Kamer

1) O saat/kıyâmetin kopuş anı yaklaştırıldı. Ve her şey açığa çıkarıldı.[#82]
2) Onlar ise bir alâmet/gösterge görseler hemen mesafeleniveriyorlar ve "Devam edip giden bir büyüdür" diyorlar.
1-2.ayetin lafzi manaları, "O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı/ay yarılacak/ay doğdu [her şey açığa çıkarıldı]. Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve "Devam edip giden bir büyüdür" diyorlar." şeklindedir. Biz mealde mecazi anlamlarını gösterdik.

O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı ifadesi, rivâyet toz-dumanı içinde kalmış olan dirâyetsiz açıklayıcılar tarafından, Kur’ân âyetlerinden (dolayısıyla Rabbimizden) onay almayan bir takım kabullere dayandırılarak açıklanmış, böylece bugüne kadar doğru anlaşılamamıştır.

RİVÂYETLERE GÖRE OLAY:

Rivâyetler, hicret'ten beş sene evvel Mekke'de bir akşam vakti dolunay hâlindeki ay'ın ikiye bölündüğünü, parçalardan birinin dağın üstünde, diğerinin de dağın önünde bir müddet durduğunu, sonra iki parçanın birleştiğini ve ay'ın tekrar eski hâline döndüğünü bildirmektedirler. Olayın özeti böyle olmakla birlikte bazı rivâyetçiler uydurmacılıkta bir hayli ileri gitmişler ve olayı akıl almaz ayrıntılarla süslemişlerdir. Meselâ, Peygamberimizin bir parmağını ay'a doğru uzattığını ve ay'ın ikiye bölündüğünü, parçalardan birinin Peygamberimizin abasının yakasından girip kolundan çıktığını ileri süren rivâyetler vardır. Maalesef dinî eser kabul edilen kitaplar aracılığı ile Müslümanların arasına sokulan bu uydurmalar sadece bu noktalarda da kalmamış, Esma binti Amis rivâyeti ile Hayber'de ikindi namazını geçiren Ali'nin, namazını vaktinde kılabilmesi için batmış olan Güneş'in geri geldiğini ileri sürecek kadar ileri bir noktaya ulaşmıştır. (Güneş'in geri gelme rivâyeti inşaallah Sad/33’ün tahlilinde incelenecektir.) Ancak biz, bu konudaki rivâyetlerin uydurma olduklarını göstermek için, avcı hikâyelerine taş çıkartacak kadar uydurma olanlarına değil de, en muteber kabul edilen Sahih-i Buharî'ye bakmayı yeterli görmekteyiz. Buharî, bu olayla ilgili rivâyetlere, kitabının "Tefsir", "Peygamber'in Alâmetleri", "Menkıbeler" ve "Ensârın Menkıbeleri" bölümlerinde tekrar tekrar yer vermiştir. Bizim aldığımız örnekler Tefsir Kitabı bölümündedir:

İbn-i Mes‘ûd (r.a) şöyle demiştir: "Resûlullah (a.s) zamanında ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine Resûlullah (a.s), "Şâhit olunuz!" buyurdu. [Buharî, "Tefsir Kitabı", no: 385.]

Abdullah b. Mes‘ûd (r.a) şöyle demiştir: "Biz Peygamber'in beraberinde idik. Ay iki parça oldu. Bunun üzerine Peygamber bize, "Şâhit olunuz, şâhit olunuz!" buyurdu. [Buharî, "Tefsir Kitabı", no: 386.]

İbn-i Abbâs (r.a), "Peygamber zamanında ay yarıldı" demiştir. [Buharî, "Tefsir Kitabı", no: 387.]

Bize Şeyban, Katâde'den tahdis etti ki, Enes b. Mâlik (r.a), "Mekke ahâlisi Peygamber'den kendilerine bir mucize göstermesini istediler. Peygamber de onlara ay'ın yarılmasını gösterdi" demiştir. [Buharî, "Tefsir Kitabı", no: 388.]

Buradaki senette de Enes (r.a), "Ay iki parçaya ayrıldı" demiştir. [Buharî, "Tefsir Kitabı", no: 389.]

Gerek yukarıda naklettiğimiz, gerekse diğer hadis kitaplarındaki rivâyetler, olayın İbn-i Mes‘ûd, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Cübeyr b. Mut‘im, Abdullah b. Abbâs ve Ali tarafından anlatıldığını bildirmektedir. Fakat olayın vukû bulduğu tarihte [hicret'ten beş şene önce], bu kişilerden Abdullah b. Ömer altı-yedi yaşlarında idi, Enes b. Mâlik ve Abdullah b. Abbâs ise henüz doğmamışlardı. O yıllarda Ali'nin de çocuk yaşta olduğu hatırlanacak olursa, sadece İbn-i Mes‘ûd'un reşit yaşta olarak olayı görmesi mümkündür. Yani, İbn-i Mes‘ûd bir tarafa bırakılacak olursa, böyle ciddî bir konu bizlere o tarihte anasından doğmamış veya beş-altı yaşlarında olan çocukların anlatımları ile aktarılmış olmaktadır. Üstelik biz biliyoruz ki, Peygamberimize Kur’ân dışında bir mucize verilmemiştir. Zaten, eğer kendisine böyle bir mucize verilseydi, Peygamberimizin tüm Mekkelileri çağırıp mucizesini herkese göstermesi gerekirdi. Çünkü verilen mucizenin gereği ancak böyle yerine getirilebilirdi. Gece gündüz Peygamberimizin yanından hiç ayrılmamış olan yetişkin, aklı başında sahabeden hiç birinin adı ile bu konuda bir nakil mevcut değildir.

Diğer taraftan, tarih kitaplarında da, ay'ın ikiye ayrıldığını görüp de İslâm'a giren ya da gördüğü hâlde inanmayan hiçbir akıllı kimsenin adı geçmemektedir. Kaldı ki, böyle bir olay meydana gelseydi, dünyanın her tarafından izlenmesi gerekirdi ve bu konuda başka görgü tanıkları da olurdu.

Esasen, yukarıdaki gibi bir kaç kişinin verdiği haberlere dayanan ve Usûl ilminde "haber-i vâhid" ve "haber-i meşhur" denilen haberler, imana ait konularda ve haram-helâl konularında delil olarak kullanılamazlar. Yani, sağlam delillere dayanması gereken inanç, "haber-i mütevâtir" olmayan haberlerle oluşturulamaz.

Sonuç olarak, bu yanlış inancın hadis kaynağı çürük ve temelsizdir. Aslında biz, yukarıda adı geçen kişilerin böyle bir açıklama yaptıklarını da kabul etmiyor, olayların sonradan uydurulup onlara isnat edildiğini düşünüyoruz. Bu uydurmalara burada yer vermemizin sebebi ise tamamen teşhire yöneliktir.

KUR’ÂN'A GÖRE OLAY

Yukarıdaki rivâyetlere göre olay, Mekke halkının mucize görmek istemesi üzerine gerçekleşmiştir. Ne var ki, ay'ın ikiye bölünmesi olayının müşriklerin mucize isteklerine verilmiş bir cevap olduğunu söylemek, Kur’ân âyetlerinin apaçık anlamlarına ters düşmektedir. Diğer taraftan Peygamberimizin böyle bir mucize gerçekleştirdiğini söylemek, Allah'ın son peygamberi için belirlediği görevin "sadece tebliğ" olduğunu bildiren âyetlerle çelişmektedir. Yani, rahmeti gereği Rabbimizin somut mucize vermek istemediğini bildiren Kur’ân âyetleri, bu iddianın apaçık bir yalan olduğunu âdeta iftiracıların suratlarına vurmaktadır:

59Ve Bizi, alâmetleri/göstergeleri göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd'a, açık, gözle görülebilir biçimde sosyal destek kurumları kurmaları görevini vermiştik de onun sebep olmasıyla haksız davranmışlardı. Ve Biz, o alâmetleri/göstergeleri ancak korkutmak için göndeririz. [İsrâ/59]

5Aksine onlar: "Bunlar, karmakarışık düşlerdir; yok yok onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir alâmet/gösterge getirsin" dediler.

6Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? [Enbiyâ/5-6]

Yukarıdaki âyetlerden anlaşıldığına göre eski toplumlar kendilerine gösterilen somut mucizelere rağmen yalanlamaya devam etmişler ve bu yüzden helâk edilmişlerdir. Rabbimiz insanların geçmişte ortaya koydukları bu tutumlarını tekrarlayacaklarını bildiğinden, her meydan okuyuşa somut bir mucize ile cevap vermek istemediğini bildirmektedir. Böylece inanmayanlara bu dünyadaki hayatlarının sonuna kadar tevbe ederek inanma fırsatı da verilmiş olmaktadır. Zaten Peygamberimizin de Allah'ın bu bildirisine rağmen müşriklerin ısrarlı taleplerine karşı onlara bir mucize gösterme arzusu içinde olması mümkün değildir:

38Andolsun ki Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve nesil [oğlan-kız çocuklar] verdik. Hiç bir peygamber için Allah'ın izni/bilgisi olmadan herhangi bir alâmet/gösterge getirmek de yoktur. Her süre sonu için bir yazı vardır. [Ra‘d/38]

50Ve onlar, "Ona Rabbinden alâmetler/göstergeler indirilmeli değil miydi?" dediler. De ki: "Alâmetler/göstergeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım." [Ankebût/50]

Israrla somut mucizeler isteyen müşriklerin bu istekleri abartılı, abartılı olduğu kadar da samimiyetten uzaktır:

90-93Ve "Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, öğrenip öğreteceğimiz bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız" dediler. Sen de ki: "Rabbim noksanlıklardan arınıktır. Ben, beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!" [İsrâ/90-93]

Müşriklerin kendisinden somut bir mucize göstermesine yönelik ısrarlı ve abartılı taleplerine karşılık, mucize göstermenin Allah'ın kendisine belirlediği görev sınırları dışında kaldığını bilen Peygamberimizin onlara bir mucize göstermesi mümkün değildir. O, Allah'ın talimatları doğrultusunda, bu ısrarlı taleplere, mucizelerin sadece Allah katında olduğunu, kendisinin de sadece beşer [insan kökenli] bir Allah elçisi olduğunu belirterek cevap vermek zorundaydı. Sonuçta müşriklerin bu yöndeki ısrarlı ve abartılı talepleri bizzat Rabbimiz tarafından Kur’ân'ın tek ve yeterli bir mucize olduğunun bildirilmesi sûretiyle cevaplandırılmıştır:

51Kendilerine okunan Kitab'ı şüphesiz Bizim sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır. [Ankebût/51]

Rabbimizin Peygamberimize verdiği mucize, müşriklerin bekledikleri türden bir mucize değil, mucizelerin en büyüğü idi. Bu büyük mucize ne insanı hayretler içinde bırakan bir görüntü, ne de tanık olanların akıllarını sarsan bir olay şeklindeydi. İşittikleri, anladıkları, gönülleri kuşatan, idrakleri sarsan, hikmet dolu sözler şeklindeydi. Kur’ân adlı bu ilâhî sözler, kıyâmete kadar herkesi acz içinde bırakan ebedî bir mucizeydi.

Bunca Kur’ân âyetine rağmen bazı Müslümanlar, uydurulmuş rivâyetlerin karanlığında yürüyerek meseleye hâlâ, "Allah isterse neden olmasın?" yaklaşımıyla bakmakta ve birçok asılsız olaya sanki gerçekten olmuş gibi inanmaya devam etmektedirler. Bilinmelidir ki, burada söz konusu edilen husus Allah'ın böyle bir olaya [ay'ın yarılmasına] güç yetirip yetiremeyeceği değildir. Çünkü Allah'ın her şeye kâdir olduğunda hiç şüphe yoktur. Asıl mesele, böyle bir olayın gerçekten olup olmadığı ve bu olayın Kur’ân'dan ve akıldan onay alıp almadığıdır. İnananların yapacakları şey, her konuda olduğu gibi bu konuda da sadece Rabbimizin mesajlarını dikkate almaktır. Aksi takdirde, Allah'ın sonsuz kudretini dile getirme hevesine kapılan koyu câhillerin ya da dindar kalabalıklar üzerinden ikbal ve itibar devşirmek isteyen kötü niyetlilerin çeşit çeşit mucizeler uydurmasının yolu açılmış olur. Peygamberimize türlü mucizeler yakıştırmanın giderek varacağı nokta ise, Katolik inancındaki azîzlik kurumuna benzeyen bir "evliyâlık" makamının ortaya çıkması ve bu makama ulaştığına inanılan "velî" [Allah dostu] kimselere de Katolik azîzlerine isnat edilenlerden aşağı kalmayacak sayıda kerâmetin yakıştırılması noktasıdır. Nitekim bu süreç İslam tarihi boyunca birebir yaşanmış ve evliyâ menkıbelerinin gönüllere verdiği tatlı esriklik yüzünden câhil halk yığınları hayatın gerçekliğinden yüzyıllarca kopuk yaşamak zorunda kalmıştır.

Sonuç olarak, Ay'ın yarılması rivâyeti, Kur’ân açısından da çürük ve temelsiz olup sadece Peygamberimize "sihirbaz" diyenlerin kullanacağı bir malzemedir.

Rivâyetlerde konunun nasıl çarpıtıldığını gördükten sonra 1-2. âyetlerin tahliline dönebiliriz:

Kamer sûresi, Târık sûresi'nin devamı mâhiyetindedir. Kur’ân'ın mushaf hâline getirilişi sırasında ayrı sûreler olarak adlandırılarak aralarına duvar örülmüş olsa da, âyetlerdeki konular ve bağlaçlar bu duvarları aşmaktadır. Meselâ 2. âyetin başındaki vav bağlacı, Târık/15'deki yekîdûne fiiline matuftur. Aradaki parantez içi ifadeler kaldırıldığında cümle şu şekilde olmaktadır: Şüphesiz onlar oldukça tuzak kuruyorlar –.................– ve bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve "Devam edip giden bir büyüdür" diyorlar.

Bu durumda 2. âyetteki onlar zamiri ile kasdedilenlerin, Târık/15'deki onlar zamiri ile kasdedilenlerle aynı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kimseler, Beled/19'da ashâb-ı meş’eme olarak nitelenen kimselerdir.

O saat yaklaştı

Burada yaklaştığı bildirilen السّاعة [
sâ‘at], "kıyâmet saati"dir. O saat, "kıyâmetin koptuğu, herkesin öldüğü kıyâmet gününün birinci evresi"dir. Sâ‘at sözcüğü, Kur’ân'da hep bu anlamda kullanılmıştır.

Ve ay yarıldı.

Rabbimizin mesajının doğru anlaşılması ve rivâyetlerde olduğu gibi hurafelere sapılmaması için bu cümle üzerinde önemle durulması gerekmektedir:

İNŞİKÂK [YARILMA]: انشقاق [
inşikâk] sözcüğü, شقّ [şakk] sözcüğünün infial babına nakledilmiş şeklidir ve mutavaat [etkilenerek uyma] anlamı içerir. Yani, inşikâk sözcüğü ile ifade edilen yarılma, maruz kalınan "yarma" etkisine direnç göstermeden, karşı konmadan, uyum sağlayarak meydana gelen yarılmadır. Bu sebeple önce şakk sözcüğü tahlil edilmelidir:

Şakk sözcüğü, soğuk veya herhangi bir nedenle "elde veya yüzde oluşan çatlaklar" için kullanılan شقاق [şikâk] sözcüğünden gelmektedir. Araplar hayvanların tırnaklarında ve bileklerindeki çatlamaya [hastalığa] şikâk derlerdi. Daha sonraları da ciltte her türlü çatlak oluşturan hastalığa şikâk demişlerdir. شقاق [şikâk] mecâzî olarak da "ayrılıkçı, tefrika çıkaran, normal düzeni bozan" anlamlarında kullanılır.

Şakk ise, "sad-ı bain" [ayırıcı çatlak] demektir. Otun topraktan çıkışı, çocuğun dişinin çıkışı, şakk sözcüğüyle ifade edilir. Şakk, aynı zamanda
طلوع [tulû‘=doğuş] anlamındadır. Sabahın oluşuna da شقّ الصّبح [şakk-ı subh] denir. Çünkü sabah da karanlıkları çatlatmakta, gündüz ile geceyi ayırmaktadır. [Lisânü'l-Arab; c. 5, s. 107.]

Râgıb el İsfehânî ise sözcüğü şöyle açıklamıştır:

Şakk, "herhangi bir şeyde meydana gelmiş çatlak"tır. Denilmiştir ki: "Ay'ın inşikâkı, Peygamber zamanındadır." Ve yine denilmiştir ki: "Ay'ın inşikâkı, "kıyâmetin kopacağı vakit ortaya çıkacak yarılma"dır." Ve yine denilmiştir ki: "Bunun manası, ‘işin açığa çıkması’dır." [Râgıb el-İsfehânî,
el-Müfredât; s. 264, "Şakk" mad.]

Yukarıda verilen her iki sözlükteki bilgilere göre,
şakk sözcüğü, bir elmayı böler gibi bir şeyin ikiye, üçe bölünerek ayrılması anlamına değil, bir şeyin üzerinde yarıkların, çatlakların oluşması anlamına gelmektedir. Nitekim Bakara/74, Meryem/90, Rahmân/37, Hâkka/16, Abese/26 ve İnşikâk/1'de de şakk sözcüğü, "bir şeyin üzerinde veya bünyesinde oluşan yarılmaları, çatlamalar"ı ifade etmek için kullanılmıştır.

Şakk sözcüğünün bu anlamına göre, Ay yarıldı ifadesi, "ay üzerinde bir takım yarılmalar, çatlamalar olduğu" anlamına gelir ki, ay'a gidildiği dönemde [1969], orada ayak izlerinin oluşması ve ay yüzeyinden parça koparılması sebebiyle, bu âyetin gerçekleşmiş olduğu ileri sürülmüştür.

Sözlüklerde şakk sözcüğünün karşılığı olarak verilen anlamlara rağmen, Ay yarıldı ifadesinin, "ay'ın iki parçaya ayrıldığı" anlamına geldiğini ileri süren bazı kimseler, sadece yukarıda naklettiğimiz zayıf ve uydurma hadislerden destek alan bu görüşlerine, âyetteki fiilin geçmiş zaman kipi ile kullanılmasını delil göstermişlerdir. Gerçekten de Rabbimiz, âhiret ve kıyâmet sahnelerini anlatırken âyetlerdeki fiilleri geçmiş zaman kipinde kullanmaktadır. Böylece kıyâmet ve âhiretin mutlaka gerçekleşeceği vurgulanmış olmaktadır. Bu ifade tarzı bazan günlük hayatta da kullanılmaktadır. Meselâ, yapmaya kesin kararlı olduğumuz bir iş için, daha o işe başlamadan "o iş bitti" veya "yaptım bile" şeklinde konuşuruz. Bu sözlerle o işi "kesinlikle yapacağımızı" ifade etmiş oluruz. Rabbimizin kıyâmet ve âhiretin mutlaka gerçekleşeceğini vurgulamak için geçmiş zaman kipli fiiller kullanması da böyledir. Nitekim kıyâmet sahnelerinden olacak olan "Sura üfürülme" de sanki olmuş bitmiş gibi geçmiş zaman kipiyle verilmiştir. Kehf/99, Mü’minun/101, Yâ- Sîn/51, Zümer/68, Kâf/20 ve Hakka/13’te görülebilir.

Bu ifade tarzının Kur’ân'da daha birçok örneği vardır:

1Allah'ın emri kesinlikle gelecek. Artık onu acele edip istemeyiniz. Allah, onların ortak koştukları şeylerden arınıktır ve yücedir. [Nahl/1]

Ayrıca; Rahmân/37, Hâkka/14-16, İnşikâk/1-5, İnfitar/1-4, Tekvîr/1-14, A‘râf/38-50, Zümer/68-74'e de bakılabilir.

Bu yaklaşımla konumuz olan âyetin anlamı, "Kıyâmet yaklaştığında ay mutlaka yarılacaktır" demek olur. Hasan-ı Basrî, Ebu's-Suud, Osman b. Atâ, Nesefî gibi bilginler ve tüm çağdaş bilginler de bu anlamı tercih etmişlerdir.

"ŞAKK" SÖZCÜĞÜNÜN "TULÛ‘"[DOĞUŞ] ANLAMINDA OLUŞU: Sözcüğün bu anlamı dikkate alındığında,
Ay yarıldı ifadesinden, "ay'ın doğup ortaya çıktığı ve karanlığı çatlattığı" manası ortaya çıkmaktadır. Şems sûresi'nin tahlilinde, Güneş'i takip eden ay ifadesinin, "Kur’ân'ı izleyen Peygamber" anlamına geldiği yönünde bir tesbitte bulunmuştuk. Bu tesbit doğrultusunda, aynı anlam buraya taşınarak, Ay yarıldı ifadesinden, "Peygamber'in gönderildiği ve açığa çıktığı, o'nunla da iyi ile kötünün, iman ile küfrün, hidâyet ile dalâletin açıklığa kavuşturulduğu" anlaşılabilir. Şöyle de ifade edilebilir: Ay'ın yarılması, ay doğduğu esnada karanlığın yarılmasıdır. Bu deyim [şakku'l-kamer], "durum aydınlandı, ortaya çıktı" anlamında kullanılır. Nitekim Araplar, bazı açık ve belirgin durumları ifade etmek için atasözlerinde "ay" sözcüğünü kullanmaktadırlar.

Mutavaat anlamı taşıyan انشقّت [inşekkat] sözcüğüne bu mecâzî anlam doğrultusunda bakıldığında, sûrenin 1-2. âyetleri şu anlama gelmektedir:

Saat [Kıyâmet] yaklaştı. Ve her şey Allah tarafından açıklığa kavuşturuldu. Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve "Devam edip giden bir büyüdür" diyorlar.

Yani, saat yaklaşıp ay yarıldığı, her şey açıklığa kavuşturulduğu hâlde, gördükleri mucizelerden yüz çeviriyorlar. Olacak olmadan, başlarına belâ gelmeden akıllanmıyorlar. Âkıbeti düşünmüyorlar. Gördükleri âyetlerden ibret alacakları yerde "süregelen bir sihirdir" diyerek yüz çeviriyorlar.

Buradaki اية [
âyet] sözcüğü, "hayret verici alâmet, olağanüstü durum, mucize" anlamına gelmektedir. Kural olarak, bir şart cümlesinde yer alan nekre [belirtisiz] kelimeler, olumsuz cümlelerdeki nekre kelimeler gibi, soyut veya somut herhangi bir varlığın tüm cinsini ifade eden cins ismi mâhiyetindedirler. Bu kural gereği, buradaki âyet sözcüğü, herhangi bir mucize anlamında olup her türlü mucizeyi de içine almaktadır.

Bu durumda, Öteden beri süregelen bir sihirdir diyen müşriklerin, gördükleri hiçbir âyeti, hiçbir delili, hiçbir mucizeyi dikkate almadıkları vurgulanmış olmaktadır. Kur’ân'dan başka bir mucize görmedikleri için, müşriklerin gördüğü ve dikkate almadıkları ifade edilen âyetler/mucizeler, Kur’ân âyetleridir. Hatırlanacak olursa, müşriklerin bu tavrı daha evvel Müddessir sûresi'nde de konu edilmişti:

18-25Şüphesiz o, düşündü ve ölçü koydu. –Artık o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu!– Sonra baktı. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi de: "Bu, söylenti hâlinde gelen bir büyüden başka bir şey değil. Bu, beşer sözünden başka bir şey değil" dedi. [Müddessir/24]

Burada "süregelen" olarak çevirdiğimiz sözcüğün orijinali مستمرّ [
müstemir] olup bu sözcük birden çok anlama gelmektedir. Bu anlamları şöyle sıralayabiliriz:

* "Devam eden" anlamına gelir ki, zaten gelen vahiyler ve yapılan tebliğler kesintisizdir, süreklidir, devam etmektedir.

* المرّة [
el-mirretu] sözcüğünden türemiş olup "güçlü" manasına gelir.

* المرارة [
el-mirâretu] kökünden türemiş olup "öd kesesi" manasına gelir. Buna göre ifade, "Bu, acı, tadı bozuk bir sihirdir" manasında olur.

* "Geçici, geçip giden, zeval bulan" anlamındadır. Sözcük bu anlamla değerlendirildiğinde ise sihrin geçiciliği, sürekli olmadığı vurgulanmış olur.

Biz, "sürekli, devam eden, süregelen" anlamının en uygun anlam olduğu kanısındayız. Çünkü müşriklerin "büyü" olarak niteledikleri âyetler süreklidir, kesintisizdir. Müşrikler kendilerine tebliğ edilen âyetlerin özünü araştırmaya yanaşmamakta ve bu âyetlerin anlamlarına sırtlarını dönmektedirler. Bir delile ve kanıta dayanmadan sırf keyfî arzularına uyarak, gördükleri âyetleri ve bu âyetlerle ortaya konan gerçekleri hiç irdelemeden, düşünmeden yalanlamaktadırlar.

Doğru anlayabilmek maksadıyla sûrenin başından beri üzerinde çalışma yaptığımız ilk iki âyetteki kısa ve öz mesaj, Rabbimiz tarafından Enbiyâ sûresi'nde detaylandırılmıştır:

1İnsanlar için hesapları yaklaştı. Onlar ise aldırmazlık içinde, mesafeli duran kimselerdir.

2,3Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, aralarında şu fısıltıyı gizlediler: "Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?"

4De ki: "Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, en iyi işiten, en iyi bilendir."

5Aksine onlar: "Bunlar, karmakarışık düşlerdir; yok yok onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir alâmet/gösterge getirsin" dediler.

6Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?

7Ve Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz olgun kimseleri gönderdik/elçi yaptık.

Haydi, siz bilmiyorsanız Öğüt/Kitap Ehli olanlara/vahiy bilgisi olanlara soruverin.

8Ve Biz o elçileri yemek yemez birer ceset yapmadık. Onlar sürekli kalıcılar/ölümsüz de değillerdi.

9Sonra Biz onlara, verdiğimiz o sözü yerine getirdik. Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de değişime/yıkıma uğrattık.

10Hiç kuşkusuz Biz size, öğüdünüz/şan şerefiniz içinde olan bir kitap indirdik. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacak mısınız?

11Biz, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yapan nice kentleri de kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka toplumları var ettik.

12Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı. 13Hızla uzaklaşıp kaçmayın, sorgulanmanız için, içinde şımarıp azdığınız şeylere ve evlerinize dönün.–

14Onlar: "Yazıklar olsun bizlere! Şüphesiz biz gerçekten yanlış davrananlar; kendi zararlarına iş yapanlar imişiz" dediler.

15İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak/kül hâline getirinceye kadar son bulmadı. [Enbiyâ/1-15]
3,4,5) Kur'ân'da kendilerine verilen her emir, "kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli, haksızlık ve kargaşayı engellemek için konulmuş bir kanun, düstur ve ilke" olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar yarar sağlamıyor.
Bu âyet grubunda ilk olarak Müslümanlar arasında yanlış anlamda kullanılan حكمة [hikmet] sözcüğü üzerinde durmak gerekmektedir. Kur’ân'da ilk kez bu sûrede geçen ve bizim de "zulüm ve fesadı [kargaşayı] önleyen ilke" olarak çevirdiğimiz hikmet sözcüğü, âyette بالغة [bâliğa] sıfatıyla birlikte yer almıştır. Buna göre, âyetteki حكمة بالغة [hikmet-i bâliğa] tamlaması, "en üstün seviyede, yeterli olacak şekilde, zulüm ve fesadı engelleyen ilke" anlamına gelir.

"HİKMET" SÖZCÜĞÜNÜN GERÇEK ANLAMI: حكمة [
hikmet]in ne olduğunu anlamak için sözcüğün lügat anlamını bilmek yeterlidir.

Hikmet sözcüğü, حكم [hukm] sözcüğünün bir türevi olup "bina-i nev'i, ism-i nev'i" kalıbındadır. Kullanıldığı fiilin bütün anlamlarını temsil eden bir isim niteliğindeki bu kalıptan birçok sözcük türetilmiştir. Bu sözcüklerden birçoğu Arapça'daki anlamlarıyla Türkçe'ye de geçmiştir. Türkçe'de yaygın olarak kullanılmakta olan bu kalıptaki sözcüklerden bir kısmı şunlardır: Bid‘at, cinnet, fikret, fitne, firkat, gıybet, hizmet, hicret, illet, iffet, kıymet, kısmet, kisve, minnet, mihnet, nimet, rif‘at, ric‘at, sirkat, şirket, şiddet, zînet.

Hikmet de aynı kalıptan geldiği gibi, hikmet'in türetildiği hukm sözcüğünün türevleri olan hâkim, hakem, hâkimiyet, hükûmet, muhkem, tahkim, muhâkeme, mahkeme, ihkam ve tahakküm gibi birçok sözcük de Türkçe'ye geçmiş ve Türkçe'leşmiş olarak kullanılmaktadır.

Hukm sözcüğüne, sözcük ve terim anlamı olarak bugün elimizdeki Arapça sözlüklerde verilen karşılıklar şunlardır: "Hükmetmek, yargılamak"; "işi sağlama almak, sağlamlaştırmak"; "yüzün ön kısmı, alın"; "şan, şeref"; "çağırmak, mahkemeleşmek"; "hakemlik etmek, tecrübeli uzman"; "hikmet sahibi olmak, hakîm olmak."

Allame İbn-i Manzur'un
Lisânü'l-Arab adlı eserinde حكم [hakeme] sözcüğünün esas anlamının منع [mene‘a=engel oldu] demek olduğu belirtilmektedir. Bu durumda hakeme sözcüğünün mastarı olan hukm sözcüğü de "engel olmak" anlamına gelmektedir. Araplar bu sözcüğü, "insan veya hayvana mani olmak, onu kontrol altına almak" anlamında kullanmışlardır. Sözcüğün İslâm öncesi Arap şiirinde bu anlamda kullanıldığını gösteren yüzlerce örnek vardır. Ayrıca hayvanların kontrolünü sağlayan "gem" denilen alete de Araplarca حكمة [hakeme] denmiştir. [Lisânü'l-Arab; c. 2 s. 539-543, "Hukm" mad.]

Kur’ân döneminde ise, sözcüğün anlamı biraz daha özelleşerek, "zulme ve fesada engel olmak" anlamında kullanılmıştır. Hakeme sözcüğünden türetilen sözcükler de o dönemde özelleşmiş olan bu anlama uygun olarak kullanılmıştır. Bu sözcüklerden bir kaçı ve kullanıldıkları anlamlar şöyledir:

*
Hâkim: Zulme ve fesada engel olan kişi.

*
Mahkeme: Zulme ve fesada engel olunan yer.

*
İhkam: Zulme ve fesada engel oldurma.

*
Muhkem: Zulme ve fesada engel edilmiş şey.

Sözcüğün Kur’ân'ın indiği dönemde bu özelleşmiş anlam içeriğiyle kullanıldığına dair Peygamberimize isnat edilmiş meşhur bir hadis bile bulunmaktadır: حكّم اليتيم كما تحكّم ولدك [hakkimu'l-yetîme kemâ tühakkimu veledeke=kendi çocuğunu engellediğin gibi yetimi de engelle!], yani "Kendi çocuğunun zulmüne, fesadına, kötü yetişmesine mani olduğun gibi yetime de mani ol ki, o da iyi yetişsin, kötü birisi olmasın."

حكم [hukm] mastarının tüm türevleri bu anlam ile uyumludur. Sarf ilmi'nin kurallarına göre bu sözcükten birçok farklı sözcük daha türetmek mümkündür. Nitekim hukm mastarının farklı türevleri Kur’ân'da 210 yerde geçmekte ve dikkatle incelendiği takdirde hepsinin de "zulme ve fesada mani olma, engelleme" anlamında kullanıldığı açıkça görülmektedir.

Hukm mastarından türemiş olan حكمة [hikmet] sözcüğü, girmiş olduğu ism-i nevi kalıbından dolayı, "zulme ve fesada engel olma"nın adı olmak durumundadır. Bu duruma göre hikmet'e verilmesi gereken en uygun anlam, "zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan kanun, düstur ve ilke" olmaktadır.

Hikmet sözcüğü, hepsi de doğal sözcük anlamıyla kullanılmış olarak Kur’ân'da 19 âyette 20 kez geçmektedir. Sözcük Kur’ân'da ilk defa, 37. sırada Mekke'de inen Kamer sûresi'nde yer almış ve bu âyetten sonraki âyetlerde geçen hikmet sözcükleri yine Kur’an tarafından ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Söz konusu âyeti,
hikmet sözcüğünün bu anlamı ışığı altında değerlendirdiğimizde, vahiyle topluma gelen "kararlaştırılmış, zulüm ve fesadı engelleyen üst seviyede ilkeler ve bunlardan vaz geçirecek haberler"e rağmen, inançsızların keyif, tutku ve heveslerine uyarak ömürlerini fısk ve fücûrla geçirmeyi tercih ettikleri anlaşılmaktadır. İnançsızların bu tavırları daha önce Kıyâmet sûresi'nde de söz konusu edilmişti:

5Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: [Kıyâmet/5]

ENBA’ [ÖNEMLİ HABERLER]: أنباء [enba’], "önemli, mühim haberler" demektir. Nitekim Neml/22, Hucurât/6 ve Âl-i İmrân/44'de detaylı olarak görülebileceği gibi, نبأ [nebe’] ve انباء [enba’] sözcükleri Kur’ân'da ancak ağırlığı ve önemi olan şeyler için kullanılmıştır. Yukarıdaki pasajda işaret edilen önemli haberler, Kur’ân'daki geçmiş toplumlara ait kıssalar ve ahırette kafirlerin başlarına gelecek azabın, müminlerin de alacağı ödüllerin haberleridir.

Bu açıklamalara göre 3-5. âyetlerin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: "Kendilerinden önce yaşamış ve ilâhî mesajı yalanlamış toplumların yok edilişlerinin ve yine Kur’ân'da tasvir edilen âhiret serüvenlerinin haberleri onlara geldi. Bütün bu haberler, yanlış yolda olanların tutumlarını değiştirmelerini sağlayacak nitelikte uyarıcılardı. Yine bu emirler, onları zulüm ve fesattan en üst düzeyde engelleyecek yasalar ve ilkelerdi. Ama buna rağmen uyarılar onlara fayda vermiyor."

6,7,8) O hâlde onlardan geri dur. O günde, Çağırıcı'nın, bilinmedik/yadırganan bir şeye çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, O davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar. Sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, "Bu, zor bir gündür" derler.
Bu pasajda Mekkeli müşriklerin hâlleri sergilenmekte ve Peygamberimize o zavallılardan yüz çevirmesi, onları kendi hâllerine bırakması telkin edilmektedir: "Artık onları kendi hâline bırak! Çünkü sen onlara en ikna edici delilleri getirdin ve kıyâmeti inkâr ettikleri, peygamberlerini yalanladıkları için cezalara çarptırılan kavimlerden ibret verici, caydırıcı tarihî örnekler verdin. Tüm bunlara rağmen onlar hâlâ ders almıyorlar. Onları kendi hâline bırak, artık onlarla sözlü münâkaşada bulunma, onlarla kaynaşma, samimî olma ve onlardan geri dur!"

Hatırlanacak olursa, Rabbimiz Peygamberimize Kalem/44'de,
Onları Bana bırak!; Necm/29'da da, Onlardan mesafelen! şeklinde telkinlerde bulunmuştu. Yukarıdaki âyette verilen emir ise öncekilerden daha kapsamlıdır. Zira burada kullanılan tevella sözcüğü, sallâ sözcüğünün karşıt anlamlısı olup "destek vermemek, yardımcı olmamak, sırt çevirmek" anlamına gelmektedir.

MÜNADİ [ÇAĞIRICI]: Kaf/41-42'nin tahlilinde de değindiğimiz gibi, söz konusu çağırma, ister vasıtalı, ister vasıtasız olsun,
Çağırıcı bizzat "Rabbimiz"dir.

نكر [NÜKR]: Âyetin orijinal metninde yer alan نكر [nükr] sözcüğünün;

* Bugün yaygın olarak kullanıldığı gibi, "inkâr edilen, çirkin, kabul görmeyen" anlamı esas alınırsa, "Çağırıcı"nın onları münker olan [kabul etmedikleri, çirkin buldukları] şeye çağırdığı;

* منكّر [
münekker=yadırganan, ihtimal verilmeyen] anlamı esas alınırsa, çağırıcının onları cehenneme, yani onlara göre olmaması gerekene çağırdığı anlaşılır. Nitekim Araplar, "Bunun böyle olmaması gerekirdi", "Bu, olmamalıydı", "O kişi münkerden nehyeder" [olmaması gerekenden yasaklar] gibi ifadelerde hep aynı sözcüğü kullanırlar.

خشّاعا ابصارهم [HUŞŞÂ‘AN EBSÂRUHUM [GÖZLERİ DÜŞKÜN DÜŞKÜN]: Bu deyim, "gözleri huşu içinde" demektir. Gözlerdeki bu huşu, korkudan, pişmanlık ve utançtan ya da dehşetten kaynaklanmış olabilir. Yani çağırılanlar; olayın veya başlarına geleceklerin korkusuyla; olayın dehşetiyle; duydukları pişmanlık ve utançla gözleri huşu içinde kabirlerden çıkacaklar ve çağırıcıya doğru fırlayacaklardır. Bu kimseler âyette darmadağın çekirge sürüsüne benzetilmiştir.

Bu benzetme, onların çok olmaları ve dalgalanmaları bakımından yapılmış olabileceği gibi, onların şaşkınlığını ve güçsüzlüğünü ifade etmek için de yapılmış olabilir. Bu konuyla ilgili şu açıklama isabetli bir tespittir:

İşte o gün insanların mezarlarından çıkışı çekirgelere benzetilir. Peki, neden çekirgelere? Allah neden bu örneği seçmiştir? Son yüzyılda haşereler üzerinde mikro kameralar ve sistemli gözlemle yapılan araştırmalar bize neden çekirgelerin örnek olarak gösterildiğini açıklamaktadır. Her şeyden önce çekirge sürüleri çok kalabalıktır. Milyarlarca çekirge bir araya gelerek kilometrelerce uzunluk ve genişlikteki kapkara bir yağmur bulutunu andırırlar. Bu sürülerin bazılarının 3-5 km. genişliğinde ve metrelerce derinlikte olduğu tesbit edilmiştir.

Ayrıca çekirgeler yumurtalarını toprağın içine tohum gibi yerleştirirler ve çekirge larvaları uzun bir müddet toprağın altında kaldıktan sonra yeryüzüne çıkarlar. Nereden çıkarlar? Toprağın altından...

Şimdi örnek olarak Amerika'nın New England bölgesinde yaşayan çekirgeleri inceleyelim. Bu çekirgeler 17 yaşına bastıkları yılın Mayıs ayında, uzun yıllardan beri yaşadıkları yeraltındaki karanlık yarıklardan toprak üzerine çıkarlar. Eğer insanlara, "Sizi karanlık bir yere kapatacağız ve saatiniz olmadan, dış dünyayla bağlantınız olmadan 17 gün sonra hep beraber dışarı çıkacaksınız" deseniz, emin olun birçok insan 17 günlük süreyi bile doğru tahmin edemez. Dünya'dayken maddî bedeni mezara konmuş insanların, âhirette topluca yaratılmalarına bundan güzel örnek olur mu? Kısacası çekirgeler ve insanlar benzer şekilde toprağın altında uzun bir müddet kaldıktan sonra topluca çok kalabalık olarak yeryüzüne çıkarlar. [Kur’an araştırmaları gurubu; Kur’an hiç Tükenmeyen Mucize]

O kâfirler, "Bu, zor bir gündür" derler.

Bu ifadeden, âhiretin, kâfirler ve müminler için farklı olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü kıyâmetteki korku ve dehşet sadece kâfirler içindir:

8-10Çünkü, o boruya üflendiğinde, işte o, o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür. Yalnız o, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kimseler için hiç de kolay değildir. [Müddessir/8-10]

Müminler o gün güvende olacaklardır:

101,102Şüphesiz tarafımızdan kendilerine "En Güzel" hazırlanan kimseler; işte onlar, cehennemden uzaklaştırılmışlardır. Onlar, cehennemin uğultusunu duymazlar. Onlar, nefislerinin istediği şeyler içinde sürekli kalıcıdırlar. [Enbiyâ/101-102]

89Kim bir iyilik-güzellik getirirse, onun için getirdiğinden daha hayırlısı/getirdiğinden dolayı bir hayır vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır. [Neml/89]

31Cennet de, Allah'ın koruması altına girmiş kişilere uzak olmayıp yaklaştırılmıştır.

32-35İşte bu, çokça yönelen ve kendini çokça koruyan, Rahmân'a; yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a görülmediği, duyulmadığı; sezilmediği yerlerde bile saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperen ve gönülden bağlı olan herkes için söz verilendir. –"Selâm ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür."– Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır. [Kaf/31-35]
9) Onlardan önce Nûh'un toplumu da yalanlamıştı. Öyle ki kulumuzu yalanladılar ve "O, gizli güçlerce desteklenen/deli birisidir" dediler. Ve o alıkonulmuştu; her türlü faaliyetine engel olunmuştu.
Görülüyor ki, kendi toplumu Nûh peygamberi sadece yalanlamakla kalmamış, ona "mecnûn" diyerek hakaret etmiş, elini kolunu bağlamış ve tebliğ görevini yerine getirmesine engel olmuştur. Hatta o'nu ölümle de tehdit etmiştir:

* Onlar dediler ki: "Ey Nûh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, kesinlikle sen taşlanarak öldürülenlerden olacaksın!" [Şu‘arâ/116]

Yüce Allah, sûrenin 4. âyetinde bildirdiği önemli haberler'i bu âyetten itibaren açıklamaya başlamıştır. Açıklanan bu önemli haberlerin sayısı beş tane olup hepsi de geçmiş dönemlerde yaşamış peygamberlerin ibret alınması gereken serüvenleri hakkındadır. Bu haberler hem insanlar için birer "vaz geçirici", hem de Peygamberimizin kalbini yatıştıran ve yükünü hafifleten bir mesaj özelliği taşımaktadır. Çünkü hepsi de Peygamberimizin durumunun önceki peygamberlerden farklı olmadığını gösteren bilgiler içermektedir. Rabbimiz bu tür mesajlarını her zaman –bu âyette olduğu gibi– işareten değil, bazan da net sözcükler kullanarak vermiştir:

* Biz onların söylediklerinin seni kesinlikle üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler Allah'ın âyetlerini bile bile reddediyorlar. Ve elbette ki senden önce de elçiler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah'ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki, sana, elçilerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. [En‘âm/33-34]

Bu âyette Peygamberimize verilen mesajı şöyle takdir etmek mümkündür: "Onlardan önce Nûh'un kavmi yalanladı. Yani, o yalanlama fiilini senin kavminden önce Nûh kavmi yaptı ve Allah'ın peygamber gönderdiğine inanmadı. Öyle ki, o kulumuza yalan isnat ettiler ve o'na "mecnûn" [cinnlenmiş, delirmiş] dediler. Hem de zecredildi, yani tebliğden men edilmek için çok azarlandı, incitildi, eziyet gördü; eğer tebliğden vazgeçmezse taşlanarak öldürülmekle tehdit edildi."
10) Bunun üzerine Nûh Rabbine yalvardı: "Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et!"
Bu âyette kendi toplumu tarafından etkisiz bırakılarak tebliğ görevini yerine getiremez hâle getirilen Nûh peygamberin çaresizlik içinde kendisini peygamber olarak görevlendiren Allah'a dönerek gücünün tükendiğini ve yenik düştüğünü bildiren yakarışı dile getirilmiştir. Bu yakarıştan sonra Nûh peygamber kendisine verilen işi bizzat işin sahibine [Allah'a] teslim etti. Teslim eder etmez, o güçlü ve karşı durulmaz Rabb da gerekeni hemen yaptı:
11) Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.
Âyette geçen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik ifadesi, bir "istiare-i temsiliyye"dir. Bulutlardan yağan yağmurun ne kadar fazla olduğu, gök kubbenin yarılıp kuvvetli bir selin yeryüzüne akmasına benzetilerek anlatılmıştır. Şiddetli yağmuru ifade etmek için Arapça'da kullanılan, "Gökyüzünün olukları aktı, kırbalarının ağızları açıldı" deyimleri ile Türkçe'de kullanılan "sanki gök delindi" deyimi aynı türden ifadelerdir.
12) Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık; derken sular ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu.
Nûh tufanı ile ilgili olarak gerek İsrâîliyâttan ve gerekse uydurma rivâyetlerden beslenen birçok hikâye mevcuttur. Biz, Kur’ân dışı anlatımların doğru olmadığı kanaati ile Rabbimizin verdiği bilgilerle yetinmeyi ve Her türlü noksanlıklardan arınmış Rabbimiz! Sen'in bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yok (Bakara/32) demeyi tercih ediyoruz.

Bu olayların Kur’ân'daki ayrıntılı olarak anlatımı Hûd/25-49’da gelecektir.
13,14) Nûh'u da, iyilikbilmezlik edilen kişiye bir ödül olmak üzere, korumamız/gözetimimiz altında akıp giden levhaları; tahtaları ve çivileri/urganları olan filikalar/küçük gemiler üzerinde taşıdık.
Âyette geçen الواح [elvâh] sözcüğü, لوح [levh] sözcüğünün çoğuludur. Levh ise, –Müddessir ve Burûc sûrelerinde açıkladığımız gibi– "her ne maddeden olursa olsun, tahta gibi yassı olan şeyler"dir. [Lisanü’l Arab, "lvh" mad.]

دسر [düsür] sözcüğü دسار [disâr] sözcüğünün çoğuludur. Disâr ise, "gemi tahtalarını birbirine bağlayan bağ, kenet, perçin [çivi] veya halat"a denir. [Lisanü’l Arab, "d s r" mad.]

Buna göre âyette geçen ذات الواح و دسر [zât-ı elvâh ve düsur] ifadesi ile, "gemi" kasdedilmiş olmaktadır. Yani, söylenmek istenen nesnenin adı verilmeyip nitelikleri açıklanmıştır. Nitekim Hûd/37-38'de bu nesne için فلك [fülk=gemi] sözcüğü kullanılmıştır. "Gemilerde bulundurulan sandal" demek olan filika sözcüğünün de Latince'ye buradan geçmiş olması muhtemeldir. Verilen bilgilere göre Nûh peygamberin gemisi, tahtaları bir takım bağ, perçin veya halat ile birbirine bağlanmış bir saldan ibarettir.

Âyette geçen "الواح elvah" sözcüğü, Cem’i Kıllet kalıbında olup üst sayı on ile sınırlıdır. Bu demektir ki Nuh’un sallarının her biri en çok on tahtadan yapılmıştır. فلك Fülk sözcüğünün de çoğul olduğu dikkate alınırsa Nuh onar tahtadan oluşan üçten çok sal yapmıştır.

GÖZETİMDE AKIŞ: Nûh peygamberin salının Rabbimizin gözetiminde akışı, salın ve salda bulunanların Allah tarafından korunduğunu, gözetildiğini, tehlikelerden uzak tutulduğunu ifade etmektedir. Çünkü tufanın boyutu onların gözetilmelerini gerektirmektedir:

* Ve gemi onlarla, dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu. Ve Nûh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: "Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler ile beraber olma!" [Hûd/42]

nankörlük edilen kişiye bir mükâfaat olmak üzere

Âyette, toplumu tarafından alaya alınan, görevden alıkonan, aşağılanan ve eziyet gören Nûh peygamberin, bütün bunlara karşı sabrederek direnmesinin mükâfaatı olarak Allah tarafından gözetildiği bildirilmektedir. Yani, Nûh peygamber tufandan kurtarılarak toplumunun kendisine yaptıklarına karşı onurlandırılmış olmaktadır. Onun Allah'a şükredişinin âhiretteki mükâfaatı ise burada açıklanmamıştır.

BUGÜNE MESAJ: Bu âyette aynı zamanda şu mesaj da verilmektedir: Allah yolunda tüm gücünü harcamasına rağmen çaresizlik içinde yenik düşen dava adamı, davayı bu davanın asıl sahibine teslim edip O'na sığınması durumunda, Allah'ın yardımı ile tekrar güç kazanır. Böyle durumlarda her şeyin yaratıcısı ve hâkimi olan Allah, dinine hizmet eden kişiyi zâlimler karşısında onurlandırır ve emrinde olan evren güçlerini o dava adamının hizmetine vererek ona yardım eder.
15) Ve andolsun Biz, bunu bir âyet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Âyetteki bu işaret zamiri ile gösterilenin ne olduğu konusunda iki değişik açıklama yapılabilir:

*
Bu zamiri ile, "gemi" [sal] kasdedilmiştir ve ibret olarak bırakılan da "salın kalıntıları"dır. Bu kalıntılar geçmişte bulunmuş, görülmüş olabilir veya ilerideki yıllarda bulunacaktır.

*
Bu zamiri ile, "olay" kasdedilmiştir. Alınacak ibret de, Nûh peygamber ile toplumu arasında yaşanan olaylardır.

Yüce Allah bu konuyu Ankebût sûresi'nde şu ifade ile bildirmiştir:

15Böylece Biz, o'nu ve gemi halkını kurtardık ve gemiyi/cezayı/kurtuluşu âlemlere bir alâmet/gösterge yaptık. [Ankebût/15]

MÜDDEKİR: Bu sözcüğün aslı, ذكر [
zikr] sözcüğünden türemiş olan مذتكر [müztekir] sözcüğüdür. İftial babından ism-i fail olan sözcükte, مذدجر [müzdecer] sözcüğünde olduğu gibi ت [te] harfi د [dal]a kalbedilmiş, sonra da ذ [zal], د [dal]a idgam edilmiştir. مدّكر [müddekir] sözcüğü, tıpkı متذكّر [mütezekkir] sözcüğü gibi, "düşünen, ibret alan ve kıyas yapan" anlamını ifade eder. Bu durumda âyette geçen, O hâlde var mı ibret alıp düşünen ifadesi, bir teşvik unsuru olabileceği gibi, sakındırıcı, caydırıcı bir unsur da olabilir.
16) Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
Sonuç, Kur’ân'da tasvir edildiği gibi gerçekleşmiş, inkârcıların başına gelen yakıcı ve karşı durulmaz azap hakkında önceden yapılmış uyarılar doğru çıkmıştır. Fussılet/16'da uğursuz günler olarak nitelenen bu azap günleri, Hâkka/7'de bildirildiğine göre, yedi gece ve sekiz gün devam etmiştir.
Nûh peygamberin ülkesi ve tufanın gerçekleştiği yer [coğrafî bölge] hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Hûd sûresi'nde Nûh peygamberin gemisinin karaya oturduğu yer جودىّ [Cûdi] adıyla zikredilmiştir. Lisânü'l-Arab ve Tâcü'l-Arus'da "Cûdi, Zeccac'a göre Âmid [bugünkü Diyarbakır] yöresinde, bazılarına göre Musul yakınlarında, bazılarına göre de Hindistan'da bir dağın adıdır" diye açıklanmaktadır. [Tâcü'l-Arus; c. 4, s. 405; Lisânü'l-Arab; c. 2, s. 257.]
ÖNEMLİ NOT:
Âyetin orijinalinde geçen نذر [nüzür] sözcüğü, نذير [nezîr] sözcüğünün çoğuludur. Kur’ân'da başka âyetlerde de geçen nüzür sözcüğü hem mastar hem de ism-i fail olarak kullanıldığından, sözcüğün anlamını "uyarılar" veya "uyarıcılar" olarak değerlendirmek mümkündür.
Nüzür, âyette kendisinden önce geçen عذابى [azâbî=azabım] sözcüğü ipucu kabul edilerek نذرى [nüzürî] şeklinde takdir edilebilir ve sözcüğün sonundaki harfin uyak için hazfedilmiş olduğu düşünülebilir. Bu durumda nüzürî sözcüğünün sonuna ekli bulunan "benim" anlamındaki iyelik zamiri, sözcüğe "uyarılarım, uyarıcılarım" anlamını vermiş olur.
Bu kabule göre; nüzür sözcüğü ile hem gönderilmiş mesajlar ve caydırıcı özelliği olan önemli haberler, hem de gönderilmiş peygamberler kasdedilmiş olmaktadır. Âyetin hitabı da hem inançsızlara, hem de uyarıcı peygambere yönelik olmaktadır. Geçmişte helâk edilmiş olan müşrik kavimlerin hepsi de elçileri yalanlayıp "Allah hiçbir şey indirmedi" dedikleri için sadece kendilerine gönderilmiş olan elçiyi değil, bütün elçileri yalanlamış durumuna düşmüşlerdir. Âyetin Peygamberimize yönelik mesajında da bu gerçeğe işaret edilmekte ve "senin işinin sonu da tıpkı o uyarıcıların işlerinin sonu gibi olacak" denilmektedir.
17) Andolsun Biz, Kur'ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Bu âyet, sûrede anlatılan her kıssanın arkasından tekrarlanarak bu kıssaların dikkate alınıp düşünülmesi ve onlardan ibret alınması gerektiği mesajı verilmektedir. Bir önceki âyette ilâhî mesajı yalanlayan toplumların tepesine inen acıklı azaplar hatırlatıldıktan sonra, aklını kullananların Kur’ân'ı anlamaya, dolayısıyla hidâyete davet edildiği bu âyetin takdiri şöyle yapılabilir: "İşte Kur’ân, önlerinde duruyor. Ellerinin altındadır, yararlanmalarına açıktır. Kolay anlaşılabilir. Kolay ezberlenebilir. Okunmayı ve üzerinde düşünmeyi özendiren bir çekiciliği vardır. Ayrıca doğru ve sade olmanın çekiciliğine sahiptir. İnsan fıtratı ile uyumludur. Rûhu coşturur, duyguları harekete geçirir. Çarpıcı açıklamaları bitmez. İstediği kadar reddedilsin, bu yüzden yıpranmaz, değerini yitirmez. İnsan kalbi onu her irdeleyişinde yeni bir şeyler öğrenir. İnsan onunla ne kadar kaynaşırsa ona olan ilgisi, ülfeti daha da artar."

Bu âyetten, "Biz Kur’ân'ı öğüt almaya hazır hâle getirdik" anlamını çıkarmak da mümkündür. Zira Arapça'da يسّرناقته للسّفر [yessera nâkatehü li's-seferi=devesini sefere hazırladı], يسّر فرسه لالمغزى [yessera ferasehü li'l-muğzî=atını savaşa hazırladı] cümlelerinde olduğu gibi, يسّر [yessera] fiili, "hazırlama" anlamında da kullanılır. [Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an]

Bize göre bu âyet yukarıdaki mesajlardan başka, Kur’ân'ın mucize oluşuna da dikkat çekmektedir. Nûh peygamberin hikâyesi ile birlikte o'na verilen mucize anlatıldıktan sonra bu âyet ile Peygamberimize zımnen şöyle denmektedir: "And olsun ki, Kur’ân'ı zikir için, yani herkese hatırlatmak, kendisiyle âleme meydan okumak için ve asırlar boyu sürüp gitsin diye kolaylaştırdık. Böylece yanına gelen herkesin bir mucize ortaya koyman için dilekte bulunmasına gerek kalmamıştır. Senin mucizen de Kur’ân'dır."
18) Âd da yalanladı. Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
Caydırıcı özelliği bulunan "önemli haberler"in ikincisi bu âyetle başlamaktadır. Kıssanın giriş cümlesi olan bu âyetin başında herhangi bir bağlacın bulunmaması, başka bir yere gönderme yapılmadığını, bu kıssanın bağımsız bir parça olduğunu göstermektedir.

Buradaki istifham da yine "istifham-ı inkarî" olup sorunun cevabı beklenmemekte, sadece söylenecek söze dikkat çekilmektedir.

ÂD KAVMİ: Arap tarih bilgilerine göre, Yemen'deki Hadramevt ile Umman arasında Ahkâf diye bilinen geniş bir beldenin halkı olan Âd kavmi, muhteşem sarayların bulunduğu İrem adlı dillere destan büyük kenti ile meşhur, siyasî ve ekonomik açılardan da büyük bir gücü temsil etmekte idi. Aynı zamanda zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibi olan Âd kavmi, yeryüzünde kendilerinden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanıyordu.

Kur’ân'ın bu halkla ilgili olarak dile getirdiği büyük mücâdele, onlara kendi içlerinden biri olan Hûd'un peygamber olarak gönderilmesi ile başlar. Âd kavmi ile Hûd peygamber arasındaki bu mücâdele, bu sûreden başka A‘râf, Şu‘arâ, Ahkâf ve Fussilet sûrelerinde de anlatılır (bkz. A‘râf/65-72, Şu‘arâ/123-140, Ahkâf/21-28, Fussılet/13-16).

Mücâdelenin, bu sûrenin 18-22. âyetlerindeki anlatımı, Âd kavminin sadece yalanlayışına ve uğratıldığı azaba işaret şeklindedir. Âd kavmi ve olay hakkındaki detay diğer sûrelerdedir. Âd ve Semûd kavimlerinin Kur’ân'daki haberlerini özetleyen bir bölüm, Fecr sûresi'nin tahlilinde bulunmaktadır. [Bkz. Tebyînu'l-Kur’ân/İşte Kur’ân; c. 1, Fecr sûresi.]
19,20) Şüphesiz Biz onların üstüne, uğursuz, uzun bir günde dondurucu/uğultulu, insanları koparıp atan bir rüzgâr gönderdik; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler.
صرصر [sarsar], "soğuk veya gürültülü fırtına" demektir. [Razi; el Mefatihu’l Gayb, Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an;

Fussılet 16’nın açıklaması]

Âyetteki uğursuz nitelemesi, astrologların [yıldız falcılarının] zannettikleri gibi günün kendisi ile ilgili bir uğursuzluk değildir. Çünkü bu uğursuzluk, herkesi ve her şeyi kapsamamış, o gün sadece Âd kavmi için uğursuz bir gün olmuştur. Böyle olmasına rağmen bu korkunç belânın çarşamba günü başladığı şeklindeki görüş oldukça yaygınlaşmış, hatta çarşamba gününün uğursuzluğuna inanan bazıları o gün herhangi bir işe başlamamayı âdet hâline getirmişlerdir.

Âyetteki اليوم [yevm=gün] sözcüğü ile herhangi bir gün değil, geniş anlamda "zaman" kasdedilmiştir. Nitekim âyette yevm sözcüğünü niteleyen مستمرّ [müstemirr=sürekli] sözcüğü de, yevm sözcüğünün çoğulu olan eyyam [günler] sözcüğü gibi aynı manayı, birçok günlerin geçtiğini ve zamanın akıp gittiğini ifade etmektedir. Son derece sert, korkunç, tüyler ürpertici olaylarla geçen o uğursuz zaman dilimi [yevm], hikâyenin burada kısaca anlatılması sebebiyle bir ölçü verilerek belirtilmemiştir. Ancak buradaki kısa anlatım başka âyetlerde detaylandırılmıştır:

* Âd'a gelince de onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: "Güç bakımından bizden daha çetin kim vardır?" dediler. Onlar şüphesiz kendilerini oluşturan Allah'ın güç olarak kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar Bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Biz de onlara bu en basit dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Âhiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez. [Fussılet/15-16]

* Âd'a gelince; onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile değişime/yıkıma uğratılıverdiler. Allah, o fırtınayı üzerlerine yedi gece ve sekiz gün; geceli gündüzlü peşpeşe musallat etmişti. Öyle ki, o toplumu, fırtınanın içinde, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş hâlde görürsün. Bak şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı? [Hâkka/6-8]


Hâkka/7'de helâk edilenlerin, Sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler şeklinde nitelenmesi, Âd kavminin bazı özelliklerini ima etmektedir. Bu imaya göre, âyetten onların uzun boylu, iri cüsseli, çok güçlü oldukları, olay anında rüzgâra karşı tedbir aldıkları, kurtulabilmek için çok çırpındıkları, ama rüzgâr tarafından âdeta kurutulup un-ufak edildikleri anlaşılmaktadır.
21) Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
22) Andolsun Biz Kur'ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
23,24,25) Semûd da o uyarıları yalanladı: "Bizden bir tek insana mı, o'na mı uyacağız? Öyle yaparsak kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz, Öğüt; Kitap, aramızdan o'na mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır" dediler.
Daha önce 16-17. âyetlerde dile getirilen bu ifadelerin burada da aynen tekrarlanması, içeriğinin zihinlere iyice yerleştirilmesi ve anlatılan her kıssadan ibret alınması içindir.

SEMÛD KAVMİ: Arap tarih bilgilerine göre Hicaz ile Sûriye arasında, Vâdii'l-Kurâ'da yaşamış eski bir Arap kabilesi olan Semûd kavmi,
Tarih-i Taberî'ye göre, Semûd b. Casır b. İrem b. Sâm b. Nûh'un neslidir. Daha evvel Fecr suresinde ayrıntılı bilgi verilmiştir.

Semûd kavmine elçi olarak Sâlih peygamber gönderilmiştir. Semûd kavminin ismi Kur’ân'da 26 yerde geçmektedir. Kur’ân'da Âd kavmi gibi ibret tablosu olarak sunulan Semûd kavmi ile Sâlih peygamber arasındaki mücâdele hakkında Taberî, İbnü'l-Esîr ve İbn-i Kesîr'in eserlerinde rivâyetlere dayandırılmış detaylar mevcuttur. Ancak Kur’ân'da yer almayan ve arkeolojik bulgulara dayanmayan bu detaylar, gerek güvenilir olmamaları ve gerekse bizi ilgilendirmemeleri nedeniyle burada alıntılanmamıştır. Semûd kavmi ile ilgili bilgiler Kur’ân'da A‘râf/73-79, Şu‘arâ/141-159, Neml/45-53, Hûd/61-68, Şems/11-15, Fussılet/17-18, Hâkka/4-8 ve bu sûrenin 23-32. âyetlerinde yer almaktadır.

Rabbimiz bu sûrede Semûd kavmine –diğer kıssalarda olduğu gibi– olayların özeti şeklinde değil, gâyet ayrıntılı bir biçimde yer vermiştir. Bu ayrıntılı anlatım, Semûd kavminin kendilerine gönderilen peygamberi yalanlarken hangi gerekçeleri ileri sürdükleri, toplumun ahlâkî niteliğinin ortaya çıkarılmasını sağlayan dişi deve fitnesi ve sonuçta bu deveye ne yaptıklarına ilişkin bilgileri içermektedir. Bir bakıma Peygamberimizin durumu da Sâlih peygamberin durumuna benzemektedir.

Semûd kıssasında azap ve helâke ait olayların geçmiş zaman kipiyle anlatılmasına karşılık, dişi devenin fitne olarak gönderilmesi haberinin gelecek zaman kipiyle verilmesi, söz konusu kıssanın sanki Peygamberimiz zamanında yaşanan canlı bir olaymış gibi hissedilmesini sağlamaktadır. Bu ifade tarzı hem Peygamberimizin sabır ve hakka davet konusunda Sâlih peygamberi örnek almasını sağlamak, hem de düşmanlarına karşı ilâhî yardım geleceği hususunda Allah'a duyduğu güveni sağlamlaştırmak içindir. Yüce Allah sanki, "Ben senin destekleyicinim, seni kesinlikle destekleyeceğim" demektedir.

Semûd'la ilgili bilgilerin yer aldığı âyetlerin ifadesine göre Semûd kavmi, Sâlih peygambere inanmamak için üç sebep göstermiştir:

1) Sâlih, bir insandır. Oysa peygamberlerin insanlardan üstün bir varlık olması gerekir.

2) Sâlih, kendi içlerinden çıkmıştır. Oysa peygamberin mucizevî bir yolla gelmesi gerekir.

3) Sâlih, toplum içinde sıradan bir insandır. Oysa peygamberlerin en azından gücü ve şöhreti olan bir kabilenin reisi, bir grubun lideri olması gerekir.

Bu itirazlardan, Semûd kavminin Allah'ın yukarıdaki özelliklere sahip birini peygamberlik görevi için seçebileceğini düşünmedikleri anlaşılmaktadır.

Mekkeli müşrikler de aynı cehâlet içindeydiler ve Muhammed (as)'in peygamberliğini aynı gerekçeleri öne sürerek reddediyorlardı. "Muhammed bizim gibi sıradan bir insan olduğu hâlde, aramızda doğmuş ve büyümüşken, yönetici düzeyinde birisi değilken ve bize mucizevî bir yolla da gelmemişken, şimdi kalkmış Allah'ın kendisine peygamberlik verdiğini iddia etmektedir" diyorlardı. (Müşriklerin bu tavrı karşımıza Sâd sûresi'nin ilk bölümlerinde gelecektir.)

Yapılan çağrının özüne değil de çağrıyı kimin seslendirdiğine bakan kibir kaynaklı bu kof anlayış, tarih boyunca inkârcıların kalplerini sürekli kemiren bir kuşkuya dönüşmüş ve onları helâke sürükleyen sebeplerin başında yer almıştır. Oysa tüm varlıkların yaratıcısı ve vahyin indiricisi olan Yüce Allah, vahyini algılamaya hazırlıklı ve tebliğe yetenekli olanı seçmeyi herkesten daha iyi bilmekte ve vahyini dilediği kimseler vasıtasıyla insanlara iletmektedir. Sırf kendi ölçülerine uygun olmadığı gerekçesiyle Allah'ın elçi olarak gönderdiği kimselerden kuşku duymak ve gelen mesajı irdelemeden, düşünmeden reddetmek ancak körelmiş vicdanlara özgü bir davranıştır. Bu anlayışın hâkim olduğu sapık vicdanlar, çağrıyı seslendirenin kim olduğuna bakarlar ve kendi ölçülerine göre sıradan biri olarak gördükleri elçinin peşinden gitmeyi gururlarına yediremezler. Böyle yaptıkları için de çağrının içeriğine bakıp onun doğruluk ve haklılık derecesini göremezler. Bir insanın peşinden gitmenin, ona saygı göstermeyi gerektireceğini bildiklerinden, bencilliklerinden fedakârlık etmek ve o kişiye uymak ağırlarına gider. Böylece onu ne dinlemek ne de sözlerine inanmak isterler.

MÜŞRİKLERİN TUHAF YAKLAŞIMI: Bu sapık insanların,
Bizden bir tek insana mı, o'na mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz şeklinde tepki göstererek Yüce Allah'ın kendilerini çağırdığı yolu sapıklık olarak görmeleri gerçekten de tuhaf ve şaşkınlık uyandırıcı bir tavırdır.

Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır

Âyetteki bu ifade, müşriklerin daha da pervasızlaştığını ve kendilerine gönderilen elçiyi alenen yalancılık ve küstahlıkla suçladıklarını göstermektedir. Kişinin davasını maske olarak kullandığı, aslında makam ve şöhret ihtirasına kapılarak kişisel çıkarları uğruna hareket ettiği yolundaki bu tür suçlamalar, her dava adamına yöneltilebilen suçlamalardır. Sâlih peygamber de bu tür suçlamalara maruz kalmaktan kurtulamamış, kendisine vahiy gelmediği hâlde gelmiş gibi davranarak yalancılık ve küstahlık yaptığı ileri sürülmüştür. Benzer iddiaların Peygamberimiz için de dile getirildiği bir vâkıadır. Rabbimiz müşriklerin bu tür iddialarına Necm sûresi'nde şöyle cevap vermiştir:

1Gurup gurup inmiş âyetlerin her bir inişini kanıt gösteririm ki 2arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. 3O, boş iğreti arzusundan da konuşmuyor. 4Onun size söyledikleri; inen o ayet gurupları, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. [Necm/1-4]
26,27,28) Yarın onlar, çok yalancının, küstahın kim olduğunu bileceklerdir. Şüphesiz Biz onlara, kendilerine görev olmak üzere sosyal destek kurumları kurmalarını[#83] ve onları ayakta tutmalarını emredeceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabret. Ve onlara bu kurumları ayakta tutacak zekât; vergi ve harcamada bulunma görevlerinin, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; herkesin kamuya ne miktarda katkıda bulunacağı da belirlenmiştir.
26Yarın onlar, çok yalancının, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.

Yani, yarınlar onlara gerçeği gösterecek, yakalarını bu gerçeğin pençesinden kurtaramayacaklardır. Şımarık yalancılar yakında yok edici bir sınav [belâ] ile yüz yüze geleceklerdir.

Âyetteki غدا [ğaden=yarın] sözcüğü klâsik Arapça'da, "bugünün ertesi olan gün" anlamında olduğu kadar, görece yakın bir zamanı belirtmek üzere "zaman içinde" veya "yakın bir zamanda" anlamında da kullanılır. Nitekim Araplar, men lem yekün meyten fi'l-yevmi mâte ğaden [bu gün ölmeyen bir kimse yarın ölecektir] derler. Bu cümledeki yarın, "uzak olmayan bir zamanda" anlamındadır. [Lisanü’l Arab, "ğdv" mad.]

Sûrenin 1. âyetindeki
yaklaşan saat ifadesiyle olduğu gibi, bu âyetteki yarın sözcüğü ile de "kıyâmet günü" kasdedilmiştir.

Semûd kıssasının anlatımındaki söz akışı bu âyetle yön değiştirmiş ve sanki şimdiki zamana dönülmüştür. Böylece geçmişteki olaylar sanki henüz olmuş havasına sokulmuştur. Bir sonraki âyetle de ileride neler olacağı bildirilmiştir. İleride neler olacağına yönelik haber ise açık bir tehdit üslûbu ile sunulmuştur.

Bu üslup, Kur’ân'daki kıssa anlatımlarında sık karşılaşılan bir üsluptur. Bu yöntemle hikâyelere canlılık kazandırılır, böylece bu hikâyeler geçmişte olup bitmiş olaylar olmaktan çıkar, gözler önünde cereyan eden yaşanmış olaylara dönüşürler. Kıssayı okuyanlar veya dinleyenler kendilerini olayın içindeymiş gibi hissederler, olayın içindeki kahramanlarmış gibi olayı yaşarlar. Öyle ki, Âdem olurlar İblis'le mücâdele ederler, Nûh olurlar tufanı yaşarlar, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ... olurlar. Sonuç olarak bu üslûp, okuyucuları veya dinleyicileri olayların içine sokan, olayların sonrasındaki gelişmeler hakkında merak uyandıran bir üslûptur.

27,28Şüphesiz Biz onlara, kendilerine görev olmak üzere sosyal destek kurumları kurmalarını ve onları ayakta tutmalarını emredeceğiz.

Onun için sen onları gözetle ve sabret. Ve onlara bu kurumları ayakta tutacak zekât; vergi ve harcamada bulunma görevlerinin, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; herkesin kamuya ne miktarda katkıda bulunacağı da belirlenmiştir.

27, 28. ayetlerin lafzi manası, "
Şüphesiz Biz onlara, kendilerine fitne olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabırlı ol. Ve onlara o suyun, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; her içiş hazır kılınmıştır." şeklindedir.

DİŞİ DEVE: Arapların, الناقة [
en-nâkah] dedikleri "dişi deve", göçebeler ve hayvancılıkla geçinenler için eti, sütü ve gücü itibariyle çok değerli olan 5 yaşına girmiş "dişi deve"dir. en-Nâkah [dişi deve] sözcüğü hakkında daha detaylı bilgi Şems sûresi'nin tahlilindedir. [Bkz. Şems sûresi.]

Âyette konu edilen "dişi deve"nin ayrıntıları, bu sûrenin 23-32, A‘râf/73-79, Hûd/61-68 ve Şu‘arâ/141-159 âyetlerinden oluşan Kur’ân pasajlarında yer almaktadır.

ALLAH'IN DEVESİ: Sûrede sözü edilen dişi deve, Sâlih peygamberin değil, "Allah'ın devesi"dir. Çünkü âyette bu deve için, ناقة اللّه [Allah'ın devesi] ifadesi kullanılmıştır. Herhangi bir şeyin veya yerin Allah'a izafe edilmesi, o şeyin veya yerin halka, kamuya, tüm insanlığa ait olduğunu gösterir. Nasıl "Beytullâh" [Allah'ın Evi] hiç kimseye ait olmayan, hiç kimsenin sahiplenemeyeceği, herkesin hür ve eşit olduğu ve Allah'ın belirlediği esaslar dışında davranılamayacak bir yer ise, Allah'ın devesi de o günkü şartlarda toplumun fakirlerinin, yetimlerinin, miskinlerinin, kısaca ihtiyacı olan herkesin ortak ve serbestçe yararlandığı, kamu malı olan 5 yaşında güçlü bir dişi deve idi. Allah'ın devesi'nin bu anlamda tekabül ettiği çağdaş işlev, bugünkü sosyal güvenlik kurumlarıdır. Kısacası Salat ve Salat’ın ikamesi ve zekat, infakın mecazi anlatımıdır. Bunun böyle olduğu 28. âyette daha iyi anlaşılmaktadır.

Âyette الماء [
su] sözcüğünün önünde bulunan belirlilik takısı [ال], kasdedilen su'yun bildiğimiz su olarak anlaşılmaması gerektiğini göstermektedir. Zaten A‘râf/74'de, Düşünün ki, Âd'dan sonra sizi halîfeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın şeklinde tanıtılan Semûd kavminin de büyük bir uygarlığa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu âyetteki su'yu, "içme suyu" olarak değerlendirmek, böylesine güçlü bir kavmi üç-beş deve çobanına indirgemek ve koskoca bir uygarlığı da küçük bir kuyuya veya pınara mahkûmmuş gibi göstermek anlamına gelir ki, bu, akla da Kur’ân'a da terstir. Yirmi yedinci âyette geçen "beş yaşındaki dişi deve", nasıl bildiğimiz sıradan bir deve değilse, o "su" da bildiğimiz su değildir. Bize göre o "su", ülkedeki gelir ve servetin toplamını; o "su"yun paylaşımı da, söz konusu gelir ve servetin âdil dağılımını ifade etmektedir. "Gelir", belli bir dönem içinde kişilere ya da gruplara yapılan ödemelerin net toplamı; "servet" ise mal, mülk ve mâlî varlık birikimi demektir.

Bu âyet genellikle Şu‘arâ/155 âyeti ile açıklanmaya çalışılmıştır. Hâlbuki o âyetteki شرب [
şirb=içiş]ler paylaşıma değil, katılıma yöneliktir. Yani, o âyetteki şirb ile, herkesin kazancının bir bölümünü en-nâkah [dişi deve] için vermesi gerektiği kasdedilmiştir ki, bu, hazineye vergi ya da sosyal kurumlara aidat ödemek demektir. Semûd kavmi ile ilgili âyetlerdeki ifadelerden anlaşılıyor ki, toplumsal düzene yönelik kurallar [şeriat], ilk kez bu kavme gönderilmiştir.

Buradaki paylaşımın deve ile halk arasında olduğunun sanılması gibi bir yanlış anlama ihtimaline karşı, bir hususun daha üzerinde durmakta yarar görüyoruz. Bu âyette
onlar zamiri, onlara haber ver ve onların aralarında ifadelerinde olmak üzere iki kez kullanılmıştır. Birinci ve ikinci onlar zamirleri arasında ne lâfzen ne de mana itibariyle bir farklılık söz konusu değildir. Yani, birinci zamir de ikinci zamir de aynı kitleyi temsil etmektedir. Bunun aksi olarak, onlara haber ver ifadesindeki onlar zamirinin hem halkı hem de deveyi kapsadığı düşünülürse, peygamberin deveyi de muhatap alıp Allah'ın mesajını deveye de bildirmesi durumu ortaya çıkar ki, bu, mantıksızdır. Diğer taraftan, onlarınaralarında ifadesini de "deve ile halk arasında" olarak anlamak yanlıştır. Çünkü eğer âyet deve ile halk arasındaki bir paylaşıma yönelik olsaydı, ifadenin بين القوم والنّاقة [beyne'l-kavmi ve'n-nâkati] şeklinde olması gerekirdi.

her içiş hazır kılınmıştır.

Âyetteki bu ifade, taksimin ölçülerinin belirlendiğini, yani miktar ve zamanının ayarlandığını bildirmektedir. Herkes kendi payını zamanında gidip alacaktır.
29) Bunun üzerine arkadaşlarına/idarecilerine seslendiler. O da alacağını alıp sosyal kurumları ayakta tutan gelir kaynaklarını kurutarak sistemi çökertiverdi.
DEVENİN ÖLDÜRÜLÜŞ TARZI: Devenin öldürülmesi عقر [‘akara] fiili ile ifade edilmiş olup konuyla ilgili ayrıntı Şems sûresi'nin tahlilinde verilmiş olduğundan, burada bazı hatırlatmalarla yetinilecektir:
*
‘Akara fiilinin türediği عقر [‘akr] sözcüğü, ilk anlamıyla "bir şeyin doğasını değiştirmek, orijinalliğini bozmak, yaralamak" demektir. Sözcük zamanla "deve, at, koyun, sığır gibi hayvanların inciklerinin [diz ile topuk aralarının] kesilmesi" şeklinde daha özel bir anlamda kullanılır olmuştur. Arapların uyguladığı yönteme göre, söz konusu hayvanlar önce incikleri kesilmek sûretiyle yere düşürülür, sonra boğazlanırdı. [Lisanü’l Arab, "agr" mad.] Âyetten anlaşıldığına göre, dişi devenin öldürülmesi de bu yöntem uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Akr sözcüğünün Türkçe'deki en uygun karşılığı bize göre "tırpanlamak" sözcüğüdür.
* Söz konusu
deve, bildiğimiz sıradan bir deve olmayıp "Allah'ın devesi" olarak nitelendirilen, yani kamuya ait bir mal veya kurumdur. Bu husus göz önüne alındığında, dişi devenin [kamuya ait olan mal ya da kurumun], ayakta durmasını sağlayan organları [beslenme kaynakları, dayanak noktaları, vergi veya aidat gibi gelir kaynakları] kesilmek sûretiyle ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Bir başka bir ifade ile toplum, kamu yararına çalışan bu deveyi, onu beslemeyerek ya da besleyenlerin verdiklerini çeşitli yolsuzluklarla çalarak yere sermiş ve ölmesi için ilk hareketi yapmıştır. Bu davranışının sonucu olarak Semûd kavmi, A‘râf sûresi'nde bildirildiği gibi, sosyal adaleti sağlamayan toplumları bekleyen âkıbete uğrayarak perişan bir hâle gelmiş/getirilmiştir.
Âyette صاحبهم [
arkadaşları] olarak bahsi geçen kişi, o kentte bozgunculuk yapan anarşist çetenin en azılı üyelerinden birisidir:
48Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, Dokuz kişilik bir grup vardı. [Neml/48]
11Semûd azgınlığı sebebiyle yalanladı; 12âhirette en mutsuz olacak olanları/liderleri görevi kabul edip gittiği zaman, [Şems/12]
Bu âyetin en güzel tefsiri yine Kur’ân'da mevcuttur:
45Andolsun ki ‘Allah'a kulluk edin’ diye Semûd'a da kardeşleri Sâlih'i elçi gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki gurup oluverdiler.
46Sâlih dedi ki: "Ey toplumum! İyilikten önce niçin kötülüğü çabuklaştırmak istiyorsunuz? Merhamet olunmanız için Allah'tan bağışlanma dileseniz ne olur!"
47Onlar, "Senin sebebinle ve seninle beraber olan kişiler sebebiyle başımıza uğursuzluk geldi/seni ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz" dediler. Sâlih, "Uğursuzluğunuz Allah katındadır. Daha doğrusu siz, kendini ateşe atan/imtihana çekilen bir topluluksunuz" dedi.
48Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, Dokuz kişilik bir grup vardı. 49Allah'a yeminleşerek, "Gece o'na ve ailesine baskın yapacağız, sonra da velîsine/haklarını koruyacak yakınlarına, ‘Biz, o ailenin yok edilişine şâhit olmadık/olay sırasında orada değildik ve biz kesinlikle doğru olanlarız’ diyeceğiz" dediler. 50Ve onlar, böyle bir tuzak kurdular, şüphesiz Biz de onların farkında olmadığı bir ceza ile cezalandırdık.
51İşte bak! Onların tuzaklarının âkıbeti nice oldu, şüphesiz Biz onları ve toplumlarını toptan yerle bir ettik. 52İşte, onların, şirk koşmak sûretiyle işledikleri yanlışlar yüzünden çatıları çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç şüphesiz ki bunda, bilen bir toplum için bir alâmet/gösterge vardır.
53İman eden ve Allah'ın koruması altına girmiş olan kişileri de kurtardık. [Neml/45-53]
157Buna rağmen onlar Destek Kurumu'nu, gelir kaynaklarını kurutarak yok ettiler de pişman olanlar olarak sabahladılar. [Şu‘arâ/157]
78Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. [A‘râf/78]
30) Peki, azabım ve uyarılar nasılmış?
Bu âyetteki ifade, 1 kez azaptan önce Nûh kıssasında, 2 kez de Âd kıssasında azaptan hem önce hem de sonra olmak üzere toplam 3 kez aynen tekrarlanmıştır. Bu âyette ise azaptan önce olmak üzere Semûd kıssasında 4. kez tekrarlanmaktadır.
Araplar, yaptıkları fevkalâde işleri başkalarına gösterirlerken "Nasıl olmuş?" derler. Meselâ hasmını iyice hırpalayan biri, bir başkasına hırpaladığı kişinin hâlini göstererek, "Nasıl perişan ettim ama!" der. Birçok kez söylediğimiz gibi, Arap örfüne göre inmiş olan âyetler, burada da maksada uygun olarak ve o günkü Arapların anlayacağı şekilde anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, bu ifade tarzı Rabbimizin azap edişinin müthişliğini, azametini anlatmaktadır. Bu kıssada azaptan önce kullanılan ve hayret, aşağılama, paylama ve tehdit içeren bu ifade, gelecek azabın müthiş, perişan edici, helâk edici olduğunu bildirmektedir. Nitekim Semûd kavminin helâkı gerçekten de müthiş olmuştur:
66Artık ne zaman ki emrimiz geldi, Sâlih'i ve o'nunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki senin Rabbin, o güçlü, mutlak üstün olandır.
67Ve şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri korkunç bir gürültü yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
68Sanki orada hiç zengince yaşamamışlardı. Haberiniz olsun! Hiç şüphesiz Semûd toplumu gerçekten Rablerine inanmadılar. Haberiniz olsun! Semûd için uzaklık verildi. [Hûd/65-68]
43,44Semûd'da da alâmetler/göstergeler vardır. Bir zaman onlara: "Belirli bir süreye kadar yararlanın!" denmişti. Sonra onlar Rablerinin emrinden çıktılar da kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıverdi.
45Artık onlar, kendilerini toparlayacak herhangi bir güce sahip olmadılar. Yardım görenler de olmadılar. [Zâriyât/43-45]
31) Şüphesiz Biz onların üzerine korkunç tek bir ses gönderdik; ağılcının topladığı çalı-çırpı gibi oluverdiler.
Bu âyetteki anlatımlar da Kur’ân'ın ilk muhatapları olan Arapların örflerine göredir. Yani, âyette denmektedir ki: "Biz onların üzerlerine şiddetli bir ses salıverdik. Onlar her şeyden habersiz evlerinin önünde bakışıp dururlarken gökten yıldırım çakar gibi şiddetli bir gürültü koptu, yerden de bir deprem. Ağılcının topladığı çalı çırpı kırıntıları gibi kırılıp dökülüverdiler."
ağılcının topladığı çalı çırpı
Bu benzetme, düşünülmesi gereken bazı anlamlar içermektedir. Âyette geçen محتضر [muhtezir] sözcüğü, "hazırlık yapan çoban" demektir. Çobanın burada işaret edilen hazırlığı çalı-çırpı toplamaktır. Bu nedenle, çoban hangi amaca yönelik çalı-çırpı topluyorsa, helâke uğrayanların âkıbetinin de toplanan çalı-çırpının o amaç doğrultusundaki sonu gibi olduğu anlaşılmalıdır. Yani,
* Çobanın hazırlığı hayvanlarına barınak olacak bir ağıl yapmak için kuru ot ve çalı toplamak ise, helâke uğrayanların da kuruyup kırılarak yere yığılmış çalı-çırpı birikimi hâline geldikleri anlaşılır.
* Çobanın hazırlığı hayvanlarına yedirmek üzere kuru ot ve dökülmüş ağaç yaprağı toplamak ise, helâke uğrayanların da hayvanların önüne konan o kuru ot ve yaprak yığınına benzedikleri anlaşılır.
* Çobanın hazırlığı hayvanlarını ısıtmak üzere yakacak çalı-çırpı ve kuru ot toplamak ise, helâke uğrayanların da yanmış çalı-çırpı kırıntıları gibi oldukları anlaşılır.
* Çobanın çalı-çırpı toplamak şeklindeki hazırlığı yukarıdaki amaçların birine değil de hepsine birden yönelik ise, helâke uğrayanların durumunun da ağılın bir kenarına toparlandıktan sonra basılıp çiğnenerek ufalanan çalı-çırpının durumuna döndüğü anlaşılır.
Bu çarpıcı ve tüyler ürpertici sahnenin arkasından insanların dikkatleri hemen Kur’ân'a çekilmekte, insanlar Kur’ân üzerinde düşünmeye ve Kur’ân'ın gerçeklerini irdelemeye özendirilmektedir:
32) Andolsun Biz Kur'ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Kur’ân'ın çokça düşünülmesi için tekrarlanan bu âyet hakkındaki düşüncelerimizi yukarıda ifade etmiştik.
33,34,35) Lût'un toplumu, uyarıları yalanladı. Biz onların üzerine ufak taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Lût'un ailesi bundan ayrı tutuldu. Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık; Biz kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen kimseyi böyle mükâfâtlandırırız.
Bu pasajda farklı bir anlatım dikkati çekmektedir. Lût peygamberin yalanlandığı haber verilerek yapılan girişten sonra kıssanın sonuna geçilmiş ve Lût kavminin cezalandırıldığı bildirilmiştir. Kıssanın başlangıcı ile sonu arasındaki olaylar ise daha sonra anlatılmıştır. Bu üslûp Kur’ân'ın sadece belirli bir mesajı vermek için kullandığı hikâye etme yöntemlerinden biridir.

Lût peygamber ve kavminin kıssası Kur’ân'ın başka yerlerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bu sûrede sadece Yüce Allah'ın ilâhî mesajı yalanlayanlara ne kadar ağır ve acıklı bir ceza verdiğini vurgulamak ve insanların bundan ders almasını sağlamak amaçlandığından, kıssanın ayrıntılarına girilmemiştir.

Âyette geçen حاصب [hâsib] sözcüğü, "taşları savuran kasırga" demektir. [Lisanü’l Arab, "hsb" mad.] Nitekim başka âyetlerde de Lût kavmi üzerine "balçıktan taşlar" yağdırıldığı bildirilmektedir. Böyle bir âfetten sadece Lût peygamberin eşi dışında yandaşları ile aile bireyleri sağ olarak kurtulabilmiştir. Âyetin ifadesine göre, ilâhî bir lütuf olan bu kurtuluş, onlara şükrediciliklerine karşılık olarak verilmiştir.

SEHER VAKTİ: السّحر [es-seheru] sözcüğü, "sabah vaktinden az önceki zaman" demektir. [Lisanü’l Arab, "shr" mad.] Bu vakit, gecenin son altıda-biri olarak da tanımlanmıştır.

Sözcük, müste'nef [satır başı] bir ifade olan,
Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık cümlesi içinde ise, ya kurtarma vaktini ifade etmekte, ya da kurtarılanlara sağlanan istisnânın ne şekilde sağlandığını anlatmaktadır. Kurtarılanların, kendilerine belâya engel olan bir koruyucu verilmesi veya belânın onlara isabet etmemesi sayesinde bu helâkten kurtulduklarını söylemek mümkünse de, o bölgeden ancak Yüce Allah'ın emri ile uzaklaştıkları için kurtulduklarını söylemek de mümkündür. Buna göre, Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık ifadesi, "Biz onlara gecenin sonunda o beldeden çıkmalarını emrettik, onlar da çıkıp kurtuldular" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, seher vakti, "helâk vaktini" işaret etmiş olmaktadır. Seher vaktinde uzaklaştırma ise, "helâkten uzaklaştırma", yani azaptan istisnâ edilme anlamına gelmektedir. Çünkü Rabbimiz hışmını genellikle insanların dinlenme anlarında, hiç beklemedikleri zamanlarda indirmektedir:

4Ve Biz nice kentleri değişime, yıkıma uğrattık. Azabımız onlar gece uyurlarken yahut gündüz dinlenirlerken onlara gelivermişti. [A‘râf/4]

Bu âyetler Rabbimizin dilerse inananları bu dünyada da suçlular arasından kurtaracağına işaret etmektedir. Ancak bu kesin bir vaat değildir. Buna karşılık Rabbimizin inananlar ile inanmayanları âhirette bir tutmayacağı kesindir, taahhüt altındadır:

145Ve herkes sadece Allah'ın bilgisiyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracağız. [Âl-i İmrân/145]

65Ve eğer Kitap Ehli iman etmiş ve Allah'ın koruması altına girmiş olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık. [Mâide/65]
36,37) Andolsun Lût, onları Bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar ve andolsun o'nun konuklarından cinsel yönden yararlanmaya kalkıştılar. Biz de onların gözlerini körleştiriverdik/kabilelerini, soylarını silip süpürüverdik: "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!"
36Andolsun Lût, onları Bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar

Bu âyette Lût peygamberin üzerine düşen görevi yaptığı açıklanmış, Lût kavmine verilen cezanın ise onların yalanlamalarına karşılık olarak verildiği ve ancak uyarıdan sonra uygulandığı vurgulanmıştır.

Aslında bütün peygamberler kavimlerini âhiret azabıyla uyarmışlardır. Uyarı yapılmadan kimse cezalandırılmamış ve cezalandırılmayacaktır:

15Kim, kılavuzlanan doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. [İsrâ/15]

59Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi ana kente göndermedikçe, memleketleri değişime/yıkıma uğratıcı değildir. Zaten Biz, halkı şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler olmayan memleketleri değişime/yıkıma uğratıcı değiliz. [Kasas/59]

Bizim yakalamamız

Bu ifade, Rabbimizin yalanlayıcıları dünyada belâlar ile âhirette de cehennem ile cezalandırdığına dikkat çekmektedir. Bu mesaj Kur’ân'da başka yerlerde de verilmiştir:

12Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir. [Burûc/12]

16En büyük bir yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz Biz, suçluyu yakalayıp ceza vererek adaleti sağlayanlarız. [Duhân/16]

14-16İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, en çok mutsuz olacak olan kişiden başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım. [Leyl/14-16]

38-40İndirilmiş âyetler ve vahiy, tanık olarak saf saf dikildikleri gün, Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o izin verilen, doğruyu söyler: "İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık." O gün, kişi iki gücünün/mal ve çevresinin ne takdim ettiğine bakar/yaptıklarıyla yüz yüze gelir ve kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişi: "Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım" der. [Nebe/40]

36Andolsun Lût, onları Bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar 37ve andolsun o'nun konuklarından cinsel yönden yararlanmaya kalkıştılar. Biz de onların gözlerini körleştiriverdik/kabilelerini, soylarını silip süpürüverdik: "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!"

"Murat almak" olarak çevirdiğimiz مراودة[müravede] sözcüğü, ارادة [irâde] sözcüğü gibi رود [revd] mastarından türemiş olup مطالبة [mütâlebe] sözcüğüyle eş anlamlıdır. Ancak; mütâlebe sözcüğü somut şeyler için, mürâvede sözcüğü ise soyut şeyler için kullanılır. [Razi; el Mefatihu’l Gayb]

Âyetten anlaşıldığına göre, halktan bazı kişiler Lût peygamberin misafirlerinden ahlâksız istekte bulunmuşlar ve kötü emellerine ulaşmak için Lût (as) 'a baskı yapmışlardır. Lût peygamberin konukları, –Ankebût/31-32'den öğrendiğimize göre– İbrâhîm peygambere gelen elçilerdir. Elçilere karşı takınılan bu ahlâksız tutum üzerine, bu girişimde bulunanların gözleri silinmiştir. Gözlerin silinmesi ifadesinden, ahlâksızların gözlerinin, yüzlerinde izleri bile kalmayacak şekilde kör edildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca burada "Ayn" sözcüğünün "soy, kabile, zürriyet" anlamı dikkate alındığında cinsi sapıklık nedeniyle üremelerinin durduğu nesillerinin yok olup gittiği de anlaşılır. Lisanü’l Arab ve Tacü’l Arus’ta açıklandığına göre bu sözcüğün, görme, göz, güneş, pınar, yağmur, mal, altın, insan, hayat, TOPLUM, BELDE HALKI ... gibi yüzden çok anlamı vardır.

AZABI ve UYARILARI TATTIRMA:
Haydi, azabımı ve uyarılarımı tadın! ifadesi, yine Arap örfüne göre söylenmiş olup "yaptığının cezasını gereği gibi tat!" anlamına gelir. Nitekim Araplar, "Yaptığından ötürü bu acıyı tat!" derler. Aslında, "Yaptığını tat!" demek, hemen her dilde "cezanı çek!" demektir. Hatta, "Sen suçlusun, bu cezayı hak ettin, cezanı çek, sana acınmaz!" manasında olan bu temenni, cezayı çeken suçlu tarafından işitilmediği bilinmesine rağmen, "Canın çıksın, oh olsun!" şeklinde bile söylenmektedir. Dolayısıyla bu âyetteki Azabımı tadın! ifadesi, "Acıyı tadın!" anlamına, Uyarılarımı tadın! ifadesi de "Yaptıklarınızı tadın!" anlamına gelmektedir. Bir bütün olarak, Azabımı ve uyarılarımı tadın! ifadesi ise, "Uyarılar karşısında gereğini yapmamanız, uyarılara uymamanız ve yanlışı yapmanız sebebiyle hak ettiğinizi tadın" demektir.

Çekilen acının, "acıyı tatma" şeklinde ifade edilmesi, zevklerine düşkün olan inkârcılarla alay edildiğini göstermektedir. Bu alaycı üslup sadece bu âyete mahsus değildir:

–"49,50Tat bakalım! Şüphesiz sen, çok güçlü ve çok üstün biri idin! Şüphesiz işte bu, sizin kendisine kuşku duyup durduğunuz şeydir."– [Duhân/49]

"
14Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan/terk ettiğinizden dolayı tadın azabı! Hiç şüphesiz ki Biz cezalandırdık sizi. Ve yapmış olduğunuza karşılık sonsuzluk azabını tadın!" [Secde/14]

Lût peygamber ve kavmi arasında geçen olayların ayrıntıları Hûd/77-83 ve Hicr/61-74. ayetlerde verilmiştir.

Bu olayın [Sodom ve Gomora'nın Yıkılışı] Kitab-ı Mukaddes'te ayrıntılı olarak yer almaktadır. [Tekvin [Yaratılış], 19:1-29]
38,39) Ve andolsun sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi: "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!"
37. âyetin bir parçası olarak kullanılan bu ifade, burada müstakil bir âyet olarak karşımıza çıkmıştır. Bu ifade ile şimdiki zamana dönülmekte ve kıssanın ilk cümlelerinde açıklandığı gibi, taşları savuran sert kasırga azabı hatırlatılarak bu azabın pençesinde kıvrananlara seslenilmektedir.

38. ayetteki "Kararlı" olarak çevirdiğimiz مستقرّ [müstekırr] sözcüğünün bu anlam ekseninde diğer anlamları da gözetilerek değerlendirilmesi durumunda, âyetin aşağıdaki şekillerde anlaşılması mümkündür:

- Onları savuşturulması mümkün olmayan bir azap bastırıverdi. Sözcüğün bu anlamına göre azap onlara yönelmiş ve onların üzerinde karar kılıp sabitleşmiştir. Hiç kimsenin bu azabı bertaraf etmeye ve ona karşı koymaya gücü yetmez.

- Onları devamlı bir azap bastırıverdi. Sözcüğün bu anlamına göre, söz konusu azap, onların ölümleriyle son bulacak bir azap değildir. Çünkü onlar helâk edildiklerinde cehenneme sürüleceklerdir ve hakk ettikleri azap âhirette de devam edecektir. İnsanın dünyada iken başına gelen belâ ve musibetlerin acıları ölüm ile son bulur ama ölüm bile onları bu âhiret azabından kurtaramaz. Bu azap süreklidir.

- Sadece onların üzerine çullanmış bir azap bastırıverdi. Sözcüğün bu anlamına göre, azap sadece onların üzerinde etkili olan bir azaptır ve başkasına zarar vermez.
40) Andolsun Biz Kur'ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Bu âyet ile ilgili açıklama 17. âyette verilmişti.
41,42) Şüphesiz Firavun ailesine de uyarıcılar gelmişti. Onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli birinin yakalayışıyla yakalayıverdik.
Bu âyetlerde, caydırıcı özelliği olan önemli haberlerin beşincisi olarak, hikâyesi dillerde dolaşan, herkes tarafından bilinen Mûsâ ve Firavun kıssası yer almaktadır. Böylece bu sûredeki azap sahneleri, bu kez Arap Yarımadası dışında meydana gelmiş olan bir başka azap halkası ile noktalanmış olmaktadır. Kur’ân'ın birçok sûresinde detaylı olarak yer alan bu kıssa, diğer kıssalardan farklı olarak bu sûrede sadece başlangıcı ve sonu bildirilip başkaca hiçbir detay verilmeden konu edilmiştir.
Bu kıssanın sûredeki diğer kıssalardan dikkat çekici bir farklılığı da, uyarıcıların gönderildiği topluluk için diğer kıssadakiler gibi "Firavun'un halkı" yerine أل فرعون [
Firavun ailesi] ifadesinin kullanılmış olmasıdır. "Firavun'un yönetim kadrosu" anlamına gelen bu ifade, Firavun'un kendi kavmini özgür irâdeden yoksun bırakacak kadar baskı altında tuttuğunu, onlara kendini zoraki rabb ve ilâh olarak dayattığını göstermektedir:
21-24Sonra da Firavun, yalanladı ve karşı geldi. Sonra çabucak arka döndü. Sonra toplayıp seslendi de: "Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi. [Nâziât/23-24]
38Firavun da, "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak; tuğla imal et de Mûsâ'nın ilâhı hakkında bilgilenmem için bana bir kule yap. Ve şüphe yok ki o'nun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum" dedi. [Kasas/38]
29Firavun: "Benden başka ilâh edinirsen, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan yaparım" dedi. [Şu‘arâ/29]
Çevresinde yakın kadrosundan başka irâde sahibi bir kimsenin bulunmadığı Firavun, halkını en küçük bir konuda dahi kendisine karşı çıkamayacak duruma getirmiş, ezici ve acımasız bir diktatördü. Halkının göçmesine ve kaçmasına engel olduğu gibi, kimseye zihinsel özgürlük bile tanımıyordu. Nitekim kendi izni olmadan Allah'a inandıkları için sihirbazlarına olmadık cezaları reva görmüştü:
120-122Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler ise boyun eğip teslim olmuş kimseler hâlinde bırakıldılar. "Âlemlerin Rabbine; Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik" dediler.
123-126Firavun dedi ki: "Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu, halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Kesinlikle sözleşmelerden; taahhütlerden ilişkinizi keseceğim, sonra da hepinizi kesinlikle rahat ortamdan; kentteki işinizden, memuriyetinizden çıkarıp hurma tarlalarında tarım işçiliği yaptıracağım; taş ocaklarında çalıştıracağım; zorlu işlerde çalıştırarak yağınızı çıkaracağım; iliğinizi sömüreceğim. Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler de dediler ki: "Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz. Senin bizi, yakalayıp cezalandırman da sırf Rabbimizin ayetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır." –"Ey Rabbimiz! Bize çok çok sabır ver de gevşemeyelim, zaafa düşmeyelim, boyun eğmeyelim. Canımızı da Müslümanlar olarak al!"– [A‘râf/120-126]
Aynı konu hakkında Tâ-Hâ/70-71 ve Şu‘arâ/46-49'a da bakılabilir.
Halkının tam anlamıyla mustazaf olması [tüm hareketlerinin kısıtlanmış, elinin kolunun bağlanmış olması] sebebiyle Peygamber irâdesiz halka değil, irâde sahibi Firavun ve yakın kadrosuna gelmiştir. Çünkü Firavun ve ailesi [yakın kadrosu] inanırsa, halkı da inanacaktı.
46Ve hiç kuşkusuz Biz, Mûsâ'yı âyetlerimizle/alâmetlerimizle/göstergelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelenlerine elçi gönderdik de o: "Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim" demişti. [Zuhruf/46]
23,24Andolsun Mûsâ'yı Firavun'a, Hâmân'a ve Karun'a âyetlerimizle ve açık bir delil ile elçi olarak gönderdik de onlar: "Bu bir sihirbaz, büyük bir yalancıdır" dediler. [Mümin/23-24]
39Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da yıkıma uğrattık. Andolsun ki Mûsâ onlara apaçık deliller ile gelmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki onlar, geçiciler değillerdi. [Ankebût/39]
24Firavun'a git, şüphesiz o azdı" dedi. [Tâ-Hâ/24]
42. ayette konu edilen "bütün ayetler" A’râf suresinde açıklanmıştır:
132Ve Firavun'un toplumu, "Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne alâmet/gösterge getirsen de, biz sana inananlar değiliz" dediler.
133Biz de belirli aralıklarla âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular toplumu oldular.
134Ve ne zaman ki, bu azap üzerlerine çöktü: "Ey Mûsâ! Sana olan ahdi/verdiği söz nedeniyle bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve kesinlikle İsrâîloğulları'nı seninle birlikte göndereceğiz" dediler.
135Ne zaman ki, ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhal sözlerinden cayıveriyorlar.
136Biz de, şüphesiz âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil olmaları nedeniyle onları cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları bol suda/nehirde boğduk. 137O zaafa uğratıla gelmiş/güçsüzleştirilmiş olan toplumu da bereketlendirdiğimiz yerin her tarafına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları'na olan o pek güzel sözü, sabretmeleri nedeniyle yerine geldi. Biz de Firavun ile toplumunun yapageldikleri sınâî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerlebir ettik.
43,44) Sizin kâfirleriniz; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda sizin elinizde onların kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman mı var? Yoksa onlar, "Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz" mu diyorlar?
Bu pasajda, kurtuluş için üç yolun mevcut olduğu; ancak müşriklerin bu yollardan hiç birinin üzerinde bulunmadığı bildirilmektedir. İlk muhatap Mekkeli müşrikler olmakla beraber bugün için tüm insanlık bu âyetlerin muhatabı durumundadır.
Bu âyetler, kurtuluş için insanlarda bulunması gerekli üç özelliği şöyle sıralamıştır: A) Ayrıcalıklı [hayırlı] olmak; B) Kurtulacağına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya fermana [berâet] sahip olmak; C) Allah'a karşı koyabilecek bir güce sahip bulunmak.
Muhataplarına, cevaplarını içlerinde barındıran bazı sorular yönelterek insanların bu üç özelliğe de sahip olmadıklarını vurgulayan Yüce Rabbimiz, kendini kurtarmak isteyenlerden akıllarını başlarına almalarını talep etmektedir. Hatırlanacak olursa buna benzer bir ifade Kalem sûresi'nde de geçmişti:
36Neyiniz var, nasıl hükmediyorsunuz? 37,38Yoksa içinde, ders aldığınız şeyler: "Siz bu âlemde neyi seçerseniz/beğenirseniz o kesinlikle sizin olacak" garantisi verilmiş olan size ait bir yazılı belge mi var? 39Ya da size karşı kıyâmet gününe kadar sürecek, "Siz her ne hüküm verirseniz kesinlikle öyle olacak" diye üzerimizde yeminler/taahhütler; üstlenmeler mi var?
40Sor bakalım âhireti yalanlayan o kişilere, içlerinden böyle bir şeyi hangisi garanti etmektedir? 41Yoksa onların ortakları mı var? O hâlde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler. [Kalem/36-41]
44. âyetteki,
Yoksa onlar, ‘Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz’ mu diyorlar? ifadesi, Mekkeli müşriklerin Peygamberimize uyanlara değer vermediklerine, onları adam yerine koymayarak kendilerini üstün gördüklerine işaret etmektedir. Tıpkı Nûh'un kavmi içerisindeki bazı ileri gelen inkârcıların yaptıklarının bildirildiği gibi:
27Buna karşılık, toplumunun kâfirlerinin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olanlarının ileri gelenleri: "Biz seni sadece bizim gibi sıradan bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan/ayak takımımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Tam tersine biz, sizi yalancılar sanıyoruz" dediler. [Hûd/27]
Sûrenin 43-44. âyetleri, inkârcıların [Mekke müşriklerinin] bu âyetlere kadar anlatılmış olan kıssalardan hisse almaları gerektiğini ihtar eden mesajlar içermektedir.
43. âyette önce doğrudan Mekke müşriklerine hitap edilmektedir: "Peki, ey Mekke müşrikleri, sizin de onlarınkine [kıssalarda anlatılan eski toplumların başına gelenlere] benzer bir acı âkıbete uğramanızın önündeki engel nedir? Sizin kâfirleriniz onlardan hayırlı mı? İçinizdeki kâfirlerin onlara göre ayrıcalığı nedir?
Yoksa kitaplarda sizin için bir berâet mi var? İndirilmiş kitapların sayfaları sizin suçsuzluğunuz yolunda tanıklık ediyor da kâfirliğin ve inkârcılığın töhmetinden kurtuluyor musunuz? Hayır; ne o, ne bu! Sizler o eski kâfirlerden daha iyi değilsiniz. Allah'tan gelmiş hiçbir kitabın sayfaları da sizin suçsuzluğunuzu kanıtlayan bir belge içermiyor. Buna göre, önünüzde sizden önceki kâfirlerin karşılaştıkları acı sonla karşılaşmaktan başka bir alternatif, başka bir yol yok."
Yapılan bu uyarıdan sonra 44. âyette muhatap değişmekte, fakat yine müşrikler kast edilerek toplumun tümüne şu mesaj verilmektedir: "Yoksa onlar, ‘Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz’ mu diyorlar? Bu şaşkınlar kendilerini kalabalık görünce güçlerine hayran oluyorlar ve ordularının büyüklüğü yüzünden gurura kapılarak, ‘Zafer bizimdir, bizi kimse yenemez, bizim ordularımızı hiç kimse bozguna uğratamaz’ mı diyorlar?"
Bu sorulardan müşriklerin yanlış akıl yürüttükleri ve yaptıkları yanlış hesaptan dolayı adım adım bir açmaza doğru sürüklenmekte oldukları anlaşılmaktadır. Bir sonraki âyet, onları bekleyen acıklı sonu mucizevî bir açıklıkla kendilerine haber vermektedir:
45) Yakında o topluluk bozguna uğrayacak ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.
O dönemde, bir kısmı çaresizlik içinde Habeşistan'a göç etmiş olan, diğer kısmı ise Peygamberimizle birlikte Mekke'de kuşatma altında bulunan Müslümanlar, mazlum, çok mağdur ve hatta bazıları neredeyse açlıktan ölecek hâle gelmiş bir durumda idiler:

214Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta elçi ve beraberinde iman edenler, "Allah'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. –Dikkat edin! Gerçekten Allah'ın yardımı pek yakındır.– [Bakara/214]

Böyle zor bir dönemde bu tablonun tersine dönebileceğini değil iddia etmek, hayal etmek bile mümkün değildi. Bu nedenledir ki; Kureyş müşriklerinin çok güvendikleri ve gururlandıkları kuvvetlerinin kırılacağını, kalabalık ordularının işe yaramayacağını ve cari sistemlerinin çökeceğini hicret'ten beş yıl önce beyan eden bu âyet bir mucizedir. Çünkü Rabbimizin bildirdiği bu haber aynen gerçekleşmiş ve müşrikler Bedir savaşı'nda acı bir bozguna uğramışlardır.

Tarih kitaplarından okunmasını önerdiğimiz bu savaşta, sayıları 305 kişiden ibaret olan Müslümanlar, donanım olarak kendilerinden kat kat üstün durumdaki 1.000 kişilik müşrik ordusunu mağlûp etmiş ve onları tıpkı âyette söylendiği gibi arkalarını dönüp kaçmak zorunda bırakmışlardır.

Müşriklerin Bedir savaşı'nda uğradıkları bozgun, onların bu dünyada karşılaşacakları son bozgun olmadığı gibi, başlarına gelecek en ağır ve en dehşetli bozgun da değildi. Bu, geçmişte böyle olduğu gibi, her zaman da böyle olmaya devam edecektir.
46) Aslında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır.
Bir önceki âyette müşriklere bu dünyada uğrayacakları bozgun bildirilmiş, bu âyetten itibaren ise uğrayacakları en müthiş ve nihaî bozgun anlatılmaya başlanmıştır.

BÜYÜK RANDEVU: Müşriklerin "o saat"te karşı karşıya kalacakları durumu tasvir eden ادهى [edhâ] sözcüğü, "kurtulma çaresi olmayan en büyük belâ ve musibet" demektir. [Tacü’l Arus; "dhy" mad] Bu sözcükle müşriklere arkalarını dönüp kaçtıkları bozgunla işlerinin bitmediği, onlara verilen esas randevuda [o saatte, kıyâmette] durumlarının bundan daha feci, daha acı olacağı açıklanmaktadır. Böylece bu dünyadaki bozgunun onlar için son değil, bir başlangıç olduğu bildirilmektedir. Dünyadaki bozgundan daha acı olacak olan bu asıl bozgun, kendilerine azabın vaat edildiği ve büyük bir facia yaşayacakları kıyâmet saatinde gerçekleşecektir. Çünkü âhiret azabı dünyada gördükleri ve görecekleri bütün azaplardan daha dehşetli ve daha acıdır. Tufandan kasırgaya, şimşekten taşları savuran müthiş rüzgâra, Firavun ile yandaşlarının güçlü ve sert şekilde yakalanışlarına varıncaya kadar, Kur’ân'da sahne sahne anlatılan tüm dünyevî azaplardan daha korkunç ve tüyler ürpertici olan âhiret azabından kurtulmak mümkün değildir.
47) Kesinlikle suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.
Bu ifade her ne kadar o dönemdeki Mekkeli müşrikleri işaret ediyorsa da, âyetin hükmü geneldir. Dolayısıyla âyette geçen "mücrimler" [suçlular] sözcüğü ile, hem şirk koşan, Allah'ın öldükten sonra diriltmeye gücü olduğuna inanmayan, haşri inkâr eden, peygamberleri ve uyarıları yalanlayan suçlular, hem de o dönemin öncesinde ve sonrasında çılgınlıklar, delilikler, sapıklıklar sergileyerek; Allah, peygamber, ahiret, cennet, cehennem ile ilgili yanlış yerlerden bilgi alan, yanlış yolda helâke giden şaşkınlar kasdedilmiştir:

* Ve onlar: "Biz, yeryüzünün içinde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir oluşturuluşta olacağız?" dediler. Aslında onlar, Rablerine kavuşmayı; O'nun huzuruna varmayı bilerek reddeden /inanmayan kimselerdir. De ki: "Size ölümle görevlendirilmiş görevli güç, sizi vefat ettirecek; size geçmişte yaptıklarınızı ve yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı bir bir hatırlattıracak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de sâlih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz" derlerken bir görsen! Ve eğer Biz, dileseydik her kişiye doğru yolu verirdik. Velâkin Benden: "Bütün bilinen, bilinmeyen, geçmişten, gelecekten herkesten cehennemi elbette tamamen dolduracağım" sözü hak olmuştur. [Secde/10-13]

* Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye/kurtulmalık versin sonra da kendini kurtarabilsin ister. Kesinlikle o suçlunun düşündüğü gibi değil! O, sırtını dönen ve yüz çevireni, toplayıp da kasada yığanı çağıran, kavurup soyan, alevlenen bir ateştir. [Me‘âric/11-18]

* Suçlular, nişanlarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından tutuluverirler. Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz? İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir. Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar. [Rahmân/41-44]
48) O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: "Cehennemin beyinleri kaynatan sıcağının dokunuşunu tadın!"
Korkunç kıyâmet sahnelerinden birini daha gözler önüne seren bu âyette, âhiret azabının bütün dünya azaplarından daha acı ve dehşetli olduğu vurgulanmaktadır.

Dünyadaki böbürlenmelerinin, güçlerine güvenerek şımarmalarının, insanlara tepeden bakmalarının karşılığı olarak yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak olan suçlular, bu sürüklenme sırasında ayrıca itilip kakılarak, paylanarak da aşağılanacaklardır.

Bu azapları dile getiren başka iki örnek de şunlardır:

* En mutsuz olacak olan kişi de ondan kaçınacaktır. O kişi, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra onun içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır. [A‘lâ/11-13]

* Şüphesiz ki âyetlerimize inanmamış şu kişileri Biz, yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye, derilerini başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphesiz Allah, çok güçlüdür, en iyi yasa koyandır. [Nisâ/56]

Müddessir sûresi'nin tahlilinde değişik anlamlara gelebileceğini söylediğimiz سقر [sekar] sözcüğünün buradaki anlamı, "cehennem" olup özelliklerinden bir kısmı aşağıdaki âyetlerde belirtilmektedir:

* Ben, "Kur’ân beşer sözüdür" diyen kimseyi yakında Sekar'a yaslayacağım. Bilir misin nedir Sekar? O, ortada tutmaz, yok da etmez. O, insan/deri için olağanüstü levhalar yapandır/susayandır/uzaktan görünendir/bir gösterge olandır. Sekar'ın üzerinedir "on dokuz." [Müddessir/26-30]

Âhiret günü cehennemde suçlulara söylenecek olan, Sekarın [cehennemin] dokunuşunu tadın! sözü, Arap örfüne uygun bir ifade olup insana sanki azap hemen, şimdi başlayacakmış hissini vermekte, âdeta söz konusu dokunuşun bütün organlarda ve benlikte hissedilmesini sağlamaktadır.
50) Ve buyruğumuz, ancak göz kırpması gibi bir tekdir; anlık bir şeydir.
Bu âyette Mekkeli müşriklere geçmişte yaşamış inkârcıların acı sonları ima edilerek şöyle denmektedir: "Kıyâmeti getirmek için Bizim ne bir hazırlığa ne de bir zamana ihtiyacımız vardır. Bir emrimiz kâfidir."

Yüce Allah, bir önceki âyette değindiğimiz benzersiz ve mükemmel tasarımcılığı ile tasarladıklarını sınırsız gücünü kullanarak en basit işaretle ve bir anda gerçekleştirir. Gerçekleştirilen işlerin büyük veya küçük olması O'nun için önemli değildir. Çünkü "büyüklük" ve "küçüklük", insanların ölçülerine göre olan bir farklılıktır. İnsanların kendi sınırlı güçlerine göre algıladıkları ve tanımladıkları büyüklük veya küçüklük gibi durumların Allah'ın sınırsız gücü karşısında hiçbir önemi yoktur. Aynı şekilde "zaman" da insanlara özgü bir kavramdır ve bir başlangıç ile bir sonu ifade etmektedir. Oysa Allah her yönüyle sınırsız [sonsuz] olduğu için zamanın da ötesindendir. Sınırlı [sonlu] olan her şey sınırsızlık [sonsuzluk] içinde bir nokta durumunda olacağından, Allah'a göre her şey zaman içinde ve bir sürece bağlı olarak değil, birdenbire olur. Varlıklar birdenbire meydana gelir, birdenbire değişir, başkalaşır ve birdenbire yok olur. Evrendeki bütün varlıklar gibi insanlığın yaratılması da Allah için bir anda olmuştur. Ölmeleri de bir anda olmaktadır, tekrar diriltilmeleri ve hesaba çekilmeleri de bir anda olacaktır. Kısaca, Allah'ın zamana ihtiyacı yoktur.

Yüce Allah, bir şeyi yaratmak istediğinde ona, "Ol" der, o da oluverir:

* Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye "Ol!" demektir; o da hemen oluverir. [Yâ-Sîn/82]

Müşriklere, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ilâhî mesaj yalanlayıcılarının yok edilmelerinin bir tek sözle ve birdenbire gerçekleştirildiği hatırlatmakta ve kendilerinin de aynı âkıbete uğrayabilecekleri ihtar edilmektedir.
51) Ve andolsun Biz, sizin benzerlerinizi değişime, yıkıma uğrattık. O hâlde var mı bir düşünen?
Mekkeli müşrikleri muhatap almakla beraber aslında bütün insanlığa hitap eden bu âyette, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ilâhî mesaj yalanlayıcılarının helâk edildiği bildirilmekte ve şöyle seslenilmektedir: "Size benzeyen inkârcıları helâk ettik. Siz de helâk olmak üzeresiniz [o saat yaklaştı, ay yarıldı]. İş işten geçmeden aklınızı başınıza toplayın. Yok mu gördüklerini düşünce süzgecinden geçirip ders alan?"
52,53) Ve onların işledikleri her şey, yazıtlarda kayıt altındadır. Küçüğün, büyüğün, hepsi satır satır yazılmıştır.
Geçmiş toplumların helâkine sebep olan her şey istisnâsız olarak kitaplarda, amel defterlerinde yazılıdır. Dolayısıyla inkârcıların hesapları, feci şekilde yok edilişleri ile kapanmış değildir. Bütün yaptıkları yazılı olarak kaydedilmiş olduğundan, hiçbir ayrıntının ihmal edilmediği hesaplaşma gününde bu kitaplar karşılarına getirilecek ve kendilerine okutturulacaktır:

* Ve Kitap/amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve "Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış" derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. [Kehf/49]

* Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: "Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!" [İsrâ/13-14]

* Ve her önderli toplumu, diz çökmüş görürsün. Her önderli toplum, kendi kitabına çağrılır: "Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte bu, yüzünüze karşı hakkı konuşan Bizim kitabımızdır. Şüphesiz Biz, sizin yaptıklarınızı yazdırıyorduk/birebir kopyalatıyorduk." [Casiye/28,29]


Dolayısıyla, hiç kimse yaptıklarının unutulacağını zannetmemelidir:

* Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler: "Bize o kıyâmetin kopuş anı gelmeyecektir" dediler. De ki: "Evet, gelecektir. Görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilen Rabbime andolsun ki iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan o kimselere –ki işte onlar kendileri için bir bağışlanma ve hatırı sayılır bir rızık olanlardır– karşılıklarını vermek için size kesinlikle gelecektir. O'ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi kesinlikle açık bir kitaptadır." [Sebe/3,4]
54,55) Hiç şüphesiz Allah'ın koruması altına girmiş kimseler cennetlerdedir, ırmaklardadır/aydınlıklardadır. Çok güçlü sahip, yöneticinin huzurundaki "doğruluk oturma yerleri"nde; doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi mümkün olmayan, yok olma ihtimali bulunmayan sabit makamlardadırlar.
54Hiç şüphesiz Allah'ın koruması altına girmiş kimseler cennetlerdedir, ırmaklardadır/aydınlıklardadır.

Kara haber, korku, acı, yakalanma, yok edilme sahneleri ile dolup taşan iç karartıcı tablolar artık bitmiş ve bu âyetle mutluluk tablolarının yer aldığı bir huzur mesajı başlamıştır.

Âyette geçen نهر [
neher] sözcüğü "nehirler, ırmaklar" demektir. Ama çoğulun çoğulu kalıbında olduğu kabul edilmek sûretiyle نهار [nehâr=gündüz] sözcüğünün çoğulu, yani "gündüzler, aydınlıklar" anlamına da gelir. Cennette gecenin olmaması dolayısıyla burada bu anlamı da uygun olan sözcüğün, "gündüzler" manasında nühür şeklinde okunuşu da mevcuttur. [Lisânü'l-Arab; c. 8, s. 717, "Neher" mad.]

55Çok güçlü sahip, yöneticinin huzurundaki "doğruluk oturma yerleri"nde; doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi mümkün olmayan, yok olma ihtimali bulunmayan sabit makamlardadırlar.

MAK‘AD-I SIDK: مقعد صدق [
mak‘ad-ı sıdk]; "sıdk meclisi, doğruluk sandalyesi" ya da "doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi mümkün olmayan, yok olma ihtimali de bulunmayan sabit makam veya mevki" demektir. Bu makam, Duhan/51-57. âyetlere "Emin Makam" olarak tefsir edilmiştir. Ayrıntılı bilgi için oraya bakılmalıdır.

"Çok kuvvetli iktidarı olan", "Kudretinin sonu olmayan kral", "Pek büyük mülk sahibi", "Şahlar şahı" vurguları ile Allah kasdedilmiştir. "Melik" ve "muktedir" isimlerindeki tenvin ise azamet içindir.

Âyette bahsedilen kişilerin Allah'ın "yanında, huzurunda" olmaları, mekân bakımından bir yakınlığı değil, onlara makam, mevki, şan bakımından verilen pâyeleri ifade eder. Takvâ sahiplerinin böyle yüce bir huzurda bulunduklarının ifade edilmesiyle bu kimselerin kavuşacakları güven ve rahatlık anlatılmak istenmiştir. Allah tarafından muttakîlere sunulan bu makam ve nimetlerin daha iyi anlaşılması için Kur’ân'daki konuyla ilgili diğer pasajların da okunmasını tavsiye ediyoruz. Özellikle Vâkıa/10-40 âyetleri bu konuda ayrıntılı sahneler içermektedir. Bu mutluluk tabloları Kur’ân'da birçok kez değişik üslûplarla anlatılmıştır. Örnek:

31-37Kesinlikle Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. –Onlar, O'nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.– [Nebe/31-37]

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Seyyid Kutub'un Kamer/49 âyetiyle ilgili açıklamaları:

Her şeyi, irili-ufaklı her nesneyi, konuşabilen ve dilsiz her varlığı, hareket edebilen ve edemeyen tüm yaratıkları, geçmişte ve şimdiki zamanda var olan tüm nesneleri, bilinen ve bilinmeyen bütün yaratıkları, kısacası her şeyi belirli bir plân uyarınca yarattık.

Bu plân her yaratığın öz varlığını, niteliklerini, miktarını, zamanını, yerini, çevresini kuşatan varlıklar ile arasındaki ilişkileri ve evrenin yapısı üzerindeki etkisini belirler, sınırlandırır.

Bu kısacık âyet son derece geniş kapsamlı, görkemli ve büyük bir gerçeğe parmak basar. Bütün evren bu gerçeğin somut kanıtı niteliğindedir. Şu evren bütünü ile yüz yüze gelen, onunla iletişim kuran, ondan etkilenen, varlık bütününün uyumlu ve koordineli bir parçası olduğunun bilincinde olan kalp, bu gerçeği ana çizgisi ile kavramakta gecikmez. Evrendeki her şey bu mutlak uyumu gerçekleştiren bir plâna bağlıdır. Bu evren bütünü ile yüz yüze gelen her kalp, bu kapsamlı plânın gölgesinin ana çizgilerinin damgasını üzerinde taşır.

Sonra bilimsel gözleme, deneye ve araştırmaya başvurulur. Bu yöntemler aracılığı ile ve insan aklının kapasitesi oranında bu gerçek kavranmaya, bu yolla bilinebileceği kadar anlaşılmaya çalışılır. Bu gerçeğin daima büyük bölümü ve daha eksiksiz algısı bilimsel yöntemlerle kazanılabilen bölümünün ötesinde kalacaktır. O kalan bölümü insan sıfatı sezgi yolu ile algılar ve evrenin âhenkli korosunun etkisi bu gerçeği özümler. Çünkü insan fıtratının kendisi de her zerresi bir plâna göre yaratılmış olan şu evren bütününün ayrılmaz bir parçasıdır.

Modern bilim bu gerçeğin bazı yönlerini keşfetmiş, elindeki yöntemler aracılığı ile kavranabileceği kadarını kavramıştır. Bu arada gezegenlerin, yıldızların hacimlerini, kütlelerini, aralarındaki uzaklıkları ve karşılıklı çekim güçlerini belirleyebilmiştir. Bu sayede bilginler henüz görmedikleri yıldızların yerlerini doğru olarak tesbit edebilmişlerdir. Çünkü evrene egemen olan uyum prensibi söz konusu yıldızın bilginlerce saptanan yerde olması gerekiyor. Sonradan o yıldızın gerçekten hesap yolu ile saptadıkları yerde olduğunu görmüşlerdir. Bu uyumluluk prensibi bilim adamlarının gözledikleri yıldızların hareketlerine ilişkin belirli verileri açıklamakta ve sonra da onların varsayımlarının doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu varsayımların doğruluklarının meydana çıkması gök cisimlerinin uzay boşluğuna son derece ölçülü ve plânlanmış oranlara dayalı olarak dağılmış olduklarını gösterir. Bu oranların zaman içinde ne değişmeleri ve ne de bozulmaları söz konusudur.

Öte yandan modern bilim, üzerinde yaşadığımız şu yer kürede egemen olan uyumu, yüce Allah'ın plânı uyarınca bu gezegeni belirli bir "hayat" türüne elverişli kılan şartlar arasındaki âhengi de keşfetmiştir. Öyle ki, bu şartlar arasındaki oranlardan herhangi birinin bozulduğunu farz edelim; o takdirde ya hayat tümü ile sona erer ya da daha baştan ortaya çıkması mümkün olmaz. Şu yer yuvarlağının hacmini, kütlesini, güneş'ten uzaklığını, güneş'in ısı derecesini, dünya ile ekseni arasındaki eğimin açısal değerini, dünya'nın kendi çevresindeki ve güneş etrafındaki dönüş hızını; ay'ın dünya'dan uzaklığını, hacmini, kütlesini, dünya üzerindeki denizlerin ve karaların dağılımını bir arada düşünelim. Bunlara burada sayılmayan binlerce olguyu ekleyelim. Bütün bu olgular ve şartlar arasında ince bir duyarlılıkla planlanmış ölçüler ve oranlar vardır. Eğer bu oranlardan bir teki bile bozulsa bütün dengeler alt-üst olur ve bu dengesizlik, yeryüzünde süren "hayat" olayının sona ermesini kaçınılmaz kılar.

Yine modern bilim, hayatı düzenleyen çok sayıdaki faktörler arasında, canlılarla onları kuşatan şartlar arasında ve bu şartların kendileri arasında var olan uyumu da keşfetmiştir. Öyle ki, bu bilgiler, insanoğluna yukarıdaki kısa âyetin vurguladığı büyük ve derin gerçeği bir ölçüde kavrama imkânı sağlamıştır.

Bu bulgulardan öğrendiğimize göre gerek doğal ortamda ve gerekse canlıların yapısında hayatı ve var olmayı sağlayan faktörleri ile ölüme ve yok olmaya yol açan faktörler arasında sürekli korunan bir denge vardır. Bu denge hayatın doğuşunu, varlığını ve devamını sağlayacak oranda korunur. Fakat canlılık olayının herhangi bir zaman dilimindeki canlıların çoğalma ve beslenme şartlarının sınırlarını aşacak derecede yayılmasına da meydan verilmez, yani canlılığın yayılması bu sınırda durdurulur.

Canlılar arasındaki bu duyarlı dengeye burada kısaca değinmemizin faydalı olacağını sanıyorum. Bilindiği gibi daha önceki birkaç sûreyi açıklarken evrenin yapısına ve yeryüzündeki hayat şartlarına egemen olan uyumu, dengeyi oldukça ayrıntılı biçimde irdelemiştik. (Bu konuda geniş bilgi için Furkân sûresi'ne ilişkin açıklamalarımıza başvurulabilir.)

Küçük kuşları yiyerek beslenen yırtıcı kuşların sayısı azdır. Çünkü bu kuşlar az yumurtlarlar ve az kuluçkaya yatarlar. Üstelik dünyanın sadece belirli bölgelerinde yaşarlar. Buna karşılık uzun zaman yaşarlar. Eğer yırtıcı kuşlar uzun ömürleri yanında bir de çok yumurtlayabilseler ve dünyanın her yöresinde yaşayabilseler küçük kuşların ya soylarını kuruturlar ya da sayılarını büyük oranda azaltırlardı. Küçük kuşların sayıca çok olmaları ve sık sık yumurtlamaları bu sonucu önlemeye yetmezdi. Oysa küçük kuşların şu yeryüzünde başta yırtıcı kuşlara yem olmak, insanların beslenmesine katkıda bulunmak gibi daha birçok fonksiyonları vardır. Nitekim bir şair bu gerçeği şöyle dile getirir:

Küçük kuşların yavrusu çok olur
.

Buna karşılık ana şahin tek tek yumurtlar.

Daha önce belirttiğimiz gibi bu olgu, yüce Allah tarafından plânlanmış bir hikmetin sonucudur. Amaç yırtıcı kuşlar ile küçük kuşlar arasında yaşama faktörleri ile yok olma faktörleri bakımından denge kurmaktır.

Karasinek milyonlarca yumurta yapar. Fakat bu yumurtalardan çıkan sinek yavruları iki haftadan fazla yaşamazlar. Eğer bu yüksek yumurtlama oranı yanında birkaç yıl yaşasalardı yeryüzünün her yanını karasinekler kaplar ve başta insan olmak üzere birçok canlının dünyada yaşaması imkânsız olurdu. Fakat şu evreni plânlayıp yöneten güçlü "el"in işlettiği şaşmaz denge mekanizması üreme çokluğu ile ömür kısalığı arasında denge kurmuş ve bunun sonucu olarak gördüğümüz düzen meydana gelmiştir.

Sayıca en kalabalık, en hızlı biçimde çoğalan ve en saldırgan varlıklar olan mikroplar, aynı zamanda en dayanıksız ve en kısa ömürlü canlılardır. Soğuğun, sıcaklığın, ışığın, asitlerin, kan salgılarının ve başka birçok faktörün etkisi ile milyarlarcası ölür. Sadece çok az sayıdaki hayvana ve insana karşı üstünlük sağlayabilirler. Eğer çok dayanıklı ve uzun ömürlü olsalardı hayatı ve tüm canlıları yok ederlerdi.

Bütün canlı türleri kendilerini düşmanlarına karşı koruyan ve yok olmalarını önleyen silahlarla donatılmışlardır. Bu silahlar çeşitli türde ve birbirinden farklıdır. Söz gelimi sayı çokluğu bir silah olduğu gibi, güçlü vücut yapısı bir başka silahtır. Bu ikisi arasında türlü türlü, çeşit çeşit silahlar vardır.

Küçük yılanlar zehir ya da düşmanlarından hızla kaçabilme silahları ile donatılmışlardır. Büyük yılanlar ise kas gücü silahı ile donatılmışlardır. Bu yüzden pek az türleri zehirlidir.

Korunma bakımından pek beceriksiz bir canlı türü olan domuz böceği kötü koku yayan, yakıcı bir madde ile donatılmıştır. Kendisine dokunan her canlıya bu maddeyi salgılayarak düşmanlarından korunur.

Ceylanlar hızlı koşma ve çok yükseğe sıçrayabilme silahı ile donatılmışken, aslanlar pazu gücü ve düşmanlarını parçalayabilme yeteneği ile donatılmışlardır. Kısacası küçük-büyük her canlının düşmanlarına karşı ayrı bir koruyucu silahı vardır.

Dişi yumurtacık erkek sperması tarafından döllendikten sonra rahmin çeperine yapışır. Bu döllenmiş yumurtacık son derece oburdur. Çevresindeki çeperi aşındırarak orada emmesine ve gelişmesine elverişli bir kan gölü oluşturur. Cenini annesine bağlayan ve doğuma kadar beslenme kanalı görevi yapan göbek bağının boyu gerçekleştirdiği amacın gereklerine uygun miktarda yaratılmıştır. Yani, bu bağ, taşıdığı besinin ne yolda ekşimesine yol açacak kadar uzundur ve ne de bu besinin hızla akarak cenini rahatsız etmesine sebep olabilecek kadar kısadır.

Gebeliğin sonunda ve doğumun başlangıç aşamasında ana memesi sarıya çalan beyazlıkta bir sıvı salgılar. Yüce Allah'ın şaşırtıcı sanatının bir eseri olarak bu sıvı yeni doğan yavruyu hastalıklara karşı koruyan erimiş kimyasal maddelerden oluşmuştur. Doğumun ikinci gününde memede süt oluşmaya başlar. Yine yüce Allah'ın eşsiz plânı uyarınca ana memesinden akan sütün miktarı günden güne çoğalarak bir yılın sonunda iki buçuk litreye ulaşır. Oysa doğumun ilk günlerinde bu sütün miktarı birkaç yüz gramı geçmez. Ana sütündeki mucize sadece süt miktarının çocuğun büyümesine paralel biçimde artması ile sınırlı kalmaz. Ayrıca sütün bileşimine giren maddelerin cinsi ve oranı da zamanla değişir. Ana sütü, doğumu izleyen ilk günlerde çok az oranda nişasta ve şeker içeren su ağırlıklı bir sıvı iken zamanla koyulaşır; içindeki nişasta, şeker ve yağ oranı artar. Bu gelişme çocuğun dokularının ve sistemlerinin sürekli gelişimine ayak uyduracak tempoda günden güne gerçekleşir.

Eğer insan organizmasını oluşturan çeşitli sistemleri, bu sistemlerin görevlerini, çalışma tarzlarını, organizmanın yaşamasına ve sağlıklı olmasına ilişkin fonksiyonlarını incelersek, nasıl dikkatle plânlandıklarını ve ne kadar ölçülü bir tasarlamaya dayandıklarını hayretle görür, yüce Allah'ın güçlü eli ile her canlı organizmayı, her organı, hatta her hücreyi yönettiğini, gözetimi ve denetimi altında bulundurduğunu belirleriz. Burada bu şaşırtıcı mekanizmaların hepsinin nasıl çalıştıklarını ayrıntılı biçimde anlatamayız. Bu sistemlerden sadece birindeki iç salgı bezleri sistemindeki son derece hassas plânlamaya kısaca değinmekle yetinelim. Bu bezlerin her biri birer küçük kimya ürünleri fabrikasıdır. Organizmaya gerekli kimyasal bileşimleri sağlarlar. Salgıladıkları kimyasal bileşimler o kadar etkili, o kadar güçlüdür ki, yüz milyonda birlik dozajı bile insan vücudunda son derece önemli etkiler meydana getirir. Bu bezler her birinin salgısı, diğerinin salgısının etkisini tamamlayacak düzende çalışırlar. Bu salgılar hakkında bütün bildiğimiz onların son derece karmaşık bileşikler olduğu, dozajlarında meydana gelebilecek herhangi kısa süreli bir oran değişikliğinin organizmanın yapısında tehlike derecesine varan bir yıkıma yol açacağıdır.

Öte yandan hayvan organizmasının sistemleri, bu hayvanın türüne, yaşadığı çevreye ve yaşama şartlarına bağlı olarak değişmekte, farklılık göstermektedir. Aslanların, kaplanların, kurtların, sırtlanların ve çölde yaşadıkları için ancak avladıkları öbür hayvanların etleri ile beslenebilen bütün yırtıcı hayvanların ağızları kesici dişlerle ve sert azı dişleri ile donatılmıştır. Bunlar avlarına saldırdıklarında kas gücünden yararlanacakları için bacak kasları güçlüdür. Ayrıca bu bacakların uçlarında keskin tırnaklar ve pençeler vardır. Bu hayvanların mideleri de etleri ve kemikleri sindirebilen asitler ve enzimler salgılar.

Buna karşılık geviş getiren, çayırlarda otlayarak beslenen evcil hayvanların organik sistemleri farklı donanımdadır:

Bu hayvanların sindirim sistemleri yaşadıkları çevrenin şartlarına uyacak biçimde tasarlanmıştır. Bu hayvanların ağızları oldukça geniştir. Azı ve köpek dişleri sert yapılı ve güçlü değildir. Buna karşılık ağızları parçalayıcı, keskin dişlerle donatılmıştır. Bu sayede otları ve bitkileri çabuk yerler ve bir kerede yutarlar. Böylece yaratılış amaçları olan hisleri insana sunma imkânına kavuşurlar. Yüce Allah bu sınıfa giren hayvanların sistemlerini son derece şaşırtıcı nitelikte yaratmıştır: Bu hayvanların acele ile yuttukları otlar ve bitkiler önce "işkembe"ye iner. Burası besin deposu görevini görür. Gündelik çalışma bitip de hayvan istirahata geçince işkembede depolanan besinler midenin "börkenek" adlı gözüne iner, sonra da tekrar ağzına çıkar. Hayvan bu yutulmuş besinleri ikinci kez iyice çiğnedikten sonra midesinin üçüncü gözü olan "kırkbayır"a gönderir, besinler oradan da midenin dördüncü gözü olan "şirden"e iner.

Bu uzun sindirim işleminin amacı bu tür hayvanları korumaktır. Çünkü bunlar çayırda otladıkları sırada çoğu kere yırtıcı hayvanların saldırısına uğrama tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bu yüzden bir an önce besinlerini elde edip hızla güvenli istirahat yerlerine çekilmek zorundadırlar.

Bilim diyor ki; geviş getirme işlemi bu tür hayvanlar için zaruri, hatta hayatîdir. Çünkü otlar, selüloz zarı ile kaplı hücrelerden oluştuklarından dolayı sindirilmeleri zor bitkilerdir. Hayvan bu bitkileri sindirebilmek için oldukça uzun bir zamana muhtaçtır. Eğer geviş getirmese ve midesinde acele ile yuttuğu besinleri depo etmeye yarayacak "işkembe" denen göz olmasaydı, hayvan otlarken uzun zaman harcamak zorunda kalacaktı, bu zaman bir tam güne yakın olacak, fakat buna rağmen yeteri besini sağlayamayacaktı, üstelik çiğneyip yutma işlemleri sırasında kasları çok yorulacaktı. Oysa geviş getirme işlemi sayesinde acele ile ağzına aldığı besinleri "işkembe"sinde depoluyor, bu besinler orada biraz mayalanıp yumuşadıktan sonra hayvan tarafından tekrar ağza çıkarılarak çiğneniyor, öğütülüyor ve arkasından yutuluyor. Böylece hayvan kolayca otlamış, besinini almış ve aldığı besini sindirmiş oluyor. Bütün bu kolaylıkları tasarlayan Allah ne kadar yücedir.

Baykuş ve delice kuşu gibi yırtıcı kuşların gagaları, etleri parçalamaya yarasınlar diye çengel gibi kıvrık ve keskindir. Buna karşılık kazların ve ördeklerin gagaları geniş ve kepçe gibi yayvandır. Bu biçimleri ile çamurlar arasında ve sular içinde besin aramaya elverişli olmaktadırlar. Gagaların iki yanında sazları ve otları kesmeye yarayan testere gibi küçük dişler vardır.

Tavukların, güvercinlerin ve yerden tane toplayarak beslenen diğer kuşların gagaları ise tane toplamaya yarayacak biçimde kısa ve küttür. Oysa meselâ martının gagası oldukça uzundur. Gaganın alt kısmında ise balıkçı ağını andıran bir torba sarkar. Çünkü martının temel besini balıktır.

Hüdhüd ve çavuş kuşlarının gagaları ise birazcık uzun ve küttür. Bu biçimleri ile çoğunlukla yeraltında yaşayan böcekleri ve kurtçukları aramaya elverişlidirler. Bilim adamlarının dediklerine göre eğer insan bir kuşun gagasına şöyle bir bakarsa hangi tür besin ile beslendiğini tesbit edebilir.

Kuşların sindirim sisteminin geriye kalan bölümü de son derece hayret verici bir yapıdadır. Dişleri olmadığı için besinlerini sindirsinler diye "kursak"la ve "taşlık"la donatılmışlardır. Kuşlar, "taşlık"larındaki besinleri sindirmelerine yardımcı öğeler olsunlar diye çakıl taşları ve sert maddeler yutarlar.

Eğer bütün hayvan cinslerini ve türlerini bu şekilde incelersek işimiz uzar ve bu tefsir kitabının yönteminden ayrılmış oluruz. O yüzden adımlarımızı hızlandırarak tek hücreli bir canlı olan "amip"in yanına varalım. Varalım da yüce Allah'ın bu hayvancığa yönelik elini, üzerine dönük gözetimini ve hayatını düzenleyen duyarlı plânını büyüteç altına alalım:

Amip, minik gövdeli bir canlıdır. Göl kenarlarında ve bataklıklarda ya da akar suların taşıdığı taşlar üzerinde yaşar. Gözleri yoktur, "göz lekeleri" aracılığı ile görür. Kütlesi amarftur, yani ortamın şartlarına ve ihtiyaca göre biçim değiştirir. Hareket edince vücudundan bazı çıkıntılar uzar. Bu çıkıntıları ayak gibi kullanarak istediği yere doğru gider. Bu yüzden bu çıkıntılara "yalancı ayaklar" adı verilir. Besinini bulduğu zaman onu bu çıkıntıların biri ya da ikisi ile yakalar, üzerine sindirimi sağlayıcı bir salgı akıttıktan sonra besinin yararlı öğelerini emer, yararsız artıklarını vücudunun dışına atar. Bu minik canlı sudan aldığı oksijeni kullanır ve bütün vücudu ile solunumunu yapar.

Düşünelim ki, gözle görülmeyecek kadar küçücük olan bu minik canlı yaşıyor, hareket ediyor, besleniyor, solunum yapıyor ve besin artıklarını dışarıya atıyor. Gelişmesini tamamlayınca ikiye bölünüyor ve her iki bölümü de ayrı birer canlı oluyor.

Bitkilerin acayip yönleri insanlarda, hayvanlarda ve kuşlarda gördüğümüz acayipliklerden daha az şaşırtıcı, daha az hayranlık uyandırıcı değildir. Onlarda görülen ince ölçülü plân, diğer canlılardaki plândan daha az dikkat çekici ve daha az göze batıcı değildir. Kısacası, O herşeyi yaratmış ve bir ön tasarıya göre düzenlemiştir. (Furkân/2)

Şunu hemen belirtelim ki, bu plânlama ve tasarlama konusu anlattıklarımızdan daha önemli ve daha geniş kapsamlıdır. Şu evrenin küçük-büyük bütün hareketleri, bütün gelişmeleri, bütün akımları belirli bir plâna ve ön-tasarıya bağlıdır. Tarihteki her olayın, insan vicdanındaki her duygusal reaksiyonun ve yine insanın verdiği her nefesin bu belirli plânda ve ön-tasarıda yeri vardır. Şu verdiğimiz soluğun zamanı, yeri, şartları tümü ile plânlanmıştır. Bu nefes tıpkı büyük ve önemli olaylar gibi varlık düzeni ile ve evrenin genel hareketi ile ilişkilidir, evrensel uyum açısından hesaba katılmıştır.

Şu çöl ortasında yetişen ve tek başına duran ağaca bakalım. O da bu belirli plâna bağlı olarak orada duruyor ve yerden çıktığı andan beri varlık bütünü ile irtibatlı bir fonksiyonu yerine getiriyor. Şu yerde sürünen minik karınca, şu havada uçan kuş, şu suda yüzen tek hücreli canlı, plâna ve ön-tasarıya bağlılık açısından tıpkı büyük gezegen sistemleri ve iri gök cisimleri gibidirler.

Her şey zaman bakımından, yer bakımından, miktar bakımından, biçim bakımından plâna bağlıdır; bütün şartlar ve durumlar arasında uyum vardır. Meselâ Hz. Ya‘kûb'un, Hz. Yûsuf'un ve Bünyamin'in anası olan ikinci bir kadınla evlenmesi olayını düşünelim. Bu olay, ilk plânda sanıldığı gibi, kişisel ve bireysel bir olay değildi. Bir plâna bağlı olarak meydana gelmişti. Bu plânın aşamaları şöyle gelişecekti. Hz. Yûsuf'un kardeşleri kendisini kıskanacaklar, o'nu götürüp kuyuya atacaklar, fakat öldürmeyecekler, yoldan geçen bir kafile o'nu kuyudan çıkarıp Mısır'a götürüp satacak. Böylece Hz. Yûsuf başvezirin sarayında büyüyecek, başvezirin eşi o'nunla yatağını paylaşmak isteyecek, o bu baştan çıkarma girişimine pabuç bırakmayacak, zindana atılacak. Niçin? Orada kralın adamları ile tanışacak, onların rüyalarını yorumlayacak. Niçin? Öyle bir noktaya varılacak ki, bu soruya cevap verilemeyecek. Bazıları ısrarla soracaklar: Niçin? Ya Rabbi, niçin Hz. Yûsuf ızdırap çekiyor? Niçin bu peygamber, çektiği acıların etkisi ile gözlerini kaybediyor? Niçin masum Yûsuf bunca acıya katlanıyor? Niçin? Çeyrek yüzyıllık ızdırabın sonunda bu sorulara ilk cevap geliyor: Çünkü ilâhî plân, Hz. Yûsuf'u yedi kıtlık yılında Mısır halkının ve Mısır çevresindeki halkların beslenme sorumluluğunu üstlenmek üzere hazırlıyordu. Sonra niçin? Hz. Yûsuf ana-babasını ve kardeşlerini yanına alsın diye. Çünkü bu ailenin soyundan İsrâîloğulları türeyecek; Firavun, İsrâîloğulları'na baskı yapacak, sonra onların içinden Hz. Mûsâ çıkacak. Onun hayatında yine ilâhî plâna bağlı birçok gelişmeler olacak; arkasından günümüz dünyasının içinde yaşadığı, tüm dünya insanlarının hayat akışını etkileyen birçok olaylar, gelişmeler ve akımlar meydana gelecek.

Yine meselâ Hz. Ya‘kûb'un atası, Hz. İbrâhîm'in Mısırlı bir kadın olan Hacer ile evlenmesini düşünelim. Bu olay da ilk plânda sanıldığı gibi kişisel ve bireysel bir olay değildi. Tersine gerek bu olay ve gerekse Hz. İbrâhîm'in başından geçen diğer bazı olaylar o'nun ana yurdu olan Irak'tan ayrılarak Mısır'a gitmesine yol açtı. Orada Hacer ile evlendi. Bu eşinden oğlu İsmâîl dünyaya geldi. İsmâîl ve anası bugün Kâbe'nin bulunduğu yöreye yerleşti. Sonunda Hz. İbrâhîm'in soyundan bu yarımadada Hz. Muhammed dünyaya geldi. Bu yarımada İslâm'ın doğuşu için en elverişli ortam olarak belirdi. Tüm bunların sonunda bütün insanlık tarihinin en büyük olayı meydana geldi.

Her olayda, her başlangıçta, her sonda, her noktanın arkasında, her adımda, her değişiklikte, her yenilikte ipin uzak ucunun arkasında yüce Allah'ın plânı vardır. Yüce Allah'ın geçerli, geniş kapsamlı, ölçülü, duyarlı ve derin plânı.

İnsanlar bazan bu ipin yakın ucunu görürler, uzak ucunu göremezler. Bazan olayın başlangıç noktası ile sonucu arasındaki zaman insanların kısa ömürlerini aşar. Bu yüzden olayın plâna bağlı hikmetini göremezler. Bundan dolayı sabırsızlanırlar, "Şöyle olmalı, böyle olmalı" diye öneriler ileri sürerler. Kimi zaman da öfkeye kapılırlar, ileri-geri konuşurlar.

Oysa Yüce Allah bu Kur’ân'da insanlara öğretiyor ki, her şey ana plâna bağlıdır, insanlar her işi, tüm işlerin sahibine bırakmalıdırlar. Arkasından huzur ve güven için yüce Allah'ın plânı ile uyumlu ve ahenkli adımlarla yollarına devam etmelidirler. Bu plânın eşliğinde ve yoldaşlığında sağlam, güvenli ve sarsılmaz adımlar atmalıdırlar.

Yüce Allah, bu koca evrendeki her varlık biriminin hacmini, biçimini, fonksiyonunu, işini, zamanını, yerini, diğer varlıklarla uyumlu ilişkisini düzenlemiştir.

Gerek evrenin kendisinin ve gerekse evrende yer alan tüm varlıkların bileşimleri; insanı gerçekten hayrete düşürür, "rastlantı" düşüncesini kökünden çürütür. İnsanoğlunun bilgisi geliştikçe, evrenin yasalarına, işleyişine ve varlık birimlerine egemen olan uyumun yeni örneklerini keşfettikçe bu çarpıcı âyetin anlamını daha iyi anlıyor, onun kapsamını kavramaya çalışanın ufku biraz daha genişliyor. Tekrarlayalım: O her şeyi yaratmış ve bir ön tasarıya göre düzenlemiştir.

Bakın New York Bilimler Akademisi'nin eski başkanlarından A. Cressy Morrison İnsan Yalnız Değildir adlı eserinde ne diyor?

"İnsanı dehşete düşüren bir başka nokta, tabiatın bu günkü biçimde düzenlenmiş olması, bu düzenin bu kadar üstün bir inceliğe ermiş olmasıdır. Meselâ yer kabuğu şimdikinden bir kaç metre daha kalın olsaydı, karbondioksit'in oksijen atomlarından birini emecek, bunun sonucunda bitkilerin yaşaması mümkün olmayacaktı.

Eğer atmosfer, şimdikinden daha kalın olsaydı, atmosfer dışında yanan milyonlarca meteor, yerkürenin değişik yerlerine çarpacaktı. Bu meteorlar 6 mil ile 40 mil arasında değişen bir hızla düşerler. Bu durumda yanabilen her şeyi tutuşturabilirlerdi. Eğer bu meteorlar kurşun hızı ile düşseler yere çakılırlar ve bundan korkunç sonuçlar doğardı. Eğer kurşun hızından doksan kat daha hızla düşen bir meteor parçası insana çarparak geçse sadece ısı etkisi ile onu paramparça ederdi.

Atmosfer, gerektiği kadar kalındır. Bu ölçülü kalınlık, bitkilerin muhtaç oldukları kimyasal etkili ışınları sızdırmaya elverişlidir. Ayrıca mikropları öldürür ve besinlerin gelişmesine imkân verir. Üstelik eğer insan gereğinden daha uzun bir süre güneşte kalmazsa bu ışınlardan zarar görmez. Uzun yüzyıllardan beri yeryüzü, çoğu zehirli olan gazlar yaydığı hâlde hava kirlenmiyor, temiz kalabiliyor, insanın yaşaması için gerekli olan dengeli oranını koruyabiliyor. Bu büyük dengeyi yer kabuğunu saran su kütleleri, okyanuslar sağlıyor. Hayat, besin maddeleri, yağmurlar, yaşamaya uygun iklim, bitkiler ve son olarak insanın kendisi varlıklarını bu su kitlesine borçludurlar."

Yazar, kitabının bir başka bölümünde şöyle diyor:

"Eğer havadaki oksijenin oranı şimdiki gibi % 21 değil de % 50, ya da daha yüksek olsaydı, dünyadaki bütün yanabilen maddeler her an tutuşabilirlerdi. O zaman çakan şimşekten çıkan ilk kıvılcım bir ağaca çarpsa bütün bir ormanı küle çevirirdi. Buna karşılık eğer havadaki oksijenin oranı % 10'a, ya da daha aşağıya düşse belki hayat, uzun yüzyıllar içinde kendini bu şartlara adapte ederdi, ama bu durumda şimdi insanın varlığına alıştığı uygarlık imkânlarının bir çoğundan, meselâ ateşten yoksun olurduk."

Yazar, adı geçen eserinin üçüncü bölümünde ise şöyle diyor:

"Tabiatta ne hayret verici bir denge, bir denetim mekanizması vardır. Bu denge sert kabuklu hayvanların döneminden beri herhangi bir hayvan türünün dünyaya egemen olmasına meydan vermemiştir. Hiç bir hayvan türü ne kadar yırtıcı, ne kadar iri gövdeli ve ne kadar kurnaz olursa olsun dünyayı ele geçirememiştir. Yalnız insan bitkilerin ve hayvanların yaşama alanlarını değiştirerek bu doğal dengeyi bozmuştur. Fakat çok geçmeden hayvan, böcek ve bitki kaynaklı çeşitli afetlere uğrayarak bu yanlış uygulamanın ağır cezasını çekmiştir."

Şimdi anlatacağımız olay, bu kuralların insan varlığı açısından ne kadar önemli olduklarının canlı örneğidir:

Birkaç yıl önce Avustralya'da erozyonu önleme amacı ile başka yerden getirtilen kaktüs türünde bir bitki geliştirildi. Fakat bu bitki türü o kadar hızlı bir şekilde yayıldı ki çok geçmeden tüm İngiltere'nin yüzölçümüne eş bir alanı kapladı. Şehirlilerin de, köylülerin de hayatlarını zorlaştırmaya başladı, ekinleri yok etti, tarıma darbe indirdi. Ama Avustralyalılar yine de bu bitkinin hızlı yayılışını önleyecek bir çare bulamadılar. Tüm Avustralya hiç bir engel tanımadan yayılışını sürdüren, bu yabancı kaynaklı başıboş bitki ordusunun istilâsına uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Bunun üzerine böcek uzmanları dünyanın çeşitli yerlerinde yaptıkları araştırmalar sonunda sadece bu kaktüs bitkisi üzerinde yaşayan, sırf onun yapraklarını yiyerek beslenen bir böcek buldular. Bu böcek hızlı ürüyordu. Aynı zamanda Avustralya'da, düşmanı olan bir başka böcek türü yoktu. Bu yüzden çok geçmeden söz konusu kaktüs türü bitkinin yayılmasını durdurdu. Arkasından kendi üremesi de yavaşladı. Günün birinde söz konusu kaktüs türü bitkinin, sürekli yayılışını önlemeye yetecek kadar az bir nesli kaldı.

Görüldüğü gibi tabiatta her zaman kurallar ve dengeler egemendir ve dengeler her zaman faydalıdır.

Sıtma hastalığının taşıyıcısı olan sivrisinek neden bütün dünyaya yayılmayı başaramadı? Oysa atalarımız ya onun aşıladığı hastalıktan ölüyor, ya da aşıladığı mikroba karşı bağışıklık kazanıyorlardı. Aynı soruyu sarı hummayı yayan sinek için sorabiliriz. Oysa bu sinek bir zamanlar o kadar kuzeye doğru ilerledi ki, bir mevsimde New York şehrine kadar sokulabilmişti. Soğuk bölgelerde sık rastlanan sinek türleri için de aynı sözü söyleyebiliriz. Niçin gece sineği asıl yurdu olan sıcak bölgeler dışında yaşayacak biçimde gelişerek insan türünü kökünden yok edebilecek bir etkinlik düzeyine erememiştir? Düne kadar insan koleranın, vebanın ve daha birçok öldürücü mikrobun karşısında herhangi bir koruyucu önlemden yoksundu. Koruyucu aşılardan tamamen habersiz bir câhillik dönemi yaşıyordu. Bütün bunları hatırladığı takdirde bu aleyhte faktörlere rağmen insan soyunun varlığının devam etmesinin gerçekten hayret verici bir olgu olduğunu anlamakta gecikmez.

Böceklerin, insanlar gibi akciğerleri yoktur. Solunumlarını borucuklar aracılığı ile gerçekleştirirler. Fakat böcekler gelişip vücutları irileşince söz konusu borucuklar irileşen vücutları oranındaki oksijen akışını sağlayamazlar. Bu yüzden tabiatta bir kaç santimden uzun böcek türüne rastlanmaz. Böceklerin kanatları da fazla uzamaz. İşte böceklerin organik yapılarının bu özellikleri ve solunum yollarının sınırlı fonksiyonu yüzünden iri gövdeli bir böcek türünün varlığı mümkün değildir. Bu sınırlı gelişmişlik düzeyi tüm böcek türlerini frenlemiş; onlara dünyaya egemen olma imkânı vermemiştir. Eğer bu doğal engel olmasaydı, yeryüzünde insan soyu var olamazdı. Arslan kadar iri bir eşek arısı ile ya da o kadar kocaman bir örümcek ile normal bir insanın karşılaştığını düşününüz. Acaba o insanın hâli nice olur?

Bunlar dışında hayvan fizyolojisinde öyle müthiş, öyle şaşırtıcı düzenlemeler var ki, pek az insan bunların farkındadır. Ama eğer bu düzenlemeler olmasaydı, hiç bir hayvan, hatta hiç bir bitki varlığını sürdüremezdi.

Görülüyor ki, insan bilgisi gün geçtikçe yüce Allah'ın yaratıklarına ilişkin tasarlayıcılığının hayret verici yeni bir belirtisini, evrene ilişkin ince bir düzenlemesini keşfediyor; böylece O'nun sevgili "kul"una indirdiği Kur’ân'da yer alan, O her şeyi yaratmış ve bir ön-tasarıya göre düzenlemiştir şeklindeki buyruğunun her gün yeni bir anlamını kavramaktadır. [Seyyid Kutub; fî Zilâli'l-Kur’ân; Kamer ve Furkân sûreleri.]
49) Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet her şeyi bir ölçü, ayar ile oluşturduk.
Âyet, her şeyin Allah'ın ilminde takdir edilmiş bir kader [ölçü] çerçevesinde meydana geldiğini bildirmektedir. Evrendeki hiçbir şey boşuna, amaçsız, plânsız, rastgele meydana gelmemiş, her şey belirli bir amaca yönelik olarak önceden yapılmış bir plân dâhilinde yaratılmıştır:
* Ve O Allah ki, suyu gökten belli bir ölçü ile indirdi. Sonra Biz, onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz, böyle çıkarılacaksınız. [Zuhruf/11]
* Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna/kullarına Furkân'ı indiren ne cömerttir/ne bol bol nimet verendir! Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi oluşturup sonra da onları bir ölçüye göre ayarlama yapandır. [Furkan/1,2]

Bu âyet, Peygamberimizin yaşadığı devirden bir hayli zaman sonra, bir takım gruplarca maksadına uygun olmayan şekillerde yorumlanmış ve ortaya Kaderiye ve Cebriye gibi birbirine zıt düşünce ekolleri çıkmıştır. Rivâyetler kanalıyla oluşmuş bu ekolleri ve düşüncelerini aktarmaya gerek görmüyoruz. Bizim bu âyetten anladığımız, Rabbimizin evrene gözle görülen, bilimsel yöntemler ile tesbit edilebilen somut ölçüler koyduğu ve tüm varlıkları göz alıcı tasarımlarla biçimlendirdiği gerçeğidir.
Objektif davranan bilim adamları bunun en büyük tanığıdır: Nitekim ünlü fizikçi Alber Einstein, "Tanrı zar atmaz tanrı evrenle kumar oynamaz" demiştir. Ayrıca "Papa XII. Pıus, "Gerçek bilim, her kapının ardında bekleyen tanrıyı keşfeder" demiştir. Kısacası doğa yasaları, tümüyle Allah’ın imzasıdır.
* Tüm gökler/uzay, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı noksan sıfatlardan arındırırlar. O'nun övgüsü ile birlikte noksan sıfatlardan arındırmayan hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların Allah'ı noksan sıfatlardan arındırmalarını iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, yumuşak davranandır, çok bağışlayandır. [İsra/44]
* Allah, doğadaki güçler/haberci âyetler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandan, en iyi yasa koyandan başka ilâh diye bir şey yoktur. [Al-i Imran/18]
Bu nedenle de birçok ayette Allah’ın varlığına- birliğine, ölümden sonra dirilmeye bilginler referans verilmiştir. [Seyyid Kutub'un 49. âyet hakkındaki düşünceleri sûrenin sonunda ek olarak verilmiştir.]