Kâf

1,22) Kaf/100.[#73] Çok şerefli/şanı yüce Kur'ân kanıttır ki kesinlikle sen bundan duyarsızlık, bilgisizlik içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir; Kur'an sayesinde kurmay birisi oldun.[#74]
1Kaf/100. Çok şerefli/şanı yüce Kur’ân kanıttır ki

KAF [100]: ق [
kaf] harfinin tek başına iken herhangi bir anlamı yoktur. Hatırlanacak olursa bu uygulama ilk olarak Kalem sûresi'nde ortaya çıkmış ve o sûrenin ilk âyetinde de ن [nun] harfi tek başına yer almıştı.

"Huruf-ı mukattaa" [kesik harfler] denilen bu harflerin her biri hakkında geçmişte çok değişik yorumlar yapılmıştır. Bu görüşlerden bir kısmı Kalem sûresi'nin tahlilinin yapıldığı sayfalarda okuyucuya arz edilmişti. O açıklamalar doğrultusunda ifade etmek gerekirse, sûrenin başındaki ق[
kaf] harfi, Ebced hesabına göre "100" sayısını ifade ediyor olabilir. (Ebced hesap tablosu ve açıklama Kalem sûresi'nde verilmiştir.)

Aklını kullanan Müslümanlar için bir uyarı olacağını düşünerek, konu hakkında mevcut eserlerde yer alan görüşlerden
kaf harfi ile ilgili olan bazılarını aktarıyoruz:

"O, yeryüzünü kuşatan ve kendisinden dolayı da semânın yeşil göründüğü yeşil zümrütten bir dağdır. Semânın her iki yanı onun üzerindedir. Semâ ise onun üzerinde kubbe şeklinde örtülmüştür. İnsanların ele geçirdikleri zümrütler bu dağdan düşenlerdir." (İbn-i Zeyd, İkrime ve ed-Dehhak)

"O, Kaf dağıdır. Zülkarneyn Kaf dağını gördü. (Vehb)

"O, Allah'ın isimlerindendir." (İbn-i Abbâs)

"O, Kur’ân'ın isimlerindendir." (Katâde, İbn-i Abbâs)

"O, Allah'ın Kadîr, Kâhir, Karîb, Kabıd, Kahhâr isimlerinin baş harflerdir." (el-Kurazî)

"O, قف[kıf=dur] demektir. Yani, bizim verdiğimiz emir ve yasaklara uy, onları aşma anlamında bir emirdir." (Ebû Bekr el-Verrak)

"O, Peygamberin kuvvetidir." (İbn-i Atâ) [Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an]

Görüldüğü gibi mantıkî bir dayanağı bulunmayan ve sadece adı geçen zatların şahsî tercihlerini yansıtan bu görüşlerin herhangi bir ciddiyeti yoktur. Buna rağmen ciddiye alınarak birçok eserde yer verilen bu görüşler, maalesef toplumlar tarafından da ciddiye alınmaktadır.

"Mukattaat" denen bu harfler sadece birer harf midir yoksa rakam mıdır; ne anlama gelmekte veya neyi simgelemektedirler? Bununla ilgili gerçeklerin Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar tarafından bilindiği kanısındayız. Ne var ki, bu konuyla ilgili bilinenlerin bize kadar ulaşamadığını düşünüyoruz. Kanaatimiz, bunun nedeninin muhtemelen hicrî I. yüzyıldan sonra ortaya çıkan ihmal olduğu yönündedir.

Çok şerefli/çok büyük Kur’ân kanıttır ki,

Bu âyette Kur’ân, Burûc/21'deki gibi Rabbimizin sıfatları arasında yer alan el-mecîd sıfatıyla nitelenmiştir. المجيد [mecîd] sözcüğü, "çok şerefli ve çok büyük" demek olup Burûc/15'de bizzat Rabbimizin sıfatı olarak da yer almıştır.

Mecîd sözcüğü bu âyette;

a) "Çok büyük" olarak kabul edilirse, âyetteki ifade de "çok büyük Kur’ân" olarak anlaşılır. Kur’ân'ın "çok büyük" olarak nitelenmesi, insanlığa olan faydasının çok muazzam olmasından dolayıdır. Ayrıca Kur’ân, azîm olan Allah'ın bir öğüdü olduğundan ve büyüğün öğüdü de büyük olacağından bu sıfatla nitelenmiştir. Kur’ân aynı zamanda büyüklük, ululuk delilidir de... Çünkü hiç kimse Kur’ân gibisini getirmeye muktedir olamamıştır, olamayacaktır da... Dolayısıyla, bâtılın ona önünden-arkasından yaklaşması söz konusu değildir. O değiştirilemez, buna güç yetirilemez.

b) "Çok şerefli" olarak kabul edilirse, âyetteki ifade de "çok şerefli Kur’ân" olarak anlaşılır. Zaten Kur’ân da, aradığını onda bulmak isteyen herkesin umduğu biçimde kerîmdir [şereflidir]. Çünkü Kur’ân kendisine yapışan hiç kimseyi başka şeylere muhtaç etmez. Kendisine başvuran herkesi aradığına kavuşturmak sûretiyle amacına ulaştırır. Bu nedenle Kur’ân, muhtaç olana umduğunu verme anlamında da iyiliğin, keremin [şerefin] ve cömertliğin zirvesidir.

Dikkat edilirse, 1. âyet bir kasem cümlesinin kasem bölümüdür. Ne var ki, görünürde kasem cümlesinin kaseme cevap bölümü, olması gereken yerde yoktur. Bu durum, kasem cümlesinin yarım bırakıldığı izlenimini vermektedir. Çünkü, çok şerefli Kur’ân kanıt gösterilerek güçlendirilmek istenen yargı, âyetin devamında mevcut bulunmamaktadır.

Dikkat çekicidir ki, gerek eskiler ve gerekse çağdaş Kur’ân uzmanları bu durumdan hiç rahatsız olmamışlar, bir edebiyat mucizesi olan Kur’ân'da böyle eksikliklerin, anlam bozukluklarının olamayacağına zihin yormadan, tıpkı bundan önceki kasem cümlelerinde de eleştirdiğimiz "geçiştiriverme" alışkanlıklarına bağlı kalarak burada da 1. âyetin sonuna noktayı koyuvermişler ya da kafalarından bir cevap uydurup geçmişlerdir. Öyle ki, çeşitli meal ve tefsirlerde kasem cümlesi, kasem vurgusu imiş gibi değerlendirilmiş, buna karşılık kasemin cevabının ne olduğu hakkında ikna edici bir açıklama yapılmayarak kasem cümlesinin ilk bölümü askıda bırakılmıştır.

Muhammed Esed gibi bazı çağdaş bilginler ise, çareyi kasem cümlesini bozmakta bulmuşlar, kasem cümlesine "inşa cümlesi" [dilek kipi] nitelikli olarak "...düşün!" şeklinde bir anlam yükleme cihetine gitmişlerdir. Bu anlayışta olanlar bize göre çok hatalı bir tutum sergileyerek âyetlere; Asr sûresi'nde, "Zamanın akıp gidişini düşün!"; Tîn sûresi'nde, "İnciri ve zeytini düşün!"; Duha sûresi'nde, "Aydınlık sabahı düşün!"; Fecr sûresi'nde, "Şafağı düşün!" şeklinde anlamlar vermişlerdir. Böylece Kur’ân'ın eksik ve yanlış anlaşılmasına yol açmışlardır.

Bazıları ise kaseme gizli bir cevap bulma yoluna gitmişler ve konumuz olan kasem için "...kasem olsun ki, sen uyarıcısın" veya "...kasem olsun ki, ölümden sonra dirilme ve dönüş mutlaka olacaktır" şeklinde cevaplar takdir etmişlerdir. Hatta takdir edilen bu tür cevapların bazı meal ve tefsirlerde âyetin orijinalinde varmış gibi gösterildiği bile olmuştur.

Doğrusu şu ki, edebiyatta cümlenin bir bölümünün söylenmemesi, gizli bırakılması şeklinde anlam zenginleştirmeye yönelik bir uygulama vardır ve Arapça'da bu uygulamaya "hazf sanatı" denmektedir. Ancak, bir örneğini Alak/11-12'de gördüğümüz, bir diğer örneğini de bu sûrenin 3. âyetinde göreceğimiz "hazf sanatı" kasem cümlelerinde uygulanmaz. Çünkü diğer cümle türlerinde anlama zenginlik katan bu sanat, kasem cümlesinde konunun eksenini kaybettirir. Hele de kasem cümlesinin birinci bölümünün söylenip ikinci bölümünün zikredilmemesi, kelâmı kelâmlıktan çıkarır. Burada takdir edilen cevaplar sûrenin başlangıç bölümünü kısmen anlamlı hâle getirse de, kasemin cevabının bulunduğu pasajda ortaya çıkmış olan anlam kargaşasına bir çare olamazlar. Bu sebeplerden dolayı burada hazf sanatı uygulandığı görüşüne katılmıyoruz.

Bu konuyla ilgili gerçekçi bir çözüm üretebilmek, bilgi, samimiyet ve cesaretten oluşan üç yönlü bir donanımı gerektirmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, sûrelerin oluşumu Allah ve Peygamberimiz tarafından yapılmamış, Kur’ân sahabe tarafından toplanıp kitaplaştırılmıştır. Dolayısıyla konumuz âyette olduğu gibi, bize göre sûrenin düzenlenmesinden kaynaklanan bu tip hataların, bu incelikleri düşünecek kadar müsait ortama sahip olmayan sahabeden kaynaklanması mümkündür. İşte, sözü edilen samimiyet ve cesaret bu noktada lâzımdır ve tesbit edilen gerçekler açıklanmalıdır. Bunların geçmişte dile getirilmemiş olması, susmayı gerektirmemektedir.

Bu durumda yapılacak şey, aynen Burûc sûresi'nde yaptığımız gibi, Kaf/45'in içinde kaseme cevap formatında olan bir âyetin var olup olmadığını araştırmaktır. Yapılacak tetkik sonunda 4, 18, 22 ve 37. âyetlerin kaseme cevap formatında oldukları görülecektir. Çözüme giden yol, bu dört âyetin 1. âyetteki kasemin cevabı olup olamayacakları yönünden dikkatle incelenmesinden geçmektedir. Bu inceleme yapıldığında ortaya şu sonuçlar çıkmaktadır:

4Biz, yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda da çok iyi kaydedip koruyan bir kitap vardır.

Olumlu fiil cümlesi olan bu âyette normal şartlarda ل [le] ve قد [kad] edatlarının bulunması gerekirken, ل [le] edatı mevcut değildir. Ancak, kadim Arapça'da birçok örneği olduğu ve Kur’ân'da da birçok uygulaması görüldüğü gibi, bazı durumlarda le edatının kaldırılması söz konusu olabilmektedir. Diğer taraftan bu âyet kendi paragrafındaki anlam bütünlüğünün bir parçasını teşkil etmektedir. Dolayısıyla, bu âyetin bulunduğu paragraftan alınıp başka bir yere bağlanması durumunda hem âyetin kendi anlamı, hem de bulunduğu paragrafın anlamı bozulmaktadır. Sonuç olarak bu âyetin kasemin cevabı olarak değerlendirilmesi uygun değildir.

18.insan hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.

Orijinali olumsuz bir fiil cümlesi olan bu âyet, dilbilgisi kurallarına göre kasem cümlesinin cevap kısmını oluşturabilir. Ne var ki, bu âyet de 4. âyet gibi kendi paragrafına aittir. Oradan alınıp başka bir yere bağlanması durumunda hem kendi anlamı, hem de bulunduğu paragrafın anlamı bozulmaktadır. Bu nedenle, ilk örnekteki gibi, bu âyetin de kasemin cevabı olarak değerlendirilmesi uygun düşmemektedir.

22kesinlikle sen bundan duyarsızlık, bilgisizlik içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir; Kur’an sayesinde kurmay birisi oldun.

Bu âyet de dilbilgisi kurallarına göre kaseme cevap olabilecek tüm koşulları taşımaktadır. Ancak diğerlerinden farklı olarak anlam itibariyle bulunduğu pasaj ile bir uyum göstermemekte, sanki orada gereksiz gibi durmaktadır.

37Şüphesiz ki bunda aklı, anlayışı, vicdanı olan veya kendisi tanık olarak kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.

Dilbilgisi kurallarına göre kaseme cevap olabilecek bir cümle olmasına karşılık bu âyet de bulunduğu pasajın anlam bütünlüğü ile uyum içindedir ve bu âyetin de başka bir yere bağlanması pek uygun görünmemektedir.

Yukarıdaki saptamalar sonucunda kasemin cevabının 22. âyet olduğu anlaşılmaktadır. Bu demektir ki, ilk mushafı hazırlayan sahabe, 1. âyetteki kasemin cevabı olan cümleyi 22. sıraya yerleştirmiştir. Buna benzer bir başka tesbitimizi de inşallah Sâd sûresi'nin incelemesinde sunacağız.

Bu durumda sûrenin 1. ve 22. âyetlerinden oluşan kasem cümlesi şu şekilde olmaktadır:

1Kaf/100. Çok şerefli/şanı yüce Kur’ân kanıttır ki 22kesinlikle sen bundan duyarsızlık, bilgisizlik içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir; Kur’an sayesinde kurmay birisi oldun.

Bu hüküm tarihî gerçeklerle de örtüşmektedir. Çünkü Peygamberimiz, peygamber seçilmeden evvel Kur’ân'dan habersiz ve tüm vahiyler hakkında da gâfildi [duyarsızdı, ilgisizdi]. Yani, vahiy ve vahyin içeriği konusunda bilgi sahibi değildi, bu konularda kitap okumamış ve yazmamıştı [kendisine peygamberlik verileceğini bilmiyor ve ummuyordu].

Gerçekten de Kur’an kanıttır ki, Muhammed bu işin ehli bir kişi değildi. Onu yakından tanıyanlar, onun böyle bir kitap ortaya koyacak bilgisi, birikimi olmadığını biliyorlardı.

Kasem cümlesinde de belirtildiği gibi, bu hususların doğruluğuna şerefli Kur’ân âyetleri de şâhittir, kanıttır:

67De ki: "O; Kur’an, çok büyük, önemli bir haberdir. 68Siz ondan yüz çeviriyorsunuz. 69Onlar birbirleriyle tartışırken, benim "en üstün şeylerin doldurulduğu; Kur’ân'a dair bir bilgim yok idi. 70Ancak ben, evet ben apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor." [Sâd/67-70]

52,53İşte böylece Biz, sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan ruhu/Kur’ân'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız Allah'a döner. [Şûrâ/52]

3Sana bu Kur’ân'ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki sen, bundan önce, kesinlikle bu konu hakkında duyarsız/bilgisizlerdendin. [Yûsuf/3]

48Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; sen Kur’ân'ı kendiliğinden yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı, bâtıla inananlar kesinlikle kuşku duyacaklardı. [Ankebût/48]

86Ve sen Kitab'ın sana vahyedileceğini/indirileceğini ummuyordun. O, ancak Rabbinden bir rahmet olarak verildi. Öyleyse sakın kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere arka çıkma/yardımcı olma. [Kasas/86]

22. âyet bulunduğu pasajdan alınıp 2. sıraya konulmasından sonra ise 22. âyetin yer aldığı pasaj şu duruma gelmektedir:

20Ve Sûr da üflenmiştir. –"İşte bu, korkutulan gündür."– 21Ve herkes, kendisiyle beraber bir sürücü ve bir şâhit bulunarak geldi.

23Ve onun yaşıtı olan arkadaşı/İblis dedi ki: "İşte yanımdaki hazır."

–"
24,25Haydi, İblis ve tanık; ikiniz, tüm inatçı, kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden, hayrı alabildiğine engelleyen, kendine haksızlık eden ve şüpheci olan o kişileri atın cehenneme! 26O ki Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmişti. Haydi, ikiniz birlikte, onu şiddetli azaba atın!"–

27Onun yaşıtı olan arkadaşı/İblis dedi ki: "Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi uzak bir sapıklık içindeydi."

28Allah dedi ki: "Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim. 29Benim huzurumda Söz değiştirilmez. Ve Ben kullara asla yanlış iş yapan; yaptıkları iyi amelleri noksanlaştıran, haksızlık eden biri değilim."

Gerek 1. âyetteki kasem cümlesi, gerekse 22. âyetin içinde bulunduğu pasaj, yukarıdaki tertiple okunduğunda, Rabbimizin mesajı gâyet iyi anlaşılmakta, aksi takdirde ise her iki pasaj da anlaşılamamaktadır.

22. âyetin 1. âyetten sonraki sıraya yerleştirilmesi sonucunda dikkatlerin Kur’ân'a çekildiği görülmekte ve yapılmış olan açıklamadan anlaşılmaktadır ki, Kur’ân'ın mucizeliğinin Peygamberimiz ile bir ilgisi yoktur.

Gerçekler böyle iken kâfirlerin buna verdikleri tepki ise şu şekildedir:
2,3) Ama onlar, kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, "Bu, şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu, uzak bir dönüştür" dediler.
Kur’ân'ın daha önce inmiş olan bölümlerinden de biliyoruz ki, Allah'ın, Elçisi vasıtasıyla bildirdikleri, Mekke'nin azgın ve küstah ileri gelenlerinin mevcut düzenlerine ve dümenlerine uygun düşmemiştir. Bu sebeple bu kodamanlar kendi düzenlerinin bozulmaması için birçok sudan sebebin arkasına sığınarak Rabbimizin bildirilerine karşı çıkmışlardır. Kimi zaman kendileri gibi beşerden bir peygamber gelmesini yadırgayarak, "Niye bir melek gelmedi?" demişler, kimi zaman da "Öldükten sonra dirilmek mi olurmuş?" diyerek inkâr içerikli bir şaşkınlık sergilemişlerdir.

Oysa hayret gösterdikleri durum, sağduyulu insanların kolayca ve gönül huzuru ile kabullenebileceği normal bir durumdur. Çünkü rahmân ve rahîm Allah, uyarıcı ve öğütçü olarak kendileri ile aynı hisleri duyan, aynı şeyleri hisseden, kendi dillerini konuşan, onları her yönüyle anlayan ve kendilerinin tahammül derecelerini bilen bir kimseyi peygamber seçmiştir. Yüce Allah kendi içlerinden birini seçip elçi yapmıştır ki, içinde bulundukları yanlış tutumu sürdürecek olurlarsa bu elçi onları bekleyen felâket konusunda dikkatlerini çeksin ve aralarında yükümlülükleri ilk yüklenen, mesajı ilk uygulayan kişi olarak diğerlerine örnek olsun, onlara doğru yönü nasıl bulabileceklerini göstersin. Fakat âyetlerden, müşriklerin peygamberlik kurumunun bizzat kendisini garip karşıladıkları, özellikle de bu uyarıcı Peygamber'in duyurduğu yeniden dirilme konusuna hayret ettikleri anlaşılmaktadır.

Oysa ilk âyetten buraya kadar gelen vahiyler bize göstermektedir ki, "yeniden dirilme" konusu, İslâm inanç sisteminin temeli niteliğindedir. Çünkü sadece Allah'a teslimiyeti ve yalnızca Allah'ın mesajına uymayı öğütleyen İslâm, Rabbimizin hiç kimseye zerrece haksızlık yapmayacağını, herkesin yaptıklarının karşılığını mutlaka göreceğini söylemektedir. Yani, her amele mutlaka karşılığı verilecek, iyiler ödüllerini alacak, kötülerin yaptıkları yanlarına kâr kalmayacaktır. Ancak, bu karşılıklar bazan yeryüzünde verilecek, bazan da yolculuğun en sonundaki kesin hesaba ertelenecektir. O hâlde kesin hesabın görüleceği bir başka dünya [âhiret] mutlaka var olmak durumundadır. Bir başka ifadeyle belirtmek gerekirse, kesin hesabın görülmesi için yeniden dirilme kaçınılmazdır.
4) Biz, yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda da çok iyi kaydedip koruyan bir kitap vardır.
İnkârcıların 3. âyette nakledilen, Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür şeklindeki itirazları ve Allah'a dönüşü inkârları başka âyetlerde de dile getirilmiştir:

* Ve onlar: "Biz, yeryüzünün içinde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir oluşturuluşta olacağız?" dediler. Aslında onlar, Rablerine kavuşmayı; O'nun huzuruna varmayı bilerek reddeden /inanmayan kimselerdir. [Secde/10]

4. âyet, inkârcıların bu bahanelerine verilen cevaptır. İnkârcıların yeniden dirilmeyi alışılmıştan uzak [imkânsız] zannetmeleri, yaratılış gerçeğini ve bölümlerini ayrıntılarıyla bilmemelerinden, yani bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Hayat ilminin bütün sırları keşfedilmiş olsa idi, herhâlde ölümden sonra dirilme de akıllara pek uzak gelmezdi. Ama Yüce Allah bu sırları bilmekte ve ona göre yaratmaktadır:

* De ki: "Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz. [Yâ-Sîn/79,80]

Rabbimiz, öldükten sonra çürüyüp toprak olanlara ne olduğunu, varlıklarını nelerin oluşturduğunu ve varlıkları oluşturan parçalardan nelerin kaybolup nelerin kaybolmadığını, nelerin şekil değiştirerek mevcut kaldığını [varlıklarını koruduğunu], bu parçalar arasındaki bağların neler olduğunu bilmektedir. Âyette bu bilgilerin korunduğu da bildirildiğine göre, insanların öldükten sonra çürüyüp toprağa karışmaları, onların kaybolup gittikleri anlamına gelmez. Hayatın bu topraktan [maddeden] yeniden başlaması, daha önce bir kez gerçekleşmiştir ve sürekli gerçekleşmeye devam edip gitmektedir.
5) Aksine, gerçek kendilerine geldiği zaman onu yalanladılar, onun için onlar karmakarışık bir iş içindedirler.
Asr sûresi'nin tahlilinde genişçe açıklandığı gibi, الحقّ [hakk] sözcüğünün asıl anlamı, "uygunluk ve denk gelme" demektir. [el İsfehani; el Müfredat] Özet olarak tekrarlamak gerekirse, Kur’ân'da hakk, kesin mucizelerle sabit olan peygamberliği, Peygamberimizin doğruluğuna dair olan aklî delilleri, indirilen Furkân'ı [Kur’ân'ı] ve mutlaka gerçekleşecek olan haşrı [âhirette dirilip toplanmayı] ifade etmektedir.

Âyete göre inkârcılar, "hakk"ı, yani kendilerini yaratmış olan Allah'ın ilmini, gönderdiği kitabını ve Peygamberini gelir gelmez yalanlamışlardır. Bu yalanlamalarının sonucu olarak da pek karışık bir hâl içinde çalkalanmaktadırlar. Peygamberimize de bazan sihirbaz, bazan kâhin, bazan şâir diyerek şaşkınlık içinde inkâr etmekte, ama aynı zamanda da ızdırap içinde yüzmektedirler.

Herkes bilir ki, hakktan uzak yaşayanlar hevâlarına uyarak sıkıcı işlere tevessül ederler ve bunun sonucunda da sürekli bunalım içinde yaşarlar. Vicdanları onları rahatsız eder durur, toplum içinde mahcup ve ezik kalırlar.

KARMAKARIŞIK BİR İŞ: Âyetteki, مريج [merîc] sözcüğü, "bomboş, muhtelif, karışık, sıkıntı veren" anlamlarına gelmektedir. [Lisanü’l Arab, "mrc" mad.] Bu sebeple âyetten bir kaç tane güzel anlam çıkarmak mümkündür:

- Müşrikler kendilerine gelen hakkı yalanlamışlardır, ama bu inkârları bir taraftan da vicdanlarını rahatsız etmektedir. Çünkü cevabını kesin olarak bilmedikleri bir şeyi yalanlamaları sonucu akıllarında, "Acaba var mı, ya varsa?" türünden sorular oluşmuştur ve bu sorular içlerini sürekli rahatsız etmektedir. Dolayısıyla kararsız kalmışlar, sıkıntıya düşmüşler, işleri karmakarışık hâle gelmiştir.

- Müşrikler çok yakından tanıdıkları hâlde, bazan şâir, bazan sihirbaz, bazan kâhin dedikleri Peygamberimiz hakkında yaptıkları bu ithamların doğru olmadığını iyi biliyorlar ve kendi aralarında bunu birbirlerine itiraf ediyorlardı. Yani, söylediklerine kendileri de inanmıyor, tutarsızlıklarının farkında olarak bazan Peygamberimize yakıştıracak kötü sıfat bulamıyorlardı.

- Peygamberimizin peygamber seçilmeden önce de herkesçe bilinen üstün meziyetleri ve özellikleri vardı. Bu bağlamda o'nun; sahip olduklarıyla ilgili olarak kimseye minnet borcu olmayan, o günkü toplumun ahlak anlayışına göre güzel ahlâklı, emin [güvenilir-doğru] ve zihinsel yönden gâyet sağlıklı bir kişi olması, aslında Allah'ın Elçisi olarak söylediklerinin doğruluğu konusunda yeterli bir delil teşkil etmekte idi. Mekkeli müşriklerin o güne kadar her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamberimizin sözlerine inanmaları gerekirken, böyle yapmayıp işi tam tersine çevirmeleri ve kendi mantıklarına da ters düşen bir davranış içine girmeleri çok yanlıştı. Bu yanlış yaklaşımlarının sonucunda kendileri de şaşkınlık içine düşmüş ve aralarında bir karışıklık meydana gelmiştir.
6,7,8,9,10,11) Peki, onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, Biz, hiç yarığı olmadan onu nasıl bina etmişiz ve süslemişiz! Ve Biz, Allah'a yönelen her kula gönül gözünü açmak için ve ona öğüt olarak yeri yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı-göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik, Biz, gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilecek taneler, kullara rızık olmak üzere tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları bitirdik. Ve Biz, onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte diriliş böyledir.
6Peki, onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, Biz, hiç yarığı olmadan onu nasıl bina etmişiz ve süslemişiz!

Bu gibi âyetlerde Rabbimizin الصّبور [
sabûr] sıfatının tecellileri görülmektedir: Yüce Allah suçlarından dolayı insanları hemen kahredivermez; onlara sürekli ikna edici örnekler verir, düşünüp anlayabilecekleri aklî deliller gösterir. İşaret ettiği enfüsî [kendinden] ve afakî [çevresinden] kanıtlarla insanı doğru inanca yönlendirir. Rabbimizin bu âyette dikkat çektiği kanıt semâ'dır.

Burada السّماء [
semâ=gök], akıl almaz derinlik ve büyüklükteki "kâinat"ı ifade etmektedir. Büyüklüğü, güneşin parlaklığı sebebiyle gündüzleri çıplak gözle yeteri kadar görülemeyen kâinat, geceleri milyarlarca yıldızın saçtığı ışıkla insanı büyüklüğü konusunda hayrete düşürmektedir. Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu büyüklük, özellikle teleskopla bakıldığında daha da baş döndürücü bir hâl almaktadır. 6. âyette ifade edilen semâ, içinde güneşten binlerce defa daha parlak yıldızların, dünyadan binlerce defa daha büyük gezegenlerin bulunduğu, bütün bu gök cisimlerinin uçan birer nesne gibi içinde yüzdükleri muazzam kâinatı simgelemektedir.

Semâ'nın insanlığın gözü önüne serilen ilâhî bir kanıt olduğu, Kur’ân'da başka âyetlerde de dile getirilmiştir:

3,4O, yedi göğü, birbiri üzerine uyumlu olarak oluşturandır. Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] oluşturmasında bir çatlaklık-uygunsuzluk görmezsin. Haydi, gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür. Gözün, âciz olarak ve çok bitkin olduğu hâlde sana dönecektir. [Mülk/3-4]

81Gökleri ve yeri oluşturan, onlar gibilerini de oluşturmaya güç yetiren değil midir? Evet, elbette güç yetirendir! Ve O, çok çok mükemmel oluşturandır, çok iyi bilendir. [Yâ-Sîn/81]

57Elbette göklerin ve yerin oluşturulması, insanların oluşturulmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. [Mümin/57]

33Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü oluşturan ve onları oluşturmakla yorulmamış olan Allah'ın ölüleri diriltmeye de güç yetiren olduğunu görmediler mi/düşünemediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir. [Ahkâf/33]

Yukarıdaki âyetleri de dikkate alarak 6. âyetin takdirini şöyle yapmak mümkündür: "Bu hayrete düşüren büyüklüğe, derinliğe rağmen kâinat düzeni o kadar sağlamdır ki, kâinatın içindeki gezegen, yıldız, galaksi, gökada sistemleri, aralarında herhangi bir yarık, çatlak olmadan birbirleri ile uyumlu ve kopmaz bir irtibat içindedir. Göklerin yapısının insanın yapısından daha büyük olmasına rağmen, insandan daha karmaşık yapıda olan bu muhteşem semâda hiçbir düzensizliğin olmaması, Bizim gücümüzün ne kadar büyük olduğunu göstermektedir."

Hâlâ yeni keşiflerin yapıldığı güneş sistemini içinde bulunduran samanyolu galaksisi, bünyesinde güneş benzeri yaklaşık 100.000.000.000 yıldız barındırmaktadır. Gözlenebilir evrende ise yaklaşık 10.000.000.000 galaksi olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakamlar, bu büyüklükler sadece evrenin gözlenebilir kısmı için söz konusu olup belki de kâinatın gerçek boyutu karşısında okyanustaki bir damla gibidir. Dolayısıyla bu muhteşem varlık âlemini yaratırken hiç yorgunluk duymadığını bildiren Allah'ın kudret ve azameti sonsuzdur. Bu kudret ve azameti değil ölçmek, düşünmek bile insan aklının kapasitesini aşmaktadır. Hâl böyle iken, "Öldükten sonra tekrar nasıl diriltilebiliriz?" diye yapılan inkâr, sağlıklı düşünen aklın yapacağı bir şey değildir.

Semâ"nın yapısı hakkında bilim teknik kitaplarından ayrıntılı bilgi alınabilir.

7,8Ve Biz, Allah'a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak yeri yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı-göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik,

Bu âyette geçen "dağlar" ve "yerin döşenmesi" konuları Şems ve Mürselât sûrelerinin tahlilinde açıklandığı için burada tekrar detaylandırılmamıştır.

Sekizinci âyet, kendinden önceki [6-7.] âyetlerdeki fiillerin "mutlak" veya "lieclih" mef‘ulü durumundadır. Bu mef‘ul türleri Türkçe'deki "durum zarfı"na karşılık gelmektedir. Bu nedenle bu üç âyet [6-8. âyetler], bir cümle içinde toplanarak şu şekillerde takdir edilebilir:

1) Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, Biz onu Allah'a yönelen her kula, gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak, hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz.

2) Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, Biz onu Allah'a yönelen her kula, gönül gözünü açması ve ona öğüt olması için, hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz.

3) Ve Biz, Allah'a yönelen her kula, gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak yeri de yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü çeşit çeşit her çiftten bitkiler bitirdik.

4) Ve Biz Allah'a yönelen her kula, gönül gözünü açması ve ona öğüt olması için yeri de yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü çeşit çeşit her çiftten bitkiler bitirdik.

8. âyetteki,
Allah'a yönelen her kul ifadesi, aklını kullanıp tefekkür eden kişilerin arasında ancak Allah'a yönelenlerin öğüt alabileceğini bildirmektedir. Bilindiği gibi, bilim adına olduğu iddia edilen yaklaşımların pek çoğunda, yeryüzünde ve gökyüzünde milyarlarca yıldan bu yana meydana gelmiş oluşumlar, –bir "yaratıcı" kavramının "bilim"le bağdaşmadığı anlayışıyla– hep tesadüflerle izah edilmiştir. Oysa evrendeki değişim ve gelişim kanunlarının tesadüflerle açıklanması, bu muhteşem düzenin, hesaplanması bile neredeyse imkânsız küçüklükteki ihtimallere dayandırılması demektir ki, asıl bilimle [matematikle, mantıkla] bağdaşmayan anlayış budur.

Aslında bu evren, her dilde okunabilen ve her vesile ile anlaşılabilen, herkese açık bir kitaptır. Bu kitap, bakar kör olmamak şartı ile üst düzeyde bilgiye sahip kişiler tarafından da, dağ başında medeniyetten uzak bir çoban tarafından da okunabilmektedir. Yani, Allah'a yönelen ve aklını çalıştıran herkes, bu evrenin bilinçle tasarlandığını, belirli bir programa bağlı olarak devam ettiğini anlayabilir ve böyle muhteşem bir düzeni de ancak yüce bir Yaratıcının [Allah'ın] programlayabileceğini idrak edebilir.

9-11Biz, gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilecek taneler, kullara rızık olmak üzere tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları bitirdik. Ve Biz, onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte diriliş böyledir.

6-8. âyetlerdeki kısa açıklamalardan sonra evren kitabının bazı sayfalarını gözler önüne sermeye devam eden Rabbimiz, bu âyetlerde de yeniden dirilme konusunu gündeme getirmiştir.

Çıkış'ın, tıpkı bereketli bir suyun gökten ölü toprağa indirilmesi sonucunda ölü topraktan bitki ve ağaçların çıkması gibi olacağını bildiren Yüce Allah, bu tarifle inançsızlara diriltmeyi sanki laboratuarda tatbikî olarak göstermektedir.

Bu âyetler, özellikle Arabistan gibi kurak iklim şartlarında yaşayan insanlara, tam anlayacakları dilden hitap etmektedir. Zira Arabistan halkı yaşarken görmektedir ki, bazan beş sene boyunca bir damla bile yağış düşmeyen bölgelerde, kavrularak ne bitki ne de hayvan hiçbir canlının yaşayamayacağı hâle gelen topraklarda, azıcık da olsa yağmur yağması ile otlar bitmekte, böcekler canlanıvermektedir.

Yüce Rabbimiz bu âyetlerde sanki şöyle demektedir: "Yerküreyi canlı yaratıkların yaşaması için uygun bir yer yapan, yeryüzünün cansız toprağını gökyüzünün cansız suyu ile birleştirerek bağ ve bahçelerde göz alıcı binbir çeşit bitkiyi yaratan, bu bitkileri tüm canlılar için rızık ve hayat kaynağı kılan Allah hakkında ölümden sonra diriltmeye gücü yetmeyeceği şeklinde bir düşünce beslemeniz akılsızca bir zandır. Siz, tamamen kuru ve cansız olan bir bölgenin yağmur taneleri düşer düşmez hayat bulduğunu, ölmüş olan köklerin âniden dirildiğini, binbir çeşit böceğin o ölü topraktan çıkarak koşuşmaya başladığını gözlerinizle görüyorsunuz. İşte bu gördüğünüz, ölümden sonra dirilmenin imkânsız olmadığının apaçık isbatıdır."

Rabbimiz başka âyetlerde de yağmur ile ölü topraktan bitkilerin çıkmasını ölümden sonra âhirette dirilmeye örnek olarak göstermiştir:

33Ve ölü toprak, duyarsız topluma bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yeyip duruyorlar. [Yâ-Sîn/33]

24Yine O'nun âyetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir toplum için nice alâmetler/göstergeler vardır. [Rûm/24]

50Öyleyse Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, kesinlikle ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. [Rûm/50]

19O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız. [Rûm/19]

Yukarıdaki âyetlerden başka, Nahl/65, Ankebût/63, Fâtır/9, Câsiye/5, Hadîd/17 âyetleri de aynı anlamdadır.

Şerefli Kur’ân da, bereketli su gibidir. Ölmüş, kokuşmuş, yozlaşmış birey ve toplumlar da bu bereketli suyla yeniden canlanabilirler.
12,13,14) Onlardan önce Nûh'un toplumu, Ashâb-ı Ress ve Semûd yalanlamıştı. Âd, Firavun ve Lût'un kardeşleri, Ashâb-ı Eyke[#75] ve Tubba toplumu da. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da Benim azabım hak oldu.
Benzerleriyle daha önce de karşılaştığımız bu âyetlerde hem ibret, hem uyarı, hem de Peygamberimize teselli vardır. Rabbimiz, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayanları imha ettiğini bildirmek sûretiyle peygamberlerini sahipsiz bırakmadığını, güçlendirdiğini göstermiş ve Peygamberimizin durumunun kendisinden öncekilerden farklı olmadığına dikkat çekmiştir.

Âyetlerde kendilerinden bahsedilen kişi ve toplumlar, muhtemelen ya Arabistan'da ya da Arapların gidip geldikleri yollar üzerinde veya ilişki kurdukları ülkelerde yaşamışlardır. Bu kişi ve toplumların [Ashâb-ı Ress, Ashâb-ı Eyke ve Tubba kavmi] sadece isimlerinin bildirilip haklarında başka hiçbir bilgi verilmemiş olması, Kur’ân'ın indiği dönemde yaşamış olan insanların onlardan ve hikâyelerinden haberdar olduklarını düşündürmektedir. Bu bilgilerin günümüze dek ulaşamaması, muhtemelen ilk tarihî kaynakların bu bilgileri derleyip koruyamamasından kaynaklanmaktadır.

Üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, verilen örneklerden birinin bir kavim değil, kişi oluşudur. Diğer örneklerin hepsi birer topluluğu işaret ederken, Firavun'un doğrudan şahsı örnek gösterilmiştir. Bunun sebebi, Firavun'un kendininki dışında hiçbir görüş, kanaat, hür düşünce ve inanç kabul etmeyerek milletine musallat olması, gittiği yanlış yolda milletini peşinden sürüklemesi, dolayısıyla bütün bir kavmin sapkınlığının sorumlusu olarak kabul edilmesidir. Çünkü bir toplum ancak kendi düşünce ve davranış hürriyetine sahipse sorumlu tutulabilir. Firavun, diktatörlük yaparak milletini güçsüz bırakmış, onu zavallı bir hâle getirmiş, topluca gidilen sapıklık yolunda milletinin günah yükünü de omuzlarına almış ve "tek sorumlu" konumuna gelmiştir.

Ancak, sapıklığın sorumluluğunu tek kişinin yüklenmiş gibi göründüğü böyle bir durumda bile bir toplumun sorumluluktan tümüyle kurtulması söz konusu değildir. Çünkü böyle bir diktatörün kendilerini saptırmasına rıza göstermesi, ses çıkarmama âcizliği de o toplumun cezalandırılması için yeterli olmaktadır:

* Fakat ne zaman ki azabı kendilerinden kaldırdık, o zaman onlar sözlerinden dönüverirler. Ve Firavun, toplumunun içinde seslendi: "Ey toplumum! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise meramını anlatamayan kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem o'nun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar hâlinde melekler gelmeli değil miydi?" dedi. Firavun kendi toplumunu etkisizleştirdi de onlar da ona itaat ettiler. Şüphesiz onlar, hak yoldan çıkmış kimseler toplumu idiler. Sonunda onlar Bizim hoşnut olmadığımız işleri aşırı derecede yaptıkları zaman onları cezalandırarak adaleti sağladık. Sonra da onları topluca suda boğduk. Sonra da onları sonradan gelecekler için selef ve örnek yaptık. [Zuhruf/50-56]

12-14. âyetlerde bazı kişi ve toplumlara sadece isim vererek işaret edilmiş olmasından maksat, bu toplumların hikâyelerini anlatmak değil, ölümden sonra diriliş haberini veren peygamberleri yalanlayanların âkıbetlerini hatırlatarak kalplere etki etmektir. Örnek gösterilenlerin ortak özelliği, hepsinin de kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamış olmalarıdır.

Ancak, örnek verilen toplumların işledikleri suçu sadece bir tek kendi peygamberlerini yalanlamak olarak görmek doğru değildir. Şöyle ki: Bütün peygamberler kendi toplumlarına Allah tarafından kendilerine bildirilen ortak haberi iletmişlerdir. Bu toplumlar, kendilerine gelen peygamberleri, getirdikleri haberden dolayı yalanlamışlardır. Bu nedenle, yalanladıkları aslında peygamberler değil, Allah'ın bildirdiği haberdir. Dolayısıyla; bir tek peygamberi yalanlamak, bütün peygamberleri ve aslında Allah'ı yalanlamak anlamına gelmektedir.

12-14. âyetler, daha önceki 6 âyette âhiretin mümkün olduğu hakkında gösterilen delillere ek olarak Arapların yakînen bildikleri bazı toplumların ortadan kaldırılışlarını da kanıt göstermekte, böylece âhiretin gerçekleşeceğini "tarih" ile de isbat etmektedir. Çünkü bütün peygamberlerin öne sürdükleri âhiret inancını yalanlayan, insanlıktan çıkmış, alçaklar alçağı konumuna düşmüş inkârcıların çıkardıkları fesat, döktükleri kan ve ahlâksızlıkları sebebiyle helâk edilmeleri, aslında insanın Allah tarafından yakından takip edildiğini, hesaba çekilmeden bırakılmadığını, yaptıkları yüzünden bu dünyada da cezalandırılabileceğini gösteren bir kanıttır.

Âyetlerde adı geçen toplumlardan Âd ve Semûd hakkında daha önceki sûrelerde detaylı bilgi verilmişti. Nûh ve kavmi için ise ilerideki sûrelerde yeri geldiği zaman bilgi verilecektir. Bunların dışında kalan toplumların kronolojik olarak sıralanması ilk kez bu sûrede yapılmış olup Ress, Eykeliler, Tubba toplumları hakkında Kur’ân'da fazla ayrıntı verilmemiştir.
15) Peki, Biz, ilk oluşturmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir oluşturuluştan kuşku içindedirler.
Rabbimiz, Fussılet sûresi'nde çok açık ve net olarak ortaya koyduğu ve şimdiye kadar da birçok örneklerini gördüğümüz genel ilkesi gereği, bu âyette de yine afak ve enfüsteki kanunlarından bir örnek vermiştir.

* Onun hak olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem dış dünyada, hem kendi bünyelerinde alâmetlerimizi/göstergelerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin şüphesiz her şeye tanık olmuş olması da yetmedi mi? [Fussılet/53]

İLK YARATMA: Âyette verilen örnek, ilk yaratma'dır. Bu örnek hem afakî hem enfüsî olarak değerlendirilebilir ve iki şekilde anlaşılabilir:

1) İlk yaratma'dan, insanın dünyaya getirilmesi anlaşılabilir ki, bu takdirde örnek enfüsî niteliktedir:

* Ve o kişi, kendisini bir nutfeden/bir damla sudan oluşturduğumuzu görmedi mi de şimdi o apaçık bir düşmandır. Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: "Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!" De ki: "Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz. [Yâ-Sîn/77-80]

2) İlk yaratma'dan; göklerin, evrenin ve ilk insanın yaratılışı anlaşılabilir ki, bu takdirde örnek afakî nitelik arz eder:

* Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü oluşturan ve onları oluşturmakla yorulmamış olan Allah'ın ölüleri diriltmeye de güç yetiren olduğunu görmediler mi/düşünemediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir. [Ahkâf/33]

Hatırlanacak olursa Rabbimiz 6. âyette, Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki? demişti. Burada da, Peki, Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? buyurmuştur. Bize göre bu ifade, ilk yaratılanın gökler olduğuna işaret etmektedir.

Bu açıklamaların ışığı altında 15. âyetin takdiri aşağıda belirttiğimiz şekillerde yapılabilir:

- Şu hâlde ilk yaratmada âciz mi kaldık? Yani, gerek diğerlerini, gerek kendilerini ilk yaratılışla meydana getirmekle kudretimizi göstermiş değil miyiz ki, ikinci bir yaratışı uzak görüyorlar da, Bu uzak bir dönüştür diyorlar?

- İlk yaratışla kudretimiz tükenmiş de daha sonrasını yaratmaktan güçsüzlüğe mi düşmüşüz? Hayır, öyle olmadığını bilirler. Onlar yeniden yaratılmaktan şüphe ediyorlar.

15. âyet aslında âhiretin akıl yoluyla [mantıkla] isbatı mâhiyetindedir. Çünkü gerek insanın bu dünyada canlı olarak var olması gerçeği, gerekse yer, gök ve evrenin düzeninin gözler önünde sürüp gitmesi Allah'ın bunları yaratmaktan âciz olmadığını açıkça isbat etmektedir. Yüce Allah âdeta, "Yaptıklarımız, yapacaklarımızın isbatıdır" demektedir.

Bu durumda, kıyâmeti koparttıktan sonra Allah'ın başka bir düzen kuramayacağını, ölüleri tekrar diriltemeyeceğini söylemek mantıklı bir yaklaşım değildir. Çünkü Allah bunları yapmaktan âciz olsa idi (hâşâ), önceden de yapamaz, gördüğümüz hiçbir varlığı yaratamazdı.

Şu hâlde; insanı ve evreni yoktan var eden Gücün yarattığı varlıklara bakarak, O'nun bu varlıkların hayatlarını ellerinden aldıktan sonra onları tekrar yaratabileceği [diriltebileceği] sonucuna varmak gâyet sağlıklı bir akıl yürütme biçimidir. Bunun aksini söylemek ise, yani değişmez kanunlara dayanan muhteşem bir düzen içindeki evreni yoktan yaratmış olan Gücün, yarattığı bu varlıkları yine Kendi koyduğu kanunlarla değiştirdikten [ölmelerini sağladıktan] sonra başka bir düzen içinde tekrar yaratamayacağını [diriltemeyeceğini] söylemek ise, –yaratıcının gücünde bir azalma, kaybolma olmadığına göre–, gerçeklere ve gerekçelere dayanan mantıklı bir akıl yürütme olmadığından, tek kelime ile abestir.
16,17,18) Ve andolsun insanı Biz oluşturduk. Nefsi kendisine neler fısıldar onu da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Onun sağından ve solundan (her yanından) yerleşik iki tesbitçi onun her işini tesbit edip dururken, insan hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.
Bu pasajda insanı saptıran gücün kaynağına dikkat çekilerek insanlar uyarılmış, sonra da "insan" ile onu yaratan, yarattığı için tüm özelliklerini bilen, özgür bırakmış olmasına rağmen onu sürekli kontrol eden "Yaratıcı" arasındaki ilişki konu edilmiştir. Bu ilişkinin derecesi ise, Ve Biz ona şah damarından daha yakınız ifadesiyle açıklanmıştır.

Pasajda zımnen şöyle denmektedir: "Bizim kudret ve ilmimiz insanoğlunu içinden ve dışından öyle çepeçevre sarmıştır ki, Bizim ilim ve kudretimizin ona yakınlığı, şah damarının ona olan yakınlığından daha fazladır. Konuşmasını işitmek için bir mesafe kat edip yanına gelmemiz gerekmez, gönlünden geçen düşünceleri bile doğrudan doğruya biliriz. Aynı şekilde, ona müdahale etmemiz gerekirse, bir mesafe kat etmemiz söz konusu değildir. Nerede olursa olsun, o, her zaman kontrolümüzdedir, istediğimiz zaman ona müdahale ederiz."

Bir taraftan Allah'ın insana, nefsinin kendisine neler fısıldadığını bilecek kadar, hatta şah damarından bile yakın olduğu söylenmekte; diğer taraftan da insanın üzerine onun her söz ve hareketini kaydeden iki adet kayıtçı ve denetçinin yerleştirildiği bildirilmektedir. Yüce Rabbimiz herkesin ne yaptığını en ince ayrıntısına kadar bildiği halde acaba neden ayrıca herkesin üzerine ne yapıp ettiklerini denetleyen ve kaydeden iki şâhit daha yerleştirmiştir?

Bize göre bunun manası; Allah'ın adaleti önünde hesaba çekilecek olan insanın, önceki dünyada yaptıklarını gözler önüne serecek iki şâhit eşliğinde hesabını verecek olmasıdır. İnsanın kendi vücudu, sözlerini, hareketlerini hatta düşüncelerini en ince ayrıntısı ile zapt edip kayda alan bir teyp, bir disk gibidir. Hesap gününde bu kayıtlar açılarak ilân edilecek, her insan dünyada iken söylediklerini kendi sesinden kendi kulağı ile duyacak, yaptığı işleri de kendi organlarından kendi gözleri ile görecektir. Böylece yaptıklarını inkâr etmesi asla mümkün olmayacaktır. Her şeyi bilmesine rağmen Yüce Allah, âhirette hesaba çektiği kimseyi adaletin bütün şartları yerine getirilmiş bir şekilde ve her insanın bizzat kendisini tanık olarak dinlemek sûretiyle yargılayacaktır. Herkesin dünyadaki söz ve hareketlerinin tam ve eksiksiz kaydı bu nedenle gerekmektedir.

Nefsi kendisine neler fısıldar onu da biliriz.

Nefsin vesvesesi, insanın kendi içinden geçirdiği duygular, kuruntular, kararlar gibi, gizli, içe dönük şeyleri ifade etmektedir. İnsanın içine [gönlüne], söylenenleri ve yapılanları kaydetmekle görevli yetilerin bile farkına varamadıkları bir gizlilikte geliveren bu içsel, nefsî şeyler, Allah'tan asla gizli kalamazlar. Çünkü Allah, yaratıcısı ve programlayıcısı olarak insana, onun kendi nefsine olan yakınlığından daha yakındır. Zaten insana diri olmasını sağlayan nefsi [canı] veren de Allah'tır.

HABL-İ VERÎD: Âyetteki, حبل وريد [
habl-i verîd] tamlaması, uzun zamandan beri "şah damarı" olarak kabul edilmektedir. Oysa bu deyimin esas anlamı anatomi bilimindeki "şah damarı" değildir. Anatomi bilimindeki "şah damarı", kalpten çıkıp baş ve boyun bölgesine temiz kan taşıyan ana atardamarların ortak adıdır. Habl-i verîd ise, "vücuttakî kirli kanı taşıyan ana toplardamar"dır.

Bu konuda klâsik kaynakların bazılarında şu bilgiler yer almaktadır:

el-Verîdan [iki toplardamar], boynun önündeki iki yüzünü kavramış iki damardır ki, vetine [şahdamarına] bağlı olup baştan kalbe doğru girerler. [Sahibü'l-Keşşaf.]

Verîd, "boynun yüzündeki damar"dır ki, öfke halinde şişer. Bunlar iki verîddirler [şahdamarıdırlar]. [İbn-i Esir.]

Verîd, "ciğere ve kalbe bağlı olan bir damardır ki, kanın akışı onda"dır. [Râgıb. Ayrıca Râgıb, habl-i verîd'den maksadın "ruh" olduğunu da söylemiştir.]

Verîd, "atardamardan başka kanı taşıyan damar"dır. Verîdân [iki toplardamar] ise, "boynun önünde, boynun iki yüzünü kavramış iki damardır. Baştan dağılırlar ve vetîne [şahdamarına] bağlıdırlar." [Nizameddin Nisâburî.]

Allah'ın insana yakınlığı belirtilirken
habl-i verîd ifadesinin kullanılmasında iki ince nokta vardır:

1) Bilindiği gibi, atardamar, kanı kalpten vücuda dağıtmakta, yani kanı kalpten uzaklaştırmakta; toplardamar ise vücuttakî kanı kalbe doğru götürmekte, yani kanı kalbe yaklaştırmaktadır. Bu sebeple yakınlık ölçüsü olarak
verîd [toplardamar] zikredilmiştir. Nitekim habl-i verîd deyimi, Arap kültürünün yazıya geçmeden önceki hâlinde [kadim Arap dilindeki şiirlerde], "Ölüm ona verîdden daha yakındır" örneğinde olduğu gibi "pek yakında" anlamı ile yer almıştır.

2)
Habl-i verîd, "kullanılmış, siyah renkli, kirli kanı taşıyan toplardamar"a denmektedir. Kalbin sağ kulakçığında toplanan bu kan oradan akciğerlere gönderilmekte, akciğerlerde temizlendikten sonra tekrar kalbe dönüp vücuda pompalanmaktadır. Bu döngü bir çeşit yeniden yaratma gibidir. Bize göre bu deyimin âyette ifade ettiği diğer incelik de budur.

ALLAH'IN YAKINLIĞI: Kur’ân'ın buraya kadarki bölümünde, Kendisini tanıttığı ifadelerden öğrendiğimize göre Allah'ın zatının kullarına mesafe itibariyle yakınlığı söz konusu değildir. Âyette geçen Allah'ın yakınlığı, mecâzî bir ifadedir. Bu ifade ile kasdedilen mana, "insan üzerinde kudret yürütüp bir etki meydana getirme konusunda ona kendisinden daha yakın, daha mâlik, daha çok tasarruf sahibiyiz, onun nefsindeki vesveseyi de ondan daha iyi bilmekteyiz" demektir.

Allah'ın yakınlığı konusu, klâsik kaynakların bazılarında şu şekillerde değerlendirilmiştir:

Allah Teâlâ'nın ilminin kemalini, genişliğini beyandır. Allah ilmi ile ona damarındaki kandan daha yakındır. Çünkü damara bir engel vardır. O, ona gizli kalabilir. Fakat Allah Teâlâ'nın ilmine engel mümkün değildir. Buna şu mânâ da verilebilir: Kudretimizin eşsizliği itibariyle Biz ona "habl-i verîd"den daha yakınız. Emrimiz onda, damarlarındaki kanın akışı gibi cereyan eder. [Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.]

Biz ona daha yakınız ifadesi mecâzdır. Bundan maksat, Allah’ın ona ilmen yakınlığıdır. "Allah her yerdedir" ifadesiyle de O’nun ilminin her yeri kuşatmış olduğu kast edilir. Zira yakınlık mekân ve mesafe itibariyledir; Allah ise mekândan münezzehtir. [Keşşaf sahibi.][

Yani, "Biz onun halini, ona "habl-i verîd"den daha yakın olandan daha iyi biliriz" demektir. Zatın yakınlığı ile ilmin yakınlığına mecâz yapılmıştır. Çünkü o onun gerekçesidir. [Kadı Beydavî ve Ebu's-Suud.]

HER NE SÖYLERSE:
Her ne söylerse, "ağızdan ne çıkarsa, hayır veya şer her ne söz söylenirse" demektir ki bu ifade ile sadece ağızdan çıkan sözler değil, dışa vurulan tüm eylemler de kasdedilmiştir. Çünkü ağızdan çıkan bir hece, kişinin dışa vuran en küçük eylemidir. Dolayısıyla insanın ne söylediğini, ne yaptığını gözetleyen tesbitçiler hiçbir sözü ve hareketi kaçırmadan kaydederler.

Ancak, insana, her yakından daha yakın olan, insanın nefsindeki gizlilikleri ve içine doğan her dürtüyü insandan daha iyi bilen Allah, insanları sadece irâdeleri ile bilinçli olarak yaptıklarından sorumlu tutar:

225Allah, sizleri yeminlerinizdeki boş sözlerden sorumlu tutmaz; ama bilinçli yapılmış eylemleriniz nedeniyle sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok yumuşak davranandır. [Bakara/225]

Buradan da, insanın bilinci yerinde değilken, irâdesi dışındaki sözleri ve hareketlerinin kayda girmeyeceği, bunlardan insanın sorumlu tutulmayacağı anlamı çıkmaktadır.

İKİ TESBİTÇİ: Bu iki tesbitçinin ne oldukları, bir sonraki pasajda kendilerinden سائق [
sâik] ve شهيد [şehîd] olarak bahsedilmek sûretiyle açıklanmıştır. Ayrıca sâik, 23. ve 27. âyetlerde karîn sözcüğü kullanılarak bir kez daha açıklanmıştır. Bu açıklamalara rağmen âyetteki tesbitçiler'i, insanın sağında hayırları, solunda şerleri yazan melekler olarak anlayıp anlatmak hem sözcükler açısından, hem melek kavramı açısından ve hem de pasajın anlamı açısından yanlıştır.

SAĞINDAN SOLUNDAN: Âyette bahsi geçen
iki tesbitçi ile ilgili olarak, "sağdaki melek iyilikleri ve sevapları, soldaki melek kötülükleri ve günahları kaydeder" şeklinde ilginç rivâyetler ortaya atılmış ve bu rivâyetlerde gerçek dışı anlatımlara yer verilmiştir.

Zıt anlamlı sözcüklerin birlikte kullanılmasının ifadeye anlam zenginliği kazandırdığını ve bu tür ifadelerdeki sözcüklerin birlikte kullanımının o sözcüklerin kendi anlamlarından daha başka bir anlam oluşturduğunu Nâs sûresi'nin tahlilinde "İns ve Cinn" başlığı altında incelemiştik.

Burada da aynı durum söz konusu olup
sağından, solundan ifadesi ile, sadece "sağ ve sol" değil, "tüm yönler" kasdedilmiştir. Dolayısıyla bu tesbitçiler insanın sadece sağında ve solunda değil; sağında, solunda, önünde, arkasında, altında, üstünde, içinde, dışında, yani kalbindedirler. İnsanı sürekli kontrol altında tutarak söylediği ve yaptığı her şeyi kayda alıp saklayan ve zamanı gelince sakladıklarını çıkarıp ortaya koyan bu tesbitçiler, Allah'ın insana verdiği iki yeti olup bunlar bize göre İblis ve hâfızadır [bellektir]. Bu yetilere, "meleke" demek mümkünse de "melek" demek doğru değildir.
19) Ölümün sarhoşluğu gerçekten gerçek ile gelmiştir de: -"Ey insan! İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir."-
20,21) Ve Sûr da üflenmiştir.[#76] -"İşte bu, korkutulan gündür."- Ve herkes, kendisiyle beraber bir sürücü ve bir şâhit bulunarak geldi.
23) Ve onun yaşıtı olan arkadaşı/İblis dedi ki: "İşte yanımdaki hazır."
22. âyet, 1. âyetteki kasem cümlesinin cevabını teşkil etmesi sebebiyle, bize göre aslında bulunması gereken yerde değerlendirildiğinden, ölüm sarhoşluğundan başlayıp haşr ile yüz yüze gelişin ve hesap gününün dehşetinin anlatıldığı bu pasajın içine konulmamıştır.
19. âyette üçüncü şahıstan ikinci şahsa dönülerek iltifat sanatı yapılmış ve anlatım muhataba yöneltilmiştir. Bu da bize muhatabın özel olduğunu anlatmaktadır. Muhatabın özel olması demek, hitap edilen bu insanın genel anlamdaki insanları değil, sadece inkârcı, yalanlayıcı insanları sembolize ediyor olması demektir. Zaten İblis ile olan tartışması ve cehenneme atılması gibi pasajın bütününde anlatılan olaylar da bu insanın inkârcı, yalanlayıcı olduğunu göstermektedir.
ÖLÜM SARHOŞLUĞU: السّكر [
sükr] sözcüğü genelde, "içkinin verdiği sarhoşluk, zihin bulanıklığı" olarak biliniyorsa da aslında "insanın herhangi bir sebeple zihinsel melekelerini tam olarak kullanamadığı her türlü zihinsel uyuşukluk durumu"nu ifade eden bir kavramdır. Buna göre, normal ve sağlıklı muhakemenin şaştığı veya ortadan kalktığı her türlü durum, sükr hâlidir.
Konumuz olan âyetteki
sükr ise, –daha önce Kâriah ve Kıyâmet sûrelerinde de tasvir edildiği gibi– ölüm sarhoşluğunu, ölümle yüz yüze gelindiğinde meydana gelecek şoku ifade etmektedir.
Sükr sözcüğü Kur’ân'da bu anlamı dışında, "gözlerin sihir ile bulanması" anlamında Hicr/14-15'de, "şehvetten gözü dönmüşlük" anlamında Hicr/72'de, "kıyâmet korkusu" anlamında da Hacc/1-2'de geçmektedir.
ÖLÜM SARHOŞLUĞUNUN HAKK İLE GELMESİ: Bu ifade ile ölümün canı söküp aldığı başlangıç safhası kasdedilmiştir. Bu safha, daha evvel peygamber ve gönderilmiş kitap aracılığı ile verilmiş olan kıyâmete dair bilgi ve haberlerin gerçekleşerek insanın gözünün önüne geldiği safhadır. Bu safhada insan, âhiretin tamamen hakk olduğunu ve hayatın bu ikinci safhasına mutlu olarak mı, yoksa bedbaht olarak mı giriyor olduğunu bilecektir. Hatırlanacak olursa bu durum Kıyâmet sûresi'nde daha ayrıntılı olarak anlatılmıştı:
13O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberdar edilir.
14,15Aslında insan, tüm mazeretlerini koysa da bile/tüm perdelerini koysa da bile kendi aleyhine iyi bir gözetmendir: "16Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme! 17Kuşkusuz yaptıklarının-yapmadıklarının birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. 18O hâlde Biz yaptıklarını-yapmadıklarını topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! 19Sonra, yaptıklarının-yapmadıklarının beyanı; kanıtlarıyla ortaya konması da sadece Bizim üzerimizedir." [Kıyâmet/13-19]
KORKUTULAN GÜN: İnançsız insan bu dünyada –sorumsuz diğer canlılar gibi– başıboş gezip dolaşmak istemekte, öldükten sonra yaptıklarının karşılığını göreceği başka bir hayatın varlığını da istememektedir. Bu yüzden âhiret düşüncesinden âdeta kaçmakta, böyle bir âlemin olacağını kabul etmeye asla yanaşmamaktadır. Ne var ki, ölüm sarhoşluğunun hakk ile geldiği o gün [o ölüm ânı], gözler önüne serilen o ikinci âlemin ilk safhasıdır. İnançsızın inanmaktan kaçtığı o âlem, o anda bütün gerçekliği ile inançsızın karşısına çıkmaktadır.
SÛR'UN ÜFLENMESİ:
Sûr'un üflenmesi ifadesi, tıpkı eski devirlerde kullanılan, toplanmayı veya tehlikeyi haber vermek için genellikle büyükbaş hayvan boynuzundan yapılma bir borunun öttürülmesi gibi, o gün de sanki bir içtima borusunun veya sireninin çalınacağını düşündürmekte ya da bir hakemin oyunu başlatan ve bitiren düdüğünün öttürülmesini veya bir okulda dersin başladığını ve bittiğini bildiren zilin çalınmasını çağrıştırmaktadır.
Sûr'un birinci defa üflenmesi ile bütün canlılar ölecek, ikinci defa üflenen Sur ile de ölmüşler canlandırılarak kabirlerinden kaldırılacak ve Yüce Divan'da toplanmaya sevk edilecektir.
Sûr'un üflenmesi konusu Kur’ân'da birçok yerde geçmektedir:
68Ve sûra üflenmiştir de Allah'ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar. [Zümer/68]
99Ve Biz, kıyâmet günü ortak koşan kimseleri dalgalar hâlinde birbirlerine girer hâlde bırakıvermişizdir. Sûr'a da üflenmiştir. Böylece ortak koşan kimselerin hepsini bir araya toplayıvermişizdir. [Kehf/99]
51Ve Sûr'a üflenmiştir. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar. [Yâ-Sîn/51]
Bu âyetlerden başka Müminûn/101, Hâkkah/13, En‘âm/73, Tâ-Hâ/102, Neml/87, Nebe/18 âyetleri de sûra üfürülmesinden bahsetmektedir.
SÂİK ve ŞEHÎD: Klâsik eserlerde sâik'in, insanı önce mahşer meydanına oradan da hakk ettiği yere sevk edip götüren melek; şehîd'in de amelleri yazan melek olduğu yönünde açıklamalar yapılmıştır. Ancak bu yöndeki açıklamalar hem dayanaksızdır, hem de Kur’ân'daki tanıtıma uymamaktadır.
Sâik ve şehîd, yukarıda 17. âyette bahsedilen iki tesbitçi olup bize göre bunlar İblis ile insan hâfızası'dır. Bizim "İblis" dediğimiz sâik, burada ve 27. âyette karîn olarak nitelenmiştir. Bu kavramla ilgili daha ayrıntılı açıklamanın "Karîn" başlığı altında yapılmasını daha yararlı görüyoruz.
KARÎN: قرين [karîn] sözcüğü, "yakın, hısım, akraba, arkadaş ve yaşıt [aynı yaşta olan arkadaş]" anlamlarına gelir. [Lisanü’l Arab, "krn" mad.] Türkçe'deki "akran" sözcüğü de buradan gelmiştir.
Sözcüğün âyete göre en uygun anlamı, "yaşıt" anlamıdır. Çünkü
karîn olarak nitelenen bu varlık, Rabbimizin emri ile Yüce Divan'da o kişi aleyhinde tanıklık yaptığına göre, onun ayrılmaz parçası denecek kadar o kişiye yakın olmalıdır. Ayrılmaz parça konumundaki bir yakınlık ise, o kişi ile birlikte doğup onunla yaşamayı ve onunla birlikte ölmeyi, yani o kişi ile yaşıt olmayı ifade etmektedir.
Bize göre bu
karîn, "İblis"tir. Her kişi İblis'i ile doğar, yaşar ve ölür. Nitekim İblis de mahşere kadar, yani kişi ile birlikte huzura çıkıp aleyhteki tanıklığını yapıncaya kadar Rabbimizden izinlidir.
Karîn sözcüğü Kur’ân'da, 7'si tekil, 1'i de çoğul hâlde olmak üzere toplam 8 kez geçmektedir. Hem karîn'i, hem de İblis'i daha iyi anlayabilmek için bu sûrede geçen iki âyet dışındaki âyetlere de bakmakta yarar görüyoruz:
51-53Onlardan bir sözcü der ki: "Şüphesiz benim ‘Sen gerçekten, kesinlikle doğrulayanlardan mısın? Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz?’ diyen bir yaşıtım/yakın arkadaşım vardı." [Sâffat/51]
36,37Ve her kim Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] öğüdünden, anılmasından körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için akrandır/yandaştır; ve şüphesiz ki yandaşlar/akranlar, körleşenleri Yol'dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin kılavuzlandıkları doğru yolda olduklarını sanırlar.
38Sonunda Bize gelince: "Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı" der. –Öyleyse bu ne kötü bir akrandır/yandaştır!– [Zuhruf/36-38]
36-38Ve Allah'a kulluk edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve de anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yasalar çerçevesinde himayenize verilmiş kimselere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen; cimrilik eden, insanlara cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine armağanlarından verdiklerini gizleyen kimseleri ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri sevmez. Ve Biz, kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere alçaltıcı bir azabı hazırladık. Ve şeytan kimin için akran/yakın arkadaş olursa, o ne kötü bir arkadaştır! [Nisâ/36-38]
25Ve Biz onlara birtakım yaşdaşlarını/İblislerini kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında [tüm çevrelerinde] olanları kendilerine süslü gösterdiler. Gelmiş geçmiş herkesten, kendilerinden önce gelip-geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan "Söz" onların üzerine hak oldu. Şüphesiz onlar, zarara/kayba uğrayıp acı çeken kimseler idiler. [Fussılet/25]
Yukarıdaki âyetlerde de görüldüğü gibi, bu dünyadaki yaşamında kişiyi yoldan çıkaran
karîn [İblis], mahşerde yine devreye girecek ve neredeyse inançsız kişinin kendisini suçlamasına bile meydan vermeyecek şekilde, İşte yanımdaki hazır! diyecektir. İnançsızın son bir çırpınışla, yaptıklarının asıl suçlusu olarak İblis'i göstermesi karşısında da birçok âyette anlatıldığı gibi İblis kendini savunacaktır:
22Ve iş bitince şeytan [İblis/düşünce yetisi] onlara, "Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım siz de bana karşılık verdiniz. O nedenle beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim" dedi. –Şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, kendileri için acı bir azap olanlardır! [İbrâhîm/22]
24,25,26) -"Haydi, İblis ve tanık; ikiniz, tüm inatçı, kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden, hayrı alabildiğine engelleyen, kendine haksızlık eden ve şüpheci olan o kişileri atın cehenneme! O ki Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmişti. Haydi, ikiniz birlikte, onu şiddetli azaba atın!"-
Âyette geçen, القيا فى جهنّم [elkiyâ fî cehennem=ikiniz onu cehenneme atın] cümlesindeki القيا [elkiyâ=ikiniz atın] ifadesi, klâsik eserlerde Kur’ân dışı zorlamalarla değişik anlamlara çekilmiştir. Kimileri bu ifadeyi, "Atın, atın!" anlamında yorumlamışlar, kimileri de "ikiniz" şeklinde çevirip hitap edilenlerin ‘iki melek’ olduğunu düşünmüşlerdir. Halbuki Rabbimizin elkiyâ [ikiniz atın] emrinin muhatapları, 21. âyette bildirilen sâik ve şehîd'dir.
Bu pasajda,
Haydi ikiniz, atın cehenneme her inatçı kâfiri! talimatı ile seslenilen, yalanlayıcı kâfirle birlikte haşr alanına getirilmiş olan sâik [karîn=İblis] ile şâhit [insanın hâfızası], dolayısıyla suçu işleyen organlarıdır. Bu demektir ki, inançsızı cehenneme atacak olanlar; kişinin cehennemi hakk eden davranışlarda bulunmasına sebep olan İblisinin (yani, kendisinin, nefsinin) ve bu davranışlarda bulunan organlarının tüm hareketlerini kaydetmiş olan hâfızasının aleyhteki tanıklığıdır. Başka bir tanığa da, sebebe [sâike, güce] de ihtiyaç yoktur. Çünkü insana şahdamarından daha yakın olan Allah, insanın bünyesine koyduğu donanım [İblis ve hâfıza] ile, haşirdeki yargılama sırasında çıkacak tartışmaları ta en baştan çözümlemiştir. İblisin dışında insan için, peygamberler, vahyler, yakınları ve toplumu da tanıklık edecektir. Bu konuyla ilgili şu ayetlere de bakılabilir.
Bakara/143, Hacc 78, Fecr/21-23, Nebe/38-40, Nisa/41, 159, Nahl /84, 89, Kaf/21, Mü’min /51, Hud/18, 19, Kasas/75, Fussılet /20-22, Nur/24, Ya Sin/65, Furkan/30, Maide/116-118.
Gerek kalıpları ve gerekse geniş anlamları itibariyle, âyetteki sıfat özellikli sözcüklerin Türkçe'deki bire bir karşılıklarının tek sözcükle ifadesi mümkün olamamaktadır. Bu sebeple sıfat nitelikli sözcüklerin ayrıntılı olarak açıklanması yoluna gidilmiştir.
كفّار [KEFFÂR=AŞIRI KÜFREDEN/AŞIRI NANKÖR]: كفر [küfr] veya كفران [küfrân] mastarlarından türemiş olması mümkün olan bu sözcük; küfr mastarından türemiş olduğunda "alabildiğine inkârcı"; küfrân mastarlarından türemiş olduğunda ise "alabildiğine nankör", yani "kendine bağışlanmış onca bolluğa rağmen Allah'ın nimetlerini inkâr eden, şükrünü eda etmeyen" anlamlarına gelir.
منّاع للخير [MENN‘ÜN Lİ'L-HAYR=HAYRI ENGELLEYEN]: Bu ifadedeki hayr sözcüğü, "mal-mülk" ya da "iman" manasına gelebileceği gibi, her iki mana için de kullanılmış olabilir. Bu durumda mennâ‘ün li'l-hayr ifadesi, "kimseye mal-mülk vermeyen, iyilik yapmayan, üstelik başkalarının yapmasını da aşırı derecede engelleyen, insanları imandan şiddetle alıkoyan" anlamına gelir. 25. âyette bir bakıma şöyle denmektedir: "O Allah'ı inkâr etti, inkârıyla da kalmayıp başkalarının hayrına [imanına] da engel olmaya çalıştı."
Bu sıfatın ve dolayısıyla âyetin daha iyi anlaşılabilmesi için Mâûn sûresi'nin hatırlanmasında yarar vardır:
1Âhirette herkesin iyi veya kötü, yaptığı işlerin karşılığını görmesini/Allah'ın sosyal düzeni belirleyen ilkelerini yalanlayan şu kimseyi gördün mü/hiç düşündün mü? 2,3İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse.
4-7Artık, salâtlarında ilgisiz, duyarsız, gösteriş olsun diye salât eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan; toplumu aydınlatmaya çalışır gözüken] ve basit bir şeylerin bile bir ihtiyaçlıya ulaşmasını engelleyen kişilerin vay haline! [Mâûn/1-7]
معتد [MU‘TED]:
Bu sözcük, "zâlim, haddi aşan" anlamına gelir. [Lisanü’l Arab, "atd" mad.] Sözcüğün
mennâ‘ün li'l-hayr [hayrı engelleyen] ifadesi ile birlikte ele alınması durumunda, hayr sözcüğünün de anlamı hesaba katılarak mu‘ted sözcüğü şu iki şekilde açıklanabilir:
1)
Hayr sözcüğünün, "mal-mülk" anlamı ön plana alındığında mu‘ted'in de, malı-mülkü, sosyal yardımı çokça engelleyen, yapması gerekeni kendisi yapmadığı gibi haddi aşarak zâlimleşen, tefecilik ve hırsızlık gibi yollarla fakir-fukarayı soyup soğana çeviren bir insan olduğu anlaşılır.
2)
Hayr sözcüğünün, "iman" anlamı ön plana alındığında ise mu‘ted'in, imanı engelleyen, bununla yetinmeyip haddi aşarak zâlimleşen, iman edenleri aşağılayan, onlara eziyet eden, öldüren, öldürdüğü gibi iman edenlerin düşmanlarına da yardım edip barındıran bir insan olduğu anlaşılır.
Mennâ‘ün li'l-hayr ve mu‘ted olan bir insanın, her işinde ahlâk sınırlarını yıkıp aşan, kendi çıkarları ve istekleri uğruna her şeyi yapmaya, her şeyi yıkıp geçmeye hazır olan, haram yolla mal biriktirip haram yollarda harcayan, insanların haklarına el uzatıp tecavüz eden, dili bir ahlâk sınırı tanımadığı gibi eli de zulüm ve eziyetten geri kalmayan, iyilik yoluna engeller çıkaran, bununla da yetinmeyip iyiliği benimseyenlere eziyet eden, iyilik için çalışanlara kötülük yapan aşırı günahkâr bir insan olduğu anlaşılmaktadır.
مريب [MÜRÎB]: Sözcük yapısı itibariyle Arapça'da farklı anlamları olan iki ayrı kalıba da uygundur:
Bu kalıplardan birine göre sözcük, "şüpheci, şüphe ile dopdolu" anlamına gelmektedir. Bu anlama göre yukarıda özellikleri sayılmış olan kişi aynı zamanda âhiret ve mükâfaat konusunda da şüphe içindedir. Dolayısıyla karşılığını alacağından şüpheli olduğu için kimseye yardım yapmamakta, mal vermemektedir.
Kalıplardan diğerine göre ise sözcük, "şüpheler uyandırmak sûretiyle başkalarını da şüphe içinde bırakan kimse"yi ifade etmektedir.
Topluca bakıldığında Rabbimizin bu âyetlerde, insanı cehenneme götüren sıfatları sayıp bildirdiği görülmektedir, ki bunlar; 1) Hakkı inkâr etmek, 2) Allah'a şükretmemek, 3) Hakka ve haklıya karşı direnmek, 4) İyilik ve doğruluk yolunda engel olmak, 5) Kendi malından Allah'ın ve kullarının hakkını vermemek, 6) Muamelelerinde haddi aşıp doğruluktan sapmak, 7) İnsanlara zulüm ve eziyet etmek, 8) Dinin temel prensiplerinden şüphe etmek, 9) Başkalarının kalbine şüphe sokmak, 10) Allah ile beraber başka birini ilâhlığa ortak kılmaktır.
Bu sıfatları ortaya döküldüğünde inançsız insan korkup titremekte, yaptığı her kötülükte arkadaşı ve yandaşı ile birlikte olmasından dolayı da onlardan gelebilecek suçlamaları savuşturmaya çabalamaktadır.
27) Onun yaşıtı olan arkadaşı/İblis dedi ki: "Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi uzak bir sapıklık içindeydi."
Bu pasajlardaki söz akışından ve 27-28. âyetlerin ifadelerinden açıkça anlaşılıyor ki, karîn'den maksat, dünyada o kişi ile uyum içinde olan "İblis"tir ve o kişi ile İblis, Allah'ın mahkemesinde birbirleri ile atışıp tartışacaklardır.
Mahkeme esnasında kötülükleri ortaya dökülen kişi, şeytânın peşini bırakmadığından yakınarak asıl cezanın İblis'e verilmesini, İblis'in cezasının kendi cezasından kat kat fazla olmasını talep edecektir.
Buna karşılık şeytân da (yani,
karîn olan "İblis" de), İbrâhîm/22'de olduğu gibi, o kişiyi günahkâr ve isyankâr yapmak için hiçbir zorlamada bulunmadığını, bu zavallı kişinin asıl kendisi iyilikten şiddetle kaçan, kötülüğe tutkun ve yapışık birisi olduğu için Allah'ın âyetlerinden, peygamberlerin getirdikleri mesajlardan hiçbirini benimsemediğini ve aksi yönde yapılan ufacık bir davete bile koşarak geldiğini söyleyerek kendini savunacaktır:
22Ve iş bitince şeytan [İblis/düşünce yetisi] onlara, "Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım siz de bana karşılık verdiniz. O nedenle beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim" dedi. –Şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, kendileri için acı bir azap olanlardır! [İbrâhîm/22]
39,40İblis dedi ki: "Rabbim! Sen beni, insanları azdırmam için yarattığın nedenle kesinlikle ben de yeryüzünde, her şeyi onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini kesinlikle azdıracağım!"
41-44Allah dedi ki: "İşte bu Benim üzerime aldığım dosdoğru bir yoldur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün yoktur. Şüphesiz ki onların hepsine vaat edilen yer de cehennemdir. Onun için yedi kapı vardır. O kapıların her biri için onlardan bir parça ayrılmıştır." [Hicr/39-44]
60Derler ki: "Hayır, asıl size merhaba; selam sabah yok. Cehennemi önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!"
61Derler ki: "Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!"
62Ve yine derler ki: "Kendilerini kötülerden saydığımız birtakım adamları niye göremiyoruz? 63Biz onları alaya almıştık/aşağılamıştık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?"
64Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması/davalaşması gerçektir. [Sâd/60-64]
Bu tartışmalar başka sûrelerde de ayrıntılarıyla yer almıştır.
UZAK BİR SAPIKLIK: Âyette ضلالة [
dalâlet=sapkınlık]in bir de uzaklık ile nitelenmesi dikkat çekicidir. Bu niteleme dall [sapkın] kimsenin doğru yoldan fazlasıyla sapmış ve uzaklaşmış olduğunu ifade eder. Sapıklıkta/sapkınlıkta epeyce yol almış ve o yollarda oyalanıp kalmış kimse, maksat ve hedeften epeyce uzak kalmış demektir. Dolayısıyla buradaki uzaklık, sapıklığın süresinin uzunluğunu ifade etmektedir. Doğru yoldan sapan kimse, saptığını anladığı anda girdiği yanlış yoldan dönerse, o kişi için maksat ve hedeften fazla uzaklaşma söz konusu olmaz. Ancak unutulmamalıdır ki, doğru yoldan saparak yanlış yolda uzun müddet giden kimse için artık semtler ve yönler belirsiz hâle gelir ve o kişi esas hedefi göremez, ona ulaşamaz; "gerçek"ten uzaklaşır, kaybolur gider.
28,29) Allah dedi ki: "Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim. Benim huzurumda Söz[#77] değiştirilmez. Ve Ben kullara asla yanlış iş yapan; yaptıkları iyi amelleri noksanlaştıran, haksızlık eden biri değilim."
Yani, Benim huzurumda çekişmeyin. Vaktiyle size kitaplar ve peygamberler göndermiş, sizi uyarmıştım. Azgınlık edenlere şiddetli azap edileceğine dair size tehditler göndermiştim. Şeytâna tâbi olmanız durumunda size cehenneme gireceğinizi daha dünyada iken haber vermiştim. Ama siz yine de ona tâbi oldunuz, Beni dinlemediniz. O nedenle şimdi hesap ve ceza yerinde boşuna çekişmeyin. Burası çekişme yeri değildir. Daha önce her amelin karşılığı belirlenmiştir. Her yapılan kaydedilmiştir, değiştirilmez. Herkes ancak yaptığından dolayı cezalandırılır. Kimseye zulmedilmez; çünkü cezayı veren en âdil hüküm sahibidir.
28. âyetin ifadesinden, âhiretteki mahkemede çekişmenin men edildiği ve bunun faydasız olduğu anlaşılmaktadır. Bu pasajdaki uyarının bir benzeri de Yâ-Sîn sûresi'nde yer almıştır:
59Ve ey günahkârlar! Bugün siz hadi ayrılın!
60-62Ben; "Ey Âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve andolsun ki şeytan sizden birçok kuşakları saptırdı" diye size ahit vermedim mi? Hâlâ aklını kullananlar değil miydiniz? 63İşte bu, sizin vaat olunmuş olduğunuz cehennemdir. [Yâ-Sîn/59-63]
ALLAH'IN SÖZÜ DEĞİŞMEZ: Âyette değişmeyeceği bildirilen القول [
kavl=söz] nedir? Bu soruyu kavl sözcüğünün bu âyette ifade etmesi mümkün olan iki farklı anlamı ele alarak cevaplamak mümkündür:
1) Söz, kelimesi, âyette özel bir sözü, kararı, ilkeyi belirtmek için kullanılmıştır. Bu ilke Kur’ân'da açıkça bildirilen bir ilkedir:
13Ve eğer Biz, dileseydik her kişiye doğru yolu verirdik. Velâkin Benden: "Bütün bilinen, bilinmeyen, geçmişten, gelecekten herkesten cehennemi elbette tamamen dolduracağım" sözü hak olmuştur. [Secde/13]
110Ve andolsun ki Biz Mûsâ'ya Kitab'ı verdik de onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette bu dünyada hemen cezalandırılırlardı. Ve onlar şüphesiz, Kur’ân'dan kuşkulu bir şüphe içindedirler. [Hûd/110]
Kur’ân'da başka âyetlerde de tekrarlanan bu ilke, cehennemin ins ve cinn [herkes] tarafından doldurulmasına yönelik, Rabbimiz tarafından alınmış bir karardır. Ancak Rabbimizin ins ve cinnin özgür irâdeleri ile yaptıkları seçimi esas aldığı dikkatten kaçırılmamalıdır.
Rabbimizin bu kararı Kur’ân'da bazan
el-kavl (İsrâ/16; Neml/82, 85; Kasas/51, 63; Yâ-Sîn/7, 70; Sâffat/31; Fussılet/25; Ahkâf/18) olarak; bazan da kelimetü Rabbik (Hûd/119; En‘âm/115; A‘râf/137; Yûnus/19, 33, 96; Mümin/6; Fussılet/45; Şûrâ/14; Sâffat/171; Tâ-Hâ/129) olarak yer almıştır.
Bu âyetler ışığı altında,
Allah'ın sözü değişmez ifadesinin takdiri şu şekilde yapılabilir: "Benim katımda kararımı değiştirme prensibi yoktur. Sizin için verdiğim cehenneme atma kararı geri alınamaz. Siz daha dünyada iken, yolunu sapıtanlara ve yolu saptıranlara âhirette ne ceza verileceğini bildirdiğim o kanun da değiştirilemez. ‘Sizden hanginiz kötülük yaparsa o cezasını bulacaktır.’, ‘Hanginiz doğru yoldan ayrılırsa vebalini yüklenecektir’ diye ikinizi de uyarmıştım. Benim bu uyarıma rağmen ikiniz de suç işlemekten vazgeçmediniz. Şimdi çekişmekle elinize ne geçecek? Doğru yoldan sapana, saptığından dolayı; doğru yoldan saptırana da saptırdığından dolayı mutlaka ceza verilecektir. Bu sözden dönüş yoktur."
2) القول [
söz] kelimesi, âyette "cins isim" olarak kullanılmıştır. Bu kabule göre ifadenin anlamı zımnen şöyle olur: "Benim katımda yalan söylenilemez. Benim huzurumda bir şeyler uydurulamaz, iftira edilemez. Çünkü Ben âlimim, dolayısıyla azanı da, azdıranı da, az azanı da, çok azanı da bilirim. Dolayısıyla sizin, ‘Beni şeytân azdırdı’ şeklindeki sözünüz de, şeytânın ‘Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım’ şeklindeki sözü de Benim nezdimde bir şey ifade etmez."
ظلاّم [ZALLÂM]: Bu sözcük, "çok büyük zâlim" demektir. Ancak sözcüğün anlamından yola çıkarak âyetteki ifadeyi, "Ben çok büyük zâlim değilim" diye anlamak doğru değildir. Çünkü bu ifadenin mefhumu muhalifinden, "Ben çok büyük zâlim değilim, ama zâlimim" manası çıkar. Oysa Allah'ın zâlimliği söz konusu olamaz. Tam tersine, Yüce Allah zâlimliğin zıddı sıfatlara sahiptir. Dolayısıyla buradaki ifade şöyle anlaşılmalıdır: "Eğer Ben yaratıcı ve Rabb olarak kendi beslediğim yarattığıma zulmedersem o zaman çok büyük zâlim olmuş olurum. Bundan dolayı Ben Kendi kullarıma en ufak bir zulüm bile yapmam. Size verdiğim ceza doğrudan doğruya, kendi kendinizi müstahak kıldığınız cezadır. Size hakk ettiğinizden zerre kadar bile fazla ceza verilmeyecektir. Benim mahkemem, benzersiz bir adaletin mahkemesidir. Bu mahkemede, suçu kesin şahadetlerle isbat edilmeden hiç kimse cezaya uğratılmaz."
30) Biz, o gün, cehenneme, "Doldun mu?" deriz. O da, "Daha var mı?" der.
Bu âyette, yine dehşet verici bir manzara canlandırılmaktadır. Tüm inkârcı ve yalanlayıcılar, toplumlarına ayak bağı olanlar, mâlî yükümlülüklerini yerine getirmeyenler, zâlimler ve şüpheciler küme küme cehenneme atılmakta iken cehenneme, "Doldun mu, yeter mi?" diye seslenilir. Bu karşılıklı konuşmanın bir tarafı olan cehennem de, "Daha var mı?" diye cevap verir.

Bu sahne, 28. âyetin tahlilinde değindiğimiz ve Rabbimizin Secde/13'de bildirdiği ilke kararının âhirette nasıl gerçekleşeceğinin, verilmiş Söz'den [ilkeden] asla dönülmeyeceğinin sembolik bir anlatımıdır.

Bu dehşet tablosunun tam karşısında ise başka bir tablo gösterilmektedir. Bu tablo, muttakîlere yaklaştırılmış olan cenneti ve orada güzel bir şekilde ağırlanan ve arzu ettikleri nimetlerle onurlandırılan müminleri göstermektedir.

İşte o tablo:
31) Cennet de, Allah'ın koruması altına girmiş kişilere uzak olmayıp yaklaştırılmıştır.
32,33,34,35) İşte bu, çokça yönelen ve kendini/Allah ile ilgiyi çokça koruyan, Rahmân'a; yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a görülmediği, duyulmadığı; sezilmediği yerlerde bile saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperen ve gönülden bağlı olan herkes için söz verilendir. -"Selâm ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür."- Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.
Dikkat edilirse, bu sûreye kadar Kur’ân'da uygulanmış olan uyarı yöntemi bu sûrede de uygulanmıştır: Bu pasaja kadar önce içe dönük ve çevreden gösterilen kanıtlarla insanların ikna edilmesi yoluna gidilmiş, sonra da yalanlayıcıların mahşerdeki hâllerinden bir kesit aktarılarak yalanlayıcılar tehdit edilmiştir. Bu pasajda ise projöktörler müminlere çevrilmiş, onların cennetteki durumları gözler önüne serilmiş ve vaatlerin gerçekleşeceği bildirilmiştir.

Cennetin yaklaştırılması ifadesi, mekân olarak yakınlık anlamına gelmez. Bu ifade, cennete girme imkânı verilenlerin giriş sıralarının geldiğini, cennete girmelerinin çok yaklaştığını anlatmaktadır.

Bir önceki pasajda olduğu gibi, bu pasajda da çok özel ve çok güzel anlamları olan sözcükler seçilmiştir. Anlam sahaları bir hayli geniş olan bu sözcüklerin ayrıntılı olarak açıklanmasında yarar vardır:

اوّاب [EVVÂB], حفيظ [HAFÎZ]: Evvâb sözcüğü, "çokça dönen, çokça yönelen"; hafîz sözcüğü ise "çokça koruyan" demektir. Her ikisi de mübalâğa kalıbında birer sıfat olan evvâb ve hafîz sözcükleri birlikte "çokça yönelen ve çokça muhafaza eden" [hiç unutmayan] anlamına gelir.

Pasajın anlamı da dikkate alınırsa, sözcükleri aşağıdaki gibi açmak mümkündür:

Evvâb sıfatı; "günahlardan pişman olup çokça dönmeyi ve çokça istiğfar etmeyi"; "tefekkür ile Allah'a çokça dönmeyi, yönelmeyi"; "Allah'ın dışındaki varlıklara karşı aşırı meyil göstermekten, hevâ ve heveslerine uymaktan çokça dönmeyi [kendini alıkoymayı]"; "Allah'tan başkasını kabullenmemeyi ve Allah'ın dışındaki her şeyden kesinlikle el-etek çekmeyi gerektirdiğinden, evvâb olan kimse arzularını ve isyanı terk edip Allah'a itaat ve rızayı seçen kimsedir. O, Allah'ın hoşlanmadığı şeyleri terk eder, Allah'ın tavsiye ettiği yola tâbi olur. Bu yoldan küçük bir sapma bile onu korkutur. Çokça tevbe eder. Allah'a kulluk yapar, O'nu hatırlar ve her işinde O'na yönelir.

Hafîz sıfatı ise; "tevbesini bozmaktan kendini çokça korumayı"; "Allah'ın zikrini hep muhafaza etmeyi ve hiç unutmamayı"; "Allah'ı mükemmel sıfatları ile algılayıp O'nu asla bırakmamayı gerektirdiğinden, hafîz olan kimse bütün varlığı ile Allah'a yönelen ve böylece her şeyin O'nun sayesinde olup bittiğini, her şeyi O'nun var ettiğini gören kimsedir. Hafîz bu noktaya vardığında, bolluk içinde ve nimetlere boğulmuş vaziyette bile olsa Allah'ı hiç aklından çıkarmaz, hep zikreder.

Bu açıklamalara göre
evvâb, hafîz ifadesi ile kasdedilen kişi; Allah'ın emirlerini, farzlarını, haramlarını ve teslim ettiği emanetlerini koruyan, Allah tarafından kendisine verilen hakkları göz önünde bulunduran, iman ettikten sonra Rabbine verdiği sözü unutmayan, yanlış hareketlerden dolayı kaybolmasın diye kendi zamanını, gücünü, gayret ve çalışmalarını gözeten, tevbe ettikten sonra onu bozmayıp tevbesinde duran, her zaman, "Acaba ben hareket ya da sözlerimle Rabbime itaatsizlik ettim mi?" diye kendini hesaba çeken kişidir.

Bu sözcüklerin ifade ettiği manalar, aynı zamanda daha önce ayrıntısı verilmiş olan "muttakî" sözcüğünün de tefsiri mâhiyetindedir.

الخشية [HAŞYET]: Haşyet, daha evvel açıkladığımız gibi, bilgi ve idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak kalma korkusudur.

Haşyet sözcüğü ile ilgili ayrıntılı bilgi A‘lâ sûresi'nin tahlilinde verilmiştir.

GAYBDA RAHMÂN'A HAŞYET DUYMAK: Bu ifade, müminleri Allah katında takdire lâyık hâle getiren iki temel özelliğe işaret etmektedir:

A) Rahmân olan Allah'ın beş duyu organıyla hissedilip algılanamamasına rağmen müminlerin Allah'a derin bir saygı duymaları ve takvâlı davranmalarıdır. Müminlerin rahmân olan Allah'a karşı duydukları bu haşyet, onların apaçık görülen ve müthiş güçleri olan başka varlıklara karşı duydukları korkudan daha fazladır.

B) Mü’minlerin, Allah'ın "rahmet" sıfatını çok iyi bilmelerine rağmen Allah'ın bu sıfatına güvenerek günah işlememeleridir.

Bu bilgilerden yola çıkılarak "gaybda iken Rahmân'a haşyet duyan" ifadesi şöyle açıklanabilir: "Allah'ın rahmân olduğunu bildiği hâlde, O'nun rahmetine güvenerek hiçbir zaman günahkâr olmayan..."

Böyle bir kişi, "Rabbim beni affeder ama ben yine de yapmayayım" diye düşünür.

قلب منيب [KALB-İ MÜNÎB]: "Bir tarafa yüz çevirip hep o tarafa yönelmek" anlamındaki انابة [inâbet] kökünden gelen منيب [münîb] sözcüğü ile, bir nevi pusula anlatılmak istenmiştir. Çünkü pusulanın ibresi de daima manyetik kuzey ve manyetik güney kutupları doğrultusundadır ve pusula hangi yöne çevrilirse çevrilsin, ibrenin yönü bu doğrultudan sapmaz.

Kalb-i münîb ifadesi ile de, "her taraftan yüz çevirip Allah tarafına dönen ve hayatta karşılaştığı her türlü acı-tatlı hâdiseler karşısında, yönelmiş olduğu Allah'ın yolundan hiç sapmayan kalp [akıl]" kasdedilmiştir. Bu ifadenin anlamını Türkçe'de en iyi ifade eden deyim "gönülden bağlanma" deyimidir. Allah katındaki asıl değer ve kıymet, sadece dil ile ifade edilen bağlılık değil, O'na canı gönülden gösterilen samimi ve sürekli bağlılıktır.

Kalb-i münîb, 27. âyette bahsi geçen "uzak bir kayboluş [sapıklık]" ifadesinin tam zıddıdır. İnançsızlar uzak bir sapıklık içindeyken, inançlılar Allah'a gönülden bağlıdırlar. Hata ve kusur işlemiş olsalar bile hemen O'na dönmüşler ve O'ndan hiç uzaklaşmamışlardır.

34. âyette geçen ادخلوها بسلام [
udhuluhâ bi-selâm] ifadesine gelince, bu ifade selâm sözcüğünün farklı anlamları kullanılarak iki şekilde açıklanabilir:

Selam'ın, "emniyet" anlamını öne aldığımızda, söz konusu ifade, "her çeşit üzüntü, keder ve endişeden korunmuş olarak cennete girin" şeklinde anlaşılır.

Sözcüğün "esenleme" anlamı öne alındığında ise âyetteki ifadeyi, "gelin, bu cennete girin; Allah ve melekleri tarafından size cennette selâm vardır" şeklinde anlayabiliriz. Bu konunun detayları aşağıdaki âyetlerde mevcuttur:

30-32Ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselere: "Rabbiniz ne indirdi?" denilince onlar: "Hayır" derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselerin yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar, oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada, onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri işte böyle karşılıklandırır. Allah'ın koruması altına girmiş kişiler o kimselerdir ki, melekler onları hoş ve rahat ettirerek onlara geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırlar. "Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!" derler. [Nahl/30-32]

58Söz olarak onlara engin merhamet sahibi Rabbden "selâm" vardır. [Yâ-Sîn/58]

73Rablerine karşı Allah'ın koruması altına girmiş olan kişiler de kesinlikle cennete bölük bölük sevk edilecek. Sonunda oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!" dediği zaman "Sonsuz olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" denilecek. [Zümer/73]

46Aralarında da bir perde vardır.

Ve Kur’ân bölümleri üzerinde bilgisi olan kimseler, onların hepsini alâmetlerinden tanırlar. Ve Kur’ân bilgisine sahip kimseler, cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: "Selâm olsun size!" [A‘râf/46]

23İman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar da, Rablerinin izniyle/bilgisiyle içinde sürekli kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Oradaki selâmlaşma karşılamaları, "Selâm"dır.– [İbrâhîm/23]

Ayrıca Yûnus/10 ve Hicr/46'ya da bakılabilir.

NE İSTERLERSE VAR, DAHA FAZLASI VAR: Muttakîlerle ilgili tabloyu anlatan âyetlerin her kelimesinde, muttakîlere yönelik bir ağırlama ve onurlandırmanın göze çarptığı son derece güzel bir tertip vardır. Meselâ, muttakîlerin cennete girmeleri,
cennetin muttakîlere yaklaştırılması şeklinde ifade edilerek sanki cennetin muttakîlerin ayaklarına getirildiği izlenimi yaratılmıştır. Yüce Allah'ın cennetin kapısına gelmiş olanlara verdiği, Selâm ile oraya girin! buyruğu, sanki ikramda bulunmak için davet ettiği misafirlerini kapıda karşılayıp selâmlayan bir ev sahibinin davranışını andırmakta ve cennet ile yapılan ikrama ayrı bir renk katmaktadır. Ayrıca Rabbimizin 32-33. âyetlerdeki, İşte bu, çokça dönen ve çokça koruyan, Rahmân'dan gaybda [tenhada] iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen [gönülden bağlı olan] herkes için söz verilendir ifadesi ise, cennetin muttakîlere, sâlihâtı işledikleri için karşılık [ücret] olarak verildiği anlamına gelmektedir. Rabbimizin cenneti ücret olarak niteleyen bu beyanı, muttakîlerin cennet nimetleri üzerindeki tasarruf yetkisinin tam olduğunu göstermekle kalmayıp bize göre iki incelik daha içermektedir: A) Bir nimete bedel ödeyerek sahip olan bir kimsenin, bedel ödemeden sahip olan kimseye göre o nimetten çok daha iyi yararlanmayı bileceği gerçeğiyle ilgilidir. Âyetlerde verilen dolaylı mesaj, cennet nimetleri üzerindeki tasarruf yetkileri tam olan muttakîlerin bu nimetlerden tam ve mükemmel biçimde istifade etmeyi bileceklerini vurgular niteliktedir. B) "Bedelsiz bir nimete kavuşan kimsede oluşan endişenin; bağış sahibinin fikir değiştirip cayabileceği endişesinin ortadan kaldırılmasıyla ilgilidir. İlgili âyetlerdeki dolaylı mesaj, muttakîlere verilen böyle bir güvenceyi ifade eder niteliktedir. Böylece cennet, hukukî anlamda bir vaat olmaktan öteye geçerek muttakîlerin mutlaka tahsil edecekleri bir alacak hâline gelmektedir. Yani muttakîler, sâlihâtı işlemeleri dolayısıyla Allah'a verdikleri borçların karşılığını [ücretini] cennet nimetleri ile geri almış olacaklardır.

35. âyetteki مزيد [
mezîd] sözcüğü, "ziyade, ilâve, fazlası" [artısı] demektir. Yani, cennet ehline, kendi istediklerine ilâve olarak, onların düşünemedikleri, bilemedikleri, elde etme arzusunu akıllarına getiremedikleri nimetler verileceği söylenmektedir. Böyle bir müjde bir başka âyette daha verilmiştir:

26Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, aşağılık, aşağılanma da. İşte bunlar, cennet ashâbıdırlar. Onlar, orada sonsuz olarak kalıcıdırlar. 27Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir benzeri iledir. Ve onları bir aşağılık kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır. [Yûnus/26]

Cennet ehline istediklerinden fazla verilmesi, oradaki nimetlerin cennettekilerin hatırına gelmeyecek ayrıntıda ve istedikleri miktardan fazla olduğu anlamına geldiği gibi, Allah'ın orada bu dünyada yaratmadığı şeyleri yaratacağı anlamına da gelmektedir. Yani, cenneti hakk edenler orada umduklarından ve bildiklerinden fazla ikram göreceklerdir.

24-26. âyetlerin tahlilinde Rabbimizin bu sûrede insanı cehenneme götüren nitelikler olarak saydığı sıfatlar belirtilmişti. 31-35. âyetlerden oluşan pasajda ise Rabbimiz kişiyi cennete lâyık kılan sıfatların bir kısmını saymıştır ki, bu sıfatlar da şunlardı: 1) Takvâ; 2) Allah'a yönelmek [
evvâb]; 3) Allah ile olan ilgiyi korumak [hafîz]; 4) Allah'ı görmeden, O'nun rahmetine kesin inanmakla birlikte O'na haşyet duymak; 5) Kalb-i münîb ile gelmek [Allah'a gönülden bağlanmak].

36) Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri değişime, yıkıma uğrattık. Öyle ki onlar beldeleri delik-deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı?
37) Şüphesiz ki bunda aklı, anlayışı, vicdanı olan veya kendisi tanık olarak kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.
12-14. âyetlerde, peygamberleri yalanlayan ve helâk edilen kişi ve kavimlerin isimleri verilerek yapılan uyarı, işin önemine binaen burada farklı bir ifade ile tekrarlanmış ve dikkatler yeniden tarihten ders alma konusuna çekilmiştir.

HAŞRDAN KAÇMA OLMAZ: İnsanları, önlerindeki o müthiş gün ve çetin azap konusunda uyaran Allah, onları bu dünyada iken yakalayıp imha edeceği konusunda da uyarmış ve Kur’ân'ın bir çok yerinde yaptığı açıklamalarla onlara kendilerinden önceki kavimlerin durumlarını örnek göstermiştir.

36. âyet, Allah tarafından yakalanma zamanı gelenlerin, kuvvet ve ihtişamlarının onları Allah'ın yakalamasından kurtaramayacağını, kimsenin bu âkıbetten kaçacak ve sığınacak bir yer bulamayacağını anlatmaktadır. Kaçıp kurtulma çabasını gösterenler arasında geçmiş bazı kavimlerin de bulunduğu, âyetteki,
Öyle ki, onlar beldeleri delik deşik ediyorlardı ifadesinden anlaşılmaktadır.

Bu cümlenin fiili olarak seçilmiş olan نقّبوا [
nakkabû] sözcüğü, "delmek, gezmek, dağ içindeki yol" anlamlarına gelen nekb mastarından türemiştir. Sözcüğün bu anlamlarına göre âyetteki ifadenin taşıdığı anlamları şu şekilde sıralamak mümkündür:

1) Sözcüğün "delmek" anlamına göre: Belirtilen toplumun yerleri yarıp yol açtıkları ve kayaları oyup evler yaptıkları anlaşılır ki, bu takdirde onların güçlerine işaret edilmiş olur. Hatırlanacak olursa, Fecr/9'da da Semûd kavminin güç ve kudreti bu şekilde ifade edilmişti.

2) Sözcüğün "gezmek" anlamına göre: "Onlar hep yolculuk yaptılar ve bu esnada helâk olan kavimlerinin izlerini, yok olup gidişlerinin alâmetlerini gördüler" demek olur ki, bu durumda âyette kasdedilenlerin Mekkeli müşrikler olduğu anlaşılır.

3) Sözcüğün "dağ içindeki yol" anlamına göre: Âyette sözü edilen toplumun yeryüzündeki diğer insanların temsilcileri veya idarecileri oldukları anlaşılır ki, örnek gösterilen toplumun kuvvet ve saltanatlarının kendilerine sağladığı imkânlar vurgulanmış olur.

Yukarıdaki üç anlam birleştirilecek olursa, ifadenin takdiri şöyle yapılabilir: "Öyle ki, onlar sadece kendi memleketlerinde güçlü değillerdi. Hatta dünyanın diğer bölgelerine de, başka memleketlere de girip çıkarlar, onlardan yaşam ve geçim araçlarını temin ederler ve saldırıp istilâ ederek ülkelerinin dışında sömürgeler oluştururlardı. Sahip oldukları güçlerle herkesi sindirirlerdi. Onlar zoraki sömürürlerdi."

قلب [KALP] SÖZCÜĞÜ: Konuşulan her dilde, ilk defa karşılaşılan bir takım manaları veya maddeleri ifade etmek için bir lâfız, sözcük vaz'edilir. Vaz'edilen sözcükler ile sözcüğün ifade ettiği mana veya maddeler arasında her zaman doğru ilgiler, ilişkiler olmayabilir. Türetilen sözcük halk arasında yaygınlaştığında kimse o sözcük ile o sözcüğün ifade ettiği mana veya madde arasındaki ilginin doğru veya yanlış olduğuna bakmaz ve herkes o sözcüğü kullanır.

Meselâ, Kristof Kolomb Hindistan'a ulaştığını sanarak karşısına çıkan adalara Batı Hint Adaları ismini vermiştir. Bu ismin coğrafî gerçeklere uymadığı bugün herkesçe bilinmesine rağmen isim düzeltilmemiş, kullanılmaya devam edilmektedir. Bağırsakta sadece bir tane olduğu zannedilerek "tek şerit" anlamındaki
taenia solium diye adlandırılan parazit de böyledir. Sonraları bu parazitin bağırsakta birden çok olduğu öğrenilmesine rağmen ismi değiştirilmemiştir, kullanılmaya devam edilmektedir. Ya da, eskiden rahimdeki bir illetten kaynaklandığı zannedilerek "rahim" anlamına gelen hysteria sözcüğü ile tanımlanmış olan bir sinir hastalığı, artık kaynağının rahim olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ bu isimle anılmaktadır.

Bu durum Arapça için de aynen geçerlidir. Meselâ, "cinn" denilen görünmez doğaüstü güçlerin varlığını kabul eden bâtıl inançlarla, bu cinnlerin etkisi altına girdiği sanılan bir kimseyi tanımlamak için vaz'edilmiş olan ve "cinnlenmiş" anlamına gelen
mecnûn sözcüğü, bugün akıl hastalıklarının bâtıl inançlardaki cinnlerle hiçbir alâkası olmadığının bilinmesine rağmen halk arasında hâlâ akıl hastaları için kullanılmaya devam etmektedir. Veya, güneş sistemi'ndeki hareketlerin ve yörüngelerin bilinmediği dönemlerde, "güneşin ufkun üzerine çıkması" anlamına gelen tuluu'ş-şems [güneşin doğması] ve "güneşin ufukta kaybolması" anlamına gelen gurubu'ş-şems [güneşin batması] sözcükleri, artık bu olayların dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığının öğrenilmesine rağmen, hâlâ aynen kullanılmaktadır.

Demek oluyor ki, sözcük ile sözcüğün ifade ettiği mana veya madde arasındaki ilginin yanlışlığı her dilde söz konusudur. Bu tip sözcükler ve terimler yaygın kullanıma ulaştıktan sonra, bilim adamları bile sözcüklerin bina edildikleri temelin hatalı veya yanlış olduğunu bildikleri hâlde bu sözcük ve terimleri kullanmaya devam etmişlerdir. Bu tip sözcüklerin kullanılması da hiçbir zaman kınanmamıştır.

Bu uzun açıklamalarla söylemek istediğimiz şudur: Diğer diller gibi Arapça'da da, sözcükler ile bunların ifade ettiği mana veya maddeler arasındaki ilginin yanlış olduğu bilindiği halde yaygın olarak kullanılan sözcükler vardır. Bu tip sözcükler Kur’ân'da o dönemde yaygın olan anlamları ile kullanılmıştır. Çünkü Arap diliyle inmiş olan Kur’ân, insanların kolayca anlaması ve öğüt alması için indirilmiştir. Bundan dolayıdır ki, insanların Kur’ân'ı anlamaları için sözcüklerin yaygın ve halkın anlayacağı anlamlarıyla kullanılması kaçınılmazdır. Nitekim câhiliye dönemi Araplarının inançlarına göre "cinnler ülkesinin ismi" olan ve halk arasında "harikulâde şeyler" için kullanıla nابقر [ebgar] sözcüğü, "Ebgar ülkesi" diye bir ülkenin tamamen hayalî olmasına rağmen, Kur’ân'da Rahmân/76'da, وابقرىّ حسان[ve ebgariyyin hisân=ve Ebgarlı halılar/harikulâde, nefis, şahane halılar] anlamında kullanılmıştır.

İşte kalb sözcüğü de bu duruma uygun olarak Kur’ân'da "kan pompalayan organ" olarak değil; "aklın, düşüncenin ve tüm zihinsel fonksiyonların merkezi olan beyin" anlamında kullanılmıştır. Yani, Kur’ân'a göre kalb, başta akıl olmak üzere insanı insan yapan özelliklerin merkezidir, kısaca insanın özüdür.

KALBİ OLANA İKAZ: Âyetteki,
kalbi olan kimseler için ifadesindeki kalb sözcüğü, yukarıda açıkladığımız gibi genel anlamda "insanın özü" demekse de, âyete özel anlamda "akıl" manasına gelir. Yani, âyetteki ifade, "aklı olanlar için" demektir. Bu durum dikkate alındığında âyetin dolaylı olarak şu anlama geldiği söylenebilir: "Bunda, kalb [akıl] denilebilecek en ufak bir şeyi olan kimse için bir öğüt vardır. Bu durumda artık kim öğüt almazsa, onun hiç kalbi [aklı] yok demektir."

Gerçekten de tarihe bakarsak, ders almak, geçmiş olaylardan ibret almak, insanların hep birbirine tavsiye ettiği ve yapılmasının gerekli olduğuna inandığı bir yöntemdir. Ama kendisine geçmişten öğüt çıkarmak, âyette de işaret edildiği gibi, aslında kalbi [aklı] olan insanlar için söz konusudur. Kalbi olmayan veya kalbi ölü olan [aklı çalışmayan] insan ne öğüt alabilir ne de ibret... Kalbi [aklı] olan insan ise geçmişteki acı âkıbetler konusunda son derece hassastır. Mezarlar ve örenler gibi etkileyici ve coşturucu yerler kalbi [aklı] olan insanı etkiler; duygularını coşturur, hatıralarını canlandırır, ona ilham kaynağı olur. Ama kalbi [aklı] olmayanlar, bu gibi yerler ve olaylar karşısında kör, sağır ve dilsizdirler:

-18Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler! Artık onlar dönmezler.- [Bakara/18]

4Onları gördüğün zaman da cüsseli yapıları –sanki onlar, dayandırılmış/yarı giydirilmiş ahşap kütükler gibidirler– beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da kulak verirsin. Her feryadı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp sakının. –Allah onları kahretti; nasıl da çevriliyorlar!– [Münafikûn/4]

179Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu cehennem için türetip ürettik; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir. [A‘râf/179]

43Kötü duygularını, tutkularını kendine tanrı edinen kişiyi gördün mü/hiç düşündün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?

44Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten vahye kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar/aşağıdırlar. [Furkân/43-44]

50Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, yalnızca heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık [şaşkın, aşağı] kim olabilir? Kesinlikle Allah şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan topluma yol göstermez. [Kasas/50]

26Ve andolsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık; size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir yarar sağlamadı/kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. [Ahkâf/26]

Kur’ân son derece manidar örneklerle anlattığı kâfirlerin hâlini, bağırıp çığıran ve kendi sesinden başka bir şey duymayan çobanın hâline benzetmiştir. Kuru gürültüyle hakk sözü bastırıp boğarak galip gelmeyi çok iyi bilip uygulayan kâfirler, Kur’ân'a göre ancak sükûnet ve ciddiyet içinde dinlemekle anlaşılabilecek sözleri dinlemeye değer ve anlamlı bulmazlar. Onları kör, sağır, dilsiz ve yüreksiz olarak niteleyen Kur’ân, bu kâfirlerin kıyâmet günü de böyle kör, sağır ve dilsiz olarak haşredileceğini bildirmiştir (bkz. Bakara/171 ve İsrâ/97).

YAHUT KULAK VEREN: Âyette geçen
veya kendisi şâhit olarak kulak veren kimse ifadesi, "dinleyen" demektir. Çünkü kulak vermek, "dinlemek"ten kinâyedir. Dinlemeyen kimse, sanki kulağını tıkayıp onu dinlemekten alıkoymuştur. Kulağını serbest bıraktığında ise, kulak vermiş ve dinlemeye başlamış demektir.

Bu açıklamaların ışığı altında 37. âyetin takdiri şöyle yapılabilir: "Bunda, her şeyi zekâsıyla bulup çıkaran, zekî, ezberleyen [öğüt alan] kalp [akıl] sahibi kimseler için yahut da kulak verip uyarıcıyı dinleyen, böylece öğüt alan kimseler için bir öğüt var."

Rabbimiz, rahmeti gereği, kendilerini kurtarmaları için insanlara iki nimet lütfetmiştir: Akıl ve vahiy... İnsanlar bu iki nimeti değerlendirdikleri takdirde kendilerini kurtarabileceklerdir:

10Ve onlar derler ki: "Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashâbı içinde olmazdık." [Mülk/10]

100Ve önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris; son sahip olanlara kılavuz olmadı mı, etki yapmadı mı: "Eğer Biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerinin üzerine damga vururuz/mühürleriz de onlar işitmezler." [A‘râf/100]

46Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur. [Hacc/46]
38) Ve kesinlikle Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı evrede oluşturduk. Ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.
ALTI GÜN/ALTI DEVRE: اليوم [yevm] sözcüğü, Türkçe'ye "gün" olarak çevrilebildiği gibi, "devir" olarak da çevrilebilir. Çünkü Arapça'da yevm sözcüğü, hem "gündüz ve geceden oluşan 24 saatlik bir devir [gün]" anlamına, hem de genel olarak "devir [hangi müddet olursa olsun, zamandan bir müddet]" anlamına gelir. [el İsfehani; el Müfredat] Nitekim Secde/5'de, 1.000 senelik bir yevm'den, Me‘âric/4'de ise 50.000 senelik bir yevm'den bahsedilmek sûretiyle, yevm sözcüğünün belirli bir ölçüdeki "devir"i değil de genel anlamda bir "devir"i ifade ettiği Kur’ân tarafından da teyit edilmiştir.

Eğer
yevm sözcüğü, Kur’ân'a uygun olmayarak "24 saatlik gün" anlamında kabul edilirse, evrenin ve yeryüzünün 6 "yevm"de yaratıldığını söyleyen Kur’ân âyetleri de [A‘râf/54, Hûd/7, Yûnus/3, Furkân/59, Secde/4, Hadîd/4] yanlış anlaşılmış olur. Çünkü bu takdirde söz konusu âyetlerden, evrenin ve yeryüzünün her biri 24 saat olan 6 günde yaratılmış olduğu anlaşılır ki, daha güneşin ve dünyanın varlık âleminde olmadığı, yani gece ve gündüzden oluşan 24 saatlik bir gün'ün evrende mevcut olmadığı bir dönemdeki yaratılışa ait sürenin, güneş, dünya ve insanlar var olduktan sonraki döneme ait bir ölçü ile ifade edilmiş olması mantıklı bir ihtimal gibi gözükmemektedir. Zaten bilim de, evrenin ve yeryüzünün oluşumuna dair elde ettiği bulgular sonucunda kabul ettiği kuramlarla bu süreyi "milyarlarca yıl" ile ifade etmektedir. Dolayısıyla âyetteki altı gün'ün, "altı devir" olarak anlaşılması gerekir.

Yevm sözcüğünün buradaki anlamının "devir" olarak kabulü, bize Kur’ân'ın bir mucizesini daha görme imkânı vermektedir. Bilindiği gibi günümüz itibariyle elde edilmiş kozmolojik bulgular, evrenin [dolayısıyla dünyanın] bir takım evrelerden geçerek bugünkü durumuna geldiğini göstermektedir:

Genişleyen evren modellerinin hemen hepsi, evrenin yaşam öyküsü üzerinde uyuşmaktadır. ... Başlangıçta evren, sıcaklığıK gibi olağanüstü yüksek proton, nötron, elektron, pozitron ve nötrino gibi temel parçacıklardan oluşmuş, sonsuz yoğun bir ortamdı. Bu ortama enerji egemendi. ... Patlamadan 100 saniye kadar sonra sıcaklıkK'e düşmüş ve temel parçacıklar daha ağır çekirdekleri oluşturmak üzere birleşmeye başlamıştır. ... Bundan sonraki1.000.000 yıl boyunca evren, fotonların kurtulup uzaya yayılamadığı yıldız çekirdeği gibi sıcak ve mat bir yapıda kalmıştır. Bu zaman süresinde sıcaklık yavaş yavaş 3.000 K'e düşmüş, yoğunluk da 1.000olmuştur. Bu noktadan sonra ışınım uzaya kaçmaya başlamıştır. ... Uzayda yayılan madde, kütle çekimi kuvvetinin etkisiyle kümeler biçiminde toplanmaya başlamıştır. Böyleceışınım çağı sona ermiş veyıldız çağı olarak adlandırılan yeni bir süreç başlamış, gökadaların ve yıldızların oluşumu gelişmiştir. ... Bu modellerin kanıtlanmasına yönelik araştırmalar, evrenin en uzak geçmişine karşılık gelen en uzak bölgelerinin incelenmesiyle sürdürülmektedir. [Ana Britannica; c. 12, s. 28.]

Keza dünya da bugünkü durumuna bir gaz bulutuyla başlayan ve çeşitli evrelerden oluşan bir süreç ile gelmiştir. İşte Kur’ân, evrenin ve dünyanın "altı yevm"de [devirde] yaratıldığını bildirerek bugünkü bilimsel bulgularla varılan sonucu, yani oluşumun evreler, devirler hâlinde gerçekleştiğini 14 asır önceden ilân etmiş ve bir mucizesini daha gözler önüne sermiştir.

11Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, "İsteyerek veya istemeyerek gelin!" dedi. İkisi de, "Biz isteyerek geldik" dediler. [Fussılet/11]

YAHUDİ İNANIŞININ REDDEDİLİŞİ: Yahudi inanışına göre âlemi yaratmaya Pazar günü başlayan Allah, yaratma işini altı günde tamamlayarak Cuma günü bitirmiş ve Cumartesi günü de arşının üzerine sırt üstü yatarak dinlenmiştir. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2:2'de yer alan bu efsanedeki, Allah'ın yedinci gün istirahat ettiğine dair olan ifade, Hıristiyan papazları rahatsız etmiş olmalı ki, Kitab-ı Mukaddes'in Türkçe ve Arapça yeni tercümelerinde "istirahat etti" ifadesi, "serbest kaldı" şeklinde değiştirilmiştir. Ama King James'in meşhur İncil'inde, "Ve O yedinci günde dinlendi" ifadesi,
And he rested on the seventh day kelimeleri ile mevcuttur. Bu ifade, İncil'in Arapça tercümelerinde yer aldığı gibi, Yahudilerce 1954 senesinde Philadelphia'da yayınlanan İngilizce tercümede de aynen yer almaktadır.

Bu yanlış inanış, yukarıda da söylediğimiz gibi, bilim tarafından milyarlarca yıl ile ifade edilen bir sürecin, ancak Sümerler veya Babillilere dayanan bir zaman ölçüsü [hafta] ile ifade edilmesi şeklinde ortaya konmuş bir mantıksızlık ve bilime aykırılık içermekte olduğundan, akıl ve bilim tarafından dışlanmış durumdadır. Rabbimiz de bu yanlış inancı 38. âyetteki,
Ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı ifadesiyle daha 14 asır önceden reddetmiştir. Yüce Allah tarafından reddedilmesine, akıl ve bilim tarafından dışlanmasına rağmen bu yanlış inancın hâlâ devam ediyor olması, bize göre, Tevrat'ta yer alan o âyet hükmünün iyi anlaşılmamasından veya o âyetin tahrif edilmiş olmasındandır.

38. âyetteki ifade, Yahudilerin yanlış inançlarını reddettiği kadar, müşriklerin ölümden sonra dirilmenin mümkün olmadığı yolundaki inançlarını da reddetmektedir. 15. âyette,
Peki Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler ifadesiyle kınanan müşriklere, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılması kanıt gösterilerek âdeta şöyle denmiştir: "Biz ilk yaratmadan dolayı yorulmadık ki, ikinci kez iadeye, yeniden yaratmaya kadir olmayalım..."

Gerçekten de, gözlerimizin önündeki muhteşem evren ve hayret verici yaratıklar düşünüldüğünde, bütün bunları yoktan var ederken hiç yorulmayan bir Güc'ün ölüleri de diriltebilecek olması hiç de mantıksız bir kıyas değildir. Üstelik insanın yaratılışı, göklerin ve yeryüzünün yaratılışına göre çok daha basit ve önemsiz bir şeydir.

Bu açıklamalardan sonra âyetin takdiri şöyle yapılabilir: "Yani, gerçek şu ki, bütün kâinatı Biz altı günde yarattık. Onu yarattığımızdan dolayı da yorulmadık. Böyle olunca onu yeniden yaratmaya gücümüzün yetmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu zavallı câhiller, öldükten sonra dirilme haberini senden duyunca seninle alay etmeye ve sana deli demeye başlarlarsa buna sabret, sükûnetle onların manasız sözlerini dinle ve açıklamakla görevli olduğun hakikati onlara açıklamaya devam et."
39,40) O nedenle, sen onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce ve geceden bir bölümde; her fırsatta Rabbinin övgüsü ile birlikte Rabbini arındır. Ve boyun eğip teslim oluşların/ikna oluşların arkalarında; inkârcıya iman ettirdikten sonra da O'nu arındır.
Bu âyetler, anlamları çarpıtılmak sûretiyle dinin yozlaştırılmasına malzeme yapılan âyetlerdendir. Bu âyetlerde geçen تسبيح [tesbîh] ve سجدة [secde] sözcükleri maalesef gerçek anlamları dışında yansıtılmış, böylece İslâm'la hiç alâkası olmayan bazı davranışlar, dinimizin en önemli ibâdetleri hâline getirilmek istenmiştir.
Âyetlerdeki sözcük ve deyimlerin ne anlama geldiklerine geçmeden önce, dinimizin nasıl yozlaştırılmak istendiğini göstermek açısından bu konudaki çarpık görüşleri sizlerle paylaşmakta yarar görüyoruz:
"Bu, Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber (s.a.s)'e, namaz kılmasını emreden bir ifâdedir. Böylece bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın bir zamanda namaz kıl (Hûd/114) âyeti gibi olur. Âyetteki, Güneşin doğuşundan evvel ve batışından önce... ifâdesi, "gündüzün iki tarafı"na; Gecenin bir cüzünde de ... O'nu tesbîh et ifâdesi de, "geceye yakın bir zaman"a bir işarettir.
Allah'a hamd ve O'nu tesbîh etmek'ten maksat, burada "namaz"dır. Nerede olursa olsun Kur’ân-ı Kerîm'de hamd ve tesbîh için özel zamanlar ayrılmışsa, orada namaz kasdedilmiştir. Güneşin doğuşundan önce ifadesiyle sabah namazı, Güneşin batışından önce ifadesiyle "iki namaz: öğle ve ikindi namazları", Geceleyin ifadesiyle de "akşam ve yatsı namazları, üçüncü olarak da teheccüd namazı" kasdedilmiştir.
Bu ifâdeyle, "Sübhânallâh de!" manası kasdedilmiştir. Bu böyledir, zira belli bazı lafızlar, Arapların dilinde, o lafızları söyleme anlamına gelir. Binâenaleyh, biz meselâ, kebbera deriz, bununla "Allahu Ekber" demeyi kasdederiz. Selâmlama için selleme tabirini kullanır, bununla, "esselâmü ‘aleykum" demeyi kasdederiz. Hamdele sözüyle, "elhamdülillah"; hellele sözüyle "lâ ilâhe illallâh" demeyi ve sebbeha sözüyle de "sübhânallâhi" demeyi kasdederiz.
Secdeleri yaptıktan sonra yapılması buyrulan tesbîhe gelince, bundan maksat, namazdan sonra yapılan zikir de, farzdan sonra eda edilen nâfileler de olabilir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan, Ebû Hüreyre, İbn-i Abbâs, Şâbî, Mücâhid, İkrime, Hasan Basrî, Katâde, İbrâhîm Nehâî ve Ezvâî, "Bununla, namazdan sonra kılınan iki rekât namaz murad edilmektedir" demektedirler. Abdullah b. Amr b. Âs ve bir rivâyete göre de İbn-i Abbâs, bundan maksat, namazdan sonra zikirdir görüşündedirler.
İbn-i Zeyd de, "bu buyruktan maksadın, farzlardan sonraki nafileler" olduğu düşüncesindedir. Ebû Hüreyre'nin Buharî ve Müslim'deki rivâyetine göre, birgün fakir muhâcir sahabîlerden birkaçı Peygamberimizin huzurunda otururken dediler ki:
- Ey Allah'ın Resûlü! Zenginler büyük dereceler ele geçirdiler.
Peygamberimiz sordu:
- Ne oldu?"
Dediler ki:
- Bizim kıldığımız gibi o zenginler de namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi onlar da oruç tutuyor, fakat onlar sadaka veriyor biz veremiyoruz, onlar köle azat ediyorlar biz azat edemiyoruz.
Peygamberimiz bunun üzerine şöyle buyurdu:
- Ben size öyle bir şey söyleyeyim mi? Eğer siz onu yaparsanız, onların da yapmasının dışında diğer insanlarla yarışırsınız. Bu da her namazdan sonra 33'er kere Sübhanallâh, Elhamdülillâh ve Allahu Ekber demeye devam etmenizdir.
Birkaç gün sonra bu insanlar tekrar Peygamberimize gelerek dediler ki:
- Zengin kardeşlerimiz de bu sözü duymuşlar, onlar da bu işi yapmaya başlamışlar.
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a) şöyle buyurdu:
- Bu Allah'ın dilediğine verdiği bir keremidir.
Bir rivâyette de bu kelimelerin sayısı 33'er yerine 10'ar olarak nakledilmiştir. [Buharî, "Dualar Kitabı", 17/25.]
Hz. Zeyd b. Sâbit rivâyet ediyor ki: Hz. Peygamber (s.a) bize her namazdan sonra 33'er kere Sübhânallâh ve Elhamdülillah, 34 kere de Allahu Ekber demeye devam etmemizi tavsiye buyurdu. Daha sonra Ensâr'dan bir sahabî, "Birinin rüyamda, eğer 25'er defa bu kelimeleri söyledikten sonra arkasından 25 kere de "Lâ ilâhe illallâh" dersen daha iyi olur dediğini gördüm" deyince Peygamberimiz, "Pekiyi öyle yapmaya devam et!" buyurdu. [İmâm Ahmed, Neseî, Dârimî.]
Hz. Ebû Sa‘îd-i Hûdrî şöyle diyor: "Allah'ın Resûlü'nün namazı bitirdikten sonra geri dönerken şöyle dediğini işittim: "Sübhâne rabbike rabbi'l-izzeti amma yasifûne ve selâmun ale'l-mürselîn ve'l-hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn." [Cessas, Ahkâmü'l Kur’ân.]
Edbare's-sücûd tabiri ise, "secdeyi, yani namazı bitirdikten sonra, Allah'ı tesbîh ve tenzîhi bırakma, bütün vakitlerinin de tesbîh ile geçmesi için, secdelerin peşinden tesbîhe devam et" anlamındadır. Dolayısıyla bu ifâdeler, Cenâb-ı Hakk'ın, Unuttuğunda Rabbini an (Kehf/24) âyetlerinin bildirdiği manayı ifâde eder. Bir işi bitirince hemen başkasına giriş ve yalnız Rabbine yönel. Bu ifâde, "idbare's-sücûd" şeklinde de okunmuştur. [Razi; el Mefatihu’l Gayb]
Ve secdelerin arkalarında, yani namazlardan sonra; tesbîh her namazın arkasında yapılır. Nâfile namaz mânâsına tesbîh ise sabah ve ikindi namazlarından sonra mekruhtur. Secdelerin arkasından ifadesinin, "akşam namazının son sünneti"ne işaret olduğunu söyleyenler de çoktur. [Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an]
Çeşitli vesilelerle değindiğimiz "dinde dilin önemi" konusunun gerçekten çok mühim ve öncelikli bir konu olduğu, yukarıdaki alıntılarla aşağıdaki açıklamaların karşılaştırılmasından sonra bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
الصّبر [SABR]: Gerek dinimizdeki önemi, gerekse anlam ve muhtevasının yanlış bilinmesindeki yaygınlığı nedeniyle; Kalem suresinin tahlilinde ayrıntılı olarak verilmiştir.
İnsanın kendi gücü ve irâdesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabr değil, âcizliktir, tembelliktir, korkaklıktır.
تسبيح [TESBÎH]:Daha önce ayrıntılı olarak açıklandığı için tesbîh sözcüğü ile ilgili olarak burada sadece kısa bir hatırlatmayla yetinilecektir. (Ayrıntılı açıklama için bkz. c. 1., A‘lâ sûresi.)
تسبيح [tesbîh] kelimesi, sözlük anlamı "havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek" demek olan sebh kökünden türemiş bir kelimedir. Kur’ân'daki anlamı ise, "Allah'ı O'na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah'ı yüceltmek, O'nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek" demektir. (Bkz. c. 1, Kalem/29'un tahlili.)
Kısaca tesbîh, "yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak" demektir.
İSMİN TESBÎHİ: Bir ismi tesbîh etmek [noksanlıklardan uzak tutup yüceltmek], aslında o ismin sahibini tesbîh etmek demektir. Çünkü bir ismin sahibinin yüceliği ve kutsallığı, o ismin yüceliği ve arınmışlığı ile ifade edilir. Bir kısım âlimler, "İsim ile sahibi aynıdır" demişlerse de, hepsi, ismin arındırılmasındaki maksadın sadece ismin sözlük anlamlarının değil, asıl o sıfat ve isimlerin sahibinin arındırılmasına yönelik olduğunu kabul etmişlerdir. Dolayısıyla, "ismin tesbîhi"nden maksat, kendisine yakışmayan isim ve sıfatların Rabbimizden uzak tutulmasıdır.
Gerek Rabbimizin bazı varlıklarla nesep bağı olduğuna ilişkin bâtıl inançları, gerekse hile, tuzak, intikam gibi konularda Rabbimize yakıştırılan isim ve sıfatları Rabbimizden uzaklaştırmak, O'nun ismini ve dolayısıyla bizzat Kendisini her türlü eksiklik lekesinden uzak tutmak "ismin tesbîhi" ifadesinin gereğini yapmak demektir.
Bu açıklamalar ışığı altında,
Ve güneşin doğmasından önce, batmasından önce ve geceden bir bölümde Rabbini hamd ile tesbîh et! ifadesi şu anlama gelmektedir: "O'nu, o müşriklerin dediklerinden tenzih et; onların karşı koymalarından usanma! Tam aksine, onlara Allah'ın azametini hatırlat ve O'nu şirkten, eş ve çocuklar edinmişlik, özellikle de yorulmuşluk iftirasından ve imkân dâhilinde [akla yatkın] olan haşr'dan aciz olmaktan tenzih et!"
Bu işlerin güneşin doğumundan ve batımından önce ve gecenin evvelinde yapılmasının emrediliş sebebi ise, Mekkelilerin bu vakitlerde toplanmalarından başka bir şey değildir.
SECDELERİN SONUNDA: Pasajdaki bu ifade de rivâyetlerin baskın çıkması sonucu hep terimleşmiş anlamıyla nakledilmektedir. Böylece, aslında tamamen aktiviteye dayalı olan İslâm ilkeleri pasifleştirilmiş olmakta, bunun sonucu olarak da İslâmiyet, yaygın olarak uygulanmakta olan zikriyle, salâvatıyla, tesbîhiyle âdeta sözel tekrarlamalardan beslenen mistik bir tarikata dönüştürülmektedir.
Hâlbuki burada
secde sözcüğünün, "boyun eğiş, teslim oluş" demek olan sözcük anlamı kasdedilmekte ve bu âyetlerde Peygamberimize, "İslâm'a yeni girmiş kimselere tevhîdi öğret, onlar kötü sıfatlardan Allah'ı arındırsınlar, Rabb'lerini doğru tanısınlar, şirk koşmasınlar" talimatı verilmektedir.
41,42) Ve sen bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver; o gün, o çığlığı gerçek olarak duyarlar. İşte bu çıkış, diriliş günüdür.
43) Gerçekten Biz, evet Biz, hayat veririz ve öldürürüz. Dönüş de yalnızca Biz'edir.
39-40. âyetlerde verilen talimatlar, 41. âyette de devam etmektedir. Bu âyetteki, Ve sen bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver talimatı, "sen kendini ölüme, kıyâmete hazırla!" anlamına gelmektedir.

Çağrıyı yapanın çağıracağı şeyin ne olduğu konusunda Kur’ân eksenli bir takım izahlar yapılabilir:

59Ve ey günahkârlar! Bugün siz hadi ayrılın! [Yâ-Sîn/59]

22,23Toplayın o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları, eşlerini ve Allah'ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cehennemin yoluna kılavuzlayın. 24,25Ve durdurun onları, şüphesiz onlar sorguya çekilecekler: "Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?" [Sâffat/22-25]

82Ve Söz üzerlerine vaki olduğu/gerçekleştiği zaman onlar için, insanların âyetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara söyleyen/anlatan, topraktan/maddeden yapılmış hareket eden, konuşan bir varlık çıkardık. [Neml/82]

Çağrıyı yapacak olanın Allah olduğu, Kaf/24, 30, Hâkka/30 ve Fussılet/47'den anlaşılmaktadır. Allah'ın doğrudan veya dolaylı yaptığı bu çağrılara başka âyetlerden de örnekler verilebilir.

YAKIN BİR YERDEN:
Yakın bir yerden ifadesi, çağrıyı yapacak olan sesin herkes tarafından duyulacağına, hiç kimseye saklı kalmayacağına bir işarettir.

ÇAĞRININ DUYULMASI: 41. âyette yapılan
kulak ver ihtarı dikkate alınarak 42. âyetteki çağrının duyulacağını bildiren ifadenin takdiri şu şekilde yapılabilir: "Dinle, yani dinlemezden önce onun meydana gelmesi konusunda uyanık ol, bekle! Çünkü duyma işi mutlaka olacaktır. Sen ve onlar, bu hususta eşitsiniz. O hâlde bu demektir ki, onlar da duyacaklar. Ne var ki, onlar dinlemeye hazır olmadan duyacaklar, böylece de yıkılıp yere düşecekler; sen ise dinlemeye hazır olarak onu duyacaksın. Dolayısıyla bu, sende, mutlaka olması gerektiği kadarıyla etkili olacaktır..."

Çağrının duyulmasını niteleyen الحقّ [
el-hakk] sözcüğüyle, يقين [yakîn=kesin bilgi] kasdedilmiştir. Çünkü hakk, "yakîn"dir. Nitekim, "Ondan o sayha yakînen sudur etti, bir yankı değildi" anlamında, "Zan ve tahmin değil, falanca kesinlikle kendi sesiyle seslendi" denilir. Yani, insanlar o kıyâmet çağrısını hakk olarak [yakînen, kesin bilgi ile] işitecekler, bunun bir vehim ve hayal olmadığını, gerçek olduğunu öğrenecekler. Böylece kendilerine haber verilmiş olan kıyâmet gününün geldiğinden ve bu sesin o günü ilân ettiğinden hiç şüpheleri kalmayacak şekilde emin olacaklardır.

DÖNÜŞ YALNIZ BİZEDİR: Bu bir tehdit ve korkutma ifadesidir. İnsan bir suç işlediğinde sonuç olarak hâkim karşısına çıkacağını bilir, ama yargılamayı o suçu işlerken kendisini görmeyen bir hâkimin yapacak olması, onu yapmak istediği kötü şeylerden alıkoymaya yetmez. Bu nedenledir ki, Rabbimiz herkesi yargılayacak hâkimin bizzat Kendisi olduğunu bildirmekte, insanlara her şeyi "bilen" ve "gören" bir "hâkim" karşısına çıkacaklarını hatırlatarak onlardan korkup sakınmalarını istemektedir. İşte bu yüzden âyet açık bir tehdit mesajıdır ve Rabbimiz bunu başka âyetlerde de dile getirmiştir:

23Sonra ne zaman ki Biz onları oradan kurtardık, kurtulur kurtulmaz yeryüzünde haksız yere taşkınlıklar yaparlar. –Ey insanlar, taşkınlığınız şu basit dünya hayatının kazanımı olarak sırf kendi zararınızadır. Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Sonra Biz, yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz.– [Yûnus/23]

7Eğer küfredecek; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedecek/iyilikbilmezlik edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah size hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için, küfre; Kendisinin ilâhlığının ve rabliğinin bilerek reddedilmesine/nankörlüğe rıza göstermez. Ve eğer kendinize verilen nimetlerin karşılığını öderseniz, sizin için ona razı olur. Hiç bir taşıyıcı, bir başkasının yükünü çekmez. Sonra dönüşünüz yalnızca Rabbinizedir. Böylece yapmış olduklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı iyi bilendir. [Zümer/7]
44) O gün yer onlardan çabuk yarılır. İşte bu, sadece Bize kolay bir toplamadır.
حشر [haşr], "toplamak" demektir. [Lisanü’l Arab, "hşr" mad.] Kıyâmet gününde, ölmüş insanların kaybolup giden parçaları bir araya toplanacak, canlar da bedenleriyle birleştirilecektir. Böylece, dağılmış, paramparça olmuş ve çürümüş ümmetler yeniden bir araya gelmiş olacaktır. Dolayısıyla haşr [toplama] konusu, hem insanların dağılmış olan parçalarının bir araya getirilmesini, hem de dağılmış ümmetlerin bir araya getirilmesini ifade etmektedir.

İşte bu, sadece Bize kolay bir haşrdır [toplamadır] ifadesindeki يسير [yesîr] sözcüğünün önüne konmuş olan علينا [‘aleynâ] sözcüğü, ifadeye "Bu iş, başkasına değil, ancak Bize kolaydır, başkalarının yapabileceği bir şey değildir" anlamını kazandırmıştır. Bu ifade, kâfirlerin 3. âyette nakledilen, Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Cevaptaki mesajın özü şöyle takdir edilebilir: "Ölenlerin cesetlerinin toprağa, suya, havaya karışarak darmadağın olması, Bizim onları ayrı ayrı derleyerek vücutlarını teker teker meydana getirmemize ve o vücutların içine kişiliklerini, bilinçlerini daha önce o vücutta yaşadığı gibi yerleştirip insanları tekrar yaratmamıza bir engel teşkil etmez. Çünkü bu iş Bizim için büyük zahmet ve emek isteyen bir iş değildir. Tam tersine, bunların hepsi bir işaretimizle bir an içinde oluverir ve ilk yükümlü insandan kıyâmete kadar dünyadan gelmiş geçmiş tüm insanlar kolaylıkla bir araya toplanıverir. Sizin bu oluşumu bilemeyecek nitelikteki beyniniz bunu akıl dışı kabul etse bile, bu iş ve oluş, evreni yaratanın gücünden uzak değildir."
45) Biz, onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen, onların üzerinde zorlayıcı değilsin. O hâlde sen, Benim tehdidimden korkan kimselere Kur'ân ile öğüt ver.
ELÇİ ZORBA DEĞİLDİR: Bu âyet Peygamberimize hitap etmekle beraber kâfirlere de şu ihtarı yapmaktadır: "Peygamberinizin sorumluluğu sadece ihtar etmekten ve aklını başına alanlara Kur’ân ile hakikati anlatmaktan [tebliğden] ibarettir. Onun işi, inanmak istemeyenleri zorla mümin yapmak değildir; o, insanlara bir zorlayıcı olarak gönderilmemiştir."

Bir başka açıdan bakıldığında ise bu âyet bir taraftan kâfirleri tehdit ederken, diğer taraftan da Peygamberimizin gönlünü almakta, o'nu teselli etmektedir: "Bu insanların sana karşı uydurdukları sözlere asla kulak asma ve katiyen önem verme! Çünkü Biz, onların sözlerini biliyor ve yaptıklarını görüyoruz. Bize yaptığın şikâyetler seni maksadından alıkoymasın, sen verdiğimiz işle meşgul ol, onları cezalandırmak Bizim işimizdir. Onlar iman ve küfür konusunda özgür bırakıldılar. Sen onların duygularına, yetilerine ve kudretlerine hükmetmek için gönderilmedin, senin onları zorlayarak hidâyete erdirme gibi bir yükümlülüğün yok. Sen sadece gerçeği tebliğ etmekle emrolundun. O halde sen sabret, sadece iyiyi, doğruyu, güzeli onların gözleri önüne ser ve Rabbini tesbîh et [arındır], onları da Bize bırak."

Kâfirlere yapılan tehdit ise şudur: "Gönderdiğimiz Elçi hakkında yakıştırdığınız çirkin sözler ve öne sürdüğünüz asılsız iddialar size çok pahalıya mal olacaktır. Biz söylediklerinizin her cümlesini duyuyoruz, bunların cezasına katlanacaksınız."

Daha önce Kalem/44 ve Müddessir/11-19'da da verilmiş olan bu açık mesaj, aşağıda 80. âyeti verilen Nisâ sûresi gibi başka sûrelerde de karşımıza çıkacaktır:

* Kim, Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, artık Biz, seni o yüz çevirenlere koruyucu/bekçi olarak göndermedik. [Nisâ/80]

KUR’ÂN İLE ÖĞÜT VER: Bu ifade, "onların geriye kalanlarından o va‘îd [tehdid] gününden korkanlara Kur’ân'ı okuyarak öğüt ver! Kur’ân'ı göz önüne al ve bu Kur’ân'da sana haber verilen şeyleri hatırlatmak sûretiyle onlara öğüt ver!" demektir.

Bu âyet Peygamberimize kişisel görüşleriyle öğüt vermesini yasaklamıştır. Peygamberimizin toplum idaresindeki yasa uygulamaları da ileride görüleceği gibi, yine Kur’ân'a dayalıdır. Yani, Peygamberimizin Kur’ân dışı herhangi bir hüküm verme ve uygulama yetkisi, serbestisi bulunmamaktadır.

Sûrenin Kur’ân ile açılıp Kur’ân ile kapanması, Kur’ân'ın önemine dikkat çekmek için uygulanan bir yöntemdir.