyu" da, o zamanlarda kullanılan rumh [mızrak], sevt [deynek], arşın, kulaç, boy, isbi' [parmak], hatve [adım], şibr [karış], zira’ [kol], ok atımı gibi bir ölçü birimiydi. Bu ölçü anlayışı o günkü Batı ülkelerinde de geçerliydi. Mesela insan ayağının uzunluğunu temel alan "feet", insan elinin başparmağının tırnak dibindeki genişliğini temel alan "inch" gibi ölçüler Batı’nın o eski dönemlerdeki ölçü birimleriydi. Dolayısıyla Yüce Allah mesajında muhatap aldığı toplumun anlayabileceği bir ölçü kullanmıştır.

Bu ölçü miktarı yardım- destek için kişilerin birbirine yaklaşacakları en uç noktanın Arap örfündeki bir deyimidir. Türkçedeki sırt sırta verme, yedikleri ayrı gitmeme, koltuk çıkma deyimleri gibi.

Âyetteki "birinde iki yay uzunluğu kadar, diğerinde de daha yakın olmuştu" ifadesindeki " أوْev (ya da)" edatı, olayı çeşitlendirmektedir; onüçüncü âyette "Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü" buyrulmaktadır. Bu demektir ki ilk vahyde olay iki kerre yaşanmış, birinde iki yay boyu, diğerinde daha da fazla yaklaşılmıştır. Bunun örneklerini Bakara/74, 135, Yunus/24 ve Saffat/147’de de görebiliriz.

Allah'ın peygamberimize nasıl vahyettiğinin anlatıldığı sahneye geri dönecek olursak, bu kompozisyonun çizildiği 7-10. âyetlerle beraber Tekvir suresinin 19-25. âyetlerindeki açıklamaları da hatırlamak ve yapılacak değerlendirmelerde gerek Musa (as)’ya ve gerekse Muhammed (as)’e gelen ilk vahiyleri anlatan âyetlerdeki "ağaç" ögesini dikkate almak gerektiğini düşünüyoruz.

15-21Kur’ân'ı dinlememek için saklananların, kaçanların durumunu, gerçeği örtbas etmenin-cehaletin gidişini, aydınlığın- reşitliğin gelişini kanıt gösteririm ki kuşkusuz bu, güçlü, Arş'in/en büyük tahtın sahibi'nin yanında çok değer verilen, itaat edilen, güvenilen değerli bir elçi sözüdür. 22 Arkadaşınız, gizli güçlerce desteklenen/deli bir kişi değildir. 23Andolsun o, gördüklerini kendisi apaçık ufukta iken; gönlü yalanlamadan, gözü şaşmadan ve azmadan gördü. 24O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir. 25Bu, kendi düşünce yetisinin ürünü olan söz de değildir. [Tekvir/15-25]

7-10. âyetlerde, vahiy anında neler olduğu hakkında bize açık bir bilgi verilmemiştir.

Bu ayetler, ilk vahiy anında olanların bir zann [sanı], bir rüya, bir hayal, bir halüsinasyon olmadığını, sağduyunun kesinlikle yanılmadığını vurgulamakta ve bu sahnenin iki kere yaşandığını açıklamaktadır. İlk vahiy olan Alak suresinin akışından anladığımıza göre bu inişlerin birincisi " اقرأ ikra" ile başlayan 1. ve 2. ayetlerin gelişinde, ikincisi de yine "ikra" ile başlayan 3. ve 5. ayetlerin gelişinde olmuştur.

Bu ayetlerde vahiy mahalli açıklanarak âdeta adres belirtilmektedir. Bu ayetlere göre, 7-10. ayetlerde anlatılan Allah'ın kuluna vahyetmesi, yanında oturmaya değer bir bahçe olan son sidre ağacının yanında vuku bulmuştur.

Eski tefsirciler Kur’ân’a kendi anlayışlarına göre noktalama işaretleri [keyfiyyeti secavent] koyarak pasajın anlamını bozmuşlardır. Bilindiği gibi, Kur’ân'daki duraklara konulmuş olan " ج cim, م mim, ط tı ve lâmelif" gibi işaretler Kur’ân'dan değildir. Bu gibi işaretleri sonradan Kur’ân'a koyan kurralar [uzman okuyucular] ve tefsirciler, 13. ayetin sonuna "lâmelif" koymak suretiyle ayetin anlamının burada bitmediğini, ayetin 14. ayette tamamlandığını kabul etmişler ve 14. ayetin başındaki " عند ınde" mekân zarfını da 13. ayetteki "başka bir inişte daha gördü" ifadesine bağlamışlardır. Hâlbuki " عند ınde" mekân zarfının pasajdaki tüm olaylara bağlanması, en doğru olanıdır. Buna gramer açısından hiçbir sakınca yoktur.

Sidretü’l-münteha, cennetü’l-me'va [Vadide bir mesire]:

Ayette bahsedilen sidre ağacı o vadide yetişen bir ağaç türü olup "sedr ağacı" veya "Arabistan kirazı" olarak da bilinir. Genellikle sınır aralarında sınırları belirlemek için büyütülen bu ağaç, kırsalda yaşayan çobanlar, çiftçiler, dağcılar için taş, kaya, ağaç, pınar gibi bir nirengi noktası olarak kabul edilirdi.

Bir de kiraz ağacının insan sağlığı için birçok açıdan önemli olduğu kabul ediliyor. Kirazın bu özellikleri dikkate alındığında Rasülüllah’ın Mekke’de salatı engellenip hırpalandığı zaman düştüğü sıkıntıları nedeniyle kirazdan yararlanmak için Mekke’den Cirane vadisine; Mescid-i Aksa’ya yürüdüğü/gittiği düşünülebilir.

Ayette geçen "cennet"in nerede olduğuna gelince; bununla ilgili olarak da birçok rivayet ileri sürülmüştür. Öyle ki, bu rivayetleri esas alan tefsirciler, sözü edilen "me’va cenneti"nin yedi kat gökten birinde olduğuna kail olmuşlar, duruma göre onu farklı farklı katlara yerleştirmişlerdir. Bu olay nedeniyle peygamberimizin Allah'ın katına çıktığını ileri süren bazıları ise Kur’ân'ın bütününü dikkate almadan onun ahiretteki cennet olduğunu söylemişlerdir.

"Cennet" sözcüğü, "cinn" sözcüğü gibi "cenn" kökünden türemiş bir isim olup esas anlamı "gizlenmek, karanlıkta kaybolmak" demektir. Bitkilerin dal ve yapraklarıyla örttükleri toprak parçalarına cennet/bostan denir ve çoğul hâli olan "cennât" ve "cinân" şekilleriyle kullanılır.

Dinî terim olarak cennet ise peygamberlerin davetine uyarak Allah'tan gelen Hakk Din'e inanan, salih ameller işleyen, Allah'tan sakınan kullar için ahirette hazırlanmış olan mutluluk ve mükâfat yurdunu ifade eder. Bu anlamdaki cennet, içinden nehirlerin aktığı, bal ve sütten ırmakların bulunduğu, içinde gönlün hoşlandığı hoş kokulu pek çok yiyeceğin olduğu, kişiye özel hizmetçilerin emre amade beklediği, atlas ipekten giysilerin giyileceği, altın ve gümüşten kapların kullanılacağı, tam bir huzur ve mutluluk ortamı olarak Kur’ân’da uzun uzadıya tasvir edilir. Bu nitelikleriyle böyle muhteşem bir mükâfatı kimlerin hak ettiği Kur’ân'ın en çok üzerinde durduğu temalardan biridir. Ancak yukarıda sayılan niteliklerin birer sembol, örnek olduğu vurgulanır ve asıllarının daha muhteşem olduğu ima edilir [Ra'd/35, Muhammed/15, İnsan/12-22]. Ahiretteki mutluluk yurduna "cennet" adı verilmesi, ağaçlarının ve gölgelerinin çokluğundan ötürü olsa gerektir.

"Cennet" kavramı Arapçanın dışındaki dillerde de mevcut olduğu gibi, "Cennet inancı" da İslâm’ın dışındaki diğer dinlerde de yeri olan bir inançtır. Ne var ki, biz konuyu Kur’ân'dan öğrenerek açıklığa kavuşturmak durumundayız.

"Cennet" sözcüğü Kur’ân'da sadece dinî terim olarak değil, sözcük anlamıyla da kullanılmıştır. Meselâ Âdem peygamberin kıssasındaki cennet, sözcük anlamındaki cennettir. Yani Âdem peygamber bu dünyadaki yeşili, bitkisi, ağacı bol bir yerde yaratılmış, orada iken Allah'ın emrine aykırı davranmış ve oradan çıkartılarak çöle indirilmiştir. Çünkü Kur’ân'dan öğrendiğimize göre ahiretteki cennet bir ikram ve lütuf yurdudur, orada yasak olan ve günaha sokacak bir şey yoktur, o cennet süreklidir, ebedîdir:

25Orada boş söz, saçmalama ve günaha sokan şeyleri işitmezler. [Vakıa/25]

27-34Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! Onlar, dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen; tükenmeyen ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.

35Şüphesiz Biz, kirazı, muzu, gölgeleri, fışkıran suyu öyle bir yaratışla yarattık. 36-38Ki onları, sağın ashâbı için albenili ve hepsi bir ayarda hiç dokunulmamışlar yaptık. [Vakıa/27, 38]

71-73 -Allah'ın koruması altına girmiş kişilerin çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.– Ve siz, orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine son sahip edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz." [Zühruf/71- 73]

51-57Şüphesiz ki Allah'ın koruması altına girmiş kişiler, Rabbinden bir armağan olarak güvenli bir makamdadırlar; bahçelerde ve pınarlardadırlar. Onlar, karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz, onları iri siyah gözlülerle/en ideal tiplerle eşleştirdik. Onlar, orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. [Duhan/51- 57]

Hâlbuki Âdem peygamber ve eşinin yaşadığı cennette hem yasaklama, hem de kötülük eden ve vesvese veren şeytan [İblis] vardır. Üstelik bu cennet ebedî de değildir. Nitekim İblis, yasak ağaca yaklaşma konusundaki vesveseyi ölümsüzlük vaadiyle vermiştir.

Kur’ân'da cennet sözcük anlamıyla sadece Âdem peygamber ile ilgili ayetlerde değil, başka ayetlerde de kullanılmıştır.

265Allah'ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlamlaştırmak için harcamada bulunanların durumu da kendisine bol yağmur isâbet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir bahçenin durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur düşmese de bir çisinti... Allah, yapmakta olduklarınızı en iyi görendir. [Bakara/265]

17-24Şüphesiz Biz, o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara belâ vereceğiz: Hani onlar, sabah olunca kesinlikle çiftliğin ürünlerini devşireceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı. Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir tayfun çiftliğin üzerinden dolaşıverdi. Sabaha, çiftlik, biçilmiş/devşirilmiş gibi oluverdi. Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler: "Haydi, devşirecekseniz sabahleyin erkence gidin!" dediler. Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı: Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın! [Kalem/17]

Konumuz olan "Me’vâ Cenneti"ne dönecek olursak: Ayetin siyak ve sibakından "bahçe konak" anlamındaki " جنّة المأوى cennetü’l-me'vâ"nın ahirette vaat edilen cennet olmadığı, yeryüzündeki belli bir coğrafî nokta olduğu anlaşılmaktadır. Cennet sözcüğü burada dinî terim anlamıyla değil, sözcük anlamıyla kullanılmıştır. Rivayetçilerin etkisinde kalmış olan eski bilginler cesaret gösterip de işin gerçeğini haykıramamışlar, bu ayetteki cenneti ahirete, göğün katlarına, hatta Allah'ın yanına yerleştiren bu rivayetlerin karanlık gölgesinde kalmışlardır. Meselenin şöyle özetlenmesi mümkündür: Necm 7 ila 10. ayetlerde anlatılan olaylar, yanında bahçe konağın [cennetü’l-me'vanın] bulunduğu son sidre ağacının yanında gerçekleşmiştir. 14 ve 15. ayetlerde bu ilk vahyin vuku bulduğu mahallin adresi verilmektedir.

O günün Mekkelileri gerek oradaki sidre ağaçlarını, gerekse en sondaki sidre ağacını ve onun yanındaki bahçe konağı biliyor olmalılar ki, içlerinden hiçbiri bu yerin neresi olduğuna dair herhangi bir soru sormamış ve bu olayın peygamberimizin göğe çıkıp Allah veya Cebrail ile sohbet ettiğini anlatan bir olay olduğuna dair hiçbir iddia ileri sürmemişlerdir. Peygamberimizin göğe çıktığı yolundaki çarpık anlayış, peygamberimizden 90-100 yıl sonra yaşayan rivayetçilerin o günkü iktidara yaranmak için gösterdikleri art niyetli yaklaşımlardan kaynaklanmıştır.

O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu.

Mevcut meal ve tefsirlerin büyük çoğunluğunda, ayetin başındaki "iz" zaman edatı ihmal edilmiş, ekleme ve parantezlerle yazarların kendi inanç ve kabulleri doğrultusunda çeviriler yapılmıştır. Oysa bu edat, ayette çok önemli bir işlev görerek vahiy anını belirtmektedir: "O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu." Yani, 14 ve 15. ayetlerde ilk vahyin indiği yeri belirten Yüce Allah, 16. ayette de, vahyin "sidreyi kaplayanın kapladığı zaman" indirildiğini bildirmektedir.

Sidre ağacında nelerin olduğu bize ayrıntılı olarak aktarılmamıştır. Belki de havsalamızın almayacağı, dilimizle ifade edemeyeceğimiz tecelliler gerçekleşmiştir. Bu gibi durumlarda bizlere düşen, hakkında bilgi verilmeyen şeylerin arkasına düşmemek ve "Allah'ım, senin verdiğin bilginin dışında bir bilgimiz yoktur" demektir. Rivayet kitaplarında yer alan ve sidreyi [kiraz ağacını] ateş, nur, altın-gümüş-mücevher, kelebek, arı, melek gibi şeylerin kapladığı ve ağacın yapraklarının fil kulağı, meyvelerinin küp gibi olduğu, ağacın da Arş-ı A'lâ'da, cennette bulunduğu yolundaki iddialar, Kur’ân dışı, hayalî, ciddiyetten uzak ve art niyetli söylentilerdir. Bu konuda bizim göz önünde bulunduracağımız tek husus, Allah'ın kulları ile nasıl konuşacağını bildiren Kur’ân ayetidir:

51Ve bir beşer için, bir vahiy ile veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip de izniyle/bilgisiyle dilediğini vahyetmesi dışında Allah'ın kendisine söz söylemesi olmaz. Şüphesiz O, çok yüce ve yücelticidir, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır. [Şûra/51]

Bu ayetin ışığında, "sidre ağacını kaplayan kaplıyordu" ifadesinden, bir perde oluştuğunu ve Allah'ın o perdenin arkasından konuştuğunu/vahyettiğini anlamak mümkündür. Ancak Musa peygamberin ilk vahyinde "ağaç" ve "ateş" olarak belirtilen bu perdenin mahiyeti Muhammed peygamberin vahyinde açıkça belirtilmemiş, "şey" anlamını veren ism-i mevsul "ma"sı ile yetinilmiştir.

Peygamberimize ilk vahyin gelişini anlatan Necm suresindeki ayetler ile Musa peygambere ilk vahyin nasıl geldiğini anlatan ayetler birlikte incelendiğinde, iki peygambere gelen ilk vahiylerin geliş şekillerinin de birbirine benzediği görülür:

30-32Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vâdinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: "Ey Mûsâ! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! –Birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz, mükemmelce çıkacaksın. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir toplum olmuşlardır." [Kasas/30 -32]

9Mûsâ ile ilgili bilgiler kesinlikle sana ulaştı.

10Hani o bir ateş görmüştü de ehline [ailesine, yakınlarına]: "Kesinlikle ben bir ateş gördüm. Ondan size bir kor parçası getirmem yahut ateş üzerinde bir kılavuz bulmam için siz bekleyin!" demişti.

11Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: "Mûsâ! 12Ben, senin Rabbin olan Benim. Hemen yakınlarını ve mallarını burada bırak, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva'dasın/iki kere temizlenmiş bir vadidesin. 13Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye; "14Hiç şüphesiz ki Ben, Allah'ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluştur-ayakta tut]. 15Şüphesiz ki o saat/kıyâmet gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim. 16O nedenle kıyâmete inanmayan ve kendi boş iğreti arzusuna uyan kimse seni, kıyâmete iman etmekten alıkoymasın; sonra değişime/yıkıma uğrarsın" 14uyarısına kulak ver. [Ta Ha/9-15]

Bu sahneler Kitab-ı Mukaddes'te şöyle yer alır:

"Ve Musa, kaynatası Midyan kâhini Yetro'nun sürüsünü güdüyordu ve Allah'ın dağına, Horeb’e geldi. Ve Rabbin meleği bir çalı ortasında ateş alevinde ona göründü ve gördü ve işte çalı ateşle yanıyor ve çalı tükenmiyordu. Ve Musa dedi: Şimdi döneyim, ve bu büyük manzarayı göreyim, çalı niçin yanıp tükenmiyor. Ve görmek için döndüğünü Rab görünce, Allah ona çalının ortasından çağırıp dedi: Musa, Musa! Ve O: İşte ben, dedi. Ve dedi: Buraya yaklaşma; çarıklarını ayaklarından çıkar, çünkü üzerinde durduğun yer mukaddes topraktır. Ve dedi: Ben babanın Allah'ı, İbrahim'in Allah'ı, İshak'ın Allah'ı ve Yakup'un Allah'ıyım. Ve Musa yüzünü örttü; çünkü Allah'a bakmaya korkuyordu." [Çıkış, 3. Bab, 1-6. cümleler:]

Göz şaşmadı ve azmadı.

"Göz şaşmadı ve azmadı" ifadesiyle, fiziksel ve psikolojik olarak bir yanılgı olmadığı, peygamberimizin her şeyi sağlıklı bir biçimde algıladığı anlatılmaktadır.

.ayetlerinin en büyüğü

Ayetin ifadesine göre, İsra suresinin 1. ayetinde "gece yürüyüşü" olarak adlandırılan yolculuk, peygamberimize ayet gösterilmek için yaptırılmış ve amaçlanan gerçekleştirilmiştir.

Bu ayet, pek çok meal ve tefsirde, " الكبرى el-Kübrâ" ismi tafdilinin anlamını doğru bir şekilde vermeyen bir çeviri ile "Ant olsun Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü" veya "Ant olsun Rabbinin en büyük ayetlerinden gördü" şeklinde yer almaktadır. Oysa bizim yaptığımız çeviri, Allah'ın izniyle ayetin cümle yapısını tamı tamına ifade etmektedir.

Ancak ayetlerin en büyüğünün ne olduğu hakkında burada bize bilgi verilmemiştir. Ancak Kur’an’a baktığımızda Rasülüllah’ın vizyonlarını görebiliyoruz. Bunlar Fil suresinde konu edilen AHMAKLAR GURUBUNUN kökünün kazılması görüntüsü ve Fetih suresinde (Fetih/27 ) zikredilen MEKKENN FETHİ görüntüleri olduğu kanaatindeyiz.

Ama rivayet kitapları, ne yazık ki bu konuda da itibar edilmemesi gereken ve tamamen uydurulmuş hikâyelerle doldurulmuştur.
19,20) Buna rağmen, hiç düşündünüz mü Lât ve Uzzâ'yı, diğer üçüncü Menât'ı?[#55]
İhlâs suresinde Rabbimiz bir ilâhta bulunması gereken özellikleri bildirerek bize kendini tanıtmış ve tevhit konusunda ilk dersini vermiş idi. Necm suresinin ilk on sekiz ayetinde [yeni bir necmde] ise tevhit konusuna bir parantez açılmış ve müşriklerin "Kur’ân'ı Muhammed uyduruyor, hevasından konuşuyor, o saptı, şaştı" şeklindeki iddiaları, inmiş ve inmekte olan Kur’ân ayetleri kanıt gösterilerek reddedilmiştir.

19. ayetten itibaren ise İhlas suresinde belirtilmiş olan nitelikler kapsamında, Allah'ı tanıma [tevhit] konusuna devam edilmiş, Mekke müşriklerinin inançları masaya yatırılmış, ilâh ve melek anlayışları tahlil edilmiş ve sahip olunması gereken doğru inanç şekli belirlenmiştir.

19 ve 20. ayetlerde zımnen denmektedir ki; "Gerçek Rabb; Ehad, Samed, doğurmamış ve doğurulmamış, kendisine hiçbir şeyin denk olmadığı Allah iken, şu sizin ilâhlarınız Lât, Uzza ve diğer üçüncüsü olan Menat'ı gördünüz mü? Hiç onları düşündünüz mü? Bir düşünün, onlardan ilâh olur mu? Siz bu basit şeyleri nasıl olur da Ehad, Samed, doğurmamış ve doğurulmamış, kendisine hiçbir şeyin benzemediği Allah'a ortak tutarsınız?"

Lât, Uzza ve Menat isimlerinin yapıları ve anlamlarıyla ilgili geniş açıklamalar yapılabilecekken biz üçü de dişil birer sözcük olan bu isimler hakkında ansiklopedik düzeyde bilgi verip detaya girmeyeceğiz. Bu isimlerin dişil olmalarının nedeni, Arapların bunları birer melek, melekleri de Allah'ın kızları olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir.

Lât: Taif'te, kapısında nöbetçi ve bakıcıları bulunan bir bina içindeki beyaz, işlenmiş kumaşla üstü örtülü bir kaya idi. Taif halkı [Sakif kabilesi], Kâbe'den sonra en üstün tapınağın Lât olduğuna inanır ve onunla Kureyş dışındaki kabilelere karşı övünürdü.

"el-Lât" sözcüğü dişildir. Sözcüğün sonundaki "ت T" harfi müenneslik [dişillik] işaretidir. Cümle içindeki vakıf [duruş] hâllerinde müennes takı olan " ة t" harfi, kural olarak " ه h" harfine dönüştüğünden, "el Lât" sözcüğünün duruş hâllerinde "Allah" olarak okunmaması için " ة t" harfi, büyük harf olarak " ت T" şeklinde yazılmaktadır.

Uzza: Mekke ile Taif arasındaki Nahle denilen yerde, bir bina içinde bulunan bir ağaç idi. Taş olduğu da söylenmektedir. Kureyş kabilesinin saygı gösterdiği bu nesnenin üzeri örtülü idi. Günümüzde Kâbe'nin üzerine örtü örtülmesi, bize bu cahilî geleneğin devam ettiğini düşündürmektedir.

Menat: Mekke ile Medine arasında Müşellel denen bir yerde bulunuyordu. Bu bir kaya [heykel] idi. Huzaa, Evs ve Hazreç kabileleri bu kaya-heykele saygı gösterir, hacca buradan başlarlar ve önünde yağmur dilerlerdi.

Müşrikler kutsal saydıkları bu putlar adına yemin ederler, çocuklarına Abdullât [Lât'ın kulu], Abduluzza [Uzza'nın kulu] ve Abdümenat [Menat'ın kulu] gibi isimler takarlardı.

Bunlardan başka çeşitli kabilelerin kendilerine özgü, kapıcıları ve bakıcıları olan birçok putları ve tapınakları vardı. Kâbe'ye yaptıkları gibi bunlara da kurban keserlerdi. Ayette özellikle bu üç putun adının anılması, Hicaz yöresinde çok kimse tarafından ortak tapınılan birer tanrı olmalarındandır.
21,22,23) Erkek sizin için, dişi Allah için mi? İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir. Bunlar, Allah, haklarında bir kanıt indirmediği hâlde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Andolsun, onlara, Rablerinden doğru yolun kılavuzluğu geldiği hâlde onlar, sadece zanna, bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar.
21Erkek sizin için, dişi Allah için mi? 22İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir.

Bu ayetlerde putperestlere inançlarının yanlışlığı bildirilmektedir: "Siz kızların noksan, erkeklerin tam varlıklar olduğuna inanıyorsunuz. O halde noksan olan şeyleri nasıl oluyor da noksanlıklardan arınık olan Allah'a yakıştırıyorsunuz? Siz çok akılsız birilerisiniz ki, taşı-toprağı, basit nesneleri kendinize ilâh ediniyorsunuz, sonra da kendinizi mükemmelliğe daha uygun görüp mükemmel saydığınız erkek çocukları kendinize uygun buluyorsunuz. Hâlbuki sizin anlayışınıza göre mükemmel, mükemmel olana; değersiz de âciz ve hakir olana olmalı değil midir?"

O günün müşriklerinin bu tarz yanlış inançları Kur’ân'ın başka yerlerinde de açıklanmıştır:

* Ya da kızlar O'na, oğullar size mi? [Tur/39]

* Ve onlar, Allah'a kızlar isnat ediyorlar. –Allah, bundan arınıktır.– Kendileri için de iştahlandıkları oğlan çocukları vardır. Ve onlardan biri kız doğum haberi ile müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen haberin kötülüğü dolayısıyla toplumundan gizlenir; aşağılık ve horluğa rağmen kızı yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Dikkat edin, onların verdikleri hüküm/töreleri ne kötüdür! Ve beğenmediklerini Allah için ayırırlar. Ve dilleri, en güzelin kendilerine ait olduğunu, yalan yere söyler durur. Hiç şüphesiz onlar için ancak ateş vardır ve onlar, önden itileceklerdir. [Nahl/57-59,62]



23
Bunlar, Allah, haklarında bir kanıt indirmediği hâlde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Andolsun, onlara, Rablerinden doğru yolun kılavuzluğu geldiği hâlde onlar, sadece zanna, bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar.

"ظنّ zann"; yakin’in [kesin bilginin] karşıtı olan, bilimsel olmayan, sonu ve sonucu bilinmeyen demektir. Meselâ Araplar, içinde su olup olmadığını bilmedikleri kuyuya "bi'ri zanun" derler. [Lisanü’l Arab, "z n n" mad.] "Zann" sözcüğünün en güzel açıklaması, zıt anlamlısı olan yakin sözcüğü ile birlikte yer aldığı Casiye suresinin 32. ayetinde verilmiştir:

* Şu kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere gelince de, "Peki size âyetlerim okunmadı mı da siz büyüklük tasladınız ve günah işleyen bir toplum oldunuz? Ve ‘Allah'ın sözü kesinlikle gerçektir; ve kıyâmet anına gelince, onda kuşku yoktur’ denildiğinde, ‘Kıyâmet anının ne olduğunu bilmiyoruz, yalnızca biz, sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz’ dediniz. [Casiye/31,32]

Müşriklerin "zann"dan sonraki ikinci yanlışları, canlarının istediği şeye, yani işlerine gelene inanmaktır. Değişken, bugün başka türlü, yarın başka türlü olan bu inanış, günümüzde "İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlarsın" özdeyişi ile ifade edilmektedir.

Dolayısıyla bu ayet, putların ilâh edinilmesinin sebebinin zanna ve nefislerin arzularına tâbi olmaktan kaynaklandığını bildirmektedir.

Ayetin sonunda yer alan "Ant olsun, onlara Rablerinden hidayet geldi" ifadesindeki "hidayet" bize göre insanları zandan kurtarıp gerçeğe ulaştıracak olan "indirilen mesajlar, gönderilen peygamberler ve bahşedilen sağduyu"dur.
24,25,26,27,28) Yoksa insan için, her özleyip hayal ettiği mi var? Âhiret de, dünya da Allah'ındır. Ve göklerde nice melekler[#56] var ki, Allah'ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için izin vermesinden sonraki durum dışında, yardımları, kayırmaları[#57] hiçbir işe yaramaz. O âhirete inanmayanlar, melekleri kesinlikle dişilerin isimlendirilmesiyle isimlendiriyorlar. Oysaki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalnızca zanna uyuyorlar. Zan ise "Hak"tan hiçbir şey kazandırmaz.
24. Ayet:

24Yoksa insan için, her özleyip hayal ettiği mi var?

"Cevabı istenmeyen soru" şeklindeki ifadelerle ilgili gerekli açıklama daha önce yapılmıştı. Burada da aynı kural geçerlidir.

Âyetin orijinalinde geçen " تمنىtemenna" sözcüğünün kökü " مm نn ىy" olup asıl anlamı "ölçme, ayarlama" demektir. [Lisanü’l Arab, "مm نn ىy" mad.] Bu kökten türemiş olan " امنيةümniyye" ve " امانىemâniyye" sözcükleri, "herhangi bir belgeye bilgiye dayanmadan kişinin arzuları doğrultusunda çıkarlarına uygun olarak yaptığı ayarlar, ölçümlemeler, beklentiler; inanış/inanışlar" demektir. Biz buna kısaca "kişisel kuruntular" diyebiliriz.

Sözcüğün bu anlamı, Kalem ve Müddessir surelerinde Rabbimiz tarafından ayrıntılı olarak açıklanmıştır:

Kalem/36- 41:

36Neyiniz var, nasıl hükmediyorsunuz? 37,38Yoksa içinde, ders aldığınız şeyler: "Siz bu âlemde neyi seçerseniz/beğenirseniz o kesinlikle sizin olacak" garantisi verilmiş olan size ait bir yazılı belge mi var? 39Ya da size karşı kıyâmet gününe kadar sürecek, "Siz her ne hüküm verirseniz kesinlikle öyle olacak" diye üzerimizde yeminler/taahhütler; üstlenmeler mi var?

40Sor bakalım âhireti yalanlayan o kişilere, içlerinden böyle bir şeyi hangisi garanti etmektedir? 41Yoksa onların ortakları mı var? O hâlde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler.

Müdessir/15-25:

15Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor. 16Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Şüphesiz o, Bizim âyetlerimize/alâmetlerimize/göstergelerimize karşı bir inatçı kesildi. 17Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım. 18-25Şüphesiz o, düşündü ve ölçü koydu. –Artık o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu!– Sonra baktı. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi de: "Bu, söylenti hâlinde gelen bir büyüden başka bir şey değil. Bu, beşer sözünden başka bir şey değil" dedi.

Bu sözcüğü ileride Bakara/78, 111; Nisâ/119, 120, 122, 123: Hadîd/14 ve Hacc/52. âyette de göreceğiz.

Soru şeklindeki bu ifade ile herkesin canının istediği gibi inanıp yaşayamayacağı, yaşamın mutlaka Allah'ın koyduğu kurallara göre düzenlenmesi gerektiği, aksinin söz konusu olmadığı, kimsenin kendi çıkarı için kural üretemeyeceği ve kendi tercihlerini mubah göremeyeceği anlatılmaktadır.

25. Ayet:.

25Âhiret de, dünya da Allah'ındır.

Bu ayette âdeta denilmektedir ki; "Dünya da ahiret de Allah'ındır. Bu putlar ne dünyada ne ahirette hiçbir şeye sahip değillerdir. O halde bunlar nasıl olur da Allah'a ortak kabul edilebilir!"

26. Ayet:

26Ve göklerde nice melekler var ki, Allah'ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için izin vermesinden sonraki durum dışında, yardımları, kayırmaları hiçbir işe yaramaz.

Ayette geçen "melek" ve "şefaat" kavramları hakkında ne yazık ki bugün de yanlış anlayışlar ve inanışlar söz konusudur. Bunun sebebi, bu kavramların anlamlarının Kur’ân'dan değil de rivayetlerden öğrenilmeye kalkışılmasıdır. Öncelikle Müslümanların Fatiha suresinde bildirilen "iyyake na'büdü ve iyyake nestain [yalnızca sana kulluk eder ve yalnızca senden yardım isteriz]" ilkesini hiç unutmamaları, bir takım kişi ve güçlere kul olarak onlardan yardım ummamaları gerekmektedir. Fakat üzüntü ile görülmektedir ki, günümüzde bazı insanlar, tıpkı bu ayetlerin indiği günlerde yaşamış olan müşriklerin Lât’tan, Uzza’dan, Menat’tan, meleklerden şefaat [yardım] umdukları gibi, peygamberler de dâhil olmak üzere ölü veya diri binlerce insandan, türbe ve heykel gibi sayısız nesneden şefaat istemektedirler. Sadece o günlerdeki Lât, Uzza, Menat isim değiştirmiş, günümüzde "filanca hazretleri"ne dönüştürülmüştür.

Çok önemli ve kötü sonuçları ortada olan bu inanışların terk edilmesi ya da tekrar oluşmaması için önce bu kavramları Kur’ân ile açıklamaya çalışacak, sonra da ayetin açıklaması hakkındaki düşüncelerimizi ortaya koyacağız.

"Melek" Kavramı

Arap dilbilim uzmanları, " ملك melek" sözcüğünün kökeni ile ilgili olarak altı farklı tespitte bulunmuşlardır. Bu tespitlerin hepsinin burada aktarılması sayfalar dolusu açıklama gerektireceğinden, biz bunların en isabetlileri olarak gördüğümüz iki tanesini dikkate almış bulunuyoruz. Konuyu ayrıntılı olarak incelemek isteyenler için şu kaynakları önermekle yetiniyoruz: Kitabu’l-Ayn, Tehzib, Camî, Keşşaf, Mecma', Garaib, Lübâb, Rûh, El-Bahrü’l-Muhît, Müfredat.

Birinci görüşe göre; "melâike" ve bunun tekili olan "melek" sözcükleri, "elçi göndermek" anlamına gelen "ؤلوك ulûk" kökünden türemiştir. Aslı " مألك me'lek" olan sözcük, ism-i zaman, ism-i mekân ve mastardır. Dolayısıyla başındaki " م m [mim]" ektir. Sonraları " ا hemze" ile " ل lâm" harfleri yer değiştirmiş ve sözcük " ملئك mel'ek" hâline getirilmiştir. Sözcük, "Allah'tan elçi" anlamında isim olarak kullanılmaya başlanınca da hemze terk veya tahfif yoluyla kaldırılmış ve "melek" şeklini almıştır.

İkinci görüşe göre; "kuvvet, yönetim gücü" anlamındaki " ملك melk" kökünden türemiş olan sözcüğün başındaki " م m [mim]" ek olmayıp sözcüğün aslındandır. "Mülk, milk, malik ve melik" sözcükleri de bu kökten türemişler ve anlamlarını da bu kökten almışlardır.

Eski tefsirciler genellikle birinci görüşü benimsemişlerdir. Bizim tespitlerimize göre ise sözcük her iki kökten de türemiş ve türediği kökün anlamına göre farklı manalarda kullanılmıştır. Yani "melâike" sözcüğü bazen birinci görüşteki anlamda, bazen de ikinci görüşteki anlamda kullanılmıştır. Sözcüğün Kur’ân’da hangi anlamda kullanıldığı ise yer aldığı pasajın söz akışından ayırt edilmektedir.

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda sözlük anlamı olarak "Kuvvet, yönetim gücü, elçi, haber verici" demek olan "melek" sözcüğü, terim olarak da Allah'ın bütün emirlerine uyan, O'na hiç isyan etmeyen iradesiz varlıkları ifade etmektedir. Tüm dinlerde var olan "melek" kavramı, bu tanımlamaya uygun olarak zihinlerde masum [günahsız], kanatlı güzel bir çocuk görünümüyle tasavvur edilmiştir. Bu tasavvur, genel anlamda "melek" kavramının ifade etmekten uzaktır. Buna rağmen bu tasavvur literatüre genel anlamda "melek" sözcüğünün karşılığı olarak girmiş ve sonuçta her "melek" sözcüğü bu tasavvura göre anlaşılmış ve dinimizde birçok yanlış inanış ve kabullere yol açmıştır. İşte bu sebeple, "melek" sözcüğünün Kur’ân'daki kullanım şekillerini tahlil etmek mecburiyeti doğmuştur.

"Melek"lerin hangi şeyden yaratıldığı Kur’ân'da konu edilmemiştir. Fakat Kütüb-ü Sitte'den Sahih-i Müslim ve Müsned-i Ahmed b. Hanbel'de yer alan bir rivayet, meleklerin "nur"dan yani ışından/enerjiden yaratıldığını iddia etmektedir.

Kur’ân'da iki ayette tesniye [ikil] olarak; on iki ayette tekil olarak; geçtiği diğer ayetlerde de çoğul olarak "melâike" şeklinde kullanılan sözcük, tek bir varlığı ifade etmeyip Kur’ân ayetleri ve değişik varlıklar; zihinsel ve doğal güçler için de bu sözcük kullanılmıştır. Yani akıl, hafıza, refleks, vicdan, dikkat, algılama, merak, tercih, korku, ümit, zekâ gibi zihinsel fonksiyonlar ile doğadaki iradesiz canlılardan rüzgâr, yağmur, ısı gibi güçler de Kur’ân'da bu sözcük kapsamında ifade edilmiştir.

"Melek" sözcüğünün zihinsel ve doğal güçler için kullanıldığı ayetlerden örnekler:

- Hafıza [bellek] için kullanıldığı ayetler: Zühruf 80, İnfitar 11, Tarık 4, Kaf 17, 18, Kehf 49, Casiye 28, 29, İsra 13, 14.

- Dikkat [koruyucu melek] için kullanıldığı ayetler: İnfitar 10, Kaf 17, 18, Ra'd 11, En'âm 61.

- Maneviyat, itidal, cesaret ve romatizmal ağrılar için kullanıldığı ayetler: Âl-i Imran 123-127, Enfal 9-12, 50, Tevbe; 25, 26, Ahzab; 9, 26, 56.

- Doğal afetlere yol açan rüzgâr, kasırga vb. için kullanıldığı ayetler: Kamer 34, A'râf 84, Hud 82, Hicr 8, 73, 74, Şuara 173, Bakara 210.

- Yük taşıyan hayvanlar [sığır, katır, eşek ...] için kullanıldığı ayet: Bakara 248.

• Zorba, diktatörler için kullanıldığı ayet: Âl-i Imran: 80.

"Şefaat" kavramı

" شفع Şef'ı" kökünden türemiş olan " شفاعة şefaat" sözcüğünün sözlük anlamı "Bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek ve esirgemek"tir. Sözcük zaman içerisinde "Yüksek mevkide bulunan birinin düşkün birine yardım etmesi, onu koruması, onun korunmasına aracılık etmesi, onu yalnız bırakmayıp ona destek olması" anlamında kullanılır olmuştur.

Sözcüğün terim anlamı ise "Bir kimsenin bağışlanmasını istemek, bir kimseden başka biri için iyilik yapmasını, onun zararına olan davranışlardan vazgeçmesini rica etmek, başkası hesabına yalvarmak, rica etmek, birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak" demektir.

Kısaca şefaat "aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek" anlamlarına gelir.

Arapça'da başkası lehine talepte bulunana [şefaat edene] "الشّافع eş-şafi" veya " الشّفيع eş-şefi" denir.

"Şefaat" kavramının doğru anlaşılabilmesi için konunun aşağıdaki başlıklar altında incelenmesinde yarar görmekteyiz.

- Allah'tan başka şefaatçi yoktur: Şefaat sadece Allah'a aittir. Bu konuda ilk öğrenilmesi gereken husus, şefaat yetkisinin sadece Allah'a ait olduğudur.

44De ki: "Bütün yardım, destek, kayırma Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü yalnızca O'nundur. Sonra yalnızca O'na döndürülürsünüz." [Zümer/44]

4Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı evrede oluşturan ve de en büyük taht üzerinde egemenlik kurandır. O'nun astlarından size bir yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın ve bir destekçi, iltimasçı yoktur. Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız? [Secde/4]

- Yüce Allah, kendilerinden razı olduğu kulları için, dilediğine şefaat/yardım izni verebilir: Allah'ın izni ve emri olmadan kimsenin kimseye şefaat/yardım etmesi söz konusu değildir. Allah'ın izni ile şefaat/yardım edecekler de ancak Allah'ın kendilerinden razı olduğu kulları için şefaat edebilirler.

3Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, işi yönetip duran Allah'tır. Dünyada yardım edecek, destek olacak kişi ancak O'nun izninden/bilgisinden sonra yardım edebilir. İşte Bu, Rabbiniz Allah'tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız? [Yunus/3]

26-28Ve onlar: "Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], çocuk edindi" dediler. Rahmân, bundan arınıktır. Aksine onlar armağanlar verilmiş kullardır. Onlar, O'nun sözünün önüne geçemezler; onlar, yalnız O'nun emriyle iş yaparlar. O, Rahmân'ın çocukları saydıkları şeylerin önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O'nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına yardımda/destekte bulunmazlar. Bununla birlikte onlar O'na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı ondan uzaklaşma korkusundan tir tir titrerler. [Enbiya/26-28]

Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Allah'ın kendilerinden razı olduğu kimseler şefaat [yardım] edemezler, ancak şefaat [yardım] edilirler.

- Yüce Allah, güzel bir şefaatle şefaat edene izin verdiği gibi, kötü bir şefaatle şefaat edene de izin verebilir:

85Kim hayır ve iyiliklere aracı olmakla yardımcı olursa, bundan kendisine bir pay vardır. Kim de kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla yardımda bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye güç yetirendir. [Nisa/85]

İyi ve güzele aracılık ve yardım etme anlamındaki "şefaat-ı hasene", iman edip Allah'ın ve kullarının haklarına riayet ederek müminlerin iyiliği ve yararı için uğraşmak, onları kötülüklerden ve uğrayabilecekleri zararlardan korumaya çalışmak demektir. Kötü ve zararlıya aracılık ve öncülük etmek anlamına gelen "şefaat-ı seyyie" ise müminlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmak demektir. Kur’ân, gerek "şeffat-ı hasane"de ve gerekse "şeffat-ı seyyie"de bulunanların dünyada ve ahirette bu davranışlarının sonuçlarından pay alacaklarını bildirmektedir.

- O gün şefaat yoktur, kimseden şefaat kabul edilmeyecektir:

48Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden yardımın, adam kayırmanın kabul edilmediği, kimseden fidyenin/kurtulmalığın alınmadığı ve hiçbir kimsenin yardım olunmadığı güne karşı Allah'ın koruması altına girin. [Bakara/48]

123Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden kurtulmalık kabul edilmeyeceği, yardımın, iltimasın hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve suçluların yardım olunmadığı güne karşı Allah'ın koruması altına girin. [Bakara/123]

Görüldüğü gibi ahirette kimseye şefaat ettirilmeyecektir. O gün sadece Allah'ın izin verdikleri, bildikleri gerçeğe tanıklık edebilirler:

86Ve onların, O'nun astlarından yalvarıp durdukları kimseler yardıma, desteğe, iltimasa mâlik olamazlar. Ancak hakka şâhit olan Zat bunun dışındadır. Onlar da biliyorlar. [Zühruf/86]

Yukarıdaki Kur’ân ayetleri ışığında anlıyoruz ki, konumuz olan 26. ayette geçen "meleklerin şefaati", bu dünyaya yönelik şefaattir ve bu şefaat, müşriklerin şans tanrısı, bereket tanrısı, yağmur ve rahmet tanrısı, onların melek şefaatçisi, insanların Allah'a yaklaştırıcısı gibi inançları ile asla bağdaşmaz. Ayette sözü edilen şefaat, Yüce Allah'ın kendilerinden razı olduğu ve haklarında yardım takdir ettiği kulları için doğadaki melekleri/güçleri harekete geçirerek bu kullara yardım ettirmesidir. Bunun örneklerini bir kısmını "Melek kavramı" başlığı altında da verdiğimiz şu ayetlerde görmek mümkündür: Âl-i Imran 123-126, Enfal 9-12, 50, Tövbe 25, 26, Ahzab 9, 26, Şûra 5, Zümer 43, 44, Müddessir 48, Bakara 255, En'âm 51, Yunus 3, 18, Secde 4, Sebe 23.

Halk arasında yaygın olarak "ümmetinden günahkâr olanların günahlarının affedilmesi için peygamberimizin Allah katında aracılık etmesi" şeklinde tanımlanan şefaat anlayışının Kur’ân'a ters olduğu özellikle belirtilmelidir. Peygamberimizin günahkârlara destek olup hatırını kullanarak günahkârların kurtuluşunu sağlaması, tabir yerinde ise "Allah nezdinde torpil yapması" anlamına gelen bu anlayış, "... Sen ateştekini kurtarabilir misin?" diyen Zümer suresinin 19. ayetine terstir. Bu anlayış sahipleri bilmelidirler ki, bu anlayışlarını değiştirmedikleri takdirde peygamberimizin şefaat değil, şikâyet ettiği ümmetine dâhil olacaklardır:

30Elçi de: "Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim toplumum şu Kur’ân'ı mehcur/terk edilmiş bir şey edindiler" dedi. [Furkan/30]

27. Ayet:

27O âhirete inanmayanlar, melekleri kesinlikle dişilerin isimlendirilmesiyle isimlendiriyorlar.

Mekkeli müşrikler hem kendilerini Allah'a yakınlaştırdığını sandıkları ilâhlarına Lât, Uzza, Menat örneğinde olduğu gibi dişil isimler koymuşlardı, hem de meleklerin Allah'ın kızları olduğuna inanıyorlardı. Bu durum daha sonra Zühruf suresinde vurgulanacaktır:

19Onlar Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kullarının ta kendisi olan melekleri de dişi saydılar. Onlar, onların oluşturuluşuna tanık mı oldular? Onların tanıklıkları yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir. [Zühruf/19]

Müşriklerin bir başka sapkınlıkları da, toptan inkâr etmeseler bile ahireti peygamberlerin bildirdiği muhteva içinde kabul etmeyişleri ve "haşr [dirilme, toplanma, karşılık görme] diye bir şey yoktur, olsa bile orada bizim şefaatçilerimiz var, onlar sorunlarımızı halledecek" demeleridir. Bu sapkınlıkları da Fussılet suresinde belirtilmektedir:

50Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz "Bu benim hakkımdır. Ve kıyâmetin kopuş anının geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O'nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır" der. Bu nedenle kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere, yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız. [Fussılet/50]

28. Ayet:

28Oysaki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalnızca zanna uyuyorlar. Zan ise "Hak"tan hiçbir şey kazandırmaz.

BURADAN ANLIYORUZ Kİ, MELEK SÖZCÜĞÜNÜN LÜGAT ANLAMININ DIŞINDA MÜŞRİKLERİN KAFALARINDAN UYDURDUKLARI MELEK ANLAYIŞI VAR. YANİ BİR ALLAHA GÖRE (LİSANÜL ARABİYY) MELEK VAR BİR DE MEKKE MÜŞRİKLERİNİN İCAD ETTİĞİ BİLGİYE DAYANMAYAN ZANN ÜZERİNE KURULU MELEK ANLAYIŞI VAR. BUNU DA ŞU AYETLERDE GÖRE BİLİRİZ: ENAM 5 8 9 HUD 13 31 FURKAN 7. NECM 27 28

Yüce Allah "zann" konusunda müminleri aşağıdaki şu ayetlerde de uyarmaktadır:

148Allah'a ortak koşan kimseler diyecekler ki: "Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: "Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz." [En'âm/148]

66Gözünüzü açın! Göklerde olan kimseler ve yeryüzünde olan kimseler kesinlikle Allah'ındır. Ve Allah'ın astlarından istekte bulunan kimseler, eş tuttuklarına tâbi olmuyorlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar. [Yunus/66]

12Ey iman etmiş kimseler! Zannın birçoğundan sakının. Şüphesiz zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Bir bölümünüz bir bölümünüzün gıybetini yapmasın/onun yokluğunda ileri-geri konuşmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bunu çirkin buldunuz. Ve Allah'ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verendir, çok merhamet sahibidir. [Hucurat/12]

36Ve onların çoğu, ancak bir zanna uyarlar. Şüphesiz ki zan, "hak"tan hiçbir şey kazandırmaz. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilir. [Yunus/36]

Bu ayetler ışığında diyebiliriz ki, "Allah, ahiret, melek" gibi ciddî konular zann ile neticeye bağlanamaz. Zann ile amel edilebilir ama iman edilemez.

Ayette geçen " الحقّ Hakk" sözcüğünün esas anlamı "uygunluk ve denklik" demektir. Aynı zamanda Allah'ın bir sıfatı olan "Hakk" sözcüğü, esas anlamından hareket edilerek "batıl olmayan, yerine getirilen hüküm, adalet, varlığı sabit olan, doğruluk, gerçeklik, İslâm, mal-mülk, pay, vacip, sadık, yaraşır, kesin şey" anlamlarında da kullanılmıştır.

Bu ikincil anlamlar bir ana eksen etrafında toplanacak olursa, "Hakk" kavramı şu şekilde tanımlanabilir: "Sabit ve aklın inkâr edemeyeceği derecede gerçek olan şey." Bu şey aynı zamanda "doğrudur", "isabetlidir", "maksada uygundur", "arzu edilene denk düşendir."

Anlam sahası geniş olan bu sesteş sözcük Kur’ân'da " الحقّ el-Hakk" olarak 227, " حقّا Hakkan" olarak 17, " حقّه Hakkahu" olarak da 3 olmak üzere toplam 247 kez yer almıştır.

Bu ayette işaret edilen "Hakk", bize göre, "gerçek iman"dır. Zann ile iman edilemeyeceği için, insanlar Rabblerinden gelen hidayet ile "zann"dan "yakin"e [hakka, kesin bilgiye] ulaşmalıdırlar. Rabbimizin hidayeti ise peygamberine indirdiği Kur’ân ve bizlere bahşettiği aklıselimden [sağduyudan] başka bir şey değildir. Fakat ne acıdır ki, bugün Müslümanların kabir azabı, mehdinin zuhuru, İsa'nın inişi, ahirete ait şefaat anlayışı gibi pek çok inancı hep zanna dayalıdır. Bu inançların maalesef ayette belirtilen zanna dayalı inanışlardan hiçbir farkı yoktur.
29,30) Bizim öğüdümüzden/Kur'ân'dan geri duran ve iğreti dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden hemen mesafelen. Onların bilgiden ulaşacakları şey işte budur. Kuşkusuz senin Rabbin, yolundan sapmış olanı başkalarından daha iyi bilendir, kılavuzlandığı doğru yolda olanı da başkalarından daha iyi bilendir.
Ayetteki "Dünya hayatından başka bir şey arzu etmeyen" ifadesi, onların "haşr"i [ahirette toplanmayı] inkâr ettiklerine bir işarettir. Çünkü onlar dünya hayatının ötesinde, kendileri için çalışıp çabalayacakları bir başka değer ve sonuç kabul etmemekte ve Müminun suresinin 37. ayetinde belirtildiği gibi "Bu ancak bizim dünya hayatımızdır ..." demektedirler.

29. ayette bu zihniyettekilerle fazla meşgul olunmaması istenmektedir. Ayetteki "اعراض i'raz" sözcüğü, onlarla mücadele etmek, onları zorlamak anlamında değil, onlara fazla zaman harcamamak, geçici bir süre onları ihmal etmek, onlardan biraz mesafeli durmak anlamındadır.

30. ayette ise, hidayet [Kur’ân] üzerinde olmayanların ilimde ulaşabilecekleri düzey küçümsenmekte ve Kur’ân'dan geri duranlar ile hidayet üzerinde olanların ayırt edilmesinin Allah'a bırakılması istenmektedir.
31,32) Göklerde ne var, yerde ne varsa; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, iyileştiren-güzelleştiren kimseleri; -bazı küçük sürçmeler dışında- zaman kaybına uğramanın/hayırda ağırda almanın/zarar vermenin/kusur oluşturmanın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınan kimseleri de "En güzel" ile ödüllendirmesi için Allah'ındır. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin bağışlaması geniş olandır. Sizi, hem topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karnında ceninler hâlinde bulunduğunuz zaman, en iyi bilen O'dur. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın. Allah'ın koruması altına girmiş kimseyi O daha iyi bilir.
31. ayette bahsedilen "güzel davranıp güzel düşünenler"in özellikleri 32. ayette açıklanmıştır. Bu açıklamanın iyi anlaşılabilmesi için ayette geçen "günah-ı kebair", "fevahiş" ve "lemem" kavramlarının açıklanması gerekir.

Günah-ı Kebair [Büyük Günahlar]

Büyük günahların neler olduğu bazı rivayetlere dayanılarak yapılan içtihatlar doğrultusunda aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

- Haksız yere adam öldürmek

- Zina etmek

- İffetli bir bayana kötülük isnat etmek

- Savaşta, hücum anında cepheden kaçmak

- Sihirbazlık yapmak

- Yetim malını yemek

- Müslüman ana-babaya asi olmak

- Faiz yemek

- Hırsızlık yapmak

- Alkolik olmak, aklı işe yaramaz hale getirmek

- Emredileni yapmamak, yasakları yapmakla aileye karşı istikameti terk etmek

- Küçük sayılmasına rağmen ısrarla, devamlı yapılan her türlü küçük günah

- Şirk

Yukarıdaki sıralamanın sonunda yer alan "şirk" bir günah değil, kâfirliğin ta kendisidir. Günah, imanlı insanların yaptıkları hatalardır. Bu nedenle "şirk"in günahlar arasında sayılması yanlıştır.

Bize göre "büyük günah", Rabbimizin Kur’ân'da, önüne "büyük" sıfatı eklediği suçlardır. Bu suçlar tespitlerimize göre şunlardır:

- Haram Ay'da savaşmak.

217Sana dokunulmaz olan aydan ve o dokunulmaz olan ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: "Onda savaşmak, büyük suçtur. Ve Allah yolundan alıkoymak, O'nu ve Mescid-i Harâm'ı/ilâhîyat eğitim merkezini bilerek reddetmek/görmezlikten gelmek ve Mescid-i Harâm'ın halkını; orada eğitim-öğretim yapanları ve kısa süreli eğitime katılanları oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve insanları dinden çıkarmak; ortak koşmaya, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtmeye sürüklemek, öldürmekten daha büyüktür." Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim dininden döner ve kâfir; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden biri olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır. [Bakara/217]

Haram aylar, Hacc; uluslar arası ilahiyat öğrenimi yapılan ve Arap geleneğine göre savaşın yasak olduğu aylardır. Bu ayeti "işaret", "delâlet" ve "iktiza" anlamlarını dikkate alarak günümüze uyarlarsak "büyük günah"ın uluslararası eğitimin, öğretimin, bilim alış verişinin ve ticaretin yollarını güvensiz hâle getirmek ve engellemek olduğu söylenebilir.

- Yetim malı yemek

2Ve yetimlerinize mallarını verin. Temizi pise değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur. [Nisa/2]

Bu ayetin günümüz şartlarındaki direktiflerinden birisi de "Kamu mallarının talan edilmemesi ve kamu geliri olan verginin kaçırılmaması"dır. Çünkü bugün yetimin velisi ve hamisi kamudur.

- Rızık endişesiyle çocukların öldürülmesi.

31Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi Biz rızıklandırırız/besleriz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. [İsra/31]

Bu ayet, bugüne kadar, Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleri ve erkek çocuklarını putlara kurban etmeleri şeklinde açıklanmıştır. Halbuki ne kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, ne de erkek çocuklarının putlara kurban edilmesi, ayetin vurguladığı yoksulluk kaygısı ile yapılmış eylemler değildir. Bu ayetin "yoksulluk kaygısı" vurgusu göz önüne alındığında, günümüz için işaret ettiği "büyük günah", bize göre yoksulluk bahanesiyle geç dönemde yaptırılan kürtajlar ve yine yoksulluk bahanesiyle erkek veya kız çocukların eğitim ve öğretimden mahrum bırakılmaları suretiyle geleceklerinin karartılmasıdır.

- Kişinin yapmayacağı şeyi "yapacağım" demesi.

2,3Ey iman etmiş kimseler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında cezayı gerektiren büyük bir suç/günah olarak belirlendi. [Saff/2 – 3]

Bu ayetteki direktifler, her ne kadar ayetlerin iniş sebebi olarak gösterilen Uhud savaşında cepheden kaçanları muhatap alır gözükse de, tüm yalan taahhütte bulunanları, yapmayacağı halde "yapacağım" diyerek kendilerine inanan ve güvenen insanları kandıranları, sözlerini yerine getirmeyerek insanları hayal kırıklığına uğratanları muhatap almaktadır. Bu tipler, hatırlanacağı üzere Nass suresinde "Neffasati fi’l-ukad [sözleşmelerine tükürenler]" olarak nitelenmişti.

Fevahiş

" فواحش Fevahiş", "çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek" anlamına gelen " فحشاء fahşa" sözcüğünün çoğuludur.

"Fuhş", "fahşa" ve "fahişe" kelimeleri, Ragıb el-İsfehanî tarafından "el-Müfredat"ta "son derece çirkin söz ve fiiller" olarak tanımlanmıştır. [Müfredat; Fahşa mad.]

"Gerçeğe ve normal ölçülere uymayan her şey" demek olan "fahişe" sözcüğü, İbnu'l-Cinni'ye göre cehaletin bir çeşidi olup ilim sözcüğünün zıddıdır (İbn Menzur, Lisanu’l-Arab). Âl-i Imran suresinin 135. ayetinde "fena iş" olarak nitelenen "fahişe" sözcüğü Kur’ân'da on üç yerde, çoğulu olan "fevahiş" sözcüğü ise dört yerde geçmektedir. "Fahşa" sözcüğü Kur’ân'da "birden fazla aşırılık" için kullanılmıştır:

- Nisa suresinin 19. ayetinde zinadan kinaye olarak kullanılmıştır. İmam Fahrûddin Râzi'ye göre ise bu ayette geçen "fahişe" kelimesi, kadının kocasına ve onun yakınlarına eziyette bulunması anlamına gelir. [Râzî; Mefâtihu'l-Gayb).]

- Nisa suresinin 22. ve Bakara suresinin 169. ayetlerinde şeytanın emrettiği kötü davranış ve hayâsızlık anlamında kullanılmıştır:

22Ve kadınlardan babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın. Ancak geçen geçmiştir. Şüphesiz bu, çirkin bir hayâsızlıktır ve öfke duyulan bir iğrençliktir. Ne kötü bir yoldu o! [Nisa/22]

- Nisa suresinin 25. ayetinde evlilikten sonra zina yapmak anlamında kullanılmıştır.

25Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yasal çerçevede himayenize verilen, mü’min genç kızlarınızdan/hizmetçilerinizden nikâhlamak var. Ve Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir. Sizin bazınız, bazınızdandır. O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen sahiplenilmiş kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle/bilgileri ile yasal çerçevede himayenize verilen kadınları nikâhlayın ve örfe uygun/herkesçe kabul gören bir şekilde mehirlerini verin. Sahiplenildiklerinde fahişe işlerlerse, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın yarısı verilir. –İşte bu sizden günah işlemekten ürperen kimseleredir.– Ve eğer sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir. [Nisa/25]

- A'râf suresinin 28. ayetinde çıplak olarak Kâbe'yi tavaf etmek ve şirk koşmak anlamında kullanılmıştır.

- A'râf suresinin 80, 81. ve Ankebut suresinin 28. ayetlerinde Lût Kavmi'nin yaptığı çirkin fiil [homoseksüellik] anlamında kullanılmıştır.

80,81Andolsun ki Biz Lût'u da elçi olarak gönderdik. Hani o, toplumuna demişti ki: "Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, cinsellikte kadınlardan aşağı olan erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir toplumsunuz." [A'râf/80, 81]

- İsra suresinin 32. ayetinde zina fiili "fahişe" olarak nitelenmiştir.

32Zinaya da yaklaşmayın/zinaya yol açacak yollardan uzak olun. Şüphesiz ki o, iğrençliktir ve kötü bir yoldur. [İsra/32]

- Nur suresinin 19. ayetinde insanlar arasında yayılan kötülük ve fuhşiyat anlamında kullanılmıştır.

19Şüphesiz, inanan kimseler içinde aşırılığın, iffetsizliğin yayılmasını seven kimseler, dünyada ve âhirette acı veren bir azap onlar içindir. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz. [Nur/19]

"Fahişe" sözcüğünün çoğulu olan "fevahiş" sözcüğü ise Kur’ân'da had cezasını [ağır cezayı] gerektiren haller için kullanılmıştır. (En'âm 151, A'râf 33, Şûra 37, Necm 32) Müminler bu suçlardan uzak durmalı ve kendi aralarında bu ahlaksızlıkların yayılmasına fırsat vermemelidirler. Zira düşmanları bu konuda sinsice çalışmaktadırlar.

Lemem

Kur’ân'da sadece Necm Suresinde ve bir kez geçen اللمم lemem" sözcüğü "lemme" fiilinden türemiştir. "Lemme" fiili "toplamak, biriktirmek, bir şeyi ısrarlı ve devamlı olmamak şartıyla yapmak ve düzeltmek" [Lisanü’l Arab, "l m m" mad.] anlamlarına gelir. Meselâ dağınık saçları düzeltmek "lemme" fiiliyle ifade edilir. Aynı kökten gelen " الم eleme" sözcüğü de "az miktarda, hafif tesir ve bir şeyin yanında az bir zaman durma" demektir.

Dolayısıyla "lemem" sözcüğü, bir kişinin bir işi yapmamakla birlikte yapacak noktaya kadar gelmesini ve yaparsa da az bir şey yapmasını ifade eder.

Sözcüğün konumuzla ilgili olarak taşıdığı anlam, Allah'ın yasakladığını yapmaya yaklaşmak, günah işlere yakın olmak ama yapmamak veya yapıp hemen geri dönmektir. Bu sözcüğün kapsamına giren davranışlar; "kebair" ve "fevahiş" derecesinde olmayan ve özellikle de kişinin kendine yönelik işlediği kusurlardır. Rabbimiz bu tür kusurlardan başka kusur işlemeyenleri "güzel davranıp güzel düşünenler" olarak nitelemiş ve onlardan övgüyle bahsetmiştir.

32. ayette ayrıca Rabbimizin bağışlamasının geniş olduğu vurgulanmaktadır. Dikkat çekici noktalardan biri de müminlere ve onların kusurlarına ilk kez bu ayetler ile değinilmiş olmasıdır. Bu ayetlerde öz olarak verilen mesajlar, ilerideki surelerde daha da detaylandırılacaktır. Ancak biz burada sadece bir kaç ayeti örnek vermekle yetiniyoruz:

53De ki: "Ey nefislerine karşı sınırı aşmış olan kullar! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. [Zümer/53]

16Sizlerden cinsel sapıklık eden iki er kişi, hemen her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe ederler de düzeltirlerse artık onlardan mesafeli durun. Şüphesiz Allah, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verendir, çok merhamet edendir.

17Allah'ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerinkidir. İşte bunlar, Allah'ın tevbelerini kabul ettikleridir. Allah, en iyi bilendir, en iyi hüküm koyandır.

18Ve tevbe, kötülükleri yapıp edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben, şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler ve de kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden birileri olarak ölenler için değildir. İşte bunlar, Bizim, kendileri için acı bir azap hazırladıklarımızdır. [Nisa/16-18]

31Eğer siz, yasaklandığınız şeylerin büyüklerinden sakınırsanız, kötülüklerinizi sizden örteriz. Ve sizi saygın giriş yerine girdiririz. [Nisa/31]

48Şüphesiz Allah, Kendisine ortak kabul edilmesini asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah'a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah işlemiş olur. [Nis/48]

116Hiç şüphesiz, Allah, Kendisine ortak kabul edenleri bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, onlardan dilediğini bağışlar. Kim, Allah'a ortak kabul ederse elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. [Nisa/116]

133-135Ve Rabbinizden bağışlanmaya, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcama yapan, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları kötü şeylerde bile bile ısrar etmeyen, Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Ve Allah, iyilik, güzellik üretenleri sever.

136İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde sonsuza dek kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Yapıp edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir! [Âl-i Imran/133-136]

Yüce Allah kullarına bazen uyarı mahiyetinde belâlar, fitneler verir:

20,21Ve yoldan çıkanlara gelince, onların varacağı yer de Ateş'tir. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, "Yalanlayıp durduğunuz Ateş'in azabını tadın" denilecektir. Hiç kuşkusuz, dönerler diye onlara, büyük cezanın biraz hafifinden, en yakın cezadan da tattıracağız. [Secde/20, 21]

41İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde kargaşa ortaya çıktı. [Rum/41]

47Evet, şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselere, bundan aşağı bir azap var, ama onların çoğu bilmiyor. [Tur/47]

Bu konuya verilebilecek diğer üç örnek ise A'râf suresinin 186, Ankebut suresinin 40 ve Zühruf suresinin 48. ayetleridir.

Sonuç olarak: Yukarıda verdiğimiz bilgiler ve ayetler ışığı altında Rabbimizin "kebair" ve "fevahiş" derecesinde olmayan ve kişinin sadece kendisine zarar veren kusurlarını bağışlayacağı; ama "kebair" ve "fevahiş" derecesinde olan ve kişinin büyüklük taslayarak Allah'a rağmen cüretle işlediği suçları affetmeyeceği söylenebilir.
33,34,35,36,37,38,39,40,41,42,43,44,45,46,47,48,49) Peki, o yüz çeviren kişiyi gördün mü/hiç düşündün mü? O, azıcık verdi ve inatla sıkıca tuttu. Geçmişin geleceğin bilgisi onun yanında mı da, o da onu görüyor? Ya da bilgilenmedi mi Mûsâ'nın sayfalarındakiler ile? Ve de, o çok vefalı İbrâhîm'in sayfalarındakiler ile; "Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez. Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. Sonra karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir. Hiç kuşkusuz, son varış yalnızca Rabbinedir. Hiç kuşkusuz, güldüren de O'dur, ağlatan da... Hiç kuşkusuz, öldüren de O'dur, dirilten de... Hiç kuşkusuz, Allah yaratmayı plâna koyduğu zaman iki çifti; erkeği ve dişiyi bir nutfeden/spermden oluşturan da Kendisidir. Hiç kuşkusuz, öteki yaratılış da sadece O'nun işidir. Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de O'dur, nimete boğan da... Hiç kuşkusuz, Şi'ra'nın/bilginin, bilincin Rabbi de O'dur."
33, 34. Ayetler:

33Peki, o yüz çeviren kişiyi gördün mü/hiç düşündün mü? 34O, azıcık verdi ve inatla sıkıca tuttu.

Ayetin başındaki "peki" anlamına gelen " ف fe" edatı, kendisine gidip dayanılacak bir cümlenin varlığını gerektirir. Bize göre, kendisine dayanılacak bu cümle 29. ayettir. Çünkü söz konusu ayette "Bizim Zikrimizden [Kur’ân'dan] geri duran ve iğreti dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden hemen yüz çevir!" denilerek dikkat çekilen dünyaperest kişilik, 33 ve 34. ayetlerde kast edilen kişiliğe somut bir örnek teşkil etmektedir.

Rivayetlere dayanan kaynaklar, 33 ve 34. ayetlerde anlatılan kişilik profilinin kimliği belli birine ait olduğu görüşünde birleşmişler, ancak bu kişinin Velit b. Muğîre mi, yoksa peygamberimizin damadı lll. Halife Osman mı olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Onun Velid B. Muğîre olduğunu iddia eden kaynaklara göre, katı ve taş yürekli Velit, Kur’ân mesajı karşısında yumuşamış ve az da olsa sosyal konular için malından harcamaya başlamıştır. Ancak neredeyse imana gelmek üzere iken çevresindeki arkadaşlarının "Sakın atalarının dinini bırakma", "Korkma, sana bir şey olmaz, biz sana yardımcı oluruz.", "Biz senin kefiliniz, orada senin günahlarını çekeriz" yolundaki sözleri onu tekrar acımasız Velit b. Muğîre hâline dönüştürmüştür.

Zemahşeri’nin Keşşaf’ı gibi diğer bazı kaynaklarda ise bu kişinin Osman olduğu iddia edilmektedir. Bu görüşe göre; oldukça zengin olan ve malını sosyal konularda çokça harcayan Osman, bir gün üvey kardeşi Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh tarafından malının neredeyse tükeneceği şeklinde uyarılarak yardımlarında kısıntı ve eksiltme yapması yönünde sıkıştırılır. Osman, üvey kardeşinin bu uyarı ve tazyikine karşı çıkar ve günahları olduğunu, bu bağışlar nedeniyle Allah'ın kendisini bağışlayacağını umduğunu söyler. Bunun üzerine Ebi Serh, Osman’a "Eğer sen bana şu malla birlikte deveni de verirsen günahlarını üstlenirim" der. Söz konusu görüşün sahipleri, üvey kardeşinin bu sözü üzerine Osman’ın razı gelerek kardeşine istediklerini verdiğini ve bundan sonra sosyal yardımları kestiğini belirtirler. Bu rivayetin doğru olup olmamasından daha önemli olan husus şudur: Peygamberimizin Kur’ân'da azarlanmasına razı olan ama sahabenin yanlış davranabileceğine asla tahammül göstermeyen bazı kimseler, bu olayı Osman'a yakıştıramamış ve "iftira" olarak nitelemişlerdir.

35. Ayet:

35Geçmişin geleceğin bilgisi onun yanında mı da, o da onu görüyor?

Bu ayette "istifham-ı inkârî" sanatı yapılmıştır. Yani "Dünyaperest olan, günahını başkasına çektirmeyi düşünen, başkasının kendisine şefaat edeceğine inanan bir adam bu saçmalıklara nasıl inanıyor? Bunlara nasıl kanıyor? Yoksa ahirette olacaklar ile ilgili kimsenin bilmediği [bildirilmemiş] Allah'ın bir ilkesini mi biliyor? Hayır, öyle bir şey yok."

36 - 49. Ayetler:

36Ya da bilgilenmedi mi Mûsâ'nın sayfalarındakiler ile? 37Ve de, o çok vefalı İbrâhîm'in sayfalarındakiler ile; "38Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez. 39Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. 40Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. 41Sonra karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir. 42Hiç kuşkusuz, son varış yalnızca Rabbinedir. 43Hiç kuşkusuz, güldüren de O'dur, ağlatan da... 44Hiç kuşkusuz, öldüren de O'dur, dirilten de... 45,46Hiç kuşkusuz, Allah yaratmayı plâna koyduğu zaman iki çifti; erkeği ve dişiyi bir nutfeden oluşturan da Kendisidir. 47Hiç kuşkusuz, öteki yaratılış da sadece O'nun işidir. 48Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de O'dur, nimete boğan da... 49Hiç kuşkusuz, Şi’ra’nın/bilginin, bilincin Rabbi de O'dur."

Hatırlanacak olursa, "İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde" ifadesi A'lâ suresinde de yer almış fakat orada bu sahifelerdeki mesajların ne olduğuna dair bir detay verilmemişti. Yukarıdaki ayetlerde ise İbrahim ve Musa peygamberlerin mesajlarında bulunanların neler olduğu açıklanmıştır. Bu açıklamalar bize göstermektedir ki, ilâhî mesajlar aynı ilkeleri içermekte olup İbrahim ve Musa peygamberlere gelen hakikatler ile Kur’ân’daki hakikatler birbirinin aynısıdır. Kısacası, Hakk Din'in esasları birdir. Kur’ân'ın "Hiç kimse bir başkasının günah yükünü çekmez" ilkesi ile tahrife uğramış olmasına rağmen Kitab-ı Mukaddes'in aşağıdaki cümlesi arasındaki benzerlik, bu ilke birliğini gösteren bir örnektir:

Ne babalar çocuklarının günahından ötürü öldürülecek, ne de çocuklar babalarının. Herkes kendi günahı için öldürülecek. [Tesniye 24: 16]

36. ayetin başındaki " الم ينبّأ elem yünebbe" ifadesi, önemli ve ciddî şeyler için kullanılan bir ifadedir. İfadenin içindeki " نباء nebe" sözcüğü "faydası büyük haber" demektir. Böyle bir haberle "kesin bilgi" ve "zannı galip" oluşur. "Nebe" sözcüğü ile "mütevatir haber" ve "muhbir-i sâdık" ifade edilir. Mütevatir haber, yalan üzerine oy birliği yapamayacak kadar çok kişiden oluşan bir grup tarafından verilen haber demektir. Muhbir-i sadık ise kesin olarak doğru haber veren demektir ve bununla Allah'tan gelen haber kastedilir. Kişilerden gelen haberler bu sözcükle ifade edilmez.

Ayette Musa peygamberin İbrahim peygamberden önce zikredilmesi, tarih olarak muhataplara daha yakın olması itibariyledir. A'lâ suresinde ise cümledeki söz akışına uyum gereği olarak İbrahim peygamber önce anılmıştır.

38. ayetteki "Hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez" ifadesi bize sorumluluğun kişisel olduğunu göstermektedir. Bu ayet ve aynı anlamdaki En'âm suresinin 164, İsra suresinin 15, Fatır suresinin 18 ve Zümer suresinin 7. ayetleri, kâfirlerin Ankebut suresinin 12. ayetinde anlatılmış olan ahirete ait saçma inanışlarına verilmiş bir ret cevabı ve insanlar için ciddî bir uyarı mahiyetindedir.

12Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, mü’minlere: "Bizim yolumuza uyun, kesinlikle sizin hatalarınızı/günahlarınızı biz yüklenelim" dediler. Oysa onların hatalarından, ne olursa olsun hiçbir şeyi onlar taşıyıcı değillerdir. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. [Ankebut/12]

39 - 41. ayetlerdeki "Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. Sonra karşılığı kendisine eksiksiz olarak verilecektir" ifadesi, özellikle çağımızın ekonomik sorunları için bir çözüm reçetesi içermektedir. Dikkat edilirse, bu reçete hem İbrahim peygamber ve hem de Musa peygamber döneminde verilmiş bir reçetedir. Yani tüm zamanlar için geçerli, evrensel bir reçetedir. Müslümanlar bu ayetlerin ne ifade ettiğini en doğru şekilde anlamalı ve uygulamalıdırlar. Kapitalizmin arka plâna attığı ama Sosyalizm ve Komünizm olarak isimlendirilen sistemlerin bütün üst yapılarını dayandırdıkları "emek" bu reçetenin tek enstrümanıdır. Bize göre yapılması gereken, önce bu ayetlerin ifade ettiği gerçekler doğrultusunda mevcut ekonomik sistemlerin yanılgı noktalarını tespit etmek, sonra da bu ilâhî ilkeye uygun zulümsüz, sömürüsüz, barış içinde bir dünya toplumu oluşturma çabası içine girmektir.

42. ayetteki " منتهى münteha [zaman ve mekân itibariyle son varış]" sözcüğü, Alak suresinin 8. ayetinde " الى ربّك الرّجعى Rabbine dönüş" olarak geçmişti. Alak suresinde olduğu gibi bu ayette de Yüce Allah'ın "Rabb" sıfatı ön plâna çıkarılmış ve her şeyin O'nun programladığı şekilde gelişeceği ve son bulacağı vurgulanmıştır. "Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır" atasözünün de ima ettiği gibi, insanların bu program dışına çıkması, başka bir sona ulaşması söz konusu değildir.

45 ve 46. ayetler, Leyl suresindeki "erkek ve dişiyi yaratan şey" ifadesine göre biraz daha ayrıntılı bilgi vermektedir. Leyl suresinin tahlili yapılırken cinsiyetin, döllenme esnasında babadan gelen cinsiyet kromozomuna göre oluştuğu, bu nedenle de cinsiyetin belirlenmesindeki tek etkenin babadan gelen kromozom olduğu, Rabbimizin de bu özelliği bize anlatmak maksadıyla "erkek ve dişiyi yaratan" için "şey" tabirini kullandığı söylenmişti. Bu açıklamaların verildiği Leyl suresinin 3. ayetine nazaran biraz daha ayrıntılı bilgi veren 45 ve 46. ayetlerin mesajını iyi anlayabilmek için, Rabbimizin bu ayrıntıların ifadesinde kullandığı sözcüklerin anlamlarının iyi tespit edilmesi gerekir. Bu konuda bir başka ayrıntı da Abese suresinin 18-20. ayetlerinde karşımıza gelecektir.

Nutfe

" النّطفة Nutfe"; "az miktarda sıvı" demektir. Meselâ Arapça'da su kaplarının dibinde kalan su damlaları bu sözcükle ifade edilir. Yani "nutfe" her sıvının en az kısmına, bulaşığına denir.

Ayette "nutfe" sözcüğü ile "meni"nin az bir kısmı ifade edilmiş olmaktadır. Bu ifade biçimiyle döllenmenin "meni"nin çok az bir kısmı ile gerçekleştiği, yani döllenmenin meninin bulaşığı ile, milyonlarca hücre içinden bir veya birkaç tanesiyle olduğu açıklanmaktadır.

" منى Meni", tıp biliminde üreme salgısına, yani testis, prostat bezi ve meni keseciklerinin [ersuyu kesecikleri, torbacık bezeleri] ifrazatına [salgılarına] verilen isimdir. "Meni" ya da Arapça yazılışı ile "meniyy", sözcük anlamı olarak "takdire ait olan" demektir. Bu anlamıyla sözcük, "takdir etmek [kader çizmek, ölçülendirmek] hesaba kitaba uydurmak" anlamındaki "meny" mastarının bir türevidir. Meselâ Araplar bir kimsenin ölçülü bir iş yapmasına "menal mani" derler. İnsanın ölümü Allah tarafından takdir edilmiş, zamanı, şekli ayarlanmış olduğundan ölüme [ecele] de "meny" denmiştir. İnsanın bu dünyadaki canlanması da yine Allah'ın takdirine göre erlik suyu vasıtasıyla olduğundan, bu suya da "takdire ait olan" anlamında "meniyy" adı verilmiştir.

Bazı meal ve tefsirlerde "nutfe" ile "meni" sözcükleri aynı anlamda kullanılmıştır ki, bu yanlıştır. "Meni", "nutfe"yi besleyen, içinde yüzdürerek rahime taşıyan sıvıdır. "Nutfe" ise döllemeyi sağlayan hücrelerdir. "Nutfe"nin yapısı ile ilgili olarak daha geniş açıklama, Bilim- Teknik kitaplarında mevcuttur.

Tümna

Bu sözcük, "takdir etmek" anlamında olan " منى mena" fiilinin bir türevi olup aynı anlama gelmektedir. Bu durumda ayette geçen اذا تمنى iza tümna" ifadesi, "takdir olunduğu zaman" şeklinde çevrilmelidir. "Atıldığı zaman, rahime döküldüğü zaman" gibi çeviriler yanlıştır. Zaten her meni atılışında döllenme ve yaratılış söz konusu değildir. "Takdir olunduğu zaman" şeklindeki çeviri, "Allah döllemeyi, yaratmayı plâna koyduğu zaman bu yaratılış gerçekleşir" demektir. Nitekim Abese suresinin 19. ayetinde bu vurgu daha da kuvvetlendirilmiş ve "tümna" yerine "feqadderehü [onu takdir etti]" fiili kullanılmıştır. "Mena" fiilinin ve türevlerinin geçmiş olduğu Kıyamet suresinin 37. ve Vakıa suresinin 57-59. ayetlerinde de esas anlam bu şekilde olmalıdır.

47. ayette bahsedilen "öteki yaratılış", ahiret için yeniden yaratılmayı ifade ettiği gibi, Müminun suresinin 14. ayetinde beyan edilen nutfe sonrası yaratılış aşamalarını da ifade eder: "... Nutfeden bir alak yarattık, alakı bir et parçası yaptık, o bir parça etten kemikler yarattık; sonra o kemiklere et giydirdik. Sonra ondan bambaşka bir varlık meydana getirdik" (Müminun 14).

48. ayetin sonundaki "اقنى egnâ" fiili, Araplar arasında farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Bu sebeple "Hiç kuşkusuz, zenginlik veren O'dur, nimete boğan da" şeklinde çevirdiğimiz ayetten şu anlamları da çıkarmak mümkündür:

- Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de, onu geri alan da O'dur.

- Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de, verdiğini koruyan da O'dur.

- Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de, hatta daha zengin eden de O'dur.

49. ayette geçen " الشّعرى eş-Şi'ra" sözcüğü, klâsik tefsirlerde "Şi'ra yıldızı" olarak anlatılmaktadır. Bu tefsirlerdeki hikâyeye göre, şans getirdiğine inanılan bu yıldız, Huzaa kabilesinin eskilerinden Ebu Kebşe tarafından başlatılan bir inancı temsil etmektedir. Surede 19. ayetten itibaren işlenen konu şirk ve saf iman olduğu için eski tefsirciler "Şi'ra" sözcüğünü, hikâyedeki şans getirdiğine inanılan ve tapılan yıldız ile özdeşleştirmişlerdir.

Biz ise bu anlamı uygun bulmuyoruz. Zira bu ayet, 36. ayetten başlayan ve İbrahim ile Musa peygamberlerin sayfalarındakileri anlatan pasajın içinde yer almakta, dolayısıyla "Şi'ra" sözcüğü ile kastedilenin o çağlarda da var olması gerekmektedir. Huzaa kabilesi o çağlarda var olmadığına göre, ayetin Huzaa kabilesinin yanlış inancına gönderme yapmış olması akla uygun değildir.

Aslında "şuur" kökünden türemiş bir mastar olan "şi'ra" sözcüğünün esas anlamı "bilgi ve bilinç" demek olup, bu anlam ekseninde "şiir, şiar, şeâir, meş'ar" gibi birçok türevi vardır.

Bize göre "şi'ra" sözcüğü 49. ayette "bilgi ve bilinç" anlamında kullanılmıştır. Bu durumda ayetten "Hiç kuşkusuz, bilginin/bilincin Rabbinin de O olduğu" anlamı çıkmaktadır ki, gerçekten "bilim" de "bilinç" de Allah'ın plân ve takdirine göre ortaya çıkıp gelişmektedir.
50,51,52,53,54,55) Hiç kuşkusuz, senin Rabbin daha önceden gelmiş olan Âd'ı değişime, yıkıma uğrattı. Semûd'u da. Böylece geriye bir şey bırakmadı. Daha önce de Nûh'un toplumunu. Şüphesiz onlar, evet onlar, Allah'ın ortaklarının olduğunu kabullenerek, başkalarından daha çok yanlış yapan, daha azgın kimselerdi. Altı üstüne gelmiş kentleri de yere O geçirdi. Orayı kaplayan kaplayıverdi. Peki, Rabbinin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisinden kuşkuya düşüyorsun?
50Hiç kuşkusuz, senin Rabbin daha önceden gelmiş olan Âd'ı değişime, yıkıma uğrattı. 51Semûd'u da. Böylece geriye bir şey bırakmadı. 52Daha önce de Nûh'un toplumunu. Şüphesiz onlar, evet onlar, Allah'ın ortaklarının olduğunu kabullenerek, başkalarından daha çok yanlış yapan, daha azgın kimselerdi. 53Altı üstüne gelmiş kentleri de yere O geçirdi. 54Orayı kaplayan kaplayıverdi.

Bu ayetlerde, eski tarihlerde helâk edilmiş olan kavimlerden bahsedilmektedir. Daha önce Fecr suresinde helâk edildiği bildirilmiş olan Ad ve Semud kavimlerine, bu ayetlerde Nuh kavmi ve "mü'tefike [altüst edilmiş yer]" eklenmiştir. Ayetlerde, helâk edilen kavimler hakkında detay verilmeden olaya kısaca değinilmesi, Arapların bu konularda bilgi sahibi olduklarını göstermektedir. Belki de Araplar bu bilgileri Ehlikitap'tan edinmişlerdir. Çünkü bu kavimler ile ilgili bilgiler Kitab-ı Mukaddes'te de mevcuttur. Gerek Ad ve Semud kavimlerinin ikinci defa örnek gösterilmesinin sebebini anlamak ve gerekse bu kavimler ile Mekkeliler arasındaki inanç paralelliğini daha iyi görebilmek için bu kavimlerle ilgili olarak Fecr suresinde yapılan açıklamaların tekrar gözden geçirilmesinin yararlı olacağı görüşündeyiz.

Sonuç olarak; 36-54. ayetler bize insanlığın er veya geç, şimdi toprakla örtülmüş, kaplanmış bulunan İbrahim ve Musa peygamberlerin kitaplarındaki bilgilere ulaşacağını düşündürmektedir. Nitekim Sümer yazıtlarının elde edilebilen ve çözümlenen tabletleri, Kur’ân'daki bilgilerle paralellik göstermektedir.

55Peki, Rabbinin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisinden kuşkuya düşüyorsun?

Hitap tek tek herkesedir. Yani; "Allah bu [zenginlik veren, nimete boğan] iken sen nasıl başka türlü düşünebilirsin!"
56) İşte Kur'ân'da açıklananlar, ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
Ayetteki "هذا bu" işaret zamiri ile "açıklanan ilkeler [parça parça inen ayetler]", peygamberimiz veya her ikisi birden gösterilmektedir.
57,58) Yaklaşacak olan; kıyâmet, ölüm yaklaştı. Onu Allah'ın astlarından kaldıracak/buna engel olacak kimse yoktur.
Burada "yaklaşan" ile kastedilen; ölüm ve kıyamettir. Yani; "Ölüm gelip çatmasına rağmen siz hâlâ oyunda-oynaştasınız. Buna [ölüme, kıyamete] karşı koyamazsınız. Siz Allah kadar güçlü kuvvetli değilsiniz ..."
59,60,61) Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz? Ve gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz. Ve siz, aklını gereği gibi kullanmayan kimselersiniz.
59Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz?

Yani; "Bu açıklamalardan mı, Kur’ân'dan mı hayrete, şaşkınlığa düşüyorsunuz?"

60Ve gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz.

Bu ayet, hayatta pek çok kez gerçekleşen bir insanlık durumunu ifade etmektedir. Türkçede "ağlanacak hâle gülmek" deyimi ile ifade edilen bu durum, insanın o an içinde bulunduğu acınası ve nahoş durumun farkında olmayacak kadar bilinçsiz ve vurdumduymaz olduğu anlar için kullanılmaktadır.

61Ve siz, aklını gereği gibi kullanmayan kimselersiniz.

Bu ayet, Arapların " سامدون sâmidun" sözcüğünü kullanışına göre aşağıdaki şekillerde de çevrilebilir:

Ve siz, gafillersiniz!

Ve siz, eğlenip duranlarsınız!

Ve siz, dalgınlarsınız!

Ve siz, şaşkınlarsınız!

Ve siz, dik kafalılarsınız!

Ve siz, büyüklenenlersiniz!

Bu sure baştan sona kadar Kâbe'de halka bir bildiri olarak okunmuştur. Kâbe'nin etrafındaki farklı Arap kabileleri de bu ayeti kendi anlayışlarına göre yukarıda açıkladığımız manaları ile anlamıştır.
62) Haydiyin, boyun eğip teslimiyet gösterin Allah'a ve kulluk[#58] edin!
Yani; "Mademki böyle, Muhammed hevasından konuşmuyor, onun konuştukları vahiydir ve siz Allah'ı gerçeğiyle tanıdınız... Haydin öyleyse... Eğlenceyi, inadı, ahmaklığı bırakın ve hemen secde edin..."

Secde: Teslim olma, boyun eğme anlamında kullanılan "secde" sözcüğünün vaz’ı [ilk ortaya çıkışı], "devenin sahibini üstüne çıkarması için boynunu kösmesi [eğmesi]" ve "meyve yüklü hurma dallarının, sahibinin rahat uzanıp toplamasına elverişli olarak eğilmesi" anlamındadır. Daha sonra sözcük "ülke krallarının bastırdıkları para üstündeki kabartma resimlere tebaanın baş eğerek bağlılık göstermesi" anlamında kullanılmıştır. [Lisanü’l Arab, "s c d" mad.]

Bütün bunlar, "secde" sözcüğünün "kişinin bilinçli olarak bir başkasına -kendisinden daha güçlü olduğunu kabul ederek- teslim olması, boyun eğmesi, onun otoritesi dışına çıkmaması" anlamına geldiğini göstermektedir. Kur’ân’da defalarca nakledilmiş olan "meleklerin Âdem’e secde etmeleri" de bu anlamdadır. Yani melekler [tabiat güçleri], kendilerinden daha güçlü olan Âdem’e [bilgili kimseye] boyun eğmiş ve teslim olmuşlardır.

Görüldüğü gibi, "secde" sözcüğünde "yere kapanmak" anlamı yoktur. Arapçada "yere kapanmak" eylemi "harur" sözcüğü ile ifade edilir. Nitekim bazı ayetlerde "harrû sücceden" diye geçer ki, bunun anlamı "secde ederek [teslim olarak] yere kapandılar" demektir.

"Teslim olarak yere kapanma" ifadesinin yer aldığı ayetler şunlardır:

* Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi boyun eğip teslimiyet göstererek o'nun için yere kapandılar. Ve Yûsuf: "Babacığım! İşte bu durum, o gördüğümün te’vîlidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediği şeye armağan vericidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyanın ta kendisidir." [Yusuf/100]

* İşte bunlar, Âdem'in soyundan, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrâhîm ve İsrâîl'in soyundan, kılavuzluk ettiğimiz ve seçtiğimiz peygamberlerden Allah'ın kendilerine nimetler verdiği kimselerdir. Onlar kendilerine Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] âyetleri okunduğu zaman ağlayarak ve boyun eğip teslimiyet göstererek yere kapanırlardı. [Meryem/58]

* Gerçekten Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman boyun eğip teslimiyet göstererek yerlere kapanan ve Rablerinin övgüsüyle birlikte noksan sıfatlardan arındıran ve büyüklük taslamayan kimseler inanırlar. [Secde/15]

* De ki: "Siz Kur’ân'a ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine bilgi verilenler; Kur’ân onlara okunduğunda onlar, boyun eğip teslimiyet göstererek çeneleri üstü kapanırlar. Ve "Rabbimiz her türlü kusurdan arınıktır. Rabbimizin vaadi kesinlikle gerçekleşecektir" derler." Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve Kur’ân, onların saygılarını, alçak gönüllüğünü artırır. [İsra/107–109]


Bir de korkudan yere kapanmak vardır ki, bu secde değildir:

* Ne zaman ki, Mûsâ, belirlediğimiz vakitte geldi ve Rabbi o'na söz söyledi. Mûsâ, "Ey Rabbim! Göster bana Kendini de bakayım Sana!" dedi. Rabbi o'na dedi ki: "Beni sen asla göremezsin, velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin." Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp kendine gelince de, "Seni tenzih ederim, Sana döndüm; tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim" dedi. [A’râf/143]

Secde sözcüğünün gerçek anlamı bu şekilde açıklığa kavuştuktan sonra Kur’ân’daki "secde" sözcüklerinin doğru anlaşılması daha da kolay olmaktadır.

Meselâ, aşağıdaki ayetlerde geçen "secde" sözcükleri, "bilinçli olarak bir başkasına -güçlü olması sebebiyle- teslim olunması, boyun eğilmesi" anlamdadır:

* Hani bir zaman Yûsuf, babasına: "Babacığım! Şüphesiz ben onbir yıldız, güneş ve ay'ı gördüm; onları bana boyun eğip teslimiyet gösterirlerken gördüm" demişti. [Yusuf/4]

* Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi boyun eğip teslimiyet göstererek o'nun için yere kapandılar. Ve Yûsuf: "Babacığım! İşte bu durum, o gördüğümün te’vîlidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediği şeye armağan vericidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyanın ta kendisidir." [Yusuf/100]

Babasının ve kardeşlerinin Yusuf’a secde etmeleri, ona teslim olmaları, yaşam düzenlerini onun kontrolüne verip onun otoritesi dışına çıkmamaları anlamına gelmektedir.

* Ve bir zaman onlara, "Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve "Hitta" [günahlarımızı bağışla]! deyin ve teslim olmuş olarak kapıdan girin. Biz suçlarınızı bağışlayacağız, iyilere arttıracağız" denilmişti. [A’râf/161]

Buradaki secde, şehrin kapısında yere kapanmak değil, o şehrin otoritesine teslim olmak anlamındadır. Aynı konu Bakara 58 ve Nisa 154’de de konu edilmiştir.

Bilinçli olarak yapılan secdeden başka Kur’ân’da bir de teshirî [ister istemez yapılan] bir secde türü vardır ki, bu da insanın dışındaki diğer varlıkların Allah tarafından kendilerine kodlandığı şekilde hareket etmeleri ve zorunlu olarak işlevlerini yerine getirmeleri anlamında bir teslimiyet ve boyun eğmeyi ifade etmektedir.

* Ve yerde ve göklerde olan kimseler ve gölgeleri, ister istemez her zaman yalnızca Allah'a boyun eğip teslimiyet gösterirler. [Ra’d/15]

* Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve doğal güçler, kibirlenmeden Allah'a boyun eğerler. Kendilerinin üstündeki Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. [Nahl/49,50]

* Göklerde ve yeryüzünde olan kimselerin, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, kıpırdayan canlılar ve insanların çoğunun Allah'a boyun eğip teslimiyet gösterdiklerini görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Birçoğu da üzerlerine azap hak olmuş olanlardır. Ve Allah, kimi hor kılarsa artık onun için bir yücelten yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini işler. [Hacc/18]


İbadet: Daha önce de açıklandığı için "ibadet" kavramı üzerinde uzun uzadıya durulmayacaktır. Kısaca hatırlatmak için şu kadarı yeterlidir:

"العبادة ibadet" kelimesi mastar olup sözlükte "kulluk yapmak, kölelik etmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak, itaat etmek ve boyun eğmek" anlamlarına gelir.

Dinî terim olarak ise "Kulun sahibine/yaratanına karşı, sahibi/yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabullenip yerine getirmesi" demektir.

Dikkat edilmesi gereken husus, ibadetin Kur’ân'da bildirilen görevlerin tümünü kapsayan bir kavram olduğudur. Bu nedenle ibadet, halk arasında yaygınlaşmış anlamıyla sadece oruç, salat, salatın ikamesi, hacc, zekât gibi birkaç amelden ibaret değildir. Meselâ Kur’ân'ı anlayarak okumak nasıl bir ibadet ise, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak da bir ibadettir.

Sonuç olarak bu ayetin net mesajı şudur: "
Verilen bilgiler ve kanıtlara göre aklını kullanırsan gerçeği görürsün. Gerçeği gör ve teslim ol, boyun eğ, sana verilmiş ödevleri yerine getir."